III. KısımDüzen Ve Düşmanlar

.. Hasım yalnızca yenilgiye uğratılmakla kalmamalı, iyice ezilmelidir ki, Yeni Dünya Düzeni'nin dersi öğretilsin: Patron biziz, sizin göreviniz ise pabuçlarımızı parlatmaktır."(Noam Chomsky, The Guardian, 21 Ocak 1992)

Dokuzuncu Bölüm:Düzen'in Üçüncü Dünya'daki Savaşı

İsrail'in ihrac ettiği şey, sadece silah cephane, deneyim veya uzmanlık değil, aynı zamanda belli bir düşünüş şeklidir. Üçüncü Dünya'nın kontrol edilebileceği ve Üçüncü Dünya'ya hükmedebileceği, buradaki radikal hareketlerin durdurulabileceği ve modern Haçlıların bir geleceğe sahip olabileceğini öngören bir düşünüş, bir hissediş şekli."(Benjamin Beit-Hallahmi, The Israeli Connection; Who Israel Arms and Why)

Kitabın önceki bölümlerinde incelediklerimiz bizlere açıkça gösteriyor ki; Kuran'ın İsra Suresi'nin başında haber verilen "İsrailoğulları'nın ikinci yükselişi", içinde yaşadığımız döneme karşılık gelmektedir. Kabalacıların geliştirdiği Mesih Planı ile yüzyıllardır süren bir çabanın sonucu olan bu yükseliş, bugün, yani İsraillilerin Mesih'in gelişini "an meselesi" olarak gördüğü bir dönemde, doruğa ulaşmıştır.

Bu aşamada dikkat edilmesi gereken bir nokta, İsra Suresi'nin başındaki ayette yer alan "kitapta İsrailoğullarına şu hükmü verdik: "Muhakkak siz yer(yüzün)de iki defa bozgunculuk çıkaracaksınız"(İsra Suresi, 4) ifadesidir. Ayette açıkça, Yahudi önde gelenlerinin tüm yeryüzünü kaplayan bir "bozgunculuk", yani savaş, terör, baskı, şiddet, anarşi, zulüm vs. hareketini organize edeceklerini bildirilmektedir.

Peki bugün bu bozgunculukla karşı karşıya mıyız?

Kitabın önceki bölümlerinden yola çıkarak bu soruya kolaylıkla olumlu cevap verebiliriz. Bu yüzyılda yaşanan savaşlarda; I. ve II. Dünya Savaşları'nda ya da Vietnam savaşı gibi Soğuk Savaş dönemi çatışmalarında Yahudilerin büyük rolü olduğunu gördük. Bunun yanında insanlar üzerindeki baskı ve şiddetin en önemli kaynağı olan ve en çok da bu yüzyılda hüküm süren totaliter devlet sistemlerinin de aynı kaynaktan geldiklerini biliyoruz. (Naziler'in, totaliter komünizmin, baskıcı seküler ulus-devletlerin Yahudi önde gelenleriyle olan ilişkisini ve CFR'nin totaliter toplum projelerini hatırlayın.)

Ancak tüm bunların yanında, eğer bugün dünyada bir "bozgunculuk" yaşanıyorsa, bunun en etkili olduğu coğrafyanın "Üçüncü Dünya" diye bilinen coğrafya olduğuna kuşku yoktur. Afrika'da, Latin ve Orta Amerika'da ya da Asya'da yer alan fakir, gelişmemiş hatta aç Üçüncü Dünya ülkelerinin halkları, bugün dünya sistemi içinde en çok ezilen, en çok acı çeken halklardır.

Üçüncü Dünya halklarının çektiği acıların en büyük nedeni ise, az gelişmişliklerinden kaynaklanan ekonomik sıkıntılar değildir. Bu halkların acılarının en büyük nedeni, onlara sunulan siyasi sistemlerdir. Çünkü Üçüncü Dünya'nın çok büyük bir bölümü, son 50-60 yıldır, özellikle de Soğuk Savaş döneminde, faşist rejimler tarafından yönetildi. Bu rejimlerin başındaki diktatörler bu ülkeleri sömürürlerken kendileri de inanılmaz bir lüks içinde yaşıyorlardı; buna karşın ülke nüfusunun yarısı açlık sınırında hayatını sürdürüyordu. Bu ülkelerde iktidar bugün de hala genellikle askeri cuntalar arasında el değiştirir. Bu cuntaların genel mantığı, halkı ne kadar ezerlerse, o kadar güç elde edecekleri şeklindedir.

Başka bazı Üçüncü Dünya ülkeleri onyıllarca süren içsavaşların kurbanıdırlar. Farklı ideolojik ya da etnik kökene dayanan gerilla grupları iktidar için savaşır ve karşı gerilla grubuyla birlikte halkı da öldürürler. Zaten Üçüncü Dünya ülkelerinin sınırları da etnik ve kabilesel çatışmaları körükleyecek bir biçimde çizilmiştir. Özellikle Afrika ülkelerindeki sınırlar yapaydır; kıtayı 1960'lara dek ellerinde bulunduran Avrupalı sömürgeciler tarafından masa başında çizilmişlerdir. Bu yapay sınırlar nedeniyle kabileler bölünmüş, bir kabile iki ayrı devletin topraklarında kalmış ve bir devletin içine de pek çok kabile sıkıştırılmıştır. Kıta halkının talepleri gözönünde bulundurulmadan yapılan bu yapay dağılım, yalnızca sömürgecilerin çıkarına uygundur. Sömürgecilerin bu bölme stratejisi ise Kuran'da bildirilen "gerçek şu ki, Firavun yeryüzünde büyüklenmiş ve oranın halkını birtakım fırkalara ayırıp bölmüştü... Çünkü o, bozgunculardandı" (Kasas Suresi, 4) hükmüne göre, tam bir bozgunculuktur.

Kısacası, Üçüncü Dünya'nın durumuna baktığımızda yüzyılımızda yeryüzünde tam bir "bozgunculuk" yaşandığını; insanların baskıcı rejimler tarafından ezildiğini, iç savaşlarla yok edildiğini görebiliriz. "Üçüncü Dünyacı" literatüre biraz göz gezdirmek, dünyanın bu geri bırakılmış ülkelerinde ne gibi acıların yaşandığını anlamak için yeterlidir. Bunlara ilerleyen sayfalarda da kısmen değineceğiz.

Ancak, İsra Suresi'nin başındaki bildirilen haberi aradığımız için bizi burada asıl olarak ilgilendiren, Üçüncü Dünya'yı kasıp kavuran bu "bozgunculuğun" içinde Yahudilerin ne gibi bir yeri olduğudur.

Bu soruya genel bir cevap verilebilir: Bugün yürürlükte olan dünya sistemi, Yahudi önde gelenleri ve masonlar arasındaki İttifak'ın ürettiği Yeni Seküler Düzen'dir ve dolayısıyla da bu Düzen'in bir sonucu olan Üçüncü Dünya acılarından İttifak sorumludur. Ayrıca Üçüncü Dünya'da yaşanan acıların kaynağı çoğu kez başta ABD olmak üzere Batılı güçlerdir ve bunlar da İttifak'ın denetimi altındadırlar. Dolayısıyla Üçüncü Dünya'daki bozgunculuğun arkasında Yahudi önde gelenlerinin önemli rolü vardır...

Ancak bu sorunun cevabına ışık tutan daha da ilginç ve özel bilgiler vardır. Bu bilgiler doğrudan İsrail Devleti'nin Üçüncü Dünya'daki faaliyetleri ile ilgilidir ve bu devletin genelde pek bilinmeyen daha doğrusu gözlerden saklanan önemli bir özelliğini ortaya çıkarmaktadır.

The Israeli Connection

Eski bir Nazi işbirlikçisi olan John Vorster, Güney Afrika’daki ırkçı rejimin en sert liderlerinden biriydi ve İsrail’in çok yakın bir dostuydu. Yanda Vorster (fötr şapkalı) Kudüs’ün ünlü “Ağlama Duvarı”nda.

Bu bölümde kendisine en çok başvuracağımız kaynak, İsrail Hayfa Üniversitesi'nde psikoloji profesörü olan Benjamin Beit-Hallahmi'nin The Israeli Connection: Who Israel Arms and Why (İsrail Bağlantısı: İsrail Kimi Neden Silahlandırıyor) adlı kitabıdır. Hallahmi, bir Yahudi, hatta bir İsrail vatandaşı olmasına karşın, kitap boyunca tarafsız bir bakış açısıyla Yahudi Devleti'nin Üçüncü Dünya'daki kirli çamaşırlarını ortaya döküyor. Sonuçta ortaya çıkan tablo, Hallahmi'nin de dediği gibi inanılması zor, ancak son derece gerçek bir tablodur.

Hallahmi, kitabının "Vorster Kudüs'te" başlıklı girişinde böyle bir kitap yazmaya neden gerek duyduğunu şöyle anlatıyor:

Beni bu kitabı yazmaya iten olaylar dizisi, yaklaşık on yıl önce, 1976 Nisan'ının bir gecesinde başladı. Hayfa'daki dairemde İsrail televizyonunun akşam haberlerini izliyordum... Haber bültenindeki diğer haberleri hatırlamıyorum ama özellikle bir olay hemen dikkatimi çekti. Bu haberde, Güney Afrika Cumhuriyeti Başbakanı Balthazar Johannes Vorster'in, İsrail'e yaptığı resmi ziyaretin ilk günü gösteriliyordu. İsrail televizyonu haber bülteninin seyircilere yansıttığı sahneler ise Vorster'ın İsrail'deki Soykırım müzesi Yad Vashem'i ziyaret ettiği sahnelerdi. İsrail'e yapılan her resmi gezi Yad Vashem'e yapılan bir ziyaret ile başlar. Burası, havaalanından Kudüs'teki herhangi bir otele giderken yol üstünde durulan ilk noktadır. Bu ayinin amacı, İsrail'in Soykırımla olan ilgisini ifade etmek, ülkeyi Soykırımdan kurtulanlar için bir cennetmiş gibi yansıtmak ve diasporadaki Yahudi varlığının bir tehlike olduğunu iddia edenlere karşı bir cevap vermektir. Bunun ikinci amacı ise ziyaretçide suçluluk duygusu oluşturmaktır. Bir çok İsrailli için, Vorster'ın ziyareti sadece bir yabancı lider tarafından yapılan bir diğer resmi ziyaretti. Vorster, İsrail basını tarafından, İsrail'in yakın bir dostu ve Kutsal Topraklar'a kutsal bir gezi yapan dindar bir adam gibi gösterilmişti. Sadece, İsrail'in New York Times'ı sayılan Haaretz gazetesinin editörü, Vorster'ın bir Nazi işbirlikçisi olduğunu ve İsrail kanununa göre tutuklanması ve İsrail topraklarına ayak bastığı anda yargılanması gerektiğini yazdı. Oysa, Vorster Tel-Aviv havaalanına indi, yere kırmızı halılar serildi ve İsrail'in başbakanı Yitzhak Rabin onu sıcak bir şekilde karşıladı. İsrail basınında bir çok sıcak karşılama haberi çıktı. Zaman geçtikçe, İsrail-Güney Afrika ittifakı üzerinde hazırladığım dosyalarınsayısı basından kestiğim haberler ve raporlarla arttı. 1970'lerin sonlarında, bu kezde dünyanın başka bir bölümü basının dikkatini çekti. Temmuz 1979'da bir Cuma gecesi, haberlerde, Nikaragua'nın başkenti Managua'ya doğru ilerleyen Sandinista asileri, iktidardaki son günlerini yaşayan Anastasio Somoza'ya gön-derilen yepyeni İsrail silahlarını çıkarırken gösteriliyorlardı. Böylece yeni bir dosya oluşturmaya başladım, bu sefer Orta Amerika üzerine eğildim. Çok kısa zaman içinde bu dosya da gazete haberleri ve kitapçıklarla doldu. (Filipinler Başkenti) Manila'dan (Nikaragua başkenti) Managua'ya kadar dünyanın her tarafına ulaşan İsrail müdahalelerini ortaya koyan dosyalar biriktikçe, global bir strateji keşfetmeye başladığımı ve bu stratejiyi anlamak için daha çok çaba sarfetmem gerektiğini anladım. Üçüncü Dünya'daki İsrail faaliyetlerinin çapı, İsrail'in dostları için de düşmanları için de şaşırtıcı ve endişe vericiydi. Bu tablonun geneline bakıldığında ve bunun altında yatan model düşünüldüğünde, bu stratejinin gerçekte ne olduğu merak edilebilir. Son on yılda Üçüncü Dünya'daki hangi olaylı noktaya bakarsanız bakın, gazete sayfalarında soğuk soğuk gülümseyen İsrail subaylarıyla ve parlayan İsrail silahlarıyla karşılaşırsınız. Artık bu görüntüler sıradan olmuştur; Uzi hafif makineli tüfeği ve Galil saldırı tüfeğinin adıyla anılan Uzi, Galil veya Golan adındaki İsrail subayları... Onlara Güney Afrika'da, İran'da, Nikaragua'da, El Salvador'da, Guatemala'da, Haiti'de, Namibya'da, Tayvan'da, Endonezya'da, Filipinler'de, Şili'de, Bolivya'da ve birçok başka yerde de rastlayabilirsiniz. İlerideki bölümlerde, İsrail'in Üçüncü Dünya'daki müdahalelerini ortaya koyacak ve sonra da bu müdahalelerin ne açıdan Siyonizmin tarihi ve İsrail Devletiyle bağlantılı olduğunu inceleyeceğim. Birçok gerçek artık tartışılmayacak kadar ortadadır. Asıl tartışılması gereken, bu gerçeklerin anlamı ve onları açıklamak için ne gibi yollara başvurulacağıdır. Benim amacım şu sorulara cevap vermektir; birbirinden tamamen farklı görünen bu faaliyetleri açıklayan tutarlı bir strateji, tutarlı bir politika, tutarlı bir bakış açısı var mıdır? Ve eğer varsa, bunun esası nedir?... İsrail'in dış politika ideolojisini değerlendirmek için İsrail'in dünya çapındaki faaliyetlerini bir kaç düzeyde incelemek gerekir. Birincisi, devlet-devlet diya- loğuyla veya Birleşmiş Milletler'de yapılan diplomatik temaslar ve açıklamalardan oluşan resmi diplomatik düzeydir. İkincisi, silah satışlarından müşteri ülkede bulunan askeri danışmanlara, ev sahibi ülkede verilen askeri eğitime kadar uzanan askeri işbirliği alanıdır. Bu alan, genelde İsrail hükümeti tarafından gizli tutulur. Üçüncüsü, Mossad tarafından yürütülen, nüfuz ve istihbarat kazanmaya yönelik yapılan gizli operasyonlardır. Ve dördüncüsü, yukarıdaki üçüyle bağlantılı olan özel faaliyetlerdir. Üçüncü Dünya'daki son İsrail müdahalelerini anlamak için 1950'lerdeki, 1960'lardaki, hatta daha evvelki olaylara bakmak gerekir. Böylece izlenen yolları belirlemeye çalışırken, Nikaragua'daki Somoza, İran'daki Şah, Uganda'daki İdi Amin, Portekiz ve Afrika kolonileriyle olan ilişkiler gibi belirli olayların tarihine bakarak İsrail'deki 'modus operandi' hakkında daha çok şey öğrenebiliriz. Geçmişin bize öğrettikleri çok açıktır. Birincisi, İsrail'in Üçüncü Dünya'daki belirli rejimleri ciddi ve köklü bir şekilde desteklerken izlediği bir yol vardır. İkincisi, bu müdahalelerin detaylarına olaylar esnasında inilememekte, bu yüzden eldeki kaynaklar bu müdahalelerin önemini tam olarak ifade edememektedir. Dolayısıyla, İsrail'in mevcut faaliyetleri medyada ya da halka açık platformlarda söylenenlerden çok daha geniş ve çok daha derindir.

Hallahmi, kitabının girişinde yazdığı bu satırların ardından son olarak; İsrail'in "Manila'dan Managua'ya" Üçüncü Dünya'nın dört bir yanına uzanan faaliyetlerini "İsrail'in dünya savaşı" olarak yorumlamaktadır. Evet, İsrail'in bir "dünya savaşı" vardır. Ancak bu savaşta İsrail'in hedeflediği düşman çoğu kez devletler değildir. Düşman; ezilen, baskı altına alınan ve bu nedenle de kurulu dünya sistemine, Düzen'e karşı çıkan, Düzen'e karşı "radikalleşen" Üçüncü Dünya halklarıdır.

Şimdi "İsrail'in dünya savaşı"nın farklı cephelerini incelemeye başlayabiliriz.

Ortadoğu'da Radikalizmle Yapılan Mücadele

1950'lerde İsrail yeni ve ciddi bir sorunla karşı karşıya kaldı. İsrail liderlerinin eskiden uğraştığı Arap rejimleri feodal ve gelenekseldiler. İsrail bu ülkeleri hem askeri, hem de diplomatik bakımdan kolayca kontrol edebiliyordu. Fakat, 1948'deki Arap yenilgisinden sonra, bu rejimler birer birer kaybolmaya başladı ve aniden ortaya çıkan bir "radikalizasyon" dalgası Arap dünyasının çehresini değiştirdi. Eski Avrupa imparatorluklarının kolonileri dağıldıkça, Araplar da yeni ortaya çıkan milletler tarafından kabul gördüler. Bu da 1955 Nisanı'nda tarafsız milletlerin katıldığı Bandung konferansında kendini gösterdi. Araplar ile Üçüncü Dünya'daki diğer ülkeler arasında oluşan ittifaklar, tıpkı Arap ülkeleri ile Sovyetler Birliği arasında oluşan ittifak gibi İsrail için gerçek bir tehdit unsuruydu.

İsrail'in kurucusu David Ben-Gurion, Ocak 1957'de şöyle demişti; "Bizim varlığımız ve güvenliğimiz açısından, bir Avrupa ülkesinin dostluğu tüm Asya insanlarının görüşlerinden daha önemlidir." Bir gazeteci ise Moshe Dayan hakkında şöyle yazıyordu; "Ona göre, Yahudi halkının bir görevi vardır, özel-likle de İsrailli olanların. İsrail, dünyanın bu yanında, Nasır'ın Arap milliyetçiliğinin başlattığı akımlara karşı Batı'nın bir uzantısı olarak kaya gibi sert olmalıdır." 1

Bu tip açıklamalara 1950'ler boyunca İsrail liderlerinde sıkça rastlanıyordu. Ben Gurion, Ekim 1956'da Fransa ve İsrail liderleri arasında yapılan Sevr Konferansı'nda ortaya attığı Orta Doğu "yerleşim" planında şöyle bir öneri getirmişti:

Ürdün'ün var olma hakkı yoktur ve bölünmelidir. Ürdün ırmağının doğu yakası Irak'a katılacaktır ve Arap mültecileri buraya yerleşecektir. Batı Şeria, özerk bir bölge olarak İsrail'e verilecektir. Lübnan, Hıristiyan bölümünün dengesini bozan Müslüman bölgelerden kurtarılacaktır. Irak, Doğu Şeria ve güney Arap yarımadası İngilizler'in olacaktır. Süveyş kanalı milletlerarası olacak ve Kızıldeniz boğazları İsrail kontrolu altına alınacaktır.2

Kısacası Ben Gurion, Ortadoğu'nun İsrail açısında güvenli hale getirilmesi için bazı bölgelerin İsrail tarafından işgal edilmesini, bazı bölgelerin de İngiltere gibi Batılı güçler tarafından yeniden sömürgeleştirilmesini istiyordu. Bölge tekrardan sömürgeleştirilecek ve İsrail bu işin gerçekleşmesine yardım edecekti. Hallahmi, kitabında bu konuda şöyle diyor: "1950'lerin ilk yıllarından itibaren, İsrail liderleri Üçüncü Dünya'da ve Ortadoğu'da kolonileşmenin yıkılmasına yönelik olarak yapılan her hareketin İsrail için bir tehdit unsuru olduğunun farkındaydılar ve buna göre davranıyorlardı." 3

İsrail'in korkusu, sömürgeleştirme devrini kapatan ve bağımsızlıklarını kazanan Üçüncü Dünya ülkeleri halklarının radikalleşmesi ve kurulu Düzen'e karşı tepki geliştirmesiydi. Çünkü İsrail Düzen'le özdeşti ve Düzen'e karşı gelişen her hareket, aynı zamanda İsrail'e karşı gelişen bir hareket olarak algılanıyordu.

Örneğin, Mısır'ın tam bağımsızlığı anlamına gelen İngilizler'in Mısır'ı boşaltması, İsrail liderleri tarafından dehşetle izleniyordu. 16 Temmuz 1954'de Savunma Bakanı Pinhas Lavon "İngilizler'in Süveyş'i boşaltmasının anlamı"nı tartışmak için evinde bir toplantı yapmıştı. Lavon bu toplantıda "Mısır'daki İngiliz hedeflerine karşı sabotaj düzenleme" fikrini ortaya attı. Bu sabotajların Mısırlılar tarafından yapıldığı izlenimi verilecek ve bu duruma sinirlenen İngilizler de ülkeden çıkmaktan vazgeçeceklerdi. Bu fikir kabul edildi ve o ayın sonunda, Mısır'daki İngiliz ve Amerikan hedeflerine sabotajlar düzenlendi. O zamanın Mossad şefine göre, bu hareketlerin amacı "halkta kargaşa yaratarak Batı'nın varolan rejime karşı duyduğu güveni yıkmaktı." Buna da İngilizler'in bu bölgeyi boşaltmasını önleyecek bir kriz yaratılarak ulaşmak isteniyordu. Sabotaj yaparak böyle bir kriz yaratan grup, İsrail askeri istihbaratı tarafından yönetilen bir Mısırlı Yahudi topluluğuydu. Bu Mısırlı Yahudilere Mossad tarafından Temmuz 1954'ün sonunda, Kahire ve İskenderiye'deki İngiliz ve Amerikan tesislerine bomba konması emredildi. Bu topluluk genç amatörlerden oluşuyordu ve başarılı olamadılar. Tüm üyeler tutuklandı. Olayın İngilizlerin Mısır'dan çıkmasını engellemek için yapılmış bir İsrail provokasyonu olduğu ortaya çıkmıştı. Ancak İsrail hükümeti bu olayı İsrail Devleti'ne karşı atılmış büyük bir iftira olarak yorumladı ve hatta tarihte Yahudi topluluklarına yönelen "kan iftiralarına" benzetti. Kısacası İsrail "hem suçlu hem güçlü"ydü; ancak bu politikasının faydasını gördü. Amerikalılar ve İngilizler "kol kırılır, yen içinde kalır" mantığıyla Yahudi Devleti'nin kendilerine yaptığı bu provokasyonu fazla ses çıkarmadan ört-bas ettiler.4

Bu dönemde İsrail, Fransa'ya da sömürgelerini koruması için destek oluyordu. "Fransa da, İsrail de Kuzey Afrika ve Ortadoğu'daki dekolonizasyon (sömürgeden kurtulma) hareketlerini durdurmayı hedefliyordu. Böylece iki ülkenin arasında Şimon Peres'in deyimiyle 'ebedi bir dostluk' oluşmuştu." 5

O dönemde İsrail ve Fransa, özellikle de Fransız ordusu arasında çok yakın bir ittifak oluştu. İsrail, Cezayir'den Hindiçini'ne kadar uzanan bir coğrafyada, Fransa'nın sömürge yönetimlerini ayakta tutmaya çalıştı. İsrail ve Fransa, sömürgeler üzerindeki yönetimleri sürdürebilmek için Hallahmi'nin deyimiyle "Avrupa hegemonyası için birleşik cephe" kurmuştu.

İsrail'in 'Çevre Stratejisi':İran Şahı, Türkiye ve Lübnan Bağlantıları

1950'lerde, İsrail liderleri, çevrelerinde oluşan Arap dekolonizasyonuyla başedebilmek için yeni bir strateji, bir "çevre stratejisi" oluşturdular. Bu "çevre" planına göre, İsrail, komşu Arap ülkelerini saf dışı etmek için, Türkiye, Etiyopya, İran gibi Arap Ortadoğusunun çevresindeki Arap olmayan ülkelerle ittifaklar kuracaktı.

Yıllar ilerledikçe, bu strateji doğrultusunda Lübnan'daki Falanjistler, Yemen'deki kralcılar, Güney Sudan'daki asiler ve Irak'taki Kürtlerle bağlantılar kuruldu. Gene bu strateji dahilinde, İsraillilerle işbirliği yaparak bağımsızlıklarını elde etmeye çalışan ve aralarında Lübnanlı Marunilerin ve Dürzilerin de bulunduğu Arap olmayan gayri-müslim topluluklarla da yakın ilişkiler kuruldu. (Türkiye ile ilgili 9. bölümde, İsrail'in Kürtlerle kurduğu ilişkiyi daha ayrıntılı olarak incelemiştik.)

"Çevre stratejisi"nin en iyi işlediği ülke ise İran'dı. Baskıcı Şah yönetiminin "yukarıdan aşağı sekülerleşme" politikasının uygulandığı İran, o dönemde İsrail'in en iyi dostlarından biri oldu. 1958 yılında, Arap dünyasında İsrail'in aleyhine olmak üzere bir radikalizm akımı oluştu. Şubat'ta Suriye ve Mısır'ın birleşmesi, Irak'taki devrim ve bunu izleyen Irak-Ürdün federasyonu İsrail'i oldukça rahatsız etti. Bunun üzerine, David Ben-Gurion, Şah Rıza Pehlevi'ye "Hür Dünya"ya yönelen tehdide karşı yakın bir ittifak kurmayı öneren bir mektup yazdı. İran bunu kabul etti; Aralık 1958'de İran hükümetinin Tel-Aviv temsilciliği ve İsrail'in Tahran elçiliği genişletildi.

İlerleyen yıllarda işbirliği büyüdü. Amerikalı siyaset bilimci E. A. Bayne iki ülkenin arasındaki yakın işbirliğinin bir portresini çizerken İran'ın "Arap boykotuna rağmen İsrail'in petrol ihtiyacının büyük bir kısmını karşıladığına" dikkat çekmiş ve şöyle demişti: "Ayrıca, pek bilinmese de, İran, İsrail ordu personeliyle yakın askeri bağlantılar içindedir... İran-İsrail programının çapı genelde gizli tutulmaktadır" 6

Şah'ın İsrail ile bağlantılar kurmaya karar vermesinin sebeplerinde biri de Amerikan Yahudilerinin Amerikan Kongresi'nde İran çıkarlarını gözetmesine yardım edebileceğini farketmiş olmasıydı. Hallahmi bu konuda "Washington'daki efsanevi İsrail lobisi bir çok Üçüncü Dünya rejiminin ilgisini çekmiştir ve Amerikan kamuoyuyla sorunları olan Şah da İsrail'i Amerika'daki politik arenada çok güçlü gören diğer yöneticilerden farklı değildir" diyor.7

İsrail, Şah'a, baskıcı rejimini ayakta tutabilmesi için de yardım ediyordu. İran ve İsrail arasında kurulan askeri işbirliği hem silah satışını hem de İsrailli uzmanların İranlı subaylara kara savaşı, istihbarat, karşı istihbarat ve hava savaşı konularında eğitim verilmesini içeriyordu. Şah'ın işkence yöntemleriyle ünlü gizli servisi SAVAK, Mossad'dan önemli yardımlar almıştı. Ocak 1963'de İsrail'in personel şefi Zvi Tzur, Tahran'a resmi ve halk bilgisine açık bir gezi yaptı. Bu gezi, iki ülke arasındaki ittifakın ve bu ittifak içindeki askeri işbirliğinin rolünün arttığının açık bir göstergesiydi. 1964'de İran, İsrail'den büyük bir miktar Uzi hafif makineli tüfeği satın aldı.8

Yahudi Devleti, Şah'ın Batı'daki imajını düzeltme işini de üzerine almıştı. Batı ve özellikle de Amerikan basınındaki Yahudi güdümü, İsrail'e Şah lehinde propaganda yapma imkanını veriyordu. Öyle ki Şah, kendini tamamen İsrail'e bağlı hissediyordu. Mossad'ın eski Afrika şefi David Kimche, "Şah, kendisi hakkında Amerikan, hatta Batı basınında en ufak olumsuz bir haber çıktığında hemen telefona sarılır ve niçin buna izin verdiğimizi sorardı" diyor.9

Şah rejiminin sonu İsrail için çok da sürpriz olmadı ama İsrail liderleri hiç ümit yokken bile rejimi devam ettirmeye çalışıyorlardı. Bazı raporlara göre, Ariel Şaron Şah'ın devrilmesini önlemek için İsrail'in İran'a müdahale etmesini önermişti.10

Hallahmi, İsrail'in "çevre stratejisi" içinde yer alan bir başka ülke, Türkiye hakkında ise şunları söylüyor:

İsrail, Türkiye'ye istihbarat ve güvenlik hizmetleri teknik eğitimi konusunda yardımcı olmuştur. Mossad'ın 1950'lerden beri Türkiye'de bir üssü bulunur ve 1958'de yapılan üç taraflı bir anlaşmayı takiben, İsrail istihbarat servisleri Türk gizli servislerine eğitim vermiştir... 1970'lerde Türkiye'de neredeyse iç savaşa dönüşecek olan iç huzursuzluklar İsrail'i de ilgilendiriyordu. Bu yıllarda meydana gelen ve her ay birçok sağcı ve solcu militanın öldürüldüğü olaylar Mossad tarafından yakından takip ediliyordu. 4 Nisan 1985'de, Türkiye Dışişleri Bakanı Vahit Halefoğlu Washington'da İsrail büyükelçisi Meir Rosanne ile buluştu. O zamanlar, İsrail kaynakları, Türklerin Washington'daki İsrail nüfuzundan etkilendiğini ve bu buluşmayı daha çok Amerika yardımı almak için yaptığını belirtmişlerdir.11

Bu dönemde İsrail, Arap ülkeleri içindeki iç savaşları da kışkırtma yoluna gitti. İç savaşlar yoluyla, Arap birliği ve dengesini bozarak Arapların, enerjilerini kendi aralarındaki rekabete harcamalarını ve böylece kendisine karşı bir koalisyon oluşturmamalarını sağlamaya çalıştı. İsrail'in taraf tuttuğu iki Arap iç savaşı Kuzey Yemen ve Umman'daki iç savaşlardı.

1962-1970 yılları arasında Yemen'de kralcılar ve cumhuriyetçiler arasında geçen iç savaşta, İsrail, radikal cumhuriyetçilere karşı kralcıları tutmuştu. Kralcılara İsrail silahları ve İsrailli askeri uzmanlar yollandı. İsrail, Yemen'de kendisine yakın bir rejimi iktidara getirerek, Kızıldeniz'in girişi sayılan stratejik Bab-ül Mendep boğazlarını kontrol etmek de istiyordu. Umman'da 1970'lerde yaşanan iç savaşta ise iki taraf vardı: 1970'de iktidara gelen ve bir tür monarşi kuran Sultan Kabus ibn-Said ve ülkenin güneyinde ona karşı ayaklanan Halk Kurtuluş Cephesi gerillaları. İsrail, Kabus'a büyük bir destek verdi ve onun zaferinde de önemli bir rol oynadı.12

İsrail'in bir hıristiyan devleti kurmayı planlayan Lübnan Maruni Hıristiyanlarıyla olan ilişkisi de çevre stratejisinin bir parçasıydı. Marunilerle bir ittifak yapma düşüncesi Siyonist kaynaklarında ilk olarak 1920'lerde belirmişti. Vladimir Jabotinsky 1930'larda Siyonizmle ittifak içinde olan Hıristiyan bir Lübnan kurulmasını hayal etmişti. David Ben-Gurion'un 24 Mayıs 1948 tarihli günlüğünde ise Lübnan'da, güney sınırı Litani ırmağı olan bir "Hıristiyan devletinden" bahsediliyordu. 11 Haziran 1948 tarihli günlükte ise Lübnan'da bir "Hıristiyan isyanı" çıkarmanın da İsrail'in savaş hedeflerine dahil olduğu belirtiliyordu.13

Avrupa'da okumuş bir Lübnan'lı eczacı olan Pierre Gemayel 1936'da faşist partinin dengi olan Lübnan Falanjlarını kurdu. İsrail, 1948 savaşı sırasında Falanjistlerle bağlantı kurdu ve 1951'de Falanjist seçim kampanyasına para yardımında bulundu.

David Ben-Gurion, 27 Şubat 1954 yılında Sharett'e yazdığı bir mektupta bir Maruni devleti kurulmasının İsrail dış politikasının en önemli hedeflerinden biri olması gerektiğini belirtti ve bunu başarmak için gizli yollara başvurmayı önerdi. İsrail ordu komutanı Moshe Dayan, 16 Mayıs 1955'de, "İsrail'in kendini Marunilerin kurtarıcısı olarak ilan edecek bir Lübnanlı subay bulması veya satın alması" gerektiğini belirtti. Daha sonra, kendisiyle ittifak içinde olan bir Hıristiyan rejim oluşturulabilir ve sonra da Lübnan'ı işgal edebilirdi.14

Dayan'ın rüyası, biraz daha değişik bir biçimde de olsa, 1976'da Saad Haddad adındaki bir Lübnan binbaşısı tarafından yönetilen bir kukla örgüt olan Güney Lübnan Ordusu'nun ortaya çıkmasıyla gerçek oldu. 1976'dan itibaren yüzlerce Falanjist askeri İsrail'de, İsrail paraşütçüleriyle yan yana eğitim gördüler. İsrail, 1975 ve 77 yılları arasında Falanjist ordusuna askeri malzeme temin etmek için 150 milyon dolar harcadı.15 Ve sonra da tüm bu hazırlıkların sonucu geldi: İsrail ordusu 1982 yazında Lübnan'ı işgal etti ve Filistin Kurtuluş Örgütü'nü bu ülkeden sürdü. Bugün İsrail hala Lübnan'ın güneyindeki bölgeyi "güvenlik kuşağı" adıyla işgal altında tutuyor.

Tüm bunlar, İsrail'in Ortadoğu'daki savaşının değişik aşamalarıydı. Ancak Hallahmi'nin de dediği gibi İsrail'in bir de "dünya savaşı" vardır. Bu savaş, Ortadoğu'nun ötesinde tüm Üçüncü Dünya'yı kapsamaktadır ve Üçüncü Dünya halklarının denetim altında tutulması hedefine yöneliktir.

Bu dünya savaşının cephelerinin önemli bir kısmı, Üçüncü Dünya'nın en geri kalmış kısmında, "kara kıta"dadır. Konu hakkındaki kapsamlı bir araştırma, Afrika'nın "kara" tarihinde Yahudi Devleti'nin önemli bir rolü olduğunu göstermektedir.

İsrail'in Afrika'daki Savaşı

İsrail, az önce değindiğimiz gibi Üçüncü Dünya'daki dekolonizasyon (sömürgeden kurtulma) sürecinden son derece rahatsız olmuş ve elinden geldiğince bu süreci engellemeye çalışmıştı. Bunun ardındaki mantık, ezilen halkların geliştireceği başkaldırının, Filistin halkını ezen ve Vaadedilmiş Topraklar'daki diğer halkları da ezmeyi, kontrol altına almayı hedefleyen Yahudi Devleti'ne de yöneleceği hesabıydı. Bunun yanısıra İsrail, Dünya Düzeni açısından da ezenlerin ve ezilen halkların var olması gerektiği düşüncesindedir. Bu bölümün sonunda bu konuya daha ayrıntılı olarak değineceğiz.

Ancak İsrail'in 1950'lerdeki dekolonizasyonu engelleme stratejisi fazla işe yaramadı. 1950'lerin sonundan itibaren Üçüncü Dünya'daki, özellikle de Afrika'daki bağımsız ülkelerin sayısında patlama yaşandı. 1950'de Afrika'nın tümünde sadece 4 resmi bağımsız ülke vardı. 1962'de bağımsız ülkelerin sayısı otuza çıktı, 1977'de Güney Afrika'nın Namibya üzerinde kurduğu egemenlik dışında kıtanın tümü hemen hemen bağımsızdı.

Ancak bu bağımsızlık yalnızca görünüşteydi, özellikle de halk açısından. Çünkü eski sömürgeci yönetimler gitmişti ama ülkenin yönetimi yine de halkın elinde değildi. Çoğu Afrika ülkesi son derece otoriter, baskıcı ve zalim, kısacası faşist diktatörlerin yönetimine girdi. Bu diktatörlerin hemen hepsi de eski sömürgeci güçlere, yani Batılı büyük devletlere bağlıydılar. Bazı ülkelerde ise Sovyet müttefiki diktatörler vardı ki, bunlar da gerçekte Batı yanlısı faşistlerden pek farklı değildiler. Bunlara "sol faşist' demek mümkündür.

Dolayısıyla dekolonizasyon Üçüncü Dünya halklarına özgürlük getirmedi. Özgürlük gelmeyince de Üçüncü Dünya'nın mücadelesi bitmedi. Üçüncü Dünya ülkelerinin çoğunda, iktidarı zor kullanarak elinde tutan faşistlere karşı çeşitli halk hareketleri gelişti. Bu halk hareketleri, ülkelerindeki diktatörlere karşı çıkarak, Düzen'e de karşı çıkmış oluyorlardı. Çünkü o diktatörleri o ülkelerin başına getiren güç, Düzen'di. Düzen'e karşı çıkan herhangi bir hareket ise İsrail için tehlikeliydi.

Bu nedenle de İsrail, bu "radikalizasyon"a karşı büyük bir savaş açtı. Savaşın mantığı, Üçüncü Dünya ülkelerindeki faşistlerin desteklenmesini öngörüyordu. Bu diktatörler hem para ve silahla desteklenecek, hem de "halk hareketlerinin nasıl durdurulabileceği" konusunda taktik yardım göreceklerdi. Bir "çete devleti" olan İsrail, bu konularda son derece uzmandı zaten.

İsrail'in Zaireli Dostu: Mobutu Sese Seko

Mobutu, Üçüncü Dünya’nın gördüğü en rezil ve en baskıcı diktatörlerden biriydi. Eli kanlı diktatörün en yakın müttefiki ise Üçüncü Dünya’nın “kontrol altında” tutulması hedefindeki İsrail’den başkası değildi.

Çok değil, bir kaç yıl öncesine kadar, New York'un Doğu Yakasındaki ünlü bir kuaför, hatırlı bir müşterisinin daveti üzerine ayda bir kere Afrika'ya uçardı. İsterse yolda kendisine refakat etmek üzere birkaç arkadaşını da beraberinde götürebilen bu kuaför, zengin ve güçlülerin kuaförüne yakışacak bir yolculuk sürer, Concorde'la yaptığı seyahatinde Eski Dünya'da sadece bir kaç saat kaldıktan sonra New York'taki müşterilerine geri dönerdi. Bütün bunların parasını ödeyen, yani tıraş olmak için New York'tan Concorde uçakla özel kuaför getirten kişi ise dünyanın en rezil diktatörlerinden Zaire Devlet Başkanı Mobutu Sese Seko'ydu.

Zaire, bir yandan inanılmaz bir doğal kaynak servetine sahipken (bakır, kobalt, elmaslar, çinko, tin, uranyum, su gücü), bir yandan da inanılmaz ve anormal bir yoksullukla karşı karşıya olan bir ülkedir. Mobutu'nun inanılmaz lükslerine karşın, Zaire insanı, Afrika'nın en fakir insanları arasındadır ve hayatının büyük bir çoğunluğunu yarı aç bir durumda geçirmiştir.

Ülke 1960'da bağımsız olmuştu. Ancak bu bağımsızlık, az önce değindiğimiz türdendi; halk yine köleydi. General Mobutu, 1965'deki darbeyle başkan oldu. Ve kurduğu rejim, tek kelimeyle cani bir diktatörlük olarak tanımlanabilirdi. Amnesty International, hazırladığı raporlarda sürekli olarak Mobutu'yu Afrika'nın en baskıcı yöneticilerinden biri olarak tanımladı. Mobutu ayrıca ülkeyi inanılmaz bir şekilde sömürdü: Diktatör İsviçre'deki banka hesaplarına milyarlar pompalarken, Zaire'nin insanları açlıktan ölmek üzereydi ve yılda 80 dolardan az bir gelire sahiptiler. Ülkenin zenginliklerinin diktatör ve arkadaşları arasında sistematik bir şekilde yığılması ve paylaşılması sonucunda, Mobutu'nun şahsi servetinin 4 milyon dolara ulaştığı hesaplanıyor.

Amerikalı gazeteci J. Kwinity'nin yazdığı "Where Mobutu's Millions Go" (Mobutu'nun Milyonları Nereye Gidiyor) başlıklı bir makalede, Zaire sefaleti şöyle anlatılıyordu: "Kötü beslenme Zaire nüfusunun 1/3'ünden fazlasının ölümüne sebep olmakta ve pek çok çocukta da kalıcı beyin zedelenmesine yol açmaktadır. Zaire'nin yarısı çocuk olan 25-28 milyonluk nüfusu, çamur kulübelerinde açlıktan ölmek üzeredirler." 16

Motubu, her faşist diktatör gibi rejim muhaliflerini baskı ve katliamla yola getiriyordu. 1978 yılında diktatöre karşı gelişen halk isyanı, son derece kanlı bir biçimde bastırıldı. İsyanın merkezi olan Kloweiz kenti, (üstteki gibi) ölülerle doldu. Mobutu’nun “güvenlik güçleri” başarılıydılar. İsrail tarafından eğitilmişlerdi çünkü...

Dünyanın en fakir ülkelerinden biri olan Zaire'yi bu şekilde sömüren Mobutu, doğal olarak, iktidarda kalışını kurduğu baskı rejimine borçludur: Mobutu'ya karşı çıkmaya kalkanlar acımasızca yok edilir. Özel polisin işkence yöntemleri korku salar...

Peki bu rezil Üçüncü Dünya faşisti iktidarını kime borçludur?

En başta İsrail'e... İsrailli askeri uzmanlar, 1969 yılında Mobutu'nun ordusundaki özel timleri eğitmeye başlamışlardı. İlerleyen yıllarda ilişkiler daha da gelişti; Mossad Zaire'de son derece aktif hale geldi. Savunma Bakanı Ezer Weizmann (şu anki Cumhurbaşkanı) 1979'da Zaire'yi gizlice ziyaret etmiş ve Mobutu'ya askeri yardımı artırma sözü vermişti. 1981'de Mossad'ın ünlü ajanlarından David Kimche Mobutu'nun konuğu oldu. Aynı yıl Savunma Bakanı Ariel Şaron gizlice Zaire'ye geldi ve Mobutu'yla, diktatörün özel koruma birliğini eğitmek için anlaşma imzaladı. 1982 yılında, Mobutu, İsrail'le ilişkilerini geliştirmesine karşılık 10 milyon dolar bahşiş aldı. 1983'de Ariel Şaron 4 günlükbir Zaire ziyareti yaptı ve Mobutu'nun özel koruma birliğinin sayısının 3.000'den 70.00'e çıkması ve İsrailli uzmanlar tarafından eğitilmesi kararlaştırıldı. 1984'de İsrail Devlet Başkanı Haim Herzog, dünya Yahudilerini Zaire'de yatırım yapmaya davet etti. İlerleyen yıllarda İsrail lobisi, Washington'da Mobutu lehine lobilicilik yaptı. 1985'te Mobutu İsrail'e resmi ve anlı şanlı bir ziyaret yaptı. Zaire diktatörü, başkan Haim Herzog tarafından 21 el silah atışı ve İsrail hava gücü jetlerinin uçuşuyla gösterişli bir şekilde karşılandı.17

Bu dönemde Mobutu'nun İsrail'den iki büyük ricası vardı: Zaire'deki baskıcı gizli polis servisinin İsrail tarafından eğitilmesi ve Yahudi lobisinin ABD'de Mobutu'yu desteklemesi. Bu isteklerin ikisi de İsrail tarafından kabul edildi. Kısa bir süre sonra iki İsrailli general, Ehud Barak (şu anda İçişleri bakanı) ve Abraham Tamir'in Zaire'ye yaptığı ziyarette Mobutu'nun gizli polisinin, sayıları yüzleri bulan özel "bodyguard"larının ve istihbarat servisinin İsrailli uzmanlar tarafından eğitilmesi kararlaştırıldı.

İsrail Mobutu'ya yardım etmek için gerçekten Amerika'daki nüfuzunu kullandı. Dışişleri Bakanı Yitzhak Şamir'in Aralık 1982 Zaire ziyaretinde, iki Yahudi ABD Kongre üyesinin, Howard Wolpe ve Stephen Solarz'ın Mobutu lehine lobi yapacağına söz verdi. Gerçekten de Solarz ve Wolpe Mobutu lehine lobi yaptılar ve etkili de oldular. İsrail, bu iki Yahudi Kongre üyesi aracılığıyla, Zaire'ye yapılan Amerikan yardımının artmasını ve Reagan yönetiminin genel olarak Mobutu rejimine olumlu yaklaşmasını sağladı.

İsrail, Mobutu'nun Amerika'daki imajını değiştirmek için de oldukça çaba sarfetti. 1981'de İsrail'in iktidar partisi olan Likud'un da seçim kampanya- sını yürüten İsrail Zeev First firması, bir Amerikan Yahudi delegasyonu tarafından 1982'de Zaire'ye yapılan ziyareti organize etti.18

Bu arada Mossad ajanı Meir Meyouhas, "Mobutu'nun sağ kolu" haline geldi ve Afrika diktatörüne hemen her konuda danışmanlık yaptı. Meyouhas, Zaire diktatörünün dış gezilerinin tümünde ona eşlik etti. Özellikle Mobutu'nun Amerika gezisinde önemli görüşmeler ayarladı: Zaire diktatörünü Amerika'daki Yahudi örgütleriyle görüştürdü ve bu örgütlerin aracılığıyla da IMF'nin Mobutu rejimine cömert krediler vermesini sağladı... Hallahmi, Meir Meyouhas'ın "Mobutu'nun en yakın dostu ve en iyi iş ortağı" olduğunu söylüyor.19

Mobutu 1995 yılında halen iktidarda. Ülkeyi, başkentten değil, Gbadolite şehri kıyısında, nehir üzerine yaptırdığı saray-gemisinden yönetiyor. Suikast korkusu nedeniyle buradan pek ayrılmıyor. Kişisel servetinin 5 milyar dolara ulaştığı, İsviçre'de şatoları, Cote d'Azur'da pahalı yatırımları olduğu biliniyor. Ülkede Mobutu'nun dalkavukluğundan başka bir şey yapmayan bakanlara yaklaşık 12 bin dolar aylık veriliyor, öğretmen maaşı ise 8 dolar kadar...

Uganda'nın Faşisti İdi Amin ya da Kuzuların Sessizliği

İsrail, anti-Siyonist bir politika izleyen Uganda lideri Obote’yi (en solda) devirerek yerine “İsrail hayranı” bir subay getirdi: İdi Amin (yanda). Amin, İsrail’in yardımıyla gerçekleştirdiği darbenin ardından, 8 yıllık rejimi boyunca 300 binden fazla insanı öldürttü.

Üçüncü Dünyanın en ünlü faşistlerinden biri Uganda'daydı. 1971'de gerçekleşen bir askeri darbeyle eski Başkan Obote'yi devirerek iktidarı ele geçiren İdi Amin, tüm faşist diktatörler gibi İsrail'le çok yakın ilişkiler kurdu.

İdi Amin, darbe yapmadan önce de İsraillilerle yakın ilişki kurmuştu. Zaten İsraillilerin Amin'in darbesini desteklemelerinin de başta gelen nedeni, onu önceden "gözlerine kestirmiş" olmalarıydı. İdi Amin'in sözkonusu bağlantısı, Obote döneminde başlayan İsrail-Uganda ilişkileri sırasında doğmuştu.Uri Dan, Entebbe Havaalanında 90 Dakika adıyla Türkçe'ye çevrilen kitabında bu konuda şöyle diyor:

Uganda bağımsızlığını kazandıktan kısa bir müddet sonra, o zaman İsrail Savunma Bakanlığında Müsteşar olan Şimon Peres bir ziyaret için Uganda'ya gelmişti. Ev sahipleri, Peres'ten kendi ordu ve hava kuvvetlerini kurarlarken yardım etmesini istediler. Peres uygun buldu ve 1963 Nisanı'nda, o zaman Dışişleri Bakanı olan Golda Meir İsrail'le Uganda arasındaki yardım ve işbirliği anlaşmasını imzaladı... Anlaşmadan sonra, Albay Şaham, İsrail Savunma Bakanlığı heyetinin başında Uganda'ya geldi. Şöyle üstün körü yaptığı bir teftiş Şaham'a yapılacak çok şey olduğunu gösterdi. Uganda ordusu, 700-800 askerden müteşekkil bir tek piyade taburundan ibaretti. Taburun hem komutanı, hem de diğer bütün subayları İngiliz'di. Piyade taburu, herşeyden önce merasimler ve resmi geçitler için kullanılıyordu. Genellikle bayramlarda sokaklardan geçiyor, pek başka bir işe yaramıyordu. Zonik ve yanındaki İsrailli subaylar, işte bu komik-opera taburunu, etkin bir savaş gücüne dönüştüreceklerdi.20

Uganda'nın 1960'lı yıllarda İsrail'le girdiği bu yakınlaşma süreci sırasında, Uganda ordusunda general olan İdi Amin İsrail'le "kişisel" bir yakınlık kurmaya başladı. Uri Dan şöyle anlatıyor:

Zonik ve arkadaşları işe ufaktan başlayarak, sadece bir bölüğü savaşabilecek bir bölüğe dönüştürmeye koyuldular. Ugandalı askerler eğitilmek için İsrail'e gönderildiler. Piyade bölüğünün eğitilmesinde İsrailli subayların gösterdikleri başarı, Cumhurbaşkanı Obote'nin, İsrail heyetine, Uganda'nın özel polis kuvvetlerini yetiştirmesi için istekte bulunmasına yol açtı. İsrail'den gönderilen Fuga-Magista ve Dakota'ları kullanan İsrailli havacı öğretmenler Uganda Hava Kuvvetlerinin temelini attılar ve hatta teknik bir okul bile açtılar. Uganda'nın bağımsızlığının ikinci yıldönümünde, İsrailli subayların gururlu bakışları önünde altı tane Fuga-Magista uçağı hava gösterilerinde bulundu... İdi Amin, Kampala'daki İsrail misyonuyla özel ilişkiler kurdu; sık sık İsrail'i ziyaret ediyor ve her seferinde bu ülkeye duyduğu hayranlık bir kat daha artıyordu. İsraillilerin çalışkanlığını öve öve bitiremiyordu. Deniz ve karadan taşınmak üzere parçalara demonte edilmiş şekilde Uganda'ya getirilen ilk jet uçaklarının orada tekrar monte edilişini görünce, İsraillilerin bu metal parçalarını nasıl bir jet uçağına dönüştürdükleri karşısında hayretlerini gizleyemedi. Monte edilen ilk Fuga-Magista'nın ilk uçuşuna gönüllü olarak katıldı ve bu işten son derece zevklendi. Daha sonra İsrailliler Amin'e nadir kimselere verdikleri bir ödül verdiler: Paraşütçülerin işareti. 2 Temmuzda Moritanya'ya giderken bile, saklamadığı bir gururla bu işareti taşıyordu... Aradaki ilişkiler o denli iyiydi ki, Amin bir gün, Kampala'da askeri ateşe olarak görev yapan Şaham'dan, İsrail'in, Kongo'dan çalınan muazzam miktarlardaki altının satışı için yardımcı olmasını istedi. Bankerler, işin esasını kurcalamak gereği hissetmedi altınların satış işlemlerini ayarladılar.21

Kısacası İsrail, Uganda devleti ile yakın ilişkiler kurarken, bir yandan da kendi savaş yeteneklerine ve güçlerine hayran olan İdi Amin gibi faşistleri de "özel" bağlantılarla kendi yanına çekiyordu (Güce, hatta şiddete olan hayranlık, faşistlerin değişmez özelliğidir).

İdi Amin'in henüz ordu görevlisi olduğu sıralarda İsrailliler tarafından keşfedilmiş olmasına, Amerikalı yazarlar Andrew ve Leslie Cockburn de değinirler. Buna göre göre, İdi Amin ilk önce İsrail'in Uganda Büyükelçisi Uri Lubrani'nin dikkatini çekmişti. Lubrani, Uganda'ya gelen İsrail askeri heyetine "Bu Amin bizim adamımız sayılır, şimdi öyle olmasa da yakında öyle olacak" demişti. Askeri heyetin başındaki Mossad ajanı ve albay Baruch Bar Lev de İdi Amin'i beğenmiş ve Lubrani'nin teşhisine katılmıştı.22 İsrailliler, Uganda'da bir piyon bulmuşlardı.

Ve İsrail, kısa süre sonra İdi Amin'i Obote rejimine karşı kullanmakta gecikmedi. Çünkü Obote, diğer bazı Afrika ülkeleri gibi 1967'deki Altı Gün Savaşı'nın ardından İsrail'e soğuk bakmaya başlamıştı. İsrail'in bu savaşta işgal ettiği bölgelerden çekilmemesi, Obote'ye ve benzeri liderlere eski sömürgecilik çağını hatırlatmış ve bu liderler Filistin davasına destek olmaya başlamışlardı. Bu devletler 1967 savaşının hemen ardından Birleşmiş Milletler'de İsrail aleyhine oy kullanarak tavırlarını gösterdiler.

Bu durumda İsrail'in yapabileceği tek bir şey vardı: Üçüncü Dünya ülkelerinde, Filistin davasına değil, kendi işgalci rejimine sempati duyan güçleri iktidara getirmek. İşgale sempati duymak; baskıya, şiddete, haksızlığa sempati duymayı, "güçlü olan haklıdır" prensibini kabul etmeyi gerektiriyordu. Bu mantık, bilindiği üzere, faşist mantığıdır. Güçlü olanın haklı olduğunu kabul edebilecek insanlar, doğal olarak İsrail'in haklı olduğu sonucuna varacaklardı. İsrail'in Üçüncü Dünya'daki faşist rejimlere verdiği desteğin en önemli nedenlerinden biri budur.

Bu "faşist bağlantısı"nın en iyi örneklerinden biriydi İdi Amin darbesi. İdi Amin, darbeyi üstte belirttiğimiz nedenle gittikçe İsrail aleyhtarı bir çizgiye girmeye başlayan Obote'ye karşı yapmıştı. Bu nedenle de Mossad, İdi Amin'e destek verdi. Amin'in darbesi, Mossad'ın büyük yardımı ile yapılmıştı; az önce sözünü ettiğimiz Mossad ajanı Albay Baruch Bar-Lev, olayda büyük rol oynamıştı. Baruch Bar-Lev, darbe sonrasında da İdi Amin'le çok yakın ilişki içinde olmaya devam etti. İdi Amin'in İsrail ilişkileri ise hep sürdü: Sık sık İsrail'i ziyaret ediyor ve her seferinde bu ülkeye duyduğu hayranlık bir kat daha artıyordu.23 Uri Dan, "İdi Amin hayatını bile bir İsrailli subaya, Ze'ev (Zonik) Şaham'a borçludur" diyor.24

İsrail'in "Uganda'daki adamı" olan İdi Amin'i ünlü yapan özelliği ise uyguladığı vahşetti. Ülkedeki tüm rejim muhaliflerini ortadan kaldıran Amin, uluslararası kuruluşların verdiği rakamlara göre, 8 yıllık iktidarı boyunca 300 bini aşkın insan öldürttü. Bunların bir kısmı Uganda nehirlerindeki timsahlara parçalatılmıştı. Ayrıca Amin'in bir de ilginç "hobi"si vardı: Uganda canavarı aynı ünlü Kuzuların Sessizliği filminde Antony Hopkins'in canlandırdığı "yamyam" doktor gibi siyasi muhaliflerini öldürttükten sonra onların karaciğerlerini yiyordu...

Ancak 1970'lerin sonuna doğru "yamyam"la İsrail arasındaki balayı sona erdi. Neden, artık İsrail'e ihtiyacı kalmadığını düşünen Amin'in, İsrail-karşıtı cephenin renkli ismi Kaddafi ile yakın ilişkiler kurmaya başlamasıydı. Ancak Amin İsrail'e ihtiyacı kalmadığını düşünmekle yanılmıştı. Yahudi Devleti'nden aldığı destek sona erince, iktidarı da fazla sürmedi. 29 Mart 1979'da Uganda'dan kaçmak zorunda kaldı. Hükümet birlikleri Uganda Halk Kurtuluş Ordusu gerillaları tarafından yenilgiye uğratılmış ve Amin de tek çareyi kaçmakta bulmuştu. Amin'i korumak için Kaddafi'nin yolladığı birlikler ise bu hezimeti yalnızca bir kaç gün geciktirebilmişti. Kaddafi'nin verdiği destek, İsrail'inki kadar etkili olamazdı kuşkusuz. İsrail, "halkları baskı altında tutma" yöntemlerinin biricik uzmanıydı. Yamyam, yanlış müttefik seçmenin cezasını çekmişti; yamyamlar için en iyi müttefik, İsrail'di...

Angola ve Mozambik; İsrail'in Sömürge Savaşları

İsrail, faşist Portekiz yönetiminin Angola'daki sömürge savaşını sonuna kadar desteklemişti. Sömürge yönetiminin 1975'te ülkeden çekilmesinin ardından Portekiz'e karşı savaşmış olan MPLA birliklerine karşı faşist eğilimli FNLA ve UNITA gerilla örgütleri oluştu. İsrail bu faşist çetelerin yardımına koşmakta da gecikmedi. Üstte, İsrail tarafından silahlandırılan faşist ve ırkçı UNITA örgütüne bağlı gerillaların lideri Samuel Chiwale.

Angola ve Mozambik'in durumları birbirine paraleldir. İkisi de 1970'li yıllara kadar Portekiz sömürgesi olarak kaldılar ve Afrika'nın en son bağımsızlığını kazanan iki ülkesi oldular. Ancak sömürge yönetiminden kurtulmak kolay olmamıştı. Faşist Portekiz rejimi, Angola ve Mozambik'teki Ulusal Kurtuluş hareketlerine karşı uzun bir mücadele vermişti. Angola ve Mozambik halklarına karşı giriştiği bu mücadelede faşist Portekiz'in en büyük yardımcısı ise İsrail'di. Tüm Üçüncü Dünya halklarının yerel faşist rejimler ya da sömürge yönetimleri aracılığıyla kontrol altında tutulması gerektiğine inanan İsrail... Sömürgeci Portekiz ordusunun silah ihtiyacını en başta İsrail karşılıyordu. Portekiz askerlerinin ellerinde çok sayıda Uzi vardı.25

Ancak Angola'nın sömürgecilikten kurtarılması için kurulan MPLA (Angola Halk Kurtuluş Hareketi) hareketi, 1975'te İsrail'in silahlandırdığı Portekiz ordusunu yenerek ülkeyi bağımsız hale getirdi. Fakat Angola huzura kavuşmamıştı. Çünkü ülke içinde MPLA'ya karşı iki ayrı örgüt vardı: Ülke için-deki kabilelerden birini temsil eden ve "kabile üstünlüğü" iddiasında bulunan faşist eğilimli FNLA (Angola Bağımsızlık Milli Cephesi) ve Güney Afrika devletinin ülkedeki bağımsızlık hareketini bastırmak için kurdurduğu UNITA (Angola'nın Tam Bağımsızlığı için Ulusal Birlik) adlı aşırı sağcı "kontra" örgüt.

İsrail, hem FNLA'yı hem de UNITA'yı yoğun biçimde silahlandırdı ve ülkeyi kasıp kavuran iç savaşın başlıca sorumlusu oldu. 1960'larda FNLA'nın (Angola Bağımsızlık Milli Cephesi) lideri Holden Roberto İsrail'i ziyaret etti. Roberto'nun doğrudan CIA desteği aldığı 1963-1969 yılları arasında da İsrail FNLA'yı açıkça destekledi. Bu grubun gerillaları İsrail'de eğitiliyordu. İsrail'in Zaire'deki varlığı da; 1970'lerin ortasında Angola'daki FNLA'ya ve 1980'lerde UNITA güçlerine silah yollamasını kolaylaştırdı. Aynı şekilde Mozambik'teki aşırı sağcı "kontra" örgütü MNR de İsrail tarafından silahlandırılmış ve İsrailli askeri uzmanlarca eğitilmişti.26

Ancak İsrail'in bu faaliyetleri, aynı diğer örneklerde olduğu gibi büyük ölçüde gizli kaldı. İsrail'in bu tür faşist örgütlere desteğinin gizli kalmasının birinci nedeni, bu örgütlere İsrail yapımı değil, İsrail'in savaş ve çatışmalarda ele geçirdiği Sovyet yapımı silahların gönderilmesiydi. Afrika'nın bir ucunda elden ele gezen Kalaşnikofların aslında İsrail'den geldiğini kimse farkedemezdi doğal olarak...

Orta Afrika Cumhuriyeti ('İmparatorluğu') ve İsrail'in Yamyam Dostu Bokassa

Orta Afrika Cumhuriyeti’ni “İmparatorluk”a dönüştüren ve kendini de İmparator ilan eden Bokassa: İsrail’in bir başka “yamyam” dostu.

Bu ülkeyle İsrail'in en iyi ilişkiler kurduğu dönem, 1976-1979 yılları arasıydı. Bu dönemde ülkenin adı "Orta Afrika İmparatorluğu"ydu ve bu "imparatorluk", vahşeti ve zalimliği ve "psikopat"lığıyla ünlü Jean Bédel Bokassa tarafından yönetiliyordu. Öyle ki, Bokassa, düşmanlarını aynı İdi Amin gibi "yiyerek" cezalandırıyordu.

Son derece fakir olan ülkede Bokassa da aynı Mobutu gibi inanılmaz bir lüks içinde yaşıyordu. "İmparator"luğunu ilan ettiği gün, arabasını çekmesi için yurt dışından özel beyaz atlar ithal edilmiş, milyonlarca dolara mal olan bir taç yapılmış ve som altında bir taht kurulmuştu. Buna karşın ülkenin iki milyonluk nüfusunun yarısına yakını açlık sınırında yaşıyordu.

Bokassa'nın en iyi dostu ise yine İsrail'di. Bokassa'nın "imparatorluk ordusu" İsrailli uzmanlar tarafından eğitiliyor ve İsrail ordusu tarafından da silahlandırılıyordu. Bokassa'nın en yakın danışmanı ise Shmuel Gonen adlı bir emekli İsrail generaliydi.27

Bokassa'nın iktidardan uzaklaştırılmasından sonra da ülkenin İsrail'le olan ilişkileri sürdü. Ezer Weizman Aralık 1979'da "İmparatorluk"tan "Cumhuriyet"e dönüşen ülkeye gizli bir ziyaret yaptı.

1981 Kasım'ında Savunma Bakanı Ariel Şaron tarafından yapılan gezi, gizli bir askeri anlaşmayla ve Ocak 1982'de ülkede bir Mossad istasyonu açılmasıyla sonuçlandı.

İsrail ve Güney Afrika; Irkçıların İttifakı

Irkçı Güney Afrika rejiminin polis ve ordusu İsrail tarafından eğitilmiş ve silahlandırılmıştı. Yanda, sırtında İsrail malı Uzi marka silahla zenci göstericilere müdahele eden bir Güney Afrika polisi.

Bundan bir kaç yıl öncesine kadar, dünyada kendisine kötü gözle bakılan ülkelerin başında Güney Afrika Cumhuriyeti geliyordu. Çünkü ülke nüfusunun ezici çoğunluğunu oluşturan zenciler, resmi olarak "ikinci sınıf insan" sayılıyordu. İktidar ise beyaz azınlığın elindeydi. Ülkede son derece vahşi bir ırk ayrımı politikası ("apartheid") uygulanıyor, siyahlar aşağılanıyor ve her türlü siyasi haktan mahrum ediliyorlardı. Dünyanın hangi ülkesinde olursa olsun, insanlara Güney Afrika ile ilgili olarak ne düşündükleri sorulduğunda, hepsi bu ülkenin ırkçı, baskıcı, zalim, ilkel bir rejimi olduğunu söyler ve "apartheid"i kınardı.

Bir ülke hariç...

Resmi olarak bir "Yahudi Devleti" olan ve Yahudi ırkına mensup olmayan herhangi bir kimseyi yurttaş olarak kabul etmeyen İsrail, de Güney Afrika gibi ırkçı bir devletti. Ve bu iki ülkenin arasında, hem bu ideolojik benzeşmeden, hem de stratejik çıkarlardan kaynaklanan dev bir işbirliği sözkonusuydu.

Benjamin Beit-Hallahmi, The Israeli Connection'ın oldukça geniş bir bölümünü sırf İsrail-Güney Afrika ittifakına ayırır. İsrailli yazar, konuya girerken şöyle der:

Güney Afrika ve İsrail arasındaki ittifak çok özeldir. Bu ittifakta, İsrail'in dünyadaki en geniş kapsamlı ve en ciddi müdahalesini görürüz. Ayrıca İsrail'in, ayrılıkçı (ırk ayrımına dayanan) bir rejimin varlığını sürdürmesinde her geçen gün önemi daha da artan bir rol oynadığını gözleriz. Bu ittifak sanılandan daha da güçlüdür. Haaretz'in önde gelen politik yorumcularından biri, Güney Afrika'yı 'İsrail'in Amerika'dan sonra gelen en önemli müttefiki' olarak tanımlamıştı. 5 Kasım 1984'de ise P. W. Botha'nın İsrail'e yaptığı ziyareti sunan İsrail devlet televizyonu sunucusu Victor Nahmias, 'Güney Afrika-İsrail ilişkilerinde gizlenenler bilinenlerden çok daha fazladır' demiştir. 1960 yılında yapılan bir röportajda, Herut partisi (Likud'un en büyük ortağı) lideri Yaakov Meridor, Herut'un ırk ayırımı (apartheid) politikasını açıkça desteklediğini söylemişti. 1974'de Güney Afrika'yı ziyaret eden Moşe Dayan ise burada yaratılmış olan 'büyük medeniyet'e hayran kaldığını belirtmişti.28

Evet, İsrail Güney Afrika'daki "büyük medeniyete" yani ırk ayrımcılığına, baskıya, sistematik işkenceye, devlet terörüne, totaliterizme hayrandı. Çünkü Güney Afrika, İsrail'in bir tür kopyasıydı ve İsrailliler bu ülkeye baktıklarında kendilerini görüyorlardı.

Benjamin Beit-Hallahmi, İsrail-Güney Afrika ittifakı ile ilgili önemli gelişmeleri kronolojik sıra ile şöyle veriyor:

1949, iki ülke de resmi olarak birbirlerini tanıyorlar.

1950, İsrail Dışişleri bakanı Moşe Şaret, Güney Afrika'ya gidiyor.

1953, Güney Afrika'dan Daniel F. Malan İsrail'e gidiyor.

1955, nükleer alanda ilk işbirliği gerçekleşiyor ve ayrıca Güney Afrikalılar İsrail'den Uzi makineli tüfekleri alıyorlar.

1957, Güney Afrika ilk kez İsrail'e atom nükleer silah yapımında kullanması için uranyum gönderiyor.

1962, bu kez 10 ton uranyum İsrail'e gönderiliyor.

1967, Güney Afrikalı bir askeri heyet gizli bir İsrail ziyareti yapıyor.

1972, Nükleer ve konvansiyonel silahlar konusunda gizli bir işbirliği anlaşması imzalanıyor, Tel-Aviv'de bir Güney Afrika konsolosluğu açılıyor.

1975, diplomatik ilişkiler büyükelçilik düzeyine çıkarılıyor.

1976, Güney Afrika Devlet Başkanı John Vorster İsrail'e resmi ziyarette bulunuyor. Gizli anlaşmalar imzalanıyor. İsrail Güney Afrika'nın uluslararası topluluktaki imajının düzeltilmesi işini üzerine alıyor.

1977, Güney Afrika Dışişleri Bakanı R, F. Botha, İsrail'e gidiyor.

1979, iki ülke arasında gizli bir ortak nükleer deneme gerçekleştiriliyor.

1984, R, F. Botha yeniden İsrail'e gidiyor.

1985-1987, İsrail bakanları Rabin, Arens ve Şaron, Güney Afrika'ya gizli ziyaretler yapıyorlar.

İki ülke arasındaki işbirliği çok geniş bir yelpazede gelişiyordu. Nükleer alanda İsrail teknolojisi ile Güney Afrika'nın uranyum kaynakları birleştiriliyordu. İki ülkenin silahlı kuvvetleri de bir çok yönde ortak çalışmalar yapıyordu. Bu konuda asıl kaynak İsrail'di. İsrail, Güney Afrika ordusunu eğitiyor ve silahlandırıyordu. Hallahmi, "Güney Afrika hava gücü tamamen bir İsrail ürünüdür" diyor. İki ülke arasında Birleşmiş Milletler kararlarına karşı da bir ittifak oluşuyordu. BM'nin Güney Afrika'ya silah satışını yasaklayan 181 ve 418 numaralı kararlar, yanlızca İsrail tarafından tanınmamıştı. Aynı şekilde Güney Afrika da İsrail'e yönelik BM kararlarını tanımıyordu.29 Ayrıca Güney Afrika'daki elmas ve altın yataklarını elinde tutan Yahudi şirketler de bu işbirliği içinde önemli rol oynuyorlardı.30

Ancak tüm bu ilişkiler incelendiğinde ortaya çıkan tablo, Hallahmi'nin de kabul ettiği gibi iki ülke arasında bir ittifakın var olduğundan çok, Güney Afrika'nın bir İsrail uydusu olduğudur. Çünkü İsrail, Güney Afrika'yı bir üs olarak kullanmaktaydı, oysa böyle bir şey Güney Afrika için sözkonusu değildi. İsrail Güney Afrika'nın stratejisinin belirlenmesinde de önemli bir rol oynuyordu ve bu da Güney Afrika için sözkonusu değildi. Ayrıca iki ülke arasında psikolojik üstünlük de İsrail'e aitti; çünkü biraz sonra değineceğimiz gibi İsrail Güney Afrika için bir ilham kaynağıydı ve Güney Afrikalılar İsraillileri örnek almaya çalışıyorlardı.

İsrail'in Güney Afrika'nın stratejisini belirlemesinin en açık örneği, Güney Afrika rejiminin 1970'lerin ortasında bağımsızlıklarını kazanan eski Portekiz sömürgelerini, Namibya üzerinden Angola'yı ve Mozambik'i işgal etmesiydi. Bu işgaller, tamamen İsrail'in "anti-sömürgeci güçlerin doğurduğu radikalizasyon tehlikesine karşı müdahale" doktrini çerçevesinde gelişmiş ve zaten İsrailli askeri uzmanlar tarafından yönlendirilmişti.

Hallahmi bu konuda şöyle diyor:

Güney Afrika'nın 5 Haziran 1986'da Güney Angola'daki Namibya limanlarına yaptığı deniz baskını İsrail etkisi ve eğitiminin bir sonucuydu... İsrail askeri danışmanları Angola işgalinin planlanmasına da karışmışlardı. Bu uzmanlar 1975'den beri Namibiya'da üslenmişlerdir. Güney Afrika'nın şimdi uyguladığı strateji ki bu strateji Angola'nın işgalinde ve Afrika'daki komşu devletleri etkisiz hale getirmek için yaptığı teşebbüslerde açığa çıkmaktadır İsrail'in FKÖ ve komşu Arap ülkelerine karşı izlediği politikaları aynen takip etmektedir. Aslında İsrail deneyimlerinden yola çıkan Güney Afrikalılar sadece 'sıcak takip' operasyonlarına girişmemiş, aynı zamanda diğer ülkelerin gerilla birliklerine karşı önceden planlanan darbeler de yapmışlardır. Güney Afrika'nın Mozambik ve Angola'ya yaptığı baskınlar İsrail basınında 'İsrail stilinde cesur komando baskınları' olarak nitelendirilmiştir- diğer bir deyişle, İsrail Güney Afrikalılar'ın hem ideolojik ilham kaynağı, hem de askeri taktik kaynağıdır.31

İsrail-Güney Afrika ilişkisinin en önemli ve en anlamlı yönü ise "ilham" kavramıydı. Bu kavram biraz incelendiğinde, İsrail'in dünyadaki çeşitli faşist rejimlerden birinin değil, tümünün ilham kaynağı ve odak noktası olduğu ortaya çıkıyordu çünkü.

İsrail, Güney Afrika'nın ve Tüm Faşistlerin 'İlham Kaynağı'

1984-1992 yılları arasında Güney Afrika’da çıkan olaylarda 12 bin kişi hayatını yitirdi. Irkçı rejimi, zenci göstericilere “İsrail tarzı” uyguluyor; topluluğa karşı “atış serbest” emri veriliyordu. Üstte, G. Afrika polisinin 3 Temmuz 1992’de Devlet Başkanı F. De Klerk aleyhtarı gösteri yapan sivillere açtığı yaylım ateşi.

Hallahmi'nin de vurguladığı gibi İsrail'in Güney Afrika'ya verdiği en önemli şey, düşünce yapısıydı. İsrailliler, bir halkı (Filistinlileri) nasıl ezmek, onların direniş örgütlerine karşı nasıl savaşmak, sivil halka karşı ne tür terör yöntemleri kullanmak gerektiği konusunda uzmandılar. İktidarlarını halkı ezerek ayakta tutan tüm rejimler de, bu yüzden İsrail'le yakınlaşmaya ve İsrail'in bu konudaki tecrübesinden yararlanmaya çalıştılar. Güney Afrika, bu devletlerin en önemlilerinden biriydi. İsrail'in "terörizmle mücadele" adını verdiği bu "halkları ezme tecrübesi", Güney Afrika'ya her alanda yol gösterdi. Hallahmi şöyle diyor:

Terörizmle mücadele eden İsrail ordusunun örgütsel gücü, birçok Güney Afrikalının şevkini arttırıyor ve İsrail'in komşu ülkelerdeki FKÖ'ne karşı harekete geçmesi,Güney Afrika ordusunun Lesotho, Angola ve Mozambik'teki üslerine ön- ceden planlanmış saldırılar yapmasında önemli bir ilham kaynağı oluyordu. 19 Mayıs 1986'da Zimbabve, Zambia ve Botsvana başkentlerine yapılan baskınlar da İsrail'den alınan ilham ve taktiklerin güzel örneklerini oluşturmaktaydılar. Helikopter birlikleri ve bombacılar bu kentlerde Afrika Milli Kongresi üssü olduğu söylenen hedeflere saldırdılar; tıpkı İsrail'in 1960'lardan beri Lübnan ve Ürdün'deki Filistin üslerini hedef alıp saldırdığı gibi... ... İsrail Güney Afrika polisinin eğitimini de üzerine aldı. Yüzlerce polis subayı eğitim için İsrail'e gitti. ANC lideri Nelson Mandela'nın ve diğerlerinin hayat boyu hapse mahkum olmalarıyla sonuçlanan 1964 Rivonia davasının başkomiseri olan ve 1976 ayaklanmalarını bastırma yönteminden dolayı 'Soweto Hayvanı' diye anılan Rooi Rus Swarepool 1970'lerde İsrail'de hoşça karşılanmış ve gururla misafir edilmişti. İsrail gizli güvenlik polisi SHABAK Güney Afrika'da devamlı olarak bir özel birim bulundururdu. 1980'lerin ilk yıllarında, sürgündeki ANC (Afrika Ulusal Kongresi) liderleri posta kutularında paket veya mektup şeklinde bombalar bulmaya başlamışlardı.; bu terör kampanyası da, FKÖ liderlerine karşı benzer teknikler kullanan Mossad'la yapılan işbirliğinden kaynaklanıyordu. İsrail ve Güney Afrika savaşçılarının arasında gerçek bir dostluk vardı. Yahudi bir gazeteci ve Ariel Şaron'un danışmanı olan Uri Don'un yaşadığı bir olay ilginçtir. Şaron ve Don bir Güney Afrika birliğiyle Angola'ya yürümüş ve gördükleri şeylerden çok hoşlanmışlardı. Don şöyle diyor: 'Bir operasyon sırasında veya başka bir zaman Afrika dillerinde veya İngilizce konuşan Güney Afrika subaylarına baktığımda her an İbranice emir verecekleri hissine kapılıyorum. Dış görünümleri, dinçlikleri ve açık sözlülükleri, savaş sahasındaki davranışları, hepsi bana İsrail ordusu subaylarını hatırlatıyordu.32

Hallahmi, bu bilgilerin ardından şöyle diyor: "Güney Afrikalı'ların İsrail'den aldıkları ilk ve en önemli şey ilhamdır. İkincisi askeri atılımlarının her adımında gördükleri yardım ve destektir." 33

İşte bu noktada son derece ilginç bir gerçekle karşılaşmaktayız: İsrail'e hayranlık besleyen Güney Afrikalı liderlerin büyük bir bölümü, Nazi kökenlidirler. II. Dünya Savaşı'nda Almanya'nın yanında yer alan ve Nazi ideolojisini benimseyen bu liderlerin en başında, Hallahmi'nin kitabının girişinde anlattığı John Vorster gelir. Bir Güney Afrikalı yazar Breyten Breytenbach, bu ilginç durumu şöyle vurguluyor:

Afrikanerlerin (Güney Afrikalı beyazlar) İsrail'le olan ilişkileri son derece gariptir. Çünkü bu ülkede her zaman için güçlü bir anti-semitizm varolmuştur ve dahası, bugünkü Güney Afrika liderleri de Nazi ideologlarının mirasçılarıdırlar. Ve bu liderler İsrail'e karşı da en büyük hayranlığı besleyen insanlardır. Kendilerini İsrail'le özdeşleştirirler: Kendilerini, aynı İsrailliler gibi Tanrı'nın Kutsal Kitap'ta seçtiği insanlar olarak görürler ve yine aynı İsrailliler gibi bir düşman deniziyle çevrili savaşçı, modern bir ülke olarak algılarlar.34

Bu kuşkusuz oldukça şaşırtıcı bir durumdur. Hallahmi, bu olayı açıklarken, faşistlerin bilinçaltındaki ilginç bir mantığa dikkat çeker: Faşistler, dünyanın dört bir yanına dağılmış olan fakir ve pasif diaspora Yahudilerine antipati duyarken, bir yandan da İsraillilere hayranlık duyabilmektedirler. Çünkü diasporadaki fakir ve pasif Yahudiler, güçlü değillerdir, ırkçı değillerdir (çünkü İsrail'e göç etmemektedirler), bir azınlık olarak çoğu kez zayıf durumdadırlar. Oysa İsrailliler, sert, güçlü, acımasız ve ırkçıdırlar. (Naziler'in Almanya'da oturmak isteyen pasif Yahudilere [asimilasyonistler] duydukları antipati ve buna karşılık Siyonistlere duydukları hayranlık da bunun bir örneğiydi).

Bu paradoksal durum, faşistlerin bilinçaltındaki güç kompleksine dayanır: Faşist, güce tapmaktadır. İçinde, güçlü ve acımasız olanlara yönelik karşı konulmaz bir hayranlık duygusu vardır. Buna karşın, zayıf ve ezilmiş insanlara karşı da öfke duyar; onları sefil, aşağılık yaratıklar olarak görür. Bu nedenle dünyanın dört bir yanındaki faşistler bulundukları ülkelerdeki Yahudi cemaatinin fakir, ezik kısmına düşmanlık beslerken, bir yandan da İsrail'e hayran olmakta ve İsraillilerle işbirliğine girmektedir. Faşistlerin bu tavrı, İsrail için de son derece uygundur; çünkü İsrailliler de bulundukları ülkelerde İsrail lehine faaliyet gösteren, lobi yapan zengin ve etkili Yahudiler ya da Mossad adına çalışanlar ("sayanim") hariç diaspora Yahudilerinin İsrail'e göç etmesini istemektedirler.

Faşist, İsrail'e baktığında, suçsuz bir halkı acımasızca ezen ve bu konuda dünyadan gelen tepkilere hiç aldırmayan bir prototip görür. Ünlü bir Güney Afrikalı işadamı bu konuda şöyle demiştir: "İsrailliler gibi olabiliriz... İsrailliler gibi olabilir ve dünyaya defolup gitmelerini söyleyebiliriz. Hepsinin canı cehenneme!" 35

İsrail ve Apartheid Krizi

İsrail GüneyAfrika’daki Zulu kabilesini uzun yıllar “kontra” güç olarak kullandı. Zuluların yaptığı her eylem, ırkçı beyazlara yarıyordu. Bugün de Zulular Mandela yönetimine karşı eylem halindeler. Son olarak Zulu kralı Goodwill Zwelithini (resimde sağa), Mart 1994’te kendi devletini ilan etti. Bu “devlet”in başbakanı ise İsraillilerin yakın dostu, Ikatha Partisi lideri Buthelezi (resim solda).

1980'li yıllarda Güney Afrika'daki apartheid rejimi, siyahların kurduğu ANC'ye (Afrika Ulusal Kongresi) karşı daha da sertleşti. Güney Afrika'daki İsrail destekli devlet terörü de tırmandı. Bunun üzerine tüm dünyada apartheid rejimine karşı tepki gelişti. Güney Afrika'ya BM tarafından yaptırımlar uygulandı, ambargolar yürürlüğe kondu. Tüm dünya, Güney Afrika'nın ırkçı, saldırgan ve zalim bir rejim olduğunu kabul etmişti.

İsrail bu duruma karşı ilginç bir politika izlemeye karar verdi: O da Güney Afrika'yı tüm dünya gibi sözlü olarak kınayacak, ancak gerçekte apartheid rejimi ile olan tüm ilişkilerini gizli olarak sürdürecek ve dahası, bu rejimin ayakta kalması için elinden geleni yapacaktı. Bu "ikili politika"nın mimarı ise Başbakan Şimon Peres'di. Hallahmi şöyle diyor:

Kamuoyu önünde, İsrail kendisi ve Güney Afrika arasına daha fazla mesafe koymaya çalışacaktı. Gizli cephede ise İsrail Güney Afrika'ya halkla ilişkilerden askeri ve karşı istihbarat önlemlerine kadar her konuda yardım ederek ırk ayırımının tekrar canlanması için elinden gelen herşeyi yapacaktı... Güney Afrika'daki beyaz hakimiyetinde ciddi bir yıkım olduğu açığa çıkınca, Kudüs'te bir dizi acil toplantı yapıldı. Başbakan Şimon Peres yardımcılarından iki şey istedi; birincisi, ırk ayırımı rejiminde gelecekte neler değişebileceğinin değerlendirilmesi, ikincisi hareket planı. Hükümetin derdi, nükleer silahlarla ilgili projeler dahil Güney Afrika'yla devam eden sayısız anlaşmayı ve ittifakı bozulmadan muhafaza ederken kamuoyundaki imajını nasıl geliştireceği idi. Çözüm iki taraflı bir politika benimsemekti; biri halka açık biri de ittifakın temellerini değişmeden koruyacak olan gizli politika.36

İsrail'in bu dönemde uygulamaya koyduğu bir diğer politika ise Güney Afrika'daki rejimi ayakta tutabilmek için Ikatha güçleriyle bağlantıya geçmek oldu. Ikatha, Zulu kabilesini temsil eden ancak kendi ırkdaşı olan siyahlara karşı yönetimdeki beyaz azınlıkla işbirliği yapan bir gruptu. İsrail, Ikatha lideri Mangosuthu Gatsha Buthelezi'ye destek vererek apartheid rejimine yardım etmeyi denedi.

İsrail hükümeti, Ağustos 1985'de Şef Buthelezi'yi İsrail'e davet etti. Buthelezi bu davete anında cevap vererek İsrail'e gitti. Bu ziyaretle birlikte İsrail'in Buthelezi'yi Batı kamuoyunda aklamaya yönelik propagandası da başladı. Ziyaretin asıl amacı Güney Afrika rejimi tarafından kabul edilen ve desteklenen Buthelezi'yi Batı kamuoyuna da kabul edilebilir ve desteklenebilir bir lider olarak göstermekti. Zulu şefinin beyanatları Tel Aviv'de yayınlandıktan iki gün sonra, New York Times, Kudüs'te yayımlanan bu makaleden alıntılar yaparak, Buthelezi'nin ırk ayırımı hakkında yaptığı yorumları bastı. Bu yayınları, Amerika'daki televizyon kanalları izledi.37

Amerikalı Ortadoğu uzmanı Jane Hunter Ikatha şefi ile İsrail arasındaki yakın ilişkilere değiniyor ve "birçok İsrailli lider Zulu lideri, Buthelezi'yle resmi temaslarda bulunmuştur. Başbakan Peres, dışişleri bakanı Şamir, eski dışişleri bakanı Abba Eban onun onuruna yemek vermiştir; David Kimche de

Buthelezi'ye yardım etme sözü vermiştir" diyor.38

Buthelezi'nin 1985'teki İsrail ziyareti sırasında bir de gizli bir anlaşma yapılmış ve Zulu kabilesi içinden oluşturalacak paramiliter "ölüm timleri"nin İsrail tarafından eğitilmesi kararlaştırılmıştı. Bu anlaşma gereğince 1986 yılında 200 Ikatha militanı İsrail'e giderek eğitim gördü. Eğitim, suikast teknikleri, gerilla savaşı gibi "konular" üzerineydi. Bu militanlar, Afrika Ulusal Kongresi lider ve üyelerine karşı yıllarca kanlı saldırılar düzenlediler. Ayrıca Ikatha'nın istihbarat servisi sorumlusu Zakhele Khumalo da İsrail'de eğitim görmüştü.39

Ancak İsrail'in tüm bu yardımlarına rağmen, apartheid rejiminin krizi gittikçe büyüdü ve sonunda F. D. Clerk'in Başkanlığındaki beyaz rejim, tavizler vermek sonunda kaldı. Birbirlerini izleyen tavizlerin sonunda ülkede ilk kez siyahların da katıldığı genel seçim yapıldı. Nisan 1994'te Güney Afrika'da zencilerin de katıldığı seçimleri, Nelson Mandela'nın liderliğini yaptığı Afrika Ulusal Kongresi (ANC) kazandı.

Ancak Mandela'nın seçimi kazanmış olması, ülkedeki beyaz hegemonyasının sona erdiği anlamına gelmiyor. Mandela'nın önündeki ilk engel şu anda ki anayasal düzen. Beyazların hazırlayıp bugüne kadar Güney Afrika'daki eşitsizlik üzerine kurulu düzenin temeli olan anayasayı değiştirmek için % 67'lik bir oran gerekiyor. Bu oran ANC'nin mevcut oy potansiyelinin üstünde. Yani Beyazlar ve diğer muhalif gruplardan bir kısım seçmen ANC'yi desteklemediği sürece zencilerin anayasayı değiştirebilmesi imkansız görünüyor.

Nitekim İsrail'in ülkedeki "kontra" gücü olan Zulular da bir yandan çalışmalarını sürdürüyorlar. Zuluların yaptığı her eylem, ırkçı beyazlara yarıyor. Son olarak Zulu kralı Goodwill Zwelithini, Mart 1994'te kendi devletini ilan etti. Bu "devlet"in başbakanı ise Inkatha Partisi lideri Buthelezi, İsrail'in yakın dostu... Buthelezi, Nisan ayında seçimleri boykot edeceğini açıklamışken, sonra bundan vazgeçerek siyahların aleyhine olarak seçimlere katıldı. Bugün Başkan Mandela, ırkçılığı tamamen ortadan kaldırmakla beraber, Inkatha men-suplarının neden olduğu terör eylemlerini de engellemek zorunda. Eğer Zuluları kontrol altına alamazsa, bu eylemler, ırkçı beyazların elinde bir daha ki seçimde önemli bir koz haline gelecek. Bu nedenle ırkçılar (ve onların arkasındaki İsrail) destekledikleri bu sürtüşmenin büyümesini bekliyorlar.

Güney Afrika Cumhuriyeti Türkiye elçisi Cornelius Jacobs, "Mandela'nın bir başkan olduğunu ama gücünün ne kadar etkili olabileceğine dair şüpheli ifadelerde bulunarak bir daha ki seçimlerde De Klerk'in tekrar başkan olacağından çok emin olduğunu" hatırlattı. (5 Mart 1994 tarihinde TGRT'de yayınlanan "Dünyaya Bakış" programında Cornelius Jacobs'la yapılan röportajdan)

Güney Afrika'nın kaderini zaman gösterecek. Ancak beyazların aynı İsrail'in Ortadoğu'da yaptığı gibi sahte bir barış ve bir tür "stratejik geri adım"la kendi hegemonyalarını sağlamlaştırmaya çalıştıkları bir gerçek. Güney Afrikalılar'ın bu konuda İsrail kadar başarılı olup olamayacaklarını ilerleyen yıllarda göreceğiz...

Rodezya'nın Zimbabve'ye Dönüşümü ve İsrail'in Irkçı Rejimi Yaşatma Mücadelesi

Irkçı Beyaz Rodezya rejimine karşı savaşan siyah gerillar.

Rodezya'nın öyküsü, büyük ölçüde Güney Afrika'nınkine benzer. Ülke, ilk olarak Güney Afrika'daki elmas madenlerini ele geçiren ve sonra da bölgede dev bir finans imparatorluğu kuran İngiliz Yahudi finansör Cecil Rhodes tarafından kurulmuş ve ismini de Rhodes soyadından almıştı. İngiltere tarafından sömürgeleştirilen ülke, 1965 yılına kadar bir İngiliz sömürgesi olarak kaldı. O tarihte ülkeyi terkeden İngilizler, geride ülkedeki beyaz azınlığın yönettiği bir başka baskı rejimi bıraktı. Bu rejim dolayısıyla ülkeye Beyaz Rodezya adı veriliyordu. Ancak Ian Smith'in önderliğindeki beyazların bu egemenliği çok sürmedi; 1980 yılında ülkedeki iktidarı siyah çoğunluk ele geçirdi. Siyahların ilk işi, Cecil Rhodes'un temsil ettiği beyaz sömürgeci mirası ortadan kaldırarak, ülkenin adını Zimbabve olarak değiştirmeleriydi.

Beyaz Rodezya'nın siyah çoğunluğa karşı sürdürdüğü mücadelenin en büyük destekçileri ise tanıdık güçlerdi. Yahudi sermayesinin elindeki büyük Amerikan petrol şirketleri Mobil, Texaco ve Standard Oil hepsi birer Rockefeller şirketidir Beyaz Rodezya'yı ayakta tutabilmek için ellerinden gelen yardımı yapmışlardı.40

Beyaz Rodezya'ya verilen diğer bü-yük destek de İsrail'dendi. Yahudi Devleti, ül-kedeki beyaz azınlığı iktidarda tutabil-mek için elinden geleni yapmıştı. Gerçi İsrail dünya kamuoyuna farklı bir görüntü çiziyor ve ırkçı rejime uygulanan yaptırımları desteklediği imajını veriyordu, ancak bu bir aldatmacaydı ve İsrail'in "ikili politika" geleneğinin yine bir örneğini oluşturuyordu.

Hallahmi, "İsrail'in kendini Rodezya'daki beyaz iktidarın devamına adadığını" not ettikten sonra, iki ülke arasındaki ilişkileri aktarıyor. İsrail farklı alanlarda ırkçı rejime destek vermişti. 1977'de Rodezya'ya yüklü miktarda Uzi hafif makineli tüfekleri yollandı. Buna ek olarak, Rodezya "Ruzi" adındaki kendi Uzi versiyonlarını üretme hakkını kazandı. Ruzi, Rodezya ordusunda ve polisinde standart silah haline geldi. 1978 yılında, Tel-Aviv'den Rodezya rejimine 11 tane Amerikan yapımı Bell 205 helikopteri yollandı. Bu, ülkeye konmuş silah ambargosunun da açıkça çiğnenmesi anlamına geliyordu. Rodezya rejimi, bu helikopterleri karşı-gerilla operasyonları için, yani siyah halkın direnişine karşı kullandı.41

İsrail, siyah halkın direnişine karşı Rodezya rejimine başka yönlerden de yardım etti. Rodezya, o sıralar sömürge yönetiminden yeni kurtulmuş olan "radikal" komşusu Mozambik'le sık sık sınır çatışmalarına giriyordu. Rodezya'daki siyah direniş hareketi de Mozambik'te üslenmişti. İsrailli askeri uzmanlar, ırkçı rejimin "sınır güvenliği" sorununu da giderdiler: General Abraham Orly'nin yönetimindeki bir İsrail firması, Mozambik ve Rodezya arasında 500 millik bir "güvenlik kuşağı" oluşturdu. 1976'da bir Rodezya askeri heyeti İsrail'e gelerek üst düzey yetkililerle görüşmüştü.42

Ancak İsrail'den gelen tüm bu yardımlar yeterli olmadı. 18 Nisan 1980 günü, ülke siyah halkın yönetimine geçti ve "Zimbabve"ye dönüştü. O gün, İsrail için kötü bir gündü...

Kenya ve Fildişi Sahilleri'nin Hırsız Liderleriya da İsrail'in Yakın Dostları

1990’lı yıllara dek Fildişi Sahilleri’ni yöneten Felix Houphouet-Boigny. Üstte ise Kenya’nın eski lideri Jomo Kenyatta.

Kenya, her zaman için Batı yanlısı bir ülke olmuştur. Belki de bunun bir yansıması olarak, Kenya liderlerinin ortak özelliği, büyük miktarda haksız kazanç sağlamalarıdır. Örneğin 1964'de ülkenin bağımsızlığına önderlik eden Jomo Kenyatta, bir süre sonra boğazına kadar yolsuzluğa batmış ve ülkenin zenginliğini adeta kendi yakın çevresine bölüştürmüştür. Ayrıca kendi kabilesi olan Kikuyu'ya ülkedeki diğer kabilelere göre son derece adaletsiz bir kayırma politikası uygulamış, diğer kabilelere baskı uygulamıştır. 1978'de bu kez de Kikuyulu olmayan bir Başkan, Daniel Arap Moi iktidara gelmiş, ancak onun rejimi de en az bir önceki kadar baskıcı olmuştur. Moi rejiminin bir diğer özelliği de, aynı önceki gibi dev boyutlarda yolsuzluklara sahne olmasıdır. Başkan Moi Afrika'daki en zengin insan olarak bilinir, çaldığı paralar sayesinde elbette...

İsrail, ABD'yle birlikte bu baskıcı ve "hırsız" rejimlerin başta gelen destekçisidir. Tom Mboya ve Kenyatta gibi ülke liderlerine düzenli ziyaretler yapan CIA, Kenya politikasına doğrudan müdahale etmiştir ve Nairobi İsrail'in ki de dahil olmak üzere bazı Batı istihbarat servisleri için bir üs olmuştur. Ken-ya'daki Mossad bağlantıları Temmuz 1976 Entebbe baskınında açıkça ortaya çıkmıştı. Bu operasyon Kenya desteği ve müdahalesi olmadan gerçekleştirilemezdi. 1980'lerde İsrail ve Kenya arasında son derece dostça ilişkiler mevcuttu. İsrail resmi görevlileri tarafından, Kenya'ya, birçok gizli temas yapıldı. Mart 1981'de iki İsrail temsilcisi Nairobi'ye gizli bir ziyarette bulundu; Dışişleri Bakanlığı Enternasyonal İşbirliği Bölümü Başkanı Rahamim Timor ve Mossad Afrika Bölge Şefi David Kimche. Aralık 1982'de Dışişleri Bakanı Yitzhak Şamir de Kenya'ya kısa bir ziyarette bulundu. O gece Yitzhak Şamir Nairobi havaalanında, şahsi güvenliği için İsrail'den yardım isteyen Başkan Mai ile görüştü. İlerleyen yıllarda resmi ilişkilerin azalması Kenya'nın İsrail silahlarını satın almasını durdurmadı.43

Kenya ile benzerlik gösteren bir diğer ülke de Fildişi Sahilleri'ydi. Batı Afrika'da yer alan ülke, 1960'da Fransız sömürge yönetiminden bağımsızlığını kazandıktan 1990'lı yıllara dek Félix Houphouët-Boigny tarafından yönetildi. Boigny, Batı yanlısı bir Üçüncü Dünya lideriydi yani baskıcı, otoriter ve "hırsız"dı. Başkent Abidjan'daki bir Fransız garnizonu tarafından desteklenen Boigny, ailesi ve yakın akrabaları ile birlikte ülkenin servetinin büyük bir bölümünü onyıllarca süren rejim boyunca İsviçre bankalarındaki hesaplarına aktardılar. Boigny'nin kendisi bir keresinde İsviçre bankalarında ki bu bankaların büyük bölümü Yahudi sermayelidir "milyarlarca dolar" biriktirdiğini övünerek söylemiştir. Bu yağma nedeniyle Afrika'nın ekonomik yönden en parlak ülkelerinden biri olan Fildişi Sahilleri, son dönemlerde hızlı bir inişe geçti.

Ve, doğal olarak, İsrail'in bu "hırsız" diktatörle ilişkileri çok iyiydi. Houphouët-Boigny, İsrail ve Güney Afrika'yla açık açık ilişki kuran birkaç Afrika liderinden biri oldu. Fildişi Sahilleri, diğer bazı Afrika ülkeleri gibi Yom Kippur savaşının ardından 8 Kasım 1973'de İsrail'le ilişkileri kestikten sonra da, diktatörün İsrail liderleriyle gizli ilişkileri aynı hızda devam etmişti... İsrail bu diktatörü kullanarak Fildişi Sahilleri'ni, Mossad'ın Batı Afrika'daki en önemli üslerinden biri haline getirdi. Abidjan'daki Mossad istasyonu son dere-ce aktifti ve hem diğer ülkelerle ilgili istihbarat yapmakta, hem de diktatöre rejimini koruması için yardım etmekteydi. Boigny ise iktidarı süresinde Yitzhak Rabin, Ariel Şaron, Yitzhak Şamir gibi İsrail liderleri ile sık sık gizli görüşmeler yaptı.44

Boigny İsrail'den aldığı taktiklerle 1990'ların ortasında hala iktidarını koruyor. "Hırsız" diktatör, 1990 yılında halkın isyana dönüşen tepkileri sonucunda çok partili sisteme geçileceğini ilan etti ve gerçekten de aynı yılın 30 Nisanında seçim yapıldı. Ancak Boigny'nin % 81.7 oy aldığı bu seçim çok açık bir biçimde hileli bir seçimdi. Muhalifler olayı bir "seçim maskaralığı" olarak nitelendirmişlerdi. Ancak 90'ına yaklaşan hırsız diktatör, hala "halka rağmen" iktidarda.

Gana ve Liberya: İstikrarlı Müttefikler

Liberya eski Devlet Başkanı Samuel Doe İsrail yapımı Galil tüfeği ile...

İsrail'in yakın ilişkiler kurduğu Afrika ülkeleri arasında Batı Afrika'nın iki önemli ülkesi, Gana ve Liberya da yer alır. Her ikisi de Batı yanlısı rejimlere sahip olan bu iki ülkede de İsrail ve Mossad aktif ol oynamıştır.

Gana, İsrail'in Afrika'da ilk yanaştığı ülkelerden biriydi. Batı Afrika ülkesi, İsrail için tüm siyah Afrika'ya müdahale edebilmek için bir atlama taşı görevini görmüştü. 1957'de Gana'ya giden ve Afrika'daki ilk İsrail büyükelçisi olan Ehud Avriel'in gerçekte bir Mossad ajanı oluşu, İsrail'in yaklaşımını açıklıyordu.

İsrail ve Gana arasında aynı zamanda askeri ve istihbarat işbirliği de kurulmuştu. Gana'nın hava kuvvetlerine en son teknolojiyle donatılmış askeri uçaklar temin edilir ve bunların eğitimi verilirken, istihbarat eğitimi de Mossad tarafından üstleniliyordu. Gana gizli servisindeki görevlilerin, Gana'nın İsrail'le diplomatik ilişkisi olmadığı zamanlarda bile Mossad'la bağlantı içinde oldukları bilinen bir gerçektir.45

1847'de özgürlüklerini kazanan Amerikalı siyah kölelerin kurduğu "özgürlük ülkesi" Liberya, tarihi boyunca Batı'nın, özellikle de Amerika'nın istikrarlı bir müttefiki oldu. Amerika'nın ülkedeki askeri üsleri, askeri uçakları için istediği zaman kullanabileceği havaalanları, Liberya'nın Batı yanlısı tutumunun örnekleridir.

Bu istikrarlı ittifak içinde İsrail'in de yer almaması düşünülemezdi. İsrail 1950'lerden beri Liberya ile bağlantı kurdu. 1944'den 1971'deki ölümüne kadar görevde kalan Başkan William Tubman 1960'larda İsrail'i ziyaret etti. Liberya'nın "Siyah Siyon" olduğunu belirten Tubman, iki ülkenin birbirine çok benzediğini söylemişti.

İsrail, Liberya ile diplomatik ilişki içinde olmadığı yıllarda (1973-1984), Liberya önde gelenleri ve askeri liderleriyle Charles Rosenbaum adlı bir Mossad ajanı aracılığıyla bağlantı kuruyordu. Ariel Şaron tarafından Kasım 1981'de yapılan gizli bir ziyaret, iki ülke arasındaki ilişkilerde yeni bir başlangıcı belirledi, sonradan bir Liberya delegasyonu da yine gizli olarak İsrail'i ziyaret etti. Başkan Samuel Doe'nin rejimi "iç güvenlik" yani gizli polisin ve iç istihbarat servislerinin eğitimi konusunda İsrail yardımı aldı. Amerika'da zedelenen imajını düzeltmeye ve Amerika'daki Yahudi örgütlerinin desteğini kazanmaya çalışan Liberya, bu hedeflerine ulaşmak için diplomatik ilişkilerini yenilemeye ihtiyaç duydu. İsrail Başkanı Haim Herzog Liberya'ya bir ziyaretinde İsrail'in, Liberya ekonomisini geliştirmede tüm dünyadaki Yahudileri devreye sokacağını ilan etti.46 Çünkü Amerika'daki Yahudi lobisini kullanarak IMF'yi yönlendirebilen İsrail, istediği rejime krediler verdirebiliyordu.

İsrail'in IMF Kartı

İsrail Liberya'da devreye soktuğu bu "IMF kartı"nı Afrika'da sık sık oynuyordu. Daha önce değindiğimiz gibi Mossad ajanı Meir Meyouhas da IMF'yi devreye sokarak Zaire diktatörü Mobutu'ya iyi şartlı krediler verilmesini sağlamıştı.

Ancak IMF kartı her zaman İsrail'in dostlarını desteklemek için kullanılmıyordu. Aksine, çoğu Afrika ülkesi IMF aracılığıyla fakirleştiriliyor ve İsrail ve Batılı güçlerin egemenliğine girmeye mecbur bırakılıyordu. IMF'nin "iyi ettiği" bu ülkelerden biri, Somali'ydi. Ottawa Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Michael Chossudovsky, Fransız Le Monde Diplomatique dergisinin Temmuz 1993 sayısında "IMF Somali'yi nasıl iyi etti" başlıklı uzun makalesinde bu konuyu ayrıntılarıyla anlatmış ve belgelendirmişti.

IMF, çoğu ülkeyi benzer "iyi etme" yöntemleri kullanarak fakirleştirdi. İçinde bulundukları ekonomik krizden kurtulmak için IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlardan yüksek faizli krediler alan Afrika ülkeleri, bir türlü ilerlemeyen projeler yüzünden borç bataklarına girdiler. Bu durumdan kurtulmaları için gerekli 'kurtarıcı tavsiyeler' ise yine IMF ve Dünya Bankası'ndan geldi. Bir numaralı tavsiye, günümüzde de pek çok ülkede sihirli reçete sanılan özelleştirmeydi. Ancak özelleştirme (özellikle acil olarak uygulanmaya konulanları) programları fakir Afrika ülkelerinde olumsuz sonuçlar doğurdu.

İlginçtir, IMF tam da İsrail'in izlediği politikayı izliyor ve kıtadaki faşist diktatörleri destekliyordu. Afrika'daki halk talepleri ise IMF'den hiç itibar görmüyordu. Afrika Sendikalar Birliği Genel Sekreteri Hassan Sunmonu, Herald Tribune gazetesinde, Dünya Bankası'nın Afrika sorunlarıyla görevli Başkan Yardımcısı Edward Jaycox'a atfen yazdığı açık mektupta, IMF'nin bu misyonundan şöyle söz ediyordu:

... Edward Jaycox'a gösterdiği entellektüel dürüstlük için teşekkür ediyorum. Kendisi geç de olsa Dünya Bankası ve IMF'nin Afrika'ya ilişkin programlarının başarısızlığa uğradığını kabul etmiştir. Örgütümüzün üyeleri, IMF ve Dünya Bankası'nın koyduğu vahşi şartlar çerçevesinde Afrika'da fakirlik ve dış borcun artacağını adeta haykırmışlardı. Banka ve IMF gerçekten de dolaylı olarak askeri veya tekil diktatörlükleri desteklemişlerdir. Çiftçilerin Dünya Bankası ve IMF programlarına karşı protestosu vahşi biçimde bastırılmıştır. Bu iki organizasyonun belki de Afrika'ya en büyük zararları, dayattıkları tarım politikasında olmuştur. Fakir Afrika ülkeleri gıda maddesi üretimini terketmiş yerine kakao, kahve, pamuk, kauçuk üretimine zorlanmışlar, gıda maddesini Avrupa ve Amerika'dan ithal etmeye mecbur bırakılmışlardır. Son 10 yılda Afrika'dan borç faizi olarak 100 milyar dolar çekilmiştir. Afrika dışarıya her ay yaklaşık 1 milyar dolar ödemiştir. Buna ek olarak üç yılda kamu kuruluşlarını özelleştirmek zorunda bırakılmışlardır. Unutulmasın ki İngiltere, Başbakan Thatcher yönetiminde 12 yılda kamu kuruluşlarının ancak % 17'sini özelleştirebilmiştir. Dünya Bankası ve IMF'ye egemen ideologların, çok uluslu dostlarını ve Afrika'daki yerel ortaklarını zengin etme pahasına Afrika'nın refahı ve geleceğini ipotek altına soktuklarından şüphelenmekteyiz. Dünya Bankası'na ve IMF'ye şu çağrıda bulunuyoruz: - İnsana ve ve kalkınmaya ters düşen programlardan vazgeçin. - Zengin veya fakir bütün ülkelerin kendilerine özgü kalkınma yöntemlerini kendilerinin geliştirmesine olanak verin. - Afrika ülkelerinin hükümetlerine, kendi ekonomi politikaları üzerindeki egemenliklerini iade edin.47

IMF'nin izlediği politikanın İsrail'in hesaplarına uygun olduğuna bir kez daha dikkat etmek gerekir. Örgütün İsrail'le uyumlu çalıştığının göstergelerinden biri, bu finans kurumunun Afrika ülkelerine dayattığı ekonomik kararların, kıtada faaliyet gösteren İsrail şirketlerine, ya da Yahudi sermayeli Batılı şirketlere yaramasıdır. Bu noktada özellikle özelleştirme ilgi çekicidir. IMF'den özelleştirme tavsiyesini alan devletler, kuruluşlarını satışa çıkararak bunları işletmek üzere yabancı firmalara çağrı göndermişlerdir. Belki ülke, sattığı kuruluşlarla belirli bir gelir elde eder, ancak bu gelir, dış borç ödemesi, bütçe açığını kapatma veya ithalat ödemesi olarak kısa zamanda erir... Satışlar beklenen kurtuluşu getirmediği gibi devlet zenginlik kaynakları üzerindeki haklarını kısa bir süre içinde yitirmiş olur. Bu noktada devreye yabancı şirketler girer. Bu şirketler ya aralarında Yahudi işadamlarının olduğu ortaklıklar ya da doğrudan İsrail şirketleridir. Afrika üzerindeki 18 ülkede faaliyet gösteren De Beers, CSO (Merkezi Satış Organizasyonu) ve Red Sea Incoda gibi büyük Yahudi şirketleri kıtanın büyük yeraltı zenginliklerinin neredeyse tümüne sahiptirler. Bu sayede faaliyet gösterdikleri ülkelerin ekonomilerini de yönlendirmektedirler. Zaten İsrail'in Afrika'daki stratejilerinden biri, hedef ülkelerde, kendi kontrolünde endüstriyel ve ticari organizasyonlar oluşturmak ve bunların hükümetler üzerinde baskı kurmalarını sağlamaktır.

Afrika ülkelerine IMF'nin yardımıyla uzanan İsrail şirketlerinin en önemli yönü ise sözkonusu ülkeler üzerinde kurdukları ekonomik kontrol değildir. En önemli yön, bu şirketler aracılığıyla Mossad ajanlarının ülkeye sızmasıdır. Örneğin etkili İsrail şirketi Red Sea Incoda, böyledir: İsrailli gazeteciler Dan Raviv ve Yossi Melman, Red Sea Incoda'nın Mossad'ın paravan şirketi olduğunu ve şirketin yöneticiliğini yapan Asher Ben Natan adlı İsraillinin de bir Mossad ajanı olduğunu bildirirler.48

IMF tarafından fakirleştirilen Afrika ülkelerinin tarımsal açığı da ilginç bir biçimde İsrail tarafından karşılamaktadır. İsrailliler, Afrika ülkelerine tarımsal verimi artırma teklifi götürdüler ve bu teklif kabul edilince de ülkeye "tarım danışmanları" gönderirler. Ancak bu "tarım danışmanları"nın büyük bir bölümü Mossad ajanıdır. Eski Mossad ajanı Victor Ostrovsky, İsrail'in "tarımsal yardım" görüntüsü altında pek çok ülkeye Mossad ajanlarını yerleştirdiğini bildirmektedir.49

İsrail'in Afrika Stratejisine Genel Bir Bakış

Önceki sayfalarda incelediğimiz bilgiler, İsrail'in kara kıtada onyıllardır olağanüstü bir aktivite içinde olduğunu ve pek çok Afrika ülkesinin politikasına doğrudan karıştığını, liderler devirip, yeni liderler başa getirdiğini gözler önüne sermektedir.

Bu arada İsrail'in Afrikalı liderlere yanaşmak için kullandığı yöntem ilginçtir. İsrail, Afrikalı liderlerin kafasına, kendisinin gelişmekte olan Asya-Afrika dünyasının tarihi, coğrafi ve siyasi bakımdan kopmaz bir parçası olduğunu yerleştirmeyi hedefler. Bu nedenle İsrailli devlet adamları, çeşitli Afrika ülkelerinin devlet başkanları, bakanlar ve iş adamları gibi nüfuzlu kişilerini ülkelerine davet ederler. Bu kişilerle yapılan resmi veya gayri resmi görüşmelerde, İsrail'in üzerindeki Arap baskısına rağmen yürütülen siyaset, terörle mücadele, üretim ve teknoloji alanlarında gösterdiği büyük başarı dile getirilir. Görüşmede, genel olarak gelişmekte olan ülkeler, özel olarak da Afrika devletleri için İsrail'in vazgeçilmez parlak tecrübeleri sayesinde oynayacağı faydalı rolü ayrıntılarıyla anlatılır. Arada, İsrail'in Afrika ile olan ilişkilerinde siyasal tutkulardan uzak olduğu özellikle vurgulanır.

İsrailliler Araplarla savaşarak bağımsız bir Yahudi devleti kurmalarını, Afrika ülkelerinin sömürgeci güçlere karşı verdiği savaşa benzeterek paralellik kurarlar. Onlara göre İsrail ile yapılan işbirliği kendileriyle ilişki kuran Afrika ülkesini özgürlük kahramanı haline getirebilir. Yani İsrail Afrika ülkelerine "ben de sizin gibi sömürgecilikle savaştım" mesajı vermektedir. Oysa bu büyük bir aldatmacıdır: Çünkü İsrail'in kendisi sömürgeci bir güçtür. Eski Mossad şeflerinden Isser Harel Afrika ile ilgili olarak şöyle der:

Siyahlarla nasıl konuşulması gerektiğini biz çok iyi biliyoruz. Avrupalılar Afrika'yı terkettiler ve kıtanın kapısı açıldı. Ve bizim dışımızda o kapıdan hiçbir beyaz giremedi. Biz bunu başardık, çünkü siyahlar bizim emperyalist olabileceğimizi hiç düşünmediler. Burada kök salabilen tek güç biz olduk.50

Gerçekten de Avrupalı güçlerin dekolonizasyon dalgası ile kıtayı terketmesinin ardından bölgeye İsrail girmiş ve kıtada yeni bir kolonizasyon (sömürgecilik) dönemi başlamıştır. Ancak İsrail'in başlattığı kolonizasyon, yalnızca ekonomik sömürgecilik değildir. Aksine, İsraillilerin asıl hedefi, çoğu kez, Afrika ülkeleri üzerinde politik denetim sağlamak, kıtayı radikalleşmekten uzak tutmak ve halk hareketlerini bastırmaktır. Bu nedenle İsrail'in koloniciliği, kıtaya en başta faşizm getirmiştir.

İsrail'in Afrika faaliyetleri bugün de aynı hızla sürmektedir. En son olarak 1994 yılının başında Kongo'dan gelen bir haber, Yahudi Devleti'nin Ortadoğu'daki sözde barış sürecine rağmen Afrika'daki militarist düzenin büyük bir ortağı olduğunu bir kez daha ortaya koymuştu. "İsrail'i Davet Eden Darbeciler" başlığıyla basına yansıyan habere göre, Kongo Devlet Başkanı Pascal Lissouba'nın muhalifleri, darbe yapmak için İsrail'den paralı asker ve askeri teçhizat istemişlerdi. Kendilerini Kongo Liberal Partisi olarak tanıtan muhalifler, İsrailli yetkililer ve işadamlarıyla görüşerek darbenin hazırlanması için destek aramışlar ve bu yardım karşılığında iktidarı ele geçirmeleri halinde petrol ve maden sektörlerinde İsrail'e büyük imtiyazlar vereceklerini söylemişlerdi.51

Peki İsrail'in böylesine dev bir aktivite içine girmesi, böylesine geniş bir strateji izlemesi ne ile açıklanabilir? Çoğu "normal" ülke, örneğin Türkiye için, Afrika'nın uzak bir köşesinde kimin iktidara geldiği pek fazla önem taşımaz. Hiçbir "normal" ülke, kendisinden onbinlerce kilometre uzaklıktaki Üçüncü Dünya ülkelerinde rejimleri yıkmaya ya da ayakta tutmaya çalışmaz. Demek ki, İsrail "normal" bir ülke değildir. Dünyanın uzak köşelerinde olup bitenler, Yahudi Devletini çok yakından ilgilendirmektedir.

Bunun bize gösterdiği sonuç ise daha önemlidir: İsrail, tüm dünyayı kapsayan bir hedef peşindedir ve tüm dünya üzerinde hesapları vardır. Hallahmi buna "İsrail'in global stratejisi" diyor. Dünyadaki hemen her politik mücadelede İsrail bir taraftır. (İsrail'in Amerika'daki uzantısı olan Yahudi lobisi de aynı kuralı uygulamaktadır. Yahudi lobisinin hedefi haline gelen ve bu nedenle Başkan Clinton'ın isteğine rağmen Savunma Bakanı olamayan Amiral Inman, bu konuda "eğer onlarla (Yahudilerle) birlikte değilseniz, onların düşmanısınızdır" demişti.)

Bu ise ancak, İsraillerin bir "dünya egemenliği" peşinde oldukları ile açıklanabilir. İsrail, dünya için belirli bir sistemi, belirli bir modeli, yani Düzen'i uygun görmektedir ve tüm dünyanın da bu Düzen'e boyun eğmesine çalışmaktadır. Bu boyun eğdirme stratejisi içinde İsrail'in en büyük düşmanı da, Düzen'e tepki duyan halklardır. İşte bu nedenle İsrail dünyanın dört bir yanındaki faşist rejimlere destek olmakta, onlara işkence yöntemleri öğretmekte, onları silahlandırmakta ve gizli polislerini eğitmektedir. Çünkü faşizm, halkların güç kullanılarak baskı ve kontrol altına alınmasına yaramaktadır.

İsrail'in dünyaya kabul ettirmeye çalıştığı Düzen ise önceki bölümlerde de incelediğimiz gibi Kuran'da haber verilen "İsrailoğullarının ikinci yükseliş ve bozgunculuğu"na karşılık gelmektedir. İsrail'in Üçüncü Dünya'nın öteki bölgelerindeki faaliyetleri de bunu doğrulamaktadır. Örneğin Orta ve Latin Amerika, "İsrailoğullarının bozgunculuğu"nu çok yakından hisseden bir başka Üçüncü Dünya parçasıdır.

Orta ve Latin Amerika: İsrail'in Uzaktaki Gölgesi

Latin Amerika’daki diktatörlerin tümü, arkalarındaki İsrail desteği ile iktidarda kalabilmiştir. Yanda, bu diktatörlerden ikisi: İsrail’in bölgeye bol miktarda sattığı Kfir bombardıman uçağının altında, Arjantinli faşist cunta lideri General Viola (solda) ve Nikaragual diktatör Anastasio Somoza...

Orta ve Latin Amerika, on yıllardır en karmaşık, en istikrarsız bölgelerin başında gelir. Bölgede egemenliğini sürdüren faşist rejimler, askeri cuntalar, iç savaşlar, uyuşturucu kartelleri, gerilla grupları (ya da kontrgerilla grupları) bölgeyi bir terör ve kaos atmosferine sokmaktadır. Kıtayı kendi "arka bahçesi" olarak kabul eden ve kendinden bağımsız herhangi bir rejimin yaşamasına izin vermeyen ABD'nin yüzyılın başından bu yana süren askeri müdahaleleri ya da CIA operasyonları ise bölgedeki durumu çok daha kötüleştirmiştir. ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt, ülkesinin bölgeye olan yaklaşımını şöyle ifade etmişti: "Herhangi bir Orta Amerika hükümetinde 1-4 milyon dolara bir devrim yaratabiliriz. Başka bir deyişle, bu yalnızca bir fiyat sorunudur." 52

Noam Chomsky, kitaplarının büyük kısmında ABD'nin Orta ve Latin Amerika'da uyguladığı politikaları sert biçimde eleştirir ve ülkesinin bölgeye ancak ve ancak terör ihrac ettiğini ortaya koyar. "Amerika'nın en parlak eleştirel beyini" sayılan yazar, Amerika'nın Orta ve Latin Amerika halklarına çektirdiği acıları, ülkesinin sahip olduğu "Culture of Terrorism" (Terörizm Kültürü)ne bağlar. Chomsky'nin çalışmalarında, demokrasi ve insan hakları havarisi kesilen ABD'nin, bölge halkının çektiği acılarda, yaşadığı işkencelerde, hedef olduğu kurşun ve bombalarda ne denli büyük bir payı olduğunu açıkça görebilirsiniz.

Amerika'nın bölgedeki stratejisi, kendi stratejik ve ekonomik çıkarlarını koruyacak liderleri ayakta tutmak ve ötekileri iktidardan düşürmektir. Bu arada kıta halkının başına nelerin geldiği ise hiç sorun değildir. Amerika'nın desteklediği ve hepsi de faşist sayılabilecek olan liderlerin en belirgin politikası ise özellikle Soğuk Savaş dönemi boyunca, halka karşı acımasız bir devlet terörü uygulamak ve böylece itaati sağlamak olmuştur. Örneğin bir zamanlar Amerika'nın en yakın dostu olan Nikaragua diktatörü Somoza'nın kanlı rejiminin icraatları arasında; yedi yaşındaki bir çocuğun gerilla muamelesi görerek 12-30 yaşlarındaki erkek ve kadınların yanında kurşuna dizilmesi, erkeklerin cinsel organlarının kesilerek ağızlarına sokturulması ya da kadınların sokak ortasında ırzlarına geçilerek öldürülmesine kadar varan işkenceler yer alır.

Bölgeyi kendi arka bahçesi olarak gören Amerika'nın uyguladığı ve uygulattığı terör az-çok bilinen bir şeydir. Ama bu kan gölünün arkasında pek fazla bilinmeyen, pek fazla dikkat çekmeyen çok önemli bir ülke daha vardır. Bu ülkenin bölgeyi "arka bahçe" olarak görmesi mümkün değildir; kıtadan çok uzaklardadır. Ayrıca bölgede Amerika kadar ekonomik çıkarı da yoktur; bölge ülkelerine uzanan dev uluslararası şirketlere sahip değildir. Ama yine de bu ülke, Latin ve Orta Amerika'daki terörü var gücüyle desteklemektedir. Hem de Amerika'dan çok daha keskin, çok daha sınır tanımaz bir biçimde.

Bu ülke, elbette, İsrail'dir. Yahudi Devleti, tüm Üçüncü Dünya halklarının kontrol altında tutulması amacına yönelik olan "global strateji"si gereği, bölgeye büyük ilgi göstermektedir. Orta ve Latin Amerika'nın en kuytu köşele- rinde Mossad ajanlarına, İsrailli askeri uzmanlara, işkence timlerine ya da ölüm mangalarına rastlayabilirsiniz. Faşist rejimlerin ya da faşist eğilimli gerilla gruplarının hemen hepsinin elinde İsrail yapımı Uzi ve Galil marka otomatik silahları görebilirsiniz. İsrail, en az Afrika'da olduğu kadar, Orta ve Latin Amerika'da da faaldir. Benjamin Beit-Hallahmi, Latin ve Orta Amerika'yı "İsrail'in uzaktaki gölgesi" olarak tanımlar ve şöyle der:

İsrail Latin Amerika'da sadece dostlar değil, aynı zamanda hayranlar da kazanmıştır. Şili'den General Augusto Pinochet, Guatemala'dan General Romeo Lucas Garcia, El Salvador'dan Roberto D'Aubisson ve Paraguay'dan General Alfredo Stroessner İsrail hayranlarından birkaçıdır. Nikaragua'daki Anastasio Somoza Debayle de onlar gibidir. Latin Amerika askeriyesinin tümü, İsrail'in sertliğine, vahşiliğine, acımasızlığına ve etkinliğine hayrandır.53

İsrail'in Orta Amerika faaliyetlerinin merkezi, Guatemala'nın başkenti Tegucigalpa'da kurulu olan Mossad istasyonudur. Son derece gelişmiş olan istasyon Mossad şef yardımcısı tarafından yönetilir ki, bu da önemli ve etkili bir Mossad üssü olduğunun göstergesidir. Mossad, bu istasyon ve ülkelere dağılan ajanları sayesinde, bölgedeki pek çok "müttefik" gerilla grubuna eğitim vermektedir...

1975'de İsrail bölgeye büyük bir silah satıcısı olarak girmişti. Bölgeye İsrail tarafından sadece 1984'de 22 milyon dolarlık silah satışı yapılmıştır.54 Küçük askeri güçlerin yer aldığı Orta Amerika'da bu çok büyük bir rakamdır. (Karşılaştırmak gerekirse, Ortadoğu'daki 10.000 tanka karşılık Orta Amerika'nın tümünde 200 tanktan az vardır. Bölge öylesine az gelişmiştir ki askeri teknolojide 500 silaha, bir ulaşım uçağına ve birkaç jete sahip olmak ölüm ve baskı teknolojisinde yaptığı fark açısından büyük önem taşır).

İsrail'in Orta Amerika'ya sattığı askeri malzemenin önemli bir kısmı da İsrail yapımı değildir. Almanya'da üretilen Mauser-98 tüfekleri piyasadan kalktıktan sonra, İsrail tarafından Guatemala'ya satılmıştır. Ayrıca İsrail bölgeye çok sayıda Sovyet yapımı silah da satmıştır. Böylece İsrailliler, sattıkları bu silahların kendileriyle bir ilgisi olmadığını öne sürebilmektedirler.

Ancak İsrail'in silah satışında neden bölgede bir numara olduğu ve neden İsraillilerin Orta Amerika'da bu denli popüler ve etkili oldukları sorusu akla gelmektedir. Çünkü Amerika İsrail'den de büyük bir silah kaynağıdır, bölgeye daha yakındır ve sonuçta da bölgeyi "arka bahçe" olarak görmektedir. Amerikalıların bu özelliklerine karşın İsrail nasıl olup da bölgede bir numaralı silah ve ilham kaynağı olabilmektedir?

Hallahmi, bu soruya cevap verirken, Yahudi Devleti'nin Orta Amerika'da bu denli popüler olmasının sırrını, "İsrail farkı"nı, şöyle anlatıyor:

Orta Amerikalı generaller genelde İsrail'e hayran olduklarını belirtirler, çünkü gördükleri İsraillileri pratik, etkili ve sert olarak tanımlarlar. İsrail'e hayran oluşlarının en büyük nedeni de, İsrail'i 'insan hakları saçmalığını umursamayan bir ülke' olarak görmeleridir. Önde gelen aşırı sağcı bir Guatemalalı politikacı bir röportajında 'İsrailliler şu insan hakları meselelerinin işlerini engellemesine izin vermiyorlar' demiştir, 'sen parayı ödüyorsun, onlar (silahları) getiriyorlar. Hiçbir soru sorulmuyor, oysa gringolar hiç de öyle değil'.55

Evet, Orta ve Latin Amerika faşistlerinin İsrail'i bu denli tutmalarının nedeni, Yahudi Devleti'nin kesinlikle "insan hakları" gibi bir endişesi olmamasıdır. İsrail, dünyanın en baskıcı, en katil rejimlerine seve seve silah satar ve bundan dolayı da hiçbir sorunla karşılaşmaz. Buna karşılık, Amerikalılar ("gringolar"), bu denli rahat davranamazlar. Çünkü Amerikan Kongresi insan haklarını öne sürerek sık sık Beyaz Saray'ın kirli işlerini engellemektedir. Aynı şekilde Amerikan toplumu da ülkelerinin faşist rejimlere destek olmasına eğer bu destekten haberdar olursa tepki gösterir. Vietnam savaşına, daha doğrusu ABD'nin Vietnam işgaline, gösterilen tepkiler bunun örneğidir.

Oysa İsraillilerin böyle bir sorunu yoktur. Onlar istedikleri rejimi desteklerler ve bu konuda ne siyasi kurumlardan, toplumdan tepki görmezler. İşgal altında yaşattığı insanların hiçbir hakkını tanımayan İsrailliler, doğal olarak "insan hakları" gibi bir kavramdan yoksundurlar ve Üçüncü Dünya'daki en rezil rejimleri büyük bir zevkle destekleyebilmektedirler.

Bu nedenle İsrail, Amerikan yönetiminin sıcak baktığı ancak desteklemekten çekindiği rejimlerin en büyük dostudur. Knesset (İsrail parlamentosu) üyesi Matityahu Peled, bu yüzden "İsrail, Amerika yönetiminin Orta Amerika'daki 'kirli iş' organizatörüdür" demektedir.56 İsrail, Amerika'nın direk müdahale edemediği durumlarda da müdahale etme serbestisine sahiptir. Tıp-kı Rodezya, Güney Afrika ve İran'da olduğu gibi.

Son 20-30 yılda Orta ve Latin Amerika'daki İsrail aktivitelerine baktığımızda standart bir tablo ile karşılaşırız. Bölge devletlerinin hemen hepsinde faşist rejimler ile halk arasında büyük bir gerginlik yaşanmıştır. Halkın büyük bir bölümü rejime tepki duyuyor, bunu bilen rejim tarafından da "düşman" olarak görülüyor ve baskı altına alınıyordu. Faşist rejimler ve onlara destek olan Amerika ve İsrail, çoğu kez bu halkları "komünist" olmakla suçluyor ve komünizmle mücadele ettiklerini söylüyorlardı. Oysa bu bir aldatmacaydı. Faşist rejimlere karşı gelişen halk hareketleri "komünist" değildi, aksine bu halk hareketlerinin ardındaki en önemli güç, Kilise'ydi. Büyük bölümü Katolik olan kıtada, Kilise insan haklarını, eşitliği, adaleti savunan örgütlü bir güç olarak faşist rejimlerin ve onların destekçilerinin en büyük boy hedefi oldu. Bu nedenle de bölgedeki devlet terörü, en başta Katolik din adamlarını hedef aldı. (Bu tablo, yüzyıllar boyu Düzen'le çatışmış olan Katolik Kilise'sinin "direnişçi" mirasının, Vatikan'da olmasa da, Latin Amerika'da hala sürmekte olduğunu gösteriyor.)

Şimdi, bu bilgilerin ardından, Yahudi Devleti'nin Orta ve Latin Amerika'da akıttığı kanları ülke ülke incelemeye başlayabiliriz.

Guatemala'da Akan Kanlar ve İsrailli İşkence Uzmanları

Orta Amerika’daki faşist rejimler, iktidarlarını korumak için daima halkın ezilmesi yoluna gitmişlerdir.Bu nedenle, her faşist rejim gibi bu rejimler de özel eğitilmiş “güvenlik güçleri” kullanırlar. Bu “güvenlik güçleri”, yanda, Guatemala ormanlarında “rejim muhalifi” arayan kontragerilla askerleri gibi çoğu kez özel eğitilmiş “ölüm timleri”dir. Söz konusu ölüm timlerinin arkasındaki en büyük destekçi ise İsrail’dir.

Orta Amerika'nın en kanlı ülkelerinden biri Guatemala'dır. Meksika'nın güneyindeki bu küçük ülke, 1950'lerin ortasından bu yana, halkı "düşman" olarak gören faşist rejimler tarafından yönetildi. 1954'de ülkenin ilk ve tek seçilmiş başkanı olan Jacobo Arbenz, aşırı sağcı bir askeri cunta tarafından devrilmişti. Bu cuntanın baskıcı rejimine karşı halk arasında örgütlenen bir gerilla hareketi doğdu.

Bu, rejimin halkın tümünü düşman olarak görmesi için yeterliydi. 1960'larda sistemli bir devlet terörü başlatıldı. Amnesty International, yalnızca Ekim 1966 ve Mart 1968 tarihleri arasında aralarında çok sayıda din adamının da yer aldığı 8 bin Guatemala yurttaşının rejimin kurduğu "ölüm mangaları" tarafından infaz edildiğini bildirmişti. 1972'de bu ölüm mangalarının kurbanlarının sayısı 12 bine, dört yıl sonra da 20 bine çıktı. Roma Katolik Piskoposlar Konferansı, hükümetin izlediği politikayı tek kelimeyle "soykırım" olarak nitelemişti. Amerikalı yazar William Blum, The CIA: A Forgotten History adlı kitabında Guatemala rejiminin işkence yöntemlerini şöyle anlatır:

Rejim hakkında eleştiri yaptığı duyulan ya da gerilla grubuna üye olduğu düşünülen insanlar, gizli polis tarafından evlerinden zorla alınarak bilinmeyen yerlere götürülürler. Çoğunluğunun işkence edilmiş ya da yakılmış cesetleri bir kaç gün sonra bir yol kenarında elleri arkadan bağlı olarak ya da bir nehir kıyısında plastik bir torba içinde bulunur. Bazıları toplu mezarlara gömülmüştür. Bazı cesetlerde uçaklarla Pasifik okyanusuna atılmıştır. Gualan bölgesinde artık kimsenin balık avlamadığı söylenir; çünkü sular ceset doludur. Sudan çıkan cesetlerin arasında gözlerine iğne saplanmış olanlar vardır... Bir köyün gerillalarla ilgisi olduğu sanılırsa köye baskın düzenlenir ve tüm erkekler bir daha hiç görünmemek üzere götürülürler.Ya da köydeki herkes öldürülür ve evler de buldozerle yıkılır. Ancak bu kurbanların hemen hemen hiçbiri, gerilla grubunun üyesi değildir... En çok kullanılan işkence yöntemi, içine böcek ilacı doldurulmuş bir torbanın kurbanın kafasına geçirilmesi ve başta cinsel organlar olmak üzere vücuda elektrik verilmesidir.57

William Blum, kitabında Guatemala yerlisi bir kadının ifadelerini aktarmaktadır. Ailesiyle birlikte "rejim muhalifi" olma suçundan sorgulanmaya götürülen Rigoberta Menchu Tum adlı kadın, 9 Aralık 1979 günü başına gelen olayları şöyle anlatmaktadır:

16 yaşındaki erkek kardeşim Patrocino ile beni Chajul'deki merkeze götürdüler ve günlerce işkence yaptılar. Başkan Lucas Garcia'nın ordusundan bir subay erkekleri bir kenara ayırdı... bir süre sonra Patrocino'yu gördüm; dili kesilmiş ve tırnakları sökülmüştü, korkunçtu! Bu arada subay bir konuşma yapmaya başladı. Her durduğunda, askerler, kardeşimin ve diğer erkeklerin kanlı vücutlarını sopalarla dövüyorlardı. Daha sonra tanınmaz haldeki vücutları dışarı çıkararak toprağın üstüne fırlattılar ve üzerlerine gaz döktüler. Daha sonra onları ateşe verdiler ve canlı canlı yaktılar. Bu arada etraftaki insanları da bunu seyretmeye zorluyorlardı.58

Bunlar yalnızca bir iki küçük örnektir. Guatemala'da önce General Romeo Lucas Garcia sonra da General Efrain Rios Montt tarafından yönetilen faşist cunta rejimi, benzeri şekillerde yüzbinden fazla insanı öldürmüştür. William Blum, rejimin güvenlik kuvvetleri tarafından "gözleri oyulan, testisleri kesilerek ağızlarına sokulan, elleri ve kolları koparılan" kurbanlardan, "göğüsleri kesilen" kadınlardan da söz etmektedir.

Peki böylesine kanlı, böylesine acımasız bir rejim kimin sayesinde ayakta durmaktadır? Noam Chomsky, bu konuda şöyle der:

Guatemala'da İsrailli danışmanlar görev yapmaktadır. Korkunç katliamlardan sorumlu olan Guatemala'daki rejim, başarısını, çok sayıda İsrailli danışmanın sağladığı güce borçludur. Guatemala'nın kanlı Lucas Garcia rejimi, İsrail'e model olarak duyduğu hayranlığı açıkça dile getirmiştir.59

Hallahmi, İsrail-Guatemala ilişkisi hakkında detaylı bilgiler vermektedir. "Guatemala'da sonu gelmeyen katliam politikaları izleyenlerin hepsinin ortak noktası, İsrail'e sadece askeri malzeme kaynağı olarak değil, ilham kaynağı olarak da borçlu olduklarını pervasızca belirtmeleridir" diyen İsrailli yazar, ülkesinin, Guatemala askeri rejimlerinin "ana desteği" olduğunu ve hem General Romeo Lucas Garcia'ya hem de General Efrain Rios Montt'a kayıtsız şartsız yardım ettiğini bildirir.60

1970'lerin ortalarında İsrail Guatemala'nın en büyük silah tedarikçisi olmuş ve 1977'den sonra da neredeyse bu ülkeye silah satan tek ülke haline gelmiştir. Kasım 1977'de Guatemala ordusu, orduyu tamamen İsrail silahlarıyla donandırma programının bir parçası olarak Amerika yapımı eski Grand M-1 tüfeklerini İsrail yapımı Galil tüfekleriyle değiştirmiştir. 1983'de İsrail Savunma Bakanlığı, İsrail'in 1948 savaşında kullanmış olduğu eski Mauser 98'i Guatemala'ya satmıştır.61

İsrail, Guatemala'ya silahın yanında "know-how" da satmaktadır! Guatemala'da çok sayıda İsrailli ordu ve istihbarat uzmanı vardır ve bunlar, Guatemala'daki "iç güvenlik birimleri"nin gerilla örgütüne ve sivil halka karşı giriştiği operasyonlara (yani az önce değindiğimiz işkencelere) yardım etmiştir. İsrail danışmanları aynı zamanda acımasız Guatemala gizli polisiyle birlikte çalışmışlardır. İsrailli uzmanların Guatemala gizli polisine öğrettiklerinin başında, "halkın fişlenmesi" gelir. İsraillilerin yardımıyla, Guatemala nüfusunun %80'i isimleri ve diğer detaylarla birlikte bilgisayara kaydedilmiştir. Gerilla kaynaklarının iddialarına göre bu bilgisayar sistemi, faşist ölüm mangalarının isim listelerini temin etmekte kullanılmıştır. Güvenilir kaynaklara göre, ülkede faaliyet göstermiş İsrailli uzmanların sayısı 40'ı bulmaktadır ve bunların çoğu Guatemala istihbarat servisinde çalışmıştır.62

İsrail, bunların yanında bir de Guatemala rejimi lehinde ABD'de lobi yapmıştır. Guatemala rejiminin yaptığı "insan hakları ihlalleri" (yani katliamlar) hakkında Amerikan Kongresi'nde yükselen sesler, İsrail lobisinin Guatemala rejimine büyük destek vermesi sayesinde susturulmuştur.63

Guatemala'daki vahşetin ardındaki bu İsrail faktörüyle, bölgedeki diğer ülkelere baktığımızda da karşılaşmak mümkündür. El Salvador bir diğer ilginç örnektir.

El Salvador'un Ölüm Mangaları ve İsrail'in Askeri Danışmanları

El Salvador’daki faşist ölüm mangaları da diğer benzerleri gibi İsrail tarafından eğitilmiş ve silahlandırılmıştı. Üstte, El Salvador ordusunun rutin icraatlarından biri; “rejim muhalifi” olma suçundan dolayı “infaz” edilen siviller. Yanda, ülkedeki “aşırı sağcı ölüm timleri”nin bir başka “infaz" resmi

El Salvador'u yakıp-yıkan devlet terörü Oliver Stone'un ünlü Salvador filmine konu olmuştu. Filmde yer alan korkunç görüntüler, gerçeklerin yanında az bile kalır. Trakya kadar büyüklüğe sahip olan ülkedeki terör, Chomsky'nin verdiği bilgilere göre "150 bin adet ceset, açlıktan kırılan milyonlar, ırzına geçilmiş sayısız kadın ve işkence görmüş sayısız insan"ı kurban etmiştir.

Darbe ile iktidarı ele geçiren faşist rejim ile ona karşı direnen gerilla grupları arasında mücadelede, kıtanın diğer ülkelerinde olduğu gibi halk kurban edilmişti. Nokta dergisi, ülkedeki durumu tasvir ederken şöyle yazıyordu: "Hükümet güçleri gerillalar ile diğer halk kesimi arasında ayırım gözetmeden tetiğe basıyor. Bir başkentli şöyle diyor: Ordu gelir ve sadece öldürür!" 64

Amerika tarafından desteklenen faşist El Salvador rejimi, 1960'lardan bu yana sistemli olarak rejim muhaliflerini ortadan kaldırdı. En çok hedef alınan gruplar; sendika liderleri, köylü organizasyonları ve Kilise'ydi. Hükümetin yönetimindeki aşırı sağcı "ölüm mangaları"nın en sık kullandığı sloganların başında "Vatansever ol, bir rahip öldür" sloganı geliyordu; çünkü rahipler, "rejime karşı itaatsizliği yaymakla" suçlanmaktaydılar. "Güvenlik güçleri" tarafından kullanılan işkence yöntemleri Guatemala'dakinden farklı değildi.

Ve tahmin edilebileceği gibi İsrail, El Salvador'daki faşist rejimin başta gelen destekçisiydi. El Salvador'la ilk büyük askeri anlaşma 1973'de yapıldı ve İsrail, Salvador hava gücünü Orta Amerika'daki en iyi hava gücü yapmayı taahhüt etti. İsrail, El Salvador'a 49 uçak satmayı kabul etti. Hava Kuvvetleri Albayı Rafael Bustillo'nun belirttiğine göre "sadece gelen ve öldüren" El Salvador ordusu, 1970'lerden sonra İsrail yapımı napalm bombaları kullanmaya başladı.65

1980'lerde ise El Salvador İsrail'le "anti-gerilla (kontrgerilla) güvenlik yardımı" hakkında gizli anlaşmalar yaptı. Salvador Demokratik Devrimci Cephesi temsilcisi Arnaldo Romas, İsrail'in El Salvador'da 50 askeri danışman bulundurduğunu söylemişti. Diğer bazı raporlara göre ise bu sayı 100'dü. İsrail askeri uzmanları, Salvador ordusunun gerillalara karşı uyguladığı stratejinin değişmesine ve daha saldırgan ve baskıcı taktikler kullanılmasına öncülük ettiler. İsrailli akıl hocalarından esinlenen Albay Sigifredo Ochoa, saldırgan bir taktik ustası olarak ün kazandı. İsrail, ülkedeki devlet terörünün en büyük sorumlusu olan ve "ölüm mangaları" adıyla da anılan karşı-istihbarat ekiplerini eğitiyordu. İçişleri Bakanı yardımcısı Fransisco Guemay Guerra, 1979'da yapılan bir röportajda vahşetleriyle ünlü ANSESAL adlı ölüm mangalarıyla çalışmak üzere İsrailli ajanların Salvador'da istasyon kurduklarını belirtmişti.66 ANSESAL birliklerinde İsrailliler tarafından eğitilen Roberto D'Aubisson, daha sonra aşırı sağcı ARENA partisini kurdu. D'Aubisson, bu arada ülkedeki devlet terörünü ve fail-i meçhulleri organize etmeye devam etti.67

Orta Amerika’nın hemen her ülkesinde temelde iki taraf vardır: İsrail ve onun Amerikalı uzantıları tarafından desteklenen faşist rejimler ve temelde Katolik Kilisesi tarafından desteklenen halk. Bu nedenle, İsrail destekli faşistlerin hedefleri arasında Kilise ve din adamları önemli bir yer tutar. Üstte, bir Kilise’yi düzenlenen baskın sonrasında El Salvador hükümet askerleri ve yine El Salvador’da işkence ile öldürülen 6 Cizvit rahibi.

İsrailli uzmanlar ayrıca aynı Guatemala'da yaptıkları gibi Salvador gizli polisine bilgisayar teknolojisi kazandırarak "halkı fişlemeyi" öğretmişlerdi. İsrail'in faşist rejime olan desteği o denli belirgindi ki, direnişçi gerillalar 1979'da İsrail Büyükelçisini kaçırmış ve onun faşist rejime silah satışını organize etmesi nedeniyle "savaş suçlusu" olduğunu ilan etmişlerdi. 2 Ağustos 1982'de El Salvador'un geçici başkanının oğlu Ernesto Magana tarafından başkanlık edilen ve iki bakandan oluşan bir yüksek düzey delegasyon, El Salvador'dan gizlice İsrail'e geldi. Delegasyon, başbakan Begin'le görüşerek ekonomik ve askeri yardım hakkında görüştü.68

Amerikan US News and World Report dergisi şöyle yazmıştı: "İsrail'in önemli müşterileri arasında Napoleon Duarte tarafından yönetilen El Salvador iktidar cuntası var ki, bu cuntanın silahlı kuvvetleri bu sene ayda ortalama 2000 insan öldürdüler. Cuntanın askeri malzemelerinin % 85'i İsrail'den geliyor..." 69

Ayrıca İsrail, her faşist rejimin olduğu gibi El Salvador'un da ilham kaynağıdır. Benjamin Beit-Hallahmi şöyle diyor: "Salvador ordu subayları İsrail'e olan hayranlıklarını sık sık belirtmişlerdir. El Salvador'daki Ochoa ve D'Aubisson gibi aşırı sağcılar, kendilerine model olarak genelde İsrail'i kabul ederler." 70

Nikaragua; Somoza Diktasını Yaşatabilme Çabası

Nikaragua’nın kanlı diktatörü Anastasio Somoza Debayle.Kendisi gibi diktatör olan babasıyla birlikte, bu ülkedeki Somoza iktidarını tam 46 yıl sürdürdü. Bu süre içinde askerleri İsrailli subaylarca eğitildi. Ordusu İsrail yapımı uçaklar, botlar, Uzi ve Galil tüfekleriyle donatıldı.

Orta Amerika'nın belki de en karışık ülkesi Nikaragua'dır. Aslında Nikaragua'nın da tarihi El Salvador ya da Guatemala tarihine benzetilebilir. Her üç ülkede de halkı ezerek iktidarda oturan faşist diktatörlükler kurulmuştu. Ancak Nikaragua, diğer iki ülkeden farklı olarak, 1979 yılında diktatörünü devirmiş ve yeni bir rejim kurmaya çalışmıştı. Buna ise elbette izin verilmedi.

Nikaragua, 1912 ve 1913 yılları arasında Amerikan güçleri tarafından işgal edilmişti. Amerikan deniz kuvvetinin yerini almak üzere askeri bir kuvvet oluşturuldu ve 1936'dan sonra Somoza ailesi bu askeri kuvveti yönetmeye başlayarak ülkenin büyük bir kısmına sahip oldu. Böylece 1979'a dek sürecek olan Somoza diktatörlüğü başlamış oldu. Rejim, ülkenin Somoza ailesi tarafından inanılmaz bir biçimde sömürülmesine dayanıyordu. Amerikalı gazeteci Shirley Christian bu durumu "1936'dan 17 Temmuz 1979'a dek Nikaragua, Anastasio Somoza Garcia'ya ve onun ailesi ve yakın çevresine ait olmuştur" diyerek özetliyor.71

Somoza rejiminin bir başka özelliği de, Orta Amerika'nın geneline uygun olarak, kanlı bir rejim oluşuydu. 43 yıllık Somoza iktidarı sırasında "rejim muhalifi" olduğu düşünülen onbinlerce insan acımasızca öldürüldü. William Blum, Somoza'nın sürekli sıkıyönetim halindeki "güvenlik güçleri"nin, zamanlarını "kadınlara tecavüz ederek, rejim muhaliflerine işkence yaparak, köylüleri katliamdan geçirerek, insanları yağmalayarak" geçirdiklerini yazar.72 Başka kaynaklarda, Somoza rejiminin baskıları anlatılırken; "yedi yaşındaki bir çocuğun gerilla muamelesi görerek 12-30 yaşlarındaki erkek ve kadınların yanında kurşuna dizilmesi, erkeklerin cinsel organlarının kesilerek ağızlarına sokturulmasına kadar varan işkencelerden, kadınların sokak ortasında ırzlarına geçilerek öldürülmeleri"nden söz edilir.73

İsrail, henüz daha 1950'li yılların başında bu "hırsız" ve eli kanlı diktatörün stratejik önemini keşfetmişti. Somoza'ya 1950'lerin başında İsrail askeri yardımı teklif edildi. O zamanın Savunma Bakanlığı sekreteri olan Şimon Peres, 1957'de Anastasio Somoza Debayle'ye bir mektup yazarak ihtiyacı olan her türlü yardımı verebileceklerini bildirmişti.74

İlişkiler kısa sürede ve hızla gelişti. 1961'de Somoza'nın emri altındaki Ulusal Ordu, İsrail'den üç adet tank ve 40 zırhlı araba satın aldı. Bu arada Somoza İsrail silahlarına merak sarmış ve onun görebilmesi için başkent Managua'ya tüm İsrail silahlarından örnekler getirilmişti. 1975'te Galil tüfeklerini tasarlayan Israel Galili, Nikaragua'ya gitti ve Somoza ile çok samimi bir görüşme yaptı. Aynı yıl Dışişleri Bakanı Yigal Allon, diğer bazı Yahudi misafirlerle birlikte Somoza'nın Managua gemisindeki kahvaltıya katıldı.75

1970'li yıllar boyunca İsrail'in Somoza rejimine silah satışı sürdü. Ancak asıl büyük ticaret, Amerika'nın 1978'de Somoza'ya yaptığı yardımı kesmesiyle başladı. Amerika Somoza'nın rejim muhalifi olan Sandinista gerillalarına ve halka karşı yaptığı katliamların ayyuka çıkması nedeniyle artık diktatörü destekleyemez olmuştu. Oysa böyle şeyler İsrail için hiç sorun değildi. Yahudi Devleti, Somoza'nın en son ve kanlı günlerinde, ona en büyük desteği verdi. Eylül 1978'de İsrail'den Somoza'ya 5 bin Galil, 5 yüz Uzi tüfeği, artı cephane, el bombaları ve dört devriye gemisi yollandı. 1979 baharı boyunca Somoza'nın hava birlikleri İsrail yapımı Arava uçakları ile Managua'nın fakir varoşlarını bombaladı. Somoza ile Sandinistalar arasında arabuluculuk yapan diplomatlara göre, Somoza'nın Sandinistalara teslim olmakta direnmesinin nedenlerinden biri, İsrail'in öyle ya da böyle milli muhafız kuvvetinin ihtiyacını gidereceğinden emin olmasıydı.76

Ancak İsrail'in tüm bu yardımları Nikaragua diktatörünü kurtaramadı. Sandinistalar 17 Temmuz 1979'da iktidarı ele geçirdiler. Somoza ise Miami'ye kaçtı. Ülkede yaptığı "hırsızlık" ise hayret vericiydi: Somoza ailesi, 1979 başında, tüm ülkedeki ekilebilir toprakların 1/5'ini, en büyük 26 sınai kuruluşunu, 8 şeker kamışı plantasyonunu, bir çok rafineriyi vb. elinde tutuyordu. Ayrıca alkol tekeli, çeşitli besin endüstrilerinin denetimi, Avrupa otomobil firmalarının acenteliği, ülkenin tek ulusal havayolu şirketi, çeşitli deniz nakliyat şirketleri, tekstil ve çimento sanayinde önemli miktarda hisse, bir banka, bir tasarruf ve kredi sandığı ve çeşitli ABD firmalarıyla ortaklıklar da servetinin unsurları arasındaydı. Miami'ye kaçtığında diktatörün serveti 900 milyon doları buluyordu. Halkın üçte ikisi ise yılda 300 dolardan daha az kazanıyordu.

Somoza iktidarı düşerken, diktatörün İsrail'le olan yakın bağlantısı da ortaya çıktı. Sandinista askerleri o yaz Somoza birliklerini yenerek başkent Managua'ya doğru ilerlerken henüz kutuları açılmamış çok sayıda İsrail silahı elegeçirdiler. Zaten savaştıkları Somoza askerleri, özellikle son dönemde, ellerindeki Uzi ve Galil'ler ya da başlarındaki İsrail yapımı miğferlerle birer İsrail askerine benziyorlardı.

Daha sonra araştırılan Somoza arşivleri, diktatörün daha henüz İsrail'in kuruluş döneminde, 1948 savaşında Yahudi Devleti'ne yardım ettiğini, İsraillilerin de bu yardımın karşılığı olarak Somoza'nın New York bankalarındaki hesabına 200 bin dolar yatırdığını ortaya çıkardı.77

Nikaragua'da Vahşetin Adı: Kontralar

Kilise tarafından desteklenen sol eğilimli Sandinista gerillaları, İsrail’in desteklediği Somoza diktasını devirebilmek için uzun bir mücadele vermişlerdi. Devrim sonrasında ise İsrail ülkeyi faşist yapma sevdasından vazgeçmedi. CIA tarafından ögütlenen faşist kontra gerillaları, Nikaragua’daki iç savaşı İsrail’in silahları ve askeri uzmanları sayesinde sürdürdüler.

Solcu Sandinista gerillaları belki ABD ve özellikle de İsrail'e rağmen Somoza'yı devirmişlerdi, ancak kendi başlarına bırakılmayacaklardı. Halkın desteğini alan Daniel Ortega yönetimindeki Sandinist hükümet, önce ülkedeki büyük bütün bankaları devletleştirdiğini açıkladı. Ayrıca madenler ve balıkçılık endüstrileri devletleştirildi. Ardından bir dizi ekonomik ve sosyal reform planı hazırlandı. Ortega, yaşanan iç savaştan sonra, dışardan alacağı kredileri, harap haldeki ülkesini imar etme amacını taşıyan planın gerçekleşmesi için kaynak olarak kullanacaktı.

Ancak CIA kısa bir süre sonra, Somoza rejimini özleyen faşist eğilimli Nikaragualıları eğitmeye başladı. "Kontra" adı verilen bu gerilla grupları bir süre sonra Sandinist rejime karşı bir tür iç savaş başlattılar. Kontraların hedeflerinin başında da, Sandinist rejimi destekleyen halk yığınları geliyordu; halk, terör ve vahşet yoluyla hizaya getirilmeliydi.

Burada bir nokta ilginçti: ABD, Sandinistleri "Sovyet uydusu" ve "komünist" olmakla suçluyor ve bu "kızıl"lara karşı da antikomünist kontra gerillalarını desteklediğini söylüyordu. Oysa bu bir aldatmacaydı. Sandinistalar "Sovyet uydusu" değildiler, yalnızca kendi ülkelerinde sosyalist bir ekonomik düzen kurmak isteyen bir "bağımsız sol" harekettiler. Ancak "bağımsız sol", Sovyetlerle gizli bir uzlaşma içinde olan ABD'nin hiç hoşuna gitmeyen bir kavramdı (bkz. 6. bölüm). Sandinistaların ilginç bir başka yönü de Katolik Kilisesi tarafından desteklenmeleriydi; bu da Amerika için olumlu bir şey değildi. Bu nedenle ABD yalnızca Sandinistaları "Sovyet uydusu" olarak göstermekle kalmadı, bir yandan da onları gerçekten de "Sovyet uydusu" yapmaya çalıştı. Noam Chomsky, bu konuda şöyle diyor:

Reagan yönetimi işbaşına geldiği günden itibaren, Nikaragua'nın eninde sonunda bir Sovyet uydusu olmasını kaçınılmaz kılacak bir politika izledi. Nikaragua'nın gelişmesi ve yeniden yapılanmasına engel olmak için ne mümkünse yapıldı. İlişkileri geliştirmek için sergilediği her türlü teşebbüs reddedildi. Bu, ABD'nin yutmayı kararlaştırdığı her ülkeye karşı uygulaya geldiği ve artık standartlaşmış bir politikasıdır.78

Nikaragua ormanlarında bir kontra birliği, yıl 1987.

Bu antikomünist yaygara içinde Amerika Nikaragua'nın bütün çapulcularını "vatansever"lik görüntüsü altında topladı, eğitti, silahlandırdı ve Nikaragua'da yıllar süren iç savaşı başlattı.

Ancak Amerika bu işte yalnız değildi. İsrail de kontraların eğitilmesi ve silahlandırılması işinde Amerika'nın yanındaydı. İsrail daha önce de Somoza rejimine destek olduğu için, kontralara destek vermesi pek de şaşırtıcı değildi aslında. CIA 1981'de kontraları organize ederken, Mossad komandoları da bölgeye gelmiş ve kontra birliklerine eğitim vermeye başlamıştı. Hatta Kosta Rika'da üstlenmiş olan kontra, CIA yardımını reddederken, İsrail'in desteğini severek kabul etmişti.79 Bu, İsrail'in Latin Amerika faşistleri tarafından sertliği ve acımasızlığı nedeniyle "gringolar"a tercih edilmesinin örneklerinden biriydi.

Aralık 1982'de İsrail Savunma Bakanı Ariel Şaron Honduras'a bir ziyaret yaptı ve bu ziyareti sırasında kontra grubu FDN'nin (Nikaragua Demokratik Gücü) lideriyle görüştü. O günden beri Nikaragua'da Sandinist rejim de sık sık İsrail'in kontralara desteğini duyurdu. Nikaragua Başbakanı Daniel Ortega, İsrailli danışmanların açık ve gizli olarak kontraları eğittiğini belirtti.

ABD'li yetkililer ilk olarak 1983'de "İsrail desteğini" rapor ettiler. Reagan hükümetinin yetkilileri Haziran 1983'deki New York Times'a verdikleri demeçte; İsrail'in ABD'nin ricasıyla FKÖ'den ele geçirdiği silahları, Nikaragualı direnişçilere gönderdiğini söylediler. CIA kaynaklarına göre, İsrail yardım merkezi olarak Honduras'ı kullanıyor ve CIA tarafından finanse ediliyordu. ABD'lilere göre İsrail'in yardımı milyonlarca dolar tutarındaydı ve Güney Amerika'daki kontralara doğrudan iletiliyordu.

İsrail ilk olarak Temmuz 1983'de kontralara silah sağladı. ABD hükümetinin hem içinden hem de dışından bilinen kaynaklara göre, Amerikan Kongresi askeri yardımı kesse bile, İsrail Orta Amerika'daki ABD dostlarına yardım edecekti. Yani silah kaynağı olarak da İsrail, kontralar için "gringolar"dan daha güvenilirdi. Reagan hükümetinin yetkilileri İsrail'in kontralara para yardımı yaptığını vurguladılar. Mart 1985'de hazırlanan rapora göre İsrail, kontralara para yardımını son aylarda arttırmıştı. İsrail, Honduras ve El Salvador kontralara doğrudan askeri destek sağlayan ülkelerdi. Öyle veya böyle İsrail herkesin listesindeydi.80

Kosta Rika’da üstlenen kontra liderlerinden Eden Pastora, CIA yardımını redderken, İsrail’in Latin Amerika faşistleri tarafından sertliği ve acımasızlığı nedeniyle “gringolar”a tercih edilmesinin örneklerinden biriydi.

Kontra liderlerinin kendileri de İsrail desteğiyle ilgili en iyi haber kaynaklarıydılar. Kosta Rika'dan gelen raporlar, Eden Pastora ve grubunun arasında İsrailli danışmanlar ve ellerinde İsrail silahları olduğunu bildiriyorlardı. Kontralar, Honduras'da merkez kurmuştu. Lideri Adolfo Calero, Nikaragua'daki Coca-Cola'nın eski patronuydu. Grubun adı belirtilmeyen liderlerinden biri şöyle diyordu: "Bir hükümete ihtiyacımız var. İsrail'in en iyi fikir olduğunu düşündük; çünkü onların teknik deneyimleri var." Bir başka kontra lideri Enrique Bermudez 23 Nisan 1984'de NBC televizyonuna verdiği demeçte; İsrail'den silah aldıklarını söylüyordu. Bir başka FDN lideri Edgar Chamoro ise Time'a şöyle diyordu: "İsrail'li istihbarat uzmanları CIA'e kontraları eğitmesi için yardım etti. Emekli olmuş İsrail ordusu komutanları gölge firmalar tarafından işe alınarak direnişçilere yardım ettiler." 81

Ancak İsrail'in olaydaki tüm bu rolüne rağmen, dünya kamuoyu kontra-İsrail bağlantısını fazla duymadı. Çünkü İsrail her zamanki taktiğini kullanıyor ve "ikili politika" izliyordu. Resmi olarak İsrail, kontralarla herhangi bir bağlantısı olduğunu reddediyordu. Batı medyası da İsrail'in olaydaki rolünü küçük göstermek eğilimindeydi. ABD'li bir istihbarat uzmanı bu konuda şöyle demişti: "İsrailliler gizli bir operasyonun nasıl yönetileceğini çok iyi biliyorlar."82 İsrail'in kontra operasyonunu gizli tutmak için kullandıkları bir yöntem de, bu faşist birliklerin eline Sovyet yapımı silah verilmesiydi. Böylece silahların kaynağı ortaya çıkmıyordu.

Kontraların aldıkları İsrail eğitimi, en çarpıcı sonucunu Nikaragua halkına karşı uygulanan inanılmaz vahşetlerde ortaya çıkardı. İşkence ve katliam konusunda "uzman" olan ve bu bilgilerini de dünyanın dört bir yanındaki müttefiklerine aktaran, "know-how" ihracatı yapan İsrailliler, Orta Amerika'da akan kanların başta gelen sorumlusu oldular.

Mossad, kontraları, "gerilla savaşındaki psikolojik operasyonlar" üzerinde eğitti ve düzenli olarak şiddete devam edildi. Bu arada halka, kendilerinin Rus emperyalistlerden kurtarılmaya çalışıldığı söyleniyordu. Önemli isimlere suikast önerileri ve girişimleri yapıldı. Kontraların saldırıları sadece stratejik hedeflerle kısıtlı değildi. Kasıtlı olarak sivil köylüleri de öldürüyorlardı. Bu cinayetleri işlerken de halkı mümkün olduğunca çok yılgınlığa uğratabilmek için en acımasız metotları kullanmaktan çekinmiyorlardı. Bunlardan bir örnek İngiliz basınında şöyle anlatılıyordu: "Rosa'nın göğüsleri kesilmişti. Sonra göğsü yarılıp kalbi çıkarılmıştı. Erkeklerin kollarını kırıp, testislerini kesiyorlar ve gözlerini oyuyorlardı. Boğazlarını kesip, bu yarıklarından dillerini dışarı çıkararak öldürmüşlerdi." 83

Irangate Dosyası: İsrail İran'a Neden Silah Sattı?

Irangate’in önemli isimlerinden Mossad ajanı Yaakov Nimrodi.

1986 Kasım'ında Lübnan'da Aş-Sıra isimli dergide çıkan bir haber, çok kısa bir sürede gerek dünya, gerekse Amerikan kamuoyunu en çok meşgul eden konu haline geldi. Haberde ABD'nin 1985 Ağustosu'ndan başlayarak, bir süre, İran'a gizlice silah ve askeri malzeme satması konu ediliyordu. Amerika o sıralarda Irak'la savaş halinde olan İran'a gizlice silah satmış ve bu satıştan gelen parayı da Nikaragua'daki kontraların eğitimi ve silahlandırılması için harcamıştı. Ancak ABD silahları doğrudan İran'a gitmemişti. Olayda İsrail aracılık etmişti. Silahlar İsrail stoklarından İran'a yollanmış, buna karşılık da Amerika İsrail'in stoklarını yeniden doldurmuştu.

Olay iki açıdan ilginçti: Birincisi, Amerikan yönetiminden bir grubun, kontraları Kongre'nin kararlarına rağmen desteklemek için bu denli gizli ve garip bir yol kullanmasıydı. İkinci ve asıl ilginç yön ise Amerika'nın, kendisini "Büyük Şeytan" olarak gören İran yönetimine neden ve nasıl silah sattığıydı.

Bir süre sonra ortaya çıkan bilgiler durumu daha da garip hale getirdi: Irangate, asıl olarak bir İsrail operasyonuydu. İran'a silah satıp bu parayla kontraları destekleme fikrini İsrailliler vermişti. Bu konuyla ilgili haberler Türk basınına da yansımıştı. "Irangate önerisi İsrail'in" başlığıyla verilen bir haberde şöyle deniyordu: "ABD'nin İran'a gizli silah satışını İsrail'in önerdiği ortaya çıktı. ABD'yi sarsan, Ortadoğu'yu karıştıran Irangate Skandalı'nın İsrail'in önerisi üzerine gerçekleştiği anlaşıldı." 84

Peki İsrail neden İran'a silah satmak istemiş olabilirdi? İran rejimi, Amerika'ya duyduğu antipatinin belki daha da şiddetlisini İsrail'e karşı da duyu-yordu. Bunu fiiliyata dökmekten de kaçınmıyordu. Güney Lübnan'da üstlenen ve 1983'den sonra buradan İsrail hedeflerine büyük misillemeler düzenleyen Hizbullah örgütü de en büyük desteğini İran'dan alıyordu. İsrail'in İran rejimine karşı olduğu bu nedenle son derece açıktı. Hatta bu yüzden Şah'ın devrilmek üzere olduğu sıralarda, Ariel Şaron İsrail komandolarını Şah'ı kurtarmak için devreye sokmaya çalışmıştı.

Peki neden İsrail, Amerika'yı devreye sokarak başdüşmanına silah satıyordu?

Benjamin Beit-Hallahmi bu soruya ikna edici bir cevap veriyor. İsrailli yazarın bildirdiğine göre, İsrail, İran ordusuna silah satarak, İran rejimine fazla sıcak bakmayan bazı ordu güçleriyle bir bağlantı kurmak niyetindeydi. Nitekim İsrail'in Amerika Büyükelçisi Moşe Arens 1982 yılında bu yönde bir açıklama yapmış ve İsrail'in İran ordusuna uzanan kanalları açık tutmak için onlara silah sattığını, ancak nihai hedefinin Humeyni rejimini yıkmak olduğunu söylemişti. İsrail, İran içindeki "radikal olmayan" unsurları destekleyerek, radikal rejimi uzun vadede çökertebileceğini hesaplıyordu. Nitekim İsrail'in İran'daki rejimi devirmek için darbe planları yaptığına dair açık işaretler vardı. 8 Şubat 1982 tarihinde İsrail televizyonunda yayınlanan bir programda Dışişleri üst düzey görevlisi ve Mossad'ın eski Afrika şefi David Kimche, İran eski büyükelçisi Uri Lubrani ve eski Tahran askeri ateşesi General Yaakov Nimrodi ile yapılan röportajlar yayınlandı. Lubrani, bu programda Humeyni hükümetine karşı askeri bir darbenin mümkün olduğunu ve Tahran'ın yüz tank ve "yalnızca" onbin ölü ile ele geçirilebileceğini söylemişti.85 Programa katılan diğer iki kişinin, Mossad ajanı David Kimche ve Kürt Yahudisi Yaakov Nimrodi'nin, İran'a silah satışını organize eden en önemli iki isim olduğu yıllar sonra ortaya çıkacaktı.

İsrail'in İran ordusu içindeki rejim muhalifleri ile ilişki kurma planı, doğrusunu söylemek gerekirse, mantıklıydı. Çünkü o dönemde gerçekten de özellikle askeri kesimde Şah dönemine özlem duyanlar vardı. Bunlar bir de kendi aralarında önemli bir örgütlenme kurmuşlardı: Bir mason locası!... Nokta dergisi bu konuyla ilgili ilginç bir haber yapmış ve İran'ın silah alımında Hocatiye Locası adıyla bilinen gizli bir mason locasının üyelerinin önemli rolü olduğunu yazmıştı.86 İsrail'in silah satışı aracılığıyla bağlantı kurmak ve kendilerine darbe yaptırmak istediği "ordu içindeki rejim muhalifleri", büyük ihtimalle bu Hocatiye Locası'nın üyeleriydiler. Yahudi Devleti'nin masonlarla işbirliği yapmasından daha doğal ne olabilirdi ki?

Sonuçta İsrail "yüz tank ve onbin ölü ile" Tahran rejimini düşüremedi, istediği darbeyi yapamadı. Ancak Yahudi Devleti yine de Irangate'ten oldukça karlı çıktı.

Herşeyden önce İsrail, İran'a bozuk ve kalitesiz silahlar yollamış, onların yerine ise Amerika'dan son derece kaliteli silahlar almıştı. İsrailliler, Amerikalıların doğrudan İran'a gönderilmesi için kendilerine verdikleri silahları da yine ellerindeki bozuk silahlarla değiştirip İran'a yollamışlardı. Nikaragualı kontralara verildiği ileri sürülen 30 milyon doların da İsrail'in elinde olduğu da ortaya çıkmıştı. "Beyaz Saray'a yakın kaynaklar", İsrail'in değerleri 10 milyon dolar olan silahları İran'a 40 milyon dolara sattığını bunun 10 milyonunu Amerikan yönetimine teslim ettikten sonra, kalan 30 milyonu bir İsviçre bankasına yatırdığını söylemişlerdi.87 Bir başka habere göre ise İsrail, Amerika'dan gelen bir kısım Hawk roketlerini kendi elindeki bozuk Hawklarla değiştirip İran'a yollamıştı.88

İsrail, İran'a silah satışından farklı bir kar daha elde etmişti. Yahudi Devleti, İran'a silah satma teklifi götürürken İran Yahudilerinin İsrail'e göç etmesi için izin verilmesi şartını koşmuştu. Londra, Paris ve Cidde'de yayınlanan El Şark El Avsat gazetesinin "İran falaşaları" başlığı ile verdiği haberde, silah pazarlığına İran'da yaşayan binlerce Yahudinin de dahil edildiğini bildirilmişti. Gazete, İran hükümetinin verdiği izin üzerine, bir kaç ay içinde 800 kadar Yahudinin İsrail'e gitmek üzere Amerika'ya geldiklerini ve haftada ortalama 70 İranlı Yahudinin ülkeyi terkettiğini yazmıştı.

Kısacası Irangate, İsrail için kısa günün karı olmuştu: İran'a bozuk silahlar yollanırken, İsrail stokları yenilenmiş, "İran Falaşaları"na kapı açılmış ve Amerikan-İsrail ikilisi tarafından kontralara para ve silah aktarılmıştı.

Irangate'le ilgili bu bilgilerin ardından, şimdi yeniden kontralara ve Orta Amerika'ya dönebiliriz.

Honduras'taki Fail-i Meçhullerve Mesleği 'Adam Öldürmek' Olan İsrailliler

Honduras da diğer Orta Amerika ülkelerinden pek farklı değildir. Dünyanın en fakir bir kaç ülkesinden biri olan Honduras'ta, yıllar yılı Guatemala ve El Salvador'dakine benzer faşist rejimler hüküm sürdü. Amerika ile sıkı işbirliği içinde olan faşist yönetim, 1980'den sonra Amerika'nın komşu ülke Nikaragua'ya karşı eğittiği kontralara da yataklık etmeye başlamıştı. Ülke, tam bir "kontra cumhuriyeti" görünümüne girdi. Sivil halk, kontraların ve Honduras devlet güçlerinin hedeflerinin başında geliyordu. Noam Chomsky, ülkedeki terörden şöyle söz ediyor:

Honduras'a bir göz atalım. İnsan Haklarını Savunma Komisyonu bir rapor hazırlamış, yüzlerce Honduraslı köylünün yerlerinden-yurtlarından edildiğini, toplama kamplarında toplandığını, zulmün kontralarla Honduras ordusunun al-tıncı taburunun eseri olduğunu duyurmuştur. Sandinistalarla işbirliği yaptığı sa-nılan köylülerin mallarına el konulmakta, kimi öldürülmekte, kimi de sürülmek-tedir. 16 bin civarında köylü topraklarından sürülmüştür. Arazileri zengin tütün çiftlik sahipleri tarafından pay edilmiştir. Bunlar, muhtelif güvenilir kaynaklar tarafından da doğrulanan acı gerçeklerdir. Honduras Kongresi'nin muhalefet li-deri Nicolas Cruz Torres, 35 köyün kontralar tarafından zor kullanılarak boşaltıl-dığını, bu sonucun Honduras hükümetinin değil, bu hükümete delicesine arka çıkan ABD hükümetinin bir eseri olduğunu ifade etmektedir.89

Kuşkusuz bu faşist "kontra cumhuriyeti"nin en büyük dostu yine İsrail'di. Honduras Kara Kuvvetleri İsrail Galilleri ve Uzileriyle donatıldı, hem hava kuvvetlerinin hem de kara kuvvetlerinin İsrailli danışmanları vardı. İsrail, Honduraslı pilotları eğitmiş, onlara Fransız Super-Mystere B2 jetlerini satmış ve Honduras'ın Orta Amerika'nın en güçlü hava kuvvetine sahip olmasını sağlamıştı.90 1982'de İsrail Savunma Bakanı Ariel Şaron'un ülkeyi ziyaretiyle, Honduras ile İsrail arasında öteden beri var olan bu ilişkiler daha da genişletildi. Noam Chomsky, Şaron'un Honduras ziyareti ile ilgili şunları yazar:

Honduras'ta bulunan 'üst düzey bir askeri kaynak', yeni İsrail-Honduras anlaşmasının, sofistike savaş uçakları, tanklar, Galil saldırı tüfekleri (Orta Amerika'daki devlet teröristlerinin gözde silahı) subayların, askerlerin, pilotların eğitimi ve belki de füzeleri kapsadığını belirtti. Şaron'un bu gezideki maiyetinde İsrail Hava Kuvvetleri Komutanı ve Savunma Bakanlığı Müsteşarı da bulunmaktaydı. Hepsi de devlet başkanlarının ziyaretlerinde uygulanan protokole göre karşılandılar. Bir hükümet yetkilisi Şaron'un ziyaretinin Reagan'ın kısa bir süre önceki ziyaretinden 'daha olumlu' olduğunu söyledi.91

İsrail Savunma Bakanı (ve "Lübnan kasabı") Ariel Şaron, 1982'deki Honduras ziyareti sırasında Honduras Ordu Komutanı General Gustavo Alvarez Martinez'le de görüştü. Martinez kendine iki büyük kişiyi örnek aldığını söylüyordu; biri ünlü Nazi generali Irwin Rommel, diğeri, Ariel Şaron'du. Alvarez Martinez, "örnek aldığı" Şaron'un Honduras ziyaretine aynı yılın Temmuzunda İsrail'e yaptığı gizli ziyaretle karşılık verdi. Şaron'un yardımcıları bu ziyaret sırasında Martinez'e 200 milyon dolarlık bir silahlanma programı önerdiler. Ancak fakir Honduras'ın kabul edebildiği rakam yalnızca 1 milyon dolardı. 1985'de bu kez Honduras Dışişleri Bakanı Edgardo Paz Barnica İsrail'i ziyaret etti ve iki ülke arasındaki ilişkilerin daha da geliştirilmesi gerektiğini söyledi.92

Amerikalı yazarlar Andrew ve Leslie Cockburn, Honduras faşistlerinin İsrail'le olan yakın bağlantılarına değiniyorlar. Yazdıkları Dangerous Liason: The Inside Story of the US-Israeli Covert Relationship adlı kitapta, Pesakh Ben Or ve Emil Sa'ada isimli Mossad ajanlarının Honduras faşistleri ile olan bağlantıları anlatılıyor. Bu iki Mossad ajanı da işkence ve devlet terörü konusunda uzmanlar. Emil Sa'ada bir keresinde kendisine sorulan "ne iş yaparsınız" sorusuna "adam öldürürüm" diye cevap veriyor. Sa'ada, Mossad'ın Honduras başkenti Tegucigalpa'daki istasyonunda görevli ve Honduras gizli polisinin ve ölüm mangalarının eğitilmesi işini üzerine alıyor. Özellikle rejim muhaliflerine karşı "fail-i meçhul"ler gerçekleştiren "Birlik 316" adlı ünlü ölüm mangası İsrailliler tarafından eğitiliyor. Bu manganın 1984 yılından bu yana tam ikibinelli kişiyi "infaz" ettiği biliniyor. İsraillilerin eğittiği ölüm mangaları pek çok din adamı da öldürüyorlar, bunların başında San Salvador Başrahibi Romero var.93

Haiti, Duvalier Diktası, İsrail Bağlantısıve Amerika'nın Cunta Tercihleri

Jean Claude Duvaliler, zaten fakir olan halkını sömürerek zenginleşen diktatörlerdendi. Ve o da diğer pek çok diktatör gibi sırtını İsrail’i dayamıştı.

Batı yarımküresinin en fakir ülkesi olan Haiti'nin tarihi sefalet ve acı doludur. Son yüzyıl boyunca Haiti, perişan bir Amerikan kolonisi oldu. Ülke, 1915 ve 1934 yılları arasında Amerikan işgali altında kaldı. Daha sonra Amerikalıların yazdığı bir anayasa ile ve yine tamamen Amerikan egemenliğinde sözde bağımsız Haiti devleti kuruldu. 1957 ve 1986 yılları arasındaki Haiti hükümeti ise babadan oğula geçen bir diktatörlüktü. Bu dönemde ülke önce Baba Duvalier sonra da iktidarı ondan devralan oğul Jean-Claude Duvalier tarafından elde tutuldu.

Duvalier rejimi, bölgedeki geleneğe uygun olarak, baskıcı bir dikta rejimiydi. Hallahmi, Duvalier rejimi ile İsrail arasındaki ilişkilerden şöyle söz ediyor:

Dünyadaki pek az ülke Haiti'yle bir anlaşma imzalamıştır ve İsrail haricinde hiçbir ülke Haiti'yle kültür alanında bir anlaşma imzalamamıştır. Bu anlaşmanın gerçekte ne olduğu merak uyandırabilir ama detayları gizli tutulmaktadır. Ancak arada yakın bir ilişki olduğu kesindir. Duvalier yönetimindeki Haiti'yi 1986 Ocağı'nda ziyaret eden son yetkili de, İsrail Başbakan Vekili David Levy'dir.94

Hallahmi iki ülke arasındaki askeri ilişkiyi de anlatıyor. Buna göre, Haiti'nin askeri ihtiyaçları oldukça sınırlıydı ve İsrail bunların tümünü karşılayabiliyordu. Başkent Port-au Prince'de İsrail askeri danışmanları bulunuyordu. Jean-Claude Duvalier'in güvenliğini sağlayan muhafızların ellerinde Uziler vardı. İsrail danışmanları Haiti hükümetine özellikle "iç güvenlik" sağlama konusunda yardım ediyorlardı. Bazı Haitili subaylar eğitim için İsrail'e bile gitmişlerdi. Jean-Claude Duvalier tarafından oluşturulan "Leopar" adlı karşı istihbarat birimi, İsrail tarafından eğitilmişti. Duvalier rejiminde halkın korkulu rüyası olan gizli polis "Tontons Macoutes" de İsraillilerin eğitiminden geçti.95

Duvalier döneminde İsrailli işadamları da Haiti'de oldukça faaldi. Bu işadamlarının hepsi Duvalier ailesi ve arkadaşlarıyla iş yapıyordu. Çünkü Duvalier ve yakın çevresi dışında, ülkedeki insanların sahip olduğu hiçbir şey yoktu.

Ocak 1986'da Duvalier rejimi yıkıldı. Ardından gelen hükümetler istikrarlı bir ik-tidar kuramadılar. Bu dönem Amerika'nın 1994'teki Haiti müdahalesine kadar sürdü. Amerikan yönetimi, ülkede askeri bir diktanın işbaşında olduğunu öne sürerek "demokrasiyi yerleştirmek" (!) için Haiti'ye asker çıkardı.

Oysa işin içyüzü çok farklıydı. Amerikan müdahalesi sırasında Haiti'de iktidarı elinde tutan askeri cunta, daha önce Amerikalılar'ın yardımı ile, ülkenin 1990 yılında seçimle işbaşına gelen Başkanı Jean B. Aristide'i devirmişti. Çünkü gerçekte bir rahip olan Aristide Amerikalıların fazla hoşuna gitmiyordu. Hatta CIA, onun yolunu kesebilmek için hakkında "deli" raporu bile üretmişti. Cunta Amerikan yardımı ile Aristide'i devirdikten bir süre sonra Amerika'ya ters düşen bazı tavırlar göstermeye başladı. Bunun ardından da Amerikan askeri müdahalesi geldi.

Amerika'nın askeri müdahale ile devirdiği cuntayı kısa bir süre öncesine kadar desteklemiş olduğu dünya basınında da yer almıştı. Hatta New York Times bile, CIA'nın, o sıralarda Haiti'de işbaşında olan askeri rejimin liderlerine 80'li yılların ortasından itibaren kaynak aktardığını yazdı. İsminin açıklanmasını istemeyen hükümet görevlilerinin açıklamaları doğrultusunda hazırlanan haberde, teşkilatın bilgi karşılığında Haitili general ve politikacılara düzenli olarak para gönderdiği yazılıydı. Bu bilgiler kokain sevkiyatları ve politik karışıklığı da içeren ilginç konular hakkındaydı.96

Amerika'nın Üçüncü Dünya Bağlantısındaki Yeri

Üçüncü Dünya faşistlerini destekleme konusnda, ABD ve İsrail ortak hareket ederler. Bazıları bunu, İsrail’in ABD’nin peşinden gittiği şeklindeki yorumlar. Oysa durum daha çok bunun tersidir. Çünkü Amerika’daki faşist bağlantısının mimarları, asıl olarak Yahudi lobisindendir. Örneğin El Salvador’un eski faşist lideri Ernesto Magana, Yahudi lobisinden güç bulanlardan biridir. Yanda, Magana ve Kissinger samimi bir sohbet sırasında.

Önceki sayfalarda İsrail'in dünyadaki baskıcı ve faşist rejimlere verdiği desteği ayrıntılı olarak inceledik. İlerleyen sayfalarda İsrail'in bu politikasının başka örneklerine de değineceğiz. Ancak bu noktada açıklık getirilmesi gereken önemli bir konu, Amerika'nın konumudur. Bu konuda sıkça öne sürülen bir iddia, Üçüncü Dünya'daki kargaşanın asıl olarak bir Amerikan ürünü olduğu, İsrail'in Üçüncü Dünya'daki aktivitelerinin ise Amerikan politikasının bir yansıması olduğu yönündedir. Buna göre, Üçüncü Dünya, Amerika'nın hesaplarına göre yönetilmektedir, İsrail ise Amerika'nın isteği ve izni dahilinde bu dev coğrafyaya dahil olmaktadır.

Ancak bu iddiada önemli bir yanlışlık vardır: İsrail'in Amerika'ya endeksli olduğu düşüncesi...

Oysa gerçek bundan biraz farklıdır.

Öncelikle şunu belirtmek gerekir: Bizim buradaki araştırmamıza temel olan İsra Suresi'nin başındaki ayetler, "İsrailoğulları"nın "yeryüzünde bozgunculuk" çıkaracağını haber vermektedir. Ve bugün İsrailoğulları, yani Yahudiler, yalnızca İsrail Devleti sınırları içinde yaşamıyorlar. Aksine, İsrail dışındaki Yahudilerin oranı daha fazla ve dünyadaki en büyük Yahudi toplumu da Amerika'da yer alıyor. Dolayısıyla Yahudilerin yeryüzünde çıkaracakları bir "bozgunculuk"tan söz edeceksek, Amerika'daki Yahudileri de en az İsrail kadar hesaba katmak durumundayız.

Bu durumda Üçüncü Dünya'daki "bozgunculuğun" Amerika ve İsrail'in ortak ürünü olduğu gerçeği daha bir önem kazanmaktadır. Çünkü Amerikan kaynaklı "bozgunculuğu" büyüteç altında incelediğimizde bu bozgunculuğun da asıl olarak "Amerikalı İsrailoğulları"ndan geldiğini görebiliriz. Kitabın 6. bölümünde incelediğimiz bilgiler, bu konuda bize ışık tutmaktadır. Orada incelediğimize göre, 19. yüzyıl boyunca içe dönük (izolasyonist) olan Amerikan politikasını, 20. yüzyılın başında yayılmacı bir çizgiye oturtanlar, Yahudilerdir. (Amerika'nın emperyalist politika izlemesine karşı çıkanların, yani izolasyoncuların, sık sık "Yahudi aleyhtarı" olarak tanımlanmış olmaları ilginçtir). Yahudi önde gelenleri tarafından oluşturulan CFR, II. Dünya Savaşı'ndan bu yana Amerikan politikasını belirleyen en önemli güçtür. Yahudi sermayedarlar diğer think-tank'ler üzerinde de etkin konumdadırlar. Bunun yanısıra İsrail lobisinin Amerikan yönetimi üzerindeki efsanevi gücü ve Amerikan toplumunun Püriten geleneği, Yahudi önde gelenlerinin Amerikan dış politikasını pek çok alanda ipotek altına almasını sağlamaktadır.

Dolayısıyla Amerikan dış politikası üzerinde büyük bir Yahudi güdümü vardır. Amerika'nın Üçüncü Dünya'da İsrail'le ortak çalışmasının nedeni de budur. Yani İsrail Amerika'ya endeksli değil; Yahudi lobisi aracılığıyla Amerika İsrail'e endekslidir. Nitekim Amerika'nın Üçüncü Dünya'da İsrail kadar sert ve acımasız olamayışının da nedeni burada yatmaktadır. Benjamin Beit-Hallahmi, İsrail'in Amerika'yı Üçüncü Dünya'da "yumuşak" davranmakla suçladığına dikkat çeker. İsrailli yazar, ayrıca, Amerika'da "Üçüncü Dünyanın canı cehenneme" şeklinde ifade edilen söylemin asıl olarak Yahudi çevrelerin etkisinin sonucu olduğunu, Daniel Patrick Moynihan ve Jeane Kirkpatrik gibi İsrail bağlantılı isimlerin bu düşüncenin propagandasını yaptığını vurgulamaktadır. İlerleyen sayfalarda bu konuya yeniden değineceğiz.

Sonuç olarak, Üçüncü Dünya'yı kasıp kavuran "bozgunculuğun" İsrail'in ve onun Amerika'daki uzantılarının ortak bir ürünü olduğunu söyleyebiliriz.

Şili, bunun bir örneğidir.

Şili ya da Kissinger'ın Darbe Oyunları

Şili’de seçimle iktidara gelen Salvador Allende, Rockefeller ve benzeri Yahudi finans imparatorluklarının çıkarlarını rahatsız etmişti. Bunun üzerine ülkede Henry Kissinger’in planladığı bir askeri darbe gerçekleşti. Yanda, Allende, faşist darbeciler tarafından öldürülmeden kısa bir süre önce korumaları eşliğinde Başkanlık sarayından çıkarken.

Eylül 1970'te Şili'de devlet başkanlığı seçimi yapıldı ve seçimi solcu aday Salvador Allende Gossens kazandı. ABD'nin beklentisi ülkede kendi çıkarlarını zedelemeyecek bir sağ iktidardı. Ancak sandıktan çıkan sonuç, Washington için halledilmesi gereken bir problem oldu.

Yeni Başkan Allende'nin ilk işi Şili'de devletleştirme yapmak oldu. Amerika'nın korktuğu başına geliyordu. Allende, seçimden sonraki bir yıl içinde hükümetine, aralarında Amerikan şirketlerinin işlettiği bakır madenlerinin de bulunduğu maden işletmelerini, endüstri, banka ve büyük çiftliklerini devletleştirme görevini verdi. Yahudi hanedanı Rockefellerlar'ın sahibi olduğu Anaconda, Kennecott ve ITT de bu devletleştirme operasyonuna dahil şirketlerdi.

Allende hükümetinin icraatlarından rahatsız olan Yahudi sermayesi eyleme geçmekte gecikmedi. Nelson Rockefeller, yanına soydaşı David Bronheim'ı da alarak bir "Güney Amerika turu"na çıktı. Bu turun sonunda bir rapor hazırladılar. Armando Uribe'nin Şili'de Amerikan Darbesi adlı kitabında dediği gibi, "Bu raporda geleceğin perspektifi olarak bütün kıtada askeri rejimlerin kurulması açıkça övülüyordu." 97 Bu raporun hazırlanmasında Dışişleri Bakanı Kissinger da rol oynamıştı. Kısacası Latin Amerika'da tıkanan ABD çıkarları için önerilen "Askeri Rejimler Çözümü" bir Yahudi çözümüydü. (Nitekim önerilen askeri rejimlerin en büyük destekçisi de İsrail oldu).

Pentagon, Şili'de yapılması öngörülen darbenin planını yapmakla uğraşırken, tüm bu olanları ayarlayan kişi Henry Kissinger'dı. Bir süre sonra da tam olarak devreye girecek, Başkan'ı planın uygulanması için ikna edecek ve hatta, Şili'nin bir 'Büyük Alan' haline getirilmesiyle bizzat ilgilenecekti.

Amerika'nın Şili'deki piyonu da belli olmuştu; ismi Augusto Pinochet'ydi. 1956 yılını Washington'daki Şili elçiliğinde askeri ateşe olarak geçiren Pinochet, Amerika'nın Şili ordusunda en güvendiği isimlerden biriydi. Geçen zaman içinde ABD ile daha sıkı bağlar kuran Pinochet, bu ülkenin Panama'daki 'Kontrgerilla Eğitim Kampları'nda yetiştirilecekti.

11 Eylül 1973 günü sabahın erken saatlerinde darbe harekatı başladı. Allende'nin Başkanlık Sarayı tank ve jetler tarafından harabeye çevrildi ve içeri askerler girdi. Pinochet'in yanındakiler, yıllardır faşist darbe girişimini birlikte gerçekleştirmek için çalışan, ABD'de eğitim görmüş subaylardı: Amiral Merino, General Mendoza General Leigh...

Cunta ABD'ye olan borcunu Amerikan şirketlerinin Şili'yi yeniden kontrol altına almasına izin vererek ödüyordu. 24 Eylül 1973'te yani darbeden yaklaşık iki hafta sonra, ABD yönetimi Şili'deki cuntayı tanıdığını açıkladı. İzleyen aylarda cunta, 40 Amerikan holdinginin bulunduğu 300 şirkete maden ve diğer iş kollarındaki şirketlerini geri verdi.

Ancak bir süre sonra halk yığınları cuntaya karşı tavır koymaya başladı. Pinochet, bu muhalefete giderek artan bir sindirme politikası ile cevap verdi. Halka karşı Amerika'nın kontrgerilla okullarında öğrendiği yöntemleri uyguluyordu. Santiago Stadyumu rejim muhaliflerince dolduruluyor, insanlar ağır işkencelere maruz kalıyor hatta bazan toplu infazlar yapılıyordu:

Tarih 28 Kasım 1984'tü ve Pinochet'ye karşı bütün ülke ayaklanmaya kalkışıyordu. Polis ev ve işyerlerini basıyor, şüpheli gördüğü her kişiyi sorguya çekiyor, sonuçta resmi rakamlara göre 26 kişiyi tutukluyordu. Gerçekte, yüzlerce tutuklu vardı. Santiago Stadyumu, darbe günlerindeki gibi 'full-capacity' idi. ABD Büyükelçiliği bile yaşanan vahşet karşısında dehşete düşmüştü. Stadyum, morglar ve hastaneler 'full-capacity'idi.98

Pinochet, Yahudilerin çıkarına uygun olarak Üçüncü Dünya halklarını baskı altına alan onlarca diktatörden biri olmuştu. Ancak halkı baskı altında tutmak belirli bir "tecrübe" gerektirirdi. Bu tecrübenin kaynağı ise her zaman olduğu gibi İsrail'di...

İsrail'den Pinochet Rejimine Destek

Kissinger’in Şili’de planlandığı darbe, CIA’nın katkılarıyla Şili ordusunun darbeci generalleri tarafından gerçekleştirildi.

Noam Chomsky, yakın dostu Edward S. Herman'la birlikte yazdığı The Washington Connection adlı kitapta şöyle der: "Şili'de 1973'teki askeri ihtilalden sonra birçok kişi sürekli kırbaçlanmaktan, yumruklanmaktan, tekmelenmekten, silah dipçiğiyle dövülmekten, işkenceyle öldürülmüştür. Tutsakların vücutlarının hemen her parçası, özellikle kafaları ve cinsel organları saldırıya uğramıştır."

Gerçekten Pinochet, yakın tarihin en kanlı rejimlerinden birini kurdu. Generalin özellikle işkence timleri ünlüydü. Hatta içinde işkence yapılması için tüm bir gemi, Esmeralda gemisi "özel donanım"a alınmıştı. Ayrıca sivil halka karşı devlet terörü de son derece sık kullanılıyordu. Rejim aleyhtarı herhangi bir gösteri, en sert yöntemlerle bastırıldı, pek çok insan bu olaylar sırasında öldü, çok daha fazlası ciddi şekilde yaralandı.

Ve Şili halkını baskı altında tutan bu diktatör, en büyük yardımı, Üçüncü Dünya halklarının tümünün baskı altında tutulması gerektiğine inanan İsrail'den gördü. İsrail Pinochet rejiminin en önemli silah kaynağı olmuştu. 1977'de Carter yönetimi, ülkedeki "insan hakları işgalleri" nedeniyle Şili'ye silah ambargosu uygulamak zorunda kalmış, ancak "insan hakları denen saçmalığı" umursamayan İsrail, Pinochet'ye silah yağdırmaya devam etmişti. Carter yönetimi, daha önceden söz verdiği Sidewinder füzelerini Pinochet'ye vermeyi reddedince, İsrail 1977'de Şili'ye 150 adet İsrail yapımı Shafrir hava füzesi yollamıştı.99

Bu arada General Pinochet ve meslekdaşları ile İsrail liderleri ve generalleri arasında yakın bir dostluk da kurulmuştu. Ocak 1979'da İsrail Savunma Bakanı Vekili Mordecai Zippori, Şili'yi ziyaret etti. Bu ziyaret sırasında, halen Şili deniz kuvvetlerinin belkemiği olan altı adet Reshef devriye botunun satışını da kapsayan bir silah anlaşması yapıldı. İsrail Şili ordusuna antitank silahları ve bunlarla ilgili eğitim de vermişti. Ayrıca elektronik radar sistemleri, hafif silahlar ve teçhizat içeren çok büyük miktarda silah da İsrail tarafından Şili rejimine satılıyordu. Bir İsrail şirketi de Pinochet hükümeti için üzerinde 4 ayrı "su topu" taşıyan özel bir toplum-kontrol aracı, bir tür panzer geliştirmişti.100 Pinochet rejimi sırasında bu araçlara Santiago sokaklarında sıkça rastlanırdı.

Üçüncü Dünya’nın en baskıcı diktatörlerinden biri olan Pinochet, iktidarda kaldığı dönem boyunca İsrail’den büyük destek aldı. Şili diktatörünün kullandığı silahlar, hatta “toplum kontrol araçları” İsrail’den geliyordu. Pinochet’nin ölüm timleri de, diğer benzerleri gibi İsraili askeri uzmanların eğitiminden geçmişti.

İki ülkenin özellikle hava kuvvetleri arasında yakın ilişkiler vardı. 1985 Ocağında İsrail'i ziyaret eden Şili Hava Kuvvetleri Akademisi heyeti gibi çeşitli delegasyonlar, karşılıklı olarak birbirlerine düzenli ziyaretlerde bulunuyorlardı. Bu arada dostça birçok gizli ziyaret de yapıldı. Dahası, İsrail, Şili'ye misket bombası yapımı için gerekli olan teknolojiyi de aktardı.101 (Misket bombası, havada patladıktan sonra yüzlerce küçük parçaya ayrılan ve büyük bir alanı yokeden son derece etkili bir bombadır).

Benjamin Beit-Hallahmi, "İsrail Pinochet rejimine özellikle istihbarat, karşı istihbarat ve gizli polis konularında yardımcı olmuştur" diyor.102 "Gizli polis" konusundaki bu yardım, kuşkusuz işkence yöntemlerini de içeriyordu. 1982'de İsrail Başbakan vekili David Levy ve General Pinochet arasında gizli bir toplantı yapılmış ve iki ülke arasındaki istihbarat işbirliğinin daha da geliştirilmesi konuşulmuştu. Şili istihbaratı DINA'nın ve özellikle de bu örgütün şefi Manuel Contreras'ın İsrail gizli servisi ile yakın ilişkileri vardı. Mossad, "kelle avcılarıyla kontrgerilla uzmanlarını eğitmek için" Şili'ye uzman ajan göndermişti.103

Pinochet, kendisine örnek olarak İspanya'nın faşist diktatörü Francisco Franco'yu aldığını söylüyordu. İyi bir seçim yapmıştı. İsrail'le bu kadar iyi ilişkiler içinde olan bir faşist için, bir Sefarad Yahudisi olan Franco'dan daha iyi örnek bulunamazdı elbette. (Franco için bkz. 5. bölüm)

Pinochet rejimi halktan ve uluslararası topluluktan gelen baskılar sonucunda 1990 yılında sona erdi. Ülke, o yıl yapılan serbest seçimler sonucunda Patricio Aylwin'in yönetimine girdi. Pinochet ise hala ordunun başında.

Arjantin'in Askeri Cuntaları ya da İsrail'in Sadık Müttefikleri

Arjantin, İsabel Peron’un 1976’da devrilmesinden sonra birbirini izleyen üç askeri cunta tarafından yöneltildi. Otuz bin rejim muhalifine yargısız infaz uygulayan ve onbinlercesini işkenceden geçiren bu askeri rejim boyunca, ülke, İsral’in yakın bir müttefiki, hayranı ve en büyük silah müşterisi oldu.Üstte, üçüncü cuntanın lideri General Leopoido Fortunato Galtileri (en solda), kurmaylarıyla birlikte.

Arjantin'in seçilmiş Devlet Başkanı Isabel Peron, Mart 1976'da askeri bir darbe ile devrildi. Ülke, bu darbenin ardından 8 yıl boyunca faşist eğilimli askeri cuntalar tarafından yönetildi. 1981'e kadar ülkeyi yöneten ilk cunta, General Jorge Rafael Videla'nın liderliğindeydi. 1981'de General Roberto Eduardo Viola yönetimi eline aldı ve kendini Devlet Başkanı ilan etti. Üçüncü cuntanın lideri ise General Leopoldo Fortunato Galtieri idi. Ülke birbirini izleyen bu üç faşist yönetimin arkasından ancak 1984 yılında sivil yönetime yeniden kavuştu.

Ve tüm bu cunta yönetimleri boyunca ülkede tam anlamıyla bir katliam yaşandı. Binlerce rejim muhalifi "kayboldu". Aradan geçen yıllardan sonra, Arjantin Genel Kurmay Başkanı Martin Balza, 1995 Nisanında yaptığı bir açıklama ile bu dönem nedeniyle halktan özür dileyecek ve 30 bin kişinin cunta yönetimi tarafından katledildiğini, onbinlerce kişinin işkence gördüğünü açıklayacaktı. Emekli bir deniz subayının ifadesine göre ise cunta rejimi sırasında iki binden fazla siyasi tutuklu Arjantin açıklarında denize atılmıştı. 1995'in 27 Nisanında Arjantin televizyonuna çıkan Federico Talavera adlı eski bir jandarma, cunta rejimi sırasında uygulanan işkenceleri itiraf ederken, doğum sancısı çeken kadınların denize atılmalarından, insanların cinsel organlarını ısırmak için özel olarak yetiştirilen köpeklere kadar pek çok yöntemin uygulandığından söz etmişti. İtirafçının söylediğine göre, özel eğitimli köpekler işkence gören siyasi tutukluların cinsel organlarını ağızlarında tutup emir bekliyor, tutuklu konuşmadığı takdirde ise köpeğe ısırması yönünde işaret veriliyordu...

Sözkonusu kanlı askeri rejim boyunca Arjantin'le en yakın ilişkiler içine giren ülke ise doğal olarak İsrail'di. Cunta liderleri Videla, Viola ve Galtieri, İsrail askeri ve sivil liderlerine zevkle ev sahipliği yapmışlar ve askeri yönetim yıllarında bu isimler Yahudi meslekdaşlarının tümü tarafından yakın birer dost olarak kabul edilmişlerdi. Peled, Lahav ve Reshef gibi İsrail generalleri, Arjantin askeri liderleriyle özel dostluklar kurdular.104

Askeri rejim boyunca, Arjantin, İsrail'in en büyük silah müşterisi oldu. Başkan Carter "insan hakları ihlalleri" nedeniyle 1977'de Arjantin'e yapılan Amerikan yardımını durdurduktan sonra, İsrail cuntanın en büyük silah kaynağı haline geldi. Yahudi Devleti, Arjantin'e, birçoğu Fransız yapımı Mirage jetlerinin gelişmiş versiyonları olmak üzere yaklaşık 100 savaş jeti, 24 Amerikan A-4 Skyhawk savaş uçağı ve bunları donatmak için de İsrail yapımı Shafrir füzeleri sattı.105

İsrail'in 1982'de yapılan Falkland savaşında Arjantin'e silah satması bir çok yoruma sebep oldu ve doğal olarak İngiliz'lerin tepkisini çekti. Ama aslında bu olay, sadece uzun yıllar süren bir ilişkinin doğal sonucunu yansıtıyordu. Arjantin'i birçok İsrail lideri ziyaret etmesine rağmen, en çok dikkati eski askeri liderler çekiyordu. General Mordecai Gur, 1978'de Şili'ye ve Arjantin'e yaptığı ziyarette Arjantin ordu şefi General Alfredo Ciola ve diğer generaller tarafından sıcak bir şekilde karşılanmıştı. Yitzhak Rabin de Ağustos 1980'de Arjantin'i ziyaret etti ve Arjantin Silahlı Kuvvetler Milli Koleji'nde konuşma yaptı.106

Başkan Raul Alfonsin liderliğinde sivil hükümete dönüş yapıldığı zaman, Arjantin İsrail ile olan ilişkilerini soğutmaya başladı. Başkan Alfonsin kontralara ve Orta Amerika'daki askeri rejimlere askeri destek vermeyi reddetti. İsrail'in ısrarla desteklediği cunta liderlerinin önemli bir bölümü de hap-se girdi. Daha sonra İsrail'in Arjantin'le olan silah ilişkileri sürdü, ancak cunta dönemine göre çok daha zayıf olarak...

Paraguay'daki Stroessner Diktası

Paraguay, uzun yıllar boyunca Latin Amerika'nın en eski baskıcı diktatörlüklerinden birine sahip oldu. Ülke 15 Ağustos 1954'den Şubat 1988'e dek, kendisine "El Excelentisimo" ("Muhteşem") ünvanını veren General Don Alfredo Stroessner tarafından yönetildi. Generalin rejimi, "dünya üzerindeki en baskıcı rejimlerden biri" olarak biliniyordu. Diktatör, ülkesinde "muhalefetsiz demokrasi" olduğunu söylüyordu. Haklıydı; en ufak bir muhalefet şiddetle bastırılıyordu. Ülke halkının % 10'u rejimin hapishanelerinden geçmişti. Don Alfredo Stroessner, bölgedeki diğer faşist diktatörlerle de her zaman iyi ilişkiler içinde olmuştu. İktidarda oldukları dönemde, Pinochet ve Somoza, Paraguay diktatörünün yakın arkadaşları oldular.

Bu Üçüncü Dünya faşistinin en büyük dostu ise tahmin edilebileceği gibi İsrail'di. İsrail'in Stroessner'le olan ilişkileri İsrail basınında "mükemmel" olarak nitelendiriliyordu. El Excelentisimo, muhafızlarını sadece İsrail silahlarıyla donatıyordu ve İsrail silah endüstrisinin en iyi müşterilerinden biriydi. Diktatörün döneminde, Paraguay dünyadaki en istikrarlı İsrail-yanlısı ülkeydi: Birleşmiş Milletler'de sürekli olarak İsrail lehine oy verirdi. Paraguay subayları da, Yahudi meslekdaşlarına çok sıcak bakan ve onların sertlikleri ve etkinliklerine hayranlık duyan subaylar arasındaydılar.107

Ülke Şubat 1988'de yapılan seçimlerle birlikte Andres Rodriguez'in yönetimine girdi ve "dünyanın en baskıcı rejimlerinden biri" olan Stroessner rejimi tarihe karıştı. O gün İsrail iyi bir dost yitirmişti.

Kokaincilerin Bolivya'daki Generali

Bolivya da diğer Latin Amerika ülkeleri gibi askeri rejimlerle yönetilmeye alışık bir ülkedir. İsrail de, 1970'lerden itibaren bu askeri rejimler ile yakın ilişkiler kurdu. Ancak ilişkilerin zirveye çıktığı dönem, Luis Garcia Meza'nın rejimiydi.

Garica Meza, 18 Temmuz 1980'deki bir askeri darbe ile iktidara geldi. Darbe, Hernan Siles Zuazo'nun seçimleri büyük bir çoğunluk ile kazanmasının hemen ardından gelmişti. Zuazo'nun iktidara gelmesi ordu tarafından engellendi, çünkü Zuazo, ülkedeki "kirli işlerin" üzerine gitmeye kararlı görünüyordu. En başta da ülkeyi kasıp kavuran kokain mafyasını hedeflemişti. Ordu buna izin vermedi; çünkü ordu liderleri kokain mafyası ile işbirliği içindeydiler. Darbeyi yapan General Garica Meza, "kokaincilerin adamı" olarak iktidara oturmuştu.

İşte İsrail'in Bolivya'daki gelmiş geçmiş en iyi dostu bu adamdı; "kokaincilerin adamı" Luis Garcia Meza. Meza, iktidarı eline aldığı gün kendisine Augusto Pinochet'yi örnek aldığını söylemişti. Nitekim öyle de yaptı: "Kokaincilerin generali", İsrail ile çok yakın ilişkiler kurdu. Zaten ona İs-rail dışında el uzatan da olmamıştı. Carter yönetimi demokratik yollardan iktidara gelen bir rejimi silah zoruyla yıktığı ve baskı politikaları uyguladığı için Meza'nın Bolivya'sına ambargo koydu. Avrupalı ülkeler ve bazı bölge ülkeleri de aynı yolu izlediler. Oysa İsrail, diktatörün yanındaydı. Meza 1981 yılında İsrail'den baskıcı rejimini ayakta tutabilmek için yardım istemiş ve Yahudi Devleti de bu isteğe çok olumlu cevap vermişti. İsrail kısa bir süre sonra Meza rejimine ekonomik ve özellikle de askeri yardım yapmaya başladı. 1981'de İsrail ve Bolivya arasında geniş kapsamlı bir işbirliği anlaşması yapıldı. İsrailli uzmanlar, artık klasikleşmiş olan işlerini bir kez daha yaparak, Meza rejiminin kurduğu bir tür ölüm mangası olan "halk ordusu"nu da eğitmişlerdi.

Kolombiya'nın Kokain Kartelleri ve İsrail'in Narko-Terörizm Bağlantısı

Kolombiya’da, canlı insanlar üzerinde uygulamalı işkence ve cinayet eğitimi yapan özel‘üniveriste’ler var. Bu ‘üniversite’lerde İsrailli ‘öğretim üyeleri’, kokain kartellerinintetikçilerini eğitiyorlar. Üstte, söz konusu üniversitelerden birinde, eğitim için kullanılanbir köylünün cesedi.

Bolivya'daki kokain mafyasının ötesinde, bölgedeki asıl kokain merkezi kuşkusuz Kolombiya'dır. Döviz gelirlerinin yarısını sağlayan kokain ticareti, ülkenin en önemli yasal ihracat maddesi olan kahveden üç kat daha fazla girdi sağlar. Genel olarak kokain ticaretinin para hacmi inanılmaz boyutlardadır. Kokain işlerinde dönen para, BM tahminlerine göre, 300 milyar doları bulmaktadır. İnterpol'un tahmini ise 500 milyar dolar civarındadır. Bir karşılaştırma yapmak gerekirse, fakir ülkelerin faturasını ödemekte o kadar zorlandıkları petrol ticaretinin yıllık hacmi, sadece 180 milyar dolardır.

Bu kirli ticaretin merkezi de Kolombiya'dır. Dünyanın en büyük kokain üreticisi olan ülke, yüzyılın ikinci yarısından itibaren aynı zamanda dünyanın en kanlı ülkelerinden biri oldu. Çünkü ülke içinde farklı kokain mafyaları, daha doğru bir deyimle "kokain kartelleri" vardı. Bu kokain kartelleri, üslendikleri şehirlerin adlarıyla anılıyorlardı: Cali ve Medellin Kartelleri. Ülkeyi yıllar yılı adeta bu iki kartel yönetti: Hükümet görevlilerini ya tehdit ederek ya da satın alarak, kendi adlarına çalıştırabiliyorlardı.

En önemlisi, uzun süre bu iki kartel arasında iç savaşı andıran bir çatışma yaşandı. Birbirini yok etmek ve kokain pazarına tek başına sahip olabilmek için savaşan bu kartellerin doğurduğu terörizm, yani "narko-terörizm", Kolombiya'ya "ölümün tatil yapmadığı yer" denmesine neden olmuştur. Ülkede yalnızca 1992 yılında tamı tamına 28 bin cinayet işlendi. Uzmanlar, cinayetlerin bu hızla işlenmesi halinde ilerdeki 10 yıl içinde ülkenin 32 milyon nüfusunun 3 milyondan fazlasının öleceğini belirtmişlerdi. Kartellerin bu kanlı mücadelesi sırasında en çok acı çeken taraf ise kuşkusuz halk oldu. Çoğu çiftçi olan Kolombiya halkı, kartellerin birinin emri altında tarlada çalışıp kokain üretmek zorundaydı; ancak her an rakip kartelin saldırısı yüzünden hayatını yitirebilir, işkence görebilirdi.

Kartellerin uyguladığı terör, oldukça sistemli bir terördü. Öyle ki ülkede, kartellerin "tetikçi"lerine eğitim verdiği bazı "özel üniversiteler" kurulmuştu. Bunlar bildiğimiz üniversitelerden oldukça farklıydı; burada öğrencilere uygulamalı 'işkence ve cinayet dersleri' veriliyordu. Nokta dergisi, 1989 yılında bu "üniversite"lerle ilgili olarak şunları yazmıştı:

Kolombiya Güvenlik Dairesi'nin bir sokak çatışmasında yakaladığı Camilo Zamora Guzman, ya da kod adıyla Travolta, polisleri La Sesenta çiftliğine götürdü. Çiftlikte, beş cesetin bulunduğu bir mezarlık, silah deposu ve 'okul ' vardı. Okul, yani katil üniversitesi. La Sesenta çiftliği, kendi binaları, kooperatifleri, eczaneleri, özel haber alma birimleri, motorize ekipleri olan bir şirkete ait. Yasal olarak bir çiftçi-tüccar ortak yatırımı gibi görünen La Sesenta'nın en etkili faaliyeti de bu üniversite işte, daha doğrusu üniversiteler. Uygulamalı vahşet eğitimi. Şirketin tam 32 ayrı birimi var. Kontenjan iki ayda elli mezun verecek düzeyde. Öğrenciler, kokain mafyasının başkenti olarak bilinen Medellin'in yoksullarından seçiliyor. Okulda eğitim, gün doğarken yapılan egzersizlerle başlıyor. İşin en masum yönü bu belki. Sonra patlayıcı ve silah kullanma dersine geçiliyor. Derken: 'arkadaşlar dersimiz işkence'. Hem de canlı vücutlar üzerinde. Nasıl olsa bölgede gariban köylü bolluğu var. Hele o gariban bir de sol görüşlü ise üniversitenin uygulamalı eğitimi için biçilmiş kaftan olarak görülüyor. Sonra da, acımadan biçilmiş insan haline getiriliyor.108

Peki bu vahşet üniversitelerindeki "öğretim üyeleri" kimlerdi dersiniz?

Cali Kartel’nin lideri Miguel Miguel Roriguez Orejuela’nın (üstte) pazarı, Medelin Karteli’ne yapılan operasyonlarla daha da büyütüldü. Beyaz Saray’da lobi oluşturacak kadar güçlü olan Cail Kartel ile bağlantısı olan isimlerden biri de Henry Kissinger.

Tahmin edilebileceği gibi kokain kartellerinin kurdukları ölüm timlerinin en büyük "öğretmen"leri İsrailli subaylar ve Mossad ajanlarıydı. İsrailli askeri uzmanlar, hem Cali hem de Medellin Kartellerinin "ölüm üniversiteleri"nde narko-teröristlere İsrail tarzı eğitim verdiler. Bu konuda en çok ün salmış İsrailli ise İsrail ordusundan Albay Yair Klein'dı.109

Olay sadece Mossad ajanı İsrailli askerlerin, para karşılığı narko teröristleri eğitmeleri ile kısıtlı değildir. İsrail, bu ajanlarını uyuşturucu trafiğini kontrol etmek için de kullanır. Kokain satışından elde edilen paralar, ya Amerika'da yaşayan Yahudi işadamı ve politikacıların hesabına yatırılır ya da İsrail'e aktarılır.

Fransız Arabies dergisi, "İsrail'in Narko-Terörizm Bağlantısı" başlığı altında verdiği bir haberde, Yahudi Devleti'nin kokain ticareti içindeki inanılmaz rolünü gözler önüne sermişti. Buna göre, Kolombiya kokain kartellerinin ölüm timlerinin çok büyük bir bölümü İsrailliler tarafından eğitiliyordu. Yair Klein'in komutasındaki İsraillilerden oluşan Hod-Hahanit adlı terör timi, narko-teröristlerin eğitimini üzerine almıştı. Bu işi yapanların arasında, Yair Klein'in yanında Pesakh Ben Or adlı İsrailli "para aklayıcı", Mossad ajanı Mike Harari, İsrailli General Ze'evi ve Lübnanlı Yahudi işadamı Amiram Nir de yer alıyordu.110

İsrail'de yayınlanan Yediot Aharonot gazetesi de 1989 Nisanı içinde yayınladığı uzun bir yazı dizisinde, İsrail askerlerinin Medellin Kokain Karteli'nin terör timlerini eğittiğini doğrulamıştı. 1988 Ağustosu başında Amerikan televizyonu NBC de, İsrailli askerlerin Medellin Kartel'inin baronlarını eğittiğini ve silahlandırdığını söyledi.

İsraillilerin eğittiği narko-terör grupları arasında, vahşeti ile ünlü ACDEGAM grubu da yer alıyordu. Medellin Karteli'nin kurduğu bu grup, ünlü kokain "baba"ları Escobar ve Jose Gonzalo Rodriguez tarafından finanse edilen gerçek bir özel orduydu. ACDEGAM'ın görevi silah zoruyla halka, özellikle koka üreticilerine boyun eğdirmekti. ACDEGAM'ın askerleri, yani "Sicarios"lar, çok iyi silahlandırılmışlardı; çoğu İsrail yapımı Uzi ya da Galil taşıyordu. İsrail'in eğitip silahlandırdığı bu ordu, Kolombiya'daki katliamların çoğundan sorumluydu.111

İsrail ayrıca narko-terör gruplarının silah ihtiyacını da karşılıyordu. İsrail'in Miami'ye yolladığı silahlar oradan Kolombiya'ya aktarılıyordu. 1989 Temmuzunda Miami gümrükçüleri Medellin'e giden ağzına kadar silah yüklü bir gemiyi durdurmuşlardı. Gemide, Medellin Kartelinden iki kişi ve bir de David Kanduiti adlı bir İsrailli yer alıyordu. Gemideki silahlar ise İsrail'in Lübnan'daki gerillalardan ele geçirdiği silahlardı. İsrail bağlantısının içindeki önemli kişilerden biri de, İsrail'in Likud partisinden Knesset (parlamento) üyesi ve eski askeri güvenlik sorumlusu Yehovshova Saguy'du. Saguy'un Kolombiya'da silah satışında uzmanlaşmış bir şirketi vardı.112

İsrail hükümetinin ise tüm bu bağlantılara karşı kullandığı klasik bir yalan vardır: Sözde, kokain kartelleriyle iş yapan Mossad ajanları ya da İsrailli generaller, İsrail'deki görevlerinden "emekli" olmuşlardır ve Latin Amerika'da İsrail hükümeti adına değil, kendi özel işleri için bulunurlar. İsrail hükümeti ise bu "emekli" görevlilerinin faaliyetlerini esefle izler.

Bunun bir yalan, bir aldatmaca olduğunu, Benjamin Beit-Hallahmi, özellikle vurgular. "İsrailli uzmanların 'paralı asker' görüntüsü altında Üçüncü Dünya'ya yollanması iyi bir yöntemdir, İsrail hükümetine ortada resmi hiçbir bağlantı olmadan Üçüncü Dünya'da eylem yapma şansı verir" diyen İsrailli profesör, "paralı asker görüntüsündeki İsraillilerin hemen hepsinin İsrail hükümeti tarafından görevlendirildiğini" haber verir.113

Bundan habersiz olan Kolombiya hükümeti, bir keresinde, saf saf, ülkedeki kartellerin en büyük destekçisi olan İsraillileri İsrail hükümetine şikayet etmeye çalışmıştı. Hükümet 1989 Nisan'ında İsrail yönetimine bir rapor göndermiş ve İsrail askeri gruplarının uyuşturucu kartellerinin servisinde çalıştığı konusunda İsrail hükümetini uyarmıştı. Kolombiya, ülkeyi kasıp kavuran İsraillilerin "kulağını çekmesi" için İsrail hükümetine ricada bulunuyordu. Ama böyle bir şey olmadı elbette. Yitzhak Şamir hükümeti, Kolombiya'daki İsraillilerin "kulağını çekmek" bir yana dursun, Kolombiya hükümetinin yolladığı sözkonusu rapora cevap bile vermedi.114

Panama: Ananas Surat'ın Yanlışları

Eski Panama diktatörü Manuel Noriega.

Panama'da 1989'da bir Amerikan askeri müdahalesi yaşandı. ABD'nin hedefi, ülkeyi 1981 yılından beri dikta rejimi ile yöneten Manuel Noriega'yı indirmekti. Sam Amca hedefine ulaştı; Noriega yakalandı ve Amerika'ya götürülerek hapsedildi. Amerikan yönetimi, halkını ezen ve demokrasiyi hiçe sayan bir uluslararası haydutu "insani değerler" adına koltuğundan indirdiğini ilan etti.

Oysa gerçekler çok farklıydı.

Manuel Noriega'nın ya da son derece bozuk cildi nedeniyle kendisine takılan lakapla "Ananas Surat"ın 1989'daki askeri müdahaleden 4-5 yıl öncesine kadar Amerika'yla arası çok iyiydi. Hatta Noriega'yı bir hiç iken keşfedip onu Panama lideri yapan da Amerikalılar'dı. Ananas Surat, kariyerine ABD'de gördüğü "psikolojik savaş" eğitimi ile başlamış ve daha sonra da Panama gizli servisi G2'nin başına geçmişti. Noriega, 1970'li yılları, Panama'nın karizmatik diktatörü Omar Torrejos'un perde arkasındaki kirli işlerini yürüten gizli servis şefi olarak geçirdi. Bu dönemde yeni görevi sayesinde CIA ile resmi ilişkilere giren Noriega, ABD'nin başlıca istihbarat kaynağı oldu. CIA ile G2 istihbarat örgütü arasında yapılan anlaşmaya göre, CIA G2'ye yılda yüz bin dolar verecek, karşılığında da dosyalar dolusu raporlar alacaktı. Noriega bundan sonra, Panama solu, bölgedeki gerillalar ve diğer ülkeler hakkında topladığı tüm bilgileri CIA'ya aktaracaktı. Ananas Surat, bir "Amerikan ajanı" olmuştu.

1976'da CIA'nın başına George Bush geçtiğinde Noriega'nın CIA'dan aldığı para da hayli artmıştı. Orta Amerika'daki istihbarat faaliyetlerinin kilit adamıydı. O kadar önemliydi ki, Bush onunla Washington'da yemek yemekte tereddüt bile etmemişti. Torrejos'un 1981 yılında bir uçak kazasında ölmesinden sonra, Panama Ordusu'nun başına geçen Noriega, yerine atadığı kukla yöneticilerle ülkeyi perde arkasından yönetmeye başladı. 1983'te Noriega ordu içindeki hasımlarını altetti ve yalnız Silahlı Kuvvetler'in değil, Panama Devleti'nin de başına geçti.

Noriega Panama üzerindeki otoritesini tam olarak kurduktan sonra, eskiden beri ilgi duyduğu uyuşturucu ve silah ticaretini, kurduğu uluslararası bağlantılar sayesinde geliştirmeye başladı. Ancak bunu yaparken zaman zaman, ABD'nin pek hoşlanmayacağı türden girişimlerde de bulunmaktan çekinmiyordu. Diktatör, rejimini kendi başına ayakta tutabileceğini sanmaya başlamıştı. Amerikan desteğine ihtiyacı olmadığını düşünür olmuştu. Bu nedenle kendini ispatlamak için Amerika'nın hoşuna gitmeyecek bazı politikalar izledi. Sandinistlara silah yolladı, "Amerikan emperyalizmi"ni lanetledi.

Ancak Amerika yine de bir süre Noriega'yı idare etti. Diktatör, bazı şımarıklıklar yapsa da sonuçta pek çok yönden Beyaz Saray'ın çıkarlarına hizmet ediyordu. Reagan döneminin CIA şefi William Casey, Noriega ile olan ilişkileri yeniden düzeltti. Noam Chomsky, ABD'nin o dönemler Noriega'ya nasıl destek olduğunu şöyle anlatıyor:

1984'te, Panama'da o zamanlar hala ABD yanlısı olan ünlü uyuşturucu kaçakçısı General Noriega seçimlere hile karıştırdığında bir sorun çıkmadıysa, ABD'nin egemenliğine kafa tutulmadığı zaman 'demokrasi'yi yerleştirme sorunuyla karşılaşılmıyordu. Nitekim Panama'daki hileli seçim, başkanın göreve başlama törenine George Shultz'un katılmasıyla meşrulaşmıştı. George Shultz, CIA ile ABD Büyük Elçisi'nin ortaklaşa verdikleri brifingte, 'Noriega'nın kendi adaylarının seçilmesini garantiye almak için 50.000'den fazla seçim sandığını çalmış olduğu'nu öğrendiğinde bile, Bu seçimi demokrasinin zaferi olarak övüyor, alaycı bir dille Nikaragua'nın da aynısını yapmasını istiyordu.115

ABD'nin Noriega'ya karşı olan tutumunu değiştirmesine neden olan, onun uyuşturucu bağlantılarıydı. Noriega, o zamana dek Kolombiya'daki kokain kartelleri ile Amerika arasında aracılık etmişti. Ancak şimdi kendi başına hareket etmeye kalkıyordu. ABD, Kissinger ve Michael Abbell gibi Beyaz Saray'ın önemli yerlerinde görev almış, ancak gizliden gizliye uyuşturucu ticaretiyle uğraşan kişilerin faaliyetlerine engel olunmasına dayanamadı.

Noriega, Beyaz Saray’la bağlantısı olan Cail Karteli’ni tasviye ederek, rakip kartel Medellin’le şahsi işler yapmaya çalıştı. Bu yanlış, sonunu getirdi: ABD, Noriega’yı Panamaya yaptığı operasyonla devirdi. 3000 kişinin ölümüyle sonuçlanan operasyonun asıl hedefi, Noriega’yı susturarak, ABD ve İsrail ile çevirdiği dolapları ifşa etmesini engellemekti. Üstte, Panama-City’den askeri müdahale manzaraları.

"Amerika'nın uyuşturucu hesapları" ilk başta çok kişiye şaşırtıcı bir ifa-de gibi gelebilir. Çünkü Amerikan yönetimi, özellikle son 10-15 yıldır "uyuşturucuya karşı savaş" açtığı iddiasındadır. Oysa bu bir aldatmaca ve İsrail'in sık sık uyguladığı "ikili politika" tarzının bir örneğidir. Amerikan yönetiminin en üst düzey yöneticileri, ülkelerine uyuşturucu sokan kartellerle işbirliği yaparlar ve bu yolla büyük paralar kazanırlar. Bu kirli ticarete en çok bulaşanların başında ise tanıdık bir isim, Henry Kissinger gelir. Amerikan Executive Intelligence Review grubu, bu nedenle uluslararası uyuşturucu ağını konu edinen kitaplarına Dope Inc. The Book That Drove Kissinger Crazy (Uyuşturucu Şirketi: Kissinger'ı Deli Eden Kitap) adını vermişlerdi.

İşte Noriega, bu uyuşturucu çarkını zedelemeye kalkmış ve Amerika'dan bağımsız hareket etmek istemişti. O yıllarda Amerikalılar Cali karteli ile anlaşmışlar ve yalnızca onunla iş yapmaya karar vermişlerdi. Oysa Noriega, Medellin Karteli ile çalışmakta ısrar ediyordu. Noriega'nın, Cali Karteli'nin kara paraları aklamakta kullandığı bankayı kapatması, bardağı taşıran son damla oldu. Amerikan basını hızlı bir anti-Noriega kampanyası başlattı. Kampanya Panama'ya yapılan askeri müdahaleye kadar sürdü. Amerikalıların Ananas Surat'ı indirdikten sonra ilk yaptıkları iş ise Cali kartelindeki ortaklarını ülkenin yönetimine getirmek oldu. Dope Inc., olayı şöyle anlatıyor:

Panama'da General Manuel Noriega, 1986'da, First Interamericas adlı bankayı, Cali Karteli'ne ait olduğunu kanıtladıktan sonra kapattı. Aralık 1989'da ABD güçleri, Noriega'nın uyuşturucu işi yaptığını ileri sürerek Panama'ya girdi.Ve daha sonra, bu bankanın yönetim kurulunun dört üyesini Başkan, Başsavcı, Anayasa Mahkemesi Başkanı ve Hazine Bakanı olarak atadı... Panama'da uyuş-turucu faaliyetleri, Noriega'nın uzaklaştırılmasından beri daha da artmıştır. Bush'un görünürdeki stratejisi on sene içinde uyuşturucuları % 50 azaltmaktı. Ancak bu aslında uyuşturucu işiyle uğraşan bir grupla çalışırken, diğer bir grubu kontrol etmek ya da ortadan kaldırmak için yapılan bir operasyondu.116

'Generalin Arkasındaki Adam' Mossad Ajanı Hararive İsrail'in Uyuşturucu İşleri

İsrail, Üçüncü Dünya liderlerini yönlendirmek için çoğu kez Mossad ajanlarını devreye sokar. Bu ajanlar, diktatörlere akıl hocalığı yapar, iktidarını korumak için neler yapmaları, halkı nasıl baskı altında tutmaları gerektiği konusunda onları eğitirler. Noriega’nın da bu tür bir “akıl hocası” vardı: Mossad ajanı Mike Harari (resimde Noriega’nın arkasındaki siyah gözlüklü adam).

Panama diktatörü Manuel Antonio Noriega'nın uyuşturucu kartelleri ve Beyaz Saray arasındaki macerası üstte anlatılan şekildeydi. Ancak Ananas Surat'ın macerasında çok önemli roller oynayan bir başka güç daha vardı. İsrail, Noriega'yı yakın takibe almıştı.

ABD Kongresi 1982'de, CIA'nın Nikaragua'daki Sandinist rejimi devirmek için devletin parasını kullanmasını yasaklayınca, kontralara yapılan yardım silah kaçakçılığına dönüştü. Yardımın Panama aracılığıyla devamının uygun görüldüğü dönemde, İsrail, ABD-Panama ilişkilerine Mossad ajanları sayesinde dahil oldu. Panama'da özel olarak görevlendirilen Mossad ajanı Michael Harari'nin misyonu, Noriega'yı İsrail adına yönlendirmekti.

Leslie ve Andrew Cockburn, Dangerous Liasion adlı kitaplarında Noriega'nın Harari bağlantısına "The Man Behind The General" (Generalin Arkasındaki Adam) başlığı altında oldukça geniş bir bölüm ayırıyorlar. Kitapta Noriega'nın Harari ve dolayısıyla Mossad bağlantısından söz edilirken şöyle deniyor: "Michael Harari General Manuel Noriega'nın arkasındaki adam diye bilinirdi. Harari, Mossad'ın el altındaki operasyonlarına başkanlık ederdi. Kendisi Panama'da 'Deli Mike' diye tanınıyordu. General'in akıl hocasıydı." 117

Noriega, Harari için 'benim kılavuzum' diyordu. Harari, Noriega'nın korumalarını eğitti ve Panama Ordusu'nda sorguya çekme ve halk hareketlerini bastırma konusunda dersler verdi.118

Aslında Harari'nin Panama'daki faaliyeti Noriega'nın Panama'nın başına geçmesinden çok daha önceleri başlamıştı. Harari, ülkenin Noriega'dan önceki diktatörü Torrijos'un da yakın danışmanıydı. Bu ilişki, Panama'daki Yahudi cemaatinin önde gelen bazı isimlerinin, Mossad ajanı Harari'yi büyük övgülerle Torrijos ile tanıştırmasıyla başlamıştı (Yahudi cemaatinin bu önde gelenleri birer "sayan"dılar yani). Harari, çok kısa sürede Torrijos ile çok yakın arkadaşlık kurdu. Torrijos'un 1981'de esrarengiz bir uçak kazasında ölümünden sonra başa geçen Noriega, Harari'yle olan ilişkiyi miras aldı. Harari kısa zamanda Noriega için en önemli adam durumuna geldi, onun sağ kolu oldu. İsrail-Panama ilişkilerinin ilerlemesini sağlayan da yine Harari'ydi. Halka açıklamalar yapmaktan ve basında görünmekten hoşlanmayan Harari, Noriega'nın 1983'te İsrail'e yaptığı resmi ziyarette, sadece iki kere İsrail basınında görülmüştü. Noriega'nın sözkonusu ziyareti ise başlı başına bir olaydı: İsraillilerin kendisine taktığı "paraşütçü brövesi"ni gururla takan Noriega, İsrail'in askeri tesislerini gezmiş, İsrail ordusunun özel timlerinin eğitimlerini izlemiş ve Yahudi devletine duyduğu hayranlığı her fırsatta dile getirmişti.119

Mossad’ın Latin Amerika’daki uyuşturucu işlerini idare için kurduğu paravan şirket Hod Hahnit (Mızrağın Ucu), aslında narko-teröristlere eğitim veriyordu. İsrail subayı Yair Klein (sağda) bu timin liderliğini yapıyordu. Klein, aynı zamanda Kolombiya iç güvenlik servisi DAS’ı da eğitti. Yahudi işadamı Amiran Nir ise (solda), Hod-Hahnit’in, uyuşturucudan kazanılan paralarını aklamakla sorumluydu.

Mike Harari ise İsraillerin sık sık söylediğinin aksine, "kendi başına çalışan", hükümetten bağımsız eski bir Mossad ajanı değildi. Aksine, Harari Noriega ile olan ilişkilerini doğrudan Mossad adına yürütüyordu. 1983'de Panama'daki La Prensa gazetesinin sahibi Roberto Eisenmann'a şöyle demişti: "Ben Mike Harari. İsrail gizli servisinin bir üyesi ve Manuel Noriega'nın da çok yakın bir arkadaşıyım." Zaten Harari sürekli olarak "merkez"le bağlantı içindeydi: "Deli Mike" çok sık, hatta bazen günde bir kaç kez Panama'daki İsrail elçiliğine girip çıkıyordu. Eski bir büyükelçilik görevlisinin söylediğine göre, Harari, "elçilikte sanki evindeymiş gibi" hareket ediyor, İsrail'le elçilik arasındaki tüm gizli hatları rahatlıkla kullanıyor ve elçilik içindeki her şeyi de biliyordu.120

Kısacası Harari, doğrudan İsrail adına Noriega'ya "akıl hocalığı" yapıyordu. Noriega'nın uyuşturucu işleri de bunun dışında değildi. Harari, Panama'daki uyuşturucu işini de İsrail adına yönetiyordu. Harari Şebekesi Nikaragua'daki kontralara silah taşımış ve Kolombiya-ABD arasındaki uyuşturucu trafiğini de düzenlemeyi ihmal etmemişti. Middle East International dergisi, konuyla ilgili bir haberinde şöyle diyordu: "Nikaragua'ya karşı gizli savaşın başladığı ilk yıllarda Harari, İsrail, ABD ve Panamalılardan oluşan bir grup kurarak, Güney Amerika'ya silah taşımış, Kolombiya'dan ABD'ye uyuşturucu yollamış, her iki operasyonda da aynı uçakları ve iniş sahalarını kullanmıştır." 121

Harari-Noriega, daha doğru bir deyişle Panama-İsrail işbirliğini, Noriega'nın eski politik istihbarat şefi Jose Blandon ise şöyle tarif ediyor: "Harari, Noriega'nın işinin bir parçası. Kokaini Kolombiya'dan Panama'ya taşıyorlar. Kontralara sağlanan silahlar için kullanılan altyapı, uyuşturucu için de kullanılıyor. Aynı pilotlar, aynı uçaklar, aynı insanlar." 122

2000'e Doğru da konuya değinerek, "Panama'ya uyuşturucu kaçakçılığı, Mossad gözetiminde ve İsrail uçaklarıyla yapıldı" diye yazmıştı.123

Kısacası, İsrail, Noriega aracılığıyla yapılan uyuşturucu ticaretini de kontrol ediyordu. Az önce değindiğimiz gibi bu uyuşturucu şebekesinin ABD'deki en büyük ayağı ise Henry Kissinger'dı; yani İsrail'in Amerika'daki en önemli uzantısı. Uluslararası uyuşturucu şebekesini konu edinen Dope Inc. kitabında yazıldığına göre, Amerika'daki uyuşturucu ticaretinin Kissinger'la bağlantılı diğer kilit isimleri arasında ise Yahudi lobisinin etkin kuruluşlarından ADL'nin (Anti-Defamation League of B'nai B'rith) liderleri gelmektedir. ADL'nin; Kenneth Bialkin, Michael Milken, Edgar Bronfman gibi önemli isimleri, Amerika'daki uyuşturucu ticaretini aracılar yoluyla kontrol etmekte ve elde ettikleri paranın önemli bir bölümünü de Kongre üyelerine İsrail lehinde oy vermeleri için rüşvet dağıtmaya ayırmaktadırlar. Ayrıca Amerika'daki mafyanın büyük isimlerinin çoğunlukla Yahudi oluşları da ki ilk anda akla Amerika'nın gelmiş geçmiş en büyük mafya babası Meyer Lansky ve onun ortağı Benjamin "Bugsy" Siegel gelir dikkat çekicidir. Ayrıca son dönemde özellikle New York'ta çok güçlü olan ve uyuşturucu işini yöneten "Rus mafyası" da aslında Rusya'dan göçeden Yahudilerin Evsei Agron önderliğinde kurduğu bir "Yahudi mafyası"dır.124

Bu durumda karşımıza çıkan tablo, Latin Amerika'dan ABD'ye uzanan uyuşturucu ticaretinin asıl olarak Yahudi kontrolü altında gerçekleştiğidir. Ki bu da, İsra Suresi'nde haber verilen "İsrailoğullarının yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaları" hükmünün bir başka yansımasıdır.

Noriega'nın sonunu getiren yanlış, az önce değindiğimiz gibi bu uyuşturucu ağının kurallarına karşı gelmesiydi. Bu uyuşturucu ağı "Yahudi kontrollü" olduğuna göre, Ananas Surat'ın hesabını da Yahudiler görmeliydi. Öyle de oldu. Noriega'ya yapılan Amerikan müdahalesinin hazırlık aşamasında, İsrail ordusundan Albay Yair Klein devreye girmiş ve Noriega'yı devirmek için çalışmaya başlamıştı. Dope Inc.'de Klein'in misyonu şöyle anlatılıyor:

... Klein, Reagan-Bush idaresi tarafından gizli bir operasyonla görevlendirildi. Bu, Panama'daki General Manuel Antonio Noriega'yı devirmekti. 1988'de Klein, İsrail'in eski Panama Büyükelçisi Eduardo Hereira ile gizli görüşmeler yaptı. Hereira daha sonra Elliot Abrams tarafından ABD'ye alınarak CIA'da görevlendirildi. Albay Klein, Hereira ile Panamalı Generali devirmek amacıyla Panama'da bir kontra güç oluşturmakla görevlendirildi.125

Amerika müdahaleyi Yair Klein'den gelen istihbarat üzerine yaptı. Noriega indirildi ve doğruca Amerika'ya götürülerek Miami Hapishanesinin 41586 numaralı hücresine konuldu. Basınla kesinlikle görüştürülmedi. Hala görüştürülmüyor; çünkü onyıllar hizmet verdiği İsrail-Amerika şebekesinin sırlarını açığa vurmasından korkuluyor.

İsrail'in Latin Amerika'daki 'Tarımsal Yardım'ları (!)

Önceki sayfalarda incelediğimiz bilgiler, bizlere, son 30-40 yıl boyunca İsrail'in Latin ve Orta Amerika'da çok büyük bir savaş organize ettiğini göstermektedir. Yahudi Devleti, bölge halkına karşı (ki bu halkın en büyük temsilcisi Katolik Kilisesidir), faşist ve baskıcı rejimleri desteklemekte, uyuşturucu kartellerine yardım etmektedir. Guatemala'da, El Salvador'da, Nikaragua'da akan kanların ardında, ya İsrail silahları ya da İsrail'in askeri uzmanları vardır.

Ancak kuşkusuz tüm bunlar resmi olarak inkar edilmektedir. Hiçbir İsrail lideri, bölgede askeri bir etkileri olduğunu kabul etmez. Basın bundan fazla söz etmez. Sonuçta İsrail bağlantısı bu denli büyük, bu denli etkili olmasına rağmen, pek bilinmemektedir.

İsraillilerin Latin ve Orta Amerika'da İsrail aktiviteleri ile ilgili sorulara verdikleri cevaplar ise şaşırtıcı ve önemlidir. Örneğin Mossad'ın ünlü isimlerinden David Kimche, ülkesinin bölgedeki icraatları ile ilgili olarak şunları söylemiştir:

Evet, bazı ülkelerle ilişkilerimiz var. Bunlar tarım ilişkileridir. Tarımla ilgili konularda, örneğin daha verimli ürün almak için kullanılan teknikler hakkında bazı ülkelerle işbirliği yapmaktayız. Latin Amerika'nın ücra köşelerine tarım uzmanlarımız gitmekte ve oradaki insanlara ki oralarda Latin Amerikalı olmayan insan pek bulunmaz tarım teknolojisi hakkındaki birikimimizi aktarmaktadırlar. Örneğin El Salvador'la olan ilişkilerimiz bu türdendir. Orada yalnızca tarım uzmanlarımız vardır. Oysa bazı insanlar El Salvador'la askeri ilişkiler içine girdiğimizi söylüyorlar. Böyle bir şey kesinlikle yoktur. Evet Salvador'da İsrailli uzmanlar vardır; ama bunlar tarım uzmanlarıdır. Başka Latin ve Orta Amerika ülkelerine bu konuda yardım yapıyoruz.126

Belki David Kimche'nin bu sözleriyle "dalga geçtiğini" sanabilirsiniz. Hayır, aksine Mossad şefi son derece ciddidir. Daha doğrusu, son derece ciddi bir yalan söylemektedir. Bu yalan, İsrail'in klasik politikası haline gelmiş durumdadır. Yahudi Devleti, "tarımsal işbirliği" adı altında değişik ülkelere sızmayı veya oradaki rejimlerle ya da rejim muhalifleriyle askeri ilişki kurmayı alışkanlık haline getirmiş durumdadır. Bu aldatmaca, Afrika'da da yoğun biçimde kullanılmıştır.

Durum böyle olduğuna göre, İsrail'in "tarımsal işbirliği" tekliflerine daha bir tedbirli bakmak gerekmektedir. Çünkü Yahudi Devleti, son dönemlerde Türkiye'yi çok yakın ilgilendiren iki ayrı bölgeye de "tarımsal işbirliği" adı altında sızmak hedefindedir: Türki Cumhuriyetlere ve Güneydoğu Anadolu'ya... Dikkatli olmak gerekmektedir: İsraillilerin GAP'a olan "tarımsal" ilgisi, El Salvador'a olan "tarımsal" ilgilerine benzeyebilir.

Bu noktada akla gelen bir başka örnek de Sri Lanka'dır.

Sri Lanka-Tamil Deneyimi ya da İki Düşman Tarafı Birden Desteklemek

İsrail'in Üçüncü Dünya'daki aktiviteleri arasında, Sri Lanka özel bir yer tutar. Çünkü bu ülkede yaşananlar, yeryüzündeki devletler arasında yalnızca İsrail'e özgü olan, savaşan iki düşman tarafın aynı anda desteklenmesi ve silahlandırılması yönteminin bir örneğidir.

Sri Lanka (eski adı Seylan), Hindistan'ın güneyindeki bir ada-devlettir. 16 milyon nüfusu olan ülkenin % 74'ü Budist Sinhalalar, % 20'si ise büyük çoğunluğu Hindu olan Tamiller'den oluşur. Yönetim Sinhalalar'ın elindedir. Ülkenin kuzeyinde yaşayan Tamiller, İngiltere'den bağımsızlığın kazanıldığı 1948'den bu yana ezildiklerini öne sürerler. 1983'te ise kendilerine "Tamil Kaplanları" adı veren bir grup gerilla, Sinhala rejimine karşı bağımsızlık mücadelesi başlatmıştır. Kanlı bir iç savaşa dönüşen bu çatışma, halen sürmektedir.

Ve İsrail'in Uzakdoğu'daki bu iç savaşla çok yakından ilgisi vardır. Yahudi Devleti, önceki sayfalarda gördüğümüz diğer örneklerde olduğu gibi askeri eğitim ve silah satışı yoluyla iç savaşa dahil olmuştur. Ancak İsrail'in Sri Lanka iç savaşındaki rolü biraz farklıdır; Yahudi Devleti taraf tutmamaktadır. Ya da bir başka deyişle, iki tarafı birden tutar; iki tarafı da birbirini öldürmesi için eğitir ve silahlandırır.

1983'te, gerilla savaşı patlak verdiğinde, Sri Lanka hükümeti yardım için İngiltere ve Amerika'ya başvurmuş; ama bu iki ülke de etnik bir çatışmanın doğrudan içinde bulunmayı istememişlerdi. Müdahale etmekte tereddüt etmeyen tek ülke İsrail oldu. Kısa sürede askeri ilişkiler kuruldu. Sri Lanka ordusu karşı-gerilla faaliyetleri konusunda SHABAK (iç güvenlikle ilgili İsrail gizliservisi) uzmanları tarafından eğitildi. Sri Lanka Savunma Bakanı Lalith Athulathmudali, SHABAK'ın yöntemlerini överek, adamlarının hiç bu kadar iyi eğitim görmediklerini söylüyordu. 1984 Ağustos'undan itibaren, Tamillere karşı yeni bir istihbarat ağı kurmak için hükümetle birlikte çalışan altı İsrailli istihbarat uzmanı ülkede görev yaptı. Sri Lanka Dışişleri Bakanı Douglas Liyenage 1984'de İsrail'i ziyaret etti.

Hükümet, Sri Lanka ve Hindistan arasındaki deniz geçitlerini kontrol etmek için İsrail'e altı adet devriye botu ısmarlamıştı. Bu botun satışıyla ilgili olarak yapılan anlaşma 27 Mayıs 1985'de Matityahu Peled tarafından Knesset'te gündeme getirildi. Savunma Bakanı Yitzhak Rabin bu konuda konuşmayı reddetti ve bunun devlet güvenliği açısından sakıncalı olacağını söyledi. 1985 sonbaharında Başbakan Şimon Peres'in Paris'e yaptığı bir gezi sırasında Sri Lanka başkanı Junius Jayawardene ile ikisi arasında gizli bir buluşma gerçekleşti. Kısacası Yahudi Devleti, Sri Lanka'daki iç savaşa boğazına kadar batmıştı. Benjamin Beit-Hallahmi, şöyle diyor: "İsrail'in 1984'de olaylara müdahale etmesiyle birlikte olaylar daha vahşi ve daha ümitsiz hale gelmiştir. Sri Lanka şimdi 'Güney Asya'nın Lübnan'ı gibi ürkütücü bir lakap kazanmıştır." 127

Kısacası, Sri Lanka hükümeti, Tamillere karşı yürüttüğü savaşta en büyük desteği İsrail'den görmüştü.

Konuyla ilgili diğer bazı ilginç bilgiler ise eski Mossad ajanı Victor Ostrovsky'nin "best-seller" olan kitabı By Way of Deception'da açıklanmıştı. Mossad'da katsa (birim subayı) rütbesine kadar yükselen, ancak sonradan örgütten ayrılarak yaşadıklarını açıklayan Ostrovsky, kitabında Sri Lanka ile ilgili de önemli şeyler yazdı.

Ostrovsky henüz örgütteki eğitim dönemindeyken bir gün İsrail'e Sri Lanka'dan 50 kişilik bir grup gelmişti. Bu elli kişi üç gruba ayrılmış, ilk grup anti-terör taktikleri konusunda eğitim görmek için Mossad'ın Petha Tivak yakınlarındaki Kfar Sirkin askeri üssüne götürülmüştü. İkinci grup Tamillere karşı ülkenin kuzey kıyılarını korumak için 7-8 adet İsrail yapımı Devora hücumbotu almaya gelmişti. Üçüncü grup ise Sri Lanka sularına mayın döşeyen Tamillere karşı kullanmak üzere radar ve benzeri donanma malzemeleri almak için gelen yüksek rütbeli bir subay grubuydu. Bunlar Sri Lanka hükümetinin adamlarıydı ve İsrail'den her zaman olduğu gibi silah kullanmak ve adam öldürmek için bilgi almaya gelmişlerdi.128

Ostrovsky, İsrail'in Sri Lanka'ya verdiği ilginç bir desteği daha anlatıyordu. Sri Lanka hükümeti İsrail'den satın aldığı silahların parasını ödemekte zorlandığında, Yahudi Devleti onları Dünya Bankası'nı kandırmaları yönünde teşvik etmişti. Mossad üst düzey görevlisi Amy Yaar, Sri Lanka hükümetininin önüne "Mahaweli Projesi" diye proje koymuş ve bunu kullanarak Dünya Bankası'ndan kredi istemelerini öğütlemişti. Proje, ülkedeki Mahaweli ırmağının yatağının değiştirilmesini ve bu yolla tarımsal üretimin arttırılmasını öngörüyordu. Mossad, biri Kudüs İbrani Üniversitesi'nden ekonomi profesörü, diğeri de bir tarım profesörü olan iki İsrailli uzmana, projenin önemine ve maliyetine dair makaleler yazdırdı ve daha sonra da bunları öne sürerek Sri Lanka'nın proje için Dünya Bankası'ndan 250 milyon dolar almasını sağladı. Ama proje hayali bir projeydi ve asla gerçekleşmedi. Alınan kredi ise Sri Lanka hükümeti tarafından satın alınan silahların karşılığı olarak İsrail'e gitti. Ostrovsky'nin yazdığı gibi "proje, silahların parasını ödemek amacıyla Dünya Bankası'ndan para alabilmek için icad edilmişti." 129

Tüm bunlar, İsrail'in Sri Lanka yönetimi ile oldukça kapsamlı bir ilişki içinde olduğunu gösteriyordu Ama bir de madalyonun öteki yüzü vardı.

Yahudi Devleti, Tamilleri de silahlandırmakta ve eğitmekteydi!... Victor Ostrovsky, By Way of Deception'da Sri Lanka hükümet güçleri ile ilgili yazdığı askeri bağlantıların ardından, İsrail'e eğitim için gelen Tamil gerillalarından söz ediyordu. Hatta Tamillerle Sri Lanka güçleri aynı anda İsrail'de eğitilmişler, bir grup Hayfa'da, öteki grup da Tel-Aviv'de İsrail'in terör taktiklerini öğrenmişlerdi. Tamiller, deniz komandoları üssünde; sızma teknikleri, mayınlama, haberleşme ve hücumbotları batırma konularında eğitilmişlerdi. Durum oldukça ilginçti: İsrail, Sri Lanka yönetimine Devora hücumbotları satarken, Tamillere de bunları batırmayı öğretmişti.130 Ostrovsky, durumu, "İsrail, iki tarafın da üst düzey askeri kuvvetlerini, iki tarafın bilgisi dışında, aynı anda eğitti" diyerek özetliyor.131

Bu durum, kuşkusuz son derece ilginç bir durumdur ve Yahudi Devleti'nin Üçüncü Dünya'da çıkardığı bozgunculuğun hangi boyutlara varabildiği konusunda oldukça aydınlatıcıdır. İki tarafı birden silahlandırmak ve eğitmek, ölüm tacirliğinden başka bir şey değildir çünkü.

Sri Lanka örneği, İsrail'den destek alan ya da uman başka ülkeleri de düşündürmelidir. Yahudi Devleti, kendilerine hissettirmeden hem Tamilleri hem de hükümet güçlerini eğitip silahlandırdığına göre, bu ikili desteği başka yerlerde de uygulayabilir. Bu nedenle, "teröre karşı İsrail'den yardım" bekleyen Türkiye'nin de, biraz daha bilinçli olmasında yarar vardır...

İsrail'in Öteki Faşist Dostları:

Sol-Faşistler, Neo-Naziler ve Gladio...

İtalyan terör örgütü Kızıl tugaylar, İsrail’in ilişki kurduğu sol-faşistlerin tipik bir örneğiydi. Başbakan Aldo Moro, İsrail aleyhtarı oluşunun da etkisiyle, 1978 Nisanında Kızıl Tugaylar tarafından kaçırıldı ve kurşuna dizildi. Üstte, Moro’nun öldürülmeden kısa bir süre önce teröristler tarafından çekilen resmi.

İsrail'in Üçüncü Dünya aktiviteleri, yalnızca önceki sayfalarda incelediğimiz Afrika ve Latin ve Orta Amerika ülkeleri ile sınırlı değildir. Filipinler'deki kanlı Marcos iktidarı, Endonezya'daki Suharto diktası İsrail'den en çok destek almış rejimlerdir. Bunun yanısıra Yahudi Devleti'nin; Hindistan, Burma, Tayland, Singapur gibi Asya ülkeleri ile de çok yakın askeri bağlantıları vardır. Mossad, tüm bu ülkelerde son derece aktiftir veya faşist rejimleri ayakta tutmaya çalışmıştır ya da hür rejimlere karşı faşist muhalefetleri desteklemiştir. (Bu ülkeleri, anti-İslam özellikleri nedeniyle, dünya Müslümanlarını konu edinen bir sonraki bölümde inceleyeceğiz.)

Hallahmi, ülkesinin Üçüncü Dünya'daki faşist güçlerle olan tüm bu ilginç bağlantılarını aktardıktan sonra, İsrail-faşizm ilişkisinin artık bir kural haline geldiğini bildiriyor ve şöyle diyor: "Dünyanın dört bir yanındaki aşırı sağcıların tü- mü, İsrail'e hayranlık beslemekte ve onu kendilerine bir model olarak kabul etmektedirler." 132 İsrailli yazar, bu psikolojiyi şöyle açıklıyor:

Günümüzün aşırı sağcılarının hepsi İsrailli savaşçı prototipine hayrandır: Uzun boylu, sert, acımasız, elinde Uzi taşıyan ve koyu renkli yerlileri çekinmeden öldüren İsrailli tipi, Arjantinli Generalleri, Paraguaylı albayları ya da Afrikalı faşist birlikleri İsrail'e hayran kılmaktadır.133

İsrail'in faşist rejim ya da örgütlerle kurduğu ilişkiler, Üçüncü Dünya'yı aşmakta ve diğer coğrafyalarda da geçerlilik kazanmaktadır. Örneğin Avrupalı faşistler arasında İsrail'in gizli dostlarının sayısı hayli kabarıktır. Bu faşistlerin hepsinin "aşırı sağcı" olmaları da gerekmez; bir kısmı, "sol-faşist"tir.

İsrail'le işbirliğine giden "sol-faşist"lerin içinde Romanya'nın eli kanlı diktatörü Nikolay Çavuşesku başta gelir. Çavuşesku, Doğu Bloku ülkelerinin genelinin aksine, İsrail'in haksız işgali ile sonuçlanan Altı Gün Savaşı'nın ardından Yahudi Devleti'ni kınamamış ve BM'de onun aleyhine oy vermemiştir. İsrailliler, Çavuşesku'nun bu jestini iyi görmüşler ve diktatör ile yakın bağlantılar kurmuşlardır. İsrail lobisi, Amerikan Kongresi'nde Romanya lehine lobi yapmaya söz vermiş ve gerçekten de Yahudi lobisinin çabaları sonucunda Çavuşesku Romanyası, Amerika'nın "ticarette en çok tercih edilen ülke" (Most Favoured Nation) listesinde yıllar boyu yerini korumuştur. Bunun yanısıra, İsrail ve Romanya arasında Romen Yahudilerinin İsrail'e göç ettirilmesi ile ilgili anlaşmalar imzalanmış ve uygulamaya konmuştur. İsrail'in Çavuşesku'ya verdiği lobi desteği de, eli kanlı diktatörün devrilmesine kadar sürmüştür.134

İsrail'in ya da onun Amerikalı uzantılarının sol-faşistlerle yakın ilişki içinde olduğunu, yakın çevremize baktığımızda da görebiliriz. "Nasyonal Sosyalizm"in alaturka versiyonu olan "ulusal sol"un fosilleşmiş liderinin, Kissinger'ın çok yakın bir dostu, daha doğrusu istikrarlı bir öğrencisi oluşu bir tesadüf değildir. Bölücülüğe karşı çıkma adına en büyük bölücülüğü yapanlar, dine ve dindarlara karşı şahin kesilenler, hep bu "ulusal sol"un dinazorlarıdır.

İsrail'in Avrupalı faşistler ve neo-Naziler'le olan yakın ilişkileri de az bilinen ama doğruluğuna kuşku olmayan bir gerçektir. İsrail, Avrupa'daki aşırı sağcı örgütler ve kontrgerilla örgütlenmeleri ile çok yakın ilişkiler kurmuş ve onları farklı yönlerden desteklemiştir.135 Yahudi Devleti'nin, Batı Alman gizli servisinin şefi ve eski bir Nazi generali olan Reinhard Gehlen'in aracılığıyla neo-Nazilerle kurduğu ilişkili bunun bir örneğidir. Alman Gizli Servisi BND'nin şefi olan Gehlen, Mossad'la çok yakın ilişkiler kurmuş ve onun zamanında iki gizli servis arasındaki işbirliği en üst düzeye çıkmıştır. İsrail Gehlen aracılığı ile Alman neo-Nazileriyle de yakın ilişkiler kurmuştur. (Almanya'daki kontrgerilla hareketinin adının "Gehlen Harekatı" olması da bir başka ilginç noktadır). Gehlen ve neo-Nazilerle kurulan bu bağlantının İsrail cephesindeki mimarı ise oldukça tanıdık bir isimdir; Şimon Peres.136

Peres'in İdi Amin, ırkçı Güney Afrika rejimi, Somoza gibi faşistlerle bağlantılarına önceki sayfalarda değinmiştik. İsrail'deki "solcu" İşçi Partisi'nin ağır topu Peres'in faşistlerle bu denli yakın ilişkiler kurması, bizlere İsrail siyasi sisteminin ne denli "yekpare" bir sistem olduğunu göstermektedir: İsrail'in "solcu" İşçi Partisi ve "sağcı" Likud bloku arasında hiçbir gerçek fark yoktur. Her iki parti de, 8. bölümde de değindiğimiz gibi aynı derecede faşist ve ırkçıdır. (Şu günlerde barış havarisi geçinen Peres'in faşist bağlantıları hala aynı hızla sürmektedir. Onu, dünyanın çeşitli ülkelerine yaptığı resmi ziyaretler sırasında faşist partilerin liderleri ile son derece samimi sohbetler yaparken görebilirsiniz).

Livia Rokach, İsrail eski Başbakanlarından Moshe Sharett'in özel günlüğüne dayanarak yazdığı İsrail'in Kutsal Terörü adlı kitabında Yahudi Devleti'nin başka Avrupa faşistleri ile olan bağlantılarına değinir. Buna göre, İsrail'in faşistler ve sol-faşistler aracılığıyla en çok yıpratmaya uğraştığı ülkelerin başında İtalya gelmektedir. "Anti-Siyonist Katolik bir kültürle yoğrulmuş olan İtalya", İsrail tarafından potansiyel bir düşman olarak algılanmaktadır. Rokach, İsrail'in bu "potansiyel düşman"a karşı oynadığı faşist kartını şöyle anlatır:

60'lı yılların başında, İtalya; Siyonist İşçi Partisi üyelerinin, resmi ve yarı resmi radikal sağcıların, faşistlerin ve neo-Nazilerin İtalyan demokrasisini dinamitlemek için buluştukları bir merkez oldu... 1971'deki ikinci (faşist) darbe girişiminin lideri olan eski SS komutanı Valerio Borgheise'nin İsrail'e kaçtığı yolundaki haberler basında yer almıştır... 1972'deki seçim kampanyasında, Mussolini'nin eski sağ kolu Faşist Parti başkanı Giorgio Almirante ve eski NATO generali Gino Birindelli, İsrail üst düzey yöneticileriyle yakın ilişkilerinden gurur duyduklarını açıkça belirtiyorlardı. 1973'de Hıristiyan Demokrat Başbakan Mariano Rumor'a suikast yapan Bertolli'nin yanında cinayet aracı olarak İsrail ordusunun işaretini taşıyan bir bomba bulunmuştur. Yapılan araştırmalar sonucu suikastçinin bir süre öncesine dek bir İsrail kibbutzunda yaşadığı saptanmıştır.137

Rokach, tüm bu verdiği bilgilerin "devlet güvenliği" gerekçesiyle kamuoyundan gizli tutulduğunu ve İsrail'in tüm bu aktivitelerinin gizlilik perdesi içinde kaldığını söylüyor. (Zaten bu nedenle de Noam Chomsky, Rokach'ın kitabını "resmi tarihin ardında yatan gerçek dünyanın perdesini kaldırmak isteyenler için çok değerli bir kaynak" olarak tanımlar). Rokach, "gerçek dünyanın perdesini aralayan" başka bilgiler vermeye devam ediyor:

İsrail'in İtalyan ve diğer Avrupalı faşist gruplarla işbirliği 70'li yılların sonlarından 80'li yıllara uzanmıştır. Son yıllarda bu işbirliği Lübnanlı Falanjistlerin desteğiyle daha da güç kazanmıştır... (Lübnan'daki) eğitimin kamplarında İtalyanların yanısıra Alman, İspanyol ve Fransız faşistleri de eğitilmekte, kamp personeli tahmin edilebileceği gibi İsraillilerden oluşmaktadır.138

İsrail'in İtalya'daki bağlantıları arasında, ünlü P2 locası ve locanın yakın ilişki içinde olduğu kontrgerilla örgütü Gladio da vardı. Eski Mossad ajanı Victor Ostrovsky, çok yankı uyandıran By Way of Deception adlı kitabından sonra 1994'te yayınladığı The Other Side of Deception'da, Mossad-P2-Gladio bağlantısından söz eder. Ostrovsky'nin yazdığına göre, Licio Gelli, yani P2 mason locasının ünlü üstadı, "Mossad'ın İtalya'daki müttefiki"dir ve Gelli'nin yönettiği P2 ile yine Gelli'yle yakın ilişkisi olan Gladio örgütü de Mossad'la ittifak içindedir. Mossad, Gelli-P2-Gladio bağlantılarını kullanarak 80'li yıllarda İtalya üzerinden silah ticareti yapmıştır.139

Ostrovsky'nin sözünü ettiği Mossad-Gladio bağlantısı son derece önemlidir ve bizlere başka ülkeler hakkında da önemli bir ipucu vermektedir. Çünkü İtalyan Gladio'su, Soğuk Savaş döneminde NATO ülkelerindeki rejim muhaliflerini ortadan kaldırmak için kurulmuş olan büyük kontrgerilla ağının yalnızca İtalya'daki koludur. Ve eğer kontrgerilla ağının İtalya kolu "Mossad'ın müttefiki" ise ve Mossad'la ortak operasyonlar gerçekleştiriyorsa, bu ittifakın kontrgerillanın diğer ülkelerdeki versiyonları açısından da geçerli olduğunu düşünebiliriz. (Az önce Alman kontrgerillası Gehlen'in Mossad ilişkisine de değinmiştik).

Nitekim Mossad-kontrgerilla bağlantısının önemli bir başka örneğini yine Victor Ostrovsky vermektedir.140 Eski Mossad ajanı, Belçika'daki Gladio ve bu Gladio'nun sivil kanadını oluşturan Westland New Post (WNP) adlı faşist partinin Mossad'la çok yakın ilişki içinde olduğunu anlatır. Buna göre, Belçika Gladio'sunun Belçika gizli servisi içindeki uzantıları ve WNP, 1980'lerin ortalarında bir seri suikast ve bombalama eylemini Mossad'ın yardımı ile gerçekleştirmiştir. Bu "destablizasyon" eylemlerinin amacı, sol çizgiye kaymaya başlayan hükümeti baltalamaktır; Gladio tarafından gerçekleştirilen eylemler solcuların üstüne atılacak ve böylece karşı tarafın arkasındaki halk desteği zayıflatılacaktır. Gerçekleştirilen eylemlerin arasında, Belçika Başbakanının öldürülmesi ve çok sayıda süpermarketin bombalanması vardır. Belçika Gladio'sunun sözkonusu eylemleri gerçekleştirmek için kurduğu gruptan üç kişi 1985'te ülkeyi terketmek zorunda kalarak İsrail'e kaçmış ve orada Mossad tarafından kendilerine yeni sahte kimlikler sağlanmıştır. Ostrovsky, bu sahte kimlik sağlama işleminin, Mossad ile Belçika aşırı sağı arasındaki gizli anlaşmanın bir parçası olduğunu yazıyor. Eski Mossad ajanının verdiği bir diğer bilgi ise "Fransa'daki faşist gruplar ile Mossad arasındaki işbirliği." 141

İsrail, tüm bunların yanısıra, az önce debelirttiğimiz gibi kimi zaman sol-faşistlerle de yakın bağlantılar içindedir. İtalya'yı yıllar boyu kasıp kavuran Kızıl Tugaylar'ın İsrail ve Mossad ile kurduğu yakın bağlantılar bunun bir örneğidir. Bu bağlantı şimdiye kadar pek çok kaynakta açıklandı. İtalyan Panorama dergisi, İsrail'in 1970'lerin başından bu yana Kızıl Tugaylar'a silah, para ve askeri eğitim verdiğini yazmıştı.142 Noam Chomsky de Kızıl Tugaylar-Mossad ilişkisine değinir. Chomsky'nin yazdığına göre Kızıl Tugaylar'ın İtalyan Başbakanı Aldo Moro'yu öldürmesinde de İsrail'in rolü vardır; çünkü Moro İsrail karşıtı düşüncelere sahiptir. İsrail'in Kızıl Tugaylar'a destek vererek yapmak istediği şey ise İtalya'yı istikrarsızlığa sürüklemektir.143

İtalya örneği bize İsrail'in stratejisi ile ilgili önemli bir gerçek göstermektedir: İsrail, kendisine düşman olarak gördüğü halkların baskı altında tutulması, terörize edilmesi, istikrarsızlığa sürüklenip "destablize" edilmesi gerektiğine inanır. Faşistleri ve bazen de sol-faşistleri desteklemesinin mantığı temelde budur. Bu "düşman" halkların çoğu kuşkusuz Düzen tarafından ezilen ve dolayısıyla Düzen'e tepki duyan Üçüncü Dünya halklarıdır. Dünyanın "en Katolik" ülkesi olan İtalya ise Katolik düşüncesinde yer alan anti-Siyonizm nedeniyle "düşman halklar" kategorisine girmiştir (ancak Vatikan'ın İsrail'le kurduğu son ilişkilerden sonra bu durumun önemli ölçüde değiştiği söylenebilir). Kuşkusuz İsrail'in din yönünden "düşman halklar" sınıfına koyduğu halkların başında ise özellikle son dönemlerde, Müslümanlar gelmektedir. Bunu kitabın bir sonraki bölümünde inceleyeceğiz.

Üçüncü Dünya ile Savaş

Önceki sayfalarda incelediğimiz İsrail bağlantıları kuşkusuz pek çok kimse için şaşırtıcıdır. Ancak bu bağlantılar bizi düşünmeye yöneltmelidir. İsrail'in neden Üçüncü Dünya'da büyük bir savaş verdiği, neden dünyanın öbür ucundaki rejimlerin durumu ile bu denli yakından ilgilendiği, neden yerkürenin dört bir yanındaki faşistlerin en büyük müttefiki olduğu, çözülmesi gereken bir sorudur. 5 milyon nüfuslu küçük bir ülke olan İsrail'in, 120'yi aşkın ülkeden oluşan ve en az 2 milyar insanı barındıran Üçüncü Dünya'ya karşı neden ve nasıl böyle bir savaş başlattığını bulmak zorundayız.

Ancak İsrail Üçüncü Dünya savaşında yalnız değildir. Amerika da bu savaşın içindedir. Bu savaşın Amerikan kaynaklı olduğu, İsrail'in de onun yardımcısı olduğu söylenir. Oysa gerçekler önceki sayfalarda da belirttiğimiz gibi daha farklıdır.

CFR'nin önde gelen beyinlerinden George Kennan'ın 1948 yılında söylediği sözler, Üçüncü Dünya savaşının mantığını kavramak bakımından önemlidir. Kennan, şöyle diyordu: "Dünya servetinin %50'sine ama nüfusunun %6.3'üne sahibiz... Bu durumda kıskançlık ve kızgınlık odağı olmamız gayet normal. Önümüzdeki dönemde asıl görevimiz bu ayrıcalıklı pozisyonunun devamını sağlayacak bir ilişki modeli kurmamızdır." 144

Evet, en başta Amerika'nın yer aldığı Birinci Dünya, Üçüncü Dünya'nın yanında inanılmaz bir zenginliğe sahipti. Bir taraf açlıktan ölürken, öbür taraf aşırı lükslerle dolu birer tüketim toplumuydu. Ve CFR ideoloğu George Kennan'ın dediği gibi Birinci Dünya, en başta da Amerika, bu adaletsiz sistemin sürmesi için çaba harcamak zorundaydı. Bu, Batı ile Üçüncü Dünya arasında geçecek bir savaş demekti.

Bu doğal bir durum olarak karşılanabilir. İnkarcı insanın bencil tabiatının bir sonucu olarak, Batı'nın elindeki lüksleri Üçüncü Dünya ile paylaşmamak istememesinin ve bu nedenle de Üçüncü Dünya'ya karşı savaş açmasının mantığı anlaşılabilir. Anlaşılması daha zor olan bir şey varsa, o da neden Birinci ve Üçüncü Dünya'lar arasındaki bu savaşta en büyük rolü Yahudilerin oynadığıdır.

İkinci Dünya Savaşı öncesi sağ kanat Siyonizmin lideri olan Vladimir Jabotinsky'nin ilginç bazı sözleri, bize bu konuda ışık tutabilir. Jabotinsky, şöyle demiştir:

Siyonizmin esas amacı tüm Akdeniz'i Avrupa ellerinde tutmaktır... Bu durumda, örneğin Suriye'nin bağımsızlığı söz konusu bile olamaz... Bu konu Fransa, İtalya ve İngiltere tarafından anlayışla karşılanacaktır, çünkü kendi koloni imparatorluklarının korunmasına yöneliktir... Biz her türlü Doğu-Batı çatışmasında Batı'dan yana oluruz... Biz bugün bu kültürün en sadık ve önde gelen taşıyıcılarıyız. İngiliz imparatorluğunun yayılması bizim İngilizlerden bile daha çok işimize gelir.145

Siyonist liderin bu sözlerinde oldukça önemli bir mantık yatmaktadır: Jabotinsky, İngiliz emperyalizminin yayılmasının, İngilizlerden çok Yahudilere yarayacağını söylemektedir. Bunun anlamı ancak şu olabilir: Yahudiler, İngiltere devletini bir tür aracı olarak görmekte, İngiltere'yi kullanarak, kendi güçlerini artıracaklarını düşünmektedirler.

O dönemin süper gücü olan İngiltere, günümüzde yerini Amerika ile değiştirmiştir. Aynı mantığın geçerli olduğunu düşünürsek, bugün Amerikan emperyalizminin yayılması, Amerikalılardan çok Yahudilere yarıyor olmalıdır.

Amerika'yı biraz büyüteç altında incelediğimizde, bunun bir varsayım değil, bir gerçek olduğunu görebiliriz. Çünkü Amerika'yı, normal bir ülke iken emperyalist bir süper güç yapanlar Yahudi önde gelenleridir. Amerika'nın dış politikasını yönlendiren ve bu dış politikadan en çok çıkar sağlayanlar da yine onlardır. (Bkz. 6. ve 7. bölümler) Amerikan dış politikasının İsrail'le uyumlu oluşunun gerçek nedeni de budur.

Dolayısıyla Amerika'nın Üçüncü Dünya egemenliğinin zayıflaması, Yahudi önde gelenlerinin zayıflaması anlamına gelir. Daha geniş ölçekte, Yahudi önde gelenleri, Üçüncü Dünya'ya karşı tüm Batı dünyasının yanındadırlar. Çünkü Batı'nın bugünkü şekli, Yahudi önde gelenlerinin bir ürünüdür. Yahudi önde gelenleri, Yeni Seküler Düzen'i (Novus Ordo Seclorum) Batı'da kurmuşlar, Batı'yı kendi istedikleri gibi şekillendirmişlerdir. Batı, onların Üçüncü Dünya'ya karşı ellerindeki en büyük silahtır.

İsrail'in Üçüncü Dünya'da Batı kuklası rejimleri ayakta tutmak için verdiği savaş da bunun bir sonucudur. Hallahmi şöyle diyor: "İsraillilerin savaş çığlığı 'Batı kazanabilir'dir: Batı, Güney Afrika olsun, Ortadoğu olsun veya Orta Amerika olsun, Üçüncü Dünya'daki radikal hareketlere karşı zafer kazanabilir." 146

İşte bu nedenle İsrail, Batı aleyhtarı hareketlere Batı'dan daha çok düşmandır. Amerikan karşıtı hareketlere, Amerika'dan daha sert tepki vermektedir. Çünkü Jabotinsky'nin İngilizler için söylediğine benzer şekilde, Amerikalıların kazanması, Amerikalılardan çok Yahudilere yaramaktadır.

Tüm bunların yanında, Üçüncü Dünya, aynı zamanda İsrail'in doğrudan kendisine yönelik bir tehdittir.

Üçüncü Dünya'nın İsrail'e Tepkisi

İsrail, Üçüncü Dünya savaşına Batı egemenliğini korumak için girmiştir, ancak zamanla bu savaş, doğrudan Üçüncü Dünya ile İsrail arasındaki bir savaş halini almıştır. Üçüncü Dünya halkı, savaştıkları düşmanın kim olduğunu daha iyi görmeye başlamış ve doğrudan İsrail'e yönelik bir tepki geliştirmiştir. Hallahmi, Üçüncü Dünya'da İsrail'e karşı gelişen antipatiyi şöyle anlatıyor:

İsrail bütün bu faaliyetlerin sonucunda Üçüncü Dünya ülkelerinde genel olarak olumsuz bir görünüm oluşturmuştur. Dünyanın dört bir yanındaki faşistler İsrail'in koyu birer hayranı olurken, bu ülkelerin halkları, İsrail'i ve İsraillileri, istediği zaman istediği şeyi yapabilecek şeytani bir güç olarak görmeye başladılar. Baskıcı rejimlerin idaresi altında yaşayan milyonların, yüz milyonların gözünde, o baskıcı rejime destek veren dış güçler, düşmanla özdeşleşmektedir. Bu yüzden İsrail, İran'daki son şahla, Afrika'daki Portekiz koloni rejimiyle, Nikaragua'daki Somoza'yla ve Güney Afrika'daki ırk ayrımı rejimiyle özdeşleşmiş durumdadır.147

Üçüncü Dünya'nın bu tepkisi, gittikçe artan bir biçimde açığa çıktı. Nisan 1955'de Endonezya'da, Bandung'da yapılan Asya-Afrika Konferansı, Üçüncü Dünya Koalisyonunun kurulmasındaki ilk adımdı. İsrail, bu konferansa davet edilmemişti. Bandung Konferansı kurulan koalisyonun İsrail'e pek dostça bakmayacağını belirlemişti.

1975'de BM Genel Kurulu'nun aldığı, Siyonizmin ırkçılık olduğunu öngören karar, Üçüncü Dünya'da ortaya çıkmaya başlayan fikir birliğinin bir sonucuydu. Birinci Dünya Siyonizmi meşru bir politik ideoloji olarak benimserken, Üçüncü Dünya onu ırk ayırımı ile aynı kefeye konması gereken bir sömürgecilik biçimi olarak görüyordu. BM'de, 1967'den beri yaklaşık iki yüz İsrail karşıtı önerge oylaması yapıldı. Bunların bazıları en başta Üçüncü Dünya ülkelerinin oyuyla benimsendi, yaklaşık otuz kadarı da sadece Amerika vetosuyla geçersiz kılındı. Bu nedenle İsrail, Üçüncü Dünya'nın bağımsızlaşmasını, doğrudan kendisine yönelik bir tehdit olarak algılar hale geldi. Hallahmi şöyle diyor:

İsrail liderleri, Üçüncü Dünya radikal hareketlerinin zafer kazanmasını uzun vadede İsrail'e bir tehdit olarak görmektedirler. Birincisi Amerika'yı zayıflattığıiçin, ikincisi de İsrail'e karşı ve Arapların yanında olan Üçüncü Dünya radikalizasyonunu kuvvetlendirdiği için. Amerika üstünlüğüne yapılan her tehdit İsrail için de geçerlidir. Eğer Amerika'nın gücü azalırsa, ona bağlı devletlerin de gücü azalır. Bu noktada İsrail liderleri gerçekten, dünyada sadece bir tek savaş olduğunu ve tek bir cephe olduğuna inanıyormuş gibi davranmaktadırlar.148

Üçüncü Dünya'ya Karşı İsrail Tarzı

İsrail, tüm bu üstte saydığımız nedenlerden dolayı, hem kurulu Dünya Düzeni'ne hem de kendi gücüne karşı bir tehdit olarak gördüğü Üçüncü Dünya'ya karşı büyük bir savaşı organize etti. Dünyanın dört bir yanındaki faşistler, Üçüncü Dünya halklarını ezdikleri, onların bağımsız olmalarını engelledikleri için İsrail'in müttefiki oldular.

Ve İsrail, tüm bu faşistleri, Üçüncü Dünya halklarına karşı daha da baskıcı, daha da acımasız olmaları için teşvik etti. İsrail'in dünyanın dört bir yanındaki faşist rejimlere gönderdiği işkence uzmanları, askeri uzmanlar, psikolojik savaş uzmanları bu misyonu yerine getirdiler. Yahudi Devleti, Amerikalıları da daha sert yapabilmek için uğraştı. Noam Chomsky'nin sayfalar dolusu anlattığı "ABD terörü", İsraillilerin gözünde yeterli değildi. Onlar Üçüncü Dünya'ya karşı daha da sert yöntemler kullanılmasını, daha çok kan akıtılmasını istiyorlardı. Hallahmi, bu konuda şöyle diyor:

Amerikan Dışişleri Bakan yardımcısı Harold Saunders, İsrail'in Lübnan politikalarını eleştirmiş ve Lübnan'ın İsrail'in Vietnam'ı olacağını iddia etmişti. Weizman bunun karşılığında 'Bize ne yapacağımızı söyleme. Siz her yerde kaybettiniz. Angola'yı, İran'ı, Etiyopya'yı kaybettiniz... Zafiyet gösteriyorsunuz. Mesela Küba'ya bak' dedi. Söylenmek istenen açıktı: Amerikalılar Üçüncü Dünya için fazla yumuşaklar. İsrailliler bu işin nasıl yapılacağını biliyor. Sert ve kararlılar. 1977'den beri Knesset'te Likud üyesi ve eski Mossad operatörü olan Eliyahu Ben Elissar şöyle demişti; 'Keşke Amerikalılar Etiyopya ve İran konusundaki tavsiyelerimizi dinleselerdi; dinlemedikleri için ikisini de kaybettik'. İsrail liderleri de sık sık Üçüncü Dünya'daki Amerikan politikalarının, tereddütlü,ve 'yumuşak' olduğu için başarısız olduğunu ima eder ve Amerikan yumuşaklığına karşı İsrail acımasızlığı ve sertliğini önerirler.149

Evet, Üçüncü Dünya'yla en iyi savaşanlar, her zaman için İsrailliler oldu. Bu nedenle Üçüncü Dünya'nın dört bir yanındaki faşistler her zaman İsrail'in desteğine muhtaç oldular. Hallahmi şöyle diyor: "İsrail Üçüncü Dünya ile başa çıkmada; onu zayıf ve savunmasız kılmada başarılı bir model geliştirmiş ve bu modeli ihraç etmiştir." 150

Bu konuda eski bir Güney Afrika faşistinin söylediği sözler son derece ilginçtir. Siyah halkın isyanlarını bastırmak için şiddet kullanmayı gelenek haline getirmiş olan apartheid rejiminin eski İçişleri Bakan Vekili Louis Le Grange, 1976 yılındaki bir konuşmasında İsraillilerin halk hareketlerini bastırma yönünde neden daha "başarılı" olduğunu şöyle açıklıyordu: "İsrailliler yerlile-rin ayaklanmalarını bizden çok daha iyi ezebiliyorlar. Çünkü doğrusunu söylemek gerekirse bizimkilerden çok daha rahat adam öldürüyor, bizimkilerden çok daha sert ve seri davranabiliyorlar." 151

İsrail'in taşıdığı bakış açısı Amerika'ya da belli ölçüde aşılanmıştır. Amerika'da Üçüncü Dünya aleyhindeki akımların arkasında genellikle İsrail uzantıları vardır. Benjamin Beit-Hallahmi, Amerika'da "Üçüncü Dünyanın canı cehenneme" şeklinde ifade edilen söylemin asıl olarak Yahudi çevrelerin bir ürünü olduğuna, Daniel Patrick Moynihan ve Jeane Kirkpatrik gibi İsrail bağlantılı isimlerin bu düşüncenin propagandasını yaptığına dikkat çekmektedir.152

Hallahmi, İsraillilerin nasıl olup da böylesine ortak bir acımasızlığa, sertliğe sahip olabildiklerini de araştırır. Üçüncü Dünya'nın halklarına ki bu halklar baskı ve zulüm altında ezilen, çaresiz, yani insanın vicdanını sızlatan bir durumdadırlar neden ve nasıl böyle bir nefret duyabildikleri önemli bir sorudur. Bu nefretin, yalnızca Üçüncü Dünya'daki İsrail askeri uzmanlarını ya da Mossad ajanlarını değil, tüm İsrail toplumunu kapsamakta oluşu daha da ilginçtir.153

İsrail Tarzı Sosyal Darwinizm

Bir psikoloji profesörü olan Hallahmi, İsrail'in Üçüncü Dünya'ya duyduğu nefretin kaynağı ile ilgili ilginç tespitlerde bulunur. Bazı önemli yorumları şöyledir:

İsraillilerin en çok övündüğü şey, açıklı sözlü oluşlarıdır; 'Bu dünyada herkes kendi için vardır ve kimse bize aldırmaz, öyleyse biz de bencil olmak zorundayız, tıpkı tüm dünya gibi', 'dünyanın kuralı bu' 'varolmak için çetin olmalısın'. Bu sözler İsrail askerlerinin kendilerine Üçüncü Dünya'daki İsrail faaliyetleri hakkında soru sorulduğu zaman verdikleri cevaplardır. İsrail toplumunun özelliği hep kazananlardan yana olması ve kaybedenlere hiç acıma duymamasıdır. 'Onlar gibi olmak istemiyorsan hiçbir zaman zayıflara acıma'; işte İsrail hayatını yönlendiren ruh budur... Bir İsrailli bir subay hiçbir durumda kurban olmaz. Tek bildiği gerçek, diğer insanlardan üstün olmak, onları kontrol etmek ve onlara hükmetmektir... İsrailliler Üçüncü Dünya insanlarını küçümserler küçümserler çünkü onların çoğu zayıftır ve baskı görmüştür. Bu küçümsemede hiç acıma yoktur, kurbanlara hiç şefkat duyulmaz. Üçüncü Dünya insanları kurbandırlar, zayıf ve çaresizdirler. İsrail'den hiçbir merhamet göremezler... Bu satırların yazıldığı sırada İsrail işgali altındaki Gazze Şeridi'nin nüfusu 525.000 ve km2 başına 2150 kişi düşüyor. Sağlığı yerinde olan çoğu Gazzeli 8 yaşından itibaren ortalama İsrail ücretlerinin % 40 altındaki ücretlerle İsrail'de çalışmaya başlıyorlar. Gelir vergisi ve sosyal güvenlik vergisi ödüyorlar ama hiçbir haktan yararlanamıyorlar, çünkü vatandaşlık hakları yok. İşte İsraillinin gözünde Üçüncü Dünya Gazze, Gazze de Üçüncü Dünyadır. İsrail anlayışına göre, Gazze çaresizliğin ve fakirliğin sembolüdür ama Gazze vatandaşlarına acıma yoktur, çünkü onlar düşmandır. Dolayısıyla İsrailliler için Üçüncü Dünya uzak bir kavram değildir. İsrailliler Üçüncü Dünya'yı Gazze'de görürler, onunla birlikte yaşar ve hergün onunla savaşırlar... İsrailli olmanın insana kazandırdığı deneyim, savaşmaktır. Devamlı, barış umudu olmaksızın savaşmak. Savaş sadece bir hayat tarzı olmakla kalmaz, ayrıca hayata bir bakış açısı halini de alır. Bu bakış açısı bir boğaz kesme yarışı halini alır; insanların ve milletlerin arasındaki sosyal ilişki dünyasını sadece en güçlünün yaşamını sürdürebileceği vahşi bir ormana döndüren bir bakış açısı olur. İsrail'in dünyaya olan bakış açısı, Sosyal Darwinizm denilen şeye, yani dünyanın yönetenler ve yönetilenler, hükmedenler ve hükmedilenler olarak ikiye bölündüğünü savunan düşünceye dayanır.154

Evet, İsrail dünyaya Sosyal Darwinizm gözüyle bakmaktadır. Dünyanın ezenler ve ezilenler olarak ikiye bölündüğünü, dünya halklarının bir kısmının diğerlerini ezmeye hakları olduğunu savunan bir düşüncedir bu. İsrail'in böyle düşünmesi bir tesadüf de değildir; çünkü bu düşüncenin asıl kaynağı Yahudilik'tir. Kitabın ilk bölümünde 19. yüzyılda Sosyal Darwinizmi savunan Arthur de Gobineau ya da Houston S. Chamberlain gibi ırkçı ideologların, tezlerini Yahudi kaynaklarına dayandırdıklarına ve Yahudi ırkçılığından da büyük ölçüde etkilendiklerine değinmiştik.

İşte İsrail, kendi icadı olan Sosyal Darwinizmi tüm dünyaya uygulama hedefindedir. Kendisine "müttefik" olarak seçtiği ulusları (ki bunlar Batılı uluslardır), aşağı gördüğü uluslara karşı üstün kılmak ve tüm bu müttefikleriyle birlikte dünyada "yönetenler" sınıfını oluşturmak eğilimindedir. Yahudi Devleti dünyayı hiyerarşik/totaliter bir düzen içine sokmayı hedeflemektedir. Hiyerarşinin tepesinde ise elbette kendisi, yani İsrailoğulları bulunacaktır. Mesih, bu hiyerarşinin kesin olarak kurulmasını sağlayacak lider olarak tasarlanmaktadır. (Dini düzenin yıkılmasıyla kurulan Yeni Seküler Düzen [Novus Ordo Seclorum] da, aslında bu hiyerarşik/totaliter dünya sistemini kurmak için vardır. Çünkü ancak dinin olmadığı bir yerde sözkonusu hiyerarşik dünya düzeni oluşturulabilir. Din hakkı, seküler düzenler ise gücü üstün tutmaktadır. Gücün tek meşru ölçü sayılması, yani İsrail'in zihnindeki Sosyal Darwinizmin galip gelebilmesi, dinin tam olarak yenilgiye uğratılmasıyla mümkün olabilir.)

M. Tevrat'taki sapkın "Nuh'un oğulları" kıssası, İsrail'in Sosyal Darwinizminin temelini oluşturmaktadır. Kıssa, dünyadaki bazı ırkların lanetli, bazılarının en başta Yahudiler olmak üzere övülmüş olduğunu anlatır. Şimdi İsrail bu kıssada tasarlanmış olan ırk ayrımını gerçeğe dönüştürme, dünyayı Sosyal Darwinizm kuralına göre gruplara ayırma hedefindedir.

Kuşkusuz bu Allah'ın Kuran'da bildirdiği gibi "yeryüzünde bozgunculuk"tur. Çünkü Allah, insanları yapay bölünmelerle bölmeyi ve onlara baskı uygulamayı tam bir bozgunculuk (fitne) olarak bildirir. Firavun bunun en iyi örneğidir:

Gerçek şu ki, Firavun yeryüzünde (Mısır'da) büyüklenmiş ve oranın halkını birtakım fırkalara ayırıp bölmüştü; onlardan bir bölümünü güçten düşürü- yor, erkek çocuklarını boğazlayıp kadınlarını diri bırakıyordu. Çünkü o, bozgunculardandı. (Kasas Suresi, 4)

Firavun'un Mısır'da yaptığını bugün İsrail global düzeyde yapma eğilimindedir. (Üçüncü Dünya halkalarını çocuk ayrımı yapmadan "boğazlayan"lar, İsrail eğitiminden geçen faşistlerdir). Bu, Yahudi Devleti'nin "global bir bozgunculuk" peşinde olduğunu gösterir ki, İsra Suresi'nin başında haber verilen de tam olarak budur: "Kitapta İsrailoğullarına şu hükmü verdik: "Muhakkak siz yer(yüzün) de iki defa bozgunculuk çıkaracaksınız ve muhakkak büyük bir kibirleniş-yükselişle kibirlenecek-yükseleceksiniz." (İsra Suresi, 4)

En doğrusunu Allah bilir, ancak bizim görebildiğimiz, ayette haber ve- rilen bozgunculuğun ikincisinin bugün tam anlamıyla yaşanmakta olduğudur.

İsrail, Müstekbirler ve Mustazaflar

Yahudi devleti, sahip olduğu bu misyonla birlikte, bugün dünyada egemen olan sistemi, Düzen'i koruma ve ayakta tutma işini de üstlenmiş durumdadır. Düzen, hükümetlerden çok halkların tepkisi ile yıkılabilir. İsrail ise bunu engellemek için elinde gelen herşeyi yapmaktadır. Bu nedenle Hallahmi, "İsrail, Batının, Amerikan gücünün ve varolan dünya sisteminin çökeceğinden endişe duyanlar için bir esin kaynağı olarak çok önemli bir rol oynar" diyor.155

Ancak İsrail'in bu noktada başvurduğu çok önemli bir yöntem gözlerden kaçmamalıdır. İsrail, üstlendiği bu büyük misyonu elinden geldiğince kimseye farkettirmeden sürdürmektedir. İsrailliler hiçbir zaman Üçüncü Dünya'ya karşı giriştikleri savaştan söz etmezler. Herşey gizli yürütülmektedir. Mesih Planı 500 yıldır gizli olarak yürütülmekte olduğuna göre, onun bir uygulaması olan Üçüncü Dünya savaşı da elbette saklı tutulacaktır.

Gizli tutulan gerçeklerin başında, dünya sistemi açısından İsrail'in konumu gelir. Kuran, dünyadaki insanların çoğunu iki ana gruba ayırır: Müstekbirler ve mustazaflar. Mustazaf; za'fa uğratılmış, güçten düşürülmüş, ruhsal, maddi ve zihni yönlerden güçsüzleştirilmiş, gerçekte kendisi zayıf olmadığı halde dondurulmuş, önüne engel çekilmiş anlamına gelir. Buna karşılık, müstekbir ise; büyüklenen, kendinde büyüklük ve sınırsız güç vehmeden ve mustaz'aflar üzerinde haksız baskı ve tahakküm kuran anlamına gelmektedir.

Önceki sayfalarda incelediğimiz bilgiler, İsrail'in tam anlamıyla "müstekbir" olduğunu gösteriyor. Ancak gerçek ile görüntü arasında fark vardır. Dünya hakkında çok şey bildiğini düşünen pek çok insan, önceki sayfalarda incelediğimiz İsrail bağlantılarının çoğunu hiç duymamıştır. Aksine, pek çok kişi İsrail'i tam ters yönde algılar. Yahudi Devleti'nin ve onun uluslararası uzantılarının propaganda gücü öylesine etkindir ki, dünyayı olduğundan farklı gösterebilmektedirler. Pek çok kişi, dünyanın dört bir yanındaki faşistlerin birer antisemit (Yahudi aleyhtarı) ve dolayısıyla İsrail düşmanı olduğunu düşünmektedir.

Son derece yaygın olan bu düşünce kendiliğinden oluşmamıştır. Bu düşüncenin temelinde, Yahudi soykırımı efsanesi yatar. Dünyayla ilgilendiği söyleyen insanlara gidip de Naziler hakkında soru sorduğunuzda, size büyük olasılıkla Nazi denen canavarların 6 milyon masum Yahudiyi fırınlarda yaktı-ğını söyleyeceklerdir. Oysa, bu bir yalandır. Aksine Naziler ve Siyonistler müttefiktir ve soykırım diye bir şey asla olmamıştır. Ancak bunu kimse bilmemektedir. Bilmesine de izin verilmez. Pek çok Batılı ülkede soykırımı inkar edenler hapse atılmakta, yayınları yasaklanmaktadır. Çünkü Nazi efsanesi, tahmin edilemeyecek kadar önemli bir etki yaratmaktadır. Faşist, Nazi demektir; Nazi de Yahudi aleyhtarı. Faşistlerin "kötü" insanlar olduğunu herkes kabul etmektedir. Bunun sonucunda tek bir şey çıkar: Madem kötü faşistler Yahudilere düşmandır, öyleyse Yahudiler "mustazaf" bir toplumdur.

İsrail, işte bu illüzyonu kullanarak tüm dünyaya kendini ve uluslararası uzantılarını "mustazaf" olarak göstermektedir. İsrail'i ziyaret eden her yabancı liderin ilk önce Yad Vashem Soykırım Müzesi'ne götürülmesinin nedeni budur. Yahudi Devleti, özene bezene hazırladığı soykırım dekorlarını göstermekte ve kendisinin zavallı insanların kurtarıcılığını yapan bir devlet olduğu imajını beyinlere yerleştirmektedir. Aynı illüzyon, medya yoluyla milyonlarca insanın daha beynine her gün enjekte edilir. Bu imajı körüklemek için bazen diasporadaki "önemsiz" Yahudi hedeflerine provokasyon saldırıları da düzenlenir. Mossad, sinagogları bombalar. Amaç, illüzyon yaratmak ve İsrail'in gerçek konumunu gizlemektir.

İsrail bugün aynı yöntemi "Ortadoğu barış süreci" adı altında da sürdürmektedir. Dünyadaki "bozgunculuğun" önde gelen sorumlusu olan Yahudi Devleti, kendisini barış meleği olarak sunma gayreti içindedir. Ancak bu da "bozgunculuğun" bir parçasıdır. Çünkü Allah'ın Kuran'da bildirdiği gibi, asıl bozguncular (fesadçılar), iyilik yapmak istediklerini iddia edenler, "suret-i haktan" gözükenlerdir: "Kendilerine: 'Yeryüzünde fesat çıkarmayın' denildiğinde: 'Biz sadece ıslah edicileriz' derler. Bilin ki; gerçekten, asıl fesatçılar bunlardır..." (Bakara Suresi, 11-12)

İşte İsrail ve Yahudi önde gelenleri uzunca bir süredir ayette tarif edilen tavır içindedirler. Ellerindeki güçlü propaganda araçları ile de büyük yığınları, özellikle de Batılıları inandırmışlardır. Bugün Batı'daki pek çok insan, Siyonizmin son derece meşru, hatta "insancıl" bir hareket olduğu düşüncesindedir (Üçüncü Dünya ülkelerinin Siyonizmi ırkçılık sayan 1975 tarihli BM Genel Kurulu kararı, bu kişiler için anlaşılamaz bir tutumdur). Hallahmi, "Siyonizmin hümanist tarihi masalı" dediği bu illüzyonla ilgili şunları söyler:

Problem Begin, Şaron veya Peres'le değil, Siyonizmin kendisiyle başlar. Sorun şahsiyetlerde değil ana prensiplerdedir. Güney Afrika'da İsrail jetlerini ve danışmanlarını görenlerin bir kısmı, İsrail'in ilk günlerindeki 'hümanistik Siyonizmin ne olduğunu merak ederek dişlerini gıcırdatmaya başlarlar. Cevabım ona hiçbir şey olmadığıdır, çünkü Siyonizm hiçbir zaman hümanist olmamıştır. Özellikle Amerika'da, İsrail'le ilgili gerçeklerden dolayı şaşkınlıklarını gizleyemeyenler, şok olanlar vardır. Onlar, İsraillilerin ilerici, aydın ve hümanist olduğuna inanmakta ve 'bu kadar erdemli insanlar nasıl bu kadar pis işlere karışabilirler?' diye düşünmektedirler. İsrail'i savunanların bir kısmı da, İsrail'in Siyonist ideallere rağmen Üçüncü Dünya'daki baskı rejimlerini desteklediğini ileri sürmektedirler. Halbuki İsrail bu idealler yüzünden Üçüncü Dünya'daki baskı rejimlerini destekliyor olamaz mı?" 156

İsrail, yaymaya çalıştığı imajın aksine, "mustazaf" değildir. Tam tersine, Yahudi Devleti "müstekbir"dir, hem de dünyadaki en büyük "müstekbir". Yeryüzünü kasıp-kavuran ve en çok da Üçüncü Dünya'yı vuran bozgunculuğun en büyük mimarı odur çünkü. Üçüncü Dünya'nın ayaklanması, Düzen'e başkaldırması, 500 yıllık bir emeğin ürünü olan Mesih Planı'nı bozması, İsraillilerin en büyük kabusudur. İsrail'in Üçüncü Dünya'daki savaşının mantığı, bu kabustan kurtulmaktır. Hallahmi şöyle diyor:

Filipinler'deki Manila'dan, Honduras'daki Tegucigalpa'ya, Namibya'daki Windhoek'e kadar, İsrailliler, gerçekte bir dünya savaşı olan aralıksız bir çatışmanın içindedirler. İsrail dev bir coğrafyada, dev bir düşmanla savaşmaktadır. Bu düşman, devrimini yapmasına izin verilmeyen Üçüncü Dünya nüfusudur... İsrail, Üçüncü Dünya'ya kendi zihniyetini ihrac etmektedir. İsrail'in ihrac ettiği şey, baskının mantığıdır, tek bir idare altında birleşmiş bir dünya kavramıdır. İhrac edilen tek şey teknoloji cephane ve deneyim veya sadece uzmanlık değil, aynı zamanda belli bir düşünüş şeklidir. Üçüncü Dünya'nın kontrol edilebileceği ve Üçüncü Dünya'ya hükmedebileceği, buradaki radikal hareketlerin durdurulabileceği ve modern Haçlıların bir geleceğe sahip olabileceğini öngören bir düşünüş, bir hissediş şekli.157

Bölümün başından bu yana incelediklerimizi toplarsak, İsrail'in Üçüncü Dünya'daki aktivitelerinin sıradan askeri ilişkiler olmadığını, Yahudi Devleti'nin bu konuda önemli stratejik hesaplar içinde olduğunu söyleyebiliriz. Üçüncü Dünya savaşı, yalnızca İsrail Devleti'nden değil, ondan çok öncelere uzanan bir hedeften, Yahudi önde gelenlerinin dünya egemenliği hedefinden, yani Mesih Planı'ndan kaynak bulmaktadır. İsrailoğulları egemenliğinde hiyerarşik ve totaliter bir dünya düzeni kurmak isteyen Plan, Üçüncü Dünya halklarını bu hiyerarşinin en altına koymuştur. Bu halklar, bunu kabul etmek durumundadırlar. Aksi halde cezalandırılacaklardır. İsrail'in Üçüncü Dünya savaşının mantığı da budur.

Yahudi Devleti'nin Üçüncü Dünya'daki "bozgunculuğu" halen tüm hızıyla sürmektedir. En son olarak 1995 Şubatında Peru ile Ekvador arasında sınır anlaşmazlığı nedeniyle doğan savaşta da İsrail'in rolü olduğu ortaya çıktı. Basına sızan haberlere göre, İsrail Ekvador'la yeni bir silah anlaşması yapmış, içinde Mirage savaş uçakları, Exocet füzeler ve Hut anti-zırh füzelerinin de yer aldığı silahların Ekvador'a satılması kararlaştırılmıştı. Kısacası, İsrail, Ortadoğu'da oynamaya çalıştığı "barış havarisi" rolüne karşın Üçüncü Dünya'da savaş körüklemeye devam ediyordu.158

Ancak son yıllarda İsrail'in Üçüncü Dünya'ya karşı giriştiği bu savaşta önemli bir stratejik değişiklik olmuştur. Bu değişiklik, Yahudi Devleti'nin Düzen için en büyük tehlikenin Üçüncü Dünya'daki herhangi bir radikal hareketten değil, İslam'dan geldiğini anlamasıyla gerçekleşmiştir. Bugün İsrail, hem Ortadoğu'da hem de global düzeyde, acil ve önemli hedef olarak İslam'ı seçmiş bulunmaktadır.

Dolayısıyla şimdi İsrail'in İslam'a ve Müslümanlara karşı giriştiği savaşı incelemek gerekmektedir...

Dipnotlar

1 Cengiz Çandar, Sabah, 16 Ekim 1994.

2 Sedat Ergin, Hürriyet, 23 Kasım 1992.

3 Sedat Ergin, Hürriyet, 22 Mart 1993.

4 Benjamin Beit-Hallahmi, The Israeli Connection: Who Israel Arms and Why, 1.b., New York: Pantheon Books, 1987, s. 19.

5 Turan Yavuz, ABD'nin Kürt Kartı, 1.b., İstanbul: Milliyet Yayınları, Nisan 1993, s. 46.

6 Ibid., s. 46.

7 Nilgün Cerrahoğlu, Cumhuriyet, 24 Temmuz 1991.

8 Turan Yavuz, ABD'nin Kürt Kartı, ss. 301-302.

9 Ibid., s. 309.

10 Ibid., s. 311.

11 Newsweek, 16 Kasım 1992.

12 Wiener, 2 Şubat 1991.

13 Victor Ostrovsky, The Other Side of Deception: A Rogue Agent Exposes the Mossad's Secret Agenda, New York: Harper Collins Publishers, 1994, s. 247.

14 Ibid., s. 254.

15 Turan Yavuz, ABD'nin Kürt Kartı, s. 307.

16 Ibid., s. 166.

17 Sabah, 27 Mayıs 1994.

18 Benjamin Beit-Hallahmi, The Israeli Connection, s. 168.

19 Turan Yavuz, ABD'nin Kürt Kartı, ss. 146-147.

20 Richard Curtiss, Stealth PAC's: Lobbying Congress for Control of U.S. Middle East Policy, 3.b., Washington DC: American Educational Trust, Ekim 1991, s. 143.

21 Ibid., s. 84.

22 Turan Yavuz, ABD'nin Kürt Kartı, ss. 9-10.

23 Ufuk Güldemir, Çevik Kuvvetin Gölgesinde Türkiye 1980-1984, 2.b., İstanbul: Tekin Yayınevi, Nisan, 1987, s. 158.

24 Ibid., s. 217.

25 John Bullock & Adel Darwish, Su Savaşları, Çev. Mehmet Harmancı, İstanbul: Altın Kitaplar, 1994, s. 89.

26 Ibid., s. 94.

27 Nilgün Cerrahoğlu, Sabah, 23 Ocak 1994.

28 Coşkun Adalı, Emperyalizmin Ortadoğu'ya Müdahelesi, 1.b., İstanbul: Sorun Yayınları, Ekim 1991, s. 38.

29 Ufuk Güldemir, Çevik Kuvvetin Gölgesinde Türkiye 1980-1984, s. 84.

30 İsrail, Türkiye'yi şu aralar en çok İran'a karşı kışkırtmak hedefinde. Ancak yakın bir zamana kadar en az İran kadar "popüler" olan bir başka "öcü" ülke de Suriye idi. "İsrailli uzmanlar" sık sık Türkiye'yi "Suriye tehlikesi" konusunda uyaran mesajlar yollarlar, Sedat Sertoğlu gibi gazeteciler de İsrailli dostlarından aldıkları bu mesajları anında Türk kamuoyuna yetiştirirlerdi. Masonik medyanın başka isimleri de Suriye tehlikesi ve Suriye-Türkiye savaşı senaryoları konularını çok seviyorlardı. Çetin Altan, "Suriye ile savaşalım" diye yazı bile yazmıştı. Sami Kohen, Ertuğrul Özkök, Yalçın Doğan gibi isimler ve hatta Abramowitz bile Suriye tehlikesini sık sık vurguluyorlardı. Ama her nedense İsrail ile barışa gitmeye yanaştığından ve Amerika ile kur yapmaya başladığından bu yana "Suriye tehlikesi" edebiyatının dozu hızlı bir düşüş kaydetti. Artık en büyük "öcü", hiç tartışmasız İran..

31 Kamhi suikastının bir senaryo olduğu ve medyanın da desteğiyle propaganda malzemesi olarak kullanıldığı oldukça açıktı. Öyle ki, Marmara Üniversitesi'nden Basın-Yayın doktoru olan Nurdoğan Rigel bile Medya Ninnileri adlı kitabında şöyle yazıyordu: "Habercilikte görselliği ön plana çıkararak, bir anlamda gerçeği örtme, şimdilerde dikkat çekiyor. Örneğin son olarak iş adamı Jak Kamhi'ye suikast girişiminde bulundukları iddia edilen ve yakalanan iki kişi, 'olay yerinde tatbikat' denilen bir uygulamadan geçirilerek, basına görsel malzeme sağlanıyor. Ertesi gün gazetelerimizin birinci sayfalarında bu kişileri başlarında sözde olay anında giydikleri başlıklar ve ellerinde silahlarla, eylemi yeniden canlandırırken görüyoruz. Dikkat, hemen kişilerin üzeri Arapça yazılarla kaplı başlıklarına, ellerindeki silahlarına gidiyor. Görsel malzeme kusursuz. Peki ya gerçek nedir?... Çoğu zaman görselliğin büyüsüne kapılıyoruz ve gerçeğin sorgulamasını sonsuza kadar unutuyoruz." (Nurdoğan Rigel, Medya Ninnileri, 1.b. İstanbul: Sistem Yayıncılık, Nisan 1993, s. 35)

32 Hürriyet, 17 Nisan 1994.

33 Şükrü Elekdağ, Milliyet, 13 Şubat 1994.

34 Milliyet, 1 Mart 1992.

35 Victor Ostrovsky, The Other Side of Deception, ss. 285-286.

36 Jewish Chronicle, 15 Mayıs 1992.

37 Jewish Chronicle, 7 Şubat 1992.

38 Jewish Chronicle, 17 Aralık 1993.

39 Jewish Chronicle, 24 Aralık 1993.

40 Jewish Chronicle, 17 Aralık 1993.

41 Kamuran Gürün, Hürriyet, 21 Ocak 1994.

42 Washington Report on Middle East Affairs, Haziran 1994 .

43 Yalçın Doğan, IMF Kıskacında Türkiye 1946-1980, 3.b., İstanbul: Tekin Yayınevi, Şubat 1987.

44 Yalçın Doğan, Milliyet, 11 Mayıs 1994.

45 Yalçın Doğan, Milliyet, 10 Mayıs 1994.

46 Mümtaz Soysal, Hürriyet, 6 Nisan 1994.

47 Mümtaz Soysal, Hürriyet, 6 Nisan 1994.

48 Zeynep Göğüş, Hürriyet, 2-3 Mayıs 1994.

49 Hürriyet, 7 Mayıs 1993.

50 EP, 5 Aralık 1993.

51 Hürriyet, 24 Mart 1993.

52 Mümtaz Soysal, Hürriyet, 21 Temmuz 93.

53 İsrail'in Türkiye'nin Gümrük Birliği'ne girmesine verdiği destek, Avrupa Parlamentosu'nun Türkiye'nin Gümrük Birliği'ne katılma başvurusunu değerlendirdi-ği 13 Aralık 1995 tarihli önemli oylamadan kısa süre önce ortaya çıkmıştı. Basına sızan haberlere göre, İsrail Başbakanı Şimon Peres, oylamadan yaklaşık bir ay kadar önce Avrupa'daki üç solcu lidere; AB Dönem Başkanı ve İspanya Başbakanı Sosyalist Gonzales'e, Avusturya'nın sosyal demokrat Başbakanı Franz Vranitzky'e ve İngiliz İşçi Partisi lideri Tony Blair'e Türkiye ile ilgili bir mektup yazmıştı. Mektupta, kısaca "Avrupa Parlamentosu, Türkiye'yi Gümrük Birliği'ne kabul etsin" isteği yer alıyordu. Ancak Peres'in öne sürdüğü mazeret ilginçti. "Türkiye İslami köktendinciliğe karşı koymak için büyük çaba gösteriyor. Bu yönde Türk hükümetine yardım etmek ve onu güçlendirmek de biz Batılılar'a düşüyor" diyen Peres, Avrupalı liderleri açıkça Türkiye'yi "İslam'dan koruma"ya çağırmıştı. Sanki Türkiye Müslüman bir ülke değilmiş gibi... Haberi veren 6 Aralık 1995 tarihli Yeni Yüzyıl'ın haberine göre, üç Avrupalı lider de Peres'in bu mektubu üzerine harekete geçmiş ve Türkiye'yi gümrük birliğine katarak "İslam'dan korumak" için ağırlıklarını koymuşlardı. Bu olay, hem İsrail yönetiminin Avrupalı liderler üzerindeki etkisini, hem de İsraillilerin Türkiye'yi "İslam'dan korumak" gibi ilginç bir hedefe sahip olduklarını göstermesi açısından oldukça önemliydi.