Onuncu Bölüm:Düzen'in Müslümanlarla Savaşı

Eğer siz İslam'la ilgilenmezseniz, İslam sizinle ilgilenecek." — "Fransız CFR'si" sayılan CERI'nin önemli beyinlerinden Remy Leveau'nun Batılı liderlere yaptığı uyarı "İsrail, İslami düşmana karşı girişilecek olan savaşta, Batı'nın öncülüğünü yapmak hedefindedir"(Kudüs İbrani Üniversitesi'nden Israel Shahak)

1947 yılında, yeni kurulmuş Pakistan’a göç eden Hint Müslümanları Sih ve Hinduların ortak saldırıları sonucunda ağır kayıplar vermişlerdi. Yanda, 24 Eylül 1947 günü Pencap sınırında katledilen sivil Müslümanlar.

Kitabın önceki bölümlerinde Yahudi önde gelenlerinin tarihin akışı üzerindeki büyük etkilerini inceledik ve bu büyük etkilerin de gerçekte, Kuran'ın İsra Suresi'nin başında haber verilen "İsrailoğulları'nın yeryüzünde büyüklenmesi ve bozgunculuk çıkarması" hükmüne uyduğunu gördük.

Bir önceki bölümde ise ayette geçen "yeryüzünde bozgunculuk (savaş, terör, baskı, adaletsizlik, zulüm, kargaşa) çıkarma" ifadesinin bugün için ne denli geçerli olduğunu inceledik. İncelediğimiz bilgiler bize gösterdi ki, İsrail'in ve onun ABD'deki uzantılarının tüm dünyayı kapsayan bir "global strateji"si vardır. Bu strateji, Yahudi önde gelenlerinin kurduğu Dünya Düzeni'ne herkesin boyun eğmesini öngörmektedir; buna karşı çıkan her türlü Düzen karşıtı radikal hareket, şiddet yoluyla bastırılmalıdır.

İşte bu noktada İslam, Düzen'e karşı en büyük tehdit olarak ortaya çıkmaktadır. Çünkü "İsrailoğulları'nın büyüklenme ve bozgunculukları"yla özdeş olan Düzen'in en önemli özelliği din-dışı oluşudur (Novus Ordo Seclorum). Bu Düzen'e karşı en büyük muhalefet ise elbette dinden, daha doğrusu tek Hak Din olan İslam'dan gelmektedir. Düzen'e karşı olan diğer muhalefetler, örneğin bir ülkenin ekonomik ya da sosyal nedenlerle dünya sistemine karşı çıkması, ezilerek yok edilebilir ya da göstermelik tavizlerle ikna edilebilir muhalefetlerdir. Oysa İslam'dan kaynaklanan bir muhalefet ne gerçek anlamda ezilebilir, ne de herhangi bir tavizle ikna edilebilir. Çünkü İslam yalnızca Düzen'in sonuçlarına (yani sömürüye, adaletsizliğe, bozgunculuğa vb.) değil, bizzat Düzen'in kendisine, yani ilahi kıstaslara karşı çıkarak kurulmuş olan din-dışı dünya sistemine karşıdır. Yeryüzünde büyük bir bozgunculuk (fitne) çıkaran Yahudi önde gelenlerine karşı en büyük engel, kuşkusuz "(yeryüzünde) fitne kalmayıncaya kadar onlarla savaşın" (Bakara Suresi, 193) hükmünü veren İslam'dır.

Zaten bugün kurulu Dünya Düzeni'ne karşı tek muhalefetin İslam'dan geldiği, bilinen ve sık sık da vurgulanan bir gerçektir. Amerikalı stratejist Samuel Huntington, CFR'nin Foreign Affairs adlı etkili dergisinin 1993 yazındaki sayısında buna dikkat çekmiş, dünyanın yakın gelecekte bir "medeniyetler çatışması"na sahne olacağını ve en büyük çatışmanın da Batı ve İslam medeniyetleri arasında geçeceğini yazmıştı.

Kitabın önceki bölümlerine dayanarak, Huntington'ın "Batı" dediği medeniyeti "Yahudi önde gelenleri ve masonlar arasındaki İttifak" olarak adlandırabiliriz. Çünkü, kitabın ilk bölümlerinde incelediğimiz gibi Batı'yı, özellikle de Amerika'yı şekillendiren, bugünkü yapısına getiren ve halen de kontrol eden güç, İttifak'tır. Huntington'ın kendisinin bir Yahudi oluşu ve makaleyi yayınladığı derginin Yahudi önde gelenlerinin politik kurumu olan CFR'nin yayın organı olması da oldukça anlamlıdır.

Keşmir’de katledilen Müslümanlar.

Daha önce CFR yanında Trilateral Komisyonu (bkz. 6. bölüm) gibi masonik örgütler ve CIA için de çalışmalar hazırlayan Huntington'ın sözkonusu "medeniyetler çatışması" tezi bugün ABD yönetiminin kısa, orta ve uzun vadeli politikalarının belirlenişinde temel kaynaktır. Serdar Turgut Hürriyet'in Washington muhabirliğini yaptığı sıralar, bu konuya dikkat çekmiş ve sütununda "Huntington'ın makalesinin bugün Amerikan yönetiminin dış politika ile ilgili yetkililerinin elinden düşmediğini" yazmıştı. Turgut'un yazdığına göre, Amerikalılar "bir siyaset anlayışı, bir ekonomi doktrini, bir yaşam biçimi olarak İslami hareketin, seküler sistemler ile kapsamlı bir şekilde hesaplaşmaya hazırlandığını" ve "21. yüzyılda dünyanın en önemli siyasi olayının bu hesaplaşma olacağını" düşünüyorlar.

Ancak bir noktaya dikkat etmek gerekir: Huntington'ın sözünü ettiği, ya da belki ilan ettiği büyük çatışma, yakın gelecekte başlayacak değildir; çoktan başlamıştır. İslam'ın er geç Düzen için büyük bir tehlike oluşturacağı bilindiği için, uzunca bir süredir İslam'ı zayıflatma, yoketme yöntemleri denenmektedir. Son on-onbeş yılda ise (yani Hicri 15. asrın başından bu yana) bu strateji iyice belirginlik kazanmıştır.

İslam'a karşı yürütülen bu savaşın farklı yöntemleri olduğundan söz edebiliriz. İslam aleyhtarı propaganda ile İslam'ı dejenere etme, aslından saptırma çabaları bu yöntemler arasında sayılabilir. Ancak tüm bunların yanında dünya Müslümanlarının kontrol altına alınmaları, zayıflatılmaları ve ezilmeleri de kuşkusuz İslam'a karşı girişilen savaşın önemli bir boyutudur. Son yıllarda yaşadığımız örnekler, Müslümanların fiziksel olarak imha edilmelerinin bile sözkonusu olduğunu gösteriyor.

Bugün İslam dünyasına baktığımızda; Bosna-Hersek'te, Cezayir'de, Tunus'ta, Eritre'de, Mısır'da, Afganistan'da, Keşmir'de, Doğu Türkistan'da, Çeçenya'da, Endonezya'da, Tayland'da, Filipinler'de, Burma'da, ya da Sudan'da dünya Müslümanlarının ezilmeye, baskı altına alınmaya ve yok edilmeye çalışıldığını rahatlıkla görebiliriz. Bu sayılan coğrafyalarda Müslümanlar görünüşte farklı düşmanlarla karşı karşıyadırlar. Bosna'da Sırplar, Keşmir'de Hindular, Kafkaslar'da Ruslar, Cezayir, Mısır, Fas, gibi ülkelerde de baskıcı rejimler tarafından hedef alınmaktadırlar. Ama her nedense, birbirinden bağımsız gibi gözüken bu İslam-karşıtı güçler, hep benzer yöntemleri kullanmaktadırlar. Sanki hepsi de belirli bir merkezle ilişki içindeymişlercesine...

Hindistan’ın bölgedeki Müslümanlara yönelik son saldırısı 1993 yılı Ekim ayında Keşmir’in başkenti Sirinagar’da Hazratbal Camisi’ne (yanda) karşı gerçekleştirildi. Hindistan makamlarının, Müslümanların askeri karargahı olarak nitelendirdikleri cami, yaklaşık bir ay süre ile kuşatıldı. Kuşatma sırasında yüzden fazla insan öldürüldü. 300 Müslüman tutuklandı ve işkenceleri ile ünlü ceza evlerine yollandı. Üstte ise Hindistan’ın Keşmir’de konuşlandırdığı yarı-askeri kuvvetler tarafından yakılan müslümanlara ait “İslam Koloji”

Bu bölümde, dünyanın dört bir yanındaki İslam-karşıtı güçlerin gerçekte tek bir merkez tarafından koordine edildiklerini, aynı merkez tarafından silahlandırıldıklarını ve hatta eğitildiklerini göreceğiz. Çünkü Müslümanların karşı karşıya oldukları asıl düşman; Sırplar, Hindular, baskıcı rejimler değil, Düzen'dir. Bu seküler Düzen, önündeki son engel olan dünya Müslümanlarını kendisine boyun eğdirmek ya da yok edebilmek için dünyanın dört bir yanındaki yerel İslam-karşıtı güçleri desteklemekte, onları koordine etmektedir.

Düzen ise bildiğimiz gibi İsrailoğullarının ikinci yükseliş ve bozgunculuğunun ta kendisidir. Yani Müslümanların karşı karşıya oldukları güç, Sırplar gibi yerel İslam-karşıtı güçlerin yanında, onları destekleyen, organize eden Yahudi önde gelenleridir.

Kuran, Müslümanların karşılarında düşman olarak kimi bulacaklarını bildirilirken şöyle buyurulur: "Andolsun, insanlar içinde, mü'minlere en şiddetli düşman olarak Yahudileri ve müşrikleri bulursun" (Maide Suresi, 82). Bugün dünyanın dört bir yanında Müslümanlara düşmanlık gösteren yerel güçler ayetin içindeki "müşrik" (Allah'a ortak koşan) tanımına uymaktadırlar. Ancak ayetin hükmüne göre, müşrikler kadar en az Yahudilerin de Müslümanlara düşmanlığı sözkonusudur. Nitekim bugün İslam dünyasının dört bir yanındaki İslam-karşıtı hareketlerde "müşrik"lerin yanında "Yahudileri" de bulmak mümkündür.

Keşmir Dosyası

Hint yarımadası, II. Dünya Savaşı'nın sonuna dek İngiliz egemenliği altındaydı. Sömürgeciler alt kıtayı terkettiklerinde ise Hintli Müslümanlar Hindular'dan ayrı bir devlete sahip olmayı istediler ve Pakistan'ı kurdular. Pakistan ve Hindistan arasında nüfus mübadelesi yapıldı; Hindistan sınırları içinde yaşayan çok sayıda Müslüman Pakistan'a göç etti. Ancak nüfusunun ezici çoğunluğu Müslümanlardan oluşan Jammu/Keşmir eyaleti, Hint yönetiminin oyunları ve İngilizlerin de desteğiyle Hindistan egemenliğinde kaldı. O tarihten bu yana Keşmir, İslam ümmetinin kanayan yaralarından birisidir.

Keşmirli Müslümanlar Hint yönetimine direnmek ve bağımsızlıklarını kazanmak istediler. Buna karşın Hint güçleri tarafından, ülkede 1947, 1965, 1971 yıllarında üç büyük katliam gerçekleştirildi. Onbinlerce Keşmirli Müslüman öldürüldü, kadınlara tecavüz edildi, İslami eğitim veren okullar kapatıldı. 1990 yılından bu yana ise Keşmir'deki soykırım ve asimilasyon hareketi en acımasız şeklini aldı. ABD'de bulunan "Keşmir Amerikan Konseyi", 1992 yılında yayınladığı bir bildiri ile ülkedeki baskı ve vahşetin özetini şöyle vermişti:

- Ocak 1990'dan itibaren, 897'si işkence sırasında, 15.105 kişi öldürüldü. 7.690 kişi yaralandı.

- 1.247 kişi sakat kaldı. Organları kopan 2.030 çocuk hastahanelerde tedavi edildi.

- 14.365 ev kundaklandı.

- 3 günlük gazete ve 490 İslami eğitim yapan okul kapatıldı.

- 11.600 kişi halen işkence hücrelerinde tutuluyor. 95.000 kişi tutuklanmamak için gizleniyor. Keşmir'de şimdiye dek toplam 4.000'den fazla kadının işkenceye ve tecavüze uğradı.1 Hindistan'ın bölgedeki İslam varlığına yönelik saldırıları devam ediyor. Son saldırı 1993 yılı Ekim ayında Keşmir'in başkenti Sirinagar'da Hazratbal Cami'sine karşı gerçekleştirildi. Hindistan makamlarının, Müslümanların askeri karargahı olarak nitelendirdikleri Hazratbal Camisi yaklaşık bir ay süre ile kuşatıldı. Kuşatma sırasında yüzden fazla insan öldürüldü. 300 masum insan tutuklandı. Kentin elektrik ve suyu kesildi. Olaylar üzerine başkent Srinagar ve birçok şehirde protesto eylemleri gerçekleştirildi.

Hindistan'ın Keşmir'de bu denli büyük bir baskı politikasını kırk yılı aşkın bir süredir rahatlıkla sürdürebilmesi, Batı'daki bazı çevrelerden aldığı örtülü desteğin bir sonucudur. Keşmir'deki Müslümanlar, Birleşmiş Milletler'in hiçbir güvenirliliği olmayan kararları sonucunda Hinduların baskıcı yönetimine terkedilmişlerdir. Nüfusunun tamamına yakını Müslüman olan Keşmir'in bağımsız olma çabası ve Pakistan'ın buna verdiği haklı destek, Batı'nın politikası ile baltalanmıştır.

Bu noktada ABD'nin Keşmir politikası kuşkusuz son derece önemlidir. Soğuk Savaş boyunca Pakistan bir Amerikan müttefiğiydi. Hindistan ise Bağlantısızlar blokuna dahildi, hatta kimi zaman Sovyetler Birliği ile de yakın ilişkiler kurmuştu. Bu durumda ABD'nin, hem Pakistan'ın haklılığı hem de müttefiklik ilişkisi nedeniyle, Keşmir sorununda Pakistan'ın yanında yer alması gerekirdi. Oysa öyle olmadı.

Keşmir nedeniyle Pakistan ve Hindistan arasında çıkan iki savaşta da Amerikan politikası, Keşmir'deki statükonun korunması yönünde oldu. Amerikalı siyaset bilimci William J. Barnds, India, Pakistan and the Great Powers (Hindistan, Pakistan ve Büyük Güçler) adlı kitabında ABD'nin politikasını ayrıntılarıyla anlatıyor. Amerika'nın Keşmir konusunda hiçbir zaman Hindistan'a baskı yapmadığını bildiren Barnds, Amerika'nın Hindistan'la olan askeri ilişkilerini ve silah yardımlarını da aktarıyor. Buna göre, ABD, aynı blokta olmamasına karşın Hindistan'ı desteklemiş, Pakistan'ı ise Keşmir konusunda uyarmış ve "fazla ileri gitmemesini" istemişti. Eğer "ileri giderse", yani Keşmir'i Hindistan işgalinden kurtarmaya kalkarsa, Pakistan'a yapılan tüm Amerikan yardımı kesilecekti.2

Nitekim ABD bu tehdidini gerçekleştirmiş ve 1965 yılındaki Pakistan-Hint savaşı sırasında Pakistan'a silah ambargosu koymuştu. Gerçi Hindistan da ambargo kapsamına alınmıştı ama ambargo tamamen Pakistan aleyhineydi: William J. Barnds'ın durumu şöyle açıklıyor:

Keşmir'de savaş başladığında Pakistan'lılar ABD'ye çok kızgındılar. Hem saldırgan Hindistan'a karşı kendilerini desteklemediği için, hem de çatışmalar başlar başlamaz bölgeye koyduğu silah ambargosu için. ABD'nin koyduğu ambargogerçekten de Pakistan'ın aleyhineydi. Çünkü Pakistan ABD dışında hiçbir yer-den silah alamazdı. Oysa Hindistan'ın silah alabileceği pek çok kaynak vardı.3

Barnds, ABD politikasının Pakistan'ı nasıl zor durumda bıraktığını da şöyle anlatıyor:

Savaşın ilerleyen dönemlerinde Hindistan, sonra da Pakistan olası ateşkese sıcak bakmaya başladılar. Pakistan, BM Güvenlik Konseyi dışında hareket edebilmek için aradığı İngiliz ve ABD desteğini bulamamıştı. Bunun ötesinde askeri durumu gittikçe kötüye gidiyordu. Zaten ABD, Pakistan'a hiçbir zaman Keşmir'i Hindistan'dan alabilmek için gereken silahı vermemişti. Pakistan'ın silah açığı onu zor durumda bırakıyordu.4

Amerika'nın ve BM'in politikası daha sonraki dönemde de değişmemiştir. Yıllar boyunca Pakistan Keşmir'i alabilmek için elinden gelen herşeyi yapmıştır. Fakat bunların hiçbiri başarıya ulaşmamıştır. Hindistan ise mevcut statükodan son derece memnundur. Batılı güçlerin yaptığı ise statükonun devamını sağlamaktır.

Batı ve özellikle de Amerikan büyük medyası Hindistan'ın yanındadır. Büyük Amerikan gazeteleri Keşmir'deki vahşete hemen hiç değinmezler. Değindiklerinde ise olayı "Hindistan'a ait bir bölgedeki iç isyanın bastırılması" havasında sunarlar. Örneğin New York Times, 22 Ocak 1990 tarihli sayısında Pakistan'ı Keşmir'deki "ayrılıkçı" Müslüman grupları destekleyerek "ülkedeki istikrarı bozmak"la suçlayan bir yorum yayınlamış ve Pakistanlılar'ın büyük tepkisini almıştı. Batı medyasında ve hatta onların başka ülkelerdeki benzerlerinde de bu tür yorumlara rastlamak mümkündür.5

Son bir kaç yılda, yani Yeni Dünya Düzeni'nin ilan edilmesinden bu yana, Keşmir'deki baskı ve işkence politikası daha artmıştır. Keşmir'deki Hint yönetimi baskı ve asimilasyonu şiddetlendirmiştir. Bir de hükümetin kontrol edemediğini söylediği oysa aralarındaki anlaşmazlığın "danışıklı" olduğu herkesçe bilinen "fanatik Hindu örgütleri" vardır ve bunlar, Babür Şah Camisi katliamında olduğu gibi doğrudan Keşmirli Müslümanların imhasını hedeflemektedirler. "Yeni Dünya Düzeni"nin tek politikası ise saldırganı ödüllendirmek ve cesaretlendirmekten başka bir şey değildir.

Peki bu durumu nasıl açıklayabiliriz? Acaba neden Amerika ve onun paralelindeki BM gibi Batılı güçler Keşmir'i Hindistan baskısı altında bırakmayı, Hint terörüne destek olmayı ısrarla sürdürmektedirler?

Yahudi Lobisi'nden Hindulara Destek

Bu üstteki sorunun cevabını vermeden önce bir noktayı hatırlamak gerekir: Amerikan sisteminde farklı dış politika yaklaşımlarını savunan farklı ekoller vardır. Dolayısıyla Amerika'nın Keşmir politikası, tüm Amerikan sisteminin ortak politikası olarak görülemez. Bu yüzden de Amerika'nın Keşmir'de Hindistan yanlısı bir tutum izlemesinin anlamı, Hindistan yanlısı tutum izlemeyi savunan güçlerin (strateji kurumları, lobiler, Dışişleri uzmanları gibi) Amerikan dış politikasını yönlendirmekte olduğudur. Kısacası, Amerika'da Keşmir aleyhtarı ve Hindistan yanlısı bir "lobi" olduğunu söyleyebiliriz. Oysa Amerika'da Hintlilerin kurduğu kayda değer bir "Hint lobisi" yoktur ki...

İşte Keşmir politikasının anahtarı buradadır: Evet, Amerika'da bir "Hint lobisi" yoktur, ancak çok çok güçlü bir "Yahudi lobisi" vardır. Ve bu Yahudi lobisi, Keşmir'e karşı sonuna kadar Hindistan'ın yanındadır!...

Washington Report on Middle East Affairs dergisi, Ocak 1994 sayısında Yahudi lobisi ve radikal Hindu grupları arasındaki işbirliğiyle ilgili uzun bir araştırma yayınladı. Yazıda, Yahudi lobisiyle Hindular, özellikle de Keşmir'deki Müslüman katliamının baş sorumlusu olan radikal Hindu örgütleri arasında tam bir "ittifak" oluşturulduğu yorumu yapılıyordu.

Washington Report, sözkonusu haberinde Hindistan'da gittikçe güçlenen Hindutva hareketine dikkat çekiyordu. Hindu radikalizminin temsilcisi olan hareket, tam bir dini fanatizme ve Müslüman düşmanlığına dayanıyordu. Hindutva'nın önemli bir özelliği ise Amerika'da da bazı uzantılarının olmasıydı. Washington'da üslenmiş olan BJP, RSS, VHP-World Hindu Council, FISI gibi Hindu örgütleri, Hindistan'daki radikal Hindulara destek vermeye çalışıyorlardı. Haberde bu Hindu örgütlerinin gerçekten de son dönemlerde etki sahibi oldukları yazılıydı. Bunun nedeni ise Hindu örgütlerinin Washington'daki en büyük güç olan Yahudi lobisiyle ittifak yapmalarıydı. Washington Report, BJP-RSS-VHP gibi Hindu örgütlerinin "bir Hindu-Siyonist ittifakı" kurma yolunda oldukları yorumunu yapıyordu.

Sözkonusu örgütler, Keşmir'de ve genel olarak tüm alt-kıtada Müslümanlara yapılan saldırıların sorumlularıydılar. Bu örgütler, Hindistan'daki en saldırgan Hindu örgütü olan Shiv Sena ("Shiva'nın Ordusu"; Shiva Hindu dininde "yok etme tanrısı" olarak kabul edilir) ile çok yakın bağlantı içindeydiler. Bu gruplar, Müslüman camilerine, Bombay'daki ve tüm Hindistan'daki Müslüman topluluklarına yapılan saldırıları organize ediyorlardı. RSS'nin önde gelenlerinden Guru M. S. Golwakar, bir keresinde "Adolf Hitler'in uyguladığı ırk temizliği programının aynısının Hindistan'da da başta Müslümanlar olmak üzere Hıristiyanlar, Budistler ve Sihlere de uygulanmasını" istemişti. İşte Hitler'e imrenecek kadar faşist olan bu Hindu örgütleri, önceki bölümde gördüğümüz faşizm-İsrail bağlantısına paralel bir biçimde, Yahudi Devleti'yle çok samimiydiler. Washington Report, aynı Hindu gruplarının, Şimon Peres'in 17 Mayıs 1993'te Hindistan'a yaptığı ziyaret sırasında Peres'le en yakın bağlantı kuran gruplar olduğuna dikkat çekiyordu. Radikal Hindu örgütleri ile İsrail arasındaki yakınlaşmaya Washington'da yayınlanan The Times of India gazetesi de dikkat çekmişti.

Washington Report, BJP-RSS-VHP liderlerinin İsrail'e ve İsrail lobisine olan hayranlıklarını açıkça ifade etmelerini de vurguluyordu. Örneğin ABD'deki Hindu örgütlerinin liderlerinden biri olan Tiwari, "Yahudi lobisi gerçekten de çok yetenekli ve güçlü, buradaki sistemin nasıl işlediğini çok iyi biliyorlar. Hindistan'ın çıkarları için de şimdiye kadar çok şey yaptılar" diyerek lobiye olan minnettarlığını vurgulamıştı. Tiwari ayrıca "bizim lobi çalışma-larımız çok zayıf. Ama her ihtiyacımız olduğunda İsrail lobisinden yardım istiyoruz. Bizi şimdiye kadar hiç geri çevirmediler" demişti. Washington Report, Yahudi lobisinin Hindulara destek olmak için bazı think-tank'leri de devreye soktuğunu yazıyor ve bunların başında Morton Abramowitz'in yönettiği Carnegie Endowment'ın geldiğini bildiriyordu. Haberde ayrıca Şimon Peres'in Hindistan ziyareti sırasında söylediği "Pakistan'ın terörist devlet ilan edilmesi için size destek vereceğiz" sözünü de hatırlatılmıştı.

Hindular ve İsrail arasındaki bu yakınlaşma, doğrudan Amerika'yı etkilemiş ve ABD, Yahudi Devleti'nin güdümünde Hindistan'ı müttefik edinmeye başlamıştı. 2000'e Doğru da konuya değinmiş ve şu bilgileri vermişti:

ABD hedef tahtasına koyacağı ülkeleri artık önce uyuşturucu kaçakçılığıyla suçluyor. Pakistan'ın atom bombası programından uzun süredir rahatsız olan ABD, bu ülkeyi uzun süredir uyuşturucu kaçakçılığıyla ilişkilendirmeye çalışıyor. Pakistan'dan giderek uzaklaşan ABD Hindistan'a yaklaşıyor ve iki ülke arasındaki sorunlarda Hindistan'dan yana tavır koymaya başlıyor. Yeniden yapılandırılacak olan BM Güvenlik Konseyi'nde Hindistan'a daimi üyelik verileceği söylentileri dolaşmaya başladı. ABD bu çerçevede Pakistan'ın, Hindistan'da meydana gelen olaylarda Müslümanları desteklediği iddialarını ortaya atıyor. ABD Dışişleri Bakanlığı bu türden yardımları sürdürdüğü taktirde Pakistan'ı terörist ülke ilan edeceğini, Küba, Kuzey Kore, İran, Irak, Libya ve Suriye'nin bulunduğu listeye dahil edeceğini açıkladı. Pakistanlı diplomat 2000'e Doğru'ya yaptığı açıklamada, son uyuşturucu operasyonunda Pakistan'ın adının ortaya atılmasını bu ilişkiye bağlıyor. Pakistan'lı diplomatın verdiği bilgiler şöyle; ABD Dışişleri Bakanlığı son bir yıldır Pakistan'ı terörist ülke ilan etmeye çalışıyor. Washington'daki Yahudi lobisi bu faaliyeti yürütüyor. Başı çeken senatör ise Stephan Solarz. Washington bu arada Pakistan'daki etnik kargaşayı da kışkırtıyor.6

Yahudi-Hindu ittifakı aslında daha da kapsamlıdır. Üstte incelediğimiz bilgiler, iki taraf arasındaki diplomatik ittifakla ilgilidir. Oysa iki taraf arasında bir de son derece önemli askeri ittifak sözkonusudur.

Keşmir'e Karşı Hindistan-İsrail İttifakı

Keşmir’deki İsrail eğitimli “güvenlik güçlerine” bağlı bir askeri devriye.

Kitabın bir önceki bölümünde İsrail'in dünyanın dört bir yanındaki baskıcı rejimlere verdiği desteği konu edinmiştik. İsrailli yazar Benjamin Beit-Hallahmi, The Israeli Connection adlı kitabında bunu bir "global strateji" olarak yorumluyordu. Bu "global strateji", Üçüncü Dünya'nın dizginlenmesi ve Düzen-karşıtı (radikal) bir hareket geliştirilmesinin önlenmesi hedefine yönelikti.

Kuşkusuz son dönemde dünyanın en önemli Düzen-karşıtı (radikal) hareketi İslam'dır. Dolayısıyla İsrail'in Düzen'i korumaya yönelik global stratejisi, en başta İslam'ı hedef almak durumundadır. Dünya Müslümanlarının pasifize edilmeleri, baskı altında tutulmaları, asimile edilmeleri İsrail'in başlıca hedefi olmalıdır. Öyledir de... Bugün İsrail, dünyanın dört bir yanındaki tüm İslam-karşıtı güçlere destek vermekte, onlarla ittifaklar kurmakta, bir tür "glo-bal anti-İslami cephe" oluşturmaya çalışmaktadır. Kitabın İsrail'i konu edinen bölümünde Yahudi Devleti'nin Ortadoğu'da İslam'a karşı bir "kutsal-olmayan ittifak" oluşturduğuna değinmiştik. Bu cephe yalnızca Ortadoğu coğrafyası ile sınırlı değildir; tüm dünyayı kapsamaktadır.

Keşmir, İsrail'in İslam'a karşı oluşturmaya çalıştığı ittifakın kendini gösterdiği bölgelerden biridir. Yahudi Devleti, Amerika'daki Yahudi lobisine paralel olarak, Keşmirli Müslümanların bağımsızlık hareketine karşı Hindistan'a büyük destek vermektedir. Bu destek, Hindistan'a yapılan büyük silah yardım ve satışlarını; Hindistan gizli servisi ve özel timlerinin "ayaklanmaları bastırmak" konusunda eğitilmelerini içermektedir. İsrailliler Filistinlilere karşı yarım yüzyıldır sürdürdükleri soykırım ve işgal altında tutma politikaları nedeniyle, halk ayaklanmalarını bastırmak, halkı işkence, psikolojik savaş ve sistemli terör yoluyla pasifize etmek konusunda uzmandırlar. Bu uzmanlık, başka pek çok baskıcı ve İslam-aleyhtarı rejime olduğu gibi Hindistan'a da ihraç edilmektedir.

İsrail'in Hindistan'a verdiği destek ile ilgili haberler, dünya basınına ilk kez 1960'lı yılların sonunda yansımıştı.7 Buna göre İsrail, Hindistan'a büyük oranlarda silah yardımı yapıyordu. Bu yardımın en önemli kısmını, İsrail'in 120 mm.'lik son derece kullanışlı ve etkili havan topları oluşturuyordu. Ancak haberde de belirtildiği gibi uzunca bir süredir devam eden bu tür askeri yardımlar son derece "gizli"ydi.

Soğuk Savaş dönemi boyunca Hindistan ve İsrail arasında özellikle istihbarat, savunma ve nükleer araştırma alanlarında yakın bir işbirliği devam etti. Hint ve İsrail askeri yetkilileri yıllardır karşılıklı ziyaret geleneğini sürdürdüler. Her iki ülke birbirinden askeri malzeme satın alıyordu. 1963'te Albay M. M. Sindhi, Hindistan'ın ihtiyaç duyduğu İsrail silahlarını tespit etmek üzere İsrail'e gitmiş ve 2 ay Hayfa'da kalmıştı. Bu ziyaret Hindistan'ın kuzeydoğu eyaletlerinin Çin tarafından işgal edilişinden hemen sonraydı. Hindistan-Çin savaşı sırasında ortaya çıkan İsrail casusluk skandalının anahtar ismi Rama Sawarup'un açıklamasına göre, 1963 yılında İsrail askeri istihbarat şefi Hindistan'a davet edilmişti. Bunun nedeni, kötü durumda olan Sovyet silahları konusunda İsrail'den yardım istenmesiydi .

1965 Hindistan-Pakistan savaşı sırasında ise İsrail askeri uzmanları, Askeri İstihbarat şefi başkanlığında Hindistan'ı ziyaret ederek, Pakistan'ın elinde bulunan Amerikan silahları konusunda Hintlilere bilgi verdiler. 1967 İsrail işgali sırasında da Hindistan taktik ve alınan sonuçları incelemek üzere İsrail'e askeri uzmanlarını gönderdi. İsrail 1971'de Bangladeş'in kurulmasıyla sonuçlanan Hindistan-Pakistan savaşı sırasında da Hindistan'a silah yardımı yaptı.

İsrail Hindistan'la olan ilişkilerinin buluşma yeri olarak Kıbrıs'ı kullanıyor. Batı basınında yer alan haberlere göre merkezi Toronto'da bulunan Yahudi şirketi Levy, "oto yedek parçaları" görüntüsü altında 1981'de Hindistan'a 3.000 ton tank parçası sağladı.

Hindistan ve İsrail arasındaki gizli ittifak, nükleer silahları da içeriyordu. İsrailli yazarlar Dan Raviv ve Yossi Melman'ın yazdıkları ve Mossad'ı konu edinen Every Spy a Prince (Her Casus Bir Prens) adlı kitapta iki ülkenin nükleer alandaki işbirliğine değiniliyor. Victor Ostrovsky'nin bildirildiğine göre, Hindistan 1984 yılında Pakistan'ın atom bombası yapmasından endişe ederek İsrail'den yardım istemişti. İsrail Hindistan'ın bu isteğine olumlu cevap vermiş ve iki ülke arasında gizli bir anlaşmaya varılmıştı. Bunun ardından 2 Hindistanlı nükleer fizikçi, nükleer bomba ve füze başlığı yapımında uzmanlaşmak için İsrail'e gitmişlerdi. İsrail, kendisinin 1981'de Irak'ın nükleer santral inşaatına yaptığı saldırının bir benzerini Pakistan'daki nükleer santrala yapması için, Hindistan'a teknik bilgi aktarmıştı.8

Uzun süre gizlilik içinde yürütülen bu ilişkiler, 1990'lı yıllarda iyice ortaya çıktı. Amerikan kökenli News India gazetesinin verdiği bir haberde, İsrail Gizli Servisi Mossad'ın uzunca bir süredir Hindistan gizli servisi RAW'ın elemanlarını eğittiği ortaya çıkarılmıştı. Mossad'ın Hintli meslektaşlarına verdiği eğitimin konusu ise "halk ayaklanmalarının bastırılması", yani Keşmir'in bağımsızlık mücadelesinin yok edilmesi yönündeydi. Habere göre, İsraillilerin eğitiminden geçmiş yüz kadar RAW ajanı, Keşmir'de faaliyet gösteriyordu.9

1992 yılında İsrailli askeri uzmanlar, BJP ve RSS gibi radikal Hindu örgütlerinin militer merkezlerinde görülmüşlerdi. Ayrıca, İsrail'in sürekli yalanlamasına rağmen, "güvenilir kaynaklar" Keşmir'de İsrailli askeri görevlilerin bulunduğunu bildiriyordu.10

1993 yılında İsrail ve Hindistan arasında imzalanan bir protokolde, Hint ordusunun İsrailli askeri uzmanlar tarafından eğitilmesinin kararlaştırılmış, özellikle de Keşmir'deki Hint birliklerinin İsrailli komando birliklerinin eğitiminden geçirilmesine karar verilmişti.11 Keşmirli Müslüman milislerle yapılan bir röportajda ise sözkonusu milisler, İsraillilerin Sirinagar bölgesine kurdukları 3 eğitim kampında Hint askerleri eğittiklerini haber vermişlerdi.12

İsrail devletinin kuruluşundan beri gizli de olsa sürdürülen Hindistan-İsrail ilişkisinin tarihsel gelişimini ise Arap El Hilal Ed-Dawli dergisi, şöyle anlatıyordu:

Hindistan hükümeti İsrail devletini tanıdığını açıklamasının üzerinden henüz iki ay geçmeden, Tel Aviv 'le savunma ilişkilerini kurdu. Gerçekte İsrail'in kuruluşundan beri var olan bu ilişki, Hindistan Dışişleri Bakanı C. N. Nekşit'in İsrail ile Hindistan'ın arasındaki diplomatik ilişkinin doruğa çıkarılacağını açıklamasıyla ortaya çıktı. Hindistan gazetelerinin yazdıklarına göre Aralık ayında Yeni Delhi'yi ziyaret eden Yaser Arafat, kendilerinin Hindistan ile İsrail arasındaki ilişkilerin sağlamlaştırılması önünde bir engel olmadıklarını söylüyordu. 1950 yılında Hindistan İsrail'i kaçınılmaz bir gerçek olarak tanıdı. Bombay'da konsolosluk açmasına izin verdi. O günden bu yana İsrail devletiyle ticaret ve savunma işbirliğini kurdu. Bu tür olayların gerçekleştiği tarihlerde Hindistan hükümeti Filistin sorununu desteklediğini açıklamaktaydı. FKÖ'nün Yeni Delhi'de elçi bulundurmasına bile izin vermişti. Ekim ayında Hindistan Dışişleri Bakanı, 'biz İsrail'le ancak Filistin'le barış yolunda bir ilerleme kaydettikleri taktirde ilişki kurarız' şeklinde bir açıklamada bulunmuştu. Oysa bir sonraki ayda Hindistan hükümetinin 1975 'te alınan 'Siyonizm ırkçılıktır' kararının iptali için BM Genel Kurulu'nda yapılan oylamada İsrail'in lehine oy kullanması bütün dünyayı şaşırttı. Hemen ertesi ay Hindistan İsrail'le tam ilişkiye girdiğini açıkladı.

Bu işbirliğinin önemli sonuçları var. Keşmir'de İsrail silahları ve İsrail'in baskı ve yıldırma operasyonları kullanılıyor. Hindistan özel amaçları için İsrail'in Filistin tecrübesinden ve Mossad'ın yardımlarından yararlanıyor. Hindistan bu dönemde Uluslararası Güvenlik Konseyi'nin bir üyesi olması dolayısıyla ABD ve İsrail ile ilişkilerini sağlamlaştırıyor. Aslında Hindistan herşeyden önce BM ile ilişkilerini güçlendirme yolunda. Bu arada Washington'da bulunan Yahudi cemaatinin baskılarının işine yarayacağını pekala biliyor. Hindistan İsrail ile tam ilişkiye geçtikten sonra, savunma ilişkilerini geliştirmeyi deniyor. Hindistan başbakanı 27 Şubatta Hindistan parlamentosunda yaptığı açıklamada; 'İki ülke arasındaki ilişkilerin düzeltilmesinden sonra hangi alanda olursa olsun mutlaka dayanışma kurulmalıdır' dedi. İsrail ile ilişkiler kurulduktan sonra Mossad'dan yararlanmak garip olmasa gerek... Şubat tarihli Hindistan gazetelerinin yazdığına göre Hindistan Savunma Bakanlığı İsrail üretimi silahları kullanacağı sahaları belirledi. Keşmir bunların başında geliyor.13

İsrail uzmanı Jane Hunter'ın yazdığı bir makalede ise "Amerikan kaynaklı çeşitli raporlara göre Hindistan-İsrail yakınlaşmasının anti-İslami bir tabanı olduğu" haber veriliyor ve ayrıca Hindistan Savunma Bakanı Pawar'ın, Hint ordusunun İsrail tarafından eğitileceğini bildiren açıklamasına dikkat çekiliyordu.14

Sonuç olarak, Keşmirli Müslümanların yarım yüzyıldır yalnızca Hindistan'la, ya da radikal Hindu örgütleriyle değil, aynı zamanda İsrail'le de savaşmakta olduğunu söyleyebiliriz. "Yeni Dünya Düzeni"nin ilanından yani İslam'ın Düzen'in tek düşmanı olarak açıkça ilan edilmesinden sonra sözkonusu ittifak daha da belirginleşmiş ve güçlenmiştir.

İslam dünyasının her yanında bu ittifakı görmek mümkündür. Örneğin Keşmir'in biraz daha doğusuna uzandığımızda, karşılaşacağımız tablo farklı değildir.

Endonezya Dosyası ve Açe Sumatralı Müslümanlar

Endonezya Devlet Başkanı General Suharto, ülkesindeki Müslümanlara karşı yoğun bir baskı rejimi oluşturmuş durumda. Bir çok Endonezyalı Müslüman, bu baskıdan kurtulmak için Malezya’ya iltica ediyor. Suharto, bu anti-İslami politikasının yanında bir taraftan da karşı-propaganda yöntemini uyguluyor: Bir zamanlar Enver Sedat’ın yaptığı gibi sözde Müslüman tavırları göstererek “İslami şov”lar yapıyor. Endonezya diktatörünün en önemli dostu ise kuşkusuz İsrail...

Keşmir'in biraz daha doğusuna gittiğimizde, bugün pek çok kişinin farkında olmadığı Uzakdoğulu Müslümanlarla karşılaşırız. Uzakdoğulu Müslümanların karşısındaki düşman da, Keşmir'dekinden farklı değildir. Bu coğrafya içinde akla ilk gelen ülke Endonezya'dır. Endonezya bugün bağımsız ulusal bir devlet görünümünde. Oysa, neredeyse Avrupa kıtası kadar geniş bir alana yayılmış olan Uzakdoğu Takımadaları'nın 120 milyona yakın nüfusu, birbirinden çok farklı bir kompozisyon oluşturuyor. Endonezya'nın içinde çok farklı dinler ve kültürler var. Ancak bu farklılık, "bir arada yaşama"yı getirmedi: Ülkenin Sumatra adasında, özellikle de adanın kuzey "açe" bölümünde yaşayan ve sayıları 25 milyonu aşan Müslümanlar, uzun süren bir baskı dönemi yaşadılar.

Endonezya uzun süre Hollanda sömürgesi olarak kalmıştı. Daha sonra Japon işgali yaşandı. Endonezya Milliyetçi Partisi'nin liderliğini yapan Sukarno ise 18 Ağustos 1943'te bağımsız Endonezya Cumhuriyeti'ni ilan etti. Ancak Sukarno'nun kurduğu bu cumhuriyetin sınırları halen ülkede bulunan Hollanda sömürge yönetiminin hoşuna gitmedi. Hollanda ile Sukarno kuvvetleri arasında 3 yıl süren savaş sonucunda, Hollanda, hükümdarlık haklarını Endonezya Birleşik Devletleri'ne bıraktı; Endonezya Birleşik Devletleri, Hollanda-Endonezya birliğinin de bir parçası olacaktı.

Hollanda, Endonezya'nın yönetimini, ekonomide ve siyasette tam bağımsızlık isteyen Sumatralı Müslümanlara değil, Hollanda ile iyi ilişkileri bulunan ve ülke nüfusunun sadece % 7'sini oluşturan Java kökenlilere bıraktı. Hollandalıların ülkenin yönetimi için Javalıları seçmeleri boşuna değildi. Java adasının aristokrat kesimi, Hollandalıların bölgeye gelmesinden itibaren onlarla ticari ilişkiler içine girerek, adaların kolonizasyonuna destek olmuşlardı.

Javalılar kısa bir süre içinde Endonezya'yı tamamen egemenlikleri altına almaya giriştiler. Sukarno'nun liderliğindeki Java kökenli yöneticiler 1950 yılında devlet örgütlenişinin üniter (tekçi) bir yapıya dönüştürüldüğünü ilan ettiler. Bu üniter yapı, Java hegemonyası altındaydı elbette.

Ülkede siyasal partilerden Endonezya Milliyetçi Partisi (PNI) Başkan Sukarno'ya yakınlığıyla bilinmekteydi ve oylarının % 80'ini Java bölgesinden sağlıyordu. Bu partinin karşısında ülkenin en önemli siyasal güçlerinden birisi Müslümanların kurduğu Masjumi Partisi'ydi (PM). O kapatılınca yerine Nahdatul Ulema (NU) kuruldu.

Javalılar PNI sayesinde kendi yerel çıkarlarını Endonezya'yı oluşturan adalar halkının ortak ve genel çıkarlarıymış gibi gösterdiler. Bunu yapmak içinde, ülkenin etnik yapısı son derece heterojen olmasına rağmen "Endonezya milliyetçiliği" fikrini ortaya attılar. Oysa bu gerçekte "Java milliyetçiliği"nden farklı bir şey değildi.

Bu milliyetçilik dayatması karşısında, 1953'de Açe Sumatra Müslümanları bağımsız bir devlet kurduklarını ilan ettiler. Javalıların hakimiyetindeki Endonezya yönetimi ise Açe Sumatra özgürlük savaşçılarını "vatan haini" ilan ederek katliamlara giriştiler. (Buradaki durum, Sırbistan ve Bosna-Hersek arasındaki duruma da büyük benzerlik göstermektedir). Bu arada Sukarno'nun yerine ülkenin sağ kanadından General Suharto ABD desteğiyle başa geldi. Bu ise Müslümanların durumunu çok daha kötüleştirdi. Javalıların desteğini arkasına alan Suharto, solcu muhalifleriyle birlikte Müslümanları da yok etme yoluna gitti. Uluslararası Af Örgütü'ne göre Suharto rejimine karşı olan 600.000 kişi öldürüldü. Amerikan medyası ise bu büyük vahşeti tamamen görmezlikten geldi.

1976 yılından bu yana saldırılar, halkı rejime karşı örgütledikleri bahanesiyle Müslüman din adamlarına yöneldi. Ülkenin birçok yerinde imamlar aileleri ile birlikte acımasız şekilde öldürüldü. Ülkedeki Java egemenliği ve Müslümanlara karşı uygulanan baskı ve terör, hala sürüyor.

İsrail'den Endonezya Rejimine Stratejik Destek

Sumatra Müslümanlarının yönetimi ele almalarını ya da bağımsızlık ilan etmelerini engelleyen Java güdümlü Endonezya yönetimi, bu vasfıyla belirgin bir anti-İslami özellik taşımaktadır. Uzakdoğu'da domino teorisine uygun bir biçimde gelişebilecek muhtemel bir İslami uyanışın engellenmesi açısından, mevcut Endonezya yönetiminin varlığını koruması zorunludur. İşte bu yüzden Endonezya, İsrail'in müttefik listesinde önemli bir yer tutmaktadır.

Yitzhak Rabin, FKÖ ile "Gazze-Eriha" anlaşmasının ardından Çin'e resmi bir ziyaret yapmış ve Çin'le olan askeri ittifaklarını daha da güçlendirmişti. Ancak İsrail Başbakanı, Çin dönüşünde pek çok kişinin fazla anlam veremediği bir resmi ziyaret daha yaptı ve Endonezya'ya gitti. Bu ziyaret, İsrail'in Endonezya ile "iyi ilişkiler" kurmak istediğinin bir işareti olarak yorumlandı. Oysa bu yanlış bir yorumdu; Yahudi Devleti Endonezya ile, daha doğrusu Endonezya'yı yöneten Java rejimiyle zaten çok uzun süredir "iyi ilişkiler" içindeydi. Mossad, Müslümanları "terörist" ilan ederek ortadan kaldıran Endonezya rejimine "anti-terör" dersleri vermişti. Washington Report on Middle East Affairs konu hakkında şunları yazıyordu:

İsrail'le arasındaki bağlantıyı kullanarak Washington'dan destek sağlamayı düşünen Endonezya, son dönemlerde sürpriz bir kararla doğrudan İsrail'e yakınlaşmaya başladı. Endonezya hükümeti bu çabanın bir parçası olarak Başkan Rabin'i, Çin gezisinden sonra Jakarta'da konuk etti. Bu pek çok kişi için şaşırtıcıydı. Oysa gerçekte İsrail'in oldukça uzun bir süredir Endonezya'yla gizli bağlantıları vardı. Jakarta'da işyeri görünümünde bir Mossad istasyonu kurulmuş ve oldukça önemli işler başarmıştı. Verilen bilgilere göre, bu Mossad istasyonu aracılığıyla, Endonezya güvenlik güçleri, anti-terörist (kontrgerilla) yöntemleri konusunda eğitim gördüler. İki ülkenin istihbarat servisi arasında 1960'dan beri yoğun bir bilgi alışverişi yaşanmaktaydı... İki ülke arasında askeri ilişkiler de var. Military Technology dergisinde 6 ay önce yayınlanan bir habere göre, Alhit ve BVR adındaki İsrailli şirketler, Sumatra Adası'ndaki Endonezya Hava Kuvvetlerine bir tesis kurmak için yarışıyorlar. Başka kaynaklar, 1980'lerde İsrail'in, Endonezya'ya 28 tane Amerikan yapımı Skyhawk uçağı sattığını bildiriyorlar.15

İsrail ile Endonezya arasındaki silah ilişkisi Amerikan silahlarının Endonezya'ya satışı şeklinde gerçekleşiyor. Bunun için de İsrail kendi ordusunu kullanıyor. Beyaz Saray'ın İsrail'e verdiği silahlarla, Endonezya gibi bazı Üçüncü Dünya Ülkeleri'nin orduları besleniyor. Bu da İsrail'in Amerika'dan neden bu kadar çok silah aldığını açıklıyor olsa gerek:

ABD hükümeti İsrail ile anlaşmalı olarak bir ordu besliyor ve bu ordudan Amerikan hükümetinin haberi yok, bu ordu Endonezya'ya ABD'den elde ettiği silahları satıyor. Pentagon yetkilileri, İsrail'in Endonezya'ya 16 tane A4 uçağını gizlice gönderdiğini tespit etti. İsrail ABD yapımı savaş uçaklarının bu tip 3. Dünya Ülkeleri'ne satışından 25.8 milyon dolar aldı.16

Müslümanlara karşı yıllardır baskı politikası izleyen Başkan Suharto 1993'te altıncı kez görevini uzattı. Suharto'ya karşı ülkedeki en önemli muhalif güç ise bir Müslüman koalisyonu yapısındaki Birleşik Kalkınma Partisi (PPP)...

Patani Müslümanları ve İsrail-Tayland İttifakı

Tayland, "özgürlükler ülkesi" anlamına gelir. Ancak Müslümanlar için hiç de öyle değildir. 55 milyon nüfuslu ülkede toplumun %10'nu oluşturan Tayland'lı Müslümanlar 200 yıldır büyük bir baskıyla karşı karşıya. Günümüzde bu baskı, özellikle halkının % 75'inin Müslüman olduğu güneydeki Patani eyaletinde yoğun olarak hissediliyor.

Patani Müslümanları, Siyam ırkından gelmediklerini ve Taylandlılarla değil, Müslüman Endonezya ve Malezya halkı ile aynı ırka mensup olduklarını söylerler. Malezya'daki Müslümanların konuştuğu dil olan Malay dilini kullanırlar. Bu dil yüzyıllardır Arap harfleriyle yazıldığı halde, Tayland yöne-timi tarafından Latin harfleri kullanmaya zorlanmışlardır. Rejim, budist inancını Müslümanlara zorla kabul ettirmeyi hedefleyen farklı baskı politikaları uygulamıştır.

İlk olarak 1932'de Tayland hükümeti ülkedeki bütün İslami kurumların faaliyetini yasakladı. 1944'de ise geniş çaplı bir imha hareketi başlatıldı. 1948 yılında Patani Müslümanlarının liderleri ve aileleri budistler tarafından katledildi. Yine aynı yıl Bulikor Samik bölgesinde 125 Müslüman aile diri diri yakıldı. Patani Müslümanları uğradıkları bunca saldırı karşısında kendilerini korumak ve bağımsız bir devlet kurmak için örgütlendiler. Bugün Patani'de Müslümanların kurduğu 16 tane örgüt var. Bunların içlerinde en büyük olanı PULO (Phatani United Liberation Organization), yani Patani Birleşik Kurtuluş Örgütü.

Patani'de bugüne kadar gerçekleştirilen katliamlarda ölen Müslüman sayısı 36.000 kişiyi geçiyor. Yaralanan ve sakat kalan insan sayısı daha da fazla. Kısacası, Tayland Müslümanları topraklarını ve ailelerini dahası İslami kimliklerini koruyabilmek için büyük bir mücadele veriyorlar.

Ve kuşkusuz Patani Müslümanlarının verdikleri bu mücadeleye karşı Tayland rejimini destekleyenler var. "Kim" diye sormaya gerek yok; elbette en başta İsrail. İsrailli yazar Benjamin Beit-Hallami'nin yazdığına göre, Tayland'ı 1976'dan bu yana yöneten askeri rejimin İsrail'le çok önemli ilişkileri var. Bu ilişkiler, askeri darbenin hemen ardından Tayland'lı bir askeri heyetin İsrail'i ziyaret etmesi ile başlıyor. Bu ziyaretin sonucunda 20 bin Galil ve 5 bin Uzi marka İsrail yapımı otomatik tüfek Tayland'a gönderiliyor. Daha sonra Mossad Tayland'ın başkenti Bangkok'ta aktif bir istasyon kuruyor ve Tayland gizli servisi THAI ile ortak çalışmaya başlıyor.

İlerleyen yıllarda sözkonusu yakın ilişkiler daha da güçlenerek sürüyor. 1984'te İsrail Dışişleri Bakanı David Kimche Tayland'ı ziyaret ediyor. Tayland'a İsrailli askeri uzmanların gönderilmesi, daha geniş çaplı silah satışlarının yapılması kararlaştırılıyor. "İsrailli askeri uzmanlar"ın verecekleri eğitim ise yine aynı: Halk hareketlerini bastırmak, sorgu ve işkence yöntemleri...17

Bangsa Moro Müslümanları, Filipinler, Marcos'un Yamyamları ve İsrail

Filipinler’in lideri Marcos, kurduğu ölüm timleri ile ülkesindeki Müslümanları sindirmeye çalışmıştı. İslam aleytarı kimliğini bu denli çarpıcı bir biçimde ortaya koyan diktatörün İsrail’le “güvenlik” konularında “çok yakın” ilişkiler kurmuş olması, bir rastlantı değildi kuşkusuz,

Filipinler yüzyılın başında Amerikan egemenliği altına girmişti. 1946 yılında Amerika Filipinler'e bağımsızlığını verdi. Ancak Amerikalıların çekildiği sırada önce, "Filipinolar" olarak adlandırılan yerli halk, Filipin adalarının kontrolünü ellerine aldı ve yönetim kademelerinin tamamını ele geçirdi. Filipinolar, Moro ve Sulu adalarında yaşayan Müslümanlarının aksine Amerikanın sömürgeci yönetimine direniş göstermemişler ve onların gönderdiği yöneticileri benimsemişlerdi. Amerikalılar da, Amerikan ekolü bir yönetim oluşturmaları için Filipino önderlerini eğitmişlerdi. ABD Filipinler'den çekilirken bu yüzden ülkedeki siyasi otoriteyi Filipinolara bıraktı. Sulu ve Mindanao'yu tek bir devletin toprakları olarak kabul etti. Böylece bu adalardaki Müslümanlar, Fili-pinolar'ın egemenliği altına bırakılmış oluyordu.

Filipinolar ülkedeki egemenliklerini sağlamlaştırmaya ve özellikle de Moro'lu Müslümanların topraklarını ellerinden almaya yönelik bir politika izlemeye başladılar. Çıkarılan bir yasayla bir Filipino'ya 24 hektar toprak edinme hakkı verilirken, bu hak bir Morolu İçin 10 hektardan ibaretti. Bunun sonucunda Müslümanlara ait topraklara Filipino göçleri başladı. Böylece bu adalardaki Müslüman halkın nüfus yoğunluğu azaltılacaktı. 1966-1976 yılları arasındaki 10 yıllık dönemde 3.5 milyon Filipinolu göçmen, Müslüman topraklarına yerleşti.

Tüm bu baskı ve haksızlıklar karşısında Moro ve Sulu Müslümanları Filipinolara karşı kendi haklarını korumak amacıyla mücadeleye başladılar. 1 Mayıs 1968'de Cotabato Valisi Datu Odtug Matalan tarafından "Mindanao Bağımsızlık Hareketi" (MIM) kuruldu. Ancak Cumhurbaşkanı Ferdinand Marcos liderliğindeki merkezi otorite ile uzlaşma yolu arayan bu hareket tutunamadı ve kısa sürede silinip gitti. Bununla beraber hükümet bu olayı basite almadı ve Moro halkına karşı yürütülen sindirme hareketini arttırmak için fırsat bildi. Bu sırada Marcos kendini Silahlı Kuvvetler Komutanı ve Başkan olarak ilan etti. Bir süre sonra da ülkedeki komünistlerin yol açtığı terör hareketi ve Müslümanların direnişini gerekçe göstererek sıkıyönetim ilan etti. Ardından da anayasayı askıya aldı. Marcos, ülkenin diktatörü olmuştu.

Marcos'a karşı Müslümanların direnişi, 1960'larda Ortadoğu'da eğitim gören birkaç genç tarafından örgütlendi. Nur Misuari liderliğindeki Moro Ulusal Kurtuluş Cephesi (MNLF)'nin yürüttüğü başkaldırı hareketinin aniden ve geniş çaplı bir ölçekte ortaya çıkması, Marcos rejimini şaşkına çevirdi. Hükümet kuvvetleri ve MNLF üyeleri arasında kanlı çarpışmalar gerçekleşti. Yıllar içinde MNLF ile hükümet kuvvetleri arasında geçen çatışmalarda ölen Müslüman sayısı 50 bini aştı. Bunların çoğu Müslüman sivillerdi, en az 10 bini de kadın ve çocuktu.

Marcos, ülke içindeki muhalifleri, en başta da Müslüman MNLF'yi ve ardındaki halk desteğini yok etmek için özel eğitilmiş terör timleri kurmuştu. Bu timlerin uyguladıkları vahşet ise tüyler ürperticiydi. Marcos'un terör timleri içinde en acımasız olanı ise Ilaga'ydı. Nokta dergisi, "Marcos'un Yamyamları" başlığıyla yayınlanan haberinde şunları yazıyordu:

Filipin rejimine karşı mücadele veren Morolu Müslüman savaşçılar.

... Bayan Kassam'ın kocasının üzerinde tepiniyorlardı. Parçalanan kafatasının içinden aldıkları beyin parçalarını etrafa saçıyorlardı. Diğer silahlı milisler ise yerlere saçılan beyin parçalarını kapışarak yiyorlardı. Mensubu oldukları `Ilaga' örgütünün anlayışına göre kurbanının kanını içmek ve etini yemek onları `yenilmez' yapacaktı. Dehşetengiz yenilmezlik! Filipinler'de 1970'li yıllarda başlayan Müslüman ayaklanmaları sırasında kurulun `Ilaga' örgütü milisleri o dönemde binlerce Müslümanı işkence ile öldürmüşlerdi. Bu öldürülen kurbanların kanından içen veya etinden bir parça yiyen Ilaga mensupları böylece doğaüstü bir güce sahip olduklarına inanıyorlardı. Ilaga'nın bir başka hedefi Marcos yönetimine karşı savaşan komünist eğilimli Yeni Halk Ordusu (NPA) olmuştu. Müslüman olsun olmasın NPA yanlısı köyler Ilaga tarafından basılıyor ve insanlar vahşice öldürülüyordu. Bunun da ötesinde saldırı amacı tamamıyla yağmacılığa dönüşüyordu. Mindanao'nun bir köyünde ise geçenlerde bulunan bir büyük şişe dolusu kesik kulağın sahipleri henüz tespit edilememişti. Bu kulakların öldürülen NPA üyeleri ve sempatizanlarına ait olduğu tahmin ediliyordu.18

Peki Müslümanların "beyinlerini parçalayıp yiyen", insanları canlı canlı parçalara ayıran bu terör timlerini kim eğitiyor, kim silahlandırıyor, Marcos rejimini Müslümanları yok etmesi için kim ayakta tutuyordu dersiniz?... Elbette en başta İsrail!...

Benjamin Beit-Hallahmi'nin bildirdiğine göre, Marcos rejimi ile İsrail arasında özellikle askeri alanda ve "özel timler" alanında büyük bir işbirliği vardı. 1965'de ABD desteği ile iktidara gelen ve 1986 yılındaki düşüşüne kadar Filipinler'i baskı ile yönetip sömüren Marcos, Hallahmi'nin deyimiyle İsrail'e "binbir açık ve gizli bağla bağlıydı." İsrail, klasik bağlarını Marcos yönetimiyle de kurmuştu: Ferdinand Marcos'un korunması İsrailli görevlilerce yürütülüyordu: Diktatörün İsrailli askerlerden oluşan bir özel ordusu vardı. Ayrıca Marcos'un bazı "seçkin" arkadaşları da aynı ayrıcalıktan yararlanabiliyor, İsraillilerden kurulu özel ordulara sahip olabiliyorlardı. İsrailli uzmanlar Marcos'un askerlerini de eğitiyorlardı (Ilaga, İsraillerin eğitiminden geçen birliklerden biriydi.) Gözlemcilerin bildirdiğine göre, 1980'lerin başında ülkede çok sayıda İsrailli paralı askerler bulunuyordu. 1981 yılında Bayan Marcos bir "Filipin-İsrail ittifakı" kurulmasından bile söz etmişti. İsrail-Filipin bağlantısı yoğun olarak, emekli İsrailli generallerin Tel-Aviv'de kurdukları Tamuz Control Systems (Tamuz Kontrol Sistemleri) adlı şirket tarafından yürütülüyordu. Şirket, Üçüncü dünyanın baskıcı rejimlerine "güvenlik sorunlarını çözmede" (yani halk hareketlerini bastırmada, daha doğrusu Müslümanları ezmede) teknik-taktik destek veriyordu. Tamuz'un en aktif olduğu ülke ise Marcos'un Filipinler'iydi.19

Şubat 1986'da Marcos'un bir halk ayaklanması neticesinde devrilmesinden sonra yeni bir başkan Corazon Aquino başa getirildi. Aquino yönetimi kuşkusuz Marcos kadar sert ve saldırgan değildi. Ancak yine de Müslümanların siyasi talepleri konusunda Marcos'tan daha tavizkar da değildi. Morolu Müslüman aydınlardan Salah Jubair, Bangsa Moro adlı kitabında bu durumu şöyle anlatıyor:

Güney Eyaletlerindeki Müslümanların problemleri açısından Marcos Rejimi ile Aquino rejimi arasında hiçbir fark yoktur. Görünüşte farklı olmalarına ve önceki rejimin şimdikine oranla daha sert olmasına karşılık, Müslümanların sorunlarına bakışları aynıdır. Müslümanları ve İslam'ı bölgeden yok edip eritmeyi amaçlarlar. Marcos da, Aquino da değişik metot ve araçlara başvurarak aynı amacı hedeflenmektedir. Ancak Sulu ve Moro Müslümanları onlara teslim olmayı düşünmüyor.

Son zamanlarda Müslümanlar ile Manila hükümeti arasında sakinleşmiş görünen ilişkiler, 1994 yılı başlarında camilerin bombalanması ile yeniden gerginleşti. Moro Müslümanlarının bağımsızlık mücadelesi, Moro İslami Kurtuluş Cephesi ve yeni kurulan Ebu Sayyaf örgütü altında, halen sürüyor. İsrail'in Manila rejimi ile olan ittifakı da...

Burma Müslümanlarının Mücadelesi ve İsrail-Burma İttifakı

1962’de Burma’da başa geçen Ne Win, iktidarda kaldığı 24 yıl boyunca 20 binden fazla Müslümanı yoketti...

Toplam nüfusu 38 milyon olan Burma halkının %15'i Müslümandır. Sayıları yaklaşık 6 milyonu bulan Müslümanlar, ülkenin "Arakan" adlı bölgesinde yoğunlaşmışlardır.

Arakan bölgesine İslam, ilk kez Arap tüccarlar aracılığıyla girmişti. İslam'a karşı olan büyük yöneliş, 1430 yılında bölgede bir İslam devletinin kurulmasıyla sonuçlandı. Bu devlet 350 yıl varlığını korudu. Ancak bu dönemin sonunda Budistler Arakan'ı işgal ederek İslam devletini ortadan kaldırdılar.

1783 yılında Müslümanlar siyasi iktidarı kaybettikten hemen sonra Burmalılar, Müslümanları ezmeye, hatta fiziksel olarak imha etmeye yönelik bir politikayı uygulamaya koydular. Binlerce Müslüman katledildi. Ülke 1948'e kadar süren İngiliz egemenliğinin ardından bağımsızlığını kazandı. Müslümanlara yönelik baskılar ise hem İngiliz yönetimi sırasında hem de daha sonra devam etti.

1962 yılında General Ne Win askeri bir ihtilalle ülkedeki iktidarı ele geçirdi. Sosyalist bir hükümet kurduğunu ilan eden Ne Win, ilk ve en önemli düşmanın Müslümanlar olduğunu açıkça ilan ederek, devletin tüm imkanlarını ülkeden İslam'ı kazımak için seferber etti. Hazırlanan hükümet programında her türlü yol kullanılarak Müslümanların dinlerinden uzaklaştırılması amaçlanıyordu. Müslümanlar, tüm siyasi haklardan mahrum edildi. Ayrıca tüm İslami eğitim kurumları, camiler ve benzeri dini merkezler kapatıldı. Hacca gitmek, kurban kesmek, topluca namaz kılmak ve benzeri İslami ibadetler yasaklandı. Bu baskılar nedeniyle Müslümanların bir bölümü, özellikle de gençler ülkeyi terketmeye başladı. Ancak bu göçlere rağmen Müslümanlar yine de Arakan'da çoğunluğu oluşturuyorlardı. Bu nedenle Ne Win rejimi daha ağır baskılar uygulamaya başladı: Tutuklamalar, işten çıkarmalar, dayak ve işkence olayları birbirini izledi. Bu vahşi uygulamalar sonucu bir milyondan fazla Burmalı Müslüman yurtlarını terk etmek zorunda kaldı.

Kesin rakamlara göre, 1962-1984 yılları arasında 20.000 Arakanlı Müslüman öldürüldü. Müslüman kadınlara yapılan ve tespit edilebilen tecavüz sayısı 200'ün üzerindeydi ve bu tecavüzlerin tamamına yakını Burma ordusu tarafından yapılmıştı. Milyonlarca dolar tutarındaki Müslüman mülküne de el kondu.

Son yıllarda bu baskılar sistemli bir "fiziksel imha"ya dönüşmüş bulunuyor. Ocak 1992'de Burma'da yaşayan Müslüman azınlığa mensup 500 ile 700 kadar kişinin, askeri cunta tarafından Bangladeş sınırı yakınlarında bulunan toplama kamplarında boğularak öldürüldüğü ortaya çıktı. Halen Burmalı Müslümanlar dikta yönetimi altında baskı ve işkence ile karşı karşıyalar. 1994 yılı içinde Burma rejiminin "yargısız infaz" yönetimiyle öldürdüğü Müslüman sayısı 1.000'in üzerinde. Müslüman kadınlara sistemli tecavüz uygulandığı ve Müslümanlara karşı cezaevlerinde ağır işkenceler uygulandığı sık sık rapor ediliyor. Kısacası, Burma'daki Müslümanlar, yalnızca Müslüman oldukları için zulme maruz bırakılıyor.

Bu durumda Burma'nın İsrail'le olan yakın ilişkileri de anlam kazanmaktadır. Benjamin Beit-Hallahmi, The Israeli Connection'da İsrail ile Burma arasında 1950'lerden bu yana süren stratejik işbirliğini anlatır. Buna göre İsrail ile Burma arasındaki diplomatik ilişkiler, 1953'te başlamış ve Ağustos 1954'te Burmalı bir askeri uzman heyeti İsrail'i ziyaret etmiştir. Burma Başbakanı U Nu ise bir sonraki yıl İsrail'e giderek silah ve askeri eğitim konusunda görüşmelerde bulunmuştu. 1954 yılında İsrail, Burma'ya büyük miktarlarda silah ve İngiliz yapımı Spitfire savaş uçakları satmıştır. Ayrıca İsrail uçuş uzmanları ve teknik elemanları da Burma'ya gönderilmiştir. Hallahmi, Burma ile İsrail arasındaki ilişkilerin "beklenenin çok üstünde bir hız ve boyutta gerçekleştiği"ni ve Burma'nın İsrail'le yakınlaşarak başka Üçüncü Dünya ülkelerine de yol gösterdiğini söylüyor.20

Hallahmi'nin yazdığına göre ilerleyen yıllarda da ilişkiler sürüyor. 1959'da İsrail Devlet Başkanı Yitzhak Ben-Zvi Burma'ya resmi ziyarette bulunuyor. İki yıl sonra Başbakan David Ben-Gurion da Burma'ya gidiyor. Gurion, U Nu'yla olan görüşmesini bir tür "hac"ca benzetiyor ve "Budizm hakkında daha çok bilgi edinmekten dolayı mutlu" olduğunu söylüyor.

İlerleyen dönemlerde ilişkiler zaman zaman zayıflasa da sürüyor. Şu anda İsrail hala Rangun'da bir büyükelçilik bulunduruyor ve ilişkiler sürüyor.21

Doğu Türkistan Dosyası

Doğu Türkistan, ya da Çinlilerin deyimiyle “Şincang” (kazanılmış topraklar).

Doğu Türkistanlı Müslümanlar, yaklaşık 250 yıldır Çin egemenliği altına yaşıyorlar. Bağımsızlık için giriştikleri çeşitli çabalar şiddetle bastırıldı. Çinliler, bir İslam toprağı olan Doğu Türksitan'a "Şincang" (kazanılmış topraklar) adını koydular ve kendi toprakları olarak tanımladılar. 1949 yılında Mao önderliğindeki komünistlerin Çin'in yönetimi ele geçirmesinin ardından, Doğu Türkistan üzerindeki baskılar daha da arttı. Komünist rejim politikası, asimile olmayı reddeden Müslümanların fiziksel olarak imhasına yöneldi. Katledilen Müslüman sayısı korkunç boyutlarda. 1949-1952 yılları arasında 2 milyon 800 bin; 1952-1957 arasında 3 milyon 509 bin; 1958-1960 yılları arasında 6 milyon 700 bin; 1961-1965 yılları arası 13 milyon 300 bin kişi ya Çin ordusu, ya da rejimin doğurduğu kıtlık sonucunda öldürüldüler. 1965'ten sonraki katliamlarla birlikte, öldürülen Doğu Türkistanlı sayısı 35 milyon gibi inanılmaz bir rakamı bulmaktadır.

Halkın hayatta kalabilen bölümü ise büyük baskı ve işkencelere maruz bırakılmıştır. Doğu Türkistan'ın sürgündeki genel sekreteri İsa Yusuf Alptekin, Türkiye'de yayınlanan Doğu Türkistan Davası ve Unutulan Vatan Doğu Türkistan adlı kitaplarında sözkonusu baskı ve işkenceleri ayrıntılarıyla anlatır. Buna göre, Doğu Türkistan'da halka uygulanan baskılar, Sırplar'ın Kosova'da Arnavut çoğunluğa uyguladıklarından farklı değildir. Ülkedeki Çin mahkemelerinin "ceza" yöntemleri de son derece çarpıcıdır. Diri diri toprağa gömmek, öldüresiye dövülen bir insanı çıplak halde karlarda yatırmak, iki bacağı iki ayrı öküze bağlanan bir insanı ikiye bölmek gibi "ceza"lar uygulanmıştır.

Rejim Müslümanları imha ederken bir yandan da bölgeye sistemli bir biçimde Çinli göçmen yerleştirmişlerdir. Çin hükümetinin 1953 yılında başlattığı bu kampanyanın etkisi şaşırtıcıdır. 1953 yılında bölgede % 75 Müslüman, % 6 Çinli yaşarken bu oran 1982 yılında %53 Müslüman, % 40 Çinli'ye yükseldi. 1990 yılında yapılan son nüfus sayımında ulaşılan % 40 Müslüman, % 53 Çinli nüfus oranı bölgedeki etnik temizliğin boyutlarını gösteriyor.

Bu arada Çin yönetimi, Doğu Türkistanlı Müslümanları nükleer denemelerinde kobay olarak kullanmıştır. Bölgede ilk olarak 16 Ekim 1964 başlatılan nükleer denemelerin olumsuz etkileri yüzünden bölge insanı ölümcül hastalıklara yakalanmış, 20 bin özürlü çocuk dünyaya gelmiştir. Nükleer demeler nedeniyle ölen Müslüman sayısının 210 bini bulduğu bilinmektedir.

Batılı güçler ise doğal olarak tüm bu vahşete karşı tepkisizdir. Birleşmiş Milletler'in soykırım için yaptığı tanım, Çin işgali altındaki Doğu Türkistan'daki duruma tam olarak uymaktadır. Buna rağmen Doğu Türkistanlılar BM'nin koruyucu şemsiyesi altına girememektedir. BM'ye yapılan tüm başvurular geri çevrilmiştir. 25 milyon Doğu Türkistanlı Müslüman, halen Çin baskısı altındadır. Binlerce siyasi tutuklu vardır. Bazıları hapishanelerde "kaybolmuş" durumdadırlar. Tutuklulara işkence yapılması sıradan bir olaydır.

Kısacası Çin, Uzakdoğu'nun en önemli İslam-karşıtı güçlerinden biridir. Doğu Türkistanlı Müslümanlara yönelik politikasının yanında, etrafındaki İslami potansiyel için de ciddi bir düşmandır. Dünyanın en kalabalık ülkesinin bu stratejik "anti-İslami" konumunu, komünist rejimden kapitalist ekonomiye geçilmesiyle de hiçbir şekilde azalmamıştır.

Bir başka deyişle Çin, Düzen'in son dönemde kurmaya çalıştığı "global anti-İslami cephe" içinde mutlaka yer alması gereken bir aktördür.

Çin-İsrail Stratejik İşbirliği

Rabin’in 1993 yılında Pekin’e yaptığı ziyarette İsrail ile Çin arasında başta nükleer denemeler ve teknoloji alanında işbirliği anlaşmaları imzalandı. O yılın pek gündeme gelmeyen önemli bir yönü vardır: Çin tüm nükleer denemelerini, Müslümanların yaşadığı Doğu Türkistan’da yapıyordu.

Çin, Soğuk Savaş döneminde uzunca bir süre Batı, özellikle de Amerika'ya karşı son derece düşmanca tavır takınmıştı. Sovyetler'in Batı'ya yönelik politikasını yeterince sert bulmayan (bkz. 6. bölüm) ve bu nedenle de Rus yoldaşlarını ideolojik sapmayla suçlayan Çinliler'in bu tavrı, ancak 1970'li yıllara kadar sürdü. O tarihten sonra Çin ve Amerika arasında inanılmaz derecede hızlı ilerleyen bir yakınlaşma süreci başladı. Amerika, Üçüncü Dünya'da yükselen Düzen'den bağımsız radikal hareketlerin yükselişine karşı bir "kuzey cephesi" oluşturmaya karar vermişti o sıralar (bkz. 6. bölüm) ve Çin'i de bu cepheye dahil etmek, aynı Sovyetler Birliği gibi orta vadede yanına almak istiyordu. Çin-Amerikan yakınlaşmasının tartışılmaz mimarı ise tanıdık bir isimdi: Henry Kissinger, yani İsrail'in Amerika'daki en önemli temsilcilerinden biri...

Kissinger, Çinli liderleri, Marks'ın Düzen-karşıtı edebiyatının da aslında Düzen'in bir oyunu olduğuna ikna etmiş olacak ki, Çin kısa sürede 1960'lardaki radikal çizgisini değiştirdi, Ulusal Bağımsızlık Mücadeleleri'ne destek olmaktan vazgeçti ve kapitalist ekonomiye kucak açtı. Yakın gelecekte kurulacak olan "kuzey cephesi"ne girmeye kararlıydılar anlaşılan.

Kissinger'ın hesapları ise kuşkusuz başka herşeyden daha çok İsrail'in hesaplarını yansıtıyordu. Nitekim kısa süre sonra, özellikle Mao'nun ölümünün ardından hızla gelişmeye başlayan ve özellikle de askeri alanda patlama yapan Çin-İsrail ilişkileri, İsrail'in Çin'i de kurmaya çalıştığı "global anti-İslami cephe"ye dahil etmek istediğini ortaya koydu.

Çin-İsrail askeri ilişkileri 1970'lerin ikinci yarısında başladı. İsrail ilk olarak, Çin'in eski Sovyet silahlarından ibaret olan ordusunun yenilenmesine yardımcı oldu. Çin ise bu işbirliğinin gizli kalmasına özen gösteriyor, özellikle 1982'de İsrail'in Lübnan'ı işgal etmesinden sonra İsrail'le işbirliği içindeki bir ülke olarak gözükmek istemiyordu.

1980'lerin ortalarından sonra ise stratejik işbirliğinin küçük bazı alametleri belirmeye başladı. Birleşmiş Milletler'deki İsrail ve Çin büyükelçileri aralarında resmi iletişim başlattılar. 1989'da Çin ile İsrail arasında bir anlaşma imzalandı... Çin'de bir İsrail akademisi kurulacak, 1990 yılında içlerinde bir nükleer fizikçinin bulunduğu 70 Çinli bilim adamı bir ay süren bir İsrail gezisi yapacaklardı. Daha sonra Şangay'da bir İsrail Araştırma Merkezi kuruldu. Bu kuruluş İbrani Üniversitesi, Tel-Aviv Üniversitesi ve Ben Gurion Üniversitesiyle temas kurdu.

Görünür ilişkiler "tarımsal işbirliği" gibi İsrail'in klasik yöntemlerini içeriyordu. 1990 yılının başlarında Çin'in İsrail teknolojisine ihtiyacı olduğu kanısı iyice yaygınlaştı. Yine bu fikirle Pekin'de bir Çin-İsrail sulama projesi merkezi kuruldu. Çöl araştırmalarında bulunmak üzere bir grup Çinli bilimadamının, İsrail'de Negev'e gelmesiyle çöl sulama projesi uygulanmaya başlanmış oldu. Bu bilimsel alışverişi takip eden ekonomik bağlantılar 1990 yılında iyice çoğaldı. 14 kişilik İsrail heyeti Çin'e gelerek ticaret şirketleri kurdu.

Çin ile İsrail arasındaki yakın ilişkiler gerçekte silah satışını da içeriyordu. İsrail'in Çin'e yaptığı yüklü miktardaki silah satışı, Mossad adına çalışan İsrailli iş adamı Shaul Eisenberg aracılığıyla gerçekleştiriliyordu. İsrail'in bu kanalla 1980'lerde Çin'e yaptığı silah satışı, 3 milyar doları buluyordu. Arabu-lucu Eisenberg özel uçağıyla Çin'e gayri resmi uçuşlar yapıyor, bu uçuşlarda İsrailli silah tüccarlarını da yanında götürüyordu. Bağlantılar sağlandıktan sonra gizli anlaşmalar ve nakliye ise Mossad'ın göreviydi.22

İsrail ile Çin arasındaki askeri ilişkinin boyutlarına, Tel Aviv'de yayınlanan Jerusalem Post gazetesi de değindi. The Times'ın yayınladığı bir CIA raporuna dayanan Jerusalem Post, İsrail'in uzun yıllardır kesintisiz olarak Çin'e silah sattığını belirtiyor ve şöyle diyordu:

Çin ve İsrail, aralarındaki teknolojik ve askeri işbirliğini resmi hale getirmeye ve geliştirmeye çalışıyorlar. Çin, İsrail askeri teknolojisinden, tank ve radar sistemlerini geliştirmesi için yardım umuyor. Çinliler onyıllardır bu konuda İsrail'den gizli olarak aldığı yardımları da resmi hale getirmek istiyor... Şimdi de İsrail'in son derece gelişmiş olan 'Arrow' anti-füze sistemini Çinliler ile paylaşıp paylaşmayacakları sorusu gündemde.23

Bu yakınlaşmanın temelinde Çin'in Doğu Türkistan'da ya da yakın çevresindeki İslami yükselişten duyduğu endişe yatıyordu. Washington Report on Middle East Affairs'da Çin-İsrail ittifakının temelinde Çin'in "İslami radikalizmi nötralize etme" çabasının yattığını, Pekin'in Doğu Türkistan'daki 20 milyonu aşkın Müslüman nüfustan son derece rahatsız olduğunu yazmıştı.24

Doğu Türkistan'da yaptıkları sonucunda anti-İslami konumu ispatlamış olan Çin, anlaşılan İsrail'in dünya çapında oluşturmaya çalıştığı anti-İslami ittifaka girmeye hak kazanmıştır. Önümüzdeki dönemde Çin-İsrail işbirliğinin daha da güçlendiğini göreceğiz. Uzakdoğu Müslümanlarını böylece inceledikten sonra, daha batıya, Afrika'daki Müslümanlara bakabiliriz. Orada da karşılaşacağımız düşman aynıdır.

Cezayir Dosyası

Mason “Şeyh” Emir Abdülkadir, ya da Cezayir’in Arafat’ı...

Önceki sayfalarda genel olarak İsrail'in anti-İslami ülke ve rejimlerle yaptığı işbirliğini inceledik. Ancak İsrail'in bu "global strateji"sinin yanında, Müslümanların pek çok yerde bir de masonlukla karşı karşıya olduğunu unutmamak gerekir. Cezayir, Müslümanlara karşı girişilen ittifakın içinde, İsrail'in yanısıra, masonluğun da önemli bir rol oynadığı bir ülkedir.

Kitabın 2. bölümünde Yahudi önde gelenleri ve masonlar arasındaki İttifak'ın Batı'da kurdukları din-dışı Düzen'i (Novus Ordo Seclorum), öteki coğrafyalara da ihraç edişinden söz etmiştik. İncelediğimiz gibi bu "Düzen ihracı"ndan payını alanların başında İslam dünyası geliyordu. Müslümanlar, en başta da Osmanlı İmparatorluğu, Batı karşısındaki zayıflamalarını, Düzen'in kontrolü altına girerek ödediler. İttifak'ın kurduğu din-dışı Düzen, politik ve kültürel yönlerden İslam dünyasına girdi. Osmanlı'nın dağılışı ise Düzen'in İslam dünyasına karşı kazandığı geçici galibiyetin en açık göstergesiydi. İttifak'ın denetimindeki Batılı güçler, Osmanlı'nın dağılma süreci boyunca yitirdiği İslam topraklarını paylaştılar. Cezayir, bunlardan biriydi. Fransız ordularının 1827'de başlattığı işgal sonucunda, ülke İttifak'ın yönetimi altına girmişti. Bu, Cezayir'in masonik tarihinin de başlangıcıydı.

1827'de başlayan işgal kısa sürede tamamlandı ve ülke Fransız egemenliği altına girdi. Ancak 1832'de Maskara Emiri Abdülkadir, Konstanin şehrinin beyi Hacı Ahmed ile birlikte Fransızlara karşı isyan etti ve sonra da başlatılan direniş mücadelesinin liderliğini üstlendi. Yerel güçleri Fransızlara karşı örgütleyen Emir Abdülkadir, 18 Kasım 1839'da Fransa'ya resmen savaş ilan etti. Ancak bu mücadele, kullanılan yanlış yöntemler nedeniyle başarıya ulaşamadı. Mücadele sırasında binlerce Cezayirli Müslüman öldü ve Fransızlar da ülkeye tamamen hakim oldular.

Fransız işgalinin en önemli yönü ise mason localarının yönetiminde gerçekleşmiş "masonik" bir işgal oluşuydu. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, direniş hareketinin önderi olan Emir Abdülkadir'in, direnişin bastırılmasının ardından, Fransızlar tarafından mason yapılışıdır. Direnişin bastırılmasının ardından hayatının geri kalan kısmını Fransız işgali altındaki Şam'da, Fransız İmparatoru III. Napolyon'un himayesi altında geçiren Abdülkadir, burada "ehlileştirildi" ve sonuçta da masonluğa alındı. Abdülkadir, 18 Haziran 1864'te Paris'teki IV. Henry locasında tekris edildi. Fransız efendilerini o kadar memnun etmişti ki, masonik kurallara aykırı olarak, Abdülkadir'e masonluğa girer girmez üç derece birden atlatıldı. Emir Abdülkadir, tam bir Yaser Arafat'tı...

İşgalin "masonik" oluşunun bir başka göstergesi ise Fransızların ülkeye hızlı bir biçimde masonluğu yaymalarıydı. Bu sayede ülkedeki Fransız egemenliğine seve seve bağlanacak "yerli karo"lar oluşturmak isteniyordu. Fransız yönetimiyle birlikte Fransız "Büyük Doğu" (Grand Orient) locası Cezayir'de çok sayıda loca açtı. Daniel Ligou, bu locaların üye sayısının hızla arttığını ve loca üyelerinin ülke yönetiminde önemli rol oynadığına dikkat çekiyor. Ayrıca, yine Ligou'nun bildirdiğine göre, localara akın akın üye olan "yerli kadro"ların arasında, Cezayirli Yahudiler büyük bir yer tutuyordu. Zaten Cezayirli Yahudiler ilk baştan itibaren Fransız işgaline sıcak bakmışlardı. 1870 Cremieux Anlaşması ile Fransız vatandaşı da olan sözkonusu Yahudiler, sömürge yönetiminde en üst kademelere kadar yükseldiler.25

Fransızlar 100 yıl kadar daha Cezayir'de kaldılar. Bu süre içinde Cezayir'i yöneten Fransız valilerinin neredeyse tümü masondu. 1911-1918 yılları arasında valilik yapan Charles Luland, 1925-1927 tarihlerinde valilik yapan Maurice Violette, 1930-1935 yılları arasındaki vali Jules Garde ve 1935-1940 yılları arasındaki vali Jacques le Beau, masondular.26

Cezayir Bağımsızlığına Karşı Fransız-İsrail İttifakı

Bu "masonik" sömürge yönetiminin 100 sene boyunca Cezayir'i sömürmesi, ülkedeki tepkiyi giderek arttırdı. 1954'te başlayan ikinci ayaklanma 1962'ye, ülkenin bağımsızlığını kazanışına kadar sürdü. Cezayir halkının Fransız yönetimine karşı verdiği bu bağımsızlık savaşı boyunca, 1.5 milyon Müslüman katledildi.

Ancak ilginç bir nokta vardı: Cezayir ayaklanmasını bastırmak için 1.5 milyon insanın kanını döken Fransız yönetimi yalnız değildi. Bir de İsrail vardı olayın içinde. İsrail yönetimi, Cezayir ayaklanmasını bastırması için Fransızlara büyük destek vermişti. İsrail, 1954 yılındaki ayaklanmadan önce de Cezayir'deki gelişmeleri çok yakından izliyordu. Özellikle Mossad, Cezayir'de gelişen bağımsızlık hareketini yakın takibe almıştı. Ayaklanma ile birlikte de İsrail, Fransız sömürge yönetimine aktif destek vermeye başladı. İsrailli askeri uzmanlar, gerilla savaşı konusunda tecrübesiz olan Fransız birliklerine, özellikle de gerilla savaşında helikopter kullanımı konusunda, eğitim verdiler. S. Steven'ın yazdığı The Sypmasters of Israel adlı kitabında bildirdiğine göre, Fransız birliklerini eğitmek için iki İsrailli general Cezayir'e gitmişti. Bu iki general de oldukça tanıdık isimlerdi: Yitzhak Rabin ve Haim Herzog, yani İsrail'in şu anki Başbakanı ve bir önceki Devlet Başkanı...27

E. Crosbie, The Tacit Alliance adlı kitabında Cezayir ayaklanması boyunca Fransa ve İsrail'in tam bir "ittifak" kurdukları yorumunu yapıyor.28

Ayaklanmanın son dönemlerinde de İsrail'in Fransızlara verdiği büyük destek sürdü. İsrail, Fransızlar'ın kurmaya çalıştığı "kontrgerilla" örgütü OAS'ye da büyük yardımlarda bulunmuştu. Hallahmi, "1961 ve 1962'de İsrail'in, Cezayir'de Fransız kontrolu sağlamaya çalışan Fransız yerlilerinin aşırı sağcı örgütü olan Fransız OAS (Organisation de l'Armée Secreté, Gizli Ordu Örgütü) hareketini desteklediğine dair birçok rapor vardır" diyor.29 Cezayir tam bağımsızlığını kazanıp, Birleşmiş Milletler'e katıldığında da, sadece İsrail Cezayir'in kabulü aleyhinde oy kullanmıştı.

Ancak Cezayir'in bağımsızlığını kazanması yalnızca görünüşteydi. Ülke resmi olarak "bağımsız" olmuştu, ancak Cezayir Müslümanları için pek bir şey değişmemişti. Çünkü ülke yalnızca Fransız sömürge yönetiminin kontrolünden çıkmıştı, ancak Düzen'in kontrolü hala sürüyordu. İktidarı ele geçiren Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN) de Düzen'e bağlıydı: FLN seküler (din-dışı) bir partiydi.

Düzen'in Cezayir'i kontrol etmeyi sürdürdüğünün en açık delili, FLN yönetiminin de, önceki sömürge yönetimi gibi masonlardan oluşmasıydı. Partinin kurucuları olan Ben Bella, Bumedyen ve Budiyaf loca arkadaşlarıydılar. Bu masonik parti, 20. yüzyılda İslam dünyasında sıkça rastlanan bir geleneği sürdürdü ve baskıcı bir tek parti iktidarı kurdu. Bu tek parti, iktidarı boyunca, ülkenin başta doğal gaz ve petrol olmak üzere zengin doğal kaynaklarını sömürdü. Bu nedenle tek parti iktidarı boyunca FLN yöneticileri ve onların yandaşları büyük bir haksız servet elde ederken, halk da gittikçe fakirleşti. Öyle ki 1990'lı yıllarda ülkede işsizlik % 70'lere tırmanmıştı. Ancak Müslüman halka karşı uygulanan tüm bu baskı ve sömürü politikası, bir yandan da kendi sonunu hazırlıyordu.

İslam'a Karşı Askeri Darbe!

Cezayir’de darbeyi gerçekleştiren Silahlı Kuvvetler FIS üyelerine karşı büyük bir operasyon başlattı. Binlerce FIS üyesi tutuklandı, çöllerde kurulan toplama kamplarına kapatıldı ve öldürüldü.

Cezayir'deki tüm bu gelişmeler, halkın bir dizi gösteri, boykot ve protesto ile kızgınlığını dile getirmesine ve iktidarı zorlamasına neden oldu. Tek partili sisteme karşı çok partili sistem, çoğulculuk ve serbestlik isteyen sesler yükseldi. Bunun sonucunda 1989 yılında çok partili sisteme geçildi. Bunun ardından yapılan yerel seçimlerde İslami Kurtuluş Cephesi (FIS) büyük bir başarı kazandı. Belediyeleri kazanan FIS, kısa sürede halk içindeki desteğini de arttırdı.

Genel seçimler 26 Aralık 1991 tarihinde yapıldı. Seçim iki turluydu. 30 Aralık 1991 günü sonuçlar açıklandı. FIS, 231 sandalyeden 188'ini kazanarak ezici bir üstünlük sağlamıştı. İktidar partisi FLN ancak 15 parlamenter çıkarabilmişti. Seçimlerin ikinci turu yalnızca bir formalite olarak gözüküyordu. İkinci turdan da FIS'ın zaferle çıkacağı kesindi.

Ancak bilindiği gibi Düzen'in "zinde güçleri" buna izin vermedi: Genelkurmay Başkanı Halid Nezzar'ın önderliğindeki ordu, birbirini izleyen ilginç olaylar sonucunda bir askeri darbe ile iktidarı ele aldı. Bu arada darbeyi sözde meşrulaştırmak için pek çok provokasyon ve yalan haber de üretilmişti. Başbakan, seçim sonuçları belli olamadan önce, "seçimler, sükunet ve güven içerisinde geçti" gibi açıklamalar yaparken, sonuçlar belli olduktan sonra, "seçimler yeterli derecede özgür ve hilesiz geçmedi" şeklinde bir açıklamada bulunarak, kendince FIS'ın seçimde "hile" yaptığını ya da zor kullandığını ima etmişti.

Darbenin gelişimi de oldukça ilginçti. Birbirini izleyen olaylar, darbenin önceden planlanmış ve Müslümanların seçim zaferi ile uygulamaya konmuş bir senaryo olduğunu gösteriyordu.

Darbeden sonra ise dünyaya verilen telkinin aksine, Müslümanlar bir iç savaş başlatmadılar. İç savaşı başlatanlar, darbeyi yapanlardı. İslami Kurtuluş Cephesi, bütün tarafları, güç kullanmaksızın, barışçı ve sağlıklı yollara başvurmaya çağırdı. Ancak, iktidarın cevabı, FIS'ın binlerce üye ve taraftarını tutuklayıp, hapishanelerde onlara en ağır işkenceleri yapmak oldu.

Budiyaf Suikasti Provokasyonu

Budiyaf’ın cenazesi, ülkenin tüm zinde güçlerinin, tüm anti-İslami apoletlilerin buluşma yeri olmuştu. Kendi düzenledikleri provokasyonu müslümanların üzerine atmışlar ve bu bahaneyle onlara saldıracak olmanın heyecanı içindeydiler.

Ancak Cezayir'deki darbe yönetimi, Müslümanları daha ezmek ve FIS'ın iktidar yolunu tamamen kapatmak istiyordu. Fakat bunu görünürde meşru bir zemine oturtmadan yapamazdı. Yapılması gereken tek bir şey vardı: Müslümanları "terörist" konumuna sokmak ve sonra da "terörle mücadele" görüntüsü altında onları tasviye etmek.

Bunun için oldukça yerinde bir provokasyon düzenlendi. Askeri darbenin ardından Devlet Başkanlığı'na getirilen Budiyaf ortadan kaldırılacak ve bunun suçu da Müslümanların üzerine atılacaktı. Budiyaf aslında eski bir FLN lideri ve kıdemli bir masondu, ancak son dönemlerde bazı konularda FLN ve ordu arasındaki ortak yönetimin geneline ters düşen bir hareket yapmış, rüşvet ve yolsuzluk dosyalarını karıştırmaya kalkmıştı. Milliyet, konuyla ilgili haberinde "... Muhammed Budiyaf'ın yolsuzluklarla ilgili olarak açık bir şekilde 'rüşvete karşı savaş açacağım' demesiyle 30 yıldan bu yana istikrarsızlık kaynağı olan bu dosyaları açmak isteyen Cezayir devlet Başkanı kısa süre son-ra uğradığı esrarengiz suikastle canından oldu" diyordu.30

Suikastı gerçekleştiren kişi, "casuslukla mücadele örgütü üyesi bir istihbarat teğmeni" idi. Oysa Cezayir basını suikastın sorumlusunun FIS olduğu yolunda propaganda yaparak, iktidarın FIS'e karşı yaptığı darbenin ne derece haklı olduğunu ortaya koymaya çalıştı. Suikastin hemen ardından 12 Temmuz 1992 tarihli Nokta dergisi şu yorumu yapıyordu: "Cezayir siyasi tarihine damgasını vuran 'ulusçu-İslamcı' çatışmasının son halkası ülkeyi yöneten konsey başkanı Budiyaf'ın öldürülmesi oldu. Yönetimin suikastı bahane ederek İslamcılara karşı geniş çaplı bir operasyon başlatmasından ve bunun da kanlı olaylara neden olmasından korkuluyor."

Gerçekten de Cumhurbaşkanı Budiyaf'ın öldürülmesi Müslümanlara karşı yapılan baskı ve katliamları meşrulaştırmak için gerekçe olarak kullanıldı. Olağanüstü yetkilerle donatılmış mahkemeler kuruldu, dindar olmak suç sayıldı ve Müslümanlar koğuşturmaya uğradı. Müslümanların camilere toplanması yasaklandı. Başlangıçta olaylara barışçı yollardan serin kanlı bir şekilde yaklaşan FIS ve taraftarları, artan baskı ve adaletsizlikler dolayısıyla bu tutumunu terk etmeye başladı. Bir grup kendilerine karşı güvenlik güçlerinin düzenlediği silahlı saldırılara silahla kendilerini savunmaya başladılar. Sonuçta Cezayir bir iç savaş yaşamaya başladı.

Bu iç savaşta tek bir hedef vardı; Müslümanların gücünün, gerekirse "fiziksel imha" yoluyla ortadan kaldırılması. Bunun için "anti-terör timleri" adı altında "ölüm mangaları oluşturuldu. Bu mangalar,hedef olarak seçtikleri Müslümanlara "fail-i meçhul" yöntemiyle öldürdüler. "İtirafçı" bir Cezayir poli-si bu "fail-i meçhul" yönteminin örneklerini anlatmış, özel timlerin hedef Müslümanların kapısını çalıp, kapıyı açana kurşun boşalttıklarını haber vermişti.31 1984-88 yılları arasında Cezayir'de başbakanlık yapan Prof. Dr. Abdülhamid İbrahimi de Müslümanlara karşı girişilen savaşın yöntemlerini şöyle anlatmıştı:

Ocak 1992'deki hükümet darbesinden beri pek çok masum insan, aralarında öğretmenler, mühendisler, avukatlar, doktorlar, öğrenciler olmak üzere keyfi olarak tutuklandılar, insanlar yargılanmadan gözetim kamplarına gönderildiler veya insan dışı şartlarda yaşanan hapishanelere atıldılar. Daha ötesi, her gün genç Cezayirliler hiçbir sebep olmaksızın idam mangaları tarafından öldürülüyor. Tek sebep, rejim için potansiyel bir tehlike olarak görülmeleri.32

Abdülhamid İbrahimi, bu sözlerinin ardından Cezayir'deki devlet terörünün asıl olarak Fransa'dan yönetildiğini ve 1962'de Cezayir bağımsızlığına karşı kurulan kontrgerilla örgütü OAS'ın eski elemanları tarafından örgütlendiğini vurgulamıştı. Bu ise kuşkusuz olaydaki İsrail bağlantısını göstermesi açısından önemliydi; çünkü az önce incelediğimiz gibi OAS'ın eğitilmesinde ve silahlandırılmasında İsrail'in büyük rolü vardı...

İsrail'in Cezayir'deki olaylarla olan bağlantısı, Berberilerle olan ilişkisi ile da ortaya çıkmaktadır. Ülkedeki Arap nüfusa göre azınlık konumunda olan ve her zaman da Fransa yönetimi, FLN iktidarı gibi seküler rejimlere sıcak bakan Berberilerin önemli bir kısmı, bugün FIS önderliğindeki Müslümanlara karşı oluşan seküler cephenin saflarındadır. Bu seküler Berberilerin lideri Said Sadi, kendi yayın organları Liberte'de açıkça "İslamcılara karşı ciddi olarak savaş açılması"nı savunmuştu. İsrail bağlantısı işte bu noktada devrededir: Arap gazetelerinde Said Sadi'nin Mossad'la ilişki içinde olduğu, hatta lideri olduğu örgütün İsrail'den silah aldığına yönelik haberler çıkmıştır.

İsrail'in Cezayir'le ilgili olarak bir diğer faaliyet alanı ise Washington oldu. Amerikalıların Cezayir iç savaşının başından itibaren Fransa'ya göre, FIS'le diyalog gibi daha ılımlı çözümler önerdiği, ya da en azından öyle gözüktüğü biliniyor. Ama bir süre sonra Amerikalılar da bu konuda neredeyse Fransa kadar radikal hale geldiler. Fransız Le Point dergisi, Haziran 1995'te bu duruma dikkat çekerek, Amerika'yı Cezayirli Müslümanlara karşı daha şahin politikalar izlemeye itenin asıl olarak Yahudi lobisi olduğunu yazmıştı...

Tunus Müslümanları

Tunus’un anti-İslami liderleri: Zeynelabidin Bin Ali ve Habib Burgiba.

8 milyon nüfuslu küçük bir Kuzey Afrika ülkesi olan Tunus, ülkedeki gelişmelerin bölgede uyandırdığı etki bakımından oldukça önemli. 1959'da süresiz olarak yürütme yetkisini tek başına eline alan Habib Burgiba, 7 Kasım 1987'de akli dengesi yerinde olmadığı gerekçesi ile devlet başkanlığı görevinden alınmıştı. Bu Tunus için yeni bir dönemin başlangıcı oldu.Burgiba iktidarda kaldığı 28 yıl boyunca ülkeyi kültürel siyasi ve ekonomik yönden Fransa'ya bağımlı kılmış, Müslümanlara karşı da baskı uygulamıştı.

Bu İslam aleyhtarı liderin en önemli özelliklerinden biri ise diğer ben-zerleri gibi mason oluşuydu. Evet Burgiba, yüksek dereceli bir masondu. Hatta 1972 Haziranındaki Paris gezisi sırasında bakanlarından biriyle beraber Fransız Grand Orient locasının Üstad-ı Azamı Fred Zeller'i ziyaret etmiş ve locada Burgiba için tören düzenlenmişti.33

Fransa, Burgiba imajının Tunus'ta eski gücünü yitirmesinden sonra Tunus'un Paris büyükelçisi Hadi Mebruk'u Dışişleri Bakanlığına atanmasını sağlayarak ülkedeki etkinliğini artırmaya çalıştı. Bu arada Başbakan Zeynelabidin Bin Ali, Burgiba yönetiminin siyasi baskıları yüzünden yıllarca ezilen Müslüman halkı kendi tarafına çekebilmek için onlara birtakım özgürlükler verdi. Hatta siyasi tutukluların bir kısmını da serbest bıraktı.

Zeynelabidin Bin Ali'nin girişimlerinden ve ülke'de İslamın hızlı yükselişinden rahatsız olan Burgiba Başbakanlık görevine eğitim bakanı Muhammed Sayak'ı atayacağı sırada, Sosyalist Düstur partisinin gerçekleştirdiği sivil darbe ile görevinden alındı.

Burgiba'nın hükümet darbesi ile devrilmesinden sonra yeni yönetiminin Müslümanlara yönelik tavrı değişmedi. 1987 yılında İslami Yöneliş Hareketi NAHDA'nın lideri Raşid El Gannuşi ve arkadaşlarına tutuklama kampanyası başlatıldı. Bu olaylar bütün İslam ülkelerinde protesto edildi. 1989 seçimlerinde Müslüman adayların oyların % 60 gibi büyük bir kısmını almasına rağmen anti demokratik seçim sistemi yüzünden iktidara gelemedi. Zeynelabidin Bin Ali yönetimi mevcut tehlikeyi yokedebilmek için hertürlü yöntemi meşru sayabiliyor. Şu anda Tunus'ta 8.000 Müslüman çok zor şartlar altında cezaevinde tutuluyor.

1990 yılından bu yana Sosyalist Düstur Partisi, "Amerikancı İslam" diye adlandırılan sözde İslami reformlarla Müslüman kitlelerin zihinlerini bulandırılmayı ve yönetime el koyacak güce ulaşan NAHDA'nın önünü kesmeyi amaçlıyor.

1957 yılında anayasasını ilan ederek özgürlüğüne kavuştuğunu zanneden Tunus Müslümanları bu tarihten sonra rejimin hedef tahtası haline geldi. Toplumda geniş tabana sahip olan Müslümanlar ülkelerine bir zarar vermeden demokratik yollardan yönetimi devralmayı bekliyorlar.

İsrail, 1967 yılından beri Kuzey Afrika ülkeleriyle özellikle Tunus'la gizli ilişkiler içerisinde bulunuyor. Tunus yönetiminin, kendi sınırları içerisinde bulunan Filistin kamplarına İsrail'in yaptığı saldırılarda İsrail'e kolaylık sağladığı yıllardır biliniyor. Sosyalist Enternasyonal'da Tunus'taki insan hakları ihlallerini dile getiren Tunus Birlik Hareketi lideri Bin Salih'e karşı, Tunus rejiminin Yitz- hak Rabin tarafından savunulması, Tunus-İsrail ilişkilerinin ne düzeyde olduğunu gösteriyor.

Eritreli Müslümanların Bağımsızlık Mücadelesive Etiyopya-İsrail İttifakı

Eritre, Etiyopya'nın kuzeyinde Afrika'nın Asya'ya en çok yakınlaştığı Bab-ül Mendep Boğazına kadar olan, kıyı boyunca uzanan bir ülke. Burayı elinde tutan güç, Kızıldeniz'in güney girişini dolayısıyla Akdeniz'den Hint Okyanusu'na yapılan tüm çıkışları kontrol altında tutabilir. İşte bu nedenle Eritre son derece stratejik bir konuma sahiptir.

II. Dünya Savaşı öncesinde nüfusu 1 milyon olan Eritre'nin şimdiki nüfusu Batılı kaynaklara göre 2.5 milyon, bölgede faaliyet gösteren direniş örgütlerine göre ise 3.5 milyon. Ve bu nüfusun büyük bir bölümünü de Müslümanlar oluşturuyor.

Eritre, Osmanlı yönetiminden koparıldıktan sonra İtalya tarafından işgal edilmişti. 1947'de toplanan uluslararası bir komisyon, Eritre'nin Etiyopya ile birleşmesini savunan bir örgüt kurdu. Bu örgüt, İngilizlerin kontrolündeydi. 1952'de BM Eritre'yi Etiyopya ile federal bir devlet haline getirdi. Bu karar Eritre halkı tarafından kabul edilmedi. Geniş halk ayaklanmaları başladı. 14 Kasım 1962'de ise Etiyopya karışıklıkları bahane ederek Eritre'yi topraklarına kattığını ilan etti. Böylece Eritre'de Etiyopya yasaları uygulanmaya başladı. "Etiyopya İmparatoru" Haile Selassie, Eritreli Müslümanlara karşı büyük bir baskı ve işkence politikası başlattı. Etiyopya rejimine karşı koyan çok sayıda Müslüman katledildi. Ayrıca Eritre halkının bir bölümü sürgüne uğratıldı ve tümü inanç özgürlüğünden mahkum bırakıldı. 1974'de Haile Selassie Marksist bir askeri darbe sonucunda devrildi ve Albay Mengistu Haile Mariam yeni sosyalist rejimin lideri oldu. Ancak Eritre'ye uygulanan baskı politikası değişmedi; Etiyopyalı "güvenlik güçleri", Eritre'de bağımsızlık isteyen Müslümanları katletmeye devam ettiler.

Eritreli Müslümanlara karşı uyguladığı bu politika ile "anti-İslami" vasfını yeterince ispatlayan Etiyopya rejiminin en büyük dostu ise "anti-İslami" rejimlerin değişmez müttefikiydi; İsrail.

Antik Yahudi krallarının soyundan gelldiğine inanan Haile Selassie (solda) karlıllığı döneminde Eritreli müslümanlara karşı büyük bir baskı ve işkence politikası uyguladı. Ve Selassie, doğal olarak, İsrail’den büyük destek aldı. İki taraf arasında “anti-İslami” temelde bir ittifak kurulmuştu. Haile Selassie’yi devirerek başa geçen Haile Mariam Mengistu (üstte) döneminde ise Etiyopya’da Müslümanlara yönelik politikalarda bir değişiklik olmadı. Bu, İsrail’in Selassie’ye verdiği desteği Mengistu’ya da vermesi için yeterliydi.

Benjamin Beit-Hallahmi, Etiyopya ile İsrail arasındaki "olağanüstü yakın" ilişkilere ve iki ülkenin arasındaki "anti-İslami" ittifakı uzun uzun anlatıyor. Buna göre, Etiyopya ile İsrail arasındaki ilişkiler ilk olarak 1952'de kurulan sivil ticaret bağlarıyla başladı. 1956 Süveyş savaşından kısa bir süre sonra, bir İsrail temsilcisi, Haile Selassie ve yardımcıları ile görüşmek için Etiyopya'yı ziyaret etti. 1958'de başlayan Etiyopya-İsrail ittifakı en üst düzeyde (İmparator düzeyinde) devam ediyordu ve Hallahmi'nin ifadesiyle, "bölgede radikalizasyonu ve Pan-Arabizmi durdurma" mantığı üstüne kurulmuştu.34

Hallahmi, aynı sayfada Etiyopya-İsrail ittifakının ardındaki ortak noktayı da şöyle açıklıyor: "Bu ittifakın arkasında yatan ideolojik temel, Etiyopyalılar'ın, İsrailliler'i de yine kendileri gibi 'tehditkar Müslüman denizinin ortasında kendi güçlerini korumaya çalışan cesur bir halk' olarak görmeleriydi."35

Bu ideolojik temel üzerine kurulu olan Etiyopya-İsrail ittifakı, İsrail'in klasik yöntemlerini de içeriyordu: Silah yardımı ve "halk hareketlerini bastırma" konusunda destek... Hallahmi'nin yazdığına göre, Haile Selassie tarafından yönetilen Etiyopya ordusu, İsrail'den gelen askeri birlikler tarafından destekleniyordu. İsrailli askeri uzmanlar, Etiyopyalı komando birliklerini ve karşı-gerilla (kontrgerilla) timlerini eğitmişti. Hatta Eritre'deki ayaklanmaları bastırmak için "Acil Durum Polisi" adlı 3.100 kişilik bir kontrgerilla timi özel olarak İsrail uzmanlarının eğitiminden geçmişti. Hallahmi şöyle diyor: "İsrail ve Etiyopya, Eritre Kurtuluş Cephesi'ne karşı girişilen ortak bir savaşın iki partneriydi" 36

Haile Selassie döneminde çok sayıda İsrail üst düzey yetkilisi Etiyopya'ya ziyaretlerde bulundu. 1971'de General Haim Bar-Lev komutasındaki askeri uzmanlar Etiyopya'ya gittiler. Daha sonra Etiyopya, Bab-ül Mendep boğazına yakın ve dolayısıyla stratejik önemi yüksek iki adayı, Halep ve Fatıma adalarını İsrail donanmasının kullanımına açtı. İlerleyen yıllarda Etiyopya ile gizli askeri ilişkileri yöneten İsrailli generaller, Haim Ben-David ve Abraham Orly idi.

Kuşkusuz Eritreli Müslümanlar da karşı karşıya oldukları ittifakı tanıyorlardı. Eritreli Müslüman güçlerin lideri Ebu Halid, 1970 Temmuzunda kendisiyle yapılan ve Türk basınında da yer alan bir röportajda şöyle demişti:

Şu anda Etiyopya ve İsrail kader birliği etmişlerdir. Müslümanları boğazlayan Habeş askerlerini İsrailli subaylar yetiştiriyorlar... 5 Haziran 1967 savaşı, Akabe körfezinin Mısır tarafından kapatılması bahanesiyle çıkmıştı. İsrail doğu alemiyle yaptığı ticaretin kapısı olan Elyat Limanı'nı ve Akabe Körfezi'ni daima açık görmek ister. Biz Eritre'yi bağımsızlığına kavuşturursak Kızıldeniz'in güneyinde Güney Yemen ile birlikte bu su yolunu İsrail'e kapatabiliriz. İşte İsrail bu endişe ile Etiyopyalılara yardım ediyor. Amerika'da 6 milyon Yahudi bu tezi destekliyor. Halen Habeş ordusunda 400 Yahudi subay bulunmaktadır. Bizim üç büyük düşmanımız Habeşliler, İsrailliler ve ABD'dir.

Etiyopya kez “terör” kapsamına sokulduktan sonra, geriye bu “terörist”leri avlamak kalıyor. Bunun için, Mübarek rejimi, İsrailli danışmaların katkılarıyla hazırlanan “Terörle Mücadele Kanunu”nu kullanıyor.

Hallahmi'nin yazdığına göre, İsrail ajanları Haile Selassie'ye, ülke içindeki iktidarını koruması için de büyük destek olmuştu. İsrail ordusu eski üst düzey yetkilisi General Matityahu Peled'e göre, Addis Ababa'daki gizli polis üzerinde etki sahibi olan İsrail'li ajanlar sayesinde Haile Selassie üç ayrı darbe girişiminden kurtulmuştu. Ancak 1974'deki güçlü Marksist darbeye karşı İsrail ajanları fazla bir müdahalede bulunmadılar. Çünkü yeni rejim de onların istediği standartlara uygun bir rejim, yani "anti-İslami" bir rejim olacak ve Eritre'ye karşı yürütülen savaşı devam ettirecekti.

(Haile Selassie döneminde başlayan ve Mengistu döneminde devam eden bir başka anti-İslami politika da, Etiyopya'nın güneyindeki Oromo Müslümanlarına uygulanan baskı ve katliamdı. Oromolu Müslümanlar da Eritreliler gibi Etiyopya rejiminin hışmına uğradılar. Haile Selassie, Oromo halkına karşı toplu katliam hareketlerine girişti. Aden'de üslenmiş ingiliz uçaklarını kullanarak bölgedeki sivil yerleşim yerlerini bombaladı. Bunun üzerine Oromolular Bali bölgesinde çatışmalara dahil oldular. Mengistu'nun 11 Eylül 1974 'te başlayan ve Mayıs 1991'e kadar süren 17 yıllık Marksist rejimi de Oromo'nun Müslüman halkı üzerinde Selassie'nikinden aşağı kalmayan bir baskı kurdu. Harer bölgesinde 10 bin cami yıkıldı. Bölge halkından 500 bin kişi Sudan'a sığındı aynı sayıda bir başka Müslüman grup ise çareyi Somali'ye iltica etmekte buldu.)

Haile Selassie ve Mengistu rejimleri arasında Müslümanlar açısından bir fark yoktu; doğal olarak İsrail'le ittifak açısından da bu iki rejim birbirinden ayrılmadı. Hallahmi'nin de vurguladığı gibi Mengistu'nun liderliğindeki yeni Marksist rejim de İsrail'le olan ittifakını sürdürdü. 1977 yılında yine İsrailli uzmanların Etiyopyalı kontrgerilla timlerini eğittiği ve Etiyopya rejimine silah sevkiyatı yaptığı ortaya çıkmıştı. Hallahmi'nin ifadesiyle "Etiyopya ile İsrail arasında devam eden ilişki, iki ülkenin de bölgedeki İslami gruplara olan karşıtlığına dayanıyordu." 37 Anti-İslami temel üzerine oturan bu işbirliği, 1990'lara dek sürdü. 1990 yılında İsrail, "ayrılıkçı militanlara" karşı kullanması için Etiyopya rejimine misket bombaları yolluyordu.38

İsrail desteğiyle süren uzun savaşın sonucunda galip gelen taraf Eritre oldu. Eritre, 24 Mayıs 1993'te bağımsızlığı ilan etti. Ancak Etiyopya-İsrail ittifakı, bağımsızlıktan önce Eritre'yi içten vurmaya çalışmış ve bir ölçüde de başarılı olmuşlardı: Eritre'nin bağımsızlık hareketinin öncülüğünü yapan Müslümanlar, İsrail'in gizli müttefiki olan bazı "ılımlı" Arap ülkelerinin devreye girmesi ile "ılımlılaştırılmış" ve mücadele azminden koparılmışlardı. Bu yüzden Eritre bağımsızlık hareketinin liderliği, 80'li yıllarda önce sosyalistlerin sonra da ulusçu eğilimler gösteren Eritre Halk Kurtuluş Cephesi'nin eline geçti. (Son dönemde Sudan'ın ve özellikle Sudan lideri Turabi'nin desteğiyle Eritre Halk Kurtuluş Cephesi'ne karşı Müslümanlar tarafından Cihad Eritre adlı bir örgüt kuruldu.)

Dolayısıyla Eritre, bugün İslami bir yönetime sahip değil. Bu yüzden olacak, Eritre'nin seküler yönetimi, 30 yıllık İsrail-Etiyopya ittifakını görmezlikten gelerek, "İsrail'le iyi ilişkiler kurmak istediğini" söylüyor. Eritre'nin geçici başkanı Issayas Afaworqi, "İsrail'i bölgede bir partner olarak algılıyoruz" dedi ve İsrail'le ticari ilişkilere girmek istediklerini ekledi.39

Eritre'nin seküler yönetiminin bu garip tavrı, Yeni Dünya Düzeni'nin gerçekte Yeni Seküler Düzen (Novus Ordo Seclorum) olmasından kaynaklanmaktadır. Bu Düzen'de her seküler yönetim, mutlaka Yeni Seküler Düzen'in patronu olan İsrail'e yanaşmak zorundadır. Çünkü dünya üzerinde tek bir cephe kalmıştır: Yeni Seküler Düzen ile İslam arasındaki cephe...

Mısır'ın 'Terörle Mücadele' (!) Yöntemleri

Hüsnü Mübarek rejiminin, İslami yükselişi tasviye etmek için kullandığı yollardan biri propaganda. Üstteki resim, İslam'ı terörle özdeşleştirmek için hükümetin hazırlattığı bir film afişini gösteriyor. İslami talepler bir kez "terör" kapsamına sokulduktan sonra, geriye bu "terörist'leri avlamak kalıyor. Bunun için, Mübark rejimi, İsrailli danışmanların katkılarıyla hazırlanan"Terörle Mücadele Kanunu'nu kullanıyor.

Mısır'ın; 1967'deki Altı Gün Savaşı'nı kaybetmeyi nasıl olup da "başardığı" hala merak konusu olan mason Arap lideri Nasır'dan, Menahem Begin'le kucaklaşan ilk Müslüman kökenli kişi olan Enver Sedat'a, ondan da İsrail'in yakın dostu Hüsnü Mübarek'e kadar uzanan ilginç bir lider geleneği vardır. Sözkonusu liderlerin ortak özellikleri ise ülkedeki Müslümanlara karşı baskı uygulamalarıdır.

Özellikle son dönemde bu baskı iyice şiddetlendi ve Müslümanların da karşı koymasıyla birlikte ülke bir iç savaş atmosferine girdi. Hüsnü Mübarek, Müslümanlara karşı yeni çözüm arayışlarında. Bu amaçla Enver Sedat'ın ülkedeki İslami faaliyetleri frenlemek için kullandığı "Terörle Mücadele Kanunu" yeniden hazırlanarak parlamentoya sunuldu. Kanun 16 Temmuz 1992 tarihinde kabul edilerek yürürlüğe girdi.

Kanunun oluşmasında en büyük paya sahip olanlar ise İsrailliler. İsrail başbakanı Yitzhak Rabin'in İslami hareketlerle ilgili müsteşarı Emanuel Sewen birçok İslam ülkesinde yürürlüğe konmak üzere olan "Terörle Mücadele Kanunu"nun fikir babası. Emanuel Sewen Fransa ziyareti sırasında yaptığı açıklamasında"köktenci İslami hareketler tehlikesinin atlatılması konusunda Mısır yönetiminin başarılı olacağına inandığını" söylüyor ve bunu da şu düşüncesine dayandırıyordu: "Baskı ve kuvvete başvurulmasının köktenci İslami hareketlerden kurtulmayı sağlayamayacağı görüşü doğru değildir. Ancak meseleyi kökten çözmeye yetecek bir kuvvete başvurmak şarttır."

Emmanuel Sewen bu konuda Şubat 1982'de Hama'da 30.000 Müslümanın katledildiği Suriye tecrübesini örnek gösteriyor ve Hafız Esad'ın "İslamcılara göz açtırmayarak" bu konuda başarıya ulaştığını kaydediyor.

Bu kanunla Mısır hükümeti geçmişte kanunsuz olarak Müslümanlara yaptığı baskıları artık yasallaştırmış olacak. Yeni kanun emniyet güçlerine şüpheli gördüğü kişileri anında tutuklayarak mahkeme önüne çıkarılmadan 6 ay boyunca sorgulayabilme yetkisi veriyor. Kanun aynı zamanda "terör örgütü" diye adlandırdığı bazı cemaat mensuplarının ve yakınlarının 5 yıla kadar hapis cezasına çarptırılmasına imkan tanıyor.

Mısır yönetimi böyle bir kanun çıkarmasına gerekçe olarak Prof. Ömer Abdurrahman'ın önderliğini yaptığı "Cihad" hareketinin işlediği iddia edilen cinayetleri gösteriyor. Özellikle Mübarek yanlısı yazar Ferac Fevde'nin Kahire'de öldürülmesi propaganda malzemesi olarak en çok kullanılan olay oldu. Ayrıca Cezayir'deki İslami Selamet Cephesi'nin başarısı ve bazı Kıptilerin amaçlı olarak Müslümanları tahrik etmelerinden kaynaklanan olaylar bu kanunun çıkmasında gerekçe olarak gösteriliyor.

Mısır yönetimi, camilerde terörist yetiştirildiği iddiasıyla ülkedeki 70.000 caminin yönetiminin devlete teslim edilmesini istiyor. Ayrıca ülkenin güney kesiminde rejim karşıtı hareketlerin güçlendiği iddiasıyla yapılan tutuklamaların yanısıra kara ve hava harekatlarıyla çok sayıda insan öldürüldü. Hüsnü Mübarek ekonomik yönden çok kötü durumda olan bu bölgelere yardım yerine baskı, şiddet ve işkence götürme yolunu tercih ediyor.

Mısır yönetimi resmi terör uygulamalarında kendini haklı gösterebilmek için ülkedeki basın ve yayın organlarını seferber etmiş durumda. Somut bir delil olmadan tutuklanan insanlar terörist, aşırı dinci olarak lanse ederken,emniyet güçlerinin hedef belirlemeden gerçekleştirdiği saldırıları ve tutuklama kampanyalarını kanunların uygulaması olarak gösteriyor. Konuyla ilgili olarak en son İnsan Hakları Örgütü Human Rights Watch, Ocak 1995'te bir rapor yayınladı ve Mısır yönetiminin "radikal İslamcılar"ın ailelerine karşı da sistemli bir işkence uyguladığını bildirdi. Raporda "İslamcıların ailelerinin masum üyeleri, ister kadın olsun ister erkek, yaşlarına bakılmaksızın rehin alınıyor. Bunlardan bazıları gizli yerlere götürülüyor, gözleri bağlanıyor ve işkenceye maruz kalıyorlar" denildi. Raporda kadınların tecavüzle tehdit edildiği ve tüm bu işkence uygulamalarının hükümet tarafından kontrol edilen sistemli bir politika olduğu da vurgulanıyordu.40

Ürdün'lü Müslümanlara Karşı Seçim Hileleri

Mısır'da bu tür yöntemler uygulanırken, bir başka Arap ülkesinde, Ürdün'de ise Müslümanlara karşı hileli seçim sistemlerinden medet umuluyor. Müslümanlara karşı yürütülen bu örtülü mücadelenin lideri ise kuşkusuz Kral Hüseyin; İsrail'in sadık hizmetkarı...

Kral Hüseyin'in İsrail'e verdiği hizmetlere 8. bölümde değinmiştik. Buna göre, Hüseyin, defalarca İsrail aleyhtarı gelişmeleri Tel-Aviv'li dostlarına yetiştirmiş, hatta 1973'teki Mısır-Suriye saldırısını (Yom Kippur Savaşı) bir kaç gün öncesinden İsraillilere "gammazlamış"tı. Buna karşılık Mossad, meşruiyeti kendinden menkul kralı defalarca darbe ve suikastlerden korumuş, hatta, Kral Hüseyin'e hediye olarak "bayan arkadaşlar" bile sağlamıştı. Bugün Hüseyin, İsrail'in Ortadoğu'da oluşturduğu "anti-İslami" cephenin gönüllü üyelerinden biri olarak Rabin'le birlikte sık sık boy gösteriyor.

Kralın Müslümanlara karşı yürüttüğü örtülü mücadele ise az önce belirttiğimiz gibi şimdilik, seçim kanunlarında yaptığı hileli değişikliklerle yürüyor. Hüseyin'i buna yönelten şey, Müslümanların büyük seçim başarısı oldu: Arap dünyasında Filistin davasına en büyük desteği veren Ürdün Müslümanları, 22 yıl aradan sonra gerçekleşen ilk seçimlerde 80 kişilik parlamentoya 33 üye sokarak herkesi şaşırttılar.

Kral Hüseyin'in Ürdün'de siyasi partiler kurulmasına izin veren kanunu onaylamasından sonra ülkede İslami Çalışma Partisi kuruldu. Bu parti ülkede İslami faaliyetlerin ileri gelenlerini bünyesinde toparlayarak Müslümanlar arasında birlik oluşturdu. İslami Çalışma Partisi'nin sürekli güçlenerek iktidarı zorlaması ise Kral Hüseyin'in ülkedeki seçim sistemini hileli bir şekilde değiştirmesine neden oldu.Yeni seçim sistemine göre seçmen bir listeye değil, sadece bir adaya oy verebilecekti. Böylelikle İslami Çalışma Partisi bir bölgede birden fazla aday çıkaramayacaktı. Ayrıca bu partinin güçlü olduğu Amman, Zerka, İrbid gibi şehirlerde az kontenjan, güçsüz olduğu şehirlerde fazla kontenjan ayrılmıştı. Kral Hüseyin bu yeni seçim sistemi ile Müslümanların seçimi boykot etmesini sağlayarak, aynı taktiği Mısır'da uygulayan Hüsnü Mübarek'in 1992 yılındaki başarısını tekrar etmeye çalışıyordu.

Fakat beklenenin tam aksine İslami Çalışma Partisi mevcut sistemi kabul ettiğini ve seçimlere gireceğini açıkladı. Partinin üye sayısının artması ve tüm adaylarının seçim bölgelerinde hızla ilerlemesi, Kral Hüseyin'in Gazze-Eriha Anlaşması'nı bahane ederek seçimleri belirsiz bir tarihe ertelemesine neden oldu. Ürdün'de yönetimin antidemokratik uygulamalarına rağmen Müslümanlar her geçen gün güçlenmeye devam ediyor. Müslümanları zayıf gösterebilmek için kasıtlı olarak düzenlenen "kamuoyu araştırmaları"nın sonuçlarının aksine, Müslümanlar giderek güçleniyorlar. İslami hareket mensubu bir milletvekilinin cenazesine 500 bin kişinin katılması halkın eğilimini açıkça ortaya koyuyor.

Fas Kralı Hasan'ın Müslümanlarla Mücadelesi ve İsrail'in Hasan'ı Ayakta tutma Çabası

Fas Kralı Hasan (üstte, sağda) Yahudi Devleti’nin uzun yıllardır örtülü bir müttefiki. İsrail’in Fas’la olan ilişkileri son dönemlerde iyice açık hale dönüştü. Yanda, Yitzhak Rabin, Fas ziyareti sırasında Kral Hasan’ın kendi adına yaptırdığı caminin önünde.

Ülkesindeki İslami potansiyeli baskı altına alan Kuzey Afrika liderleri arasında kuşkusuz Fas Kralı Hasan'ı da unutmamak gerekir. Bir yandan kendini Müslüman göstermek için bol bol "İslami şov"lar yapan Fas Kralı, İslami bir düşüncenin iktidara gelmesini engellemek için elinden gelen herşeyi yapmaktadır.

Kral Hasan liderliğinde meşruti monarşik yöntemle yönetilen Fas'ta ancak kralın izin verdiği partiler faaliyet gösterebilmektedir. Kral iktidarı için bir ciddi tehdit konumundaki El Adl ve İhsan ile Fas Mücahitleri Hareketi (MMM) adlı İslami partilerin siyasi faaliyeti yasaklanmıştır. Buna karşı kralın kontrolündeki Ulusal Demokrat Parti ve Halkçı Hareket'ten oluşan Anayasal Birlik (UC) koalisyonu iktidarı elinde tutmaktadır. Ülkede İslam aleyhtarı ideolojileriyle bilinen Halk Güçleri Sosyalist Birliği (USFP) ve Halkçı Eylem Örgütü (OADP) siyaset yapabilirken Müslümanlar bu fırsattan yoksun bırakıldı. Mayıs 1990'da, İslami Gençlik Hareketi'nin El Islah adlı gazetesi yasaklandı.

İslam'a karşı Düzen'in bölge bekçiliği görevini yürüten Kral Hasan, doğal olarak, İsrail'le onyıllardır yakın ilişki içinde. İsrailliler, Kral'ın iktidarda kalmasına destek oldu, rejim muhaliflerini temizlemesine yardım ettiler. Hallahmi, The Israeli Connection'da Fas Kralı Hasan'ın Yahudi Devleti ile olan ilişkileriyle ilgili ayrıntılı bilgiler veriyor. Buna göre, İsrail ve Fas arasındaki ittifak, 1960'larda, Arap dünyasındaki radikalizm dalgasının büyümesiyle başladı. Arap dünyasındaki monarşiler birer birer sahneden çekiliyordu ve Fas Kralı Hasan bu gidişi durdurabilecek tek gücün İsrail olduğunu düşünerek Tel-Aviv'e yanaştı.

1966'da, Fas ve İsrail arasındaki işbirliği İsrail için büyük bir enternasyonal iç krizin doğmasına sebep oldu: Fransa, Fas ve İsrail'in karıştığı Ben Barka olayı. Mehdi Ben Barka sürgünde yaşayan ve Hasan rejimi tarafından ölüme mahkum edilmiş Fas'lı radikal bir aydındı. Fas gizli servis şefi General Muhammed Oufkir, 1965'de kraldan Ben Barka'yı ortadan kaldırmak için emir aldı ve derhal Mossad'dan yardım istedi. Mossad, Ben Barka'nın Paris'teki kaçırılma olayını organize etti. Daha sonra da Ben Barka öldürüldü. Fas gizli servisi o zamandan beri Mossad'la hep yakın ilişkiler içinde olmuştur.41

İsrail, 1975'den beri Fas'a, Batı Sahara bölgesinde bağımsızlıklarını ilan etmeye çalışan Polisario asileriyle yaptığı savaşta da yardım etti. Ayrıca İsrail, Washington'daki lobisini kullanarak Amerikan Kongresi'nde Fas lehinde baskı ve propaganda yaptı. Hallahmi'nin not ettiğine göre, İsrailliler bu konuda özellikle Yahudi Kongre üyesi Stephen Solarz'ı devreye soktular.42

Hallahmi, Fas Kralı Hasan'ın İsrail'le olan ilişkisinin, İran Şahı'nın İsrail'le olan olağanüstü yakın ilişkilerine benzediğini söylüyor. Belki Hasan'ın sonu da Şah'ın sonu gibi olacaktır...

Sudan'daki 30 Yıllık İç Savaş

Bugün dünyada kendisini "İslam devleti" olarak tanımlayan ülkelerin sayısı, bir elin parmaklarını geçmemektedir. Bu devletlerden biri de Sudan'dır. Mısır'ın güneyindeki bu ülkenin kendisine bu tür bir yönetim seçmiş olması ise birilerini çok rahatsız etmektedir.

Sudan'ın en önemli sorunlarından biri, ülkede onyıllardır süren kuzey-güney çatışmasıdır. Bu hem dini hem de etnik bir çatışmadır: Ülkenin kuzeyinde Müslüman Araplar yaşar. Güneyde ise Hıristiyan Afrikalılar çoğunluktadır. Bu dini ve etnik farklılık, ülkenin sınırlarını masa başında üreten İngiliz sömürge yönetiminin bir mirasıdır. Ve bu miras, kanlı bir mirastır: 1960'lı yıllardan bu yana, güneyli Hıristiyanlar, kuzeydeki Müslüman Arapların denetimindeki Hartum yönetimine karşı örgütlü bir ayaklanma halindedirler. Ayaklanma, Anya-Nya adlı Hıristiyan örgütü tarafından yönetilmektedir.

Ve son yıllarda, İslami rejimin kurulmasından bu yana, güneydeki ayaklanma daha da güçlenmiştir. Çünkü "birileri", bu ayaklanmayı Hartum rejimine karşı sürekli olarak kışkırtmaktadır.

J. Bloch ve P. Fitzgerald, British Intelligence and Covert Action (İngiliz İstihbaratı ve Gizli Operasyon) adlı kitaplarında, Güney Sudanlı Hıristiyanların stratejik açıdan Iraklı Kürtlere benzediğini ve aynı onlar gibi dış güçler tarafından istikrarsızlık unsuru olarak kullanıldığına dikkat çekerler. Gerçekten de Iraklı Kürtleri onyıllardır kıştırtan güçler, Güney Sudan ayaklanmasını da kışkırtmaktadırlar.

Sudan’ın en eski lideri Cağfer Numeyri’nin, İsrail Savunma Bakanı Ariel Şaron ve Adnan Kaşıkçı ile 13 Mayıs 1982’de Kenya’da yaptığı gizli bir görüşme. Resmi, yayınlayan İsrailli gazeteciler Dan Raviv ve Yossi Melman'ın yazdığına göre, bu görüşmenin ana konusu, İran’daki İslami rejimini Mossad kontrollü bir darbe ile devirebilmekti.

Tahmin edilebileceği gibi Anya-Nya ayaklanmasını destekleyen güçlerin başında İsrail gelmektedir. Benjamin Beit-Hallahmi, The Israeli Connection'da İsrail'in Güney Sudanlı isyancı güçleri 1960'lı yıllardan bu yana desteklediğini bildiriyor. Buna göre İsrail, o tarihlerden başlayarak Anya-Nya hareketine silah yardımı ve askeri eğitim vermişti. Mossad, komşu ülkeler Uganda, Çad, Etiyopya ve Kongo'daki istasyonları aracılığıyla Güneyli ayaklanmacılarla bağlantı kurmuş, Torit kentindeki Mossad merkezinde 30 kadar Anya-Nya gerillası özel eğitimden geçirilmişti. İsrail 1970 yılında Sudan'ın güneyindeki Uganda ile bir anlaşma yaparak, Uganda-Sudan sınırını rahatlıkla kullanma ve Anya-Nya'ya destek verme imkanını genişletmişti. Eski bir Alman gerillası Rolf Steiner'ın söylediğine göre, İsrail, Güney Sudanlı ayaklanmacılara destek veren en önemli güç konumundaydı.43

Ancak Güney Sudan ayaklanması, Anya-Nya liderleri ve Harutm hükümeti arasında 1972'de yapılan Addis Ababa Anlaşması ile geçici olarak sona erdi. 1972-1985 yılları arasında ülkede iktidar Cafer Numeyri'nin elindeydi. Numeyri seküler bir liderdi ve ülkesindeki Müslümanlara karşı baskı politikası uyguladı. Sudan'daki İslami gelişimin tartışılmaz lideri olan ve o dönem parlamento üyeliği yapan Hasan el-Turabi, Numeyri tarafından sekiz sene süreyle hapse mahkum edildi. Ve doğal olarak, Numeyri ile İsrail'in ilişkileri çok iyiydi: Hallahmi, Numeyri'nin Yahudi Devleti ile "son derece yakın ancak gizli ilişkiler geliştirdiğini", Numeyri rejimi sırasında Mossad'ın Hartum'da bir istasyon kurduğunu ve Sudan gizli servisi ile Mossad arasında yakın işbirliği oluşturulduğunu söylüyor.44

Güney Sudan’daki ayrılıkçı gerillalar yaklaşık otuz yıldır İsrail tarafından silah ve askeri eğitimle destekleniyorlar. Özellikle ülkenin İslami bir rejimi kabul etmesinin ardından, İsrail’in Hartum rejimine karşı ayaklanan bu gerillalara verdiği destek iyice artmış durumda.

Ancak Numeyri'nin iktidarı 1985'deki bir darbeyle sona erdi. 1989'a kadar ülke farklı hükümetlerin yönetiminde kaldı. 1989 yılında ise genel başkanlığını Hasan Turabi'nin liderliğini yaptığı Müslüman Kardeşler örgütü Sudan'da yönetimi ele aldı. O tarihten sonra da Hasan Turabi önderliğinde İslami devlet sistemi kuruldu.

Ve Sudan Parlamentosu'nun İslam kanunlarını yürürlüğe koymasının ardından, güneydeki Anya-Nya hareketi SPLA (Sudan Halk Kurtuluş Ordusu) adı altında yeniden ayaklanma başlattı. SPLA lideri John Garang, Sudan yönetimi ile masaya oturmak için ilk önce, "İslam kanunlarını yürürlükten kaldırılması" şartını öne sürdü. Parlamento böyle bir ön şartı kabul etmeyince olaylar daha da şiddetlendi.

İslami rejime karşı "hortlayan" ayaklanmanın en büyük destekçisi ise eskiden olduğu gibi yine İsrail'di. Turabi, ayrılıkçıların silahları hangi yollardan sağladığı sorusuna "Ne yazık ki İsrail ve bazı komşularımız bizimle savaşmaları için Garang'ı silahlandırıyor" demişti.45 Zamanla ortaya çıkan bilgiler, Hıristiyan ayaklanmacılara Protestan ve Angilikan kiliseleri tarafından tabutlar içinde getirilen silahların asıl kaynağının İsrail olduğunu ortaya çıkardı.

1994 yazında ortaya çıkan bir habere göre Tel-Aviv'den havalanan silah dolu bir Boeing 707, Uganda'daki Entebbe havaalanına inmiş ve karayolu aracılığıyla taşıdığı yüklü miktardaki silahı, güneyli ayaklanmacıların lideri olan John Garang'ın komutasındaki Sudan Halk Kurtuluş Ordusu'na ulaştırmıştı.46 Bu arada John Garang birliklerinin İsrail'de eğitildiği de ortaya çıktı.47 Kısacası İsrail İslami rejime karşı, eski kartını, Güney Sudan kartını oynuyordu.

Sudan'da Açlık Oyunu ve 'Terörist Ülke' Aldatmacası

Düzen, Sudan'daki rejime karşı etkili bir savaş açmış durumda. Bu savaşın cephelerinden birini İsrail, Güney Sudanlı ayaklanmacıları silahlandırarak ayakta tutuyor. Ancak bir de olayan Amerika ve "uluslararası topluluk" cephesi var. Sudan'a bu cepheden açılan savaşın da iki ayrı boyutu var: Biri açlık oyunu, öteki "terörist ülke" kavramı.

Uzun yıllar sürmüş olan ve son dönemde yeniden alevlenen iç savaş nedeniyle, doğal kaynaklar yönünden son derece zengin olan ülkede uranyum, altın ve petrol yatakları vardır, topraklar da son derece verimlidir Sudan, oldukça fakir bir ülke konumundadır. Sudan'ın fakirleşmesinde IMF'nin de büyük "katkı"ları olmuştur. IMF, geçmişte Sudan'a sağladığı dış borçlara karşılık, Sudan yönetimine verdiği tavsiye mektubunda hükümetin Nil nehri kıyısına ektiği hububatın yerine pamuk ekmesini istemişti. Sudan halkının ihtiyacı olan hububatın ise ABD ve batı ülkelerinden sağlanacağı garantisini veriyordu. Bunun anlamı Sudan'ın ABD'ye bağımlı hale gelmesi demekti. Dönemin Sudan lideri bu tavsiyelere uyarak hataya düştü.

Ancak ülke, 1989 yılında iktidara gelen İslami rejimle birlikte ciddi bir kalkınma hamlesi yaptı. "Kalkınmanın gerçek motoru dindir" diyen ve Sorbonne mezunu olan Hasan El-Turabi'nin önderliğindeki İslami yönetim, iktidara geldikten sonra binlerce dönüm araziyi ekim alanı haline getirdi. Nil nehrinin kolları sayesinde çok zengin su kaynaklarına sahip olan bölgede birbuçuk milyon dönüm araziyi sulayacak ve Sudan'ı elektrik enerjisi yönünden zengin konuma getirecek iki büyük baraj projesine başlandı. Ama Sudan, bu çabalar sonucunda elde ettiği ürünleri pazarlayamıyor. Çünkü ABD tarafından "terörist ülke" ilan edildi ve üzerinde ekonomik ambargo var.

Kısacası ABD, IMF gibi aygıtlarıyla, Sudan'ın kalkınmasını engelledi ve halen engelliyor. Öte yandan, son dönemlerde sık sık Batı basınında Sudan'da büyük bir açlık yaşandığına dair haberler çıkıyor. Oysa ülkede açlık yaşanan tek bölge, merkezi otoriteye isyan eden güney Sudan'daki bazı bölgeler. Buradaki kaosun sorumlusu ise Hartum hükümeti değil, en başta İsrail olmak üzere ayaklanmayı destekleyen Batılı güçlerdir.

Amerika önce "Sudan'da açlık var" propagandası yaparak hükümeti sorumlu gibi göstermekte, sonra da açlık çeken Sudan'a gıda yardımı yaptığını söyleyerek kendi propagandasını yapmaktadır. Ancak Amerika'nın yolladığı yardım malzemelerini yerinde görenler, gıdaların ancak hayvanların yiyebileceği kadar kalitesiz olduğunu söylüyor:

ABD'nin Sudan'a yardım diye gönderdiği buğdayları gözlerimle gördüm. Sudan yönetimi, hem son derece kalitesiz olması dolayısıyla hem de kullanım süresi geçmiş olduğu için, bu buğdayların hayvanlara verilmesine karar vermiş. Acaba ABD, bu buğdayları Sudan'a göndermeseydi ne yapardı sorusuna verebileceğimiz tek cevap ya imha ederdi ya da hayvanlara yedirirdi şeklinde olacaktır. İşte ABD'nin ve batının sürekli propaganda malzemesi olarak kullandığı yardımların gerçeği bu. Yeni yönetim artık yardım alacağım diye baskıcı ülkelerin kapısını aşındırmıyor.48

Bir yandan da Sudan'ın "terörist bir devlet" olduğu, terörizmi desteklediği propagandası yapılıyor. Tüm bu propagandalar yoluyla Sudan'a da Somali benzeri bir askeri müdahale düşünülüyor. İslami rejime karşı girişilecek olan bu muhtemel saldırı, "insani yardım" gibi süslü sloganları ve "terörist bir yönetime karşı barışçı müdahale" gibi aldatıcı bahaneler kullanılarak yapılmak isteniyor.

ABD'nin Sudan'ı terörist ülke ilan etmesinde ortaya attığı diğer bir iddia, ülkenin güneyindeki insan hakları ihlalleri. Oysa az önce incelediğimiz gibi buradaki huzursuzluğun en önemli nedeni İsrail. Ayaklanmacılar İsrail'den ve Amerika'dan aldıkları destekle savaşı sürdürüyor ve Devlet Başkanı Ömer Beşir 'in silah bıraktıkları taktirde serbest bırakılacaklarını söylemesine rağmen bütün çağrıları cevapsız bırakıyorlar. Hasan Turabi geçtiğimiz yıllarda Vatikan'a giderek Papa ile görüşmüş ve güneydeki olayların Müslüman- Hıristiyan çatışması olmadığını, bölgedeki Hıristiyanların özgürlüklerinin kısıtlanmadığını anlatmıştı.

Buna karşın ABD hiçbir somut delil olmadan 1993 yılının Ağustos ayında Sudan'ı terörist ülke ilan etti. Bunun ardından Sudan'a ekonomik ambargo uygulandı, IMF ve Dünya Bankası'ndan gelen yardımlar kesildi, bölgeye silah ambargosu uygulaması getirildi. Avrupa Topluluğu'nun Lomi Anlaşmasına göre vermesi gereken 400 milyon dolarlık yardımı askıya alındı. Ayrıca Sudan'a yaptığı gıda sevkiyatı da kesildi.

Amerika'da Sudan'a karşı girişilen örtülü savaşın liderliğini ise doğal olarak, Yahudi lobisi yönetiyor. İsrail'in Amerika'daki en büyük lobi kurumu olan AIPAC, Kongre ve Beyaz Saray'ı Sudan'a karşı sürekli kışkırtıyor. En son olarak Yahudi lobisinin önemli isimlerinden Herman Cohen, Temsilciler Meclisi Dışişleri Komitesinde yaptığı konuşmada Sudan'ı "terörist yatağı" olarak tanımladı ve ülkede bir "insanlık trajedisi" yaşandığını öne sürerek müdahale istedi.

Çad Müslümanlarına Siyasi Tasviye, İç Savaş ve İsrail Bağlantısı

1959’da iktarı ele geçiren François Tombalbaye 1963’te İsrail Elçisinin ülkeye gelmesi nedeniyle gösterilen tepkileri bahane ederek kabinedeki Müslüman bakanları tasfiye ettirip tutuklatmıştı.

Çok az sayıda vahaya sahip dev bir çöl görümünde olan Çad, dünyanın en fakir bir kaç ülkesinden biridir. Kişi başına düşen yıllık gelir 80 dolar civarındadır. Ülkede çocuk ölümü oranı % 16 gibi ürkütücü rakamlardadır. Çad'ın tüm bu fakirliğinin üstüne, bir de son 20 yıldır süren politik istikrarsızlık eklendiğinde ortaya son derece dramatik bir tablo ortaya çıkmaktadır. Bu politik istikrarsızlık ülkenin ilk Devlet Başkanı François Tombalbaye'nin 1975 yılında bir suikaste kurban gitmesiyle başladı ve 1980 yılında başlayan iç savaş ile daha da kötü bir boyuta girdi.

Bu iç savaşın iki tarafı vardı: Bir tarafta ülkenin kuzeyindeki Müslümanlar yer alıyordu, diğer yanda da ülkenin güneyindeki Bantu bölgesinde yaşayan Hıristiyanlar ve yerel dinlere bağlı kabileler... Ancak bu iç savaş, çoğu Üçüncü Dünya ülkesinde olduğu gibi gerçek anlamda bir "iç" savaş değildi. Çünkü dış güçler aktif olarak taraf tutmaktaydılar. Bu dış güçlerin başında, her zaman olduğu gibi İsrail geliyordu. Yahudi devleti, kuzeyli Müslümanlara karşı güneydeki Bantuluları destekliyordu.

Aslında İsrail'in Çad'da Müslümanlara karşı giriştiği eylem, iç savaştan çok daha önceleri başlamıştı. Yahudi Devleti, Başkan Bombalbaye ile olan yakın ilişkilerini kullanarak, Çad'ın iç politika dengelerini etkilemeye ve Müslümanların yönetimdeki etkisini azaltmaya çalışmış ve belli ölçüde de başarılı olmuştu.

Olayın gelişimi ilginçti: Çad bağımsızlığını kazandıktan sonra, müslü-man çoğunluğun yaşadığı ülkenin başına, eski sömürgeci Fransa ile sıkı bağlar içerisinde olan Çad İlerici Partisi 'den bir Hıristiyan getirildi. Daha sonra onaltı kişilik bir bakanlar kurulu oluşturuldu. 8 bakanlık Müslümanlara verilirken, diğer 8 bakanlıkta Hıristiyanlar ve ilkel kabile dinlerine bağlı gruplar arasında paylaştırıldı. Sayıları 2 milyona ulaşan Müslümanlarla, 800 bin kadar olan Hıristiyanlar arasında böylesine adaletsiz bir yetki dağılımı yapılması, Müslümanlar tarafından tepki ile karşılandı. Tepki 1963 Martının başında gelişen bir olayla doruğa çıktı: Çad İsrail'le diplomatik ilişki kurmuştu ve ülkeye de bir İsrail elçisi gelmişti. Müslümanlar, Filistin davasına olan duyarlılıkları nedeniyle İsrail elçisine tepki göstermişlerdi. İsrail elçisinin ülkeye gelişinin sonuçları ise Müslümanların umduğundan da kötü oldu. Mısırlı yazar İmadüddin Halil, Afrika Dramı adlı kitabında, İsrail elçisinin icraatlarını şöyle anlatıyor:

1963 Mart ayında İsrail elçisi Çad'a geldiğinde Müslümanların kızgınlık ve öfkesi hat safhaya varmıştı. Bunun üzerine Baş Yargıç; Devlet Bakanları, Dışişleri Bakanı ve Adalet Bakanı ile İktidardaki Partinin sekreteriyle görüşmüş ve kendilerine hükümetin İsrail elçisini kabul etmesinin doğru olmayacağını bildirmişti. Çünkü aksi bir tutum Çad'daki Müslümanların diğer Arap İslam beldelerindeki kardeşleri arasında mevcut bağlantı ve ilişkilerine ters düşecekti. Bunu yetkililere anlatan Baş Yargıç, ayrıca İslam Kongresi toplantısı sırasında Kudüs'ü ziyaret ettiğini ve İsraillilerin Araplara yaptıkları eziyetleri bizzat üzüntüyle müşahede ettiğini ifade etmişti.Yetkililer bütün bunları Cumhurbaşkanına ileteceklerini ve İsrail elçisinin gelişine razı olmadıklarını anlatacakların vaad etmişlerdi. Ertesi gün İsrail elçisi, Dışişleri Bakanı'nı ziyaret etmiş ama kendi protokolüne uygun olmayan soğuk bir havayla karşılanmıştı. Daha sonra Cumhurbaşkanını ziyarete gittiğinde, Dışişleri Bakanının kendine karşı takındığı tutumu olduğu gibi anlatmıştı. Bu durum karşısında başkan elçiyi teskin etmiş, işlerin en iyi biçimde yürütüleceğini belirtmişti.

Müslüman kuvvetler, İsrail tarafından desteklenen güneyli Hıristiyan gerillaları 1990 yılında bozguna uğrattı.

22 Mart 1963'te Çad kabinesinde değişiklik yapılarak bütün Müslüman bakanlar görevden alınarak, yerlerine Müslüman olamayanlar atandı. Eski Dışişleri Bakanı ülke dışına sürgüne gönderildi, aynı gün Cumhurbaşkanı tarafından Baş Yargıç, Devlet bakanı, Adalet Bakanı ve Vatan Derneği Başkanı ve bir çok tanınmış şahsiyetin tutuklanması için emir verildi. Bunlar tutuklamalardan 35 gün sonra mahkemeye çıkarıldılar. Mahkemenin verdiği karara göre, Baş Yargıç görevden alınıp, asli vatandaş olmadığı gerekçesi ile sınırdışına sürülecek, bütün mallarına el konulacak ve diğer tutuklularında tutukluluğu devam edecei. Bu olaylardan sonra Cumhurbaşkanı, 'yürürlükteki düzeni yıkmayı amaçlayanİslami bir hareket'i su yüzüne çıkarıp, baskı ve şiddet yöntemleri uygulamaya başladı. Bu da 1.000 kişinin ölümüne ve binlerce kişinin yaralanmasına yol açan başarısız bir halk ayaklanmasına neden oldu. Bunun ardından formaliteyi uygulamaktan ibaret göstermelik bir mahkeme heyeti kuruldu. Burada İslami Hare-ketin liderleri ve eski bakanlar yargılandı. Müebbetle 15 yıl arasında değişen hürriyeti bağlayıcı hapis cezaları verildi. Çad'daki bu huzursuzluk ve hoşnutsuzluk havası günümüze kadar sürüp gelmektedir.49

Kısacası İsrail elçisi, ülkeye gelişine karşı çıkan Baş Yargıç, Devlet bakanı, Adalet Bakanı gibi Müslümanları "siyasi tasviye"ye uğratmış ve ardından da Müslümanlara karşı genel bir baskı politikası uygulatmıştı.

İsrail'in Çad Müslümanlarına karşı giriştiği savaş bununla kalmadı. Az önce de belirttiğimiz gibi Yahudi Devleti 1980'de başlayan iç savaşta da Müslümanların karşısında yer aldı. Bu iç savaşta kuzeyli Müslümanların lideri Goukouni Oueddi idi. İşin ilginç yanı ise güneyli Hıristiyan/putperest ittifakın başında da bir sözde Müslümanın, daha doğrusu "Müslüman kökenli" bir kişinin, Hissen Habré'nin yer alışıydı...

İsrail, CIA ile birlikte Habré güçlerini desteklemiş ve onlara Sovyet yapımı silahlar vermişti. 1983'de Çad'da İsrail askeri danışmanlarının bulunduğuna dair birkaç ayrı kaynaktan alınan raporlar yayınlandı. Ağustos 1983'de ise İsrailli askeri uzmanların, 2.500 Zaire askeriyle birlikte Habré güçlerini desteklemek üzere Çad'a geldiği ortaya çıktı. Fransız kaynaklarına göre, 1983-1984 çatışmalarında Çad'da 12 İsrail askeri danışmanı bulunuyordu ama Müslümanlar tarafından yakalanmamaları için 1984'de bölgeden uzaklaştırıldılar. Ariel Sharon, Ocak 1983'de Savunma Bakanlığı'ndan ayrılmadan hemen önce, Çad'a bir ziyaret yapmıştı. Hallahmi'nin yazdığına göre, bu ziyaret, İsrail'in Çad müdahalesini arttırmaya hazır olduğunun bir göstergesiydi.50

Ancak İsrail'in tüm bu çabaları olumlu sonuç vermedi. Çad iç savaşı, 1990 yılında Müslümanların zaferi ile sona erdi. İsrail'in desteklediği Hissen Habré ise beraberinde milyonlarca dolar olduğu halde, ülkeyi terketmek zorunda kaldı.

Kafkaslar ve Orta Asya'da İsrail-Rus İttifakı: Azerbaycan, Tacikistan ve Çeçenya Cepheleri

Son dönemlerde İslam dünyasının yeni cephelerinden biri de Kafkasya ve Orta Asya haline geldi. Sovyetler Birliği'nin dağılışının ardından bağımsızlıklarını kazanmaya başlayan Müslüman cumhuriyetler, kısa sürede Rus yayılmacılığı ile yeniden karşı karşıya kaldılar. Bu devletlerin bazıları bağımsız bir çizgi izlemeye çalıştı, ancak Rusya'nın çeşitli girişimleri ve "entrika"ları ile karşılaştı.

Bu arada bir yandan da İsrail, bu bölgeye yönelik son derece belirgin bir yakınlaşma politikası izlemeye başladı. İsrailli yöneticiler sözkonusu cumhuriyetlere geziler düzenlediler, o cumhuriyetlerin bazı liderleri de İsrail'de boy gösterdi. İsrail, "tarımsal işbirliği" gibi anlamlı bir yöntemle bu devletlere yaklaşırken, bir yandan da Mossad ajanı işadamı Shaul Eisenberg aracılığıyla bölgedeki uyuşturucu ticaretine de el atıyordu.

İsrail'in bölgeye yönelmesinin ardındaki temel etken ise bir takım ticari çıkarların ötesinde, asıl olarak stratejik hesaplardı. İsrail, önemli bir İslami potansiyele sahip olan eski Sovyet Cumhuriyetlerinin gerçek anlamda İslamileşmesinden ve bölgede radikalizasyondan çekinmişti. İsrail'in bu yöndeki hesapları zamanın Genel Kurmay Başkanı Ehud Barak tarafından açıkça dile getirilmiş, Barak, yeni cumhuriyetlerin "Müslüman" kimliğine atıfta bulunarak, yeni Müslüman cumhuriyetlerin doğmasının İsrail'in çıkarlarına uygun olmadığını söylemişti.51 Dolayısıyla İsrail'in Orta Asya ve Kafkaslar'la ilgilenmesinin ardındaki asıl neden, bu ülkelerin İslami bir tarza kaymalarına engel olmaktı.

Bu durumda İsrail'in ve Rusya'nın hedefleri tam uyuşuyordu. Çünkü Rusya'nın da en korktuğu şey, yeni cumhuriyetleri İslam'a "kaptırmak"tı. Yitzhak Rabin'in Yeltsin ile 1993 yazında Moksova'da yaptığı ve ana konusu "İslam tehlikesi" olan görüşme de bu ittifakı sağlamlaştırmış, Rabin Yeltsin'i "radikal İslam konusunda yeterince duyarlı bulduğunu" açıklamıştı. Bu "anti-İslami" ittifakı ABD de onaylıyordu. 6. bölümde değindiğimiz gibi İsrail'in Amerikalı uzantılarından Henry Kissinger, "İslami radikalizm en şiddetli biçimde Rus çıkarlarına da aykırıdır. Dolayısıyla Washington Moskova ile işbirliği yapmalıdır" diyerek konuya açıklık getirmişti.

İsrail ile Rusya'nın çıkarlarının uyumlu olmasının yanında, bir de İsrail'in Rusya üzerindeki etkisi de önemliydi. Bu etkiye 6. bölümde değinmiş ve Moskova'daki güçlü Yahudi cemaatinin yönetim üzerindeki etkisine, Yeltsin'in Yahudi finansörlerine ve Jirinovski gibi "sayanim"e değinmiştik (sayanim: Gönüllü olarak Mossad'a çalışan diaspora Yahudileri).

Rusya ile İsrail'in İslam'a karşı kurduğu ittifak, ilk işaretlerini Tacikistan'da verdi. Sovyetler'in çöküşünün ardından bağımsızlığına kavuşan Tacikis-tan'da, kısa bir süre sonra ülke içinde güçlü olan İslami hareket iktidara gel-di. Ancak Rus destekli eski komünistler 1992'nin son günlerinde Müslümanlara karşı kanlı bir saldırı başlatarak yeniden iktidara oturdular. İşin ilginç yanı, Rusya ile birlikte İsrail'in de komünistlerin yanında yer almasıydı. Müslümanlara karşı saldırıya geçen komünist birliklerinin içinde İsrailli askeri uzmanların bulunduğu ve İsrail silahlarının kullanıldığına ilişkin haberler o dönemde özellikle İslami basında sıkça yer almıştı.

İsrail'in Müslümanlara karşı Rusya ile birlikte desteklediği bir başka bölgesel güç ise Ermeniler'di. Azerbaycan topraklarının % 25'inden fazlasını işgal eden ve bu işgal ettiği bölgelerde binlerce Azeri'yi katleden Ermeni ordusunun saflarında, Turkish Daily News'un haberine göre "İsrailli subaylar" da yer alıyordu.52 Anlaşılan İsrail'in ilk Cumhurbaşkanı Chaim Weizmann'ın "Hür Ermenistan ve Yahudi Filistin'i Doğu'nun İslami hakimiyetine son verebilir" şeklindeki kehaneti, İsrailliler tarafından aktif bir stratejiye dönüştürülmüştü.

Vakit Gazetesi, 22.05.2002

Kafkaslar'da Müslümanlara karşı açılan bir ikinci cephe ise halkının % 80'i Müslüman olan Çeçenya oldu. Sovyetler Birliği'nin dağılmasına rağmen bağımsızlığını kazanamayan ve Rusya Federasyonu sınırları yani Rus hegemonyası içinde tutulan Çeçenya, Aralık 1994'de bağımsızlığını ilan etti. Üstüne üstlük, Çeçen lideri Dudayev, bir "İslam devleti" kurmayı hedeflediklerini açıkladı. Çeçenya'nın İnguşlar, Tatarlar ve Dağıstanlılar'ı da yanına alarak Kuzey Kafkasya'da efsanevi Şeyh Şamil direnişini tekrar edecek bir İslami kalkan oluşturmasından korkan Rusya; tank dahil 2.000 zırhlı araç, 350 savaş uçağı, 400'den fazla füze bataryası ve 50 bin asker ile Çeçen topraklarına girdi. Rus birliklerinin Çeçenya'ya girerken yaptıkları insanlık dışı uygulamalara itiraz ederek istifa eden Rus generali Babiç'in bildirdiğine göre, Çeçenya'ya giren Rus ordusuna Yeltsin tarafından "karşılarına çıkacak tüm canlıları yok etme" emri verilmişti. Rusya bir yandan da Dudayev'e karşı muhalefet bayrağı açan Ömer Avtrukhanov adlı bir piyon bulmuş ve onu Dudayev'e karşı kullanmaya başlamıştı.

Çeçenya işgalinin görünmeyen yüzü ile ilgili önemli bir bilgiyi ise Çeçen Cumhurbaşkanı Cahar Dudayev'in özel temsilcisi Safita Murat verdi. Murat, "Yeltsin'in arkasında Yahudiler var" başlığıyla yayınlanan bir röportajda, Çeçenya'nın işgal edilmesi planının arkasında Moskova'daki güçlü Yahudi liderlerin yer aldığını ve Yeltsin'i bu konuda ikna edenlerin de sözkonusu Yahudiler olduğunu söylemişti.53 Safita Murat'ın sözünü ettiği "Yahudiler"den birisi, Yeltsin'in Kafkasya ve Ortadoğu politikalarını belirleyen Dışişleri danışmanı Vitaly Naumkin'di. Mayıs 1995'te, Ankara'da, Graham Fuller'in ve İsrailli Dışişleri görevlilerinin de katıldığı Ortadoğu, Kafkaslar ve Orta Asya konulu bir konferansta konuşan Naumkin, Rusya'nın Çeçen direnişini kırmak için her türlü yolu kullanmaktan çekinmeyeceğini söylemişti.

Akit Gazetesi, Şubat 2001

Olayda yer alan bir başka Yahudi de Gürcistan lideri Şevardnadze oldu: Gürcü Yahudisi Şevardnadze, Rusya'nın Çeçenya'yı işgaline destek oldu. Çeçenya'ya yardım etmek isteyen Abhazlar'ın sınırdan geçmesini kasıtlı olan engelleyen Gürcü lideri, Rusya'nın kendi topraklarından Çeçenya'yı bombalamasına da zevkle izin vermişti.

İsrail'in Çeçenya'daki ilginç bir operasyonu da dikkat çekiciydi: Yahudi Devleti, Rus saldırılarının başlamasından iki ay kadar önce, Çeçenya'daki Yahudileri İsrail'e aktarmaya başlamıştı. Gizlilik içinde yürütülen harekat sonucunda, Rus saldırıları başladığında, İsrail'e gitmeyi reddeden az sayıdaki Çeçen Yahudisi dışında, ülkede Yahudi kalmamıştı. Haberi veren Yeni Yüzyıl "Yahudilerin büyük bölümü Ruslar Çeçenya'ya girmeden ülke dışına çıkarılırken, 50 kadarı Grozni'de çarpışmalar başladıktan sonra güçlükle kaçabildi" diyordu.54

Bu kuşkusuz önemli bir bilgiydi: İsrail'in, Yahudileri Rus saldırısından iki ay önce tahliye etmeye başlamış olması, Rus saldırısından en az iki ay öncesinden haberdar olması anlamına geliyordu. Bu durum, Safita Murat'ın "Yeltsin'in arkasında Yahudiler var" şeklindeki açıklamasıyla yan yana geldiğinde ise ortaya daha anlamlı bir tablo çıkıyordu: Rus işgali, İsrail'in bilgi ve denetimi ile gerçekleştirilmişti.

Üstte saydığımız Tacikistan, Azerbaycan ve Çeçenya örnekleri, Yahudi Devleti'nin Orta Asya'daki İslami potansiyeli engellemek için kullandığı anti-islam güçleri destekleme ve kışkırtma yönteminin birer uygulamasıdır. Ancak İsrail bunun yanında bir ikinci yöntemi, seküler liderleri destekleme ve yönlendirme yöntemini de kullanmaktadır.

İsrail, Orta Asya'daki; Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan gibi Türki Cumhuriyetler yakın ve ilginç ilişkiler kurdu. Ticari görünüm altında yürütülen bu ilişkilerin gerçek amacı ise Orta Asya'daki muhtemel bir İslami yükselişe karşı önlem alabilmek, bölgedeki seküler yöneticileri güçlendirip, onları İsrail'in müttefikleri arasında katabilmekti.58

Bosna-Hersek Dosyası

Dokuz Sütun, 20.10.2004

Avrupa’nın tam ortasında yaşanan vahşette, Müslümanlar topluca katledilmiş, yurtlarından sürülmüş, işkenceye maruz kalmışlardır.

Önceki sayfalarda İslam dünyasının farklı bölgelerinde Müslümanlara yapılan saldırı ve baskılara değindik. Ancak kuşkusuz içinde bulunduğumuz dönemde İslam ümmetine yönelik en büyük saldırı, Bosna-Hersekli Müslümanlara karşı yapılan saldırıdır. Ülkedeki iç savaşın başladığı 1992 Nisanından bu yana öldürülen Bosnalı Müslüman sayısı 200 bini aşmıştır. 2 milyon insan evlerinden sürülmüş, 50 bine yakın Müslüman kadına tecavüz edilmiş, Sırp toplama kamplarına alınan Müslümanlar inanılması zor işkenceler görmüş, onbinlercesi sakat kalmıştır. İşin en çarpıcı yanı, Bosnalı Müslümanlarla, onlara bu vahşeti uygulayan Sırpların aynı ırktan olması ve aynı dili konuşmasıdır. Tek fark dindir. Diğer bir deyişle savaş tam anlamıyla bir din savaşıdır ve Bosnalı Müslümanlar, yalnızca Müslüman oldukları için saldırıya uğramışlardır.

Bosnalı Müslümanların tüm bu Sırp saldırganlığına karşı gösterdikleri direnç ise kuşkusuz bir kahramanlık örneğidir. Savaş patlak verdiğinde Sırplar, başlattıkları blitzkrieg sayesinde Müslümanları bir kaç haftada yok edeceklerini ya da süreceklerini hesaplamışlardı. Ama öyle olmadı. Başlangıçta hiçbir askeri gücü olmayan Müslümanlar, kısa sürede toparlandılar, Armija BiH'i (Bosna-Hersek Ordusu) oluşturdular ve hiç kimsenin ummadığı bir direnç gösterdiler.

Ancak burada savaşın ayrıntılarına girmeyeceğiz. Çünkü konumuz nedeniyle bizi burada asıl olarak ilgilendiren, Bosna-Hersek olayının Düzen'in içinde ne gibi bir yeri olduğudur. İsrailoğullarının global bozgunculuğu ile karşı karşıya olduğumuz şu dönemde, İslam ümmetine karşı girişilen bu en büyük saldırının da kuşkusuz bir anlamı vardır.

Önceki sayfalarda Müslümanlara karşı düşmanlık besleyen yerel güçlerin, gerçekte Düzen'in yerel müttefikleri olduğunu ve hepsinin de İsrail'le çok yakın bağlantıları olduğunu inceledik. Sırpların da benzer ilişkilere sahip olup olmadıkları, kuşkusuz önemli bir sorudur.

Milli Gazete, 19.03.2004

Bu konuda belki de ilk söylenmesi gereken, Bosna-Hersek'teki saldırının global düzeyde stratejik önemi ve anlamı olduğudur. Bazıları Bosna-Hersek'te yaşananları, Soğuk Savaş'ın bitiminin ardından Doğu Avrupa'da doğan kaos ortamının etnik milliyetçilikle birleşiminin bir sonucu olarak algılamakta ya da öyle göstermeye çalışmaktadırlar. Oysa gerçek daha farklıdır. Bosna-Hersek'te yaşanan vahşet, planlı bir vahşettir. Sorumlusu ise yalnızca Sırplar değildir. Aksine, Sırplar "tetikçi"dirler; olayın arkasındaki "beyin" ise daha farklı bir yerdedir. Bu "beyin", Düzen'dir.

Aslında Sırpların tarihsel olarak Düzen'in taşeronluğu misyonu taşıdığını söyleyebiliriz. İngiliz Başbakanı Lloyd George, 8 Ağustos 1917 tarihli bir konuşmasında Sırpları "Kapının Bekçileri" olarak tanımlamış, "Sırplar her zaman Avrupa medeniyetini doğudan gelen saldırılara karşı korumak için ellerinden geleni yapmışlardır" demişti. Bu yorumdan hareketle İngiliz tarihçi R. G. D. Laffan, 1917 yılında The Serbs: The Guardians of the Gate (Sırplar: Kapının Bekçileri) adlı bir kitap yazmış ve Sırpların Osmanlı'ya karşı yürüttükleri mücadeleyi öve öve bitirememişti. Aynı kitap, 1989 yılında Amerika'da Dorset Press adlı yayınevi tarafından yeniden basıldı...

Bu noktada içinde bulunduğumuz dönemde Bosna-Hersekli Müslümanların neden Düzen tarafından hedef alındığını sorabiliriz. Bu durumda karşımıza çıkan cevap, bu Müslüman toplumunun stratejik açıdan çok sakıncalı bir yerde olduğudur. Düzen'in, Samuel Huntington'ın ağzından, dünyanın bir "medeniyetler çatışması"na sahne olacağını ve en büyük çatışmanın da Batı ve İslam arasında geçeceğini ilan ettiğini biliyoruz. İşte Bosna-Hersek'in sorunu buradadır: Bu Müslüman toplumu, Batı'nın içinde İslam'ı temsil eden bir yabancıdır; Batı'nın gözünde bir tür "beşinci kol"dur. Yalnızca coğrafi açıdan değil, kültürel açıdan da böyledir.

(Sol resim), Akit, 05.09.2001, (Sağ resim) İngiliz Başbakanı Lloyd George, 1917 yılında Sırpları “Kapının Bekçileri” olarak tanımlamış, bu “kahraman ulus”un İslam dünyasından gelen saldırılara karşı Avrupa medeniyetinin bekçiliğini yaptığını söylemişti. İngiliz tarihçi R.G.D. Laftan da bu yorumdan hareketle yandaki “SIRPLAR: KAPININ BEKÇİLERİ” adlı kitabı yazdı.Ve Sırpların “kapının bekçiliği” misyonu hiç değişmedi.

Düzen'in, Batı aracılığıyla dünya üzerindeki en büyük Düzen-karşıtı tehlike olan İslam'la çatışmaya başladığı bir sırada, İslam ümmetinin en batılı temsilcisinin saldırıya uğraması bir tesadüf değildir. Bu saldırının, Bosna'da Aliya İzzetbegoviç önderliğinde bir "İslami yeniden doğuş"un yaşandığı sırada gerçekleşmiş olması da anlamlıdır.

Evet, Bosna'da yaşananlar bir tesadüf değildir. Bunun en iyi ispatı, Sırp saldırganlığının sahip olduğu stratejik ilişkilerdir. Çünkü dünyadaki diğer tüm anti-İslami hareketler gibi Sırplar da Düzen'in sahipleri ile çok yakın bağlantılara sahiptirler.

Sırp Saldırganlığının Tarihsel Arka Planı

19. Yüzyılda hızla gelişen Sırp milliyetçiliğinin mason localarıyla olan ilişkisi, 1914’teki Saraybosna suikasti ile iyice tescillenmiş oluyordu. Avusturya-Macaristan veliahtını vuran Gavrilo Princip ve suç ortakları, Belgrad locasına kayıtlıydılar. Daha da önemlisi, suikasti Fransa Büyük Locası’nın (Grand Orient) bilgi ve desteği ile gerçekleştirmişlerdi. Üstte, Arşıdük’ün vurulmasından hemen sonra Bosna polisi tarafından yakalanan suikastçilerden biri.

Bosna-Hersekli Müslümanlar, ilk defa katliamla yüzyüze gelmiyorlar. Bu Müslüman toplumu, Osmanlı İmparatorluğu'nun bölgedeki gücünün zayıflaması ve yerel anti-İslami güçlerin etkinlik kazanmasından, yani 19. yüzyılın başından sonra, sürekli olarak saldırıya uğradı. Dolayısıyla, Bosnalı Müslümanların yaşadıkları acıların arkasında, Osmanlı'nın yıkılışını hazırlayan güçlerin büyük bir rolü vardı. Kitabın 2. ve 4. bölümlerinde Osmanlı'nın yıkılışının gerçek mimarını birlikte keşfetmiştik: Yahudi önde gelenleri ve masonlar arasında kurulmuş olan İttifak. İttifak, İslam dünyasının en önemli gücü ve aynı zamanda da Vaadedilmiş Toprakların hakimi olan Osmanlı'yı yıkmak için farklı yöntemler kullanmıştı. Bunların en önemlilerinden biri, Osmanlı içindeki azınlıkları isyana kışkırtmak oldu. Bu azınlık isyanlarından ilki ve belki de en önemlisi, Sırp isyanıydı. İsyan önemliydi; çünkü Bosnalı Müslümanlara karşı girişilen ilk soykırım hareketini içeriyordu ve tamamen Yahudi önde gelenleri ve masonlar arasındaki İttifak'ın bir ürünüydü.

Sırp mason üstadı Zoran Nemeziç, Sırbo-Hırvatça dilinde yazdığı Masoni U Jugoslaviji 1764-1980 (Yugoslavya'da Masonlar 1764-1980) adlı kitapta, genel olarak tüm Balkan isyanlarında, mason localarının isyancıların yanında yer aldığını anlatıyor. Bunun en açık örneklerinden biri 1804 yılında patlak veren Sırp isyanıydı.

Sırp isyanı, Karayorgi ve Petar Icko adlı iki kişinin önderliğinde başlamıştı. İşin ilginç yanı, bu iki liderin de mason oluşuydu.56 Sırp isyanının iki önderinin de mason oluşu kuşkusuz oldukça anlamlı bir bilgidir. Ancak bunu daha da anlamlı hale getiren bir bilgi daha vardır. Çünkü bu bilgi, isyanın İttifak'ın bir ürünü olduğunu açıkça ortaya koymaktadır: Judaica'nın yazdığına göre, Karayorgi ve Petar Icko önderliğinde yürütülen uzun Sırp isyanı boyunca, Belgradlı zengin Yahudiler, Sırp isyancıların silah ihtiyacını karşılamış, onlara Osmanlı ordusuna karşı kullanmak üzere büyük miktarda silah ve cephane temin etmişlerdir. Bu "Yahudi bağlantısı" sonra da sürmüş ve Belgrad Yahudi cemaatinin önde gelenlerinden Almoslino, Karayorgi'nin en yakın adamlarından biri haline gelmiştir.57

Masonlar tarafından yönetilen ve Yahudiler tarafından desteklenen bu ilk Sırp ayaklanması sırasında Bosnalı Müslümanlara yönelik ilk büyük katliam da gerçekleşti. Ünlü Sırp tarihçisi Stojan Novakoviç, "Türkler'in genel imhası"nın 1804'teki ayaklanma döneminde başladığını söyler. Bu "Türkler" Bosnalı Müslümanlar anlamına geliyordu. Boşnaklar, kendilerini yalnızca Müslüman oldukları için öldüren Sırp birliklerine "çete" diyorlardı. Zamanla Türkçe kökenli bu "çete" sözcüğü, Sırbo-Hırvatça'ya aktarılarak "Çetnik" haline dönüştü. O günden bu yana, Müslüman düşmanı silahlı Sırplar, "Çetnik" olarak tanımlanmaktadır.

Daha sonraki dönemde de Sırp milliyetçiliği ile masonluk arasındaki yakın bağlantı sürdü. Osmanlı, Karayorgi Ayaklanması'nı bastırmaya çalışırken, yeni bir Sırp ayaklanması da 1815'te Milos Obrenoviç önderliğinde başladı. Ob-renoviç, 1815'te Sırp Prensi olarak tanındı. Daha sonra yerine oğlu Michael Obrenoviç geçti. Obrenoviç'in önemli bir özelliği, mason oluşuydu. İtalyan masonluğunun iki büyük üstadı ve Papa'ya karşı açılan savaşın iki büyük lideri olan Mazzini ve Garibaldi ile çok yakın dost olan Micheal Obrenoviç, oldukça da yüksek dereceli bir masondu.58

19. yüzyılın ikinci yarısında Sırp milliyetçiliği iyice ırkçı bir temele oturdu. Bu ırkçı uyanışın önderliğini bazı Sırp entellektüeller çekiyordu. En dikkat çekici özellikleri ise istisnasız mason oluşlarıydı. "Sırp ulusal bilinci"nin uyanmasına öncülük eden Dositej Obradoviç ve Vuk Stefanoviç Karadziç, loca arkadaşıydılar.59

Bu dönemdeki en çarpıcı isim ise kuşkusuz Petar Petroviç Njegos'tu. Bir Karadağlı Ortodoks rahip ve aynı zamanda aristokrat olan Njegos, Sırp ırkçılığının en önemli tahrikçilerinden biri, hatta yerinde bir deyimle "Çetniklerin babası" olarak kabul edilir. Yazdığı savaş destanları, Sırp milli edebiyatının en ünlü örnekleridir. Önemli olan, bu destanların içinde fanatik bir Müslüman düşmanlığının körüklenmesidir. Njegos'un şiirleri arasında "camileri ve minareleri parçalayın", "Türkleşmiş olanları yok edin" gibi ifadelere rastlanır. Njegos'un Gorski Vijenac (Dağların Tacı) adlı ünlü şiiri, Bosnalı Müslümanlara yapılan bir katliamın övülmesinden ibarettir. Boşnak profesör Mustafa İmamoviç'in yazdığına göre, Njegos'un bu şiiri, daha sonra Sırplar ve Karadağlılar tarafından Müslümanlara uygulanan tüm soykırım ve baskılara ideolojik temel hazırlamıştır. Bu şiirin bir yerinde Njegos, Osmanlı sultanı IV. Murad'ı Kosova savaşının sonunda savaş alanında bıçaklayarak öldüren Milos Oblilic'e atıfta bulunarak şöyle der:

Öyleyse parçalayın tüm minareleri ve camileri... Size sesleniyorum ey Milos Oblilic'in nesli, Taşıdığımız bu güçlü silahlar ve kana bulanmış inancımız ile.İyi olan kazanacaktır, çünkü Ramazan ve Noel, asla birarada yaşayamaz.

Njegos'un masonik bağlantıları da ilginçtir. Zoran Nemeziç, Masoni U Jugoslaviji 1764-1980'de Njegos'un mason olduğuna dair kesin bir belge olmadığını, ancak Vuk Stefanoviç Karadziç gibi masonlarla yakın arkadaşlığından yola çıkılarak büyük olasılıkla mason olduğunun söylenebileceğini yazıyor.63 Ancak Nemeziç, daha da önemli bir bilgi aktarıyor:

Bosna-Hersek'in 1908'de Avusturya-Macaristan dönemindeki ilhakından sonra, Sırp masonları, Macar masonlarından ayrılarak 'Sırbistan Yüksek Meclisi'ni kuruyorlar. Belgrad'da 'Hür Masonlar Evi' açılıyor. Bu locanın içi değişik resim ve sembollerle süslü. Balkon kısmında Dositej Obradoviç ve Petar Petroviç Njegos'un resimleri var.64

"Camileri ve minareleri parçalayın" emrini veren Njegos'un resimlerinin Belgrad locasının duvarlarını süslemesi kuşkusuz oldukça anlamlı bir işarettir (localara normalde portre asılmaz) ve masonluğun Sırbistan'daki anti-İslami gelenekle olan ilişkisini göstermesi açısından son derece önemlidir. Sırbistan localarının anti-İslami özelliğinin yanısıra bir de "Yahudi bağlantısı"na sahip olması ilgi çekicidir. Fransız mason Daniel Ligou, "Sırbistan'daki localarda, devlet adamlarından, Ortodoks kilisesi mensuplarına, hatta hahamlara kadar pek çok kişinin yer aldığını" yazmaktadır.65

Bu arada Belgrad locasının bu dönemlerde gösterdiği faaliyetlerin önemine dikkat etmek gerekir. Bu loca, oldukça önemli bir locadır ve masonluğun Osmanlı'nın yıkılmasında önemli rol oynayan Makedonya Risorta ve Veritas locaları ile birlikte Balkanlar'daki en önemli merkezlerinden biridir. Nitekim az önce değindiğimiz Sırp ırkçısı masonların Karayorgi, Petar Icko, Dositej Obradoviç, Vuk Stefanoviç Karadziç tümü Belgrad locasının üyeleriydiler. Locanın Osmanlı yönetimi sırasındaki siyasi hedefleri, Türk masonlarının yayın organı Mimar Sinan dergisinde şöyle vurgulanıyor:

Belgrad Locası ile ilgili bilgiler... Dr. Levis'in raporunda yer alıyor. Raporda şöyle denilmekte: 'Belgrad'da, Hür Duvarcılar adını taşıyan gizli bir örgüt mevcuttur. Belgrad Locasının faaliyet yönü politiktir ve maksat ve gayelerine, mevcut durumu yıkmakla varmaya çalışır... Belgrad Locası, Balkanlardaki ana locadır. Vidin, Sviştov, Rusçuk, Varna, Niş locaları Belgrad Locasına bağlıdır. Bu yılın 5 Ağustos'unda Belgrad'da genel toplantı yapılacak ve bu toplantıya tüm bağlı localar delegeleri katılacaktır... Belgrad Locası, tüm ülkelerin devrimci kulüpleri ile devamlı temas halindedir... Radosavijeviç'in sözlerine göre, Belgrad locası, Peşte Hür Masonları ile de temastadır ve gayesi Belgrad'da iktidarı yıkmaktadır... Locanın 60 yaşlarındaki bir üyesi aynı düşünceye sahip birinin huzurunda, yakında Belgrad locasından büyük işler zuhur edeceğini ve bu işlerin bütün dünyayı şaşırtacağını ve sürpriz olacağını söylemiştir. Bu ifadeden locanın politik planları da sezilmektedir.66

Loca üyesi masonun "kehaneti" doğruydu. Gerçekten de Belgrad Locası'ndan "büyük işler zuhur etti"... Birinci Dünya Savaşı'nın ardından Yugoslavya topraklarında Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı kuruldu. 1919'da, bu yeni Krallık'ta, "Sırpların, Hırvatların ve Slovenler'in Büyük Locası" ismiyle yeniden Belgrad locası oluşturuldu. Bu locanın, 1926 yılında bastığı, yalnızca loca üyelerine mahsus ve içinde locada alınan kararların, kabul edilen prensiplerin bulunduğu kitapçık, masonların Bosna-Hersek'te yaşayan Müslümanlardan dolayı o dönemlerde duydukları rahatsızlığı gösteriyordu. Maçonnique De Belgrade - Compte Rendu Officiel başlıklı kitapçıkta, masonik idealler açısından Krallık sınırları içindeki şartları inceleyen locanın, Boşnaklara özel bir ilgi gösterdiği görülüyordu:

Masonik hedef ve ideallerin tesisi için uygun olmayan şartların göz önünde bulundurulması gerekir... Bölgedeki Müslüman nüfus, bu şartların en önemlisini teşkil etmektedir. Bu toplumun güçlenmesi ve baskın bir yapıya kavuşması, masonik idealler açısından, Belgrad Locası'nın oluşmasından şiddetle kaçınması gereken bir durumdur. Böyle bir durumun oluşmaması için azami özen gösterilmelidir.67

Belgrad locasının politik hedefleri olduğu ve bu hedeflerin de Sırp milliyetçiliği ve Müslüman düşmanlığı üzerine oturduğu, I. Dünya Savaşı'nın kıvılcımı sayılan Saraybosna suikastinde de açıkça belli olmaktır. Suikast, "Büyük Sırbistan" rüyaları gören ve Bosna-Hersek'i Avusturya-Macaristan egemenliğinden çıkarıp, Sırp hegemonyası altına almak isteyen Gavrilo Princip adlı bir mason tarafından gerçekleştirilmişti. Zoran Nemeziç, Avusturya Arşıdükü'nü vuran Princip'in Belgrad Locasına bağlı bir mason olduğunu ve ayrıca Fransız Büyük Locası (Grand Orient) ile de ilişki içinde olduğunu yazmaktadır.68 Fransız yazar Henry Coston yalnızca Princip'in değil, onun bağlı olduğu Kara El adlı ırkçı Sırp örgütünün de mason localarıyla ilişkili olduğunu, hatta örgütün liderlerinin çoğunun mason olduğunu bildirmektedir.69

İngiliz tarihçi Michael Howard da Saraybosna suikastçilerinin masonlukla ilgisine değinir. Yaygın bir görüşe göre, Sırp milliyetçisi Kara El örgütünün temsilcileri, Ocak 1914'de Toulouse'daki St. Jerome Oteli'nde Fransız masonluğunun önde gelen isimleri ile gizlice görüşmüşler ve bu toplantıda Avusturya-Macaristan Arşıdükü'ne yapılacak suikast kararlaştırılmıştı. Suikastin amacı, Avusturya-Macaristan'ı Sırbistan'ı işgale zorlamak ve topyekün bir savaşın fitilini ateşlemekti.70 Arşıdükü vurmak için seçilen ve aralarında Gavrilo Princip'in de yer aldığı kadronun ortak özelliği ise veremli olmalarıydı; ancak çok az ömürleri kalmıştı ve bu nedenle özel olarak seçilmişlerdi. Kendilerine verilen emirlerin başında ise yakalandıkları takdirde arsenik içerek intihar etmeleri vardır.

Buraya kadar incelediğimiz bilgiler bize açık bir gerçeği göstermektedir:

Sırp ırkçılığı ve ona bağlı olarak gelişen İslam aleyhtarlığı ile masonluğun çok yakın ilişkisi vardır. Sırp ırkçılığının temsilcisi olan Çetnik hareketi, localarda örgütlenmiş ve zaman zaman da Yahudilerden destek almıştır. Bu yargının ne denli doğru olduğunu gösteren çok açık bir örnek ise II. Dünya Savaşı yıllarında yaşanmıştır.

Mihailoviç'in Çetnikleri ve Katledilen 100 Bin Müslüman

Aslı Belgrad’daki Askeri Tarih Enstitüsü’nde yer alan, Çetniklerin hayalindeki “Büyük Sırbistan” haritası, Haritada, Sırbistan “Büyük Sırbistan”a dönüşerek tüm Bosna-Hersek, Kosova ve Makedonya’yı yutmuş durumda. Hırvatistan’ın da büyük kımı Sırp egemenliğine bırakılmış. Bunun yanısarı, Macaristan, Romanya, Bulgaristan ve Arnavutluk’tan da bazı toprak aktarmaları yapılmış. İşte Çetniklerin geleneksel hedefi, bu coğrafya üzerinde “etnik yönden temiz” bir Büyük Sırbistan yaratmaktır.

Az önce de değindiğimiz gibi Türkçe "çete" sözcüğünden türemiş olan Çetnik hareketi, ilk Sırp isyanı ile birlikte 19. yüzyılın başlarında doğdu. Bir süre sonra Çetnik kavramı, Sırpların zihninde kendi ulusal haklarını savunan şoven bir efsane olarak yerleşti. Her istikrarsızlık ortamında Sırp ırkçıları bu Çetnik gruplarını yeniden kurdular. Osmanlı bölgeden çekildikten sonra (1878) Çetniklerin Osmanlı'ya olan nefreti, Bosnalı Müslümanlar üzerinde yoğunlaştı. Bosna-Hersek'teki Müslüman köylerine onyıllar boyunca düzenlenen saldırıların sorumluları Çetnikler'di.

Ancak kuşkusuz Çetniklerin bir siyasi ve askeri güç olarak ilk kez ortaya çıktıkları ve dünya tarafından farkedildikleri dönem, II. Dünya Savaşı yıllarıydı. Bu dönemde Yugoslavya İtalyan ve Alman orduları tarafından işgal edildi. İtalya, Hırvatistan ve Bosna-Hersek'i içine alan "Bağımsız Ustaşa Hırvat Devleti" adı altında kukla bir devlet kurdu. Alman orduları ise Sırbistan'ı işgal ettiler. Ancak işgalci güçler ülkede güçlü bir denetim kuramadılar ve önemli bir iktidar boşluğu doğdu. İşte bu ortam içinde Çetnikler Güney Sırbistan ve Karadağ'da yeniden örgütlendiler ve etkili bir gerilla hareketi başlattılar. Liderleri, Yugoslav ordusunda albay olan, ancak sonradan kendisine "general" rütbesi veren Draza Mihailoviç'ti.

Çetnikler, sözde Alman ve İtalyan işgaline direnmek için örgütlenmişlerdi; oysa bu bir aldatmacaydı. Gerçek hedefleri, savaşın getirdiği karışıklık ortamından yararlanarak düşledikleri "Büyük Sırbistan"ın etnik altyapısını kurmaktı. Bu "Büyük Sırbistan", Çetnik ideologları tarafından "Homojen Sırbistan" olarak da tanımlanıyordu. Yani ülkedeki tüm Sırp-olmayan unsurların ortadan kaldırılması amaçlanıyordu. Bu Sırp-olmayan unsurların en önemlisi ise Çetniklerin geleneksel hedefleriydi; Bosnalı Müslümanlar. Nitekim savaş dönemi boyunca, Çetnikler, yaklaşık 100 bin Müslümanı sistemli bir biçimde katlettiler.

San Francisco Devlet Üniversitesi'nde ekonomi profesörü olan Yugoslav asıllı Jozo Tomasevich'in yazdığı The Chetniks: War and Revolution in Yugoslavia, 1941-1945 (Çetnikler: Yugoslavya'da Savaş ve Devrim, 1941-1945) adlı kitap, Çetnik hareketi hakkında yapılmış en iyi çalışma olarak kabul edilir. Tomasevich, 500 sayfayı aşan kitabında, Mihailoviç'in önderliğindeki Çetnik gerillalarının sürdürdüğü savaşı, Müslümanlara karşı düzenledikleri saldırıları ve Çetnikler'in ilginç bağlantılarını gözler önüne sermektedir.

Tomasevich'in kitabında verdiği bilgiler arasında ilk dikkati çeken, Çetniklerin az önce sözünü ettiğimiz "Büyük Sırbistan" hedefidir. Tomasevich, Çetniklerin hem müttefikler (İngiltere ve ABD gibi) hem de Alman ve İtalyan orduları ile iyi geçinerek, "Büyük Sırbistan" mantığına uygun yeni bir Yugoslavya kurmayı hedeflediklerini bildirir. Nitekim Çetnikler, savaş boyunca büyük güçlerin hepsiyle değişik ittifaklar kurmuşlardır. İlk önce İngiltere Çetnikler'e silah yardımı ve propaganda desteği vermiş, savaşın sonlarına doğru da Amerikalılar Çetnikler'e büyük yardımlar yapmışlardır. Bunun yanısıra, Tomasevich, Çetniklerin sözde savaştıkları İtalyan ve Alman birlikleri ve Hırvat Ustaşa Devleti ile de ittifaklar kurduklarını bildirir. Ancak Çetniklerin kesin olarak düşmanlık besledikleri iki grup vardır: Birisi, faşist yapılarından doğan anti-komünist çizgileri nedeniyle düşman oldukları Tito'nun Partizanlarıdır. Ötekisi ise "Homojen Sırbistan"ın en büyük engeli olarak gördükleri ve dinleri nedeniyle nefretlerini çeken Bosna Müslümanlarıdır.

Mihailoviç'in Karadağ'daki Çetnik komutanları Lasic ve Djurisic'e yolladığı bir mektupta verdiği emirler dikkat çekicidir. Çetnik lideri, mektupta bugün sıkça duyduğumuz "etnik temizlik" ifadesini kullanarak şöyle demektedir:

Mücadelemizin amacı, Majesteleri Kral II. Peter'in (sürgündeki Sırp Kralı) önderliğinde, Büyük Sırbistan'ı kurmak ve onu etnik yönden temiz hale getirmektir. Bunun için... devlet sınırları içindeki tüm yabancı milletlerin temizlenmesi, Sancak ve Bosna-Hersek bölgelerindeki Müslüman nüfusun temizlenmesi gerekmektedir.71

Tomasevich kitabında Çetniklerin Müslümanlara karşı uyguladığı sözkonusu "etnik temizlik" operasyonunu anlatır. Buna göre, "Çetniklerin geleneksel düşmanı" olan Bosna-Hersek ve Sancak Müslümanları, 1943 yılından itibaren yoğun Çetnik saldırılarına maruz kalmışlardır. Bundan önce, 1941 ve 1942 yıllarında Güney Bosna'daki Müslüman şehirlerinin bir kısmı Çetnikler tarafından basılmış ve kaçabilenler hariç tüm halk katledilmiştir. Foça şehri, en büyük katliamlardan birine sahne olmuştur. Ocak ve Şubat 1943'de ise Sancak ve Güney Bosna'ya yönelik Çetnik saldırıları büyük bir artış kaydetmiştir. Çetnik kayıtlarında bu dönemlerde Müslümanlara yönelik "temizleme hareketleri" yapıldığı yazılıdır. Çetnik kumandanlarından Albay Djurisic'in verdiği raporlara göre, yalnızca 1943'ün Ocak ayında, 33 Müslüman köyü yakılmış, 400 Müslüman savaşçı (Müslümanların Çetnikler'e karşı oluşturdukları savunma birliklerine bağlı savaşçılar) 1.000'in üstünde de Müslüman kadın ve çocuk Çetnikler tarafından öldürülmüştür. Raporlar, Çetniklerin çoğu kez bıçakla (boğazlayarak) öldürmeyi tercih ettiklerini bildirmektedir. Şubat ayında öldürülenlerin sayısı daha da fazladır: Djurisic'in 13 Şubat tarihli raporuna göre, 1200 Müslüman savaşçı ve 8.000 bin Müslüman sivil (kadın, çocuk ve yaşlı) Çetnikler tarafından katledilmiştir. Ayrıca Çetnikler girdikleri tüm Müslüman köylerindeki malları yağmalamışlardır. Çetnikler bu saldırıların birer karşı-saldırı olduğunu söylemişlerdir, oysa Tomasevich'in de yazdığı gibi bu bir yalandır: Çetnikler tamamen "etnik temizlik" amaçlı bir katliam uygulamış ve kadın, çocuk ayrımı yapmamışlardır.72

Boşnak tarihçi Mustafa İmamoviç, A Survey of the History of Genocide Aga- inst the Muslims in the Yugoslav Lands (Yugoslav Topraklarında Müslüman Katliamının Tarihçesi) adlı çalışmasında, Çetnik saldırıları sonucu ölen Müslümanların sayısının 100 bine yakın olduğunu ve bu ölümlerin hemen hepsinin, bombalama gibi savaş operasyonlarıyla değil, terörizm yoluyla gerçekleştiğini (yani Çetniklerin Müslümanları tek tek öldürdüklerini) söylemektedir. Ölen Müslümanların sayısı, genel Müslüman nüfusunun % 8'ini aşmaktadır, ki bu oran, diğer Yugoslav halklarının II. Dünya Savaşı sırasındaki kayıplarından oran olarak çok daha fazladır. Çetniklerin o dönemde Müslüman kadınlara sistemli bir biçimde tecavüz ettikleri ise bilinen bir başka gerçektir.

Çetniklerin II. Dünya Savaşı sırasında Müslümanlara karşı giriştikleri bu katliam, tarihte İslam ümmetinin karşı karşıya kaldığı saldırılardan biridir. Ve bu katliam da, ümmete yönelen diğer saldırılar gibi yerel güçlerin düzenlediği bağımsız bir saldırı değildir. Aksine, bu katliamın arkasında da Düzen vardır.

Çetnik Vahşetinin Görünmeyen Yüzü: Masonik İlişkiler ve Kudüs Bağlantıları

Önceki sayfalarda Sırp ırkçılığının mason localarıyla içiçe geliştiğini ve Yahudilerden de stratejik destek aldığına değinmiştik. Zaten kitabın bir önceki bölümünde gördüğümüz gibi hiçbir ırkçı ve faşist hareket, sözkonusu güçlerden, yani İttifak'tan bağımsız değildir. Sırp ırkçılığının, Sırp faşizminin en saf örneği olan Çetnik hareketi de kuşkusuz bu genel kurala uygundur.

II. Dünya Savaşı sırasındaki Çetnik vahşetinin masonlukla ilgisini araştırmak için ilk yapılması gereken, Çetnik lideri Mihailoviç'e daha bir yakından bakmaktır. Bunu yaparken ilginç bir gerçekle karşılaşırız. Mihailoviç'in adı, Fransız mason Daniel Ligou'nun "Masonlar Sözlüğü"nde geçmektedir:

Draza Mihailoviç (1893-1946): Mason Sırp gerilla lideri. İtalyan Mason Dergisi Hiram, Draza Mihailoviç'in mason olduğunu yazmaktadır. İtalya Büyük Locası'nın bir organı olan bu dergideki yazıyı Birader Salvador Loi, 1980 Eylül tarihli, 5 numaralı dergide yayınlamıştır.73

Yani 100 bin Müslümanın ölüm emrini veren Çetnik lideri, masondur. Daniel Ligou, kitabının bir başka yerinde daha da çarpıcı bir bilgi verir ve "Yugoslavya'nın savaşa girmesinden sonra ülkedeki masonların Draza Mihailoviç önderliğinde birleştiğini" yazar.74 Mihailoviç'in önderliğinde birleşenler, Çetnikler'dir ve dolayısıyla "Masonlar Sözlüğü"ndeki bilgiden, Çetniklerin mason olduğu sonucu çıkmaktadır.

Evet, gerçek budur. Aynı konuyu, daha ayrıntılı bir biçimde, Masoni U Jugoslaviji 1764-1980 (Yugoslavya'da Masonlar) adlı kitabın yazarı Zoran Neneziç de yazmakta ve başta Mihailoviç olmak üzere Çetnik liderlerinin mason olduğunu bildirmektedir:

Draza Mihailoviç, II. Dünya Savaşı yıllarında Sırp direnişini örgütlediğinde dikkati çeken, çok sayıda masonun Mihailoviç'in yanında yer almasıydı. Bu masonlar arasında özellikle Çetnik ideologları Dragica ve Stevan Moljevic'in adı geçmektedir... Ayrıca 1944 yılında Çetnik Milli Merkez Komitesi Genel Sekreterliği'ne sicilli bir mason olan Duro Durovic seçilmiştir.75

Zoran Nemeziç, mason Çetnik ideologlarının özellikle ikisine dikkat çekiyor: Dragica Vasic ve Stevan Moljevic. Gerçekten de bu ikisi son derece önemli isimlerdi: Müslümanların etnik temizliğe tabi tutulması fikri, Vasic ve Moljevic tarafından geliştirilmiştir. Mustafa İmamoviç, bu iki Çetnik ideoloğunun etnik temizlik teorisini geliştirdiğini anlatır ve Moljevic'in, "Homojen Sırbistan" adlı bir makalesini ve kendisiyle aynı görüşü paylaşan Dragica Vasic'e Şubat 1942 yılında yazdığı mektubunda, "ülkenin tüm Sırp-olmayan elementlerden temizlenmesi" gerektiğini söylediğini not eder. Moljevic-Vasic ikilisi, Müslümanların ya imha ya da sürgün edilmesi gerektiğini düşünmektedirler. İmamoviç'in yazdığına göre, Draza Mihailoviç'in Çetnikler'e verdiği Müslümanlara yönelik katliam emirleri, Moljevic ve Vasic'in teorik çalışmalarına dayanmaktadır.

Ve bu iki Çetnik ideoloğu, Zoran Nemeziç'in bildirdiğine göre, Belgrad Locası'na kayıtlıdırlar.76 Yani az önce politik hedeflerini incelediğimiz, "Balkanların ana locası" sayılan, duvarlarında Njegos resimleri bulunan ve Müslümanların ezilmesi gerektiği yönünde kararlar alan Belgrad Locası'na...

Tüm bunlar, Çetnik hareketinin tamamen masonik bir hareket olduğunu göstermektedir. Müslümanlara karşı global bir savaş açan örgütün Balkanlar'daki temsilcisi, Çetnikler'dir.

Olayı daha da ilginç hale getiren bir diğer nokta ise İttifak'ın öteki kanadının, yani Yahudilerin de Çetniklerin yanında (ya da arkasında) yer alışıdır.

Bu konuyla ilgili bazı bilgiler, Çetnik yanlısı Sırp yazar Radoje Vukcevic'in yazdığı General Mihailovich: First Guerilla Leader in W. W. II (General Mihailoviç: II. Dünya Savaşı'ndaki İlk Gerilla Lideri) adlı kitapta yer almaktadır. Chicago'daki "Njegos" adlı "Sırp Tarih ve Kültür Derneği"nin yayınladığı ve içinde Mihailoviç'e övgüler düzülen kitapta, Çetniklerle Yahudiler arasındaki olağanüstü yakın ilişkilere de değinilir. Buna göre, Mihayloviç'in Çetnik birliklerinde özellikle komuta kadrosunda çok sayıda Yahudi yer almıştır. Yazar, bu ilişkinin Sırplar ve Yahudiler arasındaki geleneksel dayanışmanın bir uzantısı olduğunu söyler. Yazdığına göre, Yahudiler savaştan önce de Sırp ordusunda yüksek rütbelere ulaşmışlardır. Savaş sırasında ise Sırbistan'daki Yahudiler Mihailoviç'in birlikleri tarafından korunma altına alınmışlardır.77

Çetnik-Yahudi ilişkisine, The Universal Jewish Encyclopedia da değinir. Çetnik saflarında çok sayıda Yahudinin yer aldığını bildiren ansiklopedi, bir de Çetnikler arasında yalnızca Yahudilerden oluşan özel bir "Yahudi Tugayı" (Jewish Brigade) kurulduğunu yazmaktadır.78

Çetniklerin bir de oldukça ilginç bir "Kudüs bağlantısı" vardır. Jozo Tomasevich, The Chetniks'te, Çetniklerin Kudüs'te "Karayorgi" adlı bir radyo istasyonu kurduklarını yazar.79 Bu fikir, Tito önderliğindeki Partizanlar'ın Sovyetler Birliği'nde kurdukları "Hür Yugoslavya" adlı radyonun propaganda yayınlarına başlaması üzerine gündeme gelmiştir. Komünist Partizanlar'ın radyo istasyonlarını Sovyet topraklarında kurmuş olması doğaldır; Yahudi destekli bir masonik hareket olan Çetnikler'in radyo istasyonlarını Kudüs'e kurmuş olmaları da aynı oranda doğal gözükmektedir. Tomasevich'in bildirdiğine göre, 27 Kasım 1942'de yayına başlayan istasyon, yoğun bir Çetnik propagandası yapmıştır. Bugün "Karayorgi" istasyonunun arşivleri hala Kudüs'tedir.

Bir başka "Kudüs bağlantısı"na ise Çetniklerin sürgündeki gerçek lideri sayılabilecek olan Kral II. Peter sahiptir. Alman ordularının Sırbistan'ı işgalinin ardından ülkeyi terkederek İngilizler'e sığınan Kral, önce Atina'ya daha sonra da Kudüs'e götürülmüş ve uzunca bir süre burada kalmıştır.80

Bir başka ilginç Çetnik-Yahudi bağlantısı ise propaganda yönündedir. Tomasevich, Çetnikler'in savaş yıllarında Amerika'da destek aramak için yaptıkları temaslardan söz eder. Bu temasların bir kısmı başarılı olmuş ve Çetnikler, Amerika'daki bazı çevrelerin desteğini kazanmışlardır. Bu desteğin en çarpıcı örneği ise Hollywood'un ünlü film şirketi Twentieth Century-Fox'un 1942yılının ikinci yarısında çevirdiği The Chetniks adlı propaganda filmidir. Film, Tomasevich'in dediğine göre, tam anlamıyla bir Çetnik propagandasıdır.81 İşin en çarpıcı yanı ise Twentieth Century-Fox şirketinin kimliğidir: William Fox adlı bir Yahudinin kurduğu Fox film şirketinin 1935'de bir başka Yahudi şirketi olan Twentieth Century ile birleşmesinden doğan şirket, ilerleyen yıllarda da Joseph Schenck ve Darryl F. Zanuck adlı iki Yahudi tarafından yönetilmiştir. Bir başka deyişle, Çetnik propagandası yapmak için film çeviren şirket, tam anlamıyla bir "Yahudi şirketi"dir.

Çetnikler'in Amerika'da kurdukları başka "judeo-masonik" bağlantılar da vardı. Mihailoviç, İngiltere'den aldığı desteğin 1943 yılından itibaren zayıflaması üzerine, Washington'a yöneldi. Çetnik liderinin Washington'da dostlar bulması zor olmadı, çünkü masonik bağlantıları ona oldukça yardımcı olmuştu. Çetnikler'e Amerikan askeri yardımı yapılmasına karar veren ve bu konuda Başkan'ı da ikna eden kişi, Amerikan gizli servisi OSS'nin ünlü şefi William Donovan'dı. (OSS-Office of Strategic Service: ABD'nin CIA kurulmadan önceki gizli servisi). Donovan, Mihailoviç'e destek vermekte tereddüt etmemişti, çünkü kendisi de Çetnik lideri gibi masondu.82 Donovan, ayrıca aynı Çetnikler gibi önemli Yahudi bağlantılarına sahip bir isimdi. OSS şefi, 6. bölümde de değindiğimiz gibi Rockefeller ve Rothschild gibi Yahudi sermayedarların adeta kiralık adamıydı.

Sırp yazar Radoje Vukcevic, General Mihailovich adlı kitabında, OSS'nin Donovan'ın emri üzerine Çetnikler'e havadan silah, cephane ve yiyecek yardımı yaptığını, hatta silah ve erzak dolu paketlerin üzerine Başkan Roosevelt'in "Mihailoviç'e ve onun cesur savaşçıları Çetnikler'e selamlarını yollayan bir mesajı"nın yapıştırıldığını yazıyor.83

Amerika'nın Çetnikler'e yaptığı bu yardımın nedeninin, anti-komünist ideolojiye sahip Çetnikler'in Tito'nun Partizanları ile savaşması olduğu söylenebilir. Ancak bu yine de Amerikalıların Çetnikleri Müslümanlara karşı silahlandırmış oldukları gerçeğini değiştirmez. O dönemde Amerikan ordusunda subay olan George Musulin "Mihailoviç'in gerilla hareketinde hiçbir şey Amerika'nın bilgisi dışında ya da işbirliği olmadan gerçekleşmezdi" demektedir.84 Dolayısıyla Amerikalıların, Çetnikler'e verdikleri silahların Müslümanlara karşı da kullanıldığını bilmemeleri sözkonusu değildir. Amerikalılar, Çetnikleri hem Partizanlara hem de Müslümanlara karşı silahlandırmışlardır.

Çetniklerin Amerikalı "birader"lerinden gördükleri takdirin en açık örneği, ABD'nin mason Başkanı Truman'ın 1948'de Mihailoviç'in anısına verdiği madalyadır. Truman yapılan madalya töreninde 100 bin Müslümanı "etnik temizliğe" tabi tutan Mihailoviç'i bir "demokrasi kahramanı" ilan etmiştir.

Bugünün demokrasi kahramanları ise kuşkusuz Miloseviç ve Karadziç'tir.

Mihailoviç'ten Miloseviç'e Uzanan Çetnik Mirası

Mihailoviç ve adamlarının II. Dünya Savaşı döneminde sahip oldukları bağlantılar, Sırp ırkçılığının ve onun para-militer temsilcisi olan Çetnikler'in tamamen masonik bir yapıya sahip olduğunu ve Yahudi önde gelenleriyle geleneksel bir yakınlık içinde olduklarını gösteriyor. Bu durumda Çetnikler'in, önceki sayfalarda incelediğimiz radikal Hindular, Güney Sudanlılar, Filipin terör timleri gibi Düzen tarafından kullanılan bir yerel anti-İslami güç olduğunu söyleyebiliriz. Bu nedenle, Çetnik hareketinin hangi dönemine baksak, mutlaka masonlukla ve Yahudi önde gelenleriyle çok yakın ilişki içinde olduğunu görebiliriz. 1804'deki ilk Sırp isyanından II. Dünya Savaşı dönemine ve oradan da günümüzde yaşanan vahşete kadar uzanan bu kural, asla değişmemektedir.

Bugün Bosna-Hersekli Müslümanlara yönelen Sırp saldırganlığı, Tito'nun 1980'deki ölümünden sonra yükselişe geçen Sırp ırkçılığının bir sonucudur. Sosyalist Yugoslavya ideolojisi ölürken, yerine ırkçılık, özellikle de Sırp ırkçılığı güçlenmeye başlamış, Çetnik psikolojisi yeniden hortlamıştır. Bu periyod içinde dikkat çeken bir iki önemli aşama vardır. Bunlardan birisi, 1986 yılında Sırp Bilimler ve Sanatlar Akademisi tarafından yayınlanan ünlü Memorandum (muhtıra)dır. Mihailoviç ve diğer Çetnik ideologlarının 1940'lı yıllarda öne sürdükleri fikirlerin kopyası niteliğindeki Memorandum, Sırpların Yugoslavya'nın en büyük ulusu olduğunu, ancak bu büyüklüklerinin tanınmadığını, aksine Müslüman ve Hırvatların Sırplar aleyhinde "komplolar" düzenlediğini ilan etmişti. Memorandum'da ayrıca tüm Sırpların ortak bir sınır içinde birleşmesi, yani daha kısacası bir "Büyük Sırbistan" kurulması da isteniyordu. Memorandum'u kaleme alanlar arasında sonradan Yeni Yugoslavya Cumhurbaşkanı olacak olan Dobruca Cosiç ve Sırp terörünün bir numaralı sorumlusu Sırbistan Devlet Başkanı Slobodan Miloseviç de vardı.

Ancak Sırp ırkçılığının yeni yükselişinde büyük önemi olduğuna kuşku olmayan bu Memorandum, yeni bir belge değildi; 1937 ve 1939 yılında Sırp ideologlar tarafından yazılmış olan iki eski memorandumun adeta bir kopyasıydı. Bu iki memorandumun yazarları ise önemli isimlerdi. 1937'deki, 1914'de Avusturya Macaristan veliahtına suikastte bulunan gruba dahil olan ve daha sonra Sırp Bilimler ve Sanatlar Akademisi üyesi seçilen Vasa Cubrilovic adlı "Çetnik ideoloğu" sayılabilecek bir Sırp tarafından hazırlanmıştı. 1939'daki ikinci memorandum ise yine Akademi üyesi olan ve daha sonra alacağı Nobel Edebiyat Ödülü ile ünlenen İvo Andric tarafından hazırladı. Andriç, yazdığı bu deklarasyonda, bütün Sırpların tek bir ülkede, "Büyük Sırbistan"da toplanmalarını ve bunun için de Kuzey Arnavutluk'un işgal ve ilhak edilmesini savunmuştu.

İlginç olan bu iki Memorandum yazarının kimlikleriydi: İkisi de masondu. Zoran Nemeziç, Masoni U Jugoslaviji 1764-1980'de her ikisinin de masonluğunu bildiriyor.85 Kitapta bildirilen bir diğer nokta da, İvo Andriç'in Belgrad locasına üye oluşudur, yani "Balkanların ana locası" olan ve Müslümanların ezilmesi gerektiği kararını alan locaya... İvo Andriç, sözkonusu Memorandum dışında da Müslümanlara nefreti körükleyen yazılar yazmıştır.86

İşte bu iki "birader" tarafından hazırlanan 1937 ve 1939 memorandumları, 1986'daki Memoranduma temel hazırladı. 1986 Memorandumu, bir milyonun üzerinde basıldı ve neredeyse ülkedeki tüm Sırplar tarafından okundu. Mi- loseviç, tüm programını bu Memorandumu temel alarak hazırladı.

Sol eğilimli "Yugoslavya uzmanı" Tanıl Bora, Yugoslavya: Milliyetçiliğin Provokasyonu adlı kitabında Miloseviç'in Sırp ırkçılığını sistemli bir biçimde kışkırttığını anlatırken, Miloseviç'in politika ve propagandaları sonucunda "Çetnik hareketinin Sırp milletinin tarihsel düşmanlarına karşı direnen onurlu bir hareket olarak yeniden meşrulaştırıldı"ğını söyler. Miloseviç döneminde Çetnik hareketi yalnızca meşrulaştırılmakla da kalmadı, Çetnik çeteleri yeniden oluşturuldu. Vojislav Şeselj adlı "psikopat" bir Sırp ırkçısı önderliğinde kurulan Sırp Radikal Partisi, Çetnik hareketinin yeni temsilcisi haline geldi. Miloseviç'in koruması altında gelişen Parti, kısa süre sonra silahlı Çetnik birlikleri oluşturmaya başladı.

Tanıl Bora, Bosna Hersek: Yeni Dünya Düzeni'nin Av Sahası adlı kitabında da, 1980'lerin sonunda yeniden hortlayan Sırp ırkçılığı ve Çetnik söyleminin yoğun olarak Müslümanları hedef aldığını ve "1980'lerde güncel olan 'İslam fundamentalizmi' isnadının, 1990/1991 döneminde de Bosna'daki Sırp milliyetçiliğinin öncelikli konusu olduğunu" söylüyor. Bora, ayrıca bu "İslami fundamentalizm tehlikesi" söyleminin Sırplar, özellikle de Çetniklerin en güçlü olduğu kırsal kesimdeki Sırplar üzerinde büyük etki doğurduğunu söylüyor.

Kısacası II. Dünya Savaşı'ndaki senaryonun aynısı yeniden yazılmaya başlanmıştı. Yugoslavya parçalanma sürecine girmiş ve Çetnikler yeniden hortlamışlardı. Ağızlarında ise "İslam tehlikesini yok etmek"ten başka bir slogan yoktu. Aliya İzzetbegoviç'in önderliğinde Bosna'da yükselen İslami bilinç, Sırpların boy hedefi haline gelmişti. "Adriyatikten İran'a Müslüman kalmayacak" diyorlardı. Tam bir yerel anti-İslami güç haline gelmişlerdi kısacası.

Bu, belirli çevrelerin de dikkatinden kaçmadı elbette. Düzen, ki artık kendine Yeni Dünya Düzeni de demeye başlamıştı, Çetniklerin yardımına gelmekte gecikmedi.

Çetnikler ve İsrail

Sırp Radikal Partisi’nin yani Çetnikler’in siyasi kanadının lideri Vojislav Şeseji.

Sırbistan'ın içinde "özerk bölge" statüsünde bulunan ve nüfusunun yaklaşık % 90'ı Müslüman Arnavutlar'dan oluşan Kosova, Yugoslayva'nın en kritik kriz bölgelerinden biridir. Arnavutlar'a, Miloseviç'in iktidara gelişinden bu yana sistemli bir baskı uygulanmaktadır.

Kosova'da 1988 yılında Müslüman gençlerde garip bir hastalık başgösterdi. Şiddetli kriz ile kendini gösteren hastalık genç kızların gebe kalmasını ömür boyu önleyecek bir etkiye sahipti. Hastalık, fabrikalarda çalışan gençlerde görülüyordu. Kısa bir süre sonra bunun nedeni anlaşıldı: Fabrika'da doktor olarak görevli olan Jakovitzalı Müslüman bir doktorun tesbitine göre, hastalık kimyasal bir madde nedeniyle ortaya çıkıyordu. Bunun üzerine Müslümanlar ilginç bir ayrıntıya dikkat ettiler: Kosova'daki fabrikalarda uygulanan prosedüre göre fabrikayı önce Sırp işçiler terkederdi, onların hepsi çıktıktan sonra Müslümanlar çıkardı. Müslüman işçilere bu sırada kokusuz ve renksiz bir çeşit kimyasal gaz püskürtülmüş olduğu görüşü yaygınlaştı.

Daha sonra bölgeye Helsinki'den bazı tarafsız gözlemciler geldi. Gerçekten de Müslümanlara karşı bu tür bir gaz kullanıldığını doğruladılar. Bu arada bu gazın tanımını da yaptılar. Helsinki heyetinin yayınladığı rapora göre, bu gaz daha önce de İsrail tarafından Filistinlilere karşı kullanılmış bir tür kimyasal silahtı ve İsrail tarafından üretiliyordu.

Aylık İzlenim dergisinin "Kanlı Ova: Kosova" başlığı ile yayınlanan bir yazıda, Kosova'da yaşanan bu olaya değinilmiş ve olaydaki İsrail bağlantısına dikkat çekilerek Balkanlar'da gizli bir "Sırp-Siyonist işbirliği" kurulmuş olduğunu söylenmişti. Yazıda, ayrıca Sırp liderlerin Bosna'daki savaşın patlak vermesinden kısa bir süre öncesine kadar sık sık "İsrail ziyaretleri" yaptıklarını da vurgulanıyordu.87

Olaydaki İsrail bağlantısı, Bosna-Hersek Başbakan Yardımcısı Muhammed Cengiç'in, Türkiye'de bulunduğu sıralarda verdiği bir demeçte de vurgulanmıştı. İsrail'in Balkanlar'daki İslami yükselişten rahatsız olduğunu söyleyen Cengiç, Kosova'da İsrail yapımı zehirli gazların kullanılmış olmasının Sırp-İsrail işbirliğinin örneklerinden biri olduğunu bildiriyordu.88

Bosna-Hersek’te Müslümanlara karşı savaşan Çetniklerden biri. 1940’lı yıllarda Mihayloviç’in önderliğinde Müslüman katleden Çetnikler’den ne görünüm ne de misyon açısından pek bir farkı yok.

Sırpların ve özellikle de Çetnik gruplarının İsrail'le olan ilişkisinin tek örneği, Kosova olayı değildi. Aksine, Boşnak kaynaklar sözkonusu ilişkinin çok fazla örneği olduğunu bildiriyorlar. Örneğin Bosna'daki savaş başlamadan yaklaşık bir yıl önce Karadağ'daki Barr limanında, içinde binlerce ton silah bulunan bir gemi bulunmuştu. Kim tarafından kime gönderildiği belli değildi. Daha sonra ortaya çıkan tek şey geminin İsrail'den geldiğiydi.

Bu dönemlerde Çetniklerin İsrail'de eğitildiğine dair Sırp gazetelerinde haberler çıkmaya başlamıştı. Hatta Çetniklerin lideri sayılabilecek olan Sırp Radikal Partisi başkanı Vojislav Şeselj, yaklaşık ikibin Çetnik milisinin İsrailliler tarafından eğitildiğini açıkça söyledi. Şeselj, diğer pek çok faşist gibi İsrail'le bağlantılar kurmuş olmaktan dolayı övünüyordu.

Nitekim Çetnikler'in İsrail'le olan bağlantısını ortaya koyan ilginç göstergeler de zaman zaman ortaya çıkıyordu. Körfez Savaşı sırasında Belgrad'da, Amerika ve İsrail aleyhtarı bir gösteri düzenlenmişti. Saddam lehine sloganlar atan solcu göstericiler, bir süre sonra İsrail ve Amerikan konsolosluklarına doğru yürümeye başladılar. Ancak bu sırada birileri, göstericilerin üzerine yürüdü ve sopalar, demir çubuklar vs. kullanarak onları dağıttı. Bu "birileri", Şeselj'in Sırp Radikal Partisi'nin "muhafız"larıydı, yani Çetnikler...

Kısacası savaş öncesinde Çetnikler ve İsrail arasında yakın ilişkiler kurulmuştu. Bu bağlantı, hem Sırp Radikal Partisi'nin Çetnik milislerinin eğitilmesi, hem de Miloseviç yönetiminin İsrail'le olan ikili ilişkilerini geliştirmesi ile gelişiyordu. Miloseviç, iktidara geldiğinde Dışişleri Bakanlığı'na Aleksandar Prlja'yı atamıştı. Prlja'nın resmi ziyaret yaptığı ilk ülke ise İsrail'di. Bunun ardından çok sayıda heyet, İsrail ve Sırbistan arasında mekik dokudu. İki ülke arasındaki yakın ilişkiler, Şalom'un bir haberinde de uzun uzun anlatılmıştı.89

Savaştan bir süre önce Türkiye'ye yerleşmiş bir Bosnalı Müslüman olan Muhammed Bosnavi, Sırp-İsrail bağlantıları ile ilgili bir olay aktarıyor. Anlattığına göre, Bosna'daki katliam başlamadan kısa süre önce Belgrad radyosunda, Belgrad'daki Etnoloji Müzesinde düzenlenen bir toplantıdan naklen yayın yapılmıştı. Toplantıda Dobruca Cosiç'e kadar uzanan bir büyük Sırp yönetici kadrosu yer alıyordu. Toplantı sırasında kürsüye Avi Weiss adlı bir adam çağrılmıştı. Bu isim bir Sırp ismi değildi. Bosnavi, bu ismin belki bir Alman ismi olabileceğini düşünmüştü. Kürsüye gelen Weiss, konuşmasının sonunda Sırplara şu cümleyi söyledi: "Siz seçilmiş bir halksınız, kutsal bir halksınız. Misyonunuz var ve bunu gerçekleştireceksiniz." Bosnavi, o zaman bu misyonun ne olduğunu o kadar iyi anlayamadığını o zaman savaş başlamamıştı söylüyor.

Bosnavi, bu Avi Weiss ismini aylar sonra bir başka yerde daha duyduğunu söylüyor. Daily News gazetesinde, iktidarı yitirdikten sonra ABD'ye yaptığı bir ziyaret sırasında Sovyet Yahudileri ile ilgili bir konuda Gorbaçov aleyhine yapılan bir gösteriden sözedilmişti. Gösteriyi düzenleyen, fanatikliği ile tanınan Meir Kahane'nin daha önce liderliğini yaptığı radikal Yahudi örgütü Jewish Defence League idi. İşin asıl önemli yanı ise Jewish Defence League'e bağlı protestocuların başında Haham Avi (Avraham) Weiss'in yer almasıydı! Bosnavi şöyle diyor: "Meğer Alman sandığım, Sırplara 'seçilmiş ve misyon sahibi bir halk' olduklarını söyleyen bu adam bir hahammış!"

Çetnikler arasındaki en acımasız grup, kendisine “Arkan” adını veren Zejiko Raznajatoviç’in önderliğindeki grup. Grubun üyelerinin Müslümanlara uyguladığı işkenceler; hamile kadınların karınlarının yarılmasına, bebeklerin boğazlanmasına kadar varıyordu.Ve, İsarilli askeri uzmanlar tarafından eğitildiği bildirilen Arkan grubunun finansmanı, İsrail bağlantılı Dafiment Bank tarafından karşılanıyordu.

Tanıl Bora da konuya bir parça değiniyor. Sırp milliyetçilerinin 1991 yılından itibaren ülkedeki en ateşli "Yahudi hakları savunucusu" kesildiklerini anlatan Bora, "bazı Sırp milis (Çetnik) önderlerinin, Siyon yıldızlı kolyelerle fotoğraflar çektirerek" Yahudilere olan yakınlıklarını ispat etmeye çalıştıklarını yazıyor.90

Çetnikler, Siyon yıldızlı şovlarında samimiyetsiz sayılmazlardı. İngiliz The Times gazetesinin haftalık eki The Times Magazine'deki bir yazı, Çetniklerin gerçekten de "Yahudi haklarını koruma" konusunda son derece hassas davrandıklarını ortaya koyuyordu. Habere göre, Çetnikler 1992 Nisanında Saraybosna kuşatmasını başlattıkları zaman, Sırpların denetimindeki Yugoslav Hava Kuvvetleri, şehirdeki 2-3 bin kişilik Yahudi nüfusunun büyük bir bölümünü tahliye ederek kurtarmış, şehirde yalnızca gitmeyi reddeden 100 kişilik küçük bir Yahudi grubu kalmıştı.91

Ancak savaşın ilerleyen aylarında, Saraybosna'da kalan bu küçük Yahudi topluluğunun da "rahat durmadığına" dair bazı haber yayıldı. Şalom'un, "Saraybosnalı Yahudiler Tutuklandı" başlığıyla verdiği bir habere göre, Bosna ve İsrail pasaportu taşıyan dört Saraybosnalı Yahudi, Saraybosna polisi tarafından tutuklanıp sorgulanmıştı. Saraybosna polisinin bu Yahudileri tutuklamasının gerekçesi ise "düşmanla işbirliği yaptıkları" yönünde ortada dolaşan bazı haberlerdi. Şalom, doğal olarak, bunun Saraybosnalı Yahudilere atılmış bir iftira olduğunu söylüyordu, ancak ateş olmayan yerden duman çıkmazdı...92

Çetniklerin bir başka özelliği de çoğunlukla İsrail yapımı silah kullanmalarıydı. Uzi, Çetniklerin en çok kullandığı silahlardan biriydi. Çetniklerin İsrail yapımı silahlara sahip oldukları, ilk kez Sırp-Hırvat savaşı sırasında Hırvatistan'ın Patraç kentine düzenlenen Sırp saldırısı sırasında dikkat çekmişti. Fransız Le Nouvel Observatuer dergisi ise "Çeko" adlı Çetnik liderinin komutası altındaki 3 bin kişilik Çetnik grubunun yoğun olarak Uzi tüfekleri taşıdıklarını yazmıştı.93 Bosnalı Müslüman milislerin liderlerinden Edin Begoviç ve Süleyman Çelikoviç de, Çetniklerin bir kısmının İsrail'de eğitim gördüğünü ve İsrail silahları taşıdıklarını bildirmişlerdi.94

Çetniklerin İsrail'le çok ilginç bazı finans bağlantıları da vardı. Miloseviç'in iktidara yürüyüşünün ardında, sonradan ortaya çıkan önemli bir finans desteği bulunuyordu. Sırbistan'ın iki büyük bankası, Dafiment Bank ve Yugoskandic Bank Miloseviç'in seçim kampanyalarını ve onun himayesi altında kurulan çeşitli Çetnik gruplarını mali yönden desteklemişti. Savaşla birlikte Sırbistan'a uygulanan ambargonun delinmesinde de bu iki bankanın büyük rolü oldu.

İlginç olan, bu iki bankanın da İsrail bağlantılı oluşuydu.

Miloseviç’in yükselmesinde büyük role sahip olan Yahudi asıllı Yugoslav banker Jezdimir Vasilleviç, bankası Yugoskandic Bank’ın iflas etmesi üzerine soluğu anavatanında, yani İsrail’de aldı.

Dafiment Bank'ın hisselerinin en büyük sahibi, Dafina Milanoviç adlı orta yaşlı bir Sırp kadındı. Miloseviç'le kişisel dostluğu olan Milanoviç'in bankası, Arkan adlı bir savaş suçlusunun komutası altındaki ünlü Çetnik grubunun da en büyük finansörü olarak biliniyordu. Ancak Çetniklerin en büyük destekçisi konumundaki bu bankanın tek sahibi Dafina Milanoviç değildi. İngiliz The Independent gazetesinin haberine göre, banka hisselerinin % 25'i Israel Kelman adlı bir İsrailli iş adamına aitti. Dolayısıyla Tel-Aviv'de de bir şubesi bulunan banka, İsrail'le yakın ilişkiliydi.95

Miloseviç'i ve Çetnikleri finanse eden diğer Sırp bankası Yugoskandic Bank ise Jezdimir Vasilieviç adlı bir bankere aitti. Vasilieviç, Yugoslav basın ve yayın kuruluşlarından yapılan açıklamalara göre, Sırbistan Devlet Başkanı Slobodan Miloseviç'in seçim kampanyasına en büyük finansal desteği veren kişiydi. Ancak Vasilieviç'in ilginç bir özelliği vardı ki, ancak 1993 yılı Martında ortaya çıktı. Vasilieviç Yahudi asıllıydı ve bu yüzden de bankasının iflas etmesinin ardından "pılıyı-pırtıyı" toplayıp 10 Mart gecesi soluğu İsrail'de almıştı. Tel Aviv'in Ben Gurion hava alanında gazetecilere gülerek poz veren Vasilieviç, Miloseviç'e verdiği paraların kendisinden zorla alındığını iddia etmiş ve Miloseviç'e karşı mücadele edeceğini açıklamıştı. Ancak Eski Yugoslavya'daki yorumcuların çoğu, bunun bir danışıklı dövüş olduğu konusunda hemfikirdi.

Sırbistan ve İsrail arasında finansal ilişkiler, savaşın en kızıştığı dönemde de sürmüştü. Bosnalı yetkililer, Sırbistan Merkez Bankası ile İsrail Liumi Bankası arasında Sırbistan üzerindeki ambargoya rağmen yakın finansal ilişkiler olduğunu bildirmiş ve bu ilişkinin kesilmesi için çağrıda bulunmuşlardı.96

İsrail'in Bosna'daki savaş boyunca ambargoya rağmen Sırbistan'a silah yolladığına dair bilgiler de vardı. Amerikan Forbes dergisi, bu konuda önemli bir haber aktarmış, Joshua Waldhorn adlı İsrailli bir işadamına ait "Orfital" ve "Anne Norco" adlı iki silah yüklü şilebin Adriyatik sahilindeki Yugoslav limanlarına gittiğini ve buradan silahların Krayina bölgesindeki Sırplara ve oradan Bosnalı Sırplara yollandığını yazmıştı. Şilepler normalde İsrail'deki Hayfa ve Aşdod limanlarında demirleyen şileplerdi, sahipleri Joshua Waldhorn da Hayfa'da yaşayan, ancak iki farklı isme düzenlenmiş İsrail pasaportları ile sık sık Amerika'ya da giden karanlık bir İsrailliydi. Forbes'in haberine göre, Waldhorn'a "Orfital" adlı şilebi satan J. J. Oliveira, "Waldhorn'un İsrail gizli servisi (Mossad) adına çalıştığından hiç kuşkum yok" diyordu.97 Anlaşılan Joshua Waldhorn, Shaul Eisenberg'in bir benzeriydi. (Eisenberg: Mossad adına çalışan ünlü İsrailli işadamı) Eisenberg'in Uzakdoğu'da İsrail hükümeti adına kurduğu silah bağlantılarının benzerlerini, Balkanlar'da Sırplarla kuruyordu.

İsrailli Profesör Açıkladı: İsrail, Sırplara Silah Veriyor!

Sırp-İsrail bağlantısı ile ilgili diğer bazı önemli bilgiler, İsrail İbrani Üniversitesi'nden profesör Igor Primorac'ın, Jerusalem Report dergisinin Ocak 1995 tarihli sayısında yazdığı bir makalede ortaya kondu. Primorac'ın yazısı, daha sonra New York'ta yayınlanan 9 Şubat tarihli Jewish Ledger dergisinde yayınlandı. The Washington Report on Middle East Affairs dergisi ise Primorac'ın makalesini Nisan/Mayıs 1995 tarihli sayısında "İbrani Üniversitesi Profesörü, Sırplara İsrail Desteğini Yazıyor" başlığıyla haber yaptı. Primorac'ın makalesinin konusu, Washington Report'un başlığından anlaşıldığı gibi Bosna-Hersek'te Müslüman katliamı yürüten Sırplar ile Yahudi Devleti arasındaki gizli silah ilişkileriydi.

Felsefe profesörü olan Yugoslav doğumlu Yahudi Igor Primorac, 1980 yılına dek Belgrad Üniversitesi'nde çalıştı ve o yıldan sonra da İsrail'e göç ederek İbrani Üniversitesi'nde akademik kariyerini sürdürdü. Jerusalem Report'taki sözkonusu yazısında ise eski ülkesi ile İsrail arasındaki gizli ilişkilerden söz ediyordu. Primorac'ın yazdığına göre, Mossad, İsrailli silah tüccarlarını Sırbistan'a uygulanan silah ambargosunu delmeleri için yönlendiriyor ve Sırplara önemli miktarda silah ve cephane yolluyordu. Profesör, İsrail-Sırp bağlantısını ortaya çıkaran bir olayı da aktarıyordu: Uluslararası yardım kuruluşlarına üye olan İsrailli Joel Wienberg, Saraybosna'da iken ilginç bir olay yaşamış ve bunu İsrail'in Kanal 2 televizyonunda anlatmıştı. Buna göre, Wienberg Saraybosna'dayken, bir Birleşmiş Milletler görevlisi, Saraybosna havaalanına düşen bir top mermisini bir türlü teşhis edememiş ve bir göz atması için Wienberg'i çağırmıştı. Wienberg, mermiye bakar bakmaz üzerindeki garip yazıları tanıdı: Kapsülün üzerindeki yazılar İbranice'ydi ve top mermisi de İsrail ordusu (IDF) tarafından üretilen ve kullanılan 120 mm'lik standart bir mermiydi. Bu mermi uzun süre Saraybosna'nın bombalanmasında kullanılmış ve şehre yapılan insani yardım uçuşları da uzunca bir süre bu bombalamalar nedeniyle sekteye uğramıştı. Wienberg, ayrıca Sırp saldırganların (Çetnikler) İsrail yapımı Uzi silahlar kullandıklarına da defalarca şahit olduğunu söylüyordu.

Profesör Primorac, makalesinde Bosna'daki Sırpların İsrail yapımı silahlar kullandıklarına dair daha bunun gibi pek çok görgü tanıklığı olduğunu, ancak İsrailli yetkililerin bu gerçeği bir kaç kez resmi olarak yalanladıklarını yazıyordu. Ancak yazarın dikkat çektiği önemli bir nokta daha vardı: Batılı Yahudi örgütleri Sırp saldırganlığını asıl olarak Holokost propagandası yapmak için kınayan sayısız açıklama yapmışlardı ama İsrail yönetiminden Sırpları kınayan tek bir söz bile çıkmamıştı. (İsrailli profesörün Ocak 1995 tarihli bu yazısından kısa bir süre sonra, Başbakan Yitzhak Rabin, Ürdün'le birlikte Bosna'ya yardım için sembolik bir kampanya başlattı. Bunun amacı, elbette, gittikçe ortaya çıkmaya başlayan İsrail ile Sırplar arasındaki gizli ilişkileri ört-bas edebilmekti.) Primorac'ın makalesinde yer alan bazı satırlar şunlardı:

Hükümetlerinin Sırp-yanlısı tutumundan rahatsızlık duyan İsraillilerin tepkisi, en son olarak Sırpların yaptıkları 'etnik temizlik' ve katliamları İsrail silahlarıyla yürüttüklerinin ortaya çıkmasıyla had safhaya ulaştı... İsrail hükümeti Yugoslavya'nın parçalanmasından bu yana, uluslararası topluluğa ters bir politika izledi. 1991 sonbaharında, Sırpların Hırvatistan'daki saldırı ve katliamları sürerken, İsrail Belgrad'dan gelen diplomatik ilişki kurma teklifini kabul etti. Ancak BM yaptırımları, Kudüs'te bir Sırp Büyükelçiliği ve Sırbistan'da bir İsrail Büyükelçiliği yapılmasını engelledi. Ama Tel-Aviv'deki 'Yugoslav', yani Sırp Büyükelçiliği BM yaptırımlarından önce açılmıştı ve halen faaliyetlerini sürdürüyor.

Profesör Primorac, "hem Likud'un hem de İşçi Partisi'nin Sırp yanlısı bir çizgiye sahip olduklarına" dikkat çektikten sonra, sözkonusu Sırp-İsrail yakınlığının tarihsel arkaplanından söz ediyordu:

Politikacılarımız II. Dünya Savaşı'na atıfta bulunuyorlar. Bu savaşta Sırpların Yahudilerin yanında yer aldıklarını, Hırvat ve Müslümanların ise Yahudilere karşı Naziler'le işbirliği yaptıklarını iddia ediyorlar. Bu, Yugoslav tarihinin açıkça çarpıtılmasıdır... Ancak yine de bu mantıktan hareketle, bugün de bizim Sırpların yanında yer almamız, onların Müslüman ve Hırvatlara karşı giriştikleri katliamları desteklememiz gerektiği söyleniyor.

Primorac, Sırp-İsrail ilişkisi ile ilgili diğer bazı detaylar da veriyordu. Buna göre, İsrail yalnızca Sırbistan'a değil, Bosna'daki katliamı doğrudan yürüten Bosnalı Sırplar'a da silah veriyordu:

Sırplar İsrail'le olan ilişkilerini hiçbir zaman gizlemeye çalışmadılar. Belgrad'daki eski bir savaş bakanlığı görevlisi olan Dobrila Gajic-Glisic, 1992'de yayınladığı bir kitabında, 1991 Ekiminde, yani Birleşmiş Milletler'in Eski Yugoslavya'ya silah ambargosu koymasından bir ay sonra İsrail ile Sırbistan arasında büyük bir silah anlaşması yapıldığını yazmıştı. Bu anlaşmanın yapıldığı sıralarda Sırplar çoktan Vukovar ve Dubrovnik gibi Hırvat kentlerini bombalamaya başlamışlardı. Aynı sıralarda Yugoslav basınının çeşitli gazetelerinde İsrail ile Sırplar arasındaki silah bağlantıları ile ilgili haberler yayınlandı. 3 Haziran 1993 tarihli European gazetesinde ise Batılı istihbarat raporlarına dayanılarak, Mossad ile Bosnalı Sırplar arasında yapılan yeni bir silah anlaşmasının varlığından söz edilmişti.

Primorac, tüm bu bilgilerin ardından Sırpları Naziler'e benzetiyor ve "II. Dünya Savaşı'ndan bu yana Avrupa'da yürütülen ilk soykırımın İsrail silahları ile yürütüldüğünü" yazıyordu. Aslında II. Dünya Savaşı'nda Avrupa'da bir "soykırım" yürütülmemişti ama şu anda yürütülen Müslüman soykırımının İsrail'in desteğiyle yürütüldüğü açık bir gerçekti...

Tüm bunlara bakarak şunu söyleyebiliriz: İsrail, dünyanın dört bir yanındaki faşist ve anti-İslami yerel güçleri desteklediği gibi Çetnikler'i de desteklemiş, onları askeri uzmanlarıyla eğitmiş, silahlandırmış, mali uzantılarını kullanarak finanse etmiştir. Bundaki hedefin de Bosna-Hersekli Müslümanların imhası olduğuna kuşku yoktur.

Ancak Bosna-Hersek'te 1992 baharından bu yana yaşanan katliam, tarihin en kanlı katliamlarından biridir ve başladığı günden bu yana da doğal olarak bir dünya krizi niteliğindedir. Bu yüzden İsrail ve onun uluslararası uzantıları, krizle çok farklı boyutlarda ilgilenmişlerdir. Sırp-İsrail bağlantısını gizleyebilmek için bir karşı-propaganda uygulanmıştır. Bunun yanısıra krizin kontrolü de İsrail'in Batılı uzantıları tarafından üstlenilmiş ve Sırplara örtülü destekler verilmiştir. Kısacası olay oldukça karmaşıktır. Bu nedenle olayın arkasındaki gerçeği çözebilmek için daha da derine inmek gerekmektedir.

Sırplar ve Yahudiler arasındaki geleneksel yakınlık, bu noktada açıklayıcı olabilir.

Sırplar ve Yahudiler

Sırp-Yahudi Dostluk Derneği’nin başkanı Klara Mandiç ile yakın dostluğu olan ve önceden İsraillilerle birlikte savaşmış olan kiralık asker Captan Dragan.

İsrail'de yayınlanan The Jerusalem Report dergisi, 21 Ekim 1993 tarihli sayısında, Belgrad'daki Yahudilerle ilgili bir haber yayınladı. The Jerusalem Report muhabiri Vince Beiser'in yaptığı araştırma ve röportajlara dayanan haberde, Sırplar ve Yahudiler arasındaki tarihi dostluk ve yakınlık konu ediliyordu. "Pek çok Sırp ve Yahudinin birbirine karşı hissettiği tarihi dostluk ve yakınlık"tan söz eden Beiser, bu dostluğu yaptığı röportajlarda da ortaya koyuyordu.

Örneğin Vojkan Abraham Simsic adlı eski Saraybosnalı ancak Belgrad'da yaşayan bir Sırp şöyle diyordu: "Bizler ve Yahudiler tarih boyunca aynı düşmanlara sahip olduk: Almanlar, Hırvatlar ve Müslümanlar." Belgrad hahamı Danon da aynı görüşe katılıyor ve Sırp ve Yahudilerin birbirlerine karşı duydukları "tarihsel sempati"den bahsediyordu.

Haberde İsrail'in askeri gücünün Sırplar tarafından hayranlık ve takdirle izlendiği vurgulanıyordu. Buna göre Sırplar, kendilerini Osmanlı'ya karşı cesurca savaşmış militer bir ulus olarak görüyor ve İsrail'i de kendilerine benzetiyorlardı. Belgrad Yahudi cemaatinin lideri Brane Popovic şöyle diyordu: "Altı Gün Savaşı'nın ertesinde tüm Sırp komşularımız bizi sokaklarda tebrik etmişlerdi. İsrail'in zaferinden çok hoşlanmışlardı. Bu, anladıkları bir dildi."

Belgradlı Yahudiler Bosna-Hersek'teki savaşta da oldukça ateşli bir biçimde Sırpları tutuyorlardı. Eski bir Tito Partizanı ve şu anda Belgrad Yahudi cemaati sekreteri olan Albert Ashkenazi, savaşta Müslümanların değil, Sırpların mağdur olduğunu savunuyor, ancak gerçeklerin çarptırıldığını iddia ediyordu.

Haberde üzerinde en çok durulan konu ise merkezi Belgrad'da olan Sırp-Yahudi Dostluk Derneği idi. Dr. Klara Mandic adlı Yahudi bir kadın tarafından kurulan ve yönetilen dernek, oldukça etkiliydi. Amerika'da ve İsrail'de de örgüttenmiş ve Tel-Aviv, Los Angeles, Chicago ve Toronto'da şubeler açmış olan derneğin 10 bini aşkın üyesinin arasında, o sıralar Yeni Yugoslavya Cumhurbaşkanı olan ve 1986 Memorandumu'nun yazıları arasında yer alan Dobruca Coşiç de yer alıyordu. Derneğin bir başka üyesi, Çetniklerin yanında Müslümanlara karşı savaşan bir profesyonel askerdi: Kaptan Dragan. Sırbistan'a gelmeden önce İsrail'de bulunan Dragan, "Siyon yıldızlı kolye ile poz veren" Çetniklerin başında geliyordu. Bir başka Belgradlı Yahudi David Albahari, kültürel bir dernek görünümünde olan Sırp-Yahudi Dostluk Derneği'nin, Belgrad rejimini politik yönden destekleyen son derece güçlü ve etkili bir siyasi organizasyon olduğunu söylüyordu.

Derneğin başkanı olan Klara Man- dic, ülke içinde oldukça etkili bir isimdi. The Jerusalem Report'un yazdığına göre, boynunda sürekli taşıdığı Siyon yıldızlı madalyonu ile Yahudi kimliğini vurgulayan Mandic, Sırp liderlerle özellikle Müslüman katliamının iki mimarı olan Slobodan Miloseviç ve Radovan Karadziç ile "çok yakın özel dostluk"lara sahipti. Sırpların Müslümanlara karşı uyguladığı vahşeti temize çıkarmaya çalışırken şöyle diyordu Mandic: "Sırplar, hiçbir zaman fundamentalist bir Müslüman devletinin parçası olmayı kabullenmeyeceklerdir."

"Oysa Miloseviç Yahudilerin gerçek bir dostu" diyordu Mandic. Nitekim Mandic ve Miloseviç Sırbistan'ın İsrail'le olan ilişkilerini geliştirmek için elele vermişlerdi. Bu çalışmalar arasında, 1990'da İsrail'de yapılan Sırp Kültür Festivali ve 20 İsrail ve Sırbistan şehri arasında kurulan "kardeş şehir" bağlantıları yer alıyordu. Daha ciddi bağlantılar da vardı: Körfez Savaşı sırasında Sırbistan belediye başkanlarından oluşan bir heyet, İsrail'e bir "dayanışma ziyareti" yapmıştı.

Kuşkusuz The Jerusalem Report'un aktardığı tüm bu bağlantılar ilginç bağlantılardı. Ortaya çıkan tablo, Yahudiler ve Sırplar arasında tarihi bir ittifakın varolduğunu ve son yıllarda bu ittifakın yeniden dirildiğini ortaya koyuyordu. Bu ittifakın bir ayağı, az önce incelediğimiz gibi İsrail'di. Öteki ayağı ise Amerika'dan oldukça tanıdık bir isimdi: Henry Kissinger. İsrail'in ABD'deki en güçlü uzantılarından biri olan Kissinger, Sırplarla çok daha önceleri yakın ilişkiler kurmuştu. Yugoslavya'nın parçalanmasına ve "pandoranın kutusu"nun açılmasına yönelik en son hareketi de o yaptı.

Kissinger'in Yugoslavya'yı Parçalayışı ve Washington'daki 'Belgrad Mafyası'

Henry Kissinger, Yahudi lobisinin bir numaralı ismi ve Sırpların Washington’daki en büyük hamisi.

"Kissinger Yugoslavya'yı nasıl parçaladı"... Bu cümle, Özcan Buze'nin, Aydınlık gazetesinin 14-18 Mart tarihli sayılarında yayınlanan yazı dizisinin başlığıydı. Yazıda, İsrail'in Amerika'daki en büyük uzantılarından, Yahudi lobisinin ağır toplarından Henry Kissinger ve "adamları"nın, Yugoslavya'nın parçalanmasında oynadıkları rol ve Sırp yönetimi ile olan yakın ilişkileri konu ediliyordu.

"Kissinger'ın adamları", Bush yönetiminde etkin konumlarda olan iki kişiydi: Brent Scowcroft ve Lawrence Eagleburger. Bu ikisi, Washington kulislerinde "Kissinger's yes-men" (Kissinger'ın evet-efendimcileri) olarak bilinirdi. Eagleburger Kissinger'ın ekibine 1969 yılında dahil olmuştu. Scowcroft ise Carter döneminde Silah Kontrolü Genel Danışma Dairesi üyesi iken Kissinger'a "tabi" oldu. Her ikisi de Kissinger Associates şirketinin yönetim kurulundaydılar. Şirket, politik konularda parayla danışmanlık yapan bir tür think-tank olarak 1982 yılında kuruldu. Dikkati çeken, Kissinger'in Yahudi kimliğine uygun olarak, şirketin Yahudi finans çevreleri ile olan yakın ilişkisiydi. Şirketin kuruluşu için gereken sermaye New York'taki Yahudi finans kuruluşları Warburg-Pincus ve Goldman-Sachs tarafından sağlanmıştı. Ayrıca Yahudi Rockefeller hanedanının sahip olduğu Chase Manhattan Bank da Kissinger Associa-tes'le çok yakın ilişki içindeydi.

İşte Slobodan Miloseviç'in ve Çetniklerin yükselişi, Kissinger Associates'in büyük katkıları sayesinde gerçekleşti. Özellikle uzun yıllar ABD Belgrad Büyükelçiliğini yapan Eagleburger aracılığıyla, Sırp saldırganlığı büyütüp-beslendi.

Eagleburger'ın Miloseviç'le olan dostluğu, 1983 yılında başlamıştı. Bu tarihte Miloseviç, Beo Bank'ın başkanıydı. Beo Bank, Yugoslavya'nın ihraç edilmek üzere araba ("Yugo" marka) üretme projesini finanse eden iki bankasından biriydi. O sıralar Belgrad'da ABD Büyükelçisi olan Eagleburger ise Yugo arabalarını Amerika'da satmak için Beo Bank'la ve dolayısıyla Miloseviç'le bağlantı kurmuştu. Yugo'nun danışmanlığını da Kissinger Associates yapmaya başlamıştı ve söylenenlere göre, bu işten oldukça kar etmişti. Alman gazeteci Hans Peter Rullman, 1989 yılında yazdığı Krisenherd Balkan adlı kitapta, Eagleburger'ın Belgrad Büyükelçisi olduğundan beri "Yugo arabalarının en hızlı satıcısı" olduğunu belirtiyor.

Kissinger Associates'in Sırbistan'daki ortağı olan Miloseviç de Yugo işinden epey kar etmişti. Elde edilen döviz gelirlerini Sırbistan'da alıkoyarken, Hırvat va Sloven taşeron firmalara değersiz Yugoslav dinarı ile ödeme yapılıyordu. İşte bu dönemlerde Kissinger ve ekibi, Miloseviç'in çok iyi bir "ortak" olduğunu ve çok "parlak" bir gelecek vaadettiğini farkettiler. Özcan Buze'nin yazdığına göre, bu tarihten sonra, çeşitli kaynaklara göre, Eagleburger, Miloseviç'i siyasete atılması için teşvik etmeye başladı.

Kısacası, Sırp saldırganlığının bir numaralı mimarı, Çetniklerin yeni önderi Miloseviç, Kissinger ve ekibi tarafından "keşfedilmiş" ve politikaya sokulmuştu. Miloseviç'i Miloseviç yapanlar, Kissinger ve ekibiydi!

Aynı ekip, daha sonraki dönemde de Miloseviç'e yardımını sürdürecekti. 1990'lara gelindiğinde, Kissinger ve ekibi, Miloseviç ve çevresindeki radikal Sırpları desteklemek için yeni bir yöntem buldu. Eagleburger, Başkan Bush tarafından Aralık 1989'da Doğu Avrupa İşleri Koordinatörü olarak atandı ve, "Doğu Avrupa Demokrasilerini Destekleme Yasası" uyarınca kurulan bir fonun sorumluluğuna getirildi. Bu fonun emrinde milyonlarca dolar vardı. İlgili kaynakların bildirdiğine göre, Eagleburger, fonu kısa süre içinde Henry Kissinger ve dostlarının yararlandıkları bir kuruluş haline getirdi. Bu fon yoluyla Doğu Avrupa ülkelerindeki çeşitli "demokratik" (yani Amerika'nın çıkarına uygun) siyasi gruplara büyük para yardımları yapıldı.

Yugoslavya'da bu yardım kime yapılmıştı dersiniz? Elbette Miloseviç'e ve onun Çetniklerine.

Yugoslavya'daki "demokratik" gruplara yapılan sözkonusu yardım, Ulusal Demokrasi Vakfı adı verilen bir vakıf tarafından düzenlendi. Vakıf Eagleburger ve dolayısıyla Kissinger'ın kontrolü altındaydı. Vakfın direktörü ise Kissinger'ın temsil ettiği "Yahudi bağlantısı"na uygun bir isimdi: Carl Gersham. Gersham, Amerika'daki en militan Yahudi örgütü sayılabilecek olan ADL'nin (Anti-Defamation League) hatırı sayılır isimlerindendi (ADL için bkz. 7. bö-lüm). Kısacası, Amerika'nın Yugoslavya'ya yapacağı siyasi amaçlı yardım, tamamen Yahudi lobisinin kontrolü altında gerçekleşecekti.

Yahudi lobisinin düzenlediği bu yardım, az önce de belirttiğimiz gibi Miloseviç'e ve onun Çetniklerine ulaştı. Ulusal Demokrasi Vakfı'nın bir sözcüsü, "Sırp lider Miloseviç ile çok yakın ilişkiler kurmaya devam ettik" demişti. Yardım yalnızca parasal yönden değildi, Çetnik liderlerine "taktik" yardım da yapılıyordu. Sözkonusu sözcü, vakfın Sırp liderlere "grup dinamiği", "sıfır toplam oyunu" ve "çatışma kararlılığı" gibi yöntemler üzerinde eğitim verdiğini de söylemişti. Bu yöntemler, İngiltere'deki Travistock kliniğindeki beyin yıkama uzmanları tarafından geliştirilmişlerdi ve liderlerin toplum üzerindeki kontrollerini artırmaya yönelikti.

Kissinger'ın ekibi, Amerikan dış politikasını da Sırp yanlısı bir rotaya oturttular. Bush yönetiminin Bosna'ya karışmama politikası, tamamen onların ürünüydü. ABD Dışişleri Bakanlığındaki kaynaklar, Washington'ın Yugoslavya ile ilgili bütün politikalarının ardındaki ismin Eagleburger olduğunu söylüyorlardı. Gazeteci Patrick Buchanan 29 Haziran 1991 tarihinde şöyle yazıyordu: "Yönetimin ahlakdışı realpolitik'inde, Kissinger Associates'in iki numaralı kişisi iken dışişleri bakanlığının iki numaralı kişisi olan Eagleburger'in zarif eli ortaya çıkıyor. Eski bir Yugoslavya elçisi olan Eagleburger, Belgrad'daki çete ile derin siyaset ve iş ilişiklerine sahiptir." Eagleburger'ın ilişki içinde olduğu "Belgradlı çete"nin en önemli ismi, kuşkusuz Slobodan Miloseviç'ti. Mart 1989'da Eagleburger'ın bakan yardımcılığının onaylanması görüşmeleri sırasında Senatör Larry Pressler, Eagleburger'a "anladığım kadarıyla siz Sırbistan Komünist Partisi'nin başıyla yakın dostsunuz" demişti. Senatör, Miloseviç'i kastediyordu.

Eagleburger bu görüşmeler sırasında Miloseviç ile olan dostluğunu defalarca inkar etti. Oysa daha 27 şubat 1990 tarihleri arasında Yugoslavya'ya yaptığı gezi sırasında Miloseviç ile görüşmüş ve onu Beyaz Saray'a davet etmişti. Bu bilgi, Hırvatistan'da yayınlanan Vecernyi List gazetesinin 3 Mart 1990 tarihli sayısında da yazılmıştı. Gazete, Miloseviç'in daha kısa bir süre önce ellerini Kosova'daki Arnavutların kanına buladığına da dikkat çekmişti.

Yugoslavya'daki iç savaşın fitilini ise 1991 Haziranında ülkeye resmi bir ziyarette bulunan ABD Dışişleri Bakanı James Baker ateşledi. Baker, Miloseviç'le görüştü ve ona, "Bush yönetiminin Soğuk Savaş sonrası dünyanın mini devletlere bölünmesini istemediğini" söyledi. Bu açıklama, Miloseviç'e, Yugoslavya Federasyonu'ndan ayrılan Slovenya ve Hırvatistan'a, sonra da Bosna-Hersek'e saldırması için gerekli vizeyi vermişti.

Kissinger ise yalnızca savaş öncesinde Sırplarla bağlantılar kurmak ve savaşı körüklemekle kalmadı. Yahudi lobisinin ağır topu, Yugoslavya'daki iç savaşın patlak vermesinin ardından da Sırpların Washington'daki en büyük hamisi oldu. Tanıl Bora, Kissinger ve ekibinin, Sırplara verdikleri büyük diplomatik destek nedeniyle Washington kulislerinde "Belgrad mafyası" diye adlandırıldığını yazıyor.98 Bora'nın söylediğine göre, Kissinger ve onun Bush yönetiminde son derece etkin olan iki "sağ kolu", Lawrence Eagleburger ve Brent Scowcroft, Sırplara karşı her türlü müdahaleyi engelleyen "statükocu" politikanın başta gelen savunucularıydılar. Milliyet de, "Engel Eagleburger" başlığıyla verdiği haberde bu konuya değinmiş ve "ABD'deki siyasi çevreler, Bosna'ya müdahalenin olanaksızlığını Dışişleri Bakan Vekili Lawrence Eagleburger'ın varlığına bağlıyorlardı. Bu çevreler, Belgrad'da dört yıl ABD Büyükelçiliği yapmış olan Eagleburger hakkında "çok yakın bir Sırp dostu" diye yazmışlardı.99

Tanıl Bora, Bush'un seçimleri kaybetmesi ve dolayısıyla Eagleburger ve Scowcroft'un da yönetimden çekilmesi sonucunda bazılarının "Belgrad mafyası"nın etkinliğini yitirdiğini düşündüğünü söylüyor. Ama bunun yanlış bir değerlendirme olduğu, Kissinger'ın yönetimindeki "Belgrad mafyası"nın Clinton yönetiminde de etkin olduğu daha sonra ortaya çıkıyor. Tanıl Bora'nın yazdığına göre, Haziran 1993'teki Cenevre Konferası'nda Bosnalı Sırp ve Hırvatlara anavatanla birleşme hakkının verilmesi yani "Büyük Sırbistan"ın tanınması Kissinger'ın önerdiği "çözüm"e gelinmesi demekti. Bora, bu durumun, "Belgrad mafyası"nın Amerikan politikası üzerindeki etkisini koruduğunun bir göstergesi olduğunu söylüyor.100

Nitekim o sıralar Kissinger açık açık Başkan Clinton'a "Amerika'nın Bosna'ya hiçbir müdahalede bulunmaması gerektiği" konusunda öğütler veriyordu. Kissinger, Sırplara karşı bir askeri harekat düzenlenmesine ısrarla karşı çıkmış ve aslında zaten niyetli olmayan Başkan'ı bu konuda "uyardığını" açıklamıştı.101 Kissinger bu konuda telkinler yapmayı sürdürdü. Sırpların büyük hamisi, "samimi olarak söylemek gerekirse, bir Bosna devletinin oluşmasından ABD'nin ne gibi bir çıkarı olacak, bunu göremiyorum. Tarihte Bosna diye bir millet var olmadı" diyordu.102 Kissinger, 1995 Haziranında İtalya'nın Como gölü kıyısındaki Cernobbio kentinde düzenlenen İtalyan-Amerikan İlişkileri Konseyi'nin yıllık seminerinde de yine Sırp-yanlısı propagandasını sürdürerek, Bosnalı Müslümanlara uygulanan silah ambargosunu kaldırma tekliflerine şiddetle karşı olduğunu bildirmiş, "ambargonun kaldırılması düşünülemez" demişti.

Tüm bunlar, Bosna-Hersekli Müslümanları hedef alan Sırp, ya da daha yerinde bir deyimle Çetnik terörünün, aynı tarihte olduğu gibi bugün de Yahudi önde gelenleri (İsrail ve onun Kissinger gibi Amerikalı uzantıları) tarafından desteklendiğini göstermektedir. Ancak Bosna-Hersek olaylarını renkli basın- dan takip edenler, çoğunlukla bunun aksi bir izlenime kapılmışlardır. Çünkü hem dünyada hem de Türkiye'de, medyanın önemli bir bölümü, dünya Yahudilerinin ve hatta İsrail'in genel olarak Sırp terörüne karşı Bosnalı Müslümanların yanında yer aldığı izlenimi vermeye çalışmıştır.

Bu bir propagandadır ve çoğu kez olduğu gibi gerçekleri değil, yalanları kabul ettirmek üzere uygulamaya konmuştur.

Propagandanın İki Yüzü

Eski Yugoslavya topraklarındaki iç savaş ve katliam sürerken, Batılı ülkelerdeki bazı sivil toplum kuruluşları, hükümetlerini olayda daha aktif davranmaya davet etmek için çalıştılar. Bildiriler yayınlandı, gösteriler düzenlendi, konferanslar yapıldı, protestolar yükseldi. Bunların çoğu, insan hakları konusunda duyarlı olarak bilinen gruplardan liberaller, bazı sosyal demokratlar gibi kaynaklanıyordu. Ancak bu sivil toplum kuruluşlarının içinde, özellikle Amerika'da, dikkat çekici bir kanat vardı: Yahudi organizasyonları. Amerika'da belki yüzlercesi bulunan bu Yahudi kuruluşları, Bosna-Hersek konusunda oldukça aktif bir propaganda yaptılar. Sırpların Müslümanlara uyguladığı soykırımın, masa başında üretilmiş olan kendi soykırımlarına benzediğini sık sık vurgulayarak, Çetnik terörünün durdurulmasını istediklerini duyurdular.

Ancak bu propagandayı bilinçli bir şekilde izleyen bir kimse, ortada bir gariplik olduğunu farkedebilirdi. Öncelikle Yahudi örgütlerinin Müslümanların yanında yer alması, pek alışılagelmiş bir durum değildi. Aksine, önceki sayfalarda da incelediğimiz gibi Yahudi lobisi daima Müslümanların karşısındaki güçlerin (örneğin radikal Hindular gibi) yanında yer alırdı. Şimdi birden bire bu geleneksel tavırlarından vazgeçip Müslümanlara destek veriyor olmaları, içyüzü araştırılması gereken bir soru işaretiydi.

Bu arada dikkatli bir gözlemci bir başka noktayı daha farkedebilirdi: Bosna lehinde gözüken Yahudi organizasyonları, siyasi yönden fazla etkisi olmayan "kültürel" örgütlerdi. Buna karşılık, Amerika'da Yahudi lobisinin gücünü en iyi temsil eden örgüt olan AIPAC'ın Bosna konusunda hiçbir girişimi olmadı. Washington Report on Middle East Affairs dergisi de bir keresinde bu konuya dikkat çekmiş ve "madem Yahudiler Bosna'nın yanındalar, neden AIPAC'ın hiç sesi çıkmıyor?" diye sormuştu. (Zaten AIPAC'ın sesi çıksaydı, Amerika bugün çoktan Bosna'ya müdahale etmiş olurdu).

Bu tablo, insanın aklına Bosna lehine propaganda yapan Yahudi örgütlerinin samimiyeti konusunda ciddi kuşkular getiriyordu. Hele önceki sayfalarda incelediğimiz Çetnik-İsrail ya da Sırp-Yahudi bağlantılarını göz önüne aldığımızda, Yahudi örgütleri inandırıcılıklarını iyice yitiriyorlardı. Görünen, Yahudi örgütlerinin bir yandan Bosna'yı kullanarak kendi hayali soykırımlarının propagandasını yapmaya çalıştıkları, bir yandan da İsrail ve Sırbistan arasındaki gizli ilişkiyi gizli tutmaya uğraştıklarıydı. Nitekim, Aliya İzzetbegoviç'in danışmanlarından Osman Brka da aynı yorumu yapmıştı. Brka, Türkiye'de bulunduğu dönemde, "Yahudilerin mazlum ve mağdur durumdaki Bosnalılar aracılı- ğıyla Soykırım iddialarını canlı tutmaya, Bosna'nın sırtından kendi reklamlarını yapmaya çalıştıklarını" bildirdi.

Bu, propagandanın birinci yüzüydü: Yahudiler, Sırplarla olan ittifaklarını, oldukça geniş kapsamlı (ekstensif) ancak siyasi etkisi olmayan bir karşı-propaganda, yani Müslüman yanlısı propaganda yaparak örtme çabasındaydılar. Propaganda, insanların bilinçaltlarına Yahudilerin "insan hakları savunucusu" olduğunu ve 50 yıl önce onların da "soykırım"a uğradıkları telkinini aşılıyor, ancak buna karşın siyasi anlamda hiçbir etki doğurmuyor, Bosnalılar için hiçbir şey ifade etmiyordu.

Propagandanın bir de ikinci yüzü vardı. Bu, öteki yöntemin aksine, oldukça dar kapsamlı (intensif) ancak sonuca yönelik bir propagandaydı. Bu propaganda, ötekinin aksine Müslüman değil, Sırp yanlısıydı ve oldukça etkili bir propagandaydı.

Propagandanın bu ikinci yüzünün en çarpıcı örneği, 1993 yılında ABD'de yayınlanan Bosna ile ilgili ilginç bir "rapor"du. Son derece gerçek dışı iddialarla Sırplara destek veren rapor, ABD Kongresi'ne bağlı "Task Force on Terrorism and Unconventional Warfare" (Terörizm ve Olağandışı Savaşa Karşı İşbirliği) adlı kuruluşun direktörleri Yossef Bodansky ve Vaughn S. Forrest tarafından hazırlanmıştı. Iran's European Springboard (İran'ın Avrupa Çıkarması) başlığını taşıyan rapora göre, Aliya İzzetbegoviç ve hükümeti, İran'ın başını çektiği uluslararası bir "İslami komplo"nun parçası olarak, Balkanlar'da bir İslam Devleti kurmaya çalışıyorlar ve bunun için de her türlü kirli yönteme başvuruyorlardı. Raporun yazarları İzzetbegoviç yönetimine o denli düşmandılar ki, onu karalayabilmek ve Bosna Müslüman güçlerinin, Sırplar aleyhinde dünya kamuoyunu provoke edebilmek için, kendi insanlarını öldürdüklerini ve işkenceye tabi tuttuklarını (!) bile iddia edebiliyorlardı. Raporda ayrıca, pek çok Müslüman ülkeden Bosna'ya gelen "İslamcı teröristler"in, Avrupa'da büyük bir "Müslüman ayaklanması" oluşturma hazırlığında oldukları, bu İslam devriminin, Müslümanların Batıya ve liberal toplum yapısına duydukları derin kin ve nefretin bir sonucu olarak gerçekleşeceği öne sürülüyordu. Kullanılan üslup da oldukça ateşliydi. 14 sayfalık raporun içinde "İslamcı terörist" kelimesi tam 27 kez geçiyordu. Rapora göre, İngiliz Dışişleri Bakanı Douglas Hurd'e 1992 Temmuzunda yapılan bombalı saldırının ve ABC televizyonu prodüktörü David Kaplan'ın Ağustos ayında öldürülmesinin ardında da "özel eğitilmiş Bosna Müslüman güçleri" vardı.103

Kuşkusuz tüm bunlar birer hayal ürünü, birer yalandı. Nitekim, rapordaki iddiaların hiçbirine kaynak gösterilmemişti.

Peki bu propaganda kimin ürünüydü? Kim Bosna hükümetinin "propaganda olsun diye" kendi vatandaşlarını öldürdüğünü ve dolayısıyla Sırpların suçsuz olduğunu öne sürüyordu?

Raporun iki yazarından birinin, Yosef Bodansky'nin kimliği bu konuda oldukça aydınlatıcıydı. Bodansky, İsrail doğumlu bir Yahudiydi. Hem oldukça da bilinçli bir Yahudiydi. 1970'lerde İsrail Hava Kuvvetleri dergisinin editörlüğünü yapmıştı. Daha sonra ABD'ye göç ederek John Hopkins Üniversitesi'ne akademisyen olarak katıldı. Amerikalı Yahudi örgütleriyle ilişkisi ise oldukça çarpıcıydı. JINSA'nın (Jewish Institute of National Security Affairs - Ulusal Güvenlik İşleri Yahudi Enstitüsü) bülteninde teknik yönetmen oldu. Washington kulislerinde Bodansky'nin bir "Mossad ajanı" olduğu söylentisi yaygındı. Nitekim Bodansky, Amerikan donanması istihbaratında çalıştığı sırada Amerikan gizli belgelerini İsrail'e aktarırken yakalanan Amerikalı Yahudi Jonathan Pollard'la da çok yakın ilişkilere sahipti. Amerikan EIR (Executive Intelligence Review) dergisi, Pollard'ın arkasındaki beynin Bodansky olduğunu bile yazmıştı.

Raporun öteki yazarı Vaughn S. Forrest de Yahudi çevreleriyle son derece içli-dışlıydı. Nitekim bu ikili, Bosna hakkındaki raporları sonucunda Amerikalı Müslümanlardan yükselen haklı tepkilere, Yahudilerin yayın organlarından Washington Jewish Week'te cevap vermeye çalıştılar. Sözkonusu gazeteye verdikleri demeçte, yazdıkları raporu ve onun 'bilimselliğini' savundular. "Aslında tüm yazılanların kaynağı ve dipnotları var," diyordu Forrest, "... ama güvenlik nedeniyle ve masrafları kısmak için kaynak ve dipnotların olduğu ek bölümü raporla birlikte vermedik." Oysa bu da bir yalandı; bazı Kongre üyeleri bu "kaynak ve dipnotları" görmek istemişler, ancak cevapsız bırakılmışlardı.

Bodansky, bu raporun ardından yine "İslam tehlikesi" ile ilgili bir kitap yayınladı. Kitabın adı Target America: Terrorism in the USA Today (Hedef Amerika: Günümüzde ABD'de Terörizm)di... Ayrıca Forrest ve Bodansky, The New Islamist International (Yeni İslami Enternasyonal) adlı 93 sayfalık yeni bir rapor daha yayınladılar. Rapor, Bosnalıların kendi vatandaşlarını öldürdükleri suçlamasını yeniden öne sürüyor, ayrıca "köktendincilerin Bosna-Hersek"teki savaşı Yeni Dünya Düzeni ile Müslümanların geleceği arasında bir çarpışma olarak gördüklerini, İslamcıların yeni intikam savaşları açmaya devam edeceklerini" iddia ediyordu...

Kısacası, bir "Mossad ajanı", Bosna-Hersekli Müslümanlar aleyhinde atılabilecek en alçakça iftirayı, kendi vatandaşlarını öldürüp suçu Sırpların üstüne attıkları iftirasını atmıştı. Ve bu iftira oldukça da etkili oldu. Konuyla ilgili sözde tarafsız bazı başka kaynaklar da aynı iftirayı dile getirdiler, en azından ima ettiler. Örneğin 1994'ün Şubat ayında Saraybosna'da 68 kişinin ölümüyle sonuçlanan Sırp havan saldırısının ardından da, Sırp lideri Radovan Karadziç "Müslümanlar kendi vatandaşlarını katletti" demiş ve bunun üzerine BM temsilcisi Yasushi Akashi ve Fransız Barış Gücü komutanı Jean Cot, saldırının "kimin"tarafından yapıldığını araştırmak (!) için Saraybosna'ya gelmişlerdi. Bosna Başkan Yardımcısı Eyüp Ganiç, bu traji-komik duruma, "Sırplar hepimizi öldürdüklerinde de, 'topluca intihar ettiler' diyecekler" diye tepki göstermişti.

Propagandanın ikinci yüzü, planlandığı gibi dar kapsamlı ancak oldukça etkili bir biçimde yürütülüyordu. Bir taraftan Yahudi örgütleri timsah göz yaşları ile insan hakları şovu yaparken, bir yandan da Bodansky gibi Mossad ajanları, Yahudi Devleti'nin asıl yapmak istediği propagandayı, yani Sırp yanlısı ve Müslüman düşmanı propagandayı uygulamaya koyuyordu.

Bosna ve 'Uluslararası Topluluğun' Tuzakları: Arabulucular, Barış Gücü ve Güvenli Bölgeler

Sırpların masabaşı destekçileri: CFR ve Bilderberg üyesi Cyrus Vance, Trilateral Komisyonu’nda David Owen.

Bosna'da yaşanan katliamın bir numaralı sorumluları Sırp saldırganlarıydı (Çetnikler) kuşkusuz. Ancak Sırplar bu işte yalnız değillerdi. Müslümanlara silah ambargosu uygulayarak, onları sahte barış görüşmeleri ile oyalayarak, onla-rı Sırp işgalini kabule zorlayarak, Sırplara örtülü destek veren Batılı ülkeler ve Birleşmiş Milletler, NATO gibi uluslararası kuruluşlar da olayda önemli bir role sahiptiler.

Peki neden sözkonusu Batılı güçler ve uluslararası kuruluşlar örtülü ve bazen de açık bir biçimde Sırpları desteklediler? Bu sorunun ilk akla gelen cevabı, sık sık söylendiği gibi Bosnalıların Müslüman oluşu ve Batı'nın da Müslümanlara karşı önyargılı yaklaşmasıdır. Ancak olayları biraz yakından incelediğimizde, Batı'nın tavrındaki tek faktörün bilinçaltındaki "Müslüman fobisi" olmadığı, bir de Sırplarla kurulmuş olan gizli ilişkilerin önem taşıdığı görülmektedir.

Mihailoviç ve onun diğer loca arkadaşları, komutaları altındaki Çetnik birlikleri ile II. Dünya Savaşı sırasında Müslümanları boğazlarken en büyük yardımı Batı'daki mason biraderlerinden, örneğin OSS şefi Donovan'dan görmüşlerdi. Bu tür bir "masonik bağlantı"nın, Sırpların kurmuş oldukları "Yahudi bağlantıları"na paralel olarak bugün de var olduğunu söyleyebiliriz.

Örneğin Amerika'daki masonik kompleksin en üst kurumu olan CFR'nin (Council on Foreign Relations) Sırpların yanında olduğu çok açık bir biçimde gözlemlenebiliyordu. CFR'nin yayın organı olan Foreign Affairs dergisindeki bazı makaleler bu konuda oldukça aydınlatıcıydı. Emekli Amerikalı general Charles Boyd, Foreign Affairs'ın sonbahar 95 sayısında yayınlanan makalesinde açıkça Müslümanlara karşı Sırpları savunmuştu. Makalede, eski Yugoslavya'daki iç savaşta tarafların tümünün suçlu olduğu, Boşnakların da en az Sırplar kadar saldırgan davrandıkları iddia ediliyordu. Mossad ajanı Bodansky'nin ortaya attığı "Müslümanların kendi insanlarını öldürdükleri" iftirası da tekrarlanmıştı. Bosnalı münafık Fikret Abdiç ise "demokrasi kahramanı" olarak övülüyordu.

CFR'nin en önde gelen isimlerinden biri ise önceki sayfalarda Sırplarla olan yakın ilişkilerini incelediğimiz Henry Kissinger'dı. Yüksek dereceli bir mason olan hatırlayın, Kissinger P2'nin yönetim kadrosu sayılan Monte Carlo locasına üyeydi Kissinger, Sırp liderleriyle masonik bir ilişkiyi de paylaşıyordu. Örneğin vahşetin gerçek mimarı olan Sırbistan lideri Slobodan Miloseviç, masondu.107

Uluslararası topluluğun Bosna-Hersek'teki iç savaşın "çözümü" için göreve getirdiği isimler de nedense hep masonik kariyere sahip kişilerdi. Sırplar ve Müslümanlar arasındaki ilk "arabulucu" olan Lord Carrington Kissinger'ın iş ortağı ve Rothschildlar'la akrabalık bağı olan bir yarı-Yahudi idi. Carrington'ın aynı Kissinger gibi P2 mason locası ile bağlantısı olduğu biliniyordu. Carrington ayrıca üst-masonik örgüt Bilderberg'in de kıdemli üyelerinden biriydi. Daha sonra arabuluculuk işini üstlenen Cyrus Vance, Bilderberg ve CFR üyesi, Lord Owen ise Trilateral Komisyonu üyesiydi.

Kuşkusuz masonik örgütlerin kıdemli üyeleri olan bu kişiler için Slobodan Miloseviç bir "birader", Aliya İzzetbegoviç ise bir "İslamcı düşman"dı. Bu nedenle de tüm arabulucular, sürekli olarak Sırplara destek olmaya ve İzzetbe- goviç yönetimini zorda bırakmaya çalıştılar. Dünya kamuoyuna tarafsız imajı vermeye çalışsalar da, kapalı kapılar ardında sürekli Sırpların hamiliğini yapıyorlardı. Tanıl Bora şöyle diyor: "ABD'li ve Avrupalı politikacılar, kamuoyu önünde İzzetbegoviç'e gayet sıcak davranırken, müzakerelerde onu sürekli tavize zorladılar. Özellikle askeri müdahale ihtimalini aklından çıkarması gerektiğini zorlayıcı bir etmen olarak hep vurguladılar." 108

Batılı mason liderlerden İzzetbegoviç'e yönelik tehditler de gelmişti. Mitterand, Bosna liderine göz dağı vermeye çalışan "birader"lerden biriydi. İzzetbegoviç, Ankara'da MÜSİAD toplantısında yaptığı bir konuşmada, "Mitterand, bana, 'biz Avrupa'nın ortasında bir Müslüman devleti istemiyoruz' demek için gelmişti" diyerek, Fransız liderin Saraybosna'ya yaptığı medyatik ziyaretin gerçek amacını açıklamıştı.

Batılı güçlerin Bosna-Hersek'e verdiği en büyük zarar, kuşkusuz silah ambargosuydu. Avrupa'nın en büyük üçüncü ordusuna sahip olan Sırplar'a karşı ellerinde sınırlı sayıdaki hafif silahlar dışında hiçbir şey olmayan Müslümanlar, savaş boyunca sürekli olarak silah ambargosunun kalkmasını istediler. Batılılar buna asla yanaşmadılar. Silah ambargosunun kalkmaması için binbir mazeret öne sürdüler. İlk önce savaşın daha da uzayıp yayılacağını söylüyorlardı (Bu bir anlamda "Müslümanlar bir an önce yok olsun da savaş uzamasın" demekti). Sonraları ambargo kalktığı takdirde ülkede bulunan Barış Gücü askerlerinin hedef alınacağını söylediler. Buna karşın Başbakan Haris Sladziç, "biz buraya ABD askeri istemiyoruz. Yabancı asker de istemiyoruz. Yeter ki BM Güvenlik Konseyi bize silah ambargosu uygulamasın" demişti. Ancak Batılı liderler aynı samimiyetsiz oyunu oynamayı sürdürdüler.

Lord Carrington: Kissinger’ın iş ortağı ve Rothschild hanedanın akrabası olan sözde arabulucu.

Özellikle İngiltere çok belirgin bir biçimde Sırpları destekledi. Başbakan John Major ve özellikle de Bosna'daki savaş boyunca önce Savunma Bakanı, sonra da Dışişleri Bakanı olan Malcolm Rifkind, Bosnalıları silahsız bırakmak ve Sırpları kollamak için ellerinden gelen herşeyi yaptılar. Anlaşılan I. Dünya Savaşı yıllarında İngiliz Başbakanı Lloyd George'un Sırpları "kapının bekçileri" olarak tanımlayan bakış açısı, çağdaş İngiliz yönetimine de yol göstermişti. İngiliz yönetiminin, İslam aleyhtarı cephenin lideri olan İsrail'le olan bağlantıları da bu noktada anlam kazanıyordu. İngiltere'nin Sırp yanlısı politikasının en önemli mimarı sayılan Malcolm Rifkind, Güney Afrika kökenli bir Yahudiydi. Ve oldukça da bilinçli bir Yahudiydi; 1977-1979 yılları arasında, Muhafazakar Parti milletvekillerinin kurduğu İsrail Dostları Grubu'nun başkanlığını yürütmüştü. John Major da aynı çizgideydi. Bir Yahudi ile evli olan Major, İsrail İngiliz Dostları Derneği'nin sadık üyelerinden biriydi.

Bosna'daki Barış Gücü'nün tek işlevi "insani yardım"dı. Ancak Bosnalıları Sırpların karşısında silahsız bıraktıktan sonra, onlara peynir ya da aspirin vermek pek bir anlam taşımıyordu. Bu, yalnızca Bosnalıların karnı tok ölmesini sağlıyordu bir anlamda. Dahası, Barış Gücü'nün yaptığı bazı "insani yardım"lar neredeyse Bosnalılarla alay etmek için düzenlenmişti. Açlık çeken kentlere havadan prezervatif ya da maden suyu dolu sandıklar atılmış ya da insanlar sebze ve meyve eksikliği çekerken büyük kısmı bozuk olan un ve makarna gönderilmişti.109 Bu tür olaylar yüzünden Saraybosna halkı, kentte dolaşan Barış Gücü UNPROFOR'a, "SERBOFOR" (Sırp Gücü) adını taktı. Sokaklarda dolaşan beyaz BM araçlarına da "Sırp taksileri" adı verilmişti. Sırplarla doğrudan işbirliği yapan UNPROFOR komutanları da vardı. Sırpların kendisine "sunduğu" Müslüman kadınlara tecavüz eden Kanadalı Barış Gücü komutanı Lewis McKenzie, bu alçaklardan biriydi. BM'nin son dönemde ortaya çıkan bir başka icraatı da Bosnalı Müslümanlar arasında Sırplar adına ajanlık yapmak oldu. 1995 Şubatı başında, Bosna-Hersek polisi, ülkede görev yapan iki Barış Gücü görevlisini tutukladı. Bunlar, BM Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) için çalışan Svetlana Boskoviç adlı bir Sırp ve adı açıklanmayan bir Hırvat'tı. Bosna polisi, bu iki BM yetkilisinin Bosnalı Sırplara istihbarat aktardıklarına dair açık deliller elde etmişlerdi.

Aliya İzzetbegoviç, Aralık 1994'de Budapeşte'de yapılan AGİK zirvesinde oldukça sert ve kararlı bir konuşma yapmış ve Batılı liderlerin ikiyüzlülüğünü açıkça ortaya koymuştu. Bosna lideri konuşmasının bir yerinde, "insani yardım"ın ne olduğunu da ortaya koyarak şöyle diyordu:

Bir çoğunuz için umulmadık ve izah edilemez bir direnme gösterdik. Sadece hafif silahlarla donanmış 20 ila 150 silahlı kişiden oluşan gruplarla başladık ve onbinlerce saldırgan askeri nötralize eden ve binden fazla tank ve zırhlı araçlarını tahrip eden 150 bin askerlik bir ordu yarattık. Savunmamız güçlendikçe, bize yardım niyetiniz giderek azaldı. Niçin? Bunun bir cevabı var mı?

İzzetbegoviç'in sorduğu soru önemli ve anlamlıydı: Bosnalılar güçlendikçe, Barış Gücü'nden gelen "insani yardım" azalmıştı. Elbette bunun tek bir cevabı vardı: Batı, Bosnalıların Sırplara karşı galip gelmesini istemiyordu. Yapılan "insani yardım", yalnızca Batı ile Sırplar arasındaki gizli ittifakı örtmek ve "tarafsız" gözükmek içindi. Ancak Müslümanlar güçlenmeye başladığında, bu "insani yardım" da durduruluyordu.

Bosna lideri, Batılı güçlerin yalnızca duyarsızlık değil, aynı zamanda "kasıt" içinde olduklarını da BM tarafından "güvenli bölge" ilan edilen Bihaç'ın Sırplar tarafından uğradığı saldırıyı anlatırken ortaya koyuyordu:

Bihaç bölgesine yapılan son saldırının 6 ay öncesinden itibaren halk, kasten açlığa mahkum edildi: İnsani yardım taşıyan konvoyların bölgeye girişi engellendi (143 konvoydan ancak 12'si bölgeye girmeyi başarırken, 131 konvoy geri döndürüldü). Saldırıdan önce Fransız taburu Bihaç bölgesinden geri çekilerek, yerine hem daha küçük hem da yetersiz donanımlı Bangladeş birlikleri yerleştirildi. Bölgeyi adeta altına almış olan medya, geride bir tek yabancı gazeteci kalmaksızın Bihaç'ı terketti. Dahası, saldırganların sayısı ve şiddeti UNPROFOR raporlarında sürekli olarak küçük gösterildi. Bütün bu seri hadiseler, ard arda gelen tesadüfler olabilir mi?

İzzetbegoviç'in Bihaç'ta yaşananlarla ilgili olarak söyledikleri son derece çarpıcı ve düşündürücü gerçeklerdir. Ve gerçekten de bunların "tesadüf" olarak yorumlanması mümkün değildir. Bihaç örneği, Bosna'daki savaşta 1993 yılından itibaren uygulanmaya konan "güvenli bölgeler" uygulamasının da gerçekte bir tuzak olduğunu göstermektedir. Evet, "güvenli bölgeler", BM'nin Müslümanlara karşı uygulamaya koyduğu bir tuzaktı; sözde bu bölgeler silahtan arındırılıyor ve BM'nin komutasındaki Barış Gücü'nün koruması altına alınıyorlardı. Oysa olaylar hiç de öyle gelişmedi. Barış Gücü, "güvenli bölgeler"de Müslümanların silahlarını toplamaya kalktı, böylece Müslüman savunması kırılmış oluyordu. Oysa Sırplara hiçbir ciddi yaptırım uygulanmadı. Sırplar bu "güvenli bölgelere" saldırdıklarında ise Barış Gücü yalnızca seyretti. Zaten "güvenli bölgeler" birer birer Sırpların hedefi haline geldiler. Önce Srebrenica, sonra Zepa ve Goradze, daha sonra Saraybosna ve Bihaç. En son olarak da 1995 yazında Srebrenica ve Zepa Sırplar tarafından işgal edildi ve bu iki kentteki Müslümanlar etnik temizliğe tabi tutuldu; bazıları Tuzla'daki Müslüman bölgesine kaçabildiler, bazıları ise (yaklaşık 10 bin kişi) Sırplar tarafından katledildi. Srebrenica'yı korumakla görevli Barış Gücü görevlileri hiçbir şey yapmamışlardı; şehri işgal eden Sırp komutan Ratko Mladiç ile birlikte kadeh kaldırmaktan başka...

Peki bu "güvenli bölgeler" tuzağının mimarı kimdi? Oldukça tanıdık bir isim: Morton Abramowitz. Evet, Bosna'da "güvenli bölgeler" oluşturulması fikrini ilk gündeme getiren kişi, İsrail'le olan bağlantıları nedeniyle adı "Mossad ajanı"na çıkmış olan Amerikalı Yahudi Morton Abramowitz'di. Ertuğrul Özkök, Hürriyet'te "Safe Haven Mimarı Şimdi de Bosna'da" başlığıyla yayınlanan bir yazısında bu konuya dikkat çekmiş, daha önce başka kriz bölgelerinde de "güvenli bölgeler" uygulaması yapmış olan Abramowitz'in şimdi aynı şeyi Bosna'da yapmaya çalıştığını duyurmuştu. Gerçekten de bir süre sonra "güvenli bölgeler" tuzağı uygulamaya kondu. Ama bu "güvenli bölgeler", Özkök'ün lanse ettiğinin aksine, Müslümanlar için bir tuzaktan başka bir şey değildi.

Batılı güçlerin Bosna'daki savaş boyunca bir kaç kez Sırplara karşı düzenledikleri bombardımanlar da yalnızca ve yalnızca göstermelikti. Bu bombardımanların hiçbirinde Sırplara hiçbir ciddi zarar verilmedi. Bir keresinde NATO uçakları Bosnalı Sırpların sözde başkenti olan Pale'yi bombalamışlardı. Bir süre sonra NATO'nun şehirdeki Sırp cephaneliklerinin yerini bilmesine karşın, yalnızca iki boş evi bombaladığı ortaya çıktı. NATO, 1995 baharında bir Amerikan uçağını düşüren Sırp füze rampalarını bile, yerlerini çok iyi bilmelerine karşın, bombalamamıştı. 1995 Eylülünde Sırplara karşı girişilen NATO bombardımanlarında da yine etkili hedefler vurulmadı. Harekata katılan Amerikalı pilotların bazıları, ülkelerine döndükten sonra kendilerine "Sırp hedeflerine fazla zarar vermeme" emri verildiğini açıkladılar.

Amerika'nın Bosna Politikasının Mantığı

Bosna'daki savaş boyunca sık sık duyduğumuz yorumlardan birisi, Amerika'nın Avrupalılar'dan daha farklı bir yaklaşım içinde olduğu yorumuydu. Buna göre, İngiliz ve zaman zaman da Fransızlar Sırplara açıkça destek veriyor ve Bosna'ya cephe alıyorlardı, ancak Amerika daha Bosna-yanlısı bir politika izliyordu. Buna delil olarak da, en çok, Amerika'nın Bosna'ya yapılan silah ambargosunun kalkması yönündeki isteği ve arada bir gündeme getirdiği "Sırplara karşı askeri müdahale" olasılığı gösterildi. Ancak Amerika'nın bu tavrı dikkatli bir gözlemci için hiç de inandırıcı değildi. Çünkü Amerika'nın sözde savunduğu Bosna-yanlısı uygulamaların hiçbiri yapılmadı. Ne Bosna'ya yapılan silah ambargosu kalktı ne de Sırplara karşı gerçek bir askeri müdahale yapıldı (yapılan bir-iki bombalama, yalnızca Barış Gücü'nün güvenliğini sağlamak içindi, Müslümanların güvenliğini değil.) Amerika'nın bunları gerçekten yapmak isteyip de yapamadığını kabul etmek, kuşkusuz saflık olurdu.

Peki Amerika neden öyle olmamasına rağmen İngiliz ve Fransızlara göre daha "Bosna-yanlısı" gözüktü? Hürriyet'in Washington muhabiri Serdar Turgut, bir yazısında bu politikanın hedefini açıklamıştı: Amerika, Bosna'da yaşananların diğer İslam ülkelerindeki Batı ve Amerikan aleyhtarı akımları, özellikle de İslami akımları güçlendirmesinden korkuyordu. "Batı'nın Müslümanları sattığı" düşüncesinin hakim olduğu anda, "son derece tehlikeli bir gelişmenin başlayacağı", bir "İslami domino teorisi" yaşanacağı hesaplanıyordu Washington'da. Bu nedenle de Amerika elinden geldiğince Bosnalıların yanındaymış gibi gözükmeye, kendisine takılan "Büyük Şeytan" sıfatını unutturmaya kalkmıştı. (İlginçtir, düşman olduğu halde dostmuş gibi gözükmek, Şeytan'ın da en önemli vasıflarından biridir.)

Amerika'nın sahip olduğu mantık, Hırvat hükümetinin politik danışmanlarından Zdravko Tomaç tarafından da ifade edilmişti. Tomaç, Ekim 1992'de şöyle diyordu: "Uluslararası topluluk Müslümanların mutlak bir yenilgiye uğramasına izin vermemelidir. Müslümanlar çaresiz bir konuma düşmemelidir; yoksa bütün dünya Müslümanlarının Bosna'daki kardeşlerini korumak için bir kutsal savaşa girişmesi tehlikesi vardır." 110

İşte Amerika'nın ince politikası, hem dünya Müslümanları hem de Bosnalı Müslümanlar arasında radikalizmi engellemeyi hedefliyordu. Serdar Turgut, Ulusal Güvenlik Konseyi sözcüsü Jonathan Spalter'in "bizim Bosna politikamızın temel amacı, oradaki İslami gelişimi önlemektir" dediğini yazmıştı. Bu, oldukça önemli bir bilgiydi ve Amerikalıların Bosna-yanlısı gözüken bazı eylemlerinin de gerçek amacını bulmamıza yarıyordu. Bunların başında, Amerikalı bazı uzmanların Bosnalı bazı milis gruplarını eğittiğine dair 1994 sonlarında yayılan haberler geliyordu. Amerikalıların eğittiği bu gruplar, büyük olasılıkla, "Boşnak" gruplardı, ancak "Müslüman" gruplar değildiler. Amerika, İzzetbegoviç'in önderliğindeki Bosna İslami yükselişine karşı, bir tür "seküler cephe" kurmak, Boşnaklar arasındaki seküler güçleri bir tür "beşinci kol" olarak kullanmak niyetindeydi. Bu "beşinci kol"un başına da, büyük olasılıkla Sedat Sertoğlu gibilerinin son üç yıldır parlatmaya çalıştıkları Adil Zülfikarpasiç gibi seküler isimler, hatta belki Fikret Abdiç gibi "münafık"lar getirilecekti.

Nitekim çok geçmeden Amerika'nın gerçekten de İzzetbegoviç'in ayağını kaydırmaya ve onun yerine seküler liderler getirmeye uğraştığı ortaya çıktı. Alman Der Spiegel dergisi, "Aliya İzzetbegoviç'in radikal İslamcı akımlarla bağlantısından rahatsızlık duyan ABD yönetiminin, İzzetbegoviç'in yerine başka birinin getirilmesi için" çalıştığını ve Ankara'dan da bu konuda destek istediğini yazmıştı. "İslam cephesi dağılıyor mu?" başlığıyla verilen habere göre, Ankara'daki çok çok üst düzey bir yetkili de Amerika'nın bu teklifine sıcak baktığını bildirmişti.111

Kısacası Düzen, Bosnalı Müslümanlara farklı yönlerden saldırıyordu. Bir yandan Sırplar destekleniyor, silahlandırılıyor ve Müslümanlara karşı "etnik temizlik" uygulamaları için cesaretlendiriliyor, bir yandan da "Müslümanlara destek" görüntüsü altında, Boşnaklar arasındaki seküler gruplarla bağlantı kuruyor, onları Müslümanlara karşı kışkırtıyor, "beşinci kol" olarak kullanmaya çalışıyordu. "Fitne", hem dışardan, hem de içerden körükleniyordu.

Tüm bu uzun diplomatik çabaların ardından, 1995 Kasımında Bosna-Hersek'te sözde bir barış imzalandı. Clinton yönetiminin arabulucu olarak görevlendirdiği Richard C. Holbrooke, aylar süren bir "mekik diplomasisi" sonucunda, Müslüman, Hırvat ve Sırp liderlerini Amerika'nın Dayton kentinde bir araya getirdi. ABD baskısı altında geçen üç hafta sonucunda, Bosna-Hersek'in iki parçaya bölünmesini, bir tarafın Boşnak-Hırvat Federasyonu'na, öteki tarafın da "Republika Sırpska"ya verilmesini öngören anlaşma imzalandı. Anlaşmanın ardından yapılan tüm gözlem ve yorumlarda söylendiği gibi Amerikan baskısı ile parafe edilen anlaşmadan en karlı çıkan taraf Hırvatlar, en zararlı çıkan taraf ise Müslümanlar'dı. Önünde başka bir seçenek kalmayan İzzetbego-viç, "adalete karşı barış"ı tercih etmişti. Katliamın bir numaralı sorumlusu olan Slobodan Miloseviç ise anlaşma ile tüm suçlardan aklanmış, ya da bir başka deyişle Batılı biraderleri kurtarılmıştı. ABD'nin tüm bu diplomatik operasyonunu ve Müslümanları zararlı çıkartan "Bosna Barışı"nı organize eden Dışişleri Bakan Yardımcısı Richard C. Holbrooke, bu "birader"lerden biriydi: Bir Alman Yahudisi olan Holbrooke, 12 yıl Yahudi sermayesinin ünlü şirketi Lehman Brothers'da genel müdürlük yapmıştı. Ayrıca CFR'ye ve Trilateral Komisyonu'na üyeydi...

Bu "barış anlaşması"nın ne anlama geldiği ile ilgili son sözü ise Kissinger söyledi. Sırpların bu büyük hamisine göre, çok yakında Bosnalı Sırplar Sırbistan'la, Bosnalı Hırvatlar da Hırvatistan'la birleşecek, Bosnalılar ise arada sıkışacaktı. Kissinger, basit bir analiz yapmaktan çok, kendisinin de planlayıcıları arasında yer aldığı tezgahı açıklıyordu bir anlamda. Bu tezgahla birlikte, İzzetbegoviç'in kişiliğinde sembolleşen "yeşil tehlike" bir ölçüde savuşturulmuş, Balkanlar'da Müslüman egemenliğinde güçlü bir devlet kurulması engellenmiş oluyordu.

Amerika'nın asıl amacının Bosna'daki "yeşil tehlike"yi yok etmek olduğu bir süre daha da belirginleşti. ABD yönetimi, Dayton anlaşmasından bir kaç hafta sonra, Bosna'ya NATO çerçevesinde 20 bin barış gücü askeri yollayacağını açıkladı. Ancak ilginç bir durum vardı. Amerikalılar, bu askerlerin gönderilmesi için, Boşnakların yanında savaşmak için İslam dünyasının dört bir yanından Bosna'ya gelmiş olan mücahidlerin bölgeden gönderilmesini şart koşmuşlardı. Yapılan açıklamaya göre, ABD mücahidler konusunu Dayton görüşmelerinde İzzetbegoviç'in önüne kesin bir şart olarak koymuş ve Bosna lideri de bunu kabul etmiş, daha doğrusu kabul etmek zorunda kalmıştı. Pentagon yetkilileri "bir ay içinde dinciler temizlenecek ve NATO gücü bölgede hakimiyet kuracak" diyorlardı.

Bütün bunlar, ABD-Avrupa-Sırplar arasındaki iyi polis-kötü polis numarasının gerçekte Bosna'daki "yeşil tehlike"nin yok edilmesi için yürütüldüğünün açık işaretleriydiler. Belki önceden planlandığının aksine Bosnalı Müslümanlar fiziksel olarak tümüyle imha edilememişti ama, İslam ümmetinin Balkanlar'daki "uç beyliği", Düzen tarafından, Sırp kurşunları ve Batılı diplomasi tuzakları aracılığıyla büyük ölçüde yıpratılmıştı.

Ancak tüm bunlar birer olumsuzluk olarak anlaşılmamalıdır. Bosna'da akan Müslüman kanları da kuşkusuz Müslümanlar için bir hayırdır. Bosna, dünyanın dört bir yanındaki Müslümanlara; karşı karşıya oldukları düşmanın yalnızca yerel anti-İslami güçler değil, tüm bir Dünya Düzeni olduğunu göstermiştir. Bosna bir kıvılcımdır ve başlattığı ateş, Düzen'in hesaplayamadığı kadar büyük olacaktır...

Yeşil Korku ve İsrail'in İran'a Karşı Savaşı

Tüm bunların ardından bir de, Düzen'in (İsrail'in ve onun Amerikalı uzantılarının) İran'a ve İran bağlantılı örgütlere karşı başlattığı bir savaş var-dır. Son yıllarda hiç susmayan "İslami terör" yaygaralarının gerçek kaynağını keşfetmek açısından, İsrail'in bu savaşını da incelemek gerekmektedir.

Son yıllarda hem Batı medyası hem de yerli benzerleri tarafından sık sık gündeme getirilen konuların başında "İslami köktendincilik tehlikesi" ve bu tehlikeye karşı alınması gereken "önlemler" gelmektedir. Uzun yıllar Batı'nın en büyük propaganda malzemesi olan "Kızıl Korku"nun ardından, bu kez de "Yeşil Korku" körüklenmektedir. Bu propaganda o kadar etkili bir biçimde yürütülmektedir ki, ufak bir provokasyon sonucunda, Türkiye gibi Müslüman bir ülkede bile Yeşil Korku ile beyni yıkanmış kalabalıklar, İslam'a ve Müslümanlara karşı "kahrolsun" çığlıkları atarak sokaklarda yürüyebilmektedirler.

Oysa sözkonusu Yeşil Korku propagandası büyük ölçüde çarpıtmalara, yalanlara ve aldatmacalara dayanmaktadır. Bu çarpıtmaların en belirgini, bu propagandanın en önemli unsuru olan "İslami terör örgütleri" hakkındadır. Bu örgütlerin en ünlüleri ise Ortadoğu'da İsrail'e karşı mücadele veren ve genelde İran'dan destek alan örgütlerdir. Bu örgütlerin birer "terör örgütü" olduğu şeklinde yoğun bir propaganda yapılmakta, ardından da dünyanın dört bir yanındaki fail-i meçhul terör eylemleri bu örgütlerin adresine kaydırılmaktadır.

Oysa bu noktada önemli bir gerçek vardır: Sözkonusu örgütler gerçekte birer "direniş örgütü"dür ve İsrail'in 1967'den, hatta 1948'den bu yana işgal ettiği toprakları kurtarmak için çatışmaktadırlar. İşgale karşı direnmek ise en meşru haktır. Dolayısıyla bu örgütlerin İsrail ordusuna ya da işgal altındaki topraklarda bulunan ve en az İsrail ordusu kadar saldırgan olan fanatik Yahudi yerleşimcilere karşı giriştikleri eylemler, "terör" olarak nitelenemez. Aksine, tüm bir ulusu işgal altında yaşamaya zorlayan İsrail'in yaptıkları terördür; buna karşı mücadele etmek ise meşru direniştir. Ayrıca bu örgütlerin propaganda yapıldığı gibi dünyanın dört bir yanında terör eylemlerini sürdüren "şube"leri yoktur, yalnızca İsrail'e karşı örgütlenmişlerdir.

Cezayir'de de benzer bir durum vardır. Orada, Müslümanlar barışçı ve demokratik yollardan iktidara gelmek üzerelerken, bir askeri darbe ile dağıtılmış, baskı ve şiddete maruz kalmışlardır. Bu şiddeti uygulayanlar ise herkesçe bilindiği gibi Fransa'nın Cezayir'deki uzantılarıdır. Savaşı ilk başlatanlar da bu "işgalci" ve gayrı-meşru unsurlar olmuştur. Böyle bir durumda "direniş"e geçmekten başka bir seçenek yoktur. Nitekim yapılan da budur. Elbette bu "direniş" hareketleri sırasında aşırı gidildiği, suçsuz insanların da zarar gördüğü durumlar oluyor olabilir. Bu, yanlıştır. Ama yine de bu durum, kimseye direnişi terörle özdeşleştirme hakkını vermez.

Oysa Batı, özellikle de Amerikan basını ve onların yerli benzerleri, sürekli olarak çarpıtma üzerine kurulu bir propaganda yapmaktadır. Örneğin işgal altındaki topraklarda Müslüman direniş örgütleri ve İsrail askerleri çatıştığında, sözkonusu medya, "İsrail askerleri ve teröristler çatıştı" şeklinde mesajlar vermekte, asker oğlunu yitirmiş "gözü yaşlı İsrailli anne" fotoğraflarını basmaktadır. Sanki o İsrail askeri, başka bir halka ait bir toprağı gaspetmiş ve o halka onyıllardır işkence uygulayan, saldırgan ve işgalci bir ordunun üyesi de-ğilmiş gibi. Yapılan aldatmaca bununla da kalmamaktadır: Verilen mesaja göre sözkonusu "terör örgütleri", yalnızca İsraillilere değil, tüm Batı dünyasına, Batılı değerlere inanan herkese karşı inanılmaz bir düşmanlık beslemekte ve onları "kesecekleri" günü beklemektedirler.

Çarpıtma örnekleri çoğaltılabilir, burada fazla ayrıntıya girmeyeceğiz (bazı gazeteleri biraz dikkatli ve "yıkanmamış" bir beyinle okursanız, bu örneklere sık sık siz de rastlayabilirsiniz). Ancak kesin olan şudur: İslam'ı terörle özdeşleştirmeye ve bu noktadan hareketle de her türlü İslami oluşumu engellemek için zemin hazırlamaya yönelik sistemli bir propaganda vardır.

Peki acaba bu sistemli propagandanın kaynağı kimdir?... Kim kasıtlı olarak Yeşil Korku üretmekte ve sonra da sürekli gündemde tutmaktadır?... Washington Report on Middle East Affairs dergisi, Temmuz-Ağustos 1993 sayısında bu sorunun cevabını açık bir biçimde veriyor: İslam aleyhtarı propagandanın kaynağı, İsrail ve onun ABD'deki uzantılarıdır. Washington Report'un konuyla ilgili haberi şöyle:

... İsrail'in önceki Likud hükümeti 'İslami tehdit'e karşı güçlü bir kampanya başlatmıştı. Onun arkasından gelen İşçi Partisi hükümeti ise bunu daha da ileri boyutlara taşıdı. Mesela başbakan Yitzhak Rabin pek çok politik demecinde ve röportajda İran'ın Orta Doğu imparatorluğunun hakimi olmayı isteyecek kadar 'megalomanyak' bir tavır içinde olduğunu ve şu an bir 'İslami Bomba'yı hazırlama aşamasında olduğunu belirtmiştir. Geçen sene Knesset'te verdiği bir demeçte Rabin bu kampanyanın rengini ortaya koydu ve şöyle söyledi: 'İsrail, islami teröre karşı başlattığı savaşla derin bir uykuya dalmış olan dünyayı uyandırmayı amaçlamaktadır. Ve 'İslami fundamentalizmin içerdiği büyük tehlikelerin önümüzdeki yıllarda dünya barışı için büyük bir tehlike oluşturacağı' yolundaki uyarı yaptı: 'Ölüm tehlikesi kapımızın önündedir.' Bu ifadelerin arkası, çeşitli Arap rejimlerine karşı olan tavrı ve islamcı kesime verdiği destek nedeniyle tehdit olarak görülen İran'ı inceleyen İsrailli 'askeri' ve 'istihbarat' kaynaklarının basına sızdırdığı bilgilerle geldi. İsrail kaynaklı raporlarda, Batı'daki ve ayrıca Amerika'daki Müslüman gruplarla Sudan, İslami Cihad ve Hamas yollarıyla kurulan İran bağlantısı detaylı bir şekilde anlatılıyordu. Amerikan İsrail Halkla ilişkiler Komitesi (AIPAC) ve diğer bazı Amerikan Yahudi organizasyonları İsrail'in gündemindeki bu konuyu gayet başarılı bir biçimde yaydılar. Büyük gazetelerdeki köşe yazarları, 'terör uzmanları' ve Kongre üyeleri bu mücadeleye yasallık kazandırabilmesi için İslam/İran tehdidiyle ilgili fikirleri bütün dünyaya yaydılar. Yakın zamanda ve ayrı ayrı Washington'a yaptıkları ziyaretlerinde Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek ve İsrail Devlet Başkanı Rabin son olarak New York'taki Dünya Ticaret Merkezi'nin bombalanmasıyla ilgili yaptıkları konuşmalarda adeta aynı 'Radikal İslam Tehdidi' başlıklı yazıyı okuyor gibiydiler. Gerek Başkan Clinton'la yaptıkları toplantıda gerekse Kongre liderleriyle görüşmelerinde ve basına verdikleri demeçlerde her ikisi de New York'taki terörist hareketin İran'ın finanse ettiği global bir İslami tehdidin bir parçası olduğunu ve sadece İsrail'le Mısır'ı değil aynı zamanda Amerika Birleşik Devletleri de hedef alan bir tehdit olduğunu ifade ettiler. Her yerde yankılanan görüşleriyle İsrail'in yeni Likud lideri ve 'terör uzmanı' Benjamin Netanyahu ise Dünya Ticaret Merkezinin bombalanmasının 'yalnızca deli bir adamın işi' olmadığını fakat kasıtlı ve sistematik bir vahşet olduğunu ve söz konusu olan şeyin 'Amerika Birleşik Devletlerinin kalbini, New York Şehrinin kalbini hedef alan organize olmuş İslami terör' olduğunu söyledi.

İsrail'in "yeşil tehlike"ye karşı yürüttüğü sistemli bir görsel propaganda mücadelesi de var. İran'ı karalamak için çevrilmiş olan Not Without My Daughter (Kızım Olmadan Asla) adlı film bunun örneği. Kızı İran'da mahsur kalan Betty Mahmudi adlı Amerikalı bir kadının sözde gerçek hikayesini anlatan filmin senaryosunun gerçek yazarı Yahudi asıllı gazeteci William Hoffer. Filmin çekimleri ise İsrail'de yapılmış.

ABD'de "İslam tehlikesi"nden söz eden ve İslam'a karşı daha şahin politikalar izlenmesi gerektiğini savunan medya çevreleri ve entellektüeller de hep İsrail ile bağlantılı isimlerden oluşuyor. Batı'nın düşmanı olarak komünizmin yerini İslam'ın aldığını ısrarla yazan Us News & World Report editörü Mortimer Zuckerman bir Yahudi. Washington Institute for Near East Policy yöneticisi Robert Satloff ya da yeni "oryantalist" Daniel Pipes, İslami tehdide karşı tavizsiz mücadele verilmesi gerektiğini savunan diğer iki ünlü isim; her ikisi nedense yine Yahudi. Bunun yanısıra, anti-İslami yayın ve propagandaları finanse eden iki önemli vakıf, Heritage ve Bradley Vakıfları da hep İsrail'le bağlantılı ve Amerikan Yahudileri tarafından kurulup-finanse edilen kurumlar.

Likud’un yeni lideri Benjamin Netanyahu, “İslami tehlike”yi dilinden düşürmeyen bir “terör uzmanı”.

İsrail kuşkusuz "İslami tehdit"e karşı yalnızca propaganda yapmakla kalmıyor, stratejiler de üretiyor. ABD ve İsrail'de bu varsayımla ilgili çeşitli çalışmalar yapılıyor. Bunlardan biri İsrail'in Ma'ariv gazetesinde yayımlandı. Gazetenin Yayın Yönetmeni Ya'akov Erez, İran'ın Hürmüz Boğazı'nı kapatması tehlikesinin Irak'ın Kuveyt'i işgal etmesinden daha büyük bir tehlike oluşturduğunu, bu nedenle ABD tarafından İran'a kuşatma uygulanması gerektiğini yazdı.112 Tel Aviv Üniversitesi'ne bağlı Yaffa Stratejik Araştırmalar Merkezi'nde düzenlenen bir sempozyumda konuşan Knesset (İsrail Parlamentosu) üyesi İşçi Partili Efraim Sneh ise İran'ın atom bombasına sahip olabileceğini söyleyerek bu durumda Körfez'deki bütün Arap ülkelerinin ve böylece de Batı'nın petrol kaynaklarının büyük bir tehlikeye açık hale geleceğini söyledi. Örnekler çoğaltılabilir. Ancak, bu ikisi yeterince temsil edici.

Senaryoda en önemli boyut İran'ın atom bombası yapması. Buna göre, İran Körfez ülkelerindeki petrol yataklarını ele geçirmeyi ve sevkiyat trafiğini engellemeyi atom bombası sayesinde gerçekleştirecek. İran'a yönelik uranyum komplosu da bu senaryoda yerli yerine oturuyor.113

CIA ve başka istihbarat servislerinin faaliyetlerini belgelere dayanarak açıklamakla tanınan Covert Action dergisine bir yazı yazan Kudüs İbrani Üniversitesi'nden emekli Profesör Israel Shahak, bu senaryo ile Ortadoğu devletlerinin İsrail'in önderliğinde İran'a karşı bir ittifaka katılmasının amaçlandığını söylüyor. Profesör Shahak'a göre, böyle bir ittifak gerçekleşmez ya da İran rejimi ekonomik baskı ve silahlı sızmalarla yıkılmazsa, İsrail tek başına, muhtemelen nükleer silah kullanarak harekete geçecek. Shahak, İsrail Genelkurmay Başkanvekili General Ammon Lipkin'in bölgede nükleer yayılmayı önlemek için ülkesinin her türlü aracı meşru gördüğünü açıklayışına dikkat çekiyor. Lipkin'in sözlerine bakılırsa, buna silah kullanmak da dahil. Profesör Shahak, generalin nükleer silahları hariç tutmadığının altını çiziyor.

Bu noktada İsrail'in büyük nükleer gücü de daha anlamlı hale geliyor. Çünkü İsrail, Boston Globe'da yayınlanan bir araştırmaya göre, "Ortadoğu'da nüfusu yüzbinin üzerindeki tüm şehirlerin hepsini bir anda dümdüz edebilecek bir nükleer füze kapasitesine sahip." 114 İsrail basınından son bir alıntı: Yine bir Knesset üyesi olan Efraim Şah'ın söylediği kısa bir cümle: "Lübnan'daki savaş, İran ile çatışmamızın birinci aşamasıdır." 115

Aslında İsrail bu savaşın cephesine şimdiden genişletmiş durumda. Bölgedeki en büyük misyonu İsrail'in çıkarlarını korumak olan ABD, bir süre önce İran Azerbaycanı'ndaki Azerileri ayaklandırmak için harekete geçti. Öte yandan Irangate skandalının ünlü ismi General Richard Secord ile Mossad'ın kurucularından David Kimche, Azerbaycan askerlerini eğitmeye başladı. CIA'deki bütün dosyalarında hakkında "tehlikeli" ibaresi bulunan, General Richard Secord'ın Azerbaycan'da üstlenen Mega Oil şirketi yöneticisi ve Azeri hükümetinin davetlisi olarak Bakü'ye geldiği ve yanında getirdiği 12 emekli Amerikalı general ile Mossad ajanı David Kimche'yle birlikte burada asker eğitimine başladığı, ilk etapta Milli Ordu'ya bağlı 1.000 kişilik bir güç ile çalıştığı, dünya basınında yer aldı.

Amerika'nın İran aleyhtarı politikası ise tamamen İsrail lobisinin güdümünde şekillendi ve uygulamaya kondu. İran'a yönelik baskı uygulanması, Clinton'ın Ortadoğu'yla ilgili Ulusal Güvenlik Danışmanı Martin Indyk tarafından ilk olarak gündeme getirilmişti. Yahudi lobisinin gözde isimlerinden olan Indyk, İran'a karşı "dual containment" (çifte kuşatma) politikasını savunmuş uygulamaya sokmuştu. Bu politika, 1995 başında ekonomik ambargoya dönüştü. 1995 Martında, İran ile İslam Devrimi'nden bu yana Hürmüz boğazında petrol çıkartma ve sevkiyatı için anlaşma yapan ilk Amerikan şirketi olan Coneco'nun Tahran'la yaptığı 1 milyar dolarlık anlaşma, Clinton yönetimi tarafından iptal edildi. Ancak olayın bir de perde arkası vardı. Cengiz Çandar'ın yazdığına göre, aslında, devreye İsrail lobisi girmiş ve Coneco'nun bağlı bulunduğu ana şirketin en büyük hissedarı bulunan Amerikan Yahudi ailesi Bronfman kanalıyla, İran-Coneco anlaşmasının iptalini sağlamıştı.116

İsrail'in İran'a yönelik son tavrı ise bu ülkeye resmi olarak Amerikan ambargosu koydurmak oldu. AIPAC'ın desteğiyle Beyaz Saray'a oturan ve Amerika'nın ilk "Yahudi hükümetine" Başkanlık eden Clinton (bkz. 7. bölüm), 1 Mayıs 1995'te New York'ta Dünya Yahudi Kongresi'nin toplantısında, İran'a ekonomik ambargo konduğunu ve tüm müttefiklerinden de bu uygulamaya katılmalarını beklediklerini açıkladı. Japonya ve Avrupa ülkeleri ambargoya soğuk bakarken, İsrail yönetimi verdiği karardan dolayı Clinton'ı kutluyordu. Kararı alan, zaten İsrail yönetimiydi çünkü...

'Anti-İslami Enternasyonal'in Anatomisi

Bu bölümün başından bu yana tüm bilgileri göz önünde bulundurursak sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Bugün dünyanın oldukça geniş bir coğrafyasında Müslümanlarla yerel anti-İslami güçler arasında büyük bir çatışma vardır. Samuel Huntington, "Medeniyetler Çatışması" başlıklı makalesinde buna dikkat çekmiş ve "İslam'ın kanlı sınırları" olduğunu söylemişti. Bu doğrudur, ancak bir farkla: Bu "kanlı sınırlar", Huntington'ın iddiasının aksine, Müslümanların değil karşı tarafın saldırganlığından kaynaklanmaktadır.

Peki nasıl birbirinden çok uzak bölgelerde Müslümanlara karşı birbirine çok benzeyen saldırılar olabilmektedir? Birbirinden tamamen kopuk olan yerel anti-İslami güçler, nasıl olup da böylesine sistemli bir biçimde hareket etmektedirler?

Bu sorunun cevabı, her geçen gün daha da belirginleşmeye başlayan "Anti-İslami Enternasyonal"de gizlidir. Bir zamanlar "Komünist Enternasyonal" vardı; dünyanın dört bir yanındaki yerel komünistler bu örgüte bağlanır ve belirlenen ortak stratejiyi izlerlerdi. Bugün ise daha gizli olmakla beraber aynı derecede etkin olan bir "Anti-İslami Enternasyonal"in varlığı sözkonusudur. Bu gizli oluşumun önderi ise önceki sayfalarda incelediklerimizin bize gösterdiği gibi İsrail'dir. (Yahudi önde gelenleriyle geleneksel bir İttifak içinde olan masonluğun da "Anti-İslami Enternasyonal"de önemli bir yeri olduğunu unutmamak gerekir.)

İsrail'in muhalif seslerinden Israel Shahak, Yahudi Devleti'nin "Anti-İslami bir Haçlı Seferi"nin liderliğini yapmaya soyunduğunu söylüyor ve ekliyor: "İsrail, İslami düşmana karşı girişilecek olan savaşta, Batı'nın öncülüğünü yapmak hedefindedir." 117

ABD ise Anti-İslami Enternasyonal'in bir üyesidir; lideri değil. Çünkü Amerika'nın İslam karşıtı politikalarının mimarları, İsrail'in Amerikalı uzantılarıdır. Buna karşın İsrail çizgisi dışındaki Amerikalı elementler, İslam'a karşı daha sıcak bir yaklaşım içinde olabilmektedir. Ruşen Çakır, Milliyet'te yayınlanan "ABD'nin Refah Dosyası" başlıklı yazı dizisinde bu konuya değinmiş ve (RP de dahil olmak üzere) İslami kesimlere düşmanlık gösteren Amerikalıların asıl olarak Yahudiler olduğunu yazmıştı. "Yahudi kökenlilerin, ABD'nin Ortadoğu'ya yönelik dış politikalarının belirlenmesinde epeyce etkin oldukları, büyük medya kuruluşlarını ve belli başlı düşünce üretim merkezlerini (think-tank) denetledikleri biliniyor. Bu çevreler RP'yi yakından izliyorlar ve onun hakkında pek olumlu düşüncelere sahip oldukları söylenemez" diyen Çakır, Amerika'da İslam'a yönelik üç farklı bakış açısının olduğunu söylüyor ve bunları "şahinler, güvercinler ve ortayolcular" olarak nitelendiriyordu. "Şahinler", kuşkusuz Yahudilerdi. Çakır şöyle yazıyordu:

Tartışmanın 'şahinler' kanadı ağırlıklı olarak Yahudi kökenli ya da İsrail Devleti'yle doğrudan ya da dolaylı ilişki içinde olan Ortadoğu araştırmacılarından oluşuyor... Bernard Lewis'in 'duayenliğini' yaptığı şahinler, İslam dininin özünde demokrasiyle bağdaşmadığını, dolayısıyla politik İslamcı hareketlerle kalıcı işbirliğinin imkansız olduğunu savunuyor.118

Bugün bazı Müslümanlarca "Büyük Şeytan" olarak görülen ABD, ardındaki Yahudi etkeni dolayısıyla böylesi bir konuma gelmiştir. Dolayısıyla karşı karşıya olunan düşman, şu ya da bu ülke değil, Yahudi önde gelenleridir. İsra Suresi'nin başında haber verilen İsrailoğulları'nın tüm yeryüzünü kaplayan yükseliş ve bozgunculuğu, yani Düzen, Müslümanları hedef olarak seçmiş bulunmaktadır. İslam dünyasının farklı bölgelerinde Müslümanların karşı karşıya oldukları yerel "müşrik"ler, Yahudi önde gelenleri tarafından koordine edilmektedir.

Bu ilginç durum, aslında İslam ümmetinin ilk kez karşılaştığı bir durum değildir. Peygamberimiz (s.a.v)'ın zamanında da Hayber Kalesi'ni mesken eden Yahudi kabilesi Beni Kaynuka, Arap yarımadasındaki farklı müşrik topluluklarını Müslümanlara karşı organize etmişti. Hendek (Ahzab, Hizipler) savaşı, Yahudiler tarafından kışkırtılmış olan farklı grup (hizip)lerin Müslümanların elindeki Medine'ye saldırmalarıyla gerçekleşmişti. Bugün de ümmet, aynı merkezden kışkırtılıp organize edilen farklı hiziplerin saldırılarıyla karşı karşıyadır.

Bugün durum böyledir. Peki ya gelecekte neler olacak? Müslümanlarla Anti-İslami Enternasyonal arasındaki çatışma nasıl sonuçlanacak?

Bu sorunun cevabını bugünden kestirmek mümkün değildir. Elimizdeki siyasi, sosyolojik, kültürel verilerden yola çıkarak bazı tahminler yapılabilir. Ama yine de dünyanın geleceğini şimdiden bilemeyiz. Gelecek, "gayb"tır (bilinmeyen) ve "O'ndan başka hiç kimse gaybı bilmez" (Enam Suresi, 59) hükmü gereği, biz gelecekte neler olacağını elimizdeki din-dışı bilgileri kullanarak anlayamayız. Ancak geleceği görebilmenin tek bir yolu vardır: Gaybı Allah bilir ve kitabında da gaybtan bazı haberler vermiştir. Ayrıca gaybtan bazı bilgiler Peygamber'e vahyedilmiş ve bu bilgiler bize hadis yoluyla ulaşmıştır. Müslüman, bu İlahi kaynaklı bilgilere bakarak olayların nasıl sonuçlanacağını önceden görebilir.

İşte şimdi bu bilgilere bakmak ve tarihin nelere gebe olduğunu mümkünse keşfetmek gerekmektedir.

Dipnotlar

1 Hürriyet, 5 Ağustos 1993.

2 P2 hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Bilim Araştırma Grubu, Yehova'nın Oğulları ve Masonlar: Yeni Dünya Düzeninin Gerçek Mimarları, 1.b., İstanbul: Araştırma Yayıncılık, Eylül 1993.

3 Panorama, 3 Ocak 1993.

4 Uğur Mumcu, Papa Mafya Ağca, 4.b., İstanbul: Tekin Yayınevi, 1987, s. 246.

5 Victor Ostrovsky, The Other Side of Deception: A Rogue Agent Exposes the Mossad's Secret Agenda, New York: Harper Collins Publishers, 1994, s. 226.

6 Martin Short, Inside the Brotherhood: Further Secrets of the Freemasons, London: Grafton Books, 1989, ss. 116-118.

7 Silvio Berlusconi eski bir P2 üyesiydi. Werner Raith, Yeni Mafya Karteli adıyla Türkçe'ye çevrilen kitabında (İstanbul: Sarmal Yayınevi, 1995), Berlusconi'nin bir P2 üyesi olduğunu, hatta 1994'de politikaya atıldığında biraderlerinden büyük destek gördüğünü yazmıştı. Buna göre, İtalya Büyük Locası "Grande Oriente d'Italia"nın eski başkanı, Berlusconi'yi eleştiren bütün yazı işleri müdürlerinin işten çıkartılmasını sağlamıştı. Bu durum, hem Berlusconi'nin ardındaki masonik dayanışmayı, hem de bu dayanışmanın medya üzerindeki karşı konulamaz gücünü gösteriyordu.

Berlusconi'nin Başbakan oluşu ise, ülkedeki ünlü "Temiz Eller" hareketinin yalnızca bazı mason politikacıları tasviye ettiğini, buna karşılık masonluğun İtalya üzerindeki etkisini koruduğunu gösteriyordu. P2'nin deşifre olmuş olmasının önemi yoktu; İtalyan medyasında P2'den sonra bir de P3'ün var olduğuna dair haberler çıkmıştı.Mason Berlusconi'nin mafya bağlantısının sürdüğü ise, İtalyan Panorama dergisi tarafından ortaya kondu. Berlusconi'nin Forza Italia adlı partisi ile Sicilya mafyası arasında çok yakın ilişkiler olduğunu duyuran dergi, bu noktadan hareketle, Berlusconi'nin partisine de "Forza Mafya" adını taktı.

Bir P2 üyesi olan Berlusconi'nin İsrail'le olan bağlantıları da oldukça ilginçti ve masonluğun genel çizgisine uyuyordu. Bu konuya, Eylül/Ekim 1994 tarihli Washington Report on Middle East Affairs dergisi dikkat çekmişti. Derginin haberine göre, İtalyan Dışişleri Bakanı Antonio Martino, 1994 Mayısında Amerikalı Yahudi liderlere "Berlusconi'nin son yirmi yılda İtalya'da iktidara gelen en İsrail-yanlısı hükümeti kurduğunu ve İtalya'nın uzun zamandır sürdürdüğü Arap-yanlısı politikayı kesin olarak değiştireceği"ni söylemişti. Berlusconi'nin bir başka ilginç İsrail bağlantısı da, 19 Aralık 1994 tarihli Hürriyet'in haberine göre, aynı Henry Kissinger gibi, yakın korunmasının Mossad ajanları tarafından sağlanıyor oluşuydu.

8 "Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası" tarafından yayınlanan 1909-1989 Türkiye'de 80 Yılda Mason Locaları (Kısa Tarih-İsimler-İstatistikler) adlı kitaba göre (İstanbul: Yenilik

Basımevi, 1990), yalnızca Yahudilerin üye olabildiği ATLAS LOCASI, 7 Ekim 1948 tarihinde kuruldu. Locanın geçmiş üyeleri arasında Türkiye'deki Yahudi cemaatinin seçkin isimleri yer alıyordu: M. Abravanel, S. Botton, Jak Essayan, Morko Kohen, Edvar Lebet, Piyer Psalti, Jak Nahum, Raul Rozenthal, Leon Yakoel, A. Mezbur, A. Mosse, A. Saltiel, K. H. Sarlıca, A. Zoletti, Sami Mordo, Y. Garti, Moris Danon, V. Menaşe, Nedim Yahya, David Kohen, Jak Bonfil, Nesim Güveniş, Benjo Alaton, Albert Menase, Viktor Sidi gibi. Bugünkü ünlü üyeler arasında ise, yazıda belirttiğimiz gibi, İshak Alaton, Üzeyir Garih gibi isimler yer almaktadır.

Türkiye'deki diğer "Yahudi locaları" arasında İstanbul vadisine bağlı olan PROMETHEE de vardır. 1909-1989 Türkiye'de 80 Yılda Mason Locaları'na göre, 9 Haziran 1952'de kurulan locanın üyeleri arasında; Aşer Pardo, J. Gomel, Rafael Roditi, Nelson Arditi, Aybars Ciliv, Murat Gomel, Mustafa Besimzade gibi isimler yer alır.

Bir diğer "İbrani loca", yine İstanbul vadisine bağlı olan HUMANITAS'tır. Aynı kaynağa göre, 6 Eylül 1961'de kurulan HUMANITAS'ın üyeleri arasında şu isimler yer alır: Mehmet Fuad Akev, Sami Mordo, Eli Behmorias, Selim Albukrek, Boris Gilodo, Yusuf Levi Levent, Albert Razon, Lazzaro Donato Franko, Emil Ada, Edouvard Ada, Viktor Alfandari, Sami Mordo, Edvart Zarfçı, Sahir Akev, Samuel Kemal Brudo, Josef Leon Gabay, Moris Alfandari, S. Soryano, Yasef Yoaf, Hayim Kohen, Jak Alguvadis, David Yerşenli, Eddy Siva, Yusuf Zara, Lazar Russo, İzak Abudaram, Leon Levi Coşkun.

Sözkonusu "Yahudi locaları" arasında üye transferle-ri de gerçekleşir. Örneğin İstanbul vadisine bağlı olan ve 14 Ocak 1977'de kurulan EVREN locası, büyük ölçüde HUMANİTAS'ın eski üyelerinden oluşmaktadır. EVREN'e üye olanlar arasında; David Yerşenli, Aron Ender, Yako Doğu, Sandro Mordo, Selim İşman, Vedat Ovadya, Kırkor Büyükerciyes, Emil Ada, Rıfat Saban, Jak Alguadiş, Kay ra Akıalp, Leon Mitrani, İsak Behar, Leon Levi Coşkun, Edi Behar, Nino Dö Behar, gibi isimler sayılabilir.

9 Hürriyet, 14 Kasım 1993.

10 Haber, 6 Aralık 1991.

11 Hürriyet, 3 Eylül 1993.

12 Mimar Sinan, sayı 52, s. 92.

13 Hürriyet, 9 Ağustos 1993.

14 Hürriyet, 4 Ağustos 1993.

15 Taha Kıvanç, Zaman, 10 Ağustos 1993.

16 Milliyet, 21 Ağustos 1993 .

17 Sabah, 16 Ağustos 1993.

18 Sabah, 26 Ağustos 1993.

19 Milliyet, 19 Ağustos 1993.

20 Milliyet, 21 Ağustos 1993.

21 Hürriyet, 15 Ağustos 1993.

22 Zaman, 18 Ağustos 1993.

23 Milliyet, 29 Ağustos 1993.

24 Show TV, Arena, 23 Eylül 1993.

25 Milliyet, 5 Ağustos 1993.

26 Necati Doğru, Milliyet, 8 Ağustos 1993.

27 Memduh Eren, "Dünyanın Gerçek Efendileri", Sorun BSD, Haziran 1991.

28 Ibid.

29 Ibid., Refik Tulga'nın masonluğu için ayrıca bkz. İlhami Soysal, Dünyada ve Türkiye'de Masonluk ve Masonlar, 4.b., İstanbul: Der Yayınları, 1988, s. 13.

30 Yıldırım Çavlı, Hürriyet, 29 Eylül 1993.

31 Zaman, 12 Ağustos 1993.

32 Zaman, 12 Ağustos 1993.

33 Çetin Özek'in masonluğu için bkz. İlhami Soysal, Dünyada ve Türkiye'de Masonluk ve Masonlar, s. 433.

34 Panorama, 12-19 Nisan 1992.

35 Zaman, 24 Temmuz 1993.

36 Kaynaklar sırasıyla, Mimar Sinan, sayı 44, s. 58; Masonluğun İçyüzü, İstanbul 1968; Mimar Sinan, sayı 23, s. 82; İlhami Soysal, Dünyada ve Türkiye'de Masonluk ve Masonlar, s. 429; Mimar Sinan, sayı 42, s. 76; İlhami Soysal, Dünyada ve Türkiye'de Masonluk ve Masonlar, s. 453.

37 2000'e Doğru, 13 Ekim 1991.

38 Serdar Özmen, "Cumhuriyet: Yolsuzluklar, Masonlar, ABD, vs.", Nehir, Eylül-Ekim 1993.

39 Aydınlık, 28 Ocak 1994.

40 Yeni Yüzyıl, 5 Ocak 1995.

41 Hürriyet, 25 Ağustos 1993.

42 Milliyet, 19 Ağustos 1993.

43 Show TV, Arena, 23 Eylül 1993.

44 Milliyet, 19 Ağustos 1993.

45 Meydan, 2 Ekim 1993.

46 Hürriyet, 27 Ağustos 1993.

47 Meydan, 26 Ağustos 1993.

48 Sabah, 23 Aralık 1993.

49 Behiç Kılıç, Meydan, 27 Ağustos 1993.

50 Milliyet, 27 Ağustos 1993.

51 EP, 19-26 Eylül 1993.

52 Meydan, 27 Ağustos 1993.

53 Zaman, 9 Eylül 1993.

54 Zaman, 7 Eylül 1993.

55 Zaman, 8 Eylül 1993.

56 Günaydın, 20 Ekim 1993.

57 Şalom, 7 Aralık 1994.

58 Nuriye Akman, Sabah, 12 Kasım 1995.

59 Hürriyet, 26 Eylül 1993.

60 Mehmet Barlas, Sabah, 25 Ağustos 1993.

61 Taha Kıvanç, Zaman, 24 Ocak 1995.