Ahirzaman Ve Hz. Mehdi

Kıyametin hemen yakınında anarşi ve kargaşa günleri vardır.

    Güzel Hatırlatmalar

    • "Dünyadan beş bin altı yüz yıl geçmiştir". Bu ümmetin ömrü bin (1000) seneyi geçecek, fakat bin beş yüz (1500) seneyi pek geçmeyecek.

      (Kıyamet Alametleri, Medineli Allame Muhammed b. Resul el-Hüseyni el-Berzenci, Pamuk Yayıncılık, İstanbul, 2002, s. 299)

    • Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Evlatlarımdan olan Mehdi’yi inkar eden beni inkar etmiştir.”

      (Bihar-ul Envar, c.51, s.73)

    • Eğer müşriklerden biri, senden 'eman isterse', ona eman ver; öyle ki Allah'ın sözünü dinlemiş olsun, sonra onu 'güvenlik içinde olacağı yere ulaştır.' Bu, onların elbette bilmeyen bir topluluk olmaları nedeniyledir.

      (Tevbe Suresi, 6)

    Güzel Konular

    Güzel Konular

    Hastalıkta kişilik değiştirmek, müminin kabul etmeyeceği bir tavır bozukluğudur

    İyilik, güzellik, rahatlık, kolaylık, sağlık, sıhhat, konfor... Bunlar elbetteki çok güzel nimetlerdir. Her insan, hayatının en rahat edeceği şartlar ve olabilecek en güzel nimetler içerisinde geçmesini ister ve bu gerçekleştiğinde de bundan büyük hoşnutluk duyar.

    Ancak Allah dünya hayatında özel bazı durumlar da yaratmıştır. Zorluklar, sıkıntılar, hastalıklar, ölümler, yokluk ve kayıplar, her insanın mutlaka yaşamak durumunda kaldığı olaylardandır. Ve Allah bunları çok büyük hayır ve hikmetlerle yaratmıştır.

    İnsan hiçbir zorlukla kırşılaşmadığında, hiç sıkıntı çekmediğinde, hiç bir şeye sabır göstermek durumunda kalmadığında; çevresindeki herkesten sadece iyilik, güzellik, güzel ahlak, maddi manevi destek gördüğünde, hayatını arzu ettiği nimetler içerisinde geçirdiğinde, sahip olduğu bu şartlardan dolayı mutlu olur. Bu şartlar altında gerginlik duyması, öfkelenmesi, kinlenmesi, kıskanması, tartışması; kısacası bazı kötü ahlak özelliklerini göstermesi için çok az sebep çıkar karşısına. Tam tersine, nimetlerin güzelliği ve etrafındaki insanların güzel tavırları, bu kişinin keyfini, neşesini, rahatını sürekli olarak daha da artırabilir. Dolayısıyla bu kişi de çevresine karşı son derece iyi bir ahlak gösterebilir. Hoşgörülü, olgun, affedici, mülayim, fedakar, kalender tavırlar sergileyebilir. Ancak tüm bu karakter özellikleri, sadece bu kişinin içerisinde yaşadığı şartlardan kaynaklanıyor olabilir. Çünkü bir insanın gerçek kişiliği, asıl olarak zorluk ve sıkıntı anlarında, yoklukta ve hastalıkta, haksızlığa uğradığında ya da mağdur olduğunda ortaya çıkar. İşte Allah'ın dünya hayatında çok çeşitli ve birbirinden detaylı eksiklikler yaratmasının çok büyük hikmetlerinden biri de burada gizlenmiştir. Allah bu şekilde, ‘gerçekten güzel ahlaklı olan ve her türlü şarta rağmen, gerçekten Allah için bu ahlakında sabır gösteren kullarını’ ortaya çıkarmaktadır.

    İşte hastalıklar, insanların en sık, hatta hemen hemen her gün karşılaşabildikleri bu özel yaratılan durumlardan biridir. Bazı insanlar ufak tefek rahatsızlıkları o kadar önemsemeyip sadece daha hayati durumlarda tavır değiştirirken, bazıları da sıradan ve günlük bir rahatsızlıkta bile hemen başka bir kişiliğe bürünürler. Birazcık başları ağrıdığında, biraz uykusuz kaldıklarında, biraz fazla yorulduklarında, ilk önce bunu hemen yüzlerine yansıtırlar. Öyle ki onları görenler, konuyla ilgili hiçbir bilgileri olmasa dahi bu kişiye, “Ne oldu, neyin var, hasta mısın?” gibi bir soru sormak zorunda hissederler kendilerini. Her zamanki kişiliklerine göre çok bezgin, yorgun, bitkin, durgun, neşesiz bir tavır içerisindedirler. Normalde gösterdikleri ahlaka göre çok daha tahammülsüz, çok daha ters, sinirli ve gergin bir halleri vardır. Kendilerine, “Neyin var?” diye soran insanlara da, yine aynı bitkin ve ters ruh hali içerisinde çeşitli cevaplar verirler. Her zaman dikkatlerinin açık olduğu konularda dikkatlerini daha kapalı hale getirir, her zaman ilgili oldukları konularda çok daha ilgisiz ve umursuz bir tavır gösterirler. Yardıma ihtiyacı olan birine karşı daha insaniyetsizlerdir. Kendilerine güzel bir söz söyleyen, sevgi, ilgi gösteren birine karşı çok daha soğuk, mesafelidirler. Etraflarındaki nimetleri gereği gibi göremeyen, sanki dünyanın en büyük felaketine uğramış (-ki böyle görünen olayları da Allah büyük hayır ve hikmetlerle yaratmıştır-) ve sanki en mağdur insanıymış gibi bir hal içerisindedirler.

    Elbetteki, küçük bir bağaşrısı, mide ağrısı ya da günlük bir yorgunlukta bile bu şekilde kişiliklerini değiştiren insanlar, bunlardan çok daha büyük hastalıklarla karşılaştıklarında nasıl bir ahlak göstereceklerine dair çevrelerinde şüphe oluştururlar. Ve normal şartlarda; herşey istedikleri gibi olduğunda, bütün nimetler, kolaylıklar, rahatlıklar ellerinin altında olduğunda gösterdikleri güzel ahlak ve kişilik de, böyle zamanlardaki tavırlarıyla birlikte, tamamen şüpheli hale gelmiş olur.

    Oysa ki insanın, sağlam kişiliğin asıl anlaşılacağı anların, bu şekilde zorluk, hastalık zamanları olduğunu bilmesi ve bu tarz durumlarda özellikle dikkatini açarak Allah'ın en beğeneceği tavrı sergilemeye çalışması gerekir. Böyle bir durumda insan, aksinin, Kuran ahlakına hiç uygun olmayan ve iman eden bir insana hiç yakışmayacak bir tavır olacağını bilmeli ve ‘her şartta sadece tek bir sağlam karakter göstermelidir’.

    Elbetteki insan böyle bir durumda, içerisinde bulunduğu fiziksel zorluklara ve hastalıklara yönelik en akılcı ve en iyi tedbirleri almalı, elbetteki sağlığını korumalı, hastalığını en iyi şekilde tedavi etmeye çalışmalıdır. Bu konuda olabilecek en fazla çabayı harcamalıdır. Ama bu konuda gösterdiği çabayı, mutlaka güzel ahlakını sürdürmede de harcamalıdır.

    Zira, nimeti de sıkıntıyı da yaratanın Allah olduğunu ve bunların her birinin insan için mutlaka hayırlı olduğunu bilen bir insanın hastalıklar karşısındaki tepkisi, zaten yine ancak Kuran ahlakıyla olur. Nasıl ki Allah onu nimet içinde, huzurlu, rahat, konforlu bir ortamda yaratıyorsa, hastalıkla birlikte bu nimetleri eksilten de yine Allah'tır. Hastayken de insan, yine saymakla bitiremeyeceği kadar çok nimet içerisindedir. Yine Allah'ın rahmeti, şefkati, sevgisi, yakınlığı, lütfu ve koruması altındadır. Aklındaki iman gerçekleri hakkındaki bilgiler yine aynıdır; Allah'ın rızasının herşeyin üstünde olması, ölüm, ahiret, hesap günü, cennet, cehennem aynı şekilde tüm gerçeklikleriyle yine vardır. Öyleyse bu gerçekleri bilen bir insanın, kişilik değiştirmeyi, farklı karakter özellikleri göstermeyi makul görebilmesi de mümkün değildir.

    Elbetteki insanın bir yeri ağrıdığında, bir rahatsızlık duyduğunda bu fiziksel açıdan çeşitli şekillerde dışa yansıyabilir. Fakat ahlakta ve üslupta bir değişiklik olmasının kabul edilebilir bir yönü yoktur. Aksine müminin, küçük de olsa büyük de olsa her hastalığı, Allah korkusunun artması için, Allah'a şükretmek, Allah'ın nimetlerini anmak, rahatlığın, sağlığın, sıhhatin ne kadar büyük bir lütuf olduğunu takdir etmek, insanın aczini ve Allah'a olan muhtaçlığını daha iyi kavramak, kısacası daha güzel ahlaklı olmak için bir vesile olarak görmesi gerekir. Mümin bir kimse tüm bu vesilelerin insanları Allah'a yakınlaştırabilecek çok kıymetli anlar olduğunu bilerek elinden gelen çabanın en fazlasını harcamalıdır.

    Allah Kuran'da, müminlerin özel olarak böyle durumlarla deneneceklerini ve sonsuz cennet hayatının da ancak bu anlarda gösterilen güzel ahlak ile mümkün olacağını şöyle bildirmiştir:

    Yoksa sizden önce gelip-geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle bir yoksulluk, öyle dayanılmaz bir zorluk çattı ve öylesine sarsıldılar ki, sonunda elçi, beraberindeki mü'minlerle; "Allah'ın yardımı ne zaman?" diyordu. Dikkat edin. Şüphesiz Allah'ın yardımı pek yakındır.(Bakara Suresi, 214)

    Her nefis ölümü tadıcıdır. Biz sizi, şerle de, hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz ve siz Biz'e döndürüleceksiniz. (Enbiya Suresi, 35)

    Andolsun, Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele.(Bakara Suresi, 155)

    Akıl kullanmak bir ayrıcalıktır

    Bazı insanlar, çoğunluğa göre çok daha dikkat çekici şekilde üstün özelliklere sahiptirler. Görenler bu kimselere karşı içlerinde derin bir saygı ve hayranlık duyarlar. Ancak bu hayranlıklarının neden kaynaklandığı üzerinde pek düşünmezler. Dışarıdan bakan kimi insanlar da, bu kişinin doğal olarak böyle üstün vasıflara sahip olduğunu sanırlar. Kişiliğinin ya da fıtratının bu şekilde olduğunu, bu nedenle de hiç zorlanmadan böyle bir beğeni kazandıklarını düşünürler. Oysa ki hayranlıkla izlenen bu kişinin en önemli vasıflarından biri ‘akıl kullanması’dır. Sahip olduğu üstünlükler, bu akıl kullanmanın sonucunda ortaya çıkmaktadır.

    İnsanların bir kısmı, bir insanın ahlakındaki bu güzelliklerden istifade etmek söz konusu olduğunda memnuniyetle bunu kabul eder. Ama aynı güzelliklerin kendilerinde de oluşması için akıl kullanmaya yanaşmazlar. Bunu çok zahmetli bir çaba olarak görür, bunun yerine ‘akıl kullanan kimseleri taklit etmeyi’ tercih ederler. Kuran'da bu kimselerin durumu, “… Onların çoğu akıl erdirmez.” (Maide Suresi, 103) ayetiyle haber verilmiştir.

    Ancak akıl kullanmayıp sadece aklı taklit etmek, ne kişilerin kendileri açısından istedikleri sonucu verir, ne de çevrelerindeki insanlar üzerinde bir beğeni oluşturur. Hazıra konan, ezberci, akıl kullanmaya dayalı olmayan bu model, tam tersine, çoğu zaman insanları olumsuz yönde etkiler. Aklını kullanmadan, sadece aktarıcı konumdaki bir insanın sözleri, çevrede istenen ilgiyi oluşturmaz. Hatta adeta bir hipnoz etkisi yaparak, dinleyenlerin, çok ilgi çekici bir konuda dahi beyinlerinin uyuşmasına ve dikkatlerinin dağılmasına neden olur. Aynı şekilde taklidi olarak yapılan tavırlar da, karşı tarafta rahatsızlık meydana getirir. Bu tavırların, akıl kullanılarak, en uygun, en gerekli ve en isabetli şekilde, en yerinde, çevrede oluşturacağı etkinin en iyi şekilde hesaplanarak, en yeterli miktarda uygulanmamış olması ile, akıl kullanan bir kişinin tavırları arasında büyük bir tezat oluşur.

    Akıl kullanmayıp böyle bir stili benimseyen insanların dikkate almadıkları asıl konu ise, akıl kullanmanın bir insan için çok büyük bir nimet, ayrıcalık ve konfor olmasıdır. Akıl kullanmak aynı zamanda çok zevklidir de. Bir insan akıl kullandıkça, hayatının her alanında olabilecek en güzel hayat şeklini elde etmiş olur. Dünyadaki tüm nimetlerden olabilecek en fazla zevki alabilecek bir anlayış kazanır. Herşeyi olabilecek en kısa zamanda çözüme kavuşturur. Ahlakını ve kişiliğini olabilecek en mükemmel hale getirir. Her özelliğiyle çevresinde mutlak bir beğeni ve hayranlık oluşturur. Her sözü alışılmadık, orjinal, ülfet kırıcı, etkili, hikmetli ve insanlara olabilecek en fazla faydayı sağlayacak şekildedir. Tavırlarında ve konuşmalarında rahatsız edici hiçbir detaya rastlanmaz. Her sözünün çevresine yapacağı etkiyi ve bunların risklerini en iyi şekilde hesaplayarak konuşur. Herkesin sevgisini, saygısını, yakınlığını, dostluğunu, güvenini kazanır. Kendisi de sevgiyi, saygıyı, dostluğu en mükemmel şekilde yaşayabilecek bir derinlik elde eder.


    Elbetteki isteyen her insanın akıl kullanabilmesi söz konusu değildir. Akıl, ancak iman ile ortaya çıkar. Bir insan Allah'ı ne kadar çok seviyorsa, Allah'tan ne kadar çok korkuyorsa, Allah'ın buyruklarını dünyadaki herşeyden ne kadar üstte tutuyorsa, Allah ona o oranda akıl, samimiyet ve şuur açıklığı verir.

    Bu nedenle, özellikle de bu imani gerçeği bilen insanların aklı taklit etmek yerine, gerçekten akıl kullanan bir insan olmaya çok özenmeleri ve bu yönde ciddi bir çaba içinde olmaları gerekir. Bunun bir insan için dünya hayatında olabilecek en büyük nimetlerden biri olduğunun anlaşılması çok önemlidir. Akıl kullanan bir insan ile akıl kullanmayıp sadece taklitçi ve aktarıcı konumunda olan bir insanın hayatı arasında çok büyük farklılıklar vardır. Ancak, aklını açmayan bir insan, içerisinde bulunduğu bu durum dolayısıyla aslında nasıl büyük bir kayıp içerisinde olduğunun farkında değildir. Ancak akıllı bir insan bu kişilerin kaybını fark edebilecek bir şuur açıklığı içerisindedir.

    Bu nedenle her insanın, kendisi için, aklını az kullanıyor olabileceği ihtimalini düşünmesi ve bu ihtimale göre aklını çok daha iyi kullanmaya çalışması gerekir. İnsan Allah'a karşı dürüst ve samimi olursa, Allah ona her an her olayda ne yapması gerektiğini; en akılcı sözleri, en akılcı davranışları ilham eder. Kim Allah'a karşı çok samimi olursa, Allah onu çok akıllı kılar. Allah Kuran'da bu gerçeği insanlara şöyle bildirmiştir:

    Ey iman edenler, Allah'tan korkup-sakınırsanız, size doğruyu yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış (furkan) verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah büyük fazl sahibidir.(Enfal Suresi, 29)

    Ölmeye hazır bir Müslümanın üslubu ve tavrı içerisinde olmak...

    Bugün, hayatınızın son gününü yaşadığınızı düşünün. Ya da son birkaç haftasını veya ayını...

    Hızlıca bir aklınızdan geçirin, ‘Acaba nasıl bir insan olurdunuz?’...

    Düşünceleriniz, davranışlarınız, üslubunuz, konuşmalarınız, kararlarınız nasıl olurdu?...

    Şu an aklınızı meşgul eden hangi konular bir anda tüm önemini yitirirdi? Hangi konuları -hiç düşünmeksizin- bir anda aklınızdan atardınız?...

    Ve asıl önemli olduğunu fark ettiğiniz hangi konular aklınızı tamamen kaplardı?...

    Allah'a inanmayan ya da (Allah'ı tenzih ederiz) kalpleri şüpheyle dolu olan insanların büyük bölümü, ölümün yakınlığını hissettiklerinde düşüncelerinde büyük bir değişim oluşmaz. Yine tüm hayatları boyunca olduğu gibi, yalnızca dünya hayatındaki düzenlerini ve bu dünyada geride bırakacaklarını düşünürler. En büyük rahatsızlıkları, ölüme doğru ilerlerken çekecekleri fiziksel acı ve dünya hayatından kopmanın verdiği manevi azaptır.

    İman edenlerde ise, bambaşka bir bakış açısı vardır. Bir mümin için yakın bir zamanda öleceği haberini almak, hayatını kökten değiştirir. Bir Müslüman iman ettiği andan itibaren ölüme ve ahirete yönelik bir hazırlık içerisindedir. Ölümün ve ahiretin yakınlığını hayatının her anında ve tüm gerçekliğiyle hissederek yaşar. Dolayısıyla bu anlamda büyük bir değişim yaşamaz. Ama Allah'tan çok korktuğu ve vicdanı çok açık olduğu için, böyle bir haber aldığında tüm hayatını, ahlakını, vicdanını, davranışlarını, düşüncelerini bir kez daha ve çok köklü şekilde gözden geçirir. Kendisini adeta ‘sıfır’ kabul eder ve her konuda kendisini olabilecek en iyi hale getirmeye çalışır. Elindeki tüm imkanlarla, geriye kalan son vaktini, tek bir saniyesini dahi boşa harcamadan hayır işleyerek geçirmeye çalışır. Ve tüm bunları yaparken yaşadığı çok önemli bir gerçek daha vardır: Hiç kimsenin ona doğruyu yanlışı göstermesine gerek yoktur. En güzel sözleri, en güzel davranışları, en doğru, en iyi, en mükemmel olan herşeyi kendisi bulur. Hem de hiç zorlanmadan ve uzun uzun düşünmeye ihtiyaç duymadan.

    İşte Allah'tan korkan, Allah'a ve ahirete hiç şüphe etmeden inanan bir insanın normal hayatında yaşaması gereken ahlak da budur. Kendisine ölümcül bir hastalık haberi gelmeden, hayatının sadece sayılı çok az bir süresi kaldığına dair bir durum oluşmadan da, ölümün ve ahiretin yakınlığını aynı bu şekilde hissedebilecek bir imani derinlik içerisinde olmalıdır.

    Aczini, aynı sanki birkaç saat sonra ölecekmiş gibi bilmeli, Allah'a olan muhtaçlığını çok derinden yaşamanın tevazusu ve mazlumluğu içerisinde olmalıdır. Ağzından çıkan her söz, ‘sözün en güzeli’ olmalı, her cümlesinde Kuran ahlakının tecellileri oluşmalıdır. Ölüme o kadar yakın olduğu bir anda, nasıl ki ‘boş bulunması’, ‘düşünememesi’, ‘unutması’ ya da ‘hata yapması’ olabilecek en düşük düzeye inerse; ‘dikkatsizlik yapması’, ‘umursuz olması’, ‘ağırdan alması’, ‘ertelemesi’, ‘geride kalması’, ‘sorumluluğu başkalarının üzerine bırakması’, ‘ilgisiz olması’, ‘boş şeylere dalması’ neredeyse hiç söz konusu olmazsa, işte gerçekten iman eden bir insanın hayatının her gününde aynı bu şekilde olması gerekir.

    Ayrıca ölümün yakınlığını hisseden, öleceğini bilen bir insanın bir konuşma üslubu vardır. Bu insanın farkı, yüzlerce kişi arasında bile hemen seçilir. Sözleri doğrudan insanların kalbine hitap eden, alabildiğine samimi, alabildiğine içten ve doğaldır. Konuşmaları insanlara değil, kendinedir. Kimseye gösteriş yapmayı, kimsenin beğenisini kazanmayı hedeflemez. Doğrudan Allah'a yönelmiştir ve istediği de yalnızca Allah'ın rızasını, sevgisini kazanabilmektir. Sözlerinde gururdan, enaniyetten, büyüklük hissinden eser yoktur. Bir insanın aczini farkedebileceği en yüksek noktada aczini hissettiği hemen anlaşılır. Boş bir konuşmayla oyalanabilecek bir vakti olmadığının bilincindedir. Her sözünde Allah'a daha çok yakınlaşmayı amaçlar. Yanındaki insanların da Allah'ın büyüklüğünü daha çok hissedebilmelerine vesile olabilmek, onlara da ölümün ve ahiretin ne kadar gerçek ve yakın olduğunu hatırlatabilmek için tüm gücünü kullanır. Dünya hayatının geçici konularını, sıradan detaylarını tamamen unutmuş gibidir; Baki olanın yalnızca Yüce Rabbimiz olduğunu kesin olarak kavramanın verdiği coşkuyla tüm dikkatini Allah'a, Allah'ın rızasına, Allah'ın istediği ahlakı yaşamaya, sonsuz hayatını Allah'ın dost edindiği insanlardan olarak geçirebilmek için elinden geleni yapmaya vermiştir.

    Böyle bir kişi, belki aylarca, yıllarca içinden çıkamadığı dünyevi konuları, bir anda ve üzerinde hiç düşünmeye bile gerek duymadan hemen halledip geçer. Çünkü bunların, kendisini bekleyen asıl hayatını kazanabilmesinin yanında, artık neredeyse hiçbir önemi kalmamıştır. Pek çok insanın hayatında büyük önem taşıyan, gün boyu zihinlerini büyük ölçüde meşgul eden birçok detay, bu durumdaki bir kişi için önemsizden de öte bir hal almış, neredeyse yok olmuştur. Saçının hangi model olması gerektiği, arabasının modeli, eve alacağı mobilyaların rengi, tatil programı, rekabet içerisinde olduğu insanlar, kızgınlık duyduğu kimseler, sahip olduğu kıyafetler, kişisel eşyalar ve daha pek çok detay o anda artık aklının ucundan bile geçmeyecek hale gelmiştir.

    Geçen her saniye onun için önemlidir. Her saniye geriye doğru saymakta ve ölüme yaklaşmaktadır. Her geçen an, hayırdan yana çok daha az şey yapabilecek süresi kalmaktadır. Üzerinde, bu gerçeği olabilecek en derin şekilde hissetmenin verdiği olumlu anlamda bir telaş vardır. Daha çok ibadet yapabilmek, daha derin bir samimiyet elde edebilmek, Allah'tan daha çok korkabilmek, Allah'a daha içten dua edebilmek, en samimi kalple Allah'a tevbe edebilmek, ahlakını adeta Peygamber ahlakı gibi güzelleştirebilmek, Müslümanlara olan sevgisini, saygısını en mükemmel şekilde gösterebilmek, Allah'a, İslam'a, Müslümanlara en samimi hizmeti verebilmek için, hem manevi hem de fiziksel açıdan tüm gücünü kullanır. Zihninde, sözünde ve tavırlarındaki herşey, yalnızca hayırdan yanadır. Allah'ı düşünmeden, Allah'a sığınmadan, Allah'tan derin ve içli bir saygıyla korkmadan tek bir anı geçmez. Dünyadaki maddi herşey (-dini konular dışında-) onun için önemini yitirmiştir. Kalbinde yalnızca Allah vardır. Ve Allah'ın kendisinden istedikleri...

    Ölüme bu kadar yaklaşmış bir insanın hayatı daha pek çok açıdan örneklendirilebilir ve detaylandırılabilir. Ancak burada ölçü alınabilecek olan şudur: Bu insanı gören herkes, ondaki iman derinliğini, iman coşkusunu ve Allah'a olan candan sevgisini ve yakınlığını hisseder. Olağanüstü bir şeyi fark etmiş, fark ettiği bu gerçeği çok iyi kavramış, çok derin şuur sahibi bir insanın cesareti, gözü karalığı, kararlılığı, coşkusu, şevki, samimiyeti ve derinliği içerisindedir.

    İşte Allah'a inanan her insanın, kendisini, böyle bir insanı hayal ederek yeniden gözden geçirmesi gerekir. Çünkü aslında, tüm insanların durumu bu kişiden farksızdır. O kişiye sadece ölümüne dair bir bilgi verilmiştir. Ama ölüm her insan için, her an aynı yakınlıktadır. Son derece sağlıklı bir kimse, öleceği haberini alan bir insandan çok daha önce ölebilir. Ölüm de, ahiret de, cennet ve cehennem de o kişiye, alabildiğine yakındır. Bu nedenle insanın, ahlakını güzelleştirebilmek için mutlaka ölümünün yaklaştığı haberini almasını beklemesine gerek yoktur. Bu iman derinliğini, en sağlıklı, en genç, en çok imkan sahibi olduğu sırada da yaşamaya çalışmalıdır. Tüm üslubu, konuşmaları, davranışları bu derinlikte olmalıdır. Nasıl ki ölüm yaklaştığında, kimse ona tarif etmeden, öğretmeden ya da yol göstermeden de, doğru olanı bulabilecekse, kişi bu durum oluşmadan da aynı vicdan duyarlılığı içerisinde yaşamalıdır.

    Allah'ın rızasına asıl uygun olan ahlak budur. Gerçek imanın, bir insanda oluşturması gereken ruh hali, iman derinliği ve vicdan açıklığı da budur. Bu nedenle Allah'ı çok seven, yalnızca Allah'ı razı etmeyi ve sonsuz hayatında Rabbimiz'in sevgisine kavuşmayı uman her insanın, ‘her an ölecekmiş gibi ölümün yakınlığını hisseden’ bir insanın ruh halinde yaşaması gerekir. Kuran'da, ölümle karşılaştıkları zaman şuurları açılan ve dünyaya geri dönüp salih amellerde bulunabilmek için Allah'tan izin isteyen kimselerin durumu haber verilmiştir. Bu kimselerin yaşadığı pişmanlık, henüz vakitleri varken, ellerindeki imkanlarını Allah'ın razı olacağı şekilde kullanmamaları dolayısıyladır. Bu pişmanlığı yaşamamanın yolu ise, insanın tüm hayatını, ölümün ve ahiretin gerçekliğini her an hissederek yaşamasıdır.

    Sonunda, onlardan birine ölüm geldiği zaman, der ki: "Rabbim, beni geri çevirin."

    "Ki, geride bıraktığım (dünya)da salih amellerde bulunayım." Asla, gerçekten bu, yalnızca bir sözdür, bunu da kendisi söylemektedir. Onların önlerinde, diriltilip kaldırılacakları güne kadar bir engel (berzah) vardır.(Müminun Suresi, 99-100)

    Mehdi’nin çıkışından evvel, (her tarafı) aydınlatan kuyruklu bir yıldız doğacaktır.”(Kıyamet Alametleri, s. 200)