Ahirzaman Ve Hz. Mehdi
Kıyametin hemen yakınında anarşi ve kargaşa günleri vardır.
Güzel Hatırlatmalar
-
"Dünyadan beş bin altı yüz yıl geçmiştir". Bu ümmetin ömrü bin (1000) seneyi geçecek, fakat bin beş yüz (1500) seneyi pek geçmeyecek.
(Kıyamet Alametleri, Medineli Allame Muhammed b. Resul el-Hüseyni el-Berzenci, Pamuk Yayıncılık, İstanbul, 2002, s. 299)
-
Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Evlatlarımdan olan Mehdi’yi inkar eden beni inkar etmiştir.”
(Bihar-ul Envar, c.51, s.73)
-
Eğer müşriklerden biri, senden 'eman isterse', ona eman ver; öyle ki Allah'ın sözünü dinlemiş olsun, sonra onu 'güvenlik içinde olacağı yere ulaştır.' Bu, onların elbette bilmeyen bir topluluk olmaları nedeniyledir.
(Tevbe Suresi, 6)
Güzel Konular
Hata yapmaktan korkmamak...
Hata yapmaktan korkmamak için, önce hatanın ne olduğunu iyi düşünmek gerekir. Hata, bir insanın ‘istemeden yaptığı’ davranışlardır. Gereği gibi düşünemediği, gereken tüm tedbirleri alamadığı, gereği gibi irade gösteremediği, ihmalkarlık yaptığı, unuttuğu ya ya da yanıldığı için elinde olmadan sebep olduğu durumlardır.
Bir de kasten yapılan, karşı tarafa zarar vermeyi amaçlayan, kin, öfke veya kıskançlıkla, intikam duygularıyla, rekabet hissiyle, kötülük olsun diye, özel olarak tasarlanan davranışlar vardır.
Kasten yapılan kötü amaçlı bu davranışlarda ilgili kişiye buğz edilmesi, o kişiye karşı tedbir alınması ve dikkatli davranılması son derece normal ve hatta gereklidir.
Ancak iyi niyetli bir insanın, istemeden yaptığı, hatta ortaya çıkan sonuçtan en çok kendisinin rahatsız olduğu bir durumda, o kişiye karşı haksız bir kızgınlık duymak vicdana uygun değildir. Çünkü herşeyden önce, o kişi yalnızca kaderinde olanı yapıyordur. Allah dilediği için o hata gerçekleşmiş, Allah dilediği için o kişi, o hatayı yapacağı şartları hazırlamıştır.
İnsan Allah'a ait bir varlıktır. Allah'ın sonsuz gücü karşısında acz içindedir. Allah'a tam teslimiyetle kaderini yaşamaktadır. Bu nedenle hayatı boyunca her ne yaşarsa yaşasın, ne tür bir durumla karşılaşırsa karşılaşsın, tüm bunları Allah'ın yarattığını unutmamalıdır. Ve iman eden bir insan için –Allah her ne yaratırsa yaratsın- , -ve bu her ne kadar eksiklik, acı ya da sıkıntı olarak görünürse görünsün-, mümin için kesinlikle ‘hayırdır’, ‘nimettir’. Allah dilediği için o kişi o hatayı yapmaktadır. Demekki o hatanın sonucunda gerçekleşmesi gereken bir durum vardır. Ve bunda da mümin için mutlaka bir güzellik vardır. Allah olayların başka bir şekilde gelişmesini o kişi için daha hayırlı görmüştür. O zaman mümin de meydana gelen bu durumdan tedirgin olmayacak, Allah'ın takdir edip güzel gördüğü sonuçta, o da aynı güzelliği görecektir.
Örneğin bir insan yürürken dikkatini tam olarak açmadığı ve önüne bakmadığı için karşısına çıkan bir şeyi kırıp yıkabilir. Ya da saatlerce emek verilererek hazırlanmış bir yemek tabağına çarpıp yere düşürebilir. Uyuyakaldığı için kendisini bekleyen insanların işlerini geciktirebilir. İşte tüm bunlarda Allah'ın yarattığı türlü hikmetler gizlidir. O kırılan eşyayı kıran Allah'tır. O eşya belki ileride sahipleri arasında bir huzursuzluğa yol açacak, belki daha tehlikeli ve birine zarar verecek şekilde kırılacaktır. Belki de onun kırılmasıyla, Allah o yere onun çok daha güzelinin alınmasını sağlayacaktır. Aynı şekilde yere dökülen yemeği döktüren de Allah'tır. Belki o yiyecekte bayat bir malzeme vardır ve yiyen birinin rahatsızlığına sebep olacaktır. Belki yiyecek olan kişinin daha sağlıklı bir şeyi yemesine engel olacaktır. Bunun gibi uyuduğu için gideceği yere gidemeyecen bir insanı uykudan uyandırmayan da Allah'tır. Çünkü onu bekleyen arkadaşlarının geç kalması gerekiyordur. Belki bu onları bir tehlikeden koruyacak, belki daha önemli bir şeyi halletmeleri için onlara imkan oluşturacaktır.
Bunlar sadece birkaç örnekten ibarettir. Ama mümin, gün boyunca yaşadığı tüm olayları ve yaptığı hataları da bu bakış açısıyla ve hikmet gözüyle değerlendirmelidir. Allah Kuran'da şöyle bildirmiştir:
Onların işlemiş oldukları herşey kitaplarda (yazılı)dır. Küçük, büyük herşey satır satır (yazılı)dır."(Kamer Suresi, 52-53)
Ancak bu gerçeği düşünmeyen pek çok insan hata yaptığında telaşa kapılır. Hatanın şiddetine göre bu tedirginliği, üzüntüsü ve huzursuzluğu daha da artar. Özellikle de bu hatanın yol açtığı durumdan etkilenen insanların konumunu düşündükçe, bu rahatsızlığı daha da gelişir. Onların kendisine kızgınlık duyacaklarından, tavır alacaklarından çekinmesi ise, yaşadığı bu sıkıntıyı daha da artırır.
Oysa ki kişinin yaşadığı tüm bu sıkıntılar tümüyle yersizdir. Ve herşeyden önce Kuran ahlakına uygun değildir. Müminin “herşeyde hayır olduğunu bilerek” kalbinin mutmain olmuş yani yatışmış olması gerekir. Nasıl ki bir başkası hata yaptığında, o hatayı sahiplenmiyor ve bu tarz bir sıkıntıya girmiyorsa, kendisi yaptığında da durum bundan farksızdır. Sıkıntıya, üzüntüye kapılmamalıdır. Ama hatasından ders almalıdır. Üzerinde derinlemesine düşünmelidir. Bir daha tekrarlanmaması için ne tür tedbirler alması gerektini tespit edip bunları planlamalıdır. Hatasıyla neden olduğu durumu ortadan kaldırmak için elinden gelen her türlü çabayı göstermelidir. Zarar verdiği insanlar varsa, bu kimselerden özür dilemelidir. Gönül alıcı güzel sözlerle, Allah'tan korkan, güzel ahlaklı, vicdanlı bir insan olduğunu bu kimselere göstererek, o hatayı istemeden yaptığı konusunda karşı tarafı ahlakıyla rahatlatmalıdır.
İnsan yaptığı hatayla kimi zaman küçük sorunlara, kimi zaman da çok hayati ve büyük sorunlara yol açabilir. Bu da insanı telaşlandırmamalıdır. Sonuç, maddi ya da manevi anlamda, zahiren telafi edilemez boyutlarda da olsa, ya da sıradan ve basitçe halledilebilir aksaklıklara da yol açsa bu, müminin düşünce şeklini değiştirmez. Mümin elbetteki vicdan azabı duyar, pişmanlık hisseder. Ancak Allah zaten insanı, vicdanını bu şekilde kullanması, pişman olup tevbe etmesi, Allah'tan bağışlanma dilemesi ve o hatayı bir daha yapmamak için karar alması için özellikle hata yapacak karakterde yaratmıştır.
Elbette ki insan hata yapmamak için elinden geleni yapmalı; aklını, vicdanını, iradesini, yeteneklerini, imkanlarını son noktasına kadar kullanarak aldığı bir sorumluluğu ya da yapacağı bir işi olabilecek en kusursuz ve mükemmel şekilde yerine getirmeye çalışmalıdır. Ama hata oluştuğunda da, Kuran'da hata yapan müminin göstermesi için bildirilen ahlakı yaşayarak bu durumu telafi etmelidir.
Müminlerin her konudaki ölçüleri Kuran olduğu için, hata yapan bir insana olan bakış açıları da yalnızca Kuran ahlakıyla olacaktır. Mümin, karşısındaki gibi kendisinin de her an hata yapabilecek, acz içinde bir insan olduğunu bilir. Her insana herşeyi yaptıranan Allah olduğunu bilir. -Allah'ın dilemesiyle-, bir insanın samimiyetle mi yoksa kasti olarak mı böyle bir hata yaptığını fark edebilir. Samimi olan bir insana ise, sadece tek bir hatasından dolayı ne sevgisinde ne de saygısında bir değişiklik olmaz.
Ayrıca Allah Kuran'da müminlere “affedici ve hoşgörülü olmayı”, “bağışlamayı” emretmektedir. İşte Müslüman bir kardeşinin, küçük ya da büyük bir hata yapması, müminin bu ahlakı göstereceği anlardır. Hata yapan kardeşini tedirgin etmeden, yaptığı hatayla onu minnet altında bırakmadan ona doğrusunu gösterecek; hatalı yönlerini düzeltmesine yardımcı olacaktır. Affedecek, bağışlayacak, sevgiyle, hoşgörüyle cesaretlendirerek kardeşinin o hatadan kurtulmasını ve çok daha iyi olmasını sağlayacaktır.
... Ama kim affeder ve ıslah ederse (dirliği kurup-sağlarsa) artık onun ecri Allah'a aittir. Gerçekten O, zalimleri sevmez. (Şura Suresi, 40)
... Yine de affeder, hoş görür (kusurlarını yüzlerine vurmaz) ve bağışlarsanız, artık elbette Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (Teğabün Suresi, 14)
Sizden, faziletli ve varlıklı olanlar, yakınlara, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere vermekte eksiltme yapmasınlar, affetsinler ve hoşgörsünler. Allah'ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (Nur Suresi, 22)
Kim sabreder ve bağışlarsa, şüphesiz bu, azme değer işlerdendir. (Şura Suresi, 43)
Bir hayrı açıklar ya da gizli tutarsanız veya bir kötülüğü bağışlarsanız, şüphesiz Allah, affedicidir, güç yetirendir. (Nisa Suresi, 149)
''Size isabet eden her musibet, (ancak) ellerinizin kazandığı dolayısıyladır'' (Şura Suresi, 30)
İnsan nefsinin, dikkatle düşünülmesi gereken önemli bir özelliği vardır. İnsan başına iyi şeyler geldiğinde, çevresinden hep güzellik, iyilik gördüğünde, olaylar hep istediği gibi, sevineceği, mutlu olacağı gibi geliştiğinde bundan büyük hoşnutluk duyar. Çevresinde olup biten güzel olayların ve başına gelen iyiliklerin, kendisinden kaynaklandığına inanır. Kendisi çok çabaladığı, iyi bir insan olduğu, pek çok konuda dikkat sarfedip emek verdiği, akılcı ve tedbirli davrandığı için, işlerinin de hep rast gittiğine, olayların umduğu gibi olumlu şekilde geliştiğini düşünür. Yani kısacası, başına gelen tüm iyilikleri en küçük detayına kadar hak ettiği kanaatindedir.
Ancak aynı insan, istemediği gelişmelerle karşılaştığında, insanlardan kendisine iyilik, güzellik gelmediğinde, işleri istediği gibi sonuç vermediğinde, hayatında nimet eksiklikleri, zorluk ve sıkıntılar oluştuğunda ‘tüm bunların, yine en küçük detayına kadar hak ettiği için gerçekleştiğine’ dair bir kanaat beslemez.Tam tersine, başına gelenleri hiç hak etmediği, haksızlığa uğradığı, mağdur olduğu, hatta herkese karşı çok iyi olmasından dolayı başına bunların geldiği gibi bir ‘haksızlığa uğrama psikolojisi’ içerisinde olur.
Bu durumdaki insan çoğu zaman kendi kendine oturup şöyle düşünmez: “Acaba bende bir eksiklik olabilir mi? Benim yanlış inançlarım ya da yanlış bir bakış açım olabilir mi? Başıma gelen şeyler, benim bu yanlış inançlarımla ya da ahlakımla ilgili olabilir mi? Acaba ben farklı davranmış olsam, hayatımdaki iyiliklerin ve güzelliklerin durumu daha farklı olur muydu? Tüm bunları gerçekten ahlakımdaki eksiklikler dolayısıyla, hak ettiğim için yaşıyor olabilir miyim?”
Eğer kısa bir an için bile bu şekilde düşünmüş olsa ve sorunu başka detaylarda aramak yerine, kendisini samimiyetle kınayabilse, insan aslında çok açık olan gerçeği görebilecektir.
Allah Kuran'da, “Size isabet eden her musibet, (ancak) ellerinizin kazandığı dolayısıyladır. (Allah,) Çoğunu da affeder.” (Şura Suresi, 30) buyurmuştur.
Bu ayet insana, yaşadıklarını çok doğru ve sağlam bir şekilde değerlendirebileceği gerçek bir bakış açısı kazandırmaktadır. Bir başka ayette Allah, “Güzellik yapanlara daha güzeli ve fazlası vardır...” (Yunus Suresi, 26) diye bildirmiştir. İnsan, kalbini temiz ve samimi tuttuğu, hayatındaki her olaya Allah'ın rızasını arayarak baktığı, tüm bunları Kuran ahlakıyla düşündüğü sürece ve insanlara da yalnızca Kuran ahlakının getirdiği bakış açısıyla yaklaşıyorsa, ‘Allah bu kişinin hayatındaki güzellikleri mutlaka artıracaktır’.
Eğer içinde kötülük barındırıyorsa, saf olarak Kuran ile düşünmüyor, içine biraz da cahiliye ahlakı ekliyorsa, olayları sadece Kuran ile değil, cahiliyenin değer yargıları ve kurallarıyla da değerlendiriyorsa, elbetteki bu kişinin hayatı içerisinde karşılaşacağı olaylar ve yaşayacakları da, aynı bu şekilde olacaktır. Kendisi manen ortaya ne koyuyorsa, tüm bunlar bir şekilde onun hayatına geri yansıyacaktır.
İşte Kuran'da çok açık bir şekilde bildirilmiş olan bu gerçeğin unutulmaması çok önemlidir. İnsan, sürekli kendinden yana düşünüp; başına gelen iyilikleri hak edip, yaşadığı sıkıntıları ise asla hak etmediği gibi (Allah'ı tenzih ederiz) yanlış bir bakış açısına kapılmaya çok yatkındır. Nefsindeki bu telkinin doğru olmadığını anlaması için ise, işte Kuran’daki bu ayetleri düşünmesi yeterlidir.
Allah sonsuz şefkat, merhamet sahibidir. Rahmeti her yeri kuşatmıştır. Kullarını sonsuz seven, onlara gizli ve açık yollardan sürekli olarak iyilik, güzellik ulaştırandır. İnsanın her anı, Allah'ın sevgisini görebileceği binlerce detayla doludur. Ve Allah sonsuz adalet sahibidir.
Allah, dünyanın en büyük kötülüklerini yapan bir insana bile rahmet etmekte ve ona kurtuluş yollarını göstermektedir. Ona her an yeni fırsatlar yaratmakta, kötülükten sakınması, pişman olup vazgeçmesi için vicdanıyla her an ona doğru olanı ilham etmektedir.
İnsanın, Allah'ın ahlakındaki bu sonsuz mükemmelliği görüp, Allah'ın adaletine tam teslim olması gerekir. Eğer bir kimsenin hayatında bazı eksiklikler varsa, bunun çözümünü kendi ahlakında aramalıdır. Allah'ı daha çok sevmeye, Allah'ın istediği ahlakı daha titiz yaşamaya, kalbinde en ufak bir kötü düşünce bırakmamaya, her olaya yalnızca Kuran bakış açısıyla bakmaya ve tüm hayatını Allah'ın istediği titizlikle yaşamaya niyet etmelidir. O zaman Allah'ın izniyle -Allah'ın vadettiği gibi- yaptığı her güzellik, dünyada da ahirette de çok daha güzeliyle karşılık bulacaktır.
Erkek olsun, kadın olsun, bir mü'min olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz. (Nahl Suresi, 97)
'Gaddar' denildiğinde pek çok insan bu özelliği kendinden çok uzak görür. Ama 'gaddarlık', günlük hayatta, insanın kendine kondurmadığı pek çok tavırda ortaya çıkar...
Gaddarlık, cahiliye toplumlarında çok yaygın olan bir tavır bozukluğudur. İnsanlar çocukluk yıllarından itibaren hep ‘bencil olmaya, öncelikle hep kendi menfaatlerini koruyup kollamaya’ teşvik edilirler. ‘Hayatın bazı gerçekleri’ olduğuna, bu yüzden de hayatta kalmak için acımasız ve merhametsiz olmak gerektiğine inandırılırlar.
Bunun sonucunda da insanlar, farkında olmadan gaddarlığın felsefesini içten içe yoğun olarak yaşamaya başlarlar. Kendilerine sorulsa, elbette hiçbir zaman için, ‘ne gaddar olduklarını kabul ederler’, ‘ne de bir başkasının gaddar bir tavır göstermesini onaylarlar’. Ama kişiliklerine derinden etki eden bu yanlış bakış açısının etkileri, hayatları boyunca gösterdikleri tavırların çoğunda kendini belli eder.
Çoğu insan, ‘gaddar’ denildiğinde, illaki ‘çok acımasız, insanlara zulmetmeye eğilimli, kendisinden başka kimseyi düşünmeyen, ve umursamayan, kasten kötülük yapmaktan ve zarar vermekten zevk alan bir insan modeli’ hayal eder.Bu yüzden de kendilerine, “Sen çok gaddarsın” gibi bir yakıştırma yapılacak olunursa, şiddetli bir tepki verir ve hemen bu eleştiriyi reddederler.
Oysa ki eğer insan kendisine yapılan bu yakıştırma üzerinde biraz daha derin düşünecek olursa, kişiliğinin belirli yönlerinde ve tavırlarının bazılarında gaddarlığın felsefesine dair izler bulabilecektir.
Bunun en önemli sebeplerinden biri, insan nefsinin gaddarlığa eğilimli olarak yaratılmış olmasıdır.Nefis bencildir. Çıkarcıdır. En çok kendini sevmek ister. Çıkarlarını koruma konusunda çok kararlıdır. Ve nefis, hayatının sonuna kadar, hiç ara vermeden ve pes etmeden insanı bu kötülüklere teşvik etmek için çaba harcar.
Dolayısıyla insan, nefsindeki bu olumsuz istekleri ancak vicdan kullanarak dizginleyebilir. Ama bunun için önce nefsindeki eksiklikleri iyi tespit edebilmeli ve tüm bunların nerelerde ve nasıl ortaya çıktığını iyi analiz edebilmelidir. Ve bunu yapabilmek için de, nefsini eğitmeyi, bu kötü alışkanlıklardan kurtulmayı gerçekten istemelidir.
Çünkü eğer insan nefsine yönelik böyle bir eğitime zaten istekli değilse, bu durumda sadece kendini aldatacak ve rahatlatacak tedbirler alacaktır. Hasta olduğu yönleri tam teşhis ederek kabul etmekte kaçındığı takdirde ise, bunları tedavi etmesi hiç mümkün olmayacaktır.
Bu nedenle insanın gaddarlık konusunda da, daha en baştan ‘kendine kondurmama’ gibi bir yaklaşımdan kaçınması gerekir. Tam tersine, kendisini eğitmeye ‘bu özelliğin kendisinde kesin olarak var olduğunu’ kabul ederek başlamalıdır.
Bunun ardından yapılması gereken, ‘gaddarlığın tanımının iyi yapılması’dır. Elbette toplumda ‘gaddarlığın en üst boyutunda yaşayan insanlar’ vardır. ‘Hiç gözünü kırpmadan cinayet işleyen, toplu katliamlar yapan, aç, yoksul, kimsesiz çocukların malını mülkünü çalmakta sakınca görmeyen, yaşlılara, çocuklara eziyet etmekten, onları hor görmekten kaçınmayan ve bunlar gibi daha pek çok anormal tavrı gösteren insanlar’, gerçekten gaddar bir ruha sahiptirler.
İman eden bir insanın bu derece gözü dönmüş, ruhu kararmış, vicdanı körelmiş bir insan olması elbetteki hiçbir şekilde söz konusu değildir.Müminin en önemli özelliklerinden biri, Allah'tan içi titreyerek korkmasıdır. Mümin, Allah'ın beğenmeyeceği bir tavrı bile bile göstermekten haya eder, Allah'a sığınır ve mutlaka kendisini eğitmek için elinden geleni yapar.
Bu nedenle müminlerde ‘gaddarlık’ denildiğinde hiçbir zaman için böyle uç tavır bozuklukları görülmez. Ve asla bütün hayatlarına hakim olan bir ahlak bozukluğu olarak bunu yaşamazlar.
Ancak müminler de istemeden hata yapabilir; unutabilir, yanılabilir, boş bulunarak nefislerine uyabilirler. Ya da daha önce üzerinde düşünmedikleri, nefislerinin o açığını fark etmedikleri için henüz kendilerini eğitmedikleri kusurları olabilir. İşte müminlerde ortaya çıkabilecek ‘gaddarlık’ örnekleri ancak bu sınırlar içerisinde olabilir.
Ve bir de ‘gaddar’ kelimesi, elbetteki çok geniş anlamlı bir ahlak bozukluğunu ifade etmektedir. Müminler söz konusu olduğunda, eğer bu kelime kullanılıyorsa, elbetteki bu, kelimenin tüm anlamı kastedilerek kullanılmamaktadır. Gaddarlığın sadece belirli tavırlara yansıyan ve belirli bir bakış açısına etki eden kısmı kastedilmektedir. Söz konusu kelimenin tercih edilmesi, konunun anlaşılabilmesi, tefekkürde insanın ufkunu açabilmesi içindir. İnsanın ülfetini kırabilmek; aynı tavır bozukluklarını, başka bir kelimenin altında değerlendirerek yeni anlayışlar elde edebilmesi içindir. Yoksa kuşkusuz ki mümin, -ne kadar kusuru olursa olsun- dünyanın en güzel ahlaklı insanıdır. Ve elbetteki cahiliye toplumlarının anladığı ‘gaddarlık’ anlayışından da alabildiğine uzaktır.
Bir müminde görülebilecek ve geniş anlamıyla ifade edildiğinde ‘gaddarlık’ olarak adlandırılabilecek tavırlar, müminin 24 saatini kaplayan davranışlar değildir. Hata olarak ortaya çıkan, ama Allah'tan daha çok korkup sakınılırsa, daha çok vicdan kullanılırsa, hemen temizlenip ortadan kaldırılabilecek tavırlardır.
Örneğin kimi zaman ihtiyaç içerisindeki bir insanla ilgilenmemek, iyi niyetle yapılan bir ikrama güzel karşılık vermemek, güzel bir övgüyü aynı şekilde onore eden bir üslupla cevaplandırmamak, yardım isteyen birine karşı kayıtsız kalmak, güzel bir sözü ya da tavrı duymazdan ya da görmezden gelmek, bir insana özellikle iltifat etmekten kaçınmak, şefkat duyulacak bir yerde ilgisiz kalmak, birini affetmemekte kararlı davranmak gibi tavırlar, kişinin gaddar bir ahlaka yatkın olduğunu gösteren alametlerdir.
İnsanlarda yaygın olan bir diğer gaddarlık türü de, ‘kadın gaddarlığı’dır. Cahiliye toplumlarında kadınların çoğu birbirlerine rekabet, haset, çekişme ve öne geçme gözüyle baktıkları için, bu yarış içerisinde birbirlerine karşı gaddar tavırlar göstermekten kaçınmazlar. Rekabette onları öne geçirecek olan unsurlar neler ise, bu konularda acımasız bir kararlılıkla karşı tarafı ezecek, ekarte edecek ve hatta gözden düşürüp tamamen yollarına çıkmalarını engelleyecek tavırlara başvururlar. İşte bunların her biri ‘gaddarlık’tır.
Birbirleriyle dost olsalar dahi, üstün gelmeleri gerektiğinde bu yöntemlere başvurmaktan çekinmezler. Bir arkadaşları çok güzel bir kıyafet giydiğinde, güzel bir saç modeli yaptığında ya da güzel bir eşya aldığında, kasıtlı olarak bunu görmezden gelebilirler. Hiç iltifat etmeyebilir ya da kasten karşı tarafa o konuda şüphe verecek, tedirgin edecek, olumsuz kanaate kapılmasına neden olacak tarzda örtülü övgülerde bulunabilirler. Hatta bazen kasten, gerçeklerin tam tersi yönünde de bilgi verebilirler. Örneğin çok yakışan bir şey için “hiç yakışmadı”, hiç yakışmayan bir şey için de yine kasten “Çok yakıştı” diyerek, bu kimseyi yanlış yönlendirirler. Kötü olan bir şeyi düzeltmesindense, onun çok iyi olduğuna inanmalarını sağlarlar. Gıyaplarında konuşurken, onu insanlara sevdirecek, begendirecek sözler yerine; kendilerini ön plana çıkarıp o kişi hakkında sinsice olumsuz fikirler oluşmasına neden olacak bir üslup kullanırlar. Birlikte bir yere gidecekleri zaman, rekabet ettikleri ya da haset ettikleri bir dostlarının gecikmesinden içten içe memnuniyet duyarlar. Hatta bazen bu gecikmenin oluşması için, o kişiye özellikle yanlış bilgi vermekten de çekinmezler. İşte bunlar ve benzeri tavırlar da ‘gaddarlık’tır.
Bu örneklerden de açıkça anlaşıldığı gibi,gaddarlık aslında, insanın hiç tahmin etmediği ve üzerinde düşünmediği tavırlarda da ortaya çıkar. Bu bir ruh halidir. Dolayısıyla insanın ruhundaki gaddar yönleri temizlemesi, sadece tek tek, “acaba bu hangi gün, nerede, nasıl bir konuşmayla ortaya çıktı” gibi analizler yapmasıyla mümkün olmaz. Temelde ruhundan bu felsefeyi tamamen temizlemesi gerekir. O zaman tek tek tavırlar üzerinde tespitler yapmasına gerek kalmaz.
Kişi burada, gerçek ve samimi Allah korkusunun nasıl olması gerektiği üzerinde düşünmelidir.İnsanlar belki sinsilikle ve ustaca ayarlanarak yapılmış hamleleri ve oyunları fark etmeyebilirler. Ve bunlar, zahiren kişinin menfaatlerini besleyecek şekilde sonuçlar da vermiş olabilir. Ama tüm bunların iç yüzünü Allah bilmektedir. Kişinin hangi sözü hangi niyetle söylediğini, hangi kişiye karşı nasıl bir gaddar ruh hali içerisinde olduğunu Allah bilmektedir. Dışarıdan insanların belki şefkat, merhamet gibi değerlendirdiği tavırların altında eğer bir sinsilik gizliyse, Allah bunları tüm açıklığıyla görmektedir.
Dolayısıyla her konuda olduğu gibi, gaddarlıktan kurtulmanın yolu da, ‘Allah korkusu’dur. Allah'tan korkan insan, yanlış bir tavırdan sakınmak için, bunu Allah'ın bilmesini yeterli görür. Allah'a karşı suç olacağını bildiği bir şeyi, asla uygulayamaz. Yanlış bir şey yapmaktan çok korkar. Küçük menfaatler uğruna Allah'ın sevgisinden mahrum kalmayı göze alamaz. Nefsi kendisini bir kötülüğe doğru teşvik ediyorsa, mümin Allah korkusundan dolayı, hemen bunun tam tersini yapar. Örneğin nefsi güzel bir tavrı övmek istemiyorsa, mümin Allah'tan korktuğu için, tüm vicdanını ve iradesini kullanarak bu kişiye olabilecek en güzel, en abartılı en fazla iltifatı yapar ki, nefsinin bu kötülüğünü yenebilsin.
Müminin bu eğitimi alması; nefsini gaddar yönlerinden arındırması son derece önemlidir. Çünkü güzel ahlak detaylarda gizlidir. Gerçek Kuran ahlakı, insanın ancak Allah korkusuyla bu detayları kavrayıp vicdanlı hareket etmesiyle yaşanabilir. Bu ahlakı alan ve yaşayan bir insanın mutlu olmak ya da üstün gelmek gibi sonuçlar için, asla cahiliye insanlarının yaptıkları entirikalara başvurmasına gerek yoktur. Eğer Allah bir insanın kalbinde saf iyiği ve temizliği görürse, Allah ona dünyada herşeyin en güzelini, en iyisini ve en hoşnut olacağı hayatı yaratır.
Rabbimiz bu gerçeği Kuran'da şöyle bildirmiştir:
Erkek olsun, kadın olsun, bir mü'min olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz. (Nahl Suresi, 97)
Şayet Allah sana bir zarar dokunduracak olursa, O'ndan başka bunu giderecek yoktur. Sana bir iyilik dokunduracak olursa da O, herşeye güç yetirendir.(Enam Suresi, 17)
Andolsun, onlara: "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye soracak olsan, elbette "Allah" diyecekler. De ki: "Gördünüz mü-haber verin; Allah'tan başka taptıklarınız, eğer Allah bana bir zarar dileyecek olsa, O'nun zararını kaldırabilirler mi? Ya da bana bir rahmet vermeyi istese, O'nun rahmetini tutup-önleyebilecekler mi" De ki: "Allah, bana yeter. Tevekkül edecek olanlar, O'na tevekkül etsinler." (Zümer Suresi, 38)
Mehdi’nin çıkışından evvel, (her tarafı) aydınlatan kuyruklu bir yıldız doğacaktır.”(Kıyamet Alametleri, s. 200)