Ahirzaman Ve Hz. Mehdi

Kıyametin hemen yakınında anarşi ve kargaşa günleri vardır.

    Güzel Hatırlatmalar

    • "Dünyadan beş bin altı yüz yıl geçmiştir". Bu ümmetin ömrü bin (1000) seneyi geçecek, fakat bin beş yüz (1500) seneyi pek geçmeyecek.

      (Kıyamet Alametleri, Medineli Allame Muhammed b. Resul el-Hüseyni el-Berzenci, Pamuk Yayıncılık, İstanbul, 2002, s. 299)

    • Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Evlatlarımdan olan Mehdi’yi inkar eden beni inkar etmiştir.”

      (Bihar-ul Envar, c.51, s.73)

    • Eğer müşriklerden biri, senden 'eman isterse', ona eman ver; öyle ki Allah'ın sözünü dinlemiş olsun, sonra onu 'güvenlik içinde olacağı yere ulaştır.' Bu, onların elbette bilmeyen bir topluluk olmaları nedeniyledir.

      (Tevbe Suresi, 6)

    Güzel Konular

    Güzel Konular

    ''Bir kereden bir şey olmaz'' mantığının yanlışlığı: Bir kerede mahsur görmeyen, daha fazlasında da bir sakınca görmeyebilir...

    İnsan hayatı boyunca karşılaştığı her olayda nasıl davranması gerektiğini bilir. Bu Allah'ın her insanın vicdanına verdiği bir özelliktir. Dolayısıyla insan yanlış bir şey yapsa bile, aslında bunun doğru olmadığını kavrayabilecek bir bilgiye sahiptir.

    Ancak buna rağmen insanların bir kısmı vicdanlarını ölçü alarak yaşamazlar. Hatta vicdanlarının sesini bastırarak yaşamayı bir hayat şekli haline getirmişlerdir. Ve bu hayat şekli içerisinde, ‘vicdan azabı’ duymayacak bir anlayış da elde etmişlerdir. Vicdanlarını körelten bu insanlar, hata olacağını kavradıkları konularda, -bile bile de olsa- bu yanlışı yapmakta bir sakınca görmezler. Menfaatleri öyle hareket etmelerini gerektiriyorsa, onlar da doğru olandan bilerek ve isteyerek taviz verirler.

    Ancak Müslümanlar bu şekilde değildirler. Mümin bir kimse hayatının her anında vicdanını kullanır. Vicdanının yanlış olduğunu gösterdiği bir konuda, aksi yönde davranmaya güç yetiremez. Bunun sonucunda da, vicdan azabı duyacağı bir tavra en başından hiç yanaşmaz.

    Fakat bazen şeytan insanlara, vicdanen doğru olmadığını hissettikleri bir konuda da, vicdanlarını dinlememeleri için baskı yapar. Bazen bunu kişiye bir şekilde makul ve doğru göstermeye çalışır. Bazen onu, bu tavrın vicdanına ters düşmeyeceğine ikna etmeye gayret eder. Bazen öfke, kıskançlık, kin gibi hisleri teşvik ederek o kişiyi güçsüzleştirip o tavra sürüklemeye çabalar. Hiçbir yönden sonuç alamadığında da kişiye, makul sebepler altında bunu ‘bir kere yapmasından bir şey olmayacağı’ telkiniyle yanaşır.

    Şeytanın bu mantığı bazen çok küçük, bazen de çok hayati konularda ortaya çıkabilir. Nitekim kimi insanlar çoğu zaman küçük konularda umursuzluk yapmakta, doğru yoldan sapmakta bir sakınca görmezler. ‘Nasıl olsa önemli bir konu değil’ ve ‘nasıl olsa sonuçta kimseyi etkileyecek, kimseye zarar verecek ve kimseyi rahatsız edecek bir şey değil’ diye düşünürler. Hatta eğer bu, kimsenin farkına dahi varmayacağı bir detaysa, hiç vicdan azabı da duymalarına gerek olmadığını düşünürler. Şeytan da işte insanlara ilk başlarda özellikle böyle küçük konularda ‘bir kereden bir şey olmayacağı’ mantığıyla yaklaşır.

    Bir kez doğru söylememek, bir kez samimi konuşmamak, bir kez gerçek duygularını ifade etmemek, bir kez kırıcı bir söz söylemek, bir kez karşı tarafı rencide etmek, bir kez umursuz davranmak, bir kez fedakarlıktan kaçınmak, bir kez küsmek, bir kez öfkelenmek, bir kez basit bir tavra tenezzül etmek, bir kez adaletsiz davranmak, bir kez arkadan konuşmak, bir kez tartışma üslubu kullanmak, bir kez gizli bir şey yapmak, bir kez gurur yapmak, şeytanın insanlara attırdığı ilk adımlardandır. Sonrasında bunlardan herhangi birini ikinci kez yaptırması, şeytan için çok daha kolay olur.

    Allah'ın Kuran'da, ‘çirkin cesaret’ olarak adlandırdığı bir tavır vardır. Şeytan bu kötü ahlakın, en bilinen ve en uç örneğini temsil eden varlıktır. İşte bu yüzden insanların da kendisi gibi Allah'a karşı ‘çirkin bir cesaret’ içinde olmalarını ister (Allah'ı tenzih ederiz). Allah'ı unutmalarını, Allah'tan korkmamalarını , Allah'ın her her yaptıklarını gördüğünü düşünmemelerini (Allah'ı tenzih ederiz), ahireti – hesap gününü düşünmeden hareket etmelerini arzular. İşte ‘bir kereden bir şey olmaz’ felsefesinde de, şeytanın insanlar için asıl hedeflediği hayat şekli budur. İnsanlara bunu çok küçücük, masumane, iyi niyetli, zararsız; nasıl olsa sadece bir kerelik olduğu ve bir daha tekrarlanmayacağı için de üzerinde durmaya gerek olmayan bir girişim olarak göstermeye çalışır. Ama altında gizlenen bu gerçekten dolayı böyle bir tavra yanaşmak hiçbir şekilde zararsız ve masumane olmaz.

    Çünkü ‘bir kereden bir şey olmaz’ mantığı son derece tehlikelidir. Eğer bir insan o tavrı, -hatalı olacağını bile bile- bir kere yapmakta bir sakınca görmemişse, bunu çok rahat bir şekilde bir kez daha yapabilecek bir negatif güç ve çirkin cesareti de elde etmiş olur. Bir kere vicdanını aşan, bir kere vicdanını bastıran bir insan kendine, bunu bir kere daha yapabilecek bir yol açmış olur. Aynı şekilde, bir konuda bilerek yanlış olanı seçmekte bir sakınca görmeyen, ileride başka bir zaman geldiğinde, farklı konularda da aynı seçimi yapmakta mahsur görmeyebilecek bir anlayışa geçebilir. Bu nedenle insanın ‘nasıl olsa bir kerelik bir şey’ diye düşünmemesi; her an, her yerde ve her konuda Allah'tan çok korkup sakınması ve güzel ahlakta her an çok titizlik göstermesi gerekir.

    Çünkü Allah'tan korkup sakınan insanın, Allah'a karşı dürüst olmasının verdiği bir iman kalitesi, bir ruh hali vardır. Bu insanın, dürüst olduğunu bilmesinden dolayı kendisine karşı saygısı vardır. Kendisine olan saygısını yitiren bir insan ise, pek çok konuda kendine samimiyetsizliğin ve dürüst olmamanın kapısını açmış olur.

    Bunun yanı sıra elbetteki insan hata yapma özelliğiyle birlikte yaratılmıştır. Dolayısıyla mutlaka hata yapacak, yanlış düşünecek, yanlış kararlar alacak ve bunlardan geri dönecek, ahlakını düzeltecektir. Tevbe edecek, Allah'tan bağışlanma dileyecek, hatasını telafi etmek için çaba harcayacak ve bu şekilde samimi olmanın yolunu bulacaktır.

    Ancak şeytanın ‘bir kereden bir şey olmaz’ mantığının, tüm insanları kapsayan; bilinmesi ve üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir tehlike olduğu hiçbir zaman unutulmamalıdır. Bu, şeytanın dikkatle sakınılması gereken önemli oyunlarından biridir. ‘Bir kereden bir şey olmaz’ kandırmacasıyla başlayıp bunu bir hayat şekli haline getirmiş pek çok insan vardır. Bir hırsız, bir dolandırıcı ya da yalanı veya diğer haram fiilleri alışkanlık haline getirmiş bir insan da ilk başta bunları yalnızca bir kez yapmış; ama sonra şeytanın oyununa düşerek bu davranışlarını ana özelliği haline getirmiştir.

    Bu nedenle bir insan bu konuda ne kadar titiz ve dikkatli olursa olsun, bir gün şeytanın kendisine de bu tarz bir mantıkla yanaşabileceğini unutmamalı ve bu tehlikeye karşı uyanık olmalıdır. Kuran ahlakından taviz vermemeli, her an Allah'tan çok korkup sakınmalı, Allah'ın her yerde kendisini görüp duyduğunu ve içinden geçen her düşünceyi bildiğini unutmamalıdır.

    ''Heveslenmek'' ile ''gerçekten istemek'' farklı şeylerdir.

    Bazı insanlar vardır; hemen her gördükleri güzel şeye heves ederler. Beğendikleri bir şeyle karşılaştıklarında, ilk bir heyecanla o konuda hemen birkaç adım atarlar. Ama sonrasında devam etmeye kararlılık gösteremezler. Sonra hoşlarına giden bir başka konu ortaya çıkar. Bu sefer de hemen o yöne yönelirler. Onda da bir iki gün, birkaç hafta ya da birkaç ay bazı yönlerden çaba harcarlar. Ama yine istikrarlı bir tavır gösteremezler.

    Toplumda bu şekilde ‘çabuk heveslenen’ ama sonrasında ‘hevesini çok çabuk kaybeden’ insanlara sıklıkla rastlanır. Hayatın pek çok alanında ortaya çıkan bu yaklaşım tarzı, kişilerin karakterlerinin bir parçası haline gelmiştir. Ve pek çok açıdan zararsız gibi görünen bu karakter yapısı, söz konusu kişilerin kendilerini olumlu yönde yetiştirip, kişiliklerini geliştirmelerini engelleyen önemli bir konu haline gelir.

    Allah her insanı vicdanıyla birlikte yaratmıştır. Dolayısıyla bir kişi, kendisi iyi olsa da olmasa da, çevresinde iyi ya da güzel olan bir şey gördüğünde, bunu farkedebilecek bir anlayışa sahiptir. Ve Allah insanın içine, güzel olan herşeye karşı bir özenme ve istek duyma hissi de vermiştir. Önemli olan, güzel olan bir şeyi fark ettiğinde ve buna karşı içinde bir özlem duyduğunda, insanın bu konuda gereken tüm çabayı gösterip özendiği o güzelliğe ulaşana kadar irade göstermesidir.

    Örneğin her insan, adaletli bir kimsenin ahlakından hoşlanır. Bu kişiye özenir ve onun gibi olmak ister. Ama bu amacını hayata geçirmek söz konusu olduğunda, gerekli kararlılık, irade ve istikrarı göstermesi gerektiğinde, aynı istek ve özen içerisinde olmaz. Örneğin bir durum olduğunda kolaylıkla sinirlenip öfkesine yenik düşebilir. Sert, kırıcı bir üslup kullanıp, karşı tarafı incitecek sözler söyleyebilir. Nefsine ağır gelen bir konu olduğunda, doğru ve isabetli karar veremeyebilir. Olayları tarafsız bir bakış açısıyla değerlendiremeyebilir ve bunun sonucunda da yanlızca kendi kanaatini esas alarak hareket edebilir.

    Dolayısıyla insanın bir konuya heves etmesi elbette güzel bir yaklaşımdır. Ama yeterli değildir. İnsanın bir konuda gerçekten kayda değer bir sonuç elde edebilmesi için, bunu gerçekten ‘çok istemesi’ gerekir. Ve bu ‘çok isteme’nin de mutlaka -Allah rızası için- olması gerekir.

    İnsan yalnızca heveslenmekle, istediği sonuca ulaşamaz. Bir insana, her türlü zorluk ve engele karşı koyabilecek, hiç vazgeçmeden sabırla devam edebilecek güç ve iradeyi ancak Allah'ın rızasını kazanma isteği verebilir. İnsan, güzel bir şeye ulaşabilmede, Allah'a olan sevgisi, ahirete olan inancı oranında çaba ve irade gösterebilir.

    Örneğin bir mümin, Allah'a iman etmeden önceki yaşamında ne adaleti, ne merhameti, ne sevgiyi, ne saygıyı ne de fedakarlığı gereği gibi gösterebilecek bir ahlaka sahip değildir. Ama iman ettikten sonra, Allah'a olan sevgisinden ve Allah'ın hoşnutluğunu kazanma isteğinden aldığı güçle, tüm bu konularda kendini en iyi şekilde yetiştirebilecek ve hayatının sonuna kadar da bu konularda istikrar gösterebilecek bir irade elde etmiş olur. İşte bu ‘gerçekten çok isteme’nin bir sonucudur.

    Sadece heveslenen bir insan, böyle bir sonuç elde edemez. İlk zorlukta, ilk sıkıntıda, ilk engelle karşılaşınca ya da ilk hatasında hemen geri adım atar. Bu tavır, cahiliye insanları arasında çok yaygın olan bir kişilik özelliğidir. Ama bir müminin bu konuda kendini geliştirmiş olması çok önemlidir. Çünkü Kuran ahlakına dair her konuda ilerleme kaydedebilmek için içindeki güzel şeylere karşı duyduğu hevesi, Allah rızası için kararlılıkla ve istikrarla, hayatının sonuna kadar yaşayabilecek bir kişilik elde etmesi gerekir.

    Allah ile çok yakın dost olabilmek, Allah'ın en sevdiği kullarından olabilmek, Allah'a tam teslim olup kaderi en iyi şekilde anlayabilmek, tevekkülü en mükemmel şekilde yaşayabilmek; daha olgun, daha derin, daha imanlı bir insan olabilmek, daha derin sevebilmek, daha güzel ahlaklı olabilmek gibi üstün mümin özellikleri, insanın ancak ‘Allah rızası için çok isteyip çok emek vermesi’yle elde edilebilir. Allah kullarının yalnızca bir heves içinde mi yoksa gerçekten çok samimi bir talep içinde mi olduklarını bilir. Ve Allah kullarının bu talepleri oranında onların çabalarına karşılık verir.

    Dolayısıyla eğer bir insan, bir konuda, ‘neden istediği gibi sonuç alamadığını’ düşünüyorsa, öncelikle bu konudaki kendi niyetine ve çabasına bakmalıdır. Eğer sonuç alamıyorsa, kendinde mutlaka bir eksiklik olabileceğini düşünmelidir. Niyetini kontrol etmeli ve gerçekten Allah rızası için çok isteyerek ve tüm sebeplere sarılarak elinden gelen her türlü çabayı gösterip göstermediğine bakmalıdır.

    Elbetteki Allah çeşitli hikmetlerle ve imtihanın bir gereği olarak çok isteyen bir insanın çabasına da, onu denemek için farklı bir karşılık verebilir. Bir mümin bu gerçeği de bilir ama bu durumdan emin olamayacağı için öncelikle mutlaka çok daha samimi olmaya ve çok daha fazla çaba harcamaya niyet eder.

    Allah Kuran'da, ‘gerçekten çok isteyerek Allah'ın rızası için samimi çaba harcayan’ kimselerin, gösterdikleri bu çabanın karşılığını mutlaka alacakları şöyle bildirmiştir:

    Şüphesiz insana kendi emeğinden başkası yoktur.

    Şüphesiz kendi emeği (veya çabası) görülecektir.

    Sonra ona en eksiksiz karşılık verilecektir. (Necm Suresi, 39-41)

    O gün, öyle yüzler de vardır ki, nimette (engin bir mutluluk içinde)dirler.

    Harcadığı-çabadan dolayı hoşnuttur.

    Yüksek bir cennettedir. (Ğaşiye Suresi, 8-10)

    Kim de ahireti ister ve bir mü'min olarak ciddi bir çaba göstererek ona çalışırsa, işte böylelerinin çabası şükre şayandır. (İsra Suresi, 19)

    Artık Allah, onları böyle bir günün şerrinden korumuş ve onlara parıltılı bir aydınlık ve bir sevinç vermiştir. (İnsan Suresi, 11)

    Şüphesiz, bu, sizin için bir mükafaattır. Sizin çaba-harcamanız şükre değer (meşkur:makbul) görülmüştür. (İnsan Suresi, 22)

    İnsanın hayatındaki ani değişiklikler, sürpriz gelişmeler, beklenmedik iniş çıkışlar, insan için özel yaratılan büyük güzelliklerdir.

    Kimi insanlar çok sakin ve düzenli bir hayatları olsun isterler. Ani ve sürpriz gelişmelerle karşılaşmadan, büyük iniş çıkışlar yaşamadan, hayatlarının sonuna kadar alıştıkları gibi bir yaşam sürmeyi hayal ederler.

    Söz konusu kişilerin bu tercihlerinin sebebi ise, elbetteki kendileri için en iyi olanın bu olduğunu zannetmelerindendir. Hayatları ne kadar tekdüze ve ne kadar sakin olursa, alıştıkları düzen ne kadar az bozulursa, o kadar mutlu olacaklarını sanırlar.

    Oysa ki bu her zaman için insana fayda getirecek bir istek değildir. Bazen insanın hayatındaki düzgünlükler, yaşam tarzındaki sabitlikler, kişiye umduğu faydayı sağlamaz. Tam tersine, bu kimse için asıl kazançlı olan, hayatındaki ani gelişmeler, sürpriz olaylar, büyük inişler ve çıkışlar olur.

    İnsan sınırlı bir akla sahip olduğu için, kendisine asıl fayda sağlayacak olan şeyin gerçekte ne olduğunu bilemez. Ama Allah sonsuz akıl sahibidir. Ve Allah, dünya hayatındaki iniş çıkışları, kimi zaman zorluk, sıkıntı, yokluk veya hastalık gibi eksiklikleri, kimi zaman da nimet artışlarını büyük hikmetlerle yaratmaktadır.

    İnsan ruhu, sakinliği, alıştığı gibi yaşamayı, büyük sürprizlerle karşılaşmadan, beklentileri doğrultusunda yaşamayı sever. Elbette bu şartların insana sağladığı belirli bir konfor, huzur ve rahatlık vardır. Ancak sakinliğin, durağanlığın, tekdüzeliğin ve rutin bir hayat tarzı içerisinde yaşamanın zararları da vardır.

    İnsanın alışkanlıklarının dışına çıkmadan yaşamak istemesinin altındaki en önemli sebeplerden biri, bu durumda kişinin zekasını, aklını, vicdanını, iradesini olabilecek en minimum düzeyde kullanma ihtiyacı oluşmasıdır. Böyle bir yaşam tarzında insan, kafa kullanmadan, risk almadan, deneyip yanılmadan, ezberlediği ve defalarca test edip onayladığı kurallar içerisinde, en az hata yapacak şekilde yaşama imkanı elde etmiş olur.

    İnsanın hayatında meydana gelen ani değişiklikler, sürpriz gelişmeler, beklenmedik düşüşler ya da çıkışlar ise, insanın aklını maksimum derecede kullanmasını gerektiren durumlardır. Hızlı ve seri şekilde kafa kullanmak, ani ve akılcı kararlar almak, şartların değişmesi için gereken tedbirleri bulup uygulamak, risk alıp cesur ve kararlı davranmak, hayati girişimlerde bulunabilmek bu tür durumlarda neredeyse zaruri birer ihtiyaç halini alır. Normal akla sahip bir insanın- zorluk ve sıkıntılar karşısında, umursuz, sakin ve ilgisiz bir tavrı olması genelde mümkün olmaz. Kişi, ister istemez, içerisinde bulunduğu durumdan; yüzleştiği maddi ya da manevi zorluklardan kurtulmanın yollarını aramaya başlar.

    İşte o anda pek çok insan belki çok önemli bir gerçeğin farkına varmaz. Ancak içerisinde bulunduğu zor şartlar; düzenini bozan, alışkanlıklarını terk etmesine sebep olan, onu yaşadığı sakin hayattan uzaklaştıran ani gelişmeler, aslında onun için yaratılmış çok büyük nimetlerdir.

    Çünkü insan ruhu kendi haline bırakıldığında, kendi kendine gelişecek bir yapıda değildir. Gerçekten sabırla, iradeyle emek verildiğinde bir ilerleme kaydedebilir.

    İşte Allah'ın bir insanın hayatında yarattığı sürprizler, ani düşüşler, sürpriz yükselmeler, zaruri değişiklikler, insanın çok hızlı ilerleme kaydedebilmesinin çok önemli ve etkili bir yoludur. İnsan kendini ne kadar eğitmek ve geliştirmek istese de, kendi kendine hayatında böyle beklenmedik değişiklikler oluşturamaz. Ama bu tür şartlarda oluşan doğal zorlanma, kişiyi, gücünü en üst noktasına kadar kullanmaya adeta mecbur eder. Dolayısıyla -o an için kişinin nefsinin o kadar hoşuna gitmese ya da gerçekten çok zorluk çekse bile- karşısına çıkan bu olaylar onun için büyük birer nimete dönüşür.

    İnsan kişiliği içten ya da dıştan kararlı bir baskıyla karşılaşmadığı sürece çok zor değişir. Bir insanın böyle bir değişiklik yapabilmesi için çok ciddi bir irade göstermesi gerekir. Ciddi şekilde vicdan ve akıl kullanması; çok dirençli ve sabırlı olması gerekir. İşte Allah'ın –imtihanın bir gereği olarak- hayat içerisinde yarattığı değişiklikler, insana bu konuda büyük bir kolaylık sağlar. İnsanın kişiliğinde hızlı değişmeler ve gelişmeler yaşamasına vesile olur.

    Bu nedenle insanın, hayatında hep alıştığı şeyleri aramak ve eksiklikler olduğunda bundan rahatsız olmak yerine, Allah'ın yarattığı değişikliklerde hayır ve hikmet görmesi; bunlardaki güzellikleri yakalamaya çalışması gerekir.

    Örneğin bir insan işine, akrabalarına, dostlarına ya da okuluna çok yakın bir semtte oturur ve kurduğu bu mükemmel düzenden ve bunun kendisine sağladığı kolaylık ve konforlardan dolayı da çok mutludur. Ani bir zaruret sonucunda buradan taşınmak zorunda kaldığında, pek çok konuda alıştığı konforu kaybedeceği ve çeşitli zorluklar yaşayacağı için huzursuz olur. Halbuki yeni taşınacağı yer onun için özel yaratılmıştır. Orada kendisini bekleyen özel olaylar, yeni dostluklar, yeni gelişmeler vardır. Allah orada onu, “hiç ummadığı bir yerden rızıklandıracak, bereketlendirecek, geliştirecek ve nimetlendirecek olabilir”. Ya da bunun tam tersi olacak ve kişi daha önce hiç karşılaşmadığı zorluk ve sıkıntılarla yüzleşmek zorunda kalacak olabilir. Ama bu zorlanma sonucunda kişiliği gelişecek; eksik olduğu bir çok konuda kendini aşacak bir imkan bulacak ve yeni özellikler, yeni yetenekler kazanacak olabilir.

    Ya da pek dışadönük ve konuşkan olmayan, insanlarla rahat iletişim kuramayan, rahat davranamayan bir kişi, çözümü kendi halinde yaşamakta ve gerekmedikçe kimseyle diyalog kurmamakta bulmuş olabilir. Ve kurduğu bu düzen içerisinde hem rahat ediyor hem de risk almaktan kurtuluyor olabilir. okulunda ya da işyerinde böyle bir kişiye insanlarla tek tek iletişim kurmasını gerektiren bir görev verildiğinde, o kişi sözde başına büyük bir felaket geldiğini düşünür. Gerçekten de bu, onun gibi bir insan için bir sorun ve zorluktur. Ama bu kişi, ancak böyle bir dayatma sonucunda kişiliğini değiştirmek zorunda kalacaktır. Kendi haline bırakılacak ve alıştığı sakin hayat şartlarına devam edecek olsa, hayatının sonuna kadar kendini değiştirmeyecek, konuşkan ve dışadönük bir insan olamayacak olabilir.

    İşte insan bunların hiçbirini bilemez. Ama Allah hepsini ve herşeyi bilir. Ve insan için en güzelini yaratır. Kişinin Allah'a çok güvenmesi ve –her ne olursa olsun- dünyanın en büyük eksikliği, en büyük zorluğu da olsa, hepsinde binlerce hayır ve hikmet gizlendiğini bilmesi gerekir. Bu gerçeğin şuurunda olduğunda, Allah ona dünyadaki ve ahiretteki her şeyin en güzelini yaşatacağını vadetmiştir:

    (Allah'tan) Sakınanlara: "Rabbiniz ne indirdi?" dendiğinde, "Hayır" dediler. Bu dünyada güzel davranışlarda bulunanlara güzellik vardır; ahiret yurdu ise daha hayırlıdır. Takva sahiplerinin yurdu ne güzeldir. (Nahl Suresi, 30)

    ... Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz. (Bakara Suresi, 216)

    Mehdi’nin çıkışından evvel, (her tarafı) aydınlatan kuyruklu bir yıldız doğacaktır.”(Kıyamet Alametleri, s. 200)