Ahirzaman Ve Hz. Mehdi

Kıyametin hemen yakınında anarşi ve kargaşa günleri vardır.

    Güzel Hatırlatmalar

    • "Dünyadan beş bin altı yüz yıl geçmiştir". Bu ümmetin ömrü bin (1000) seneyi geçecek, fakat bin beş yüz (1500) seneyi pek geçmeyecek.

      (Kıyamet Alametleri, Medineli Allame Muhammed b. Resul el-Hüseyni el-Berzenci, Pamuk Yayıncılık, İstanbul, 2002, s. 299)

    • Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Evlatlarımdan olan Mehdi’yi inkar eden beni inkar etmiştir.”

      (Bihar-ul Envar, c.51, s.73)

    • Eğer müşriklerden biri, senden 'eman isterse', ona eman ver; öyle ki Allah'ın sözünü dinlemiş olsun, sonra onu 'güvenlik içinde olacağı yere ulaştır.' Bu, onların elbette bilmeyen bir topluluk olmaları nedeniyledir.

      (Tevbe Suresi, 6)

    Güzel Konular

    Güzel Konular

    Müslümanlara güvenmekte tereddüt etmemek...

    İnsanların en zorlandıkları şeylerden biri, “birbirlerine güvenmek”tir. Fikirlerine, hayata bakış açılarına, kişiliklerine uygun insanlarla dostluklar kurabilir, belirli şartlar doğrultusunda bu kimselere sevgi, saygı yöneltebilirler. Ama gerçekten güvendiklerini göstermelerini gerektiren bir durum olduğunda hemen geri adım atarlar.

    Kendilerinden başka gerçek anlamda kimseye güven duymazlar. Ne eşlerine, ne anne babalarına, ne çocuklarına, ne dostlarına ne de akrabalarına. Yıllarca evli kalan insanların, halen eşlerine güvenemediklerine dair konuşmalara hemen her yerde rastlarız. “Babana bile güvenmeyeceksin” gibi atasözleri ise, insanların en yakın akrabalarına bile ne kadar kuşkulu yaklaştıklarının önemli bir göstergesidir.

    Hayatlarını, insanların birbirlerine olan bu güvensizliklerini görerek geçiren insanlar da, aynı şüpheli ve tedirgin yaklaşımı çevrelerindeki kimselere karşı sürdürmektedirler.

    İnsanların bu tedirginliklerinde çok fazla haklılık payı da vardır elbette. Çünkü gerçekten de sözde en yakın oldukların söyleyen kimi dostlar, sadakat yeminiyle biraraya gelmiş evli insanlar ya da bir ailenin bireyleri dahi, çok rahatlıkla birbirlerinin arkasından konuşmakta, birbirlerini gizlice izlemekte, birbirlerinden şüphe duymaktadırlar. En sıradan konulardan en önemli konulara kadar birbirlerine yalan söylemekte hiçbir mahsur görmemektedirler. Birbirlerine kıymetli bir şey, mal, mülk ya da para asla emanet edemezler. Birbirlerinin üzerine bir mal mülk geçiremezler. Zaruri durumlarda dahi cüzdanlarını, çantalarını, evlerinin anahtarlarını birbirlerine veremezler. En yakın bildikleri insanların dahi, her an bir oyun oynayıp arkadan vurması tehlikesiyle yaşarlar.

    İşte tüm bu nedenlerle cahiliye ahlakını yaşayan insanlara güvenmekte zorlanmak çok makuldür. Çünkü bu güvensizliğin haklı delilleri vardır. Ama müminlere güvenmekte tereddüt etmenin hiçbir açıklaması yoktur. Çünkü müminler, insanların görmeye alıştıkları tüm bu insan modellerinin dışında kalan insanlardır. Çünkü müminler Allah'tan korkarlar. Her yaptıkları iyiliğin ve kötülüğün ahirette hesabını vereceklerini bilirler. Bu yüzden asla yalan söylemezler. İnsanlara karşı ikiyüzlü bir tavır sergilemezler. İnsanların arkasından konuşmazlar, dedikodu yapmazlar. Dünyada sevmeyi, sevilmeyi, saygıyı, dostluğu, sadakati, vefayı, iyiliği, güzel ahlakı en iyi bilen insanlardır. Yapmayacakları şeyi asla söylemezler. Tutamayacakları bir sözü asla vermezler. Kimseye kötülük yapmazlar. Kimsenin malına canına asla zarar vermezler. Kendilerine emanet edilen bir şeyi titizlikle korurlar. Sır verildiğinde, bunu samimiyetsizce insanlara yaymazlar. İnsanlara ihanet etmez, kendilerine duyulan güveni asla istismar etmezler.

    Dolayısıyla mümine güvenmekte zorlanmak olmaz. Eğer bir insanın Allah'tan korktuğu ve sakındığı açıksa, Kuran ahlakına uyuyorsa, bu kişiye karşı insan hiç düşünmeden güven duyabilir. Malını canını, dünyada maddi manevi en kıymetli bildiği şeylerini rahatlıkla emanet edebilir. Müminlerin sözlerine, sevgilerine, saygılarına, sadakatlerine tam inanabilir. Göründüğünün dışında farklı ve gizli bir yönü olmadığına, bu kişiden kimseye zarar gelmeyeceğine tam itimat edebilir. Koruyup kollamada, şefkat ve merhamette, maddi manevi imkan sağlamada, müminin, iman eden dostlarını kendi nefsinden önde tutacağına tam olarak güvenebilir.

    Bu nedenle bir insanın müminlere karşı temkinli davranması tamamen yersizdir. Çünkü müminin içi dışı birdir. Allah korkusundan dolayı, kötü olan tavırlara asla yanaşmaz. İnsanların dünyada bildikleri her türlü iyilik ve güzellik müminlerde toplanmıştır. Bu nedenle müminlerin olduğu yer de dünyanın en güvenilir yeridir. Yüce Allah Kuran'da bu gerçeği şöyle bildirmiştir:

    Sizin dostunuz (veliniz), ancak Allah, O'nun elçisi, rüku' ediciler olarak namaz kılan ve zekatı veren mü'minlerdir. (Maide Suresi, 55)

    Kim Allah'ı, Resûlü’nü ve iman edenleri dost (veli) edinirse, hiç şüphe yok, galip gelecek olanlar, Allah'ın taraftarlarıdır. (Maide Suresi, 56)

    ''Ancak şu şartlar oluşursa, bunu yapabilirim'' mantığı yanlıştır. Mümin Allah'a güvenecek ve gücü ve sonucu Allah'tan isteyerek, elinden gelen çabanın en fazlasını gösterecektir.

    Aklının tam olarak yatmadığı bir konu olduğunda, insanın nefsinde buna bahane bulmaya yönelik çok yoğun bir eğilim vardır. Nefsin yaygın olarak sunduğu bahanelerden biri de, “Eğer şartlar şöyle olsaydı, o zaman ben de şöyle olurdum” gibi, yapması gereken her ne ise, bunu, içerisinde bulunduğu durum müsait olmadığı için yapmadığını savunan bir mantığa dayanır.

    Kişi kendisini bu bahaneye tam olarak inandırır ve sürekli olarak istediği ‘o şartların’ oluşmasını bekler. Asıl olarak, hedefe yönelip, o konuyu halletmek yerine, tüm dikkatini öncelikle kendi kafasındaki şartların oluşup oluşmadığına verir. Bu yanlış inancı sebebiyle de, bir türlü asıl göstermesi gereken gayreti gösterecek gücü kendinde bulamaz. Ve bu şekilde aylarca, yıllarca oyalanıp durur.

    Kuşkusuz ki bu çok yanlış bir mantıktır. Öncelikle insan aklı çok kısıtlıdır. İnsan bir konuyu ancak çok sınırlı bir bakış açısıyla düşünebilecek bir yetenege sahiptir. Allah ise sonsuz akıl sahibi olandır. Allah, bir olayı her yönüyle; gizlisiyle saklısıyla, öncesiyle sonrasıyla, tüm bakış açılarıyla ve herkesin açısından en iyi şekilde bilendir. Dolayısıyla Allah bir olayı belirli şartlar içerisinde yaratıyorsa, bunda çok fazla hikmet vardır. Çünkü bu şartlar, sonsuz aklın bir tecellisidir. Demek ki insanın, o sonraya ertelediği çabayı, o anki mecvut şartlar içerisinde göstermesi gerekmektedir. Allah bunda bir hayır görmekte ve insanı bu şartlarla denemektedir.

    Ayrıca eğer şartlar müsait olmasa, Allah o kişiden o tavrı göstermesini zaten istemez. Çünkü Allah Kuran'da bir insana güç yetirebileceğinden fazlasını yüklemeyeceğini bildirmiştir. Bu nedenle insanın kendi kafasında oluşturduğu, “Ancak şöyle olursa, ben bunları yapabilirim” şeklindeki mantık baştan sona tamamiyle yanlıştır. Kuran'da bu gerçek insanlara şöyle bildirilmiştir:

    İman edenler ve salih amellerde bulunanlar -ki Biz hiç kimseye güç yetireceğinden fazlasını yüklemeyiz- onlar da cennetin ashabı (halkı)dırlar. Onda sonsuz olarak kalacaklardır. (Araf Suresi, 42)

    Hiç kimseye güç yetireceğinden fazlasını yüklemeyiz; elimizde hakkı söylemekte olan bir kitap vardır ve onlar hiçbir haksızlığa uğratılmazlar.(Müminun Suresi, 62)

    Bunun yanı sıra, kişinin beklediği o şartlar ona gerçekten çok gerekli görünse bile, yine de insanın sırf bu sebeple, yapması gereken bir şeyi ileriki bir zamana atması doğru değildir. Eğer Allah'ın rızası kişinin bir konuda gayret göstermesini gerektiriyorsa, o zaman bir müminin bunu hiçbir sebeple ertelemesi vicdana uygun olmaz.

    Bir de müminin bir özelliği, hiçbir zaman için ‘şartlar müsait değil’ gibi bir mantıkla hareket edip pes etmemesidir. Örneğin dünyadaki inkar edenlerin sayısı ve etkinliği çok fazladır. Ama mümin hiçbir zaman için “Nasıl olsa durum böyle” diyerek, İslam ahlakını tüm dünyaya hakim kılmak için çaba harcamakta gevşeklik göstermez. Ya da çevresinden baskı gördüğü için, “Şu anda bunun için ortam müsait değil” diyerek, insanlara Kuran ahlakını tebliğ etmekten vazgeçmez.

    İşte bu mantık, müminin hayatındaki her konu için geçerlidir. İnsan, günlük hayatta karşısına çıkan bir konuyu hallederken de, nefsindeki bir kötülüğü yenerken de ‘bahane bulmanın’ ve ‘içerisinde bulunulan şartları mazeret göstermenin’ Kuran'a uygun olmayacağını unutmamalıdır. Kuran'da insanın, her ne mazeret öne sürerse sürsün, aslında her şartta, ne yapması gerektiğini bildiği şöyle haber verilmiştir:

    Hayır; insan, kendi nefsine karşı bir basirettir.

    Kendi mazeretlerini ortaya atsa bile.(Kıyamet Suresi, 14-15)

    Tüm bu önemli gerçeklerin yanında, insanın hiç unutmaması gereken bir diğer konu da ‘ölümün yakınlığı’dır. Bir kimse, “Şartlar uygun değil”, “Ben bunu, ancak şu olursa yapabilirim” gibi mantıklara kendini inandırırıp, o şartların oluşmasını beklerken, bir anda kendisini ölümün eşiğinde de bulabilir. Bir anda fiziksel anlamda tüm gücünü yitireceği bir hastalıkla burun buruna gelebilir. Ya da içerisinde bulunduğu şartlar, mevcut olandan çok daha zorlu ve çok daha istemediği bir hale gelebilir. O zaman onun mantığına göre, “Şartlar oluşmadığı için yapamıyorum” dediği bir şeyi yapmaya hiç güç bulamayacağı bir durum oluşmuş olacaktır. Oysa ki, şartlar mevcut olandan daha zor hale gelse de, yine de mümin, -Allah'ın izni ve yardımıyla- mutlaka doğru olanı yapmaya gücünün yeteceğine inanmalı ve bu inançla elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışmalıdır. Bu çabasıyla bir sonuç elde etse de etmese de, Allah onun niyetini ve çabasını görecek ve inşaAllah onun ahlakına en güzel karşılığı verecektir. Kuran'da Allah'ın bu sonsuz adaleti şöyle haber verilmiştir:

    Kim de ahireti ister ve bir mü'min olarak ciddi bir çaba göstererek ona çalışırsa, işte böylelerinin çabası şükre şayandır.(İsra Suresi, 19)

    Olayları, tavırları, konuşmaları derinlemesine araştırıp kurcalama alışkanlığı, bazen insana beklediği gibi huzur değil, rahatsızlık verebilir...

    İnsan gün boyunca hoşuna giden ya da gitmeyen pek çok olayla karşılaşır. Çoğu insan, bu yaşadıkları üzerinde gerektiği kadar durup hayatına devam eder. Ancak bazı insanlar da vardır ki, yaşanan olayları, yapılan konuşmaları kolay kolay zihinlerinden atamaz ve her biri üzerinde detaylı analizler yaparlar. Yaşadıkları olaylarda verilen bazı tepkileri, gösterilen tavırları, yapılan konuşmaları yeterli ve açıklayıcı bulmaz; sonrasında ilgili kişilerle bu konuları yeniden gündeme getirip iyice detaylandırmak ve netleştirmek isterler. Ve o andan sonra da, gün boyunca dikkatleri o konuya takılıp kalır. İnce ince yaşadıkları olayları düşünür, yapılan konuşmaları tek tek ve tekrar tekrar akıllarından geçirir ve kendilerince belirli çıkarımlar yaparlar. Aslında konu o gün, o saatte orada yaşanıp bitmiştir. Ancak bu kişilerin içleri bir türlü rahat etmez. “Öyle değil de, şöyle deseydim”, “O konuyu tam olarak açıklayamadım, biraz daha detay verebilseydim”, “O sözlerle ne demek istediğini daha iyi açıklamasını isteseydim”, “Yaptıklarının sebebini ve ne anlama geldiğini karşılıklı konuşsaydık” gibi ardı arkası gelmeyen kuruntularla yaşadıkları olaylar üzerinde derin tahliller yaparlar.

    Söz konusu kişilerin bu bakış açılarının bir sebebi, karşılarındaki insanlarla aralarındaki konuları tüm detaylarıyla uzun uzun konuştukları takdirde, çok daha iyi sonuçlar alacaklarına inanmalarıdır. Bu nedenle de bir konuşmanın yarım kalmasından, tam olarak netleştirilmemesinden ya da yapılan bir tavrın haklı nedenlerinin, mazeretlerinin dile getirilmemiş olmasından ciddi şekilde rahatsızlık duyarlar.

    Oysa bu pek çok açıdan yanlış bir yaklaşımdır. Elbetteki bazen insanların bazı konuların üzerinden yüzeysel olarak geçip gitmeleri, belirli açılardan sorun oluşturabilir. Örneğin bir kimse bir arkadaşından arabasını ödünç aldığında ve arabayı çarpmış olarak geri getirdiğinde, mutlaka bunun açıklamasını yapmak durumundadır. Aksi nezakete, dostluğa, samimiyete, dürüstlüğe yakışmayacak bir tavırdır.

    Ancak gün içinde insanların yaşadıkları bazı şeyler de vardır ki, bu örneğin tam tersine, ne kadar az detaya inilir, ne kadar yüzeysel şekilde halledilirse, her iki taraf için de o kadar daha az rahatsız edici olur. Örneğin bir insanın ağzından istemeden, düşünmeden yanlış bir söz çıktığında, eğer karşı taraf bu kişinin samimiyetinden, iyi niyetinden eminse, güzel olan konuyu uzatmadan hemen kapatmaktır. Karşı tarafın kusurunu irdelemek yerine, hemen üzerini örtüp görmezden gelmektir. Aksi karşı tarafı mahcup edecek, sıkıntıya sokacak ve zor durumda bırakacaktır. Konuyu açıklayıp düzeltebilmek için gireceği her detay, yapacağı her açıklama, konuyu daha da içinden çıkılmaz ve rahatsız edici şekle sokacaktır.

    Güzel ahlakın gereği olayların üzerine gitmemek, büyütmemek, olduğu kadarıyla bırakmaktır. Nedenlerini, niçinlerini öğrenebilmek için insanları sorgulamak, duygularını düşüncelerini anlayabilmek için derin analizler yapmak, söylenmeyecek şeylerin söylenmesi için ısrarcı olmak, zannedildiği gibi her zaman için insanlara fayda getirecek bilgiler olmayabilir. Bazen güzel bir tavrı sorgulamak, o güzelliğin doğallığını, samimiyetini, içtenliğini ortadan kaldırabilir. Güzel bir mimik, güzel bir tavır, güzel bir söz o anda yaşanıldığı şekliyle güzel olabilir. Geriye dönüp bunların sebeplerini araştırmak, içten gelerek mi yapıldı yoksa özel olarak tasarlanmış mıydı diye analizini istemek, insanları samimiyetten uzaklaştırıp standart kalıplara sokacak ve rahatsızlık verecektir. Aynı şekilde olumsuz tavırlarda ya da yakışıksız sözlerde de, geri dönüp o insanlarla bunlar üzerinde uzun uzun konuşmaya çalışmak, oluşan rahatsızlığı daha da artırabilecek bir yaklaşımdır. Herhangi bir çözüm ya da düzeltme amacı olmaksızın kötü tavırlara daha da dikkat çekmek, yanlış sözleri tekrar tekrar dile getirmek, bunların altında yatan nedenleri insanların yüzlerine vurmak, karşılıklı olarak kişileri yıpratacaktır.

    İnsanın hedefi sürekli olarak güzel söz söylemek ve güzel tavırlar göstermek olmalıdır. Eğer bunlarda kusurlar oluşuyorsa, bu durumda da, kişi bunlar üzerinde oyalanıp vakit kaybetmeden, bir sonraki adımı en güzeliyle atmaya bakmalıdır. Bu tür bir yaklaşım, insanları boş sözlerden, gereksiz rahatsızlıklardan, huzursuzluklardan, tartışmalardan uzaklaştırır. Sürekli olarak iyi davranışlarda bulunmak, güzel sözler söylemek, Allah'ın izniyle zaten kötü olanları örtüp kapatacaktır.

    ... Şüphesiz iyilikler, kötülükleri giderir. Bu, öğüt alanlara bir öğüttür. (Hud Suresi, 114)

    Mehdi’nin çıkışından evvel, (her tarafı) aydınlatan kuyruklu bir yıldız doğacaktır.”(Kıyamet Alametleri, s. 200)