Ahirzaman Ve Hz. Mehdi
Kıyametin hemen yakınında anarşi ve kargaşa günleri vardır.
Güzel Hatırlatmalar
-
"Dünyadan beş bin altı yüz yıl geçmiştir". Bu ümmetin ömrü bin (1000) seneyi geçecek, fakat bin beş yüz (1500) seneyi pek geçmeyecek.
(Kıyamet Alametleri, Medineli Allame Muhammed b. Resul el-Hüseyni el-Berzenci, Pamuk Yayıncılık, İstanbul, 2002, s. 299)
-
Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Evlatlarımdan olan Mehdi’yi inkar eden beni inkar etmiştir.”
(Bihar-ul Envar, c.51, s.73)
-
Eğer müşriklerden biri, senden 'eman isterse', ona eman ver; öyle ki Allah'ın sözünü dinlemiş olsun, sonra onu 'güvenlik içinde olacağı yere ulaştır.' Bu, onların elbette bilmeyen bir topluluk olmaları nedeniyledir.
(Tevbe Suresi, 6)
Güzel Konular
Gününe ya da saatine göre farklı ve sürpriz bir kişilik gösteren bir kişiyle dost olmak ister misiniz?
Çocukluk yıllarından itibaren karşılaştıkları olaylar, insanların kişiliklerinin gelişmesine pek çok yönden etki eder. Bazen zorluk ve sıkıntılar, bazen hastalıklar, ölümler, bazen de nimetlerin artışı ve elde edilen başarılar insanların kişiliklerini olgunlaştırır. Bu tarzda zamanla ve yaşanan olaylarla sürekli daha olumluya giden bir kişilik değişimi, insanlar için güzel bir nimettir.
Ancak bir de, insanların kişiliklerinin sağlam olmamasından kaynaklanan, ‘kişilik oynamaları’ vardır. Fakat bu oynamalardan kaynaklanan değişikliklerde sürekli daya iyiye giden bir gelişme söz konusu değildir. Dikkat çeken temel özellik, sadece ‘kişiliğin sürekli değişken olması’dır.
İnsan hayatında yaşanabilecek küçük büyük, sıradan ya da önemli her türlü olay, bu tür insanların kişiliklerinin değişmesine etki edebilir. Bir gün havanın yağmurlu, karanlık, kasvetli, karlı, yağmurlu ya da güneşli olması; bir gün yeteri kadar uyuyamamış ya da istedikleri yemeği yiyememiş olmaları, bir başka gün televizyonda izledikleri duygusal bir film, o kişinin o günkü karakterinin değişmesine yol açabilir. Aynı şekilde o gün işyerlerinde yaşadıkları bir olay ya da kendilerince aksilik olarak nitelendirdikleri bir durum bambaşka bir karaktere bürünmelerine neden olur. Bir sebeple aniden neşelenebilir, bir başka sebeple aniden hüzünlenebilir; günler ya da haftalar boyunca bu duyguların etkisi altında kalabilirler.
Kişiliklerinin neye göre ve ne zaman değişeceği konusunda hiçbir fikir yürütmek mümkün olmaz. Yıllardır o kimseyi tanıyan bir kişi, onunla karşılaştığında her zaman tanıdığı o kişiyi göreceğini zannederken, neredeyse hiç tanımadığı yepyeni bir insanla karşılaşmış gibi olur. Her zaman kendisine yapılan bir espriyi neşeyle ve kalenderlikle karşılayan bu kişi, bir gün birdenbire yapılan espirilere alınganlıkla, terslikle karşılık verebilir. Ya da her zaman kendisinden yardım istenildiğinde, fedakarlıkla yardım eden bu kişi, bir gün bu tarz bir talebi hoşnutsuzluk ve isteksizlikle karşılayabilir. Her zaman çok hızlı, çalışkan ve sorumluluk sahibiyken, bir gün lakayt, sorumsuz ve ilgisiz bir tavır takınabilir. Kısacası bir günü bir gününe; bir saati bir saatine uymaz. Bu değişiklikleri önceden tahmin etmek mümkün olmadığı için, bu insanlarla dostluk kuran kimseler sürekli sürpriz kişiliklerle karşılaşırlar.
Bu tür kimselerin gösterdikleri bu değişken kişilik modeli, son derece tedirgin edicidir. Çünkü güvenilir bir insanın en önemli özelliklerinden biri, karakterinin sağlamlığıdır. Bu da ancak bir kişinin imanlı olmasıyla mümkün olabilir. Sağlam karakterli bir insan, şartlar her ne olursa olsun; ne tür zorluklarla ya da ne tür nimetlerle karşılaşırlarsa karşılaşsın, kişiliğindeki özelliklerden hiçbir şekilde taviz vermez. Böyle kimseler sadıklarsa, her zaman sadıktırlar. Fedakarlarsa, her zaman fedakardırlar. Güvenilirlerse, her zaman güvenilirlerdir. Ne hava şartları, ne mevsim değişiklikleri, ne elde ettikleri başarılar, ne yaşadıkları zorluklar bu kimselerin o günkü ruh hallerine etki edemez. Çünkü müminler kişiliklerini Kuran’a göre şekillendirirler. Ve her an Kuran ahlakını en mükemmel şekilde yaşamayı hedefledikleri için de, gününe ya da saatine göre bu ahlaklarını değiştirmezler.
İnsanların bu konuda kendilerine almaları gereken ölçü şudur: Kendileri, kişiliği sürekli değişen, bir günü bir gününe uymayan, her gün her saat sürpriz bir tavır gösterebilen bir insanla yakın dost ve arkadaş olmak isterler mi? Elbetteki kimse böyle bir durumla karşı karşıya kalmak istemez. Her insan, karşısında güvenebileceği, tanıdığından emin olduğu, ne zaman ne yapacağını, neye nasıl tepki vereceğini bildiği bir insan olmasını ister.
İşte bu nedenle, her insanın bu gerçeği göz önünde bulundurarak, kendi kişiliğini de bu şekilde sağlamlaştırması ve güvenilir bir kimse olmayı hedeflemesi gerekir.
Müminler, cahiliye insanlarında görülen bu tarzda değişken bir karakter yaşamayı hiçbir şekilde kabul etmemelidirler. İman eden bir insan eğer iyi, hoşgörülü, merhametli, hoşsohbet, kalender, çalışkan, olgun bir insansa, -en az- sürekli bu şekilde olmalıdır. Ve zamanla, sürekli olarak kendini daha da geliştirip, daha da iyi hale getirmeyi hedeflemesi gerekir.
Allah’ın rızasına en uygun olan ahlak şekli budur. Allah Kuran'da, “sürekli olan salih davranışların Allah Katında makbul tutulacağını” şöyle bildirmiştir:
Mal ve çocuklar, dünya hayatının çekici-süsüdür; sürekli olan 'salih davranışlar' ise, Rabbinin Katında sevap bakımından daha hayırlıdır, umut etmek bakımından da daha hayırlıdır.
(Kehf Suresi, 46)
''Muhalefet ruhu''ndan sakınmak: Uyumlu olmak, güzel bir mümin alameti ve önemli bir sevgi vesilesidir...
Bazı insanlar toplumda diğerlerine kıyasla daha çok sevilir ve daha çok tercih edilirler. Bunun önemli sebeplerinden biri, bu kimselerin ‘uyumlu olmanın önemini keşfetmiş olmaları’dır.
Hemen herkes hayatı boyunca uyumsuz insanlara sıklıkla rastlamıştır. Bu kimseler çevrelerinde olup biten, etraflarında konuşulan hemen her konuda, neredeyse amaçsız denilebilecek bir ‘muhalefet ruhu’ içindedirler. Asıl istedikleri doğruyu bulmak, yanlış bir şeyi düzeltmek, isabetsiz bir şey yapılmasına engel olmak ya da daha iyi bir alternatifi uygulamak değildir. Hiçbir sebebi olmaksızın; mantıklı ya da mantıksız, herşeyde bir ‘karşı fikir’ geliştirme eğilimi içerisindedirler.
Kuşkusuz ki insanları bu ‘muhalefet ruhu’na iten ve sürekli ‘aksilik modu’nda yaşamalarını teşvik eden ‘şeytan’dan başkası değildir. Şeytan kişinin vicdanlı, akılcı, tevekküllü, şükredici, hoşgörülü, Allah'ın yarattıklarından razı olan, çevresine karşı güzel ahlak gösteren bir insan olmasını istemez. Kendisi gibi isyankar, nankör, tevekkülsüz, şükredici olmayan, uyum sağlayamayan, başkalarına tabi olamayan, alttan alıp tevazu gösteremeyen bir kimse olmasını ister.
Şeytanın etkisi altına giren kişiler de, işte hemen her yerde ve her konuda bu özellikleriyle dikkat çekerler. Örneğin bir topluluk içerisinde herkes ortak bir şey yapmaya karar verdiğinde, böyle bir kişi buna katılmak istemez. Herkes eğlenirken o bir kenarda oturur. Güzel bir espri yapıldığında herkes gülerken, bu kişi gülmez. Bir sohbet olduğunda, o sessiz kalmayı tercih eder. Herkes dışarı çıkmak istediğinde, o evde oturmak ister. Herkes uyumak istediğinde, o oturup birşeyler yapmak ister. Bir şeyi beğenip beğenmediği sorulduğunda, mutlaka bir kusur bulur. Bir konuda bir fikir vermesi istendiğinde “aklıma bir şey gelmiyor” gibi karşı tarafı hoşnut etmeyecek bir cevap verir. Bir sorun çözülmeye çalışıldığında, mutlaka zorlaştırıcı bir tavır gösterir. Çok küçük bir fedakarlıkla halledilebilecek bir konu olduğunda, buna asla yanaşmaz; bunun yerine başkasının fedakarlık yapmasını ister. Yardım istendiğinde bir bahaneyle mutlaka reddeder. Etrafında bir sürü güzellik varken, olumsuz tek bir yönü dile getirip durur. Herşeyden şikayet eder. Kendisine bir hediye alındığında ya da hoşuna gideceği düşünülerek bir güzellik - iyilik yapıldığında, doyurucu şekilde nezaket gösterip teşekkür etmek yerine, kendisine sunulan şeyde bir kusur bulup onu dile getirir. Bir şey ikram edildiğinde canı istemese bile nezaket gösterip almak yerine, “canım istemiyor” gibi kaba bir üslupla karşı tarafı reddeder.
İşte böyle bir kişi, bu ve buna benzer tavır ve üslupların toplamında “uyumsuz” bir insan haline gelir. Hep aksilik çıkaran, muhalefet eden, zorlaştıran, bahane bulan, olumsuzlukları dile getiren, söylenen, hiçbir şeyden memnun olmayan, kanaat getirmesini bilmeyen bir insan modeli oluşur.
Halbuki insan fıtratı, kolaylaştıran, rahatlatan, kendinden fedakarlık etmesi gerekse de, bunu karşı tarafa hissettirmeden yapan, makul olan herşeye uyum gösteren insanlarla rahat edecek şekilde yaratılmıştır. Böyle bir insan gerçekten gerekli bulduğu noktalarda, aklın ve vicdanın gerektirdiği şekilde muhalefet etse de, bu karşı tarafı hiç rahatsız etmez. Çünkü akılcı, mantıklı ve vicdanlı bir muhalefet, karşı tarafın hoşnutsuzluk duyacağı değil, aksine faydalanacağı bir müdahaledir. Çünkü yanlış bir şey yapacakken doğru olanı tespit etmiş olmak, o kişinin de menfaatinedir.
Uyumlu insanlara da toplumda pek çok insan aşinadır. Diğer insan karakterlerine göre daha nadir rastlanan bu insanlar, çevrelerindeki herkes tarafından çok sevilirler. Biri güzel bir söz söylediğinde hemen onu tamamlayıcı bir karşılık verirler. Kendilerine bir iltifat edildiğinde onlar da hemen daha güzeliyle bir iltifatta bulunurlar. Bir espiri yapıldığında, hoşlarına gitse de gitmese de ya da yeteri kadar güldürücü olsa da olmasa da hemen karşı tarafı onore eden bir söz söylerler. Karşı taraf makul bir teklifte bulunduğunda, kendi canları çok istemese de hemen o kişinin tercihinden yana tavır koyarlar. Yanlarındaki insanlar ciddi bir işle meşgul oluyorsa, hemen dikkat dağıtmayacak şekilde bir tavır sergilerler. Eğer neşeli eğlenceli bir ortam varsa, bu sefer de canlı, konuşkan, aktif bir tavra geçerler. Birkaç kişi birlikte yemek yiyeceği zaman, hemen karşı tarafın sevdiği ve istediği yemekten yana tercihte bulunurlar. Kendileri dinlenmek isterken, karşı taraf geniş çaplı ve yardım gerektiren bir işe girişecek olursa, kendi durumlarını hiç hissettirmeden hemen gidip yardıma koyulurlar.
Böyle insanların olduğu yerlerde tartışma ortamı hemen hemen hiç olmaz. Çünkü bu kişiler kendileri yatıştırıcı oldukları gibi, muhalefet ruhuyla hareket edenleri de yatıştıracak bir etki gösterirler.
Cahiliye toplumlarında da bazen kimi insanlar, çeşitli amaçlarla buna benzer bir karakter gösterebilirler. Kimi zaman arkadaş edinmek, kimi zaman karşı tarafa kendilerini sevdirebilmek, kimi zaman da menfaat elde edebilmek gibi düşüncelerle çevrelerindeki insanlara karşı çok candan ve uyumlu bir tavır sergiler. Ancak elbette ki bu çok kısa süreli, geçici ve aldatıcı bir kişiliktir.
Bir insanın Allah korkusundan dolayı çevresindeki insanlara karşı uyumlu, yatıştırıcı, pozitif, tamamlayıcı, rahatlatıcı, sevecen bir karakter göstermesi ise çok güzel bir mümin alameti ve çok önemli bir sevgi sebebidir. O kişinin vicdanının, aklının, Allah korkusunun, imanının, iradesinin, samimiyetinin, sevgisinin ve sağlam kişiliğinin bir göstergesidir. Ve bu geçici değil, sabit bir karakter özelliğidir.
Müminin bu konudaki samimiyeti ise, ‘asla vicdanen yanlış olduğuna inandığı bir konuda çevresine uyum göstermemesiyle’ anlaşılır. Doğru olmayan bir tavra, güzel olmayan bir söze, alaycı bir espiriye, yanlış bir karara, haram bir fiile, Allah'ın hoşnut olmayacağı bir tavır ya da söze, güzel olmayan bir ahlaka, nezaketsiz, hoşgörüsüz, merhametsiz, saygıdan yoksun bir tavra asla uyum göstermez. Kendisi uyum göstermediği gibi, bu ahlakı sergileyen kimseye de, hiç çekinmeden en güzel sözle mutlaka bunun doğrusunu gösterir.
Bu nedenle iman eden her insanın, bu önemli karakter özelliği üzerinde düşünüp gün boyunca “Müslümanlara karşı güzel ahlakta nasıl daha uyumlu tavırlar sergileyebilirim?” , “nasıl daha candan ve pozitif olabilirim?”, “Allah'ın ve Müslümanların sevgisini nasıl daha fazla kazanabilirim?” diye aklını yorması gerekir. Böyle düşünerek vicdanını zorlayan bir insan, gün boyunca karşısına bu ahlakı gösterebileceği yüzlerce detay çıkacağını görecektir. Tüm bunlarda olabilecek en güzel tavrı seçip uygulamak, –inşaAllah- Allah'ın rızasına da en uygun olan tavır olacaktır.
Dost olunacak bir insanda aranılacak en hayati özelliklerden biri 'güvenilirlik'tir
Gerçekten takva sahibi olanlar, cennetlerde ve pınar başlarındadır. Oraya esenlikle ve güvenlikle girin. (Hicr Suresi, 45-46)
Dost olunacak, sevilecek, saygı duyulacak bir insanda aranılan birçok önemli özellik vardır. Fedakarlık, duyarlılık, ince düşünce, şefkat, merhamet, akıl, dikkat, dürüstlük, vefa ya da sadakat gibi... Bu özelliklerin her birinin, karşı taraf üzerinde oluşturduğu ayrı ayrı olumlu etkileri vardır. Ve elbetteki her insan, dost olacağı kimsenin, bu güzel özelliklerin her birine en mükemmel şekilde sahip olmasını ister. Ancak yine de, bazen bu özelliklerden herhangi birinin eksikliği, çok fazla önemsenmeyebilir. Kişinin güzel bir yönü, diğer bir konudaki eksikliğini örtecek ve telafi edecek nitelikte olabilir. Ya da zamanla kişinin kendisini o yönde de geliştireceği düşünülerek, bazı eksiklikleri hoşgörüyle karşılanabilir. Dolayısıyla bir insan, dost olacağı bir kimsede aradığı bu özelliklerden gerektiği takdirde vazgeçebilir.
Ancak bir de bazı hayati konular vardır ki, bunlar dost olunacak bir insanda mutlaka olması gereken, asla vazgeçilemeyecek ve eksikliği gözardı edilemeyecek niteliktedir. Bir insan, neredeyse birçok konuda çok mükemmel özelliklere sahip olsa da, hayati önem taşıyan tek bir özelliğinin eksik olması, o kişiyle ‘derin bir dostluk kurulmasına’ ciddi şekilde engel teşkil eder. İşte bu hayati özelliklerin en önemlilerinden biri, ‘güvenilirlik’tir.
Allah Kuran'da, cennete kabul edilen müminlerin orada ilk olarak duyacakları sözün, “Oraya esenlikle ve güvenlikle girin” şeklinde olacağını bildirmiştir. Bu da, insanların en önemli ihtiyaçlarından birinin, ‘kendilerini güvende hissedecekleri ve güven duyacakları bir ortamda olmaları’ olduğunu göstermektedir. İşte bu nedenledir ki dünya hayatında da, insanlar fıtrat olarak, hemen her yerde öncelikli olarak ciddi şekilde bir ‘güvenlik arayışı’ içerisindedirler. Oturacakları evi, yaşayacakları semti, çalışacakları yeri, gidecekleri okulu seçerlerken, öne sürdükleri öncelikli şartlarından biri, her zaman için mutlaka ‘güvenliğin sağlanması’dır. Tüm hayatlarını böyle bir ihtiyaç içerisinde yönlendirirken, elbetteki dostlarını seçerken de en dikkat ettikleri konulardan biri de yine ‘güvenilirlik’ olmaktadır.
Bir insanın bir başkasıyla ‘dost olması’; ‘tüm hayatını, kusur ve eksikleriyle, güzellikleriyle, nimetleriyle ve tüm açıklığıyla, dürüstçe o insana da açması’ demektir. Gerçek dostluk, ‘hiçbir konuda sır saklamaksızın, tedbir alma ya da gizlenme gereği hissetmeksizin, içteki en derin duygulara kadar, hiçbir noktada engel koymaksızın o kişiyi sırdaş edinmek’ demektir. Dolayısıyla dost olunacak kişinin öylesine bir güven telkin etmesi gerekir ki, karşı tarafın aklında hiçbir zaman için, “Şöyle yaparsam ne der?”, “Bu fikrimi nasıl karşılar?”, “Beni yanlış anlar mı?”, “Kusurlarımı öğrendiğinde bana olan sevgisi azalır, saygısı zedelenir mi?” gibi ‘soru işaretleri’ oluşmamalıdır. İleride bir gün, özellikle de iki tarafın menfaatleri çatıştığında, bu kişilerden biri, hiçbir zaman için karşı tarafın sadakatsizliğinden, vefasızlığından yana bir şüphe ya da tedirginliğe kapılmamalıdır. Her ne olursa olsun, on yıllarca görüşülemese de, ölene kadar bir kez bile konuşma imkanı olmasa da, kalpte yaşanan samimi sevgi ve dostlukta hiçbir değişiklik olmamalıdır. Aleyhte çeşitli konuşmalar anlatılsa, olumsuz telkinler yapılsa, bunlara dair açık deliller sunulsa dahi, bunların, kişi üzerinde hiçbir etkisi olmamalıdır.
Birbirinden farklı iki ayrı insan arasında böylesine sağlam bir güven oluşması ise, elbetteki ancak ‘samimi Allah korkusu ve derin iman’ neticesinde mümkün olabilir. Dünya üzerinde bunun dışında iki insan arasında gerçek ve sağlam dostluk anlayışının kurulabilmesi mümkün değildir. İnsanların birbirlerini sevmeleri, beğenmeleri, sadakat göstermeleri ya da birbirlerine karşı güvenilir oldukları izlenimi vermeleri, yalnızca belirli menfaat ortaklıklarının gerekliliklerinden kaynaklanır. Bu çıkar dengelerindeki en küçük bir değişiklik ise, tüm bu beğeni, sevgi, dostluk ve güvenilirlik iddialarının da bir anda ortadan kalkmasına yol açar.
Ancak eğer iki insan dostluklarını imani bir güvenilirlik üzerine kurmuşlarsa, böyle bir durum asla söz konusu olmaz. Ve güvene dayalı böyle gerçek bir dostluk, dünya hayatında insanlara sunulan en büyük konforlardan biridir. İnsanın adeta kendisiyle muhatap oluyormuşçasına, bir başkasının yanında da aynı rahatlığı, aynı güven ortamını bulabilmesi çok büyük bir nimettir.
Dolayısıyla dost olunacak bir insanda ‘güven’ arayışı içerisinde olmak, insanlar için çok hayati bir ihtiyaçtır. Bir insan çok güzel özelliklere sahip olsa, pek çok açıdan kendisini çok iyi yetiştirmiş olsa da, güven telkin eden bir kişilik sergilemediği sürece, iman şuuru almış bir insan için bu kişi, ‘temkinli olunması gereken’ bir insandır. Eğer bir kişi, kendisine karşı temkinli olunmamasını, yanında rahat olunmasını, samimi olunmasını istiyorsa, bunun için gereken en acil ihtiyacın, karşı tarafa ‘güven vermek olduğunu’ bilmelidir. Diğer güzel özelliklerini daha da artırarak; örneğin çalışkansa daha da çalışkan, merhametliyse daha da merhametli ya da ince düşünceliyse daha da ince düşünceli olmaya çalışarak, bu durumu değiştirmesi söz konusu değildir. Bunun için öncelikli olarak yapması gereken, ‘Nasıl güven veren bir insan olabilirim?’ diye düşünmek ve bunun gerekliliklerini uygulamak olmalıdır.
Güvenilir bir insanın en önemli özelliklerinden biri, Allah'tan çok derin bir saygı ile korkup sakınması ve Allah'a gönülden, katıksız bir imanla aşk ve tutkuyla iman etmiş olmasıdır. Allah'ın rızasını, dünyanın hiçbir menfaatine asla değişmemesidir. Allah'ın sevgisini kazanabilmek için dünyanın her türlü zorluğuna, sıkıntısına hiç tereddüt etmeksizin zevkle göğüs gerebilmesidir. Allah'ın hoşnutluğunu, asla nefsinin hoşnutluğuna değişmemesidir. Allah'ın bir emrini uygulamada asla gevşeklik göstermemesidir. Kendinden önce her zaman mutlaka dinin ve inananların menfaatlerini gözetmesidir. Böyle bir ahlakta bir insan, nefsini adeta terk etmiştir. Allah rızası için sevdiklerini, dostlarını her zaman için kendi nefislerinden önde tutar. Kendini temize çıkarabilme peşinde olmaz. Hep karşı tarafı haklı çıkaran, hatayı, kusuru kendi üstlenip, karşı tarafı koruyup kollayan bir ahlak gösterir.
Dolayısıyla güven vermek isteyen bir insan öncelikle mutlaka ‘nefsini terk etmiş olmalı’dır. Nefis sevgisi terk edilmeden, bir insanın tam olarak güvenilir olma vasfı gösterebilmesi söz konusu olmaz. Her zaman nefsinin yanında olan bir insan, kimseyle gerçek anlamda dostluk kuramaz. Çünkü ‘sevdiği ve dost olduğu insan mı, yoksa kendi nefsi mi?’ diye bir seçim söz konusu olduğunda, her zaman karşı tarafı bırakıp mutlaka kendisini tercih edecektir. Nefsinin memnuniyetini sağlamaya çalışmaktan vazgeçemeyecektir.
İşte dünya hayatında ‘samimi dostluklar kurmak’, ‘gerçek dostluğun güzelliğini yaşamak’ isteyen her insan, tüm bu bilgileri bir kez daha düşünmeli, ahlakını bu yönde bir kez daha gözden geçirmelidir. ‘Güven arayışı’nın çok önemli bir ihtiyaç olduğu ve bir insanın bir başkasında, imandan sonra arayacağı özelliklerden birinin bu olduğu asla unutulmamalıdır. Sorunu başka detaylarda arayıp sonuç almaya çalışmaktansa, asıl ihtiyacın ‘güven’ olduğu tam olarak anlaşılmalıdır.
Nitekim Kuran'da, cennete giren müminlerin, orada ‘esenlik ve güvenlik temennisiyle karşılanacağı’nın bildirilmiş olması, dünya hayatında da bu özelliğin kazanılmasının ne kadar önemli bir ihtiyaç olduğunun anlaşılması açısından çok hikmetlidir:
Gerçekten takva sahibi olanlar, cennetlerde ve pınar başlarındadır. Oraya esenlikle ve güvenlikle girin. (Hicr Suresi, 45-46)
Mehdi’nin çıkışından evvel, (her tarafı) aydınlatan kuyruklu bir yıldız doğacaktır.”(Kıyamet Alametleri, s. 200)