Ahirzaman Ve Hz. Mehdi

Kıyametin hemen yakınında anarşi ve kargaşa günleri vardır.

    Güzel Hatırlatmalar

    • "Dünyadan beş bin altı yüz yıl geçmiştir". Bu ümmetin ömrü bin (1000) seneyi geçecek, fakat bin beş yüz (1500) seneyi pek geçmeyecek.

      (Kıyamet Alametleri, Medineli Allame Muhammed b. Resul el-Hüseyni el-Berzenci, Pamuk Yayıncılık, İstanbul, 2002, s. 299)

    • Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Evlatlarımdan olan Mehdi’yi inkar eden beni inkar etmiştir.”

      (Bihar-ul Envar, c.51, s.73)

    • Eğer müşriklerden biri, senden 'eman isterse', ona eman ver; öyle ki Allah'ın sözünü dinlemiş olsun, sonra onu 'güvenlik içinde olacağı yere ulaştır.' Bu, onların elbette bilmeyen bir topluluk olmaları nedeniyledir.

      (Tevbe Suresi, 6)

    Güzel Konular

    Güzel Konular

    İdeal olan, tavırların sadece ''yanlış olmaması'' değildir; asıl aranılan ''en güzel davranışlarda bulunmak''tır...

    İnsanların yaygın olarak uyguladıkları bazı tavırlar vardır ki, bakıldığında bunlar aslında yanlış değildir. Ama, o konuda gösterilebilecek ‘en güzel tavır’ da değildir.Yanlış olmadığı için insanlar arasında çok dikkat çekmeyebilir ya da çok büyük bir rahatsızlık oluşturmayabilir. Ama aslında kimi zaman nezakete, kimi zaman estetiğe, kimi zaman sevgiye saygıya, kimi zaman da inceliğe o kadar uygun değildir. İnsan bir kişinin tavırlarındaki bu yöndeki bir eksikliği en çok, bu detaylarda, ondan daha güzel ahlaklı bir insan ile karşılaştığında fark eder. Bu şekilde iki insan aynı ortamda bulunduğunda, konuşmalardaki ve tavırlardaki farklılıklar çok daha fazla dikkat çekmeye başlar. İşte insan o zaman, bu adı konulmayan, ancak yanlış olduğu hissedilen tavırlar hakkında daha net bir kanaate varır.

    İnsanlar günlük hayatlarındaki sohbetlerde ve çevrelerindeki kimselerin tavırlarda aslında bu konunun örneklerine çok fazla rastlarlar. Örneğin bazen insan bir espri yapar, ancak yaptığı bu espri oradaki insanlar üzerinde istenilen etkiyi oluşturmaz. Espri yapılmasındaki amaç, ortamı neşelendirmek, insanlar arasında bir yakınlık, sıcaklık oluşturmaktır. Ancak bazen söylenen sözler ile bu amaca ulaşılmaz. Tam tersine esprinin içerdiği bir ima, seçilen yanlış bir kelime, yanlış yerde yapılan yersiz bir gülüş, esprinin gereğinden biraz daha fazla uzatılması, espri ile belirli bir kişinin hedef alınması, karşı tarafı onore etmeyen, mahcup edecek bir üslup kullanılması, o ortamı neşelendirmek yerine rahatsızlık oluşmasına neden olabilir. Belki kişi gerçekten iyi niyetlidir. Söyleyeceği sözlerin etkisini tam olarak hesap edemediği, detaylı düşünemediği veya istemeden yanlış kelimeler seçtiği için de böyle bir tavır sergilemiş olabilir. Ancak bunları önceden hesap ederek, bu detayları düşünerek hareket edebilmek de güzel ahlakın bir gereğidir. İnsan, aklını, vicdanını kullanarak, olabilecek en güzel söz ve tavırları seçmekle yükümlüdür. Dolayısıyla güzel ve makbul olan, insanın tüm bunları düşünebilecek bir ahlakta olmasıdır.

    Bu konunun örneklerini çok fazla artırabilmek mümkündür. Örneğin bir ikramda bulunulduğunda makbul olan, olabilecek en güzel nezaket sözcüklerini seçmek, karşı tarafı en güzel şekilde, saygıyla, sevgiyle onore etmek; abartılı tavırlara kaçmadan, makul ölçüde, ancak doyurucu olacak şekilde memnuniyet bildirmektir. Bu konuda eksik bırakılacak tek bir nokta da, yine karşı tarafta, kalpte bir burkuntu oluşturabilir. Ortada açıkça ‘yanlış’ denilebilecek bir tavır olmaz belki. Ama aksinde oluşacak olan samimi hoşnutluk ile bu burkuntu arasında kıyas yapıldığında, buradaki tavır eksikliği açıkça ortaya çıkar.

    Bazen de bir insana, kendisinden daha tecrübeli, daha akıllı, daha detaylı düşünebilen bir kimse tarafından bir tavsiyede bulunulur. Burada da ‘en güzel olan’ tavır, o kişinin -Allah rızası için- emek verip yaptığı konuşmaya, aynı şekilde -Allah rızası için- ‘olabilecek en güzel söz ve davranışlarla’ karşılık vermektir. Eleştiri yapan kişi, o kişinin nefsini karşısına almakta, onun daha iyi, daha mükemmel olması için, özenle ve düşünerek konuşmaktadır. İnsan böyle güzel bir ahlaka, en az aynısıyla, hatta daha güzeliyle karşılık vermelidir. Karşı tarafın sözlerini kabul ettiğini, desteklediğini, anlatılanlara gönülden inandığını, içinde hiçbir kızgınlık, öfke hissetmediğini olabilecek en iyi şekilde ifade etmelidir. Memnun olduğunu, eleştiriden istifade ettiğini, karşı tarafa hak verdiğini, hiçbir rahatsızlık duymadığını en iyi şekilde vurgulamalıdır. Bunun yerine sadece kısa birkaç cümle ile karşılık verirse, hoşnut olup olmadığı konusunda hiçbir yorum yapmazsa, yüzünde memnuniyetsiz bir ifade oluşturursa, sesine sıkıntılı bir ton verirse, karşı tarafın görüşlerine katıldığına dair doyurucu bir açıklama yapmazsa, elbetteki bunun anlamı çok daha farklı olur. Bakıldığında bu kişi aslında yanlış bir söz söylememiş, itiraz etmemiş, ters bir üslup kullanmamıştır. Dolayısıyla aslında sanki yanlış bir şey yapmamış gibidir. Ama daha ince bir vicdan anlayışıyla bakılacak olunursa, bunun böyle bir durumda gösterilebilecek ‘en güzel tavır’ olmadığı da açıktır. Eğer önceki satırlarda anlatıldığı gibi, bu kişi karşı tarafa olan saygısını, sevgisini, hoşnutluğunu en güzel söz, en güzel tavırlar ve en mükemmel şekilde ifade etmiş olsa, elbette ki bu Kuran ahlakına en uygun olan tavır olurdu.

    Bunun gibi bir insana bir sevgi sözü söylendiğinde, bir iltifat edildiğinde de, karşı tarafın aynı şekilde tüm detayları göz önünde bulundurarak, ‘olabilecek en güzel karşılığı’ vermesi gerekir. Bu kişi, kendisine iltifat edildiğinde sadece, “Teşekkür ederim” diyerek geçebilir. Elbette bu da güzel bir sözdür ve sanki bunda da bir yanlışlık yok gibidir. Ama aslında yeterli de değildir. Bir insanın karşı tarafa sevgi göstermesindeki, iltifat edip güzel söz söylemesindeki amaçlardan biri, -Allah rızası için- karşılıklı sevgiyi, saygıyı, yakınlığı artırmak, güzel bir ortam oluşturmak, sevinç ve neşe vermektir. Kişinin böyle bir amaçla yapılan bir girişime, en az karşı tarafınki kadar, hatta mümkünse daha fazlasıyla iltifat ederek; candanlıkla, sevgiyle, saygıyla, sevinçle ve en güzel, en onore edici sözleri seçerek karşılık vermesi, çok daha güzel bir ahlak anlayışına sahip olduğunu gösterir.

    Tüm bu örneklerin gösterdiği çok önemli bir gerçek vardır: Güzel ahlak, detaylarda gizlidir. Bir insan genel anlamda gerçekten sağlam karakterli, güvenilir, sadık, iyi niyetli, çalışkan bir insan olabilir. Ancak detaylardaki bu eksiklikler de son derece önemlidir. Çünkü bu özellikler bir insanı, -içte hiçbir tereddüt olmaksızın, gönül rahatlığıyla sevilecek ve güvenilecek hale getiren- detaylardır.

    Her konuda olduğu gibi insanın, ‘tam olarak adı konulamayan, yanlış denilemeyen ama kalpte tam bir hoşnutluk oluşturmayan’ bu tavırları tespit edebilmedeki ölçüsü ise elbetteki Kuran ayetleri ve vicdanıdır.‘En güzel olan tavırlar’, çevredeki insanlar üzerinde derin sevgi, saygı, şefkat, merhamet, yakınlık, sıcaklık ve hoşnutluk oluşturur. ‘Ortalı olan tavırlar’ ise, karşı taraf üzerinde yine ancak ortalı bir etki bırakır.

    Allah'tan korkan bir insanın, Allah'ın en razı olacağı ahlakı bulup onu uygulaması gerekir. Allah'ın rızasının en çoğu, insanın tüm tavırlarında bu detaylara da dikkat etmesindedir. Kuran'da müminlerin göstermesi gereken bu ahlak şöyle bildirilmiştir:

    Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini söyle. Çünkü şeytan aralarını açıp bozmaktadır. Şüphesiz şeytan insanın açıkça bir düşmanıdır.(İsra Suresi, 53)

    Olayları, tavırları, konuşmaları derinlemesine araştırıp kurcalama alışkanlığı, bazen insana beklediği gibi huzur değil, rahatsızlık verebilir...

    İnsan gün boyunca hoşuna giden ya da gitmeyen pek çok olayla karşılaşır. Çoğu insan, bu yaşadıkları üzerinde gerektiği kadar durup hayatına devam eder. Ancak bazı insanlar da vardır ki, yaşanan olayları, yapılan konuşmaları kolay kolay zihinlerinden atamaz ve her biri üzerinde detaylı analizler yaparlar. Yaşadıkları olaylarda verilen bazı tepkileri, gösterilen tavırları, yapılan konuşmaları yeterli ve açıklayıcı bulmaz; sonrasında ilgili kişilerle bu konuları yeniden gündeme getirip iyice detaylandırmak ve netleştirmek isterler. Ve o andan sonra da, gün boyunca dikkatleri o konuya takılıp kalır. İnce ince yaşadıkları olayları düşünür, yapılan konuşmaları tek tek ve tekrar tekrar akıllarından geçirir ve kendilerince belirli çıkarımlar yaparlar. Aslında konu o gün, o saatte orada yaşanıp bitmiştir. Ancak bu kişilerin içleri bir türlü rahat etmez. “Öyle değil de, şöyle deseydim”, “O konuyu tam olarak açıklayamadım, biraz daha detay verebilseydim”, “O sözlerle ne demek istediğini daha iyi açıklamasını isteseydim”, “Yaptıklarının sebebini ve ne anlama geldiğini karşılıklı konuşsaydık” gibi ardı arkası gelmeyen kuruntularla yaşadıkları olaylar üzerinde derin tahliller yaparlar.

    Söz konusu kişilerin bu bakış açılarının bir sebebi, karşılarındaki insanlarla aralarındaki konuları tüm detaylarıyla uzun uzun konuştukları takdirde, çok daha iyi sonuçlar alacaklarına inanmalarıdır. Bu nedenle de bir konuşmanın yarım kalmasından, tam olarak netleştirilmemesinden ya da yapılan bir tavrın haklı nedenlerinin, mazeretlerinin dile getirilmemiş olmasından ciddi şekilde rahatsızlık duyarlar.

    Oysa bu pek çok açıdan yanlış bir yaklaşımdır. Elbetteki bazen insanların bazı konuların üzerinden yüzeysel olarak geçip gitmeleri, belirli açılardan sorun oluşturabilir. Örneğin bir kimse bir arkadaşından arabasını ödünç aldığında ve arabayı çarpmış olarak geri getirdiğinde, mutlaka bunun açıklamasını yapmak durumundadır. Aksi nezakete, dostluğa, samimiyete, dürüstlüğe yakışmayacak bir tavırdır.

    Ancak gün içinde insanların yaşadıkları bazı şeyler de vardır ki, bu örneğin tam tersine, ne kadar az detaya inilir, ne kadar yüzeysel şekilde halledilirse, her iki taraf için de o kadar daha az rahatsız edici olur. Örneğin bir insanın ağzından istemeden, düşünmeden yanlış bir söz çıktığında, eğer karşı taraf bu kişinin samimiyetinden, iyi niyetinden eminse, güzel olan konuyu uzatmadan hemen kapatmaktır. Karşı tarafın kusurunu irdelemek yerine, hemen üzerini örtüp görmezden gelmektir. Aksi karşı tarafı mahcup edecek, sıkıntıya sokacak ve zor durumda bırakacaktır. Konuyu açıklayıp düzeltebilmek için gireceği her detay, yapacağı her açıklama, konuyu daha da içinden çıkılmaz ve rahatsız edici şekle sokacaktır.

    Güzel ahlakın gereği olayların üzerine gitmemek, büyütmemek, olduğu kadarıyla bırakmaktır. Nedenlerini, niçinlerini öğrenebilmek için insanları sorgulamak, duygularını düşüncelerini anlayabilmek için derin analizler yapmak, söylenmeyecek şeylerin söylenmesi için ısrarcı olmak, zannedildiği gibi her zaman için insanlara fayda getirecek bilgiler olmayabilir. Bazen güzel bir tavrı sorgulamak, o güzelliğin doğallığını, samimiyetini, içtenliğini ortadan kaldırabilir. Güzel bir mimik, güzel bir tavır, güzel bir söz o anda yaşanıldığı şekliyle güzel olabilir. Geriye dönüp bunların sebeplerini araştırmak, içten gelerek mi yapıldı yoksa özel olarak tasarlanmış mıydı diye analizini istemek, insanları samimiyetten uzaklaştırıp standart kalıplara sokacak ve rahatsızlık verecektir. Aynı şekilde olumsuz tavırlarda ya da yakışıksız sözlerde de, geri dönüp o insanlarla bunlar üzerinde uzun uzun konuşmaya çalışmak, oluşan rahatsızlığı daha da artırabilecek bir yaklaşımdır. Herhangi bir çözüm ya da düzeltme amacı olmaksızın kötü tavırlara daha da dikkat çekmek, yanlış sözleri tekrar tekrar dile getirmek, bunların altında yatan nedenleri insanların yüzlerine vurmak, karşılıklı olarak kişileri yıpratacaktır.

    İnsanın hedefi sürekli olarak güzel söz söylemek ve güzel tavırlar göstermek olmalıdır. Eğer bunlarda kusurlar oluşuyorsa, bu durumda da, kişi bunlar üzerinde oyalanıp vakit kaybetmeden, bir sonraki adımı en güzeliyle atmaya bakmalıdır. Bu tür bir yaklaşım, insanları boş sözlerden, gereksiz rahatsızlıklardan, huzursuzluklardan, tartışmalardan uzaklaştırır. Sürekli olarak iyi davranışlarda bulunmak, güzel sözler söylemek, Allah'ın izniyle zaten kötü olanları örtüp kapatacaktır.

    ... Şüphesiz iyilikler, kötülükleri giderir. Bu, öğüt alanlara bir öğüttür. (Hud Suresi, 114)

    İyi bir insan, herkes için bir nimettir. 'Nasıl olsa güzel ahlaklı; her halükarda zaten iyi davranır' diyerek böyle insanların iyi niyetlerini suistimal etmeye çalışmak Kuran ahlakına ve vicdana uygun değildir.

    Cahiliye toplumlarında iyi insanlara karşı çok yanlış ve acımasız bir bakış açısı hakimdir. İnsanlar, güzel ahlaklı olduklarını gördükleri kimselerin, kendilerine nasıl davranılırsa davranılsın, bu ahlaklarından ödün vermeyeceklerini hissettiklerinde, onların bu özelliklerini suistimal etmeye yönelik bir tavır içerisine girerler. “Nasıl olsa bu insandan bana zarar gelmez”, “Nasıl olsa o buna birşey demez”, “Nasıl olsa alttan alır”, “Nasıl olsa nazım geçer”, “Ben ne yaparsam yapayım, nasıl olsa bana kötülükle karşılık vermez”, “Nasıl olsa sabırlı, hoşgörülü, affedici bir tavır gösterir” ya da “Bir şey olursa nasıl olsa ben bu insanı çok kolay idare ederim, istediğimi yaptırmaya çok kolay ikna ederim” gibi bir bakış açısıyla, bu gibi insanların iyi niyetlerinden istifade etmeye çalışırlar.

    Bir kısım insanların, çevrelerindeki kendilerine iyi davranan kimselere karşı ‘zalimane’ denebilecek bir tavır içerisine girmeleri, dünyanın dört bir yanında bilinen ve uygulanan çarpık bir bakış açısıdır. Karşı taraf ne kadar tevazulu, ne kadar iyi niyetli, affedici, hoşgörülü, sabırlı ve attan alan bir tavır gösterirse, bu kimseler de onların bu yönlerini o kadar iyi kullanan bir tavır içerisine girerler. Onların tüm iyi niyetlerine karşılık, kibirli, yüksekten bakan, büyüklenen ve karşı tarafı hor gören bir ahlak sergilerler.

    Ancak şaşırtıcıdır ki yine aynı insanlar, yaşadıkları çarpık bakış açısının bir devamı olarak, kendilerine kötü davranan, kibirli, enaniyetli, ters, zalim, adaletsiz, öfkeli ve tutarsız bir kimseye karşı da son derece ezik, sessiz, teslimiyetli ve saygılı bir tavır gösterirler. Bu kişilere karşı en küçük bir kusur işlemekten şiddetle kaçınır, böyle bir durumun oluşmaması için ellerinden gelen tüm tedbirleri alırlar. Neredeyse bu kimselerin ‘bir dediklerini iki etmez’, güçleri yettiğince onların gözüne girmeye çalışır ve onlara karşı içten içe derin bir hayranlık duyarlar. Kendilerine model olarak aldıkları kimseler de, yine karşılarında saygıyla eğildikleri bu kibirli kimseler olur.

    Dünyanın her yerinde, her yaştan, her kültürden insanlar arasında rastlanabilen bu durumun en belirgin örneklerinden birini ‘iş yerleri’nde görmek mümkündür. Eğer bir iş yerinde çalışan kişinin patronu iyi niyetli, mazlum, mütevazi, halim selim, güzel huylu bir insan ise, bu kişi mümkün olduğunca suistimal edilmeye çalışılır. Çünkü istediği bir şey yapılmadığında bile, nasıl olsa bu kişi mülayim davranacak, aşırı bir reaksiyon göstermeyecek, durumu idare edecek ve alttan alacaktır. İnsancıl bir tavır içerisinde olacak; hoşgörüyle, itidalli bir tavırla karşılık verecektir. İstediği bir iş baştan savma yapıldığında, nasıl olsa merhametli davranacak, karşı tarafı rencide etmeyecek, konunun oluruna bakacaktır. Kendisine saygı, hürmet gösterilmediğinde nasıl olsa sabırlı davranacak ve alçakgönüllükle görmezden gelecektir.

    İşte tüm bunları bilen ve tecrübe eden bir insan, bu ahlaktaki bir kimseye karşı, kendince ‘güzel ahlak göstermeye’ ya da bu konuda ‘fazladan emek vermeye’ ‘gerek olmadığına’ karar verir. Çünkü nasıl olsa emek vermese de, gerek görmese de, herhangi bir kayba uğramayacak; karşı tarafın güzel ahlakı ve iyiliği herşeyi telafi etmeye ve dengelemeye yetecektir. Bu kişi de, o kimsenin bu güzel ahlakından tek taraflı istifade ederek kendince bu durumu kullanacaktır.

    Ama eğer bunun tam tersine, iş sahibi alabildiğine kibirli, nobran, sinirli, mesafeli, bir anı bir anına uymayan, dediğim dedik tarzında bir insansa, ona karşı duyulan saygı da alabildiğine şiddetli olur. Böyle bir kimseye karşı, bilerek ya da bilmeyerek kusur işlemekten dikkatle sakınılır. Hem içte hem de dışta büyük bir hayranlık ve saygı duyulur. Bu kimse, orada çalışan herkes için çok büyük ve çok önemlidir. Böyle bir kişiyi değil suistimal etmeye çalışmak, aksine onu memnun edebilmek, gözüne girebilmek için bilinen ve akla gelen her yöntem uygulanır. Çünkü bu karakterdeki bir iş sahibine karşı bir hata yapılacak olunursa, hata yapan kişi büyük zararlara uğrayacaktır. Büyük olasılıkla hemen işinden atılacak ve bunun sonucunda da maddi açıdan sıkıntıya girecektir.

    İşte söz konusu kişi, menfaatiyle çatışacak böyle bir duruma düşmek istemediği için kendince hızlı bir hesap yapar ve çıkarları gereği, iş yerini yöneten bu kimseye karşı saygılı, güzel ahlaklı, itaatli, yumuşakbaşlı, sevecen bir tavır sergileme kararı alır.

    Çalışma hayatında sıklıkla rastlanan bu durum, hayatın her kesiminde aynı şekilde kendisini gösterir. Dostluklarda, aile ilişkilerinde, komşuluklarda, ortaklıklarda yine aynı kurallar sessizce uygulanır. İnsanlar bilinçaltlarında güçlü gördükleri insanlara saygı duyma yönünde adeta toplu bir karar almış gibidirler. Ancak güç sahibi olduğuna inandıkları aynı insanlar acze düştüklerinde de, onları da hemen diğer kategoriye tabi tututar ve bir anda o kişilere olan saygılarını ve hayranlıklarını da kaybederler. Ve eğer bu kişiler bir kez daha eski güçlerine kavuşacak olurlarsa, ne kadar riyakarca olduğuna hiç aldırış etmeden yeniden saygılı ve hürmetkar tavırlarına geri dönerler.

    İnsanlar arasında yaygın olarak yaşanan bu bakış açısının baştan sona çarpık olduğu aslında elbetteki çok açıktır. İnsanlar, basit çıkar hesapları doğrultusunda iki türlü ahlak geliştirmişlerdir. Ve bu iki ahlaka ait olan kuralları, karşılarına çıkan herkese standart olarak uygulamaktadırlar. Kime iyi ve baş eğici davranacaklarını, kime ise kibirli ve vurdumduymaz bir tavır sergileyeceklerini ezberden bilmekte ve bunlara hemen hayata geçirmektedirler.

    İşte bu çarpık anlayış, tümüyle söz konusu insanlardaki Allah inancının ve Allah korkusunun eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Bu tarz insanlar ahlaklarını sadece dünyaya yönelik çıkar hesaplarına dayalı olarak şekillendirmekte ve bunu da istedikleri anda ve istedikleri tarzda değiştirmektedirler.

    Ancak şu da bir gerçektir ki, bu kişilere sorulacak olsa, onlar başkalarının kendilerine bu şekilde hesaplar doğrultusunda davranmalarını asla istemezler. Yanlarında her zaman için güvenilir, sadık, dürüst, doğru sözlü, iyi niyetli, içi dışı bir, çıkar peşinde koşmayan, güzel ahlaklı insanlar ararlar. Fakat konu kendileri olduğunda, sergiledikleri ahlakla ne kadar riyakar, ikiyüzlü, sinsi ve güvenilmez bir insan görünümünde olduklarını düşünmezler.

    İman eden insanlarda ise bu tür bir ahlak anlayışına asla rastlanmaz. Mümin Allah için yaşar. Allah için sever, Allah için güzel ahlak gösterir. İnsanlara, çıkarlara, şartlara göre uyguladığı farklı ahlak anlayışları yoktur. Allah'ın Kuran'da bildirdiği mükemmel bir insan ahlakı vardır; işte mümin yalnızca bu ahlaka uyar. Karşısındaki insan güzel ahlak göstersin veya göstermesin, mümin, güzel ahlakı Allah için yaşadığından bundan asla taviz vermez. Birine iyi davranırken, bir başkasına kötü ahlak göstermez. Çıkarlarıyla ne kadar çatışırsa çatışsın, vicdanı asla böyle bir samimiyetsizlik yapmasına izin vermez.

    Müminin ahlakındaki bu üstünlüğün anlaşılması çok önemlidir. Çünkü dünyanın dört bir yanındaki insanların çektikleri sıkıntılar, aslında büyük ölçüde kendi yaşadıkları çarpık ahlaktan kaynaklanmaktadır. Uyguladıkları çarpık kurallar ile çevrelerinde sürekli olarak kendileri gibi yeni yeni insanlar oluşturmakta ve bunun sonucunda da kendi anlayışlarının hakim olduğu kimselerden oluşan bir dünyada yaşamaktadırlar. Bir başkasına gösterdikleri kötü ahlakın karşılığını, onlar da aynı şekilde kendilerine gösterilen kötü ahlak ile almaktadırlar.

    Allah, her konuda olduğu gibi, bu konuda da insanlara çözüm olarak ‘Kuran ahlakı’nı yaratmıştır. Kuran'a uyan bir insan, Allah'ın ayetlerde bildirdiği sırların yansımalarını hayatının her anında ve her alanında çok açık bir şekilde görür. İyilikten yana verilen hiçbir emek asla ‘gereksiz’ değildir. Herşeyin üstünde, bu bir insana nimetlerin en güzelini; Allah'ın rızasını kazandırır.

    Bunun yanında, iyi olan, güzel ahlak gösteren bir insan, Allah'ın Kuran'da bildirdiği gibi, her zaman için mutlaka yine iyilikle, güzellikle ve hatta bunların çok daha fazlasıyla karşılık görecektir. Hepsinden önemlisi, Allah'ın rahmeti onun üzerinde olacak, hayatının her anında Rabbimiz'in koruması, şefkati ve sıcak takibi altında yaşayacaktır.

    Güzellik yapanlara daha güzeli ve fazlası vardır.Onların yüzlerini ne bir karartı sarar, ne bir zillet, işte onlar cennetin halkıdırlar; orada süresiz kalacaklardır.(Yunus Suresi, 26)

    (Allah'tan) Sakınanlara: "Rabbiniz ne indirdi?" dendiğinde, "Hayır" dediler. Bu dünyada güzel davranışlarda bulunanlara güzellik vardır; ahiret yurdu ise daha hayırlıdır. Takva sahiplerinin yurdu ne güzeldir. (Nahl Suresi, 30)

    De ki: "Ey iman eden kullarım, Rabbinizden sakının. Bu dünyada iyilik edenler için bir iyilik vardır. Allah'ın arz'ı geniştir. Ancak sabredenlere ecirleri hesapsızca ödenir." (Zümer Suresi, 10)

    ... Kim bir iyilik kazanırsa, Biz ondaki iyiliği artırırız. Gerçekten Allah, bağışlayandır, şükredene karşılığını verendir. (Şura Suresi, 23)

    ... Güzellikte bulunanlara müjde ver. (Hac Suresi, 37)

    Mehdi’nin çıkışından evvel, (her tarafı) aydınlatan kuyruklu bir yıldız doğacaktır.”(Kıyamet Alametleri, s. 200)