Ahirzaman Ve Hz. Mehdi
Kıyametin hemen yakınında anarşi ve kargaşa günleri vardır.
Güzel Hatırlatmalar
-
"Dünyadan beş bin altı yüz yıl geçmiştir". Bu ümmetin ömrü bin (1000) seneyi geçecek, fakat bin beş yüz (1500) seneyi pek geçmeyecek.
(Kıyamet Alametleri, Medineli Allame Muhammed b. Resul el-Hüseyni el-Berzenci, Pamuk Yayıncılık, İstanbul, 2002, s. 299)
-
Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Evlatlarımdan olan Mehdi’yi inkar eden beni inkar etmiştir.”
(Bihar-ul Envar, c.51, s.73)
-
Eğer müşriklerden biri, senden 'eman isterse', ona eman ver; öyle ki Allah'ın sözünü dinlemiş olsun, sonra onu 'güvenlik içinde olacağı yere ulaştır.' Bu, onların elbette bilmeyen bir topluluk olmaları nedeniyledir.
(Tevbe Suresi, 6)
Güzel Konular
Ölüm anında bile adamlık dinini uygulayabilmek, üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir ibret vesilesidir
Ölüm, insanın, var olduğunu zannettiği tüm gücünü yitirdiği, Rabbimiz'in karşısındaki zavallığını, muhtaçlığını, aczini kamil anlamda ve olabilecek en açık şuurla kavradığı andır. Normal şartlarda bu apaçık gerçekle yüzleşen bir insanın, o ana kadar her nasıl bir ahlak yaşamış olursa olsun, büyük bir sevgi, saygı ve acz ile Allah'a teslim olması umulur. Samimiyetin olabilecek en üst derinliğine ulaşması, imanı ve iman ahlakını olabilecek en iyi şekilde yaşaması beklenir.
Ancak kimi zaman bu konuda, iman edenlerin büyük bir ibret vesilesi olarak gördükleri, olağandışı durumlar oluşur. Dayanılması çok zor sıkıntılar yaşayan, tedavisi mümkün olmayan ve onulmaz acılar yaşatan hastalıklara yakalanan ve hatta ölümüne çok az süre kaldığı tıbben kesinleşmiş olan bazı insanlar, değil aczlerini hissedip Allah'a sığınmak, -Allah'ı tenzih ederiz- çok çirkin bir cesaret ve imani şuursuzluk örneği sergilerler. Ölümün yakınlığını görüp Allah'a sığınmak; iman edip ahireti düşünmek yerine, dünya hayatına olan bağlılıklarında direnirler. İman eden insanların, büyük bir hayret ve ibret ile izledikleri bu kimseler, aynı zamanda da Allah'ın Kuran'da haber verdiği ayetlerin çok önemli tecellileridir.
Elbetteki bu, “adamlık dini” olarak ifade edilen, sadece dünyayı esas alan; yalnızca dünyaya ve insanlara göre yaşamayı hedef alan hayat şeklinin, kişiyi sürüklediği en uç ve en boş, en akılsızca ve en büyük pişmanlığa yol açacak olan evresidir.
Müminlerin, ibret alarak imanlarının artmasına, Allah'a daha da derin bir saygıyla bağlanmalarına ve aczlerini daha da iyi hissetmelerine vesile olan bu insanların örneklerine hemen hemen her gün gazetelerde, haberlerde ya da toplumda rastlamak mümkündür. Örneğin dünya ortalamasında sağkalım oranı yaklaşık 20 - 30 ay olan bir kanser türünde, -Allah'ın lütfuyla- kansere yakalandığı halde 10-20 yıl daha hayatını sürdürebilen bir insanın, bu durumuna şürkedip, her geçen gün Allah'a daha da yakınlaşması; ahiret için daha da samimi çaba harcaması beklenirken, böyle bir kişi, hayatını, son anına kadar dine ve inananlara karşı mücadeleyle geçirebilmektedir. İçerisinde bulunduğu onca acz ve sıkıntıya rağmen, belki de bir an olsun, Allah'ın üzerindeki rahmetini düşünmemekte; yaşadığı tüm güzellikleri ona verenin yalnızca ve sıkıntılarını giderecebilecek tek gücün Yüce Rabbimiz olduğunu takdir edememektedir. Ölmesinin an meselesi olduğunu, Allah'ın huzuruna varacağını ve kendisini kurtarabilecek Allah'tan başka hiçbir güç olmadığını çok iyi kavradığı halde, bile bile imandan yüz çevirmektedir.
Aynı şekilde hiç ummadığı bir anda ölümcül bir kanser türüne yakalandığını ve birkaç aylık bir ömrünün kaldığını öğrenen bir kişi, -Allah’ın gücüne, kudretine, merhametine sığınması beklenirken-, çirkin bir cesaret ile dinsizliğini, inançsızlığını daha da iyi vurgulamaya çalışmakta; halen hem kendisine hem çevresine dinsizliğin tebliğini yapabilmektedir. Bu tavrının nedeni sorulduğunda ise, “Sırf öleceğim diye dindar olmam” ya da “Her canlı bir gün ölümü tadıyor; mühim olan insanın, ölüme kadar nasıl bir hayat geçirdiği” gibi şuursuz konuşmalar yapabilmektedir.
Bir daha asla geri dönemeyeceği dünya hayatından elinde sadece son birkaç ay kalmıştır. Ancak buna rağmen bu son birkaç ayını, sevgiyle, samimiyetle; iyilikten, güzellikten, doğrulardan yana birşeyler yaparak geçirmek yerine, isyan, öfke ve çirkin cesaret ile tüketmektedir. Ve bunun ne kadar boş bir çaba ve ne kadar büyük bir kayıp olduğundan; ve sonrasında nasıl telafi edilemez, derin bir acı ve pişmanlığa dönüşeceğinden habersizdir. Kendince insanları şaşırtacağını, ilgi çekeceğini, ölümden ve ahiretten yana duyduğu korkuyu tamamen gizleyebildiğini düşündüğü marjinal ve uç konuşmalar yapması, bu kişiye ne dünyada ne de ahirette fayda sağlayacaktır. Yüzyıllardır ölümden hiçkimse kaçamamıştır. Bugünden sonra da kimse kaçamayacaktır. Kendince –Allah'ı tenzih ederiz- ölüme, ahirete meydan okuyan konuşmalar yapması, o kişiyi güçlü ve bağımsız hale getirmeyecektir. O kişi, yine Allah'ın yarattığı bir kul olmaktan başka bir şey olamayacaktır. Ve Allah'ın dilediği gün, dilediği saniye, dilediği yerde kesin olarak ölecektir. Aynı şekilde, etrafına yaptığı “cennetin, cehennemin olmadığı” şeklindeki konuşmalarla da ahiretten kaçamayacaktır. Allah, bu kişiyi gösterdiği çirkin cesaretten ve Allah'a karşı gösterdiği enaniyet ve kibirden dolayı cezalandıracaktır. Dolayısıyla bu kimsenin elinde kalan tek şey, sonsuza kadar yaşayacağı pişmanlık olacaktır.
Yine doktorların birkaç saat içerisinde öleceğini söyledikleri ve ciğerleri ancak solunum cihazlarıyla zar zor çalışabilen bir başka kanser hastası, bu son saatlerini, kendisini, hastanedeki hasta yatağından atarak, solunum cihazlarını yüzünden söküp çıkarmaya çalışarak geçirmektedir. Vücudunun iflas etmesi, solunum organlarının tamamen çökmesi sebebiyle gerçekten çok acı çektiği, her geçen saniye ölüme biraz daha yaklaştığı anlar, o kişinin Allah'a sığınması, Allah'ın gücünden başka hiçbir güç olmadığını anlaması ve Allah'ın merhametine sığınıp tevbe etmesi için çok özel yaratılmış, çok kıymetli vakitlerdir. Ölümüne artık dakikalar kalmıştır. Ama bu kişi, bu gerçeği görerek Allah'a teslim olmak, acz içinde Allah'a sevgiyle bağlanmak yerine, yine isyanı tercih etmektedir. O anda asıl olarak hedefi, yalnızca o saniyeler içinde yaşadığı acıdan kurtulabilmenin yolunu bulabilmektir. Oysa yaptığı bu tercih ile, ne bir saniye, ne bir saat, ne bir yıl; sonsuza kadar onulmaz acılara dayanmak zorunda kalacağını göz ardı etmektedir.
Dünya hayatında iman edenler için ibret vesilesi olan bir başka insan türü de, ölümleriyle, cenazeleriyle ya da mezarlarıyla övünen kişilerdir. Bu kimseler bu konuları da, acizliklerini, Allah'a olan muhtaçlıklarını anlamak için birer vesile olarak değil de; dünya hayatında giriştikleri yarışta insanlara hava atabilmenin, üstün çıkabilmenin bir yolu olarak görürler. “Çok iyi bir yerde, deniz manzaralı, boğaza nazır bir mezar satın aldım. Benim mezarım herkesinkinden daha iyi. Öldükten sonra da çok iyi bir yerde olacağım” gibi sözlerle insanlara sükse yapabildiğini sanır. Ölümden sonra da çok iyi bir yerde vakit geçireceği aldatmacasıyla kendisini avutmaya çalışır. Halbuki ister deniz kenarında, ister dünyanın en şaşalı, en lüks, en görgemli yerinde gömülsün; mezar taşları dünyanın en pahalı taşlarıyla, elmaslarla, pırlantalarla, zümrütlerle, yakutlarla bezensin, toprağın altında bedeninin alacağı hal bellidir. Ve bu gerçekten tek bir insan bile kaçamayacaktır. Vücudu çok kısa bir süre içerisinde çürüyüp kokuşacak; kimsenin bir saniye bile olsun görmek veya yanında durmak dahi istemeyeceği bir varlığa dönüşecektir. Kimse o kişinin, ne ne kadar ihtişamlı bir mezara sahip olduğunu ne de mezarının konumunu düşünmeyecektir. Ahirette ise, mezarının hangi semtte, hangi mevkide bulunduğu, ne kadar para harcanarak yapıldığı gibi detayların hiçbir önemi kalmayacaktır. Geriye kalan sadece bu kişinin, hayatını Allah'ın rızasına uygun bir şekilde geçirip geçirmediği olacaktır.
Kimisi de “Önemli olan ölmem değil; cenazemin nasıl olacağı. Madem ölüyorum, o zaman en mükemmel ölüm merasimi benim olsun” gibi sözlerle ölümü anlamazlıktan gelmeye çalışır. “Cenazemde şu şarkı çalsın, şu resmim herkese dağıtılsın, naaşım önce şu yerlere götürülsün, şu binalarda benim için tören yapılsın, televizyonlardan şu şekilde naklen yayınlansın” gibi detayları organize ederek, ölümün kendisini götüreceği zorlu sondan kurtulabileceğini düşünmeye çalışır. Halbuki, ne kadar ‘iman etmediğini ve ahirete inanmadığını’ söylese de, içten içe aklının bir yerlerinde ahiretin kesin bir gerçek olduğuna ve hesap günüyle karşılaşacağına ihtimal vermenin dehşet dolu korkusunu yaşamaktadır. Son anına kadar hala, dünyaya yönelik organizasyonlar yaparak kendisini rahatlatabileceğini ve bu korkuyu unutabileceğini sanır. Ama en ufak bir faydası olmaz.
Buraya kadar birkaç örnekle anlatılan bu insan karakterlerine, hemen her gün, hem de dünyanın her yerinde rastlamak mümkündür. Cehennem ise, Allah'a ibadette büyüklük gösteren bu tür insanların buluşma yeri olacaktır.
Ayrıca Allah, adamlık dinine son noktasına kadar kendini kaptıran bu insanları da, -Allah'ı tenzih ederiz- onların cesaret dolu sözlerini ve tavırlarını da belirli hikmetlerle yaratmaktadır. Bunlardan en önemlilerinden biri, ‘müminlerin imanını artıracak ibret vesileleri’ olmalarıdır. Allah, kendisine büyük bir sevgi, samimiyet ve saygı ile bağlı olan kullarınına, imansızlığın korkunçluğunu anlayabilecekleri böyle örnekler göstermektedir. Müminler de, bu olayları ve insanları Kuran gözüyle değerlendirip daha da şuurlu, daha da şevkli, daha da derin imanlı kimseler haline gelmektedirler.
Allah Kuran'da adamlık dinini yaşayan bu kişileri, henüz dünyada vakitleri varken iman etmeleri için şu şekilde uyarmıştır:
Allah'tan, geri çevrilmesi olmayan bir gün gelmeden evvel, Rabbiniz'e icabet edin. O gün, sizin için ne sığınılacak bir yer var, ne sizin için inkar (etmeye bir imkan). (Şura Suresi, 47)
Azap size gelip çatmadan evvel, Rabbiniz'e yönelip-dönün ve O'na teslim olun. Sonra size yardım edilmez. Rabbiniz'den, size indirilenin en güzeline uyun; siz hiç şuurunda değilken, azap apansız size gelip çatmadan evvel.(Zümer Suresi, 54-55)
Allah'a iman etmemede gösterdikleri kararlılık ile tüm dünyada ibret vesilesi olan bu insanların ahiretteki pişmanlık dolu sözleri ise, Kuran'da şöyle ifade edilmiştir:
Gerçekten Biz sizi yakın bir azab ile uyardık. Kişinin kendi ellerinin önceden takdim ettiklerine bakacağı gün, kafir olan da: "Ah, keşke ben bir toprak oluverseydim" diyecek.(Nebe Suresi, 40)
Ateşin üstünde durdurulduklarında onları bir görsen; derler ki: "Keşke (dünyaya bir daha) geri çevrilseydik de Rabbimiz'in ayetlerini yalanlamasaydık ve mü'minlerden olsaydık."(Enam Suresi, 27)
Ve derler ki: "Eğer dinlemiş olsaydık ya da akıl etmiş olsaydık, şu çılgınca yanan ateşin halkı arasında olmayacaktık."(Mülk Suresi, 10)
Der ki: "Keşke hayatım için, (önceden bir şeyler) takdim edebilseydim." (Fecr Suresi, 24)
"... Keşke Rabbime hiç kimseyi ortak koşmasaydım."(Kehf Suresi, 42)
"... Ah keşke, elçiyle birlikte bir yol edinmiş olsaydım,"(Furkan Suresi, 27)
Hataları düzeltirken unutulmaması gerekenler...
Bazen insanlar eksik bir yönlerini düzeltmek için çaba harcarlar. Bunun socunda da gerçekten düzelttiklerini zannederler. 1 şiddetinde bir baskıyla karşılaştıklarında buna dayanırlar. 2 şiddetinde bir baskı olduğunda buna da dayanırlar. Ama biraz daha fazlası geldiğinde buna karşı direnç gösteremezler. Nefislerindeki bu eksikliği tetikleyecek herhangi bir kışkırtmada hemen eski tavırlarına geri dönerler. O ana kadar kökten hallettiklerini, tamamen düzelttiklerini sandıkları o eksikliklerini aslında hiç düzeltmemiş olduklarında da ancak böyle bir durum oluşunca anlarlar.
Bazen de insanların, -toplumda kullanılan ifadeyle- bir ‘bam telleri’ vardır. Herşeye karşı tahammülleri vardır ama o ‘bam teli’ olan noktada tüm kontrollerini yitirirler. Kimi zaman bu ‘bam teli’ tek bir sözdür. Kimi zaman bir tavır, kimi zaman belirli şartlar, kimi zaman da belirli bir insandan gelen tepkiler. Böyle bir kişi en ağır sözlere karşı bile, güzel bir sabır gösterip, güzel ahlakla karşılık verebilirken, o söz söylendiğinde, nefsindeki ani bir tırmanışla sabrını kaybeder. Ya da herkesin yaptığı hatalar veya verdiği tepkiler onu rahatsız etmezken, belirli bir kişinin tavırları onda müthiş bir rahatsızlık oluşturur. İşte bu ‘bam tellerini’ iyi tespit edemeyen ya da tespit ettiklerinde de, özellikle bu konu üzerinde nefislerini iyi eğitmemiş olan kişiler de, hatalarına kolaylıkla geri dönebilirler.
Ama önemli olan insanın böyle durumlarla karşılaşmadan önce o kusurundan gerçekten kurtulup kurtulamadığını iyi analiz edebilmesidir. Buna göre de öyle bir hatayı hiç yapmayacak şekilde kendini eğitebilmesidir. Çünkü istediği takdirde, insanın buna da güç yetirebilecek kapasitesi vardır. Ama bunun için gereken şart, ‘kişinin kendisine karşı çok dürüst olması’dır. Kendisine, sanki yabancı biriymiş gibi ‘dışarıdan bakabilmesi’dir. Nefsine acımamasıdır. Kendini haklı görmemesidir. Kusurunu mazur görmemesidir. Kendini ‘müstağni görmemesi’dir. Eksikleri olabileceğini hiç ihtimal vermeden, ‘Ben zaten iyiyim’, ‘ben zaten değiştim’, ‘ben zaten elimden gelen çabayı gösteriyorum’, ‘ben zaten samimiyim’ dememesidir. Bu tarz mantık örgülerinin, kişiliğini değiştirmesine olumsuz etki edebileceğini bilmesidir.
Böyle bir kişi nefsine karşı daha sert önlemler almalıdır. İradesini daha fazla güçlendirmelidir. Hatalı yönlerine karşı daha köklü tedbirler almalıdır. Nefsindeki eksik noktaları iyi tespit edip bu konuda çok sayıda aksi eylem yapmalıdır. Örneğin nefsinde tembellik varsa, ısrarla sürekli daha da çalışkan olmak, her gördüğü işe atılmak, her ihtiyacı olana en önde yardıma koşmak için dikkat vermelidir. Gururlu ve enaniyetli bir yapısı varsa, gün içinde her fırsatta kardeşlerine karşı gururunu kıracak, tevazusunu gösterecek sözler söylemeli ve bu tür davranışlarda bulunmalıdır. Rahatsızlık duyduğu, öfkelendiği, kıskandığı, tahammül edemediği belirli bir kişi varsa, özellikle o kişiye karşı özel bir saygı, sevgi, ilgi, şefkat ve ihtimam göstermeyi ihtisas konusu haline getirmelidir. Bu kişiye hürmetle ikramlarda bulunmalı, yardıma ihtiyacı olduğuna ilk öne atılan o olmalı, konuşmalarında o kişiyi onore eden, ön plana çıkaran ve yücelten sevgi dolu bir üslup kullanmalıdır.
Eğer nefsinin, eğitmeye çalıştığı kötü bir yönü varsa, bu kötü huyunun kendisine ‘Allah'ın sevgisini kaybettirebileceğini’ iyi düşünmelidir. ‘Allah'ın sevgisi, dostluğu, rahmeti’ bir insanın dünyada karşılaşabileceği tüm nimetlerden çok daha ve hiçbiriyle kıyaslanmayacak büyük bir nimettir. İnsana ‘Al, dünyanın tamamı senin olsun; tüm zenginlikler, tüm evler, arabalar, tüm yiyecekler, tüm güzel mekanlar; kısacası aklına gelen herşey ve tamamı senin olsun’ dense ama bu insan Allah'ın sevgisini kaybetmiş olsa, bunların hiçbiri onu mutlu edemez ve hiçbirinin değeri olmaz. Allah'ın sevgisinden mahrum olmak, hiçbir nimetle kıyaslanamayacak bir kayıptır. İnsanın elinde sahip olduğu tek bir dünya malı dahi olmasa, ama Allah'ın sevgisi, dostluğu, yakınlığı olsa; insanın bundan duyacağı mutluluk da hiçbir şeyle kıyaslanamayacak kadar büyük olur. Bu yüzden eğer bir insan, bir eksiğini düzeltmede ‘iradesinin yetmediğini’, ‘elinden geleni yaptığını ama halledemediğini’ düşünüyorsa, önce bu büyük tehlikeyi iyice tefekkür etmeli, sonra aynı sözü o kadar rahat söyleyip söyleyemeyeceğini bir daha düşünmelidir. ‘İradem yetmiyor’ sözü, müminin söyleyeceği bir söz değildir. Mümin kendisine güçsüzlüğü, iradesizliği yakıştırmaz ve böyle bir şeyi asla kabul etmez. Ne kadar zorlanırsa zorlansın yine de söyleceği söz, ‘Ben Allah'ın izniyle bunu hallederim, Allah bana yardım eder’ olur. Bu sözü söyleyen bir insana, Allah o yolda bütün kapıları açar; güç kuvvet verir. O hatasını yenecek aklı, Allah o insanın ruhunda oluşturur.
Bu nedenle hatasını düzeltmek isteyen insanın ilk yapacağı ‘Allah'a güvenip dayanmak’ olmalıdır. Nefsine karşı dürüst ve samimi yaklaşmak, bu konuda elinden gelen tüm çabayı göstermek ve Allah'ın kendisine yardım edeceğinden kesin emin olmak...
Sonrasında, Allah'ın insanlardan, ‘güçlerinin yetmeyeceği bir şeyi istemeyeceğini’ asla unutmamalıdır. Eğer Allah insanın karşısına çözmesi gereken bir konu, düzeltmesi gereken bir hata, yenmesi gereken bir özellik çıkartıyorsa, o kişiye mutlaka bunu yapabilecek gücü de vermiştir. Kuran ayetlerinde bu önemli sır insanlara şöyle bildirilmiştir:
Allah, hiç kimseye güç yetireceğinden başkasını yüklemez...(Bakara Suresi, 286)
... Hiçbir nefse, gücünün kaldırabileceği dışında bir şey yüklemeyiz... (Enam Suresi, 152)
Diğer yandan da Allah, Kendi rızası için böyle bir işte sebat gösteren kullarına ‘Kendi Katından mutlak bir yardım’ da vadetmiştir:
... Kim Allah'tan korkup-sakınırsa (Allah) ona işinde bir kolaylık gösterir.(Talak Suresi, 4)
Demek ki, gerçekten zorlukla beraber kolaylık vardır.
Gerçekten güçlükle beraber kolaylık vardır.
Şu halde boş kaldığın zaman, durmaksızın (dua ve ibadetle) yorulmaya-devam et.
Ve yalnızca Rabbine rağbet et.(İnşirah Suresi, 5-8)
Allah böyle bir konuda samimi çaba harcayan kullarına, ne kadar büyük zorluklarla karşılaşırlarsa karşılaşsınlar, bunun beraberinde mutlaka bir ‘kolaylık’ yaratacağını vadetmiştir. Ve Allah kullarına, her ne olursa olsun ‘yalnızca Allah'a yönelip dönmelerini’; gerçek çözümü ancak burada bulabileceklerini hatırlatmıştır.
'Gizli kirlere' ve 'zincirleme kirlenme'ye karşı alınması gereken temizlik önlemleri
Kirliliğin insanlara getirebileceği zarar ve sıkıntıları bilen şuuru açık her insan için temizlik son derece önemli bir konudur. Ancak buna rağmen, tüm bu insanların da ‘kendilerine göre bir temizlik anlayışları’ vardır. Dolayısıyla da, en gelişmiş imkanlara sahip olsalar da, çok kısıtlı şartlar altında olsalar da, bu insanlar temizliği ancak kendi anlayışı çerçevesinde uygular.
Ancak insan hayatındaki her güzel şey gibi, temizlik de ancak akıl ile kavranabilen ve akıl ile uygulanabilen bir şeydir. Bir insan ancak aklı, vicdanı ve dikkati doğrultusunda neyin temiz neyin ise kirli olduğunu fark edebilir. Aynı şekilde bir insanın kirlilikten rahatsızlık duyup duymaması da yine aklına ve vicdanına bağlıdır.
Dolayısıyla, derin düşünmeyen, aklını, vicdanını kullanmayan, dikkati kapalı bir insanın temiz kabul ettiği bir şey, akıllı, vicdanlı ve dikkatli bir insan için aslında çok kirli ve rahatsız edici olabilir. Bu da insanların temizlik olarak bildikleri pek çok bilginin aslında yetersiz olabileceğini; ‘akıl vicdan kullanıldığında çok daha derin ve detaylı bir temizlik anlayışının elde edilebileceğini’ göstermektedir.
Ayrıca temizlik konusunda bilinmeyen pek çok temel bakış açısı da vardır. bunlardan biri, ‘bir gizli bir de açık kirlilik şeklinde, iki türlü kirlenme olması’dır. Örneğin yere bir çöp döküldüğünde bunun kirli olduğunu ve temizlenmesi gerektiğini elbette hemen herkes bilir. Ancak bazı kirler de vardır ki, görünüşte bunları belli edecek bir alamet yoktur. Ancak belki de bu temiz sanılan yerler, görünen bir kirden çok daha kirlidir. İşte akıllı, vicdanlı ve dikkatli bir insan bu görünmeyen kirlerin de şuurunda olan, bunlardan da rahatsızlık duyan ve bunlara karşı ciddi tedbirler alan insanlardır.
Temizlikte insanların ölçü kabul etmeleri gereken bu temel bakış açılarından bir diğeri ise ‘hijyen’dir. Örneğin bir evin sokak kapısı tozlu ya da çamurlu olmayabilir. Ve bakıldığında çok temiz, cilalı ve parlak görünebilir. Oysa ki her gün sokakta, birbirinden farklı temizlik anlayışlarına sahip olan binlerce insanın yaşadığı yerlerde vakit geçirdikten sonra ellenen sokak kapısı görünmeyen pek çok kir içermektedir. Sokak kirinin taşındığı böyle bir yere ellendikten sonra, bu kiri evin temiz yerlerine; koltuklara, perdelere, evin iç kapılarına taşımak son derece yanlıştır.
Bir de ‘detay temizlik’ olarak adlandırılabilinecek bir temizlik anlayışı daha vardır. Kimi insanlar detaydaki kirliliğe o kadar önem vermezler. Ancak detay ile kasıt, sadece kıyıda köşede kalmış bir yerin tozlarını da almayı unutmamak anlamında değildir. İnsanların düşünmedikleri takdirde akıllarına gelmeyebilecek bazı konularda daha ciddi önlemler almak gerekebileceğidir.
Kimi insanların temizlik konusunda yaygın olarak bilmedikleri konulardan biri de ‘zincirleme olarak oluşan kirlilik’tir. Bir insanın, kirli bir yere ellediğinde, bu kiri bir başka yere daha taşımadan ellerini hemen yıkaması esastır. Ancak çoğu zaman başlangıçtaki tek bir ihmal bu kirin, belki de bir evin on yirmi ayrı noktasına taşınmasına neden olur. Örneğin üzerindeki kıyafetlerle çok kirli bir yerden gelen ya da üzerine kirli su sıçrayan bir insan, üzerini değiştirmeden bir koltuğa oturduğunda ya da evin çeşitli yerlerine kıyafetlerini değdirdiğinde, bir anda zincirleme olarak pek çok yerin daha kirlenmesine sebep olmuş olur.
Dünyanın pek çok yerinde temizliği hiç önemsemeyen ve kirlilikten rahatsızlık duymayan pek çok insan da vardır elbette. Bu konuda adeta beyinlerini uyuşturmuş olan bu insanlar, ciddi bir zarara uğramadıkları tardirde, özellikle de görünmeyen kirlerin temizliği üzerinde hiç durmazlar. Aynı şekilde temiz olmaktan, temiz ortamlarda, temiz eşyalarla yaşamaktan da zevk almazlar. Kısacası hayatlarında ‘temizlik ya da kirlilik’ gibi bir fark ve temiz olabilme yönünde bir talep yoktur. Onlar için akıllarını yormaları gereken böyle bir konu sanki hiç yok gibidir. Önemli olan hayatlarını sürdürebilmeleridir; ancak bunu ne şartlarda sürdürdüklerini o kadar da önemsemezler. Fakat şaşırtıcı olan, bu durumun, ellerinde çok fazla imkan olan insanlar için de geçeril olmasıdır. Bazen dünyanın en zengin, en çok imkan sahibi bir insanı da, istediği anda elindeki imkanlarla çok temiz bir ortam ve çok temiz bir hayat standardı elde edebileceği halde, içinde böyle bir nimete karşı hiçbir istek duymamaktadır.
Bu durumun en önemli açıklamalarından biri ise elbetteki ‘temizliğin bir iman alameti olması’dır. Temizlik, Allah'ın iman edenlere bildirdiği bir emridir. Ancak Allah, müminleri ruhen de temizlikten, temiz nimetlerden, temiz ortamlardan ve temiz bir hayattan zevk alacak şekilde yaratmıştır. İnsanlardaki akıl, vicdan ve dikkat açıklığının da ancak imanla birlikte gelişmesi, Müslümanların bu konuda çok titiz bir anlayış kazanmalarına vesile olur.
İmana dayalı bu bakış açılarından dolayı müminler için temizlik bir vakit kaybı değil, bir ibadettir. Aynı zamanda da dünya hayatının çok güzel bir nimetidir. Allah'ın insanlara temizlenebilemeleri için su, sabun gibi imkanlar yaratmış olması; gelişen teknolojiyle birlikte, sürekli olarak temizliğin kalitesini daha da artıran çeşitli elektronik cihazların artması müminler için Allah'ın çok büyük bir rahmetidir.
Mehdi’nin çıkışından evvel, (her tarafı) aydınlatan kuyruklu bir yıldız doğacaktır.”(Kıyamet Alametleri, s. 200)