Ahirzaman Ve Hz. Mehdi

Kıyametin hemen yakınında anarşi ve kargaşa günleri vardır.

    Güzel Hatırlatmalar

    • "Dünyadan beş bin altı yüz yıl geçmiştir". Bu ümmetin ömrü bin (1000) seneyi geçecek, fakat bin beş yüz (1500) seneyi pek geçmeyecek.

      (Kıyamet Alametleri, Medineli Allame Muhammed b. Resul el-Hüseyni el-Berzenci, Pamuk Yayıncılık, İstanbul, 2002, s. 299)

    • Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Evlatlarımdan olan Mehdi’yi inkar eden beni inkar etmiştir.”

      (Bihar-ul Envar, c.51, s.73)

    • Eğer müşriklerden biri, senden 'eman isterse', ona eman ver; öyle ki Allah'ın sözünü dinlemiş olsun, sonra onu 'güvenlik içinde olacağı yere ulaştır.' Bu, onların elbette bilmeyen bir topluluk olmaları nedeniyledir.

      (Tevbe Suresi, 6)

    Güzel Konular

    Güzel Konular

    Ölüm anında bile adamlık dinini uygulayabilmek, üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir ibret vesilesidir

    Ölüm, insanın, var olduğunu zannettiği tüm gücünü yitirdiği, Rabbimiz'in karşısındaki zavallığını, muhtaçlığını, aczini kamil anlamda ve olabilecek en açık şuurla kavradığı andır. Normal şartlarda bu apaçık gerçekle yüzleşen bir insanın, o ana kadar her nasıl bir ahlak yaşamış olursa olsun, büyük bir sevgi, saygı ve acz ile Allah'a teslim olması umulur. Samimiyetin olabilecek en üst derinliğine ulaşması, imanı ve iman ahlakını olabilecek en iyi şekilde yaşaması beklenir.

    Ancak kimi zaman bu konuda, iman edenlerin büyük bir ibret vesilesi olarak gördükleri, olağandışı durumlar oluşur. Dayanılması çok zor sıkıntılar yaşayan, tedavisi mümkün olmayan ve onulmaz acılar yaşatan hastalıklara yakalanan ve hatta ölümüne çok az süre kaldığı tıbben kesinleşmiş olan bazı insanlar, değil aczlerini hissedip Allah'a sığınmak, -Allah'ı tenzih ederiz- çok çirkin bir cesaret ve imani şuursuzluk örneği sergilerler. Ölümün yakınlığını görüp Allah'a sığınmak; iman edip ahireti düşünmek yerine, dünya hayatına olan bağlılıklarında direnirler. İman eden insanların, büyük bir hayret ve ibret ile izledikleri bu kimseler, aynı zamanda da Allah'ın Kuran'da haber verdiği ayetlerin çok önemli tecellileridir.

    Elbetteki bu, “adamlık dini” olarak ifade edilen, sadece dünyayı esas alan; yalnızca dünyaya ve insanlara göre yaşamayı hedef alan hayat şeklinin, kişiyi sürüklediği en uç ve en boş, en akılsızca ve en büyük pişmanlığa yol açacak olan evresidir.

    Müminlerin, ibret alarak imanlarının artmasına, Allah'a daha da derin bir saygıyla bağlanmalarına ve aczlerini daha da iyi hissetmelerine vesile olan bu insanların örneklerine hemen hemen her gün gazetelerde, haberlerde ya da toplumda rastlamak mümkündür. Örneğin dünya ortalamasında sağkalım oranı yaklaşık 20 - 30 ay olan bir kanser türünde, -Allah'ın lütfuyla- kansere yakalandığı halde 10-20 yıl daha hayatını sürdürebilen bir insanın, bu durumuna şürkedip, her geçen gün Allah'a daha da yakınlaşması; ahiret için daha da samimi çaba harcaması beklenirken, böyle bir kişi, hayatını, son anına kadar dine ve inananlara karşı mücadeleyle geçirebilmektedir. İçerisinde bulunduğu onca acz ve sıkıntıya rağmen, belki de bir an olsun, Allah'ın üzerindeki rahmetini düşünmemekte; yaşadığı tüm güzellikleri ona verenin yalnızca ve sıkıntılarını giderecebilecek tek gücün Yüce Rabbimiz olduğunu takdir edememektedir. Ölmesinin an meselesi olduğunu, Allah'ın huzuruna varacağını ve kendisini kurtarabilecek Allah'tan başka hiçbir güç olmadığını çok iyi kavradığı halde, bile bile imandan yüz çevirmektedir.

    Aynı şekilde hiç ummadığı bir anda ölümcül bir kanser türüne yakalandığını ve birkaç aylık bir ömrünün kaldığını öğrenen bir kişi, -Allah’ın gücüne, kudretine, merhametine sığınması beklenirken-, çirkin bir cesaret ile dinsizliğini, inançsızlığını daha da iyi vurgulamaya çalışmakta; halen hem kendisine hem çevresine dinsizliğin tebliğini yapabilmektedir. Bu tavrının nedeni sorulduğunda ise, “Sırf öleceğim diye dindar olmam” ya da “Her canlı bir gün ölümü tadıyor; mühim olan insanın, ölüme kadar nasıl bir hayat geçirdiği” gibi şuursuz konuşmalar yapabilmektedir.

    Bir daha asla geri dönemeyeceği dünya hayatından elinde sadece son birkaç ay kalmıştır. Ancak buna rağmen bu son birkaç ayını, sevgiyle, samimiyetle; iyilikten, güzellikten, doğrulardan yana birşeyler yaparak geçirmek yerine, isyan, öfke ve çirkin cesaret ile tüketmektedir. Ve bunun ne kadar boş bir çaba ve ne kadar büyük bir kayıp olduğundan; ve sonrasında nasıl telafi edilemez, derin bir acı ve pişmanlığa dönüşeceğinden habersizdir. Kendince insanları şaşırtacağını, ilgi çekeceğini, ölümden ve ahiretten yana duyduğu korkuyu tamamen gizleyebildiğini düşündüğü marjinal ve uç konuşmalar yapması, bu kişiye ne dünyada ne de ahirette fayda sağlayacaktır. Yüzyıllardır ölümden hiçkimse kaçamamıştır. Bugünden sonra da kimse kaçamayacaktır. Kendince –Allah'ı tenzih ederiz- ölüme, ahirete meydan okuyan konuşmalar yapması, o kişiyi güçlü ve bağımsız hale getirmeyecektir. O kişi, yine Allah'ın yarattığı bir kul olmaktan başka bir şey olamayacaktır. Ve Allah'ın dilediği gün, dilediği saniye, dilediği yerde kesin olarak ölecektir. Aynı şekilde, etrafına yaptığı “cennetin, cehennemin olmadığı” şeklindeki konuşmalarla da ahiretten kaçamayacaktır. Allah, bu kişiyi gösterdiği çirkin cesaretten ve Allah'a karşı gösterdiği enaniyet ve kibirden dolayı cezalandıracaktır. Dolayısıyla bu kimsenin elinde kalan tek şey, sonsuza kadar yaşayacağı pişmanlık olacaktır.

    Yine doktorların birkaç saat içerisinde öleceğini söyledikleri ve ciğerleri ancak solunum cihazlarıyla zar zor çalışabilen bir başka kanser hastası, bu son saatlerini, kendisini, hastanedeki hasta yatağından atarak, solunum cihazlarını yüzünden söküp çıkarmaya çalışarak geçirmektedir. Vücudunun iflas etmesi, solunum organlarının tamamen çökmesi sebebiyle gerçekten çok acı çektiği, her geçen saniye ölüme biraz daha yaklaştığı anlar, o kişinin Allah'a sığınması, Allah'ın gücünden başka hiçbir güç olmadığını anlaması ve Allah'ın merhametine sığınıp tevbe etmesi için çok özel yaratılmış, çok kıymetli vakitlerdir. Ölümüne artık dakikalar kalmıştır. Ama bu kişi, bu gerçeği görerek Allah'a teslim olmak, acz içinde Allah'a sevgiyle bağlanmak yerine, yine isyanı tercih etmektedir. O anda asıl olarak hedefi, yalnızca o saniyeler içinde yaşadığı acıdan kurtulabilmenin yolunu bulabilmektir. Oysa yaptığı bu tercih ile, ne bir saniye, ne bir saat, ne bir yıl; sonsuza kadar onulmaz acılara dayanmak zorunda kalacağını göz ardı etmektedir.

    Dünya hayatında iman edenler için ibret vesilesi olan bir başka insan türü de, ölümleriyle, cenazeleriyle ya da mezarlarıyla övünen kişilerdir. Bu kimseler bu konuları da, acizliklerini, Allah'a olan muhtaçlıklarını anlamak için birer vesile olarak değil de; dünya hayatında giriştikleri yarışta insanlara hava atabilmenin, üstün çıkabilmenin bir yolu olarak görürler. “Çok iyi bir yerde, deniz manzaralı, boğaza nazır bir mezar satın aldım. Benim mezarım herkesinkinden daha iyi. Öldükten sonra da çok iyi bir yerde olacağım” gibi sözlerle insanlara sükse yapabildiğini sanır. Ölümden sonra da çok iyi bir yerde vakit geçireceği aldatmacasıyla kendisini avutmaya çalışır. Halbuki ister deniz kenarında, ister dünyanın en şaşalı, en lüks, en görgemli yerinde gömülsün; mezar taşları dünyanın en pahalı taşlarıyla, elmaslarla, pırlantalarla, zümrütlerle, yakutlarla bezensin, toprağın altında bedeninin alacağı hal bellidir. Ve bu gerçekten tek bir insan bile kaçamayacaktır. Vücudu çok kısa bir süre içerisinde çürüyüp kokuşacak; kimsenin bir saniye bile olsun görmek veya yanında durmak dahi istemeyeceği bir varlığa dönüşecektir. Kimse o kişinin, ne ne kadar ihtişamlı bir mezara sahip olduğunu ne de mezarının konumunu düşünmeyecektir. Ahirette ise, mezarının hangi semtte, hangi mevkide bulunduğu, ne kadar para harcanarak yapıldığı gibi detayların hiçbir önemi kalmayacaktır. Geriye kalan sadece bu kişinin, hayatını Allah'ın rızasına uygun bir şekilde geçirip geçirmediği olacaktır.

    Kimisi de “Önemli olan ölmem değil; cenazemin nasıl olacağı. Madem ölüyorum, o zaman en mükemmel ölüm merasimi benim olsun” gibi sözlerle ölümü anlamazlıktan gelmeye çalışır. “Cenazemde şu şarkı çalsın, şu resmim herkese dağıtılsın, naaşım önce şu yerlere götürülsün, şu binalarda benim için tören yapılsın, televizyonlardan şu şekilde naklen yayınlansın” gibi detayları organize ederek, ölümün kendisini götüreceği zorlu sondan kurtulabileceğini düşünmeye çalışır. Halbuki, ne kadar ‘iman etmediğini ve ahirete inanmadığını’ söylese de, içten içe aklının bir yerlerinde ahiretin kesin bir gerçek olduğuna ve hesap günüyle karşılaşacağına ihtimal vermenin dehşet dolu korkusunu yaşamaktadır. Son anına kadar hala, dünyaya yönelik organizasyonlar yaparak kendisini rahatlatabileceğini ve bu korkuyu unutabileceğini sanır. Ama en ufak bir faydası olmaz.

    Buraya kadar birkaç örnekle anlatılan bu insan karakterlerine, hemen her gün, hem de dünyanın her yerinde rastlamak mümkündür. Cehennem ise, Allah'a ibadette büyüklük gösteren bu tür insanların buluşma yeri olacaktır.

    Ayrıca Allah, adamlık dinine son noktasına kadar kendini kaptıran bu insanları da, -Allah'ı tenzih ederiz- onların cesaret dolu sözlerini ve tavırlarını da belirli hikmetlerle yaratmaktadır. Bunlardan en önemlilerinden biri, ‘müminlerin imanını artıracak ibret vesileleri’ olmalarıdır. Allah, kendisine büyük bir sevgi, samimiyet ve saygı ile bağlı olan kullarınına, imansızlığın korkunçluğunu anlayabilecekleri böyle örnekler göstermektedir. Müminler de, bu olayları ve insanları Kuran gözüyle değerlendirip daha da şuurlu, daha da şevkli, daha da derin imanlı kimseler haline gelmektedirler.

    Allah Kuran'da adamlık dinini yaşayan bu kişileri, henüz dünyada vakitleri varken iman etmeleri için şu şekilde uyarmıştır:

    Allah'tan, geri çevrilmesi olmayan bir gün gelmeden evvel, Rabbiniz'e icabet edin. O gün, sizin için ne sığınılacak bir yer var, ne sizin için inkar (etmeye bir imkan). (Şura Suresi, 47)

    Azap size gelip çatmadan evvel, Rabbiniz'e yönelip-dönün ve O'na teslim olun. Sonra size yardım edilmez. Rabbiniz'den, size indirilenin en güzeline uyun; siz hiç şuurunda değilken, azap apansız size gelip çatmadan evvel.(Zümer Suresi, 54-55)

    Allah'a iman etmemede gösterdikleri kararlılık ile tüm dünyada ibret vesilesi olan bu insanların ahiretteki pişmanlık dolu sözleri ise, Kuran'da şöyle ifade edilmiştir:

    Gerçekten Biz sizi yakın bir azab ile uyardık. Kişinin kendi ellerinin önceden takdim ettiklerine bakacağı gün, kafir olan da: "Ah, keşke ben bir toprak oluverseydim" diyecek.(Nebe Suresi, 40)

    Ateşin üstünde durdurulduklarında onları bir görsen; derler ki: "Keşke (dünyaya bir daha) geri çevrilseydik de Rabbimiz'in ayetlerini yalanlamasaydık ve mü'minlerden olsaydık."(Enam Suresi, 27)

    Ve derler ki: "Eğer dinlemiş olsaydık ya da akıl etmiş olsaydık, şu çılgınca yanan ateşin halkı arasında olmayacaktık."(Mülk Suresi, 10)

    Der ki: "Keşke hayatım için, (önceden bir şeyler) takdim edebilseydim." (Fecr Suresi, 24)

    "... Keşke Rabbime hiç kimseyi ortak koşmasaydım."(Kehf Suresi, 42)

    "... Ah keşke, elçiyle birlikte bir yol edinmiş olsaydım,"(Furkan Suresi, 27)

    Müslümanlara güvenmekte tereddüt etmemek...

    İnsanların en zorlandıkları şeylerden biri, “birbirlerine güvenmek”tir. Fikirlerine, hayata bakış açılarına, kişiliklerine uygun insanlarla dostluklar kurabilir, belirli şartlar doğrultusunda bu kimselere sevgi, saygı yöneltebilirler. Ama gerçekten güvendiklerini göstermelerini gerektiren bir durum olduğunda hemen geri adım atarlar.

    Kendilerinden başka gerçek anlamda kimseye güven duymazlar. Ne eşlerine, ne anne babalarına, ne çocuklarına, ne dostlarına ne de akrabalarına. Yıllarca evli kalan insanların, halen eşlerine güvenemediklerine dair konuşmalara hemen her yerde rastlarız. “Babana bile güvenmeyeceksin” gibi atasözleri ise, insanların en yakın akrabalarına bile ne kadar kuşkulu yaklaştıklarının önemli bir göstergesidir.

    Hayatlarını, insanların birbirlerine olan bu güvensizliklerini görerek geçiren insanlar da, aynı şüpheli ve tedirgin yaklaşımı çevrelerindeki kimselere karşı sürdürmektedirler.

    İnsanların bu tedirginliklerinde çok fazla haklılık payı da vardır elbette. Çünkü gerçekten de sözde en yakın oldukların söyleyen kimi dostlar, sadakat yeminiyle biraraya gelmiş evli insanlar ya da bir ailenin bireyleri dahi, çok rahatlıkla birbirlerinin arkasından konuşmakta, birbirlerini gizlice izlemekte, birbirlerinden şüphe duymaktadırlar. En sıradan konulardan en önemli konulara kadar birbirlerine yalan söylemekte hiçbir mahsur görmemektedirler. Birbirlerine kıymetli bir şey, mal, mülk ya da para asla emanet edemezler. Birbirlerinin üzerine bir mal mülk geçiremezler. Zaruri durumlarda dahi cüzdanlarını, çantalarını, evlerinin anahtarlarını birbirlerine veremezler. En yakın bildikleri insanların dahi, her an bir oyun oynayıp arkadan vurması tehlikesiyle yaşarlar.

    İşte tüm bu nedenlerle cahiliye ahlakını yaşayan insanlara güvenmekte zorlanmak çok makuldür. Çünkü bu güvensizliğin haklı delilleri vardır. Ama müminlere güvenmekte tereddüt etmenin hiçbir açıklaması yoktur. Çünkü müminler, insanların görmeye alıştıkları tüm bu insan modellerinin dışında kalan insanlardır. Çünkü müminler Allah'tan korkarlar. Her yaptıkları iyiliğin ve kötülüğün ahirette hesabını vereceklerini bilirler. Bu yüzden asla yalan söylemezler. İnsanlara karşı ikiyüzlü bir tavır sergilemezler. İnsanların arkasından konuşmazlar, dedikodu yapmazlar. Dünyada sevmeyi, sevilmeyi, saygıyı, dostluğu, sadakati, vefayı, iyiliği, güzel ahlakı en iyi bilen insanlardır. Yapmayacakları şeyi asla söylemezler. Tutamayacakları bir sözü asla vermezler. Kimseye kötülük yapmazlar. Kimsenin malına canına asla zarar vermezler. Kendilerine emanet edilen bir şeyi titizlikle korurlar. Sır verildiğinde, bunu samimiyetsizce insanlara yaymazlar. İnsanlara ihanet etmez, kendilerine duyulan güveni asla istismar etmezler.

    Dolayısıyla mümine güvenmekte zorlanmak olmaz. Eğer bir insanın Allah'tan korktuğu ve sakındığı açıksa, Kuran ahlakına uyuyorsa, bu kişiye karşı insan hiç düşünmeden güven duyabilir. Malını canını, dünyada maddi manevi en kıymetli bildiği şeylerini rahatlıkla emanet edebilir. Müminlerin sözlerine, sevgilerine, saygılarına, sadakatlerine tam inanabilir. Göründüğünün dışında farklı ve gizli bir yönü olmadığına, bu kişiden kimseye zarar gelmeyeceğine tam itimat edebilir. Koruyup kollamada, şefkat ve merhamette, maddi manevi imkan sağlamada, müminin, iman eden dostlarını kendi nefsinden önde tutacağına tam olarak güvenebilir.

    Bu nedenle bir insanın müminlere karşı temkinli davranması tamamen yersizdir. Çünkü müminin içi dışı birdir. Allah korkusundan dolayı, kötü olan tavırlara asla yanaşmaz. İnsanların dünyada bildikleri her türlü iyilik ve güzellik müminlerde toplanmıştır. Bu nedenle müminlerin olduğu yer de dünyanın en güvenilir yeridir. Yüce Allah Kuran'da bu gerçeği şöyle bildirmiştir:

    Sizin dostunuz (veliniz), ancak Allah, O'nun elçisi, rüku' ediciler olarak namaz kılan ve zekatı veren mü'minlerdir. (Maide Suresi, 55)

    Kim Allah'ı, Resûlü’nü ve iman edenleri dost (veli) edinirse, hiç şüphe yok, galip gelecek olanlar, Allah'ın taraftarlarıdır. (Maide Suresi, 56)

    Hata yapmaktan korkmamak...

    Hata yapmaktan korkmamak için, önce hatanın ne olduğunu iyi düşünmek gerekir. Hata, bir insanın ‘istemeden yaptığı’ davranışlardır. Gereği gibi düşünemediği, gereken tüm tedbirleri alamadığı, gereği gibi irade gösteremediği, ihmalkarlık yaptığı, unuttuğu ya ya da yanıldığı için elinde olmadan sebep olduğu durumlardır.

    Bir de kasten yapılan, karşı tarafa zarar vermeyi amaçlayan, kin, öfke veya kıskançlıkla, intikam duygularıyla, rekabet hissiyle, kötülük olsun diye, özel olarak tasarlanan davranışlar vardır.

    Kasten yapılan kötü amaçlı bu davranışlarda ilgili kişiye buğz edilmesi, o kişiye karşı tedbir alınması ve dikkatli davranılması son derece normal ve hatta gereklidir.

    Ancak iyi niyetli bir insanın, istemeden yaptığı, hatta ortaya çıkan sonuçtan en çok kendisinin rahatsız olduğu bir durumda, o kişiye karşı haksız bir kızgınlık duymak vicdana uygun değildir. Çünkü herşeyden önce, o kişi yalnızca kaderinde olanı yapıyordur. Allah dilediği için o hata gerçekleşmiş, Allah dilediği için o kişi, o hatayı yapacağı şartları hazırlamıştır.

    İnsan Allah'a ait bir varlıktır. Allah'ın sonsuz gücü karşısında acz içindedir. Allah'a tam teslimiyetle kaderini yaşamaktadır. Bu nedenle hayatı boyunca her ne yaşarsa yaşasın, ne tür bir durumla karşılaşırsa karşılaşsın, tüm bunları Allah'ın yarattığını unutmamalıdır. Ve iman eden bir insan için –Allah her ne yaratırsa yaratsın- , -ve bu her ne kadar eksiklik, acı ya da sıkıntı olarak görünürse görünsün-, mümin için kesinlikle ‘hayırdır’, ‘nimettir’. Allah dilediği için o kişi o hatayı yapmaktadır. Demekki o hatanın sonucunda gerçekleşmesi gereken bir durum vardır. Ve bunda da mümin için mutlaka bir güzellik vardır. Allah olayların başka bir şekilde gelişmesini o kişi için daha hayırlı görmüştür. O zaman mümin de meydana gelen bu durumdan tedirgin olmayacak, Allah'ın takdir edip güzel gördüğü sonuçta, o da aynı güzelliği görecektir.

    Örneğin bir insan yürürken dikkatini tam olarak açmadığı ve önüne bakmadığı için karşısına çıkan bir şeyi kırıp yıkabilir. Ya da saatlerce emek verilererek hazırlanmış bir yemek tabağına çarpıp yere düşürebilir. Uyuyakaldığı için kendisini bekleyen insanların işlerini geciktirebilir. İşte tüm bunlarda Allah'ın yarattığı türlü hikmetler gizlidir. O kırılan eşyayı kıran Allah'tır. O eşya belki ileride sahipleri arasında bir huzursuzluğa yol açacak, belki daha tehlikeli ve birine zarar verecek şekilde kırılacaktır. Belki de onun kırılmasıyla, Allah o yere onun çok daha güzelinin alınmasını sağlayacaktır. Aynı şekilde yere dökülen yemeği döktüren de Allah'tır. Belki o yiyecekte bayat bir malzeme vardır ve yiyen birinin rahatsızlığına sebep olacaktır. Belki yiyecek olan kişinin daha sağlıklı bir şeyi yemesine engel olacaktır. Bunun gibi uyuduğu için gideceği yere gidemeyecen bir insanı uykudan uyandırmayan da Allah'tır. Çünkü onu bekleyen arkadaşlarının geç kalması gerekiyordur. Belki bu onları bir tehlikeden koruyacak, belki daha önemli bir şeyi halletmeleri için onlara imkan oluşturacaktır.

    Bunlar sadece birkaç örnekten ibarettir. Ama mümin, gün boyunca yaşadığı tüm olayları ve yaptığı hataları da bu bakış açısıyla ve hikmet gözüyle değerlendirmelidir. Allah Kuran'da şöyle bildirmiştir:

    Onların işlemiş oldukları herşey kitaplarda (yazılı)dır. Küçük, büyük herşey satır satır (yazılı)dır."(Kamer Suresi, 52-53)

    Ancak bu gerçeği düşünmeyen pek çok insan hata yaptığında telaşa kapılır. Hatanın şiddetine göre bu tedirginliği, üzüntüsü ve huzursuzluğu daha da artar. Özellikle de bu hatanın yol açtığı durumdan etkilenen insanların konumunu düşündükçe, bu rahatsızlığı daha da gelişir. Onların kendisine kızgınlık duyacaklarından, tavır alacaklarından çekinmesi ise, yaşadığı bu sıkıntıyı daha da artırır.

    Oysa ki kişinin yaşadığı tüm bu sıkıntılar tümüyle yersizdir. Ve herşeyden önce Kuran ahlakına uygun değildir. Müminin “herşeyde hayır olduğunu bilerek” kalbinin mutmain olmuş yani yatışmış olması gerekir. Nasıl ki bir başkası hata yaptığında, o hatayı sahiplenmiyor ve bu tarz bir sıkıntıya girmiyorsa, kendisi yaptığında da durum bundan farksızdır. Sıkıntıya, üzüntüye kapılmamalıdır. Ama hatasından ders almalıdır. Üzerinde derinlemesine düşünmelidir. Bir daha tekrarlanmaması için ne tür tedbirler alması gerektini tespit edip bunları planlamalıdır. Hatasıyla neden olduğu durumu ortadan kaldırmak için elinden gelen her türlü çabayı göstermelidir. Zarar verdiği insanlar varsa, bu kimselerden özür dilemelidir. Gönül alıcı güzel sözlerle, Allah'tan korkan, güzel ahlaklı, vicdanlı bir insan olduğunu bu kimselere göstererek, o hatayı istemeden yaptığı konusunda karşı tarafı ahlakıyla rahatlatmalıdır.

    İnsan yaptığı hatayla kimi zaman küçük sorunlara, kimi zaman da çok hayati ve büyük sorunlara yol açabilir. Bu da insanı telaşlandırmamalıdır. Sonuç, maddi ya da manevi anlamda, zahiren telafi edilemez boyutlarda da olsa, ya da sıradan ve basitçe halledilebilir aksaklıklara da yol açsa bu, müminin düşünce şeklini değiştirmez. Mümin elbetteki vicdan azabı duyar, pişmanlık hisseder. Ancak Allah zaten insanı, vicdanını bu şekilde kullanması, pişman olup tevbe etmesi, Allah'tan bağışlanma dilemesi ve o hatayı bir daha yapmamak için karar alması için özellikle hata yapacak karakterde yaratmıştır.

    Elbette ki insan hata yapmamak için elinden geleni yapmalı; aklını, vicdanını, iradesini, yeteneklerini, imkanlarını son noktasına kadar kullanarak aldığı bir sorumluluğu ya da yapacağı bir işi olabilecek en kusursuz ve mükemmel şekilde yerine getirmeye çalışmalıdır. Ama hata oluştuğunda da, Kuran'da hata yapan müminin göstermesi için bildirilen ahlakı yaşayarak bu durumu telafi etmelidir.

    Müminlerin her konudaki ölçüleri Kuran olduğu için, hata yapan bir insana olan bakış açıları da yalnızca Kuran ahlakıyla olacaktır. Mümin, karşısındaki gibi kendisinin de her an hata yapabilecek, acz içinde bir insan olduğunu bilir. Her insana herşeyi yaptıranan Allah olduğunu bilir. -Allah'ın dilemesiyle-, bir insanın samimiyetle mi yoksa kasti olarak mı böyle bir hata yaptığını fark edebilir. Samimi olan bir insana ise, sadece tek bir hatasından dolayı ne sevgisinde ne de saygısında bir değişiklik olmaz.

    Ayrıca Allah Kuran'da müminlere “affedici ve hoşgörülü olmayı”, “bağışlamayı” emretmektedir. İşte Müslüman bir kardeşinin, küçük ya da büyük bir hata yapması, müminin bu ahlakı göstereceği anlardır. Hata yapan kardeşini tedirgin etmeden, yaptığı hatayla onu minnet altında bırakmadan ona doğrusunu gösterecek; hatalı yönlerini düzeltmesine yardımcı olacaktır. Affedecek, bağışlayacak, sevgiyle, hoşgörüyle cesaretlendirerek kardeşinin o hatadan kurtulmasını ve çok daha iyi olmasını sağlayacaktır.

    ... Ama kim affeder ve ıslah ederse (dirliği kurup-sağlarsa) artık onun ecri Allah'a aittir. Gerçekten O, zalimleri sevmez. (Şura Suresi, 40)

    ... Yine de affeder, hoş görür (kusurlarını yüzlerine vurmaz) ve bağışlarsanız, artık elbette Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (Teğabün Suresi, 14)

    Sizden, faziletli ve varlıklı olanlar, yakınlara, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere vermekte eksiltme yapmasınlar, affetsinler ve hoşgörsünler. Allah'ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (Nur Suresi, 22)

    Kim sabreder ve bağışlarsa, şüphesiz bu, azme değer işlerdendir. (Şura Suresi, 43)

    Bir hayrı açıklar ya da gizli tutarsanız veya bir kötülüğü bağışlarsanız, şüphesiz Allah, affedicidir, güç yetirendir. (Nisa Suresi, 149)

    Mehdi’nin çıkışından evvel, (her tarafı) aydınlatan kuyruklu bir yıldız doğacaktır.”(Kıyamet Alametleri, s. 200)