Ahirzaman Ve Hz. Mehdi
Kıyametin hemen yakınında anarşi ve kargaşa günleri vardır.
Güzel Hatırlatmalar
-
"Dünyadan beş bin altı yüz yıl geçmiştir". Bu ümmetin ömrü bin (1000) seneyi geçecek, fakat bin beş yüz (1500) seneyi pek geçmeyecek.
(Kıyamet Alametleri, Medineli Allame Muhammed b. Resul el-Hüseyni el-Berzenci, Pamuk Yayıncılık, İstanbul, 2002, s. 299)
-
Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Evlatlarımdan olan Mehdi’yi inkar eden beni inkar etmiştir.”
(Bihar-ul Envar, c.51, s.73)
-
Eğer müşriklerden biri, senden 'eman isterse', ona eman ver; öyle ki Allah'ın sözünü dinlemiş olsun, sonra onu 'güvenlik içinde olacağı yere ulaştır.' Bu, onların elbette bilmeyen bir topluluk olmaları nedeniyledir.
(Tevbe Suresi, 6)
Güzel Konular
Karun Kıssası'nda gizlenen hikmetler: Dıştan görünenlere aldanmamak...
İnsan aklını iyi kullandığında, her konuyu olabilecek en doğru şekilde yorumlayabilecek bir yeteneğe sahiptir. Ama genelde insanlar fevri düşünmeye yatkındırlar. Bir olayla karşılaştıklarında, konuyu tüm detaylarıyla akılcı bir şekilde değerlendirmektense, ani yargılara varırlar. İnsanlar hakkında da hemen bir kanaate varırlar. Oysa dıştan görünenler çoğu zaman aldatıcıdır...
Toplumda insanların özenerek izledikleri kimseler vardır. Kimisi aynı semtte oturduğu bir komşusunun, kimisi okuldaki bir öğrencinin, kimisi işyerindeki bir meslekdaşının, kimisi televizyonda gördüğü tanınmış bir sanatçı ya da siyasetçinin hayatını hayranlıkla izler. Kendi hayatıyla onlarınkini kıyasladığında, o kimsenin hayatında çok daha iyi, güzel ve özenilecek detaylar olduğunu düşünür. Öyle ki o kişinin yerinde olmayı isteyip durur. Söz konusu kişilerin sahip oldukları şartları elde etmiş olsa, çok daha mutlu olacağını, pek çok sorununun hallolacağını, herşeyin tam istediği gibi olacağını zanneder.
Oysa ki dıştan görünenler çoğu zaman yanıltıcıdır. Kimi zaman şaşalı, gösterişli, hayatlarıyla çevrelerinde hayranlık uyandıran insanlar, dünyanın en mutsuz insanlarıdır. Kimi zaman insanların, ‘onun elindeki imkanlar bende olsa, ben neler yapardım’ diyerek izledikleri kimselerin sahip oldukları şeyler, aslında o kişiyi yıkıma götürür. Kimi zaman bir insanı, diğerlerinden üstün hale getirdiği sanılan nimetler, aslında sadece bir göz boyamadan ibarettir. Ne sahibine ne de başkalarına hiçbir faydası yoktur. Asıl değerli olan, insanları asıl mutlu edecek nimetler bunlar değildir.
Allah bir kimseye, dünyada ‘nimet’ olduğu düşünülen her türlü güzelliği vermiş olabilir. Sağlık sıhhat, güzellik, sevimlilik, sempatiklik, mal, mülk, ihtişam, itibar, saygınlık ve daha birçok nimet... Bu kimse çevresindeki herkes tarafından en sevilen, en sayılan, en hürmet edilen, sözüne en çok itibar edilen, en hoşgörüyle bakılan, en olumlu bakış açısıyla yaklaşılan, en yakın görülen, dostluğu en çok istenen insan olabilir.
Dışarıdan bakan bir kimse, bu kişinin konumunda olmayı çok ister. “Gerçekten onun durumunda ben olsam, kimbilir ne kadar mutlu olurdum” diye düşünür. Ya da “kimbilir o bu yaşadıkların dolayı ne kadar mutludur” gibi bir kanaate varır. Bazen de, “kimbilir bu kişi Allah'ın ne kadar sevdiği bir kulu ki, Allah ona bu kadar güzel nimetler vermiş ve bu kadar güzel bir hayat yaşatıyor” diye düşünür. Bazen ise, “Demek ki Allah'ın sevgisini o kadar kazanamadım ki bana bu tür nimetler nasip olmadı” gibi Kuran ahlakına tamamen ters, tamamen yanlış bir zanna kapılır (Allah'ı tenzih ederiz).
Oysa Allah herşeyi sayısız hikmetlerle, sayısız sırlarla yaratandır. İnsan ise çok sınırlı bir akla sahiptir. Hiçbir zaman için neyin kendisi için hayırlı neyin ise zararlı olacağını bilemez. Aynı şekilde bir başkasının hayır mı yoksa şer içinde mi olduğunu da bilemez. Bunu tek bilebilecek güç onu yaratan Allah'tır. Allah bu sırrı Kuran'da şöyle açıklamıştır:
... Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz. (Bakara Suresi, 216)
Kuran'da haber verilen Karun adlı kişinin konumu da bu konuyu anlamak açısından çok hikmetli bir örnektir. Allah Karun’a tüm insanların özenip hayranlık duyacağı kadar çok ve güzel nimetler vermiştir. Pek çok insan Karun’u gördüğünde, “Ah keşke, Karun'a verilenin bir benzeri bizim de olsaydı. Gerçekten o, büyük bir pay sahibidir” demiştir (Kasas Suresi, 79).
Gerçek şu ki, Karun, Musa'nın kavmindendi, ancak onlara karşı azgınlaştı. Biz, ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarları, birlikte (taşımaya) davranan güçlü bir topluluğa ağır geliyordu. Hani kavmi ona demişti ki: "Şımararak sevinme, çünkü Allah, şımararak sevince kapılanları sevmez." (Kasas Suresi, 76)
"Allah'ın sana verdiğiyle ahiret yurdunu ara, dünyadan da kendi payını (nasibini) unutma. Allah'ın sana ihsan ettiği gibi, sen de ihsanda bulun ve yeryüzünde bozgunculuk arama. Çünkü Allah, bozgunculuk yapanları sevmez." (Kasas Suresi, 77)
Böylelikle kendi ihtişamlı-süsü içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını istemekte olanlar: "Ah keşke, Karun'a verilenin bir benzeri bizim de olsaydı. Gerçekten o, büyük bir pay sahibidir" dediler. (Kasas Suresi, 79)
Allah'ın herşeyi hikmetle yarattığını ve her nimeti ve eksikliği insanları denemek için yarattığını bilen kimseler ise Karun’un durumunu böyle yanlış bir bakış açısıyla değrelendirmemişlerdir. Ona ve sahip olduklarına karşı hayranlık duyup özenmemişlerdir. Onların sözü, “dünya nimetinin gelip geçici olduğunu; asıl kalıcı olan güzelliklerin ise ahirette olduğunu” hatırlatır şekilde olmuştur:
Kendilerine ilim verilenler ise: "Yazıklar olsun size, Allah'ın sevabı, iman eden ve salih amellerde bulunan kimse için daha hayırlıdır; buna da sabredenlerden başkası kavuşturulmaz" dediler. (Kasas Suresi, 80)
Öncesinde Karun’a özenenler, Allah'ın, nankörlüğü sebebiyle Karun’a verdiği nimetleri elinden aldığını gördüklerinde, tüm bunların ona deneme amacıyla verildiğini anlamışlardır:
Sonunda onu da, konağını da yerin dibine geçirdik. Böylece Allah'a karşı ona yardım edecek bir topluluğu olmadı. Ve o, kendi kendine yardım edebileceklerden de değildi.
Dün, onun yerinde olmayı dileyenler, sabahladıklarında: "Vay, demek ki Allah, kullarından dilediğinin rızkını genişletip-yaymakta ve kısıp-daraltmaktadır. Eğer Allah, bize lütfetmiş olmasaydı, bizi de şüphesiz batırırdı. Vay, demek gerçekten inkar edenler felah bulamaz" demeye başladılar.
İşte ahiret yurdu; Biz onu, yeryüzünde büyüklenmeyenlere ve bozgunculuk yapmak istemeyenlere (armağan) kılarız. (Güzel) Sonuç takva sahiplerinindir. (Kasas Suresi, 81-83)
Allah dünya hayatında her insan için farklı bir imtihan şekli yaratır. İnsanlar hayatlarının çeşitli dönemlerinde kimi zaman nimetlerle, kimi zaman eksikliklerle, kimi zaman sıkıntılarla kimi zaman da ummadıkları iyiliklerle denenirler. Dıştan bakarak, bir insanın yaşadıklarının diğerine göre daha avantajlı ya da o kişinin daha lehine olduğunu insanlar bilemezler. Bunun ilmi Allah Katında gizlidir. Kimi zaman tüm ömrünü yokluk içinde, sıkıntılarla, hastalıklarla mücadele ederek, yalnız kalarak, toplum tarafından dışlanarak geçiren bir insan, dünyada da ahirette de herkesten çok daha kazançlı olabilir. Aynı şekilde başkalarıyla kıyaslandığında hep nimetlerin en çoğu kendisine nasip olan bir insan da, dünyada ve ahirete en çok kayba uğramış olan insan olabilir. Elbette nimet içinde yaşayıp dünyada da ahirette de güzel karşılık alacak insanlar da vardır. Ancak önemli olan, bunların hiçbirinin dışarıdan bakılarak tahmin edilememesidir.
Samimi Allah sevgisi, Allah aşkı bir insanın kalbindedir. Ve insan, ister yokluk ister bolluk içinde olsun, hayatını Allah aşkıyla yaşıyorsa, o insan her zaman için kazançlıdır. Aynı şekilde kalbi katılaşmış ise, Allah'ı takdir edememişse, böyle bir insan da, ister nimet içinde isterse de sıkıntılar içinde yaşam sürsün; sonuç mutlaka hüsrandır. Dünyada ya da ahirette; eninde sonunda onu bekleyen tek şey, mutsuzluk ve pişmanlık olacaktır.
Dolayısıyla kimsenin dışarıdan nasıl göründüğüne ya da hayatının nasıl algılandığına bakıp aldanmamak gerekir. Bir insan nimet sahibi olduysa bu onun Allah Katında üstünlük kazanmış olduğunu göstermez.
Allah bu gerçeği Kuran'da şöyle açıklamıştır:
Onlar sanıyorlar mı ki, kendilerine verdiğimiz mal ve çocuklarla Biz onların hayırlarına koşuyoruz (veya yardım ediyoruz)? Hayır, onlar şuurunda değiller. (Müminun Suresi, 55-56)
Şu halde onların malları ve çocukları seni imrendirmesin; Allah bunlarla ancak onları dünya hayatında azaplandırmak ve canlarının inkar içindeyken zorlukla çıkmasını ister. (Tevbe Suresi, 55)
Allah Katında üstün olan; insanların bakıp asıl imrenmeleri, özenmeleri, hayranlık duymaları gereken kimseler ise Kuran'da şöyle bildirilmiştir:
Gerçekten, Rablerine olan haşyetlerinden dolayı saygıyla korkanlar,
Rablerinin ayetlerine iman edenler,
Rablerine ortak koşmayanlar,
Ve gerçekten Rablerine dönecekler diye, vermekte olduklarını kalpleri ürpererek verenler;
İşte onlar, hayırlarda yarışmaktadırlarve onlar bundan dolayı öne geçmektedirler.(Müminun Suresi, 57-61)
... Şüphesiz, Allah Katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır... (Hucurat Suresi, 13)
Mal ve çocuklar, dünya hayatının çekici-süsüdür; sürekli olan 'salih davranışlar' ise, Rabbinin Katında sevap bakımından daha hayırlıdır, umut etmek bakımından da daha hayırlıdır. (Kehf Suresi, 46)
Andolsun, eğer Allah yolunda öldürülür ya da ölürseniz, Allah'tan olan bir bağışlanma ve rahmet, onların bütün toplamakta olduklarından daha hayırlıdır. (Al-İ İmran Suresi, 157)
De ki: "Allah'ın bol ihsanıyla (fazlıyla) ve rahmetiyle, yalnız bunlarla sevinsinler. Bu, onların toplayıp yığmakta olduklarından hayırlıdır." (Yunus Suresi, 58)
Ahiretin karşılığı ise, iman edenler ve takvada bulunanlar için daha hayırlıdır. (Yusuf Suresi, 57)
Özgür olmak, düşüncesiz olmak değildir...
İnsanlar genelde hayatlarının her safhasında özgür ve rahat olmak isterler. Hiçbir disipline, zorlamaya ya da sınırlamaya tabi olmadan istediği zaman istediği şeyi yapabilmek... Canı istediğinde uyuyup canı istediğinde kalkıp, istediğinde işlerini yapıp istemediğinde ertelemek, konuşmak istemezse konuşmamak, düşünmek istemezse düşünmemek, irade göstermek istemezse göstermemek ve bunun gibi her konuda keyfi hareket edebilmek...
Oysa ki özgürlük de ancak belirli sınırlar içerisinde yaşandığında güzeldir. Yoksa ‘özgürlük’ demek; düşüncesiz, umursuz, lakayt ya da aksi olmak demek değildir. Aynı şekilde, bir insanın birlikte yaşadığı insanlar için fedakarlıkta bulunması, başkalarını düşünerek hareket etmesi, önceliği ihtiyaç olan konulara vermesi bu kişinin ‘özgürlüğünün kısıtlanmış olması’ da değildir. İnsanın güzel ahlak göstermesi onu kısıtlayan değil, onu güzelleştiren, yücelten bir özelliktir.
Yoksa insan yanında uyuyan birileri varken, “özgürlüğümü kısıtlayamam, mühim olan benim ne istediğim, benim rahat etmem” diyerek, bağırıp çağırarak konuşan,müziğin ya da televizyonun sesini sonuna kadar açan birisini düşünün. Ya da alt kattaki komşularını hiç düşünmeden geceyarısında evde gürültü yapan birilerini...
Hiç kimse bu tarz düşüncesiz insanlarla muhattap olmak, onların etraflarına verdiği rahatsızlıklarla karşılaşmak istemez. Ama kimi insanlar kendileri için böyle düşündükleri halde, kendileri başkalarına aynı tavırları çok rahatlıkla uygulayabilirler.
İnsanlardaki bu davranış bozuklukluğunu gidermenin tek bir yolu vardır, o da Kuran ahlakına uymaktır. ‘Kuran, hem insanlara aradıkları ‘özgürlüğü’ en mükemmel şekilde yaşatır, hem de bu özgürlük kimseyi rahatsız edecek boyutlara ulaşmaz. Dolayısıyla mümin, -Allah'ın belirlediği ahlak sınırları içerisinde- alabildiğine özgür bir hayat yaşayabilme konforuna sahiptir.
Müslüman olmak demek, vicdan kullanmak demektir. İrade kullanmak, akıl kullanmak, nefsi zorlamak, nefse karşı galip gelmek demektir. Bu nedenle mümin dünyanın en özgür en rahat insanı olmasına rağmen, hayatı boyunca yaşadığı her an tercihlerini vicdanına göre belirler. Canı istediğinde uyuyup, canı istediğinde yemek yiyip, canı istediğinde dinlenip, canı istediğinde çalışmak gibi bir ahlak tarzı yoktur. Asıl ölçüsü, “Allah'ın rızasının en çoğunu kazanabilmek”tir. Her an aklıyla ve vicdanıyla çevresinde olup biten olayları değerlendirir ve aralarından en hayırlı, en hikmetli, en faydalı ve en aciliyetli olduğunu düşündüğü konuya yönelir.
Dolayısıyla bir insan gerektiğinde bir başkasının ihtiyaçlarını kendininkilerden önde tutmakla kendi özgürlüğünden ödün verir belki ama, insanı asıl mutlu edecek özgürlük şekli de budur zaten. Yoksa insan bir başkasına rahatsızlık verdiğini bilerek, kendi isteklerini elde ettiğinde mutlu olamaz. Ancak vicdanına uygun hareket ederse gerçekten özgür olur ve ancak bu onu mutlu eder.
Çünkü özgürlük, yaygın olarak zannedildiği gibi, sadece insanın fiziksel olarak özgür olmasıyla yaşabilecek bir duygu değildir. Asıl önemli olan manevi anlamda özgür olabilmektir. Asıl özgürlük, Allah'ın insanın ruhuna ve kalbine hissettirdiği genişlik, ferahlık, güven ve huzur duygularının bir bütünüdür. Bu da kişinin imanı, takvası, tevekkülü ve teslimiyeti ile doğrudan bağlantılıdır.
Dolayısıyla asıl özgürlük ve mutluluk, insanın canı ne isterse onu yapmasında değil; Allah'ın rızasına en uygun olan ahlakı yaşamasındadır. Bu ahlakın kazandıracağı manevi özgürlük, insanın’ düşünmeden yaşadığı sınırsız bir fiziksel özgürlük’ ile asla kıyaslanmayacak kadar büyük bir nimettir. Ve Allah bu nimeti yalnızca müminlere lütfetmiştir.
Allah Kuran'da gerçek mutluluğun yolunu şöyle bildirmiştir:
... Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah'ın zikriyle mutmain olur.
(Rad Suresi, 28)
İnsanın, ibret aldığı, ders çıkardığı tecrübelerini ve yaşadığı önemli olayların ruhunda oluşturduğu etkiyi unutmaması önemlidir...
İnsanların hayatlarında çok nadir yaşadıkları bazı olaylar olur. Bu olayların derin etkisi, bu insanlar üzerinde aylarca hatta yıllarca sürer. O olaya ait görüntüler ve sesler, insanların gözlerinin önünden ve kulaklarından hayatlarının sonuna kadar kaybolmaz. Bazen bir insanın ölümüne şahit olmak, bazen deprem, sel, trafik kazası, yangın gibi olaylar, bazen insanın yaşadığı çok büyük bir pişmanlık, bazen çok mahçup olduğu bir olay, bazen aldığı çok önemli ve hayati bir eleştiri, insanın hayatının sonuna kadar unutmayacağı bu olaylardandır.
İnsanlar çoğunlukla, yaşadıkları bu gibi durumlarda, çok hayati bazı gerçekleri kavrar ve hayatlarına yön verecek çok önemli bazı kararlar alırlar. Yaşadıklarından çıkardıkları sonucu çok önemli görür ve kendi içlerinde, ‘tüm bunları asla unutmamaya’ niyet ederler. Yaşadıkları olaylardan aldıkları ders ve ibretlerin, hayatlarının sonuna kadar kendilerine fayda getirecek çok değerli tecrübeler olduğunu fark ederler.
Büyük olayların yanı sıra, insanın yaşadığı bazı küçük ve sıradan olaylar da kimi zaman insanlara çok önemli kararlar aldırır. Yediği acılı ya da baharatlı bir yemek midesini rahatsız ettiğinde, bu kişi, “Aman bunun bana verdiği zararı unutmayayım da, bir daha bu tür bir yemek yemeyeyim” diye bir karar alır. Çünkü aynı zorlukları bir kez daha yaşamak istemez. Ama bir şekilde bu tecrübesini çok çabuk bir şekilde unutur. Ya da tembellik ettiği için sınavına çalışmayan bir insanın, bütün bir sene daha okula devam etmek zorunda kalması, aslında o kişi için, kendisine ders çıkarması gereken çok önemli bir tecrübedir. Belki o günlerde aklından, “Tembellik yapmanın zararını asla unutmayayım” diye geçirir ve bir daha böyle bir hata yapmamaya niyet eder. Ya da söylediği kırıcı bir söz sonrasında, karşısındaki kişiyle olan yakınlığında oluşturduğu tahribatı gören bir insan, çok büyük bir pişmanlık yaşar. “Bir daha mutlaka düşünerek konuşacağım, aklıma gelen ilk sözü asla düşünmeden söylemeyeceğim” diye çok samimi bir karar alır.
Bu örneklerde olduğu gibi, insanın hayatında, birçok konuyu daha derinlemesine kavradığı bazı anlar olur. Kendi kendine “Bir daha bunu hiç yapmayacağım”, “Buna çok dikkat edeceğim”, “Bu sözü ya da bu üslubu hiç kullanmayacağım”, “Bu yanlış bakış açısını kafamdan tamamen atacağım” gibi kararlar alır. Ancak ne var ki, insan çok unutkan bir varlıktır. Gün içindeki küçük olaylarda da, hayatında önemli yer tutan büyük olaylarda da, çıkardığı dersleri, edindiği tecrübeleri ve aldığı kararları çok çabuk unutur. Ömrünün sonuna kadar unutmama kararı aldığı bir konuyu, bazen bir iki gün, bazen bir iki saat, bazen de 5- 10 dakika içinde, dikkatinin dağılmasıyla birlikte hemen unutur. Ta ki aynı hatayı tekrar yapana kadar.
Bazen bu durum insanın hayatında onlarca kez tekrarlanır. Önemli bir olay ya da yaptığı bir hata, bir konuda önemli bir ibret vesilesi olur ve bu kişi bu konuda dikkat etmek için hayati bir karar alır. Ama günlük hayatına dönmesiyle birlikte bunu hemen unutur. Bir süre sonra benzer bir durumla yine karşılaşır. “Daha önce de bu durumla karşılaşmıştım ve yaşadıklarımdan edindiğim tecrübeyi asla unutmadan hareket etme kararı almıştım. Ama bu kararımı unuttuğum için tekrar aynı hataya düştüm. Fakat artık bu sefer bu kararımı hiç unutmayacağım” diye niyet eder. Ama yine unutur. Ve tekrar aynı duruma düşer. Tekrar unutur. Ve tekrardan, önceden karar almış olduğunu hatırlar. Ve bu unutmalar, benzer olaylarla sürekli olarak devam eder.
Bu durum, elbetteki bu tecrübeleri yaşayan kişiyi de şaşırtır. Şuurunu, hafızasını, aklını istediği gibi kullanamamasına; çok iyi bildiği ve kesin karar aldığı bir konuda sürekli aynı hataları tekrarlamasına bir anlam veremez.
Oysa ki, burada insanın görmesi gereken çok önemli bir harikalık vardır. ‘Samimi niyet edilmediğinde, çok güçlü bir karar alınmadığında, insan çok etkilendiği hayati bir konuda bile, yaşadıklarını hemen unutabilmektedir.’ Burada kişinin yapması gereken, eksikliği içindeki niyetinde aramasıdır.
Örneğin bir insan büyük ve derin bir ateş çukurunun tepesinde, korunaksız bir tahta çıkıntı üzerinde duruyor olsa, -Allah'ın dilemesiyle- şuuru çok açık olur. Aşağıda ateş olduğunu unutması söz konusu olmaz. Her an üzerinde bulunduğu tahtadan aşağı düşebilme ihtimalinin olması, bu kişinin dikkatini maksimum seviyede açmasına yol açar. Ne kimsenin ona içerisinde bulunduğu bu durumu hatırlatmasına, ne de aynı tecrübeyi bir kez daha yaşamasına gerek olur. Kendisi zaten, tehlikeden korunmak, ateşin içine düşmemek için gereken herşeyi kendisi akledecek ve uygulayacak şuur açılığındadır.
İşte insan eğer bir konuda kendisini çok etkileyen bir tecrübe yaşadığı ve o anda çok samimi bir karar aldığı halde bu kararını uygulayamıyorsa, sorun, bu kişinin başka şeyleri o konudan daha önemli görmesindendir. Dikkatinin başka konulara gitmesi, kendisinin o konulara daha çok ilgi duymasındandır.
Dolayısıyla eğer bir insan bir hatayı sürekli olarak tekrarlıyorsa ve o hatanın oluşturduğu maddi manevi zarar ve tahribattan yeteri kadar etkilenmiyorsa; ya da başına gelen ibret verici olaylardan gereken dersi alamıyor, tekrar tekrar aynı olayların içine giriyorsa; bu durumda vicdanında bir hastalık olabileceğini göz önünde bulundurmalı ve vicdanını sağlamlaştırmaya yönelmelidir.
Ancak elbetteki unutmak insanın mühim bir aczidir. Bir insan -Allah'ın izni olmaksızın- bir şeyi unutmasına engel olamaz. Ama unutmamak için var gücüyle çaba harcayabilir. Unutmamak için akla gelebilecek maddi manevi her türlü tedbiri alabilir. “Ben aciz bir insanım, ne kadar tedbir alsam da mutlaka unuturum” dememeli, emek verdiğinde, umduğu sonucu ona yaratacak olanın Allah olduğunu bilmelidir. Tecrübelerinin etkisini ve aldığı kararların önemini unutmamak için, dikkatinin dağılmaması için ve gevşekliğe kapılmamak için tüm gücüyle mücadele etmelidir. Allah rızası için, tüm dikkatini güzel ahlakta yoğunlaştırmalıdır.
Tüm bu çabayı gösterdiği takdirde yine de unutursa, Allah insanı unutmasından sorumlu tutmayabilir. Ve unutmasına rağmen, Allah bu kişinin yolunu açabilir.
Kuran'da bu şekilde samimi olarak çaba harcayan müminlerin, ‘unuttuklarından ve yanıldıklarından sorumlu tutmaması için Rabbimiz'e şöyle dua ettikleri’ bildirilmiştir:
Allah, hiç kimseye güç yetireceğinden başkasını yüklemez. (Kişinin nefsinin) Kazandığı lehine, kazandırdıkları aleyhinedir. "Rabbimiz, unuttuklarımızdan veya yanıldıklarımızdan dolayı bizi sorumlu tutma. Rabbimiz, bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Rabbimiz, kendisine güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize taşıtma. Bizi affet. Bizi bağışla. Bizi esirge, Sen bizim Mevlamızsın. Kafirler topluluğuna karşı bize yardım et." (Bakara Suresi, 286)
Mehdi’nin çıkışından evvel, (her tarafı) aydınlatan kuyruklu bir yıldız doğacaktır.”(Kıyamet Alametleri, s. 200)