Ahirzaman Ve Hz. Mehdi

Kıyametin hemen yakınında anarşi ve kargaşa günleri vardır.

    Güzel Hatırlatmalar

    • "Dünyadan beş bin altı yüz yıl geçmiştir". Bu ümmetin ömrü bin (1000) seneyi geçecek, fakat bin beş yüz (1500) seneyi pek geçmeyecek.

      (Kıyamet Alametleri, Medineli Allame Muhammed b. Resul el-Hüseyni el-Berzenci, Pamuk Yayıncılık, İstanbul, 2002, s. 299)

    • Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Evlatlarımdan olan Mehdi’yi inkar eden beni inkar etmiştir.”

      (Bihar-ul Envar, c.51, s.73)

    • Eğer müşriklerden biri, senden 'eman isterse', ona eman ver; öyle ki Allah'ın sözünü dinlemiş olsun, sonra onu 'güvenlik içinde olacağı yere ulaştır.' Bu, onların elbette bilmeyen bir topluluk olmaları nedeniyledir.

      (Tevbe Suresi, 6)

    Güzel Konular

    Güzel Konular

    'Gaddar' denildiğinde pek çok insan bu özelliği kendinden çok uzak görür. Ama 'gaddarlık', günlük hayatta, insanın kendine kondurmadığı pek çok tavırda ortaya çıkar...

    Gaddarlık, cahiliye toplumlarında çok yaygın olan bir tavır bozukluğudur. İnsanlar çocukluk yıllarından itibaren hep ‘bencil olmaya, öncelikle hep kendi menfaatlerini koruyup kollamaya’ teşvik edilirler. ‘Hayatın bazı gerçekleri’ olduğuna, bu yüzden de hayatta kalmak için acımasız ve merhametsiz olmak gerektiğine inandırılırlar.

    Bunun sonucunda da insanlar, farkında olmadan gaddarlığın felsefesini içten içe yoğun olarak yaşamaya başlarlar. Kendilerine sorulsa, elbette hiçbir zaman için, ‘ne gaddar olduklarını kabul ederler’, ‘ne de bir başkasının gaddar bir tavır göstermesini onaylarlar’. Ama kişiliklerine derinden etki eden bu yanlış bakış açısının etkileri, hayatları boyunca gösterdikleri tavırların çoğunda kendini belli eder.

    Çoğu insan, ‘gaddar’ denildiğinde, illaki ‘çok acımasız, insanlara zulmetmeye eğilimli, kendisinden başka kimseyi düşünmeyen, ve umursamayan, kasten kötülük yapmaktan ve zarar vermekten zevk alan bir insan modeli’ hayal eder.Bu yüzden de kendilerine, “Sen çok gaddarsın” gibi bir yakıştırma yapılacak olunursa, şiddetli bir tepki verir ve hemen bu eleştiriyi reddederler.

    Oysa ki eğer insan kendisine yapılan bu yakıştırma üzerinde biraz daha derin düşünecek olursa, kişiliğinin belirli yönlerinde ve tavırlarının bazılarında gaddarlığın felsefesine dair izler bulabilecektir.

    Bunun en önemli sebeplerinden biri, insan nefsinin gaddarlığa eğilimli olarak yaratılmış olmasıdır.Nefis bencildir. Çıkarcıdır. En çok kendini sevmek ister. Çıkarlarını koruma konusunda çok kararlıdır. Ve nefis, hayatının sonuna kadar, hiç ara vermeden ve pes etmeden insanı bu kötülüklere teşvik etmek için çaba harcar.

    Dolayısıyla insan, nefsindeki bu olumsuz istekleri ancak vicdan kullanarak dizginleyebilir. Ama bunun için önce nefsindeki eksiklikleri iyi tespit edebilmeli ve tüm bunların nerelerde ve nasıl ortaya çıktığını iyi analiz edebilmelidir. Ve bunu yapabilmek için de, nefsini eğitmeyi, bu kötü alışkanlıklardan kurtulmayı gerçekten istemelidir.

    Çünkü eğer insan nefsine yönelik böyle bir eğitime zaten istekli değilse, bu durumda sadece kendini aldatacak ve rahatlatacak tedbirler alacaktır. Hasta olduğu yönleri tam teşhis ederek kabul etmekte kaçındığı takdirde ise, bunları tedavi etmesi hiç mümkün olmayacaktır.

    Bu nedenle insanın gaddarlık konusunda da, daha en baştan ‘kendine kondurmama’ gibi bir yaklaşımdan kaçınması gerekir. Tam tersine, kendisini eğitmeye ‘bu özelliğin kendisinde kesin olarak var olduğunu’ kabul ederek başlamalıdır.

    Bunun ardından yapılması gereken, ‘gaddarlığın tanımının iyi yapılması’dır. Elbette toplumda ‘gaddarlığın en üst boyutunda yaşayan insanlar’ vardır. ‘Hiç gözünü kırpmadan cinayet işleyen, toplu katliamlar yapan, aç, yoksul, kimsesiz çocukların malını mülkünü çalmakta sakınca görmeyen, yaşlılara, çocuklara eziyet etmekten, onları hor görmekten kaçınmayan ve bunlar gibi daha pek çok anormal tavrı gösteren insanlar’, gerçekten gaddar bir ruha sahiptirler.

    İman eden bir insanın bu derece gözü dönmüş, ruhu kararmış, vicdanı körelmiş bir insan olması elbetteki hiçbir şekilde söz konusu değildir.Müminin en önemli özelliklerinden biri, Allah'tan içi titreyerek korkmasıdır. Mümin, Allah'ın beğenmeyeceği bir tavrı bile bile göstermekten haya eder, Allah'a sığınır ve mutlaka kendisini eğitmek için elinden geleni yapar.

    Bu nedenle müminlerde ‘gaddarlık’ denildiğinde hiçbir zaman için böyle uç tavır bozuklukları görülmez. Ve asla bütün hayatlarına hakim olan bir ahlak bozukluğu olarak bunu yaşamazlar.

    Ancak müminler de istemeden hata yapabilir; unutabilir, yanılabilir, boş bulunarak nefislerine uyabilirler. Ya da daha önce üzerinde düşünmedikleri, nefislerinin o açığını fark etmedikleri için henüz kendilerini eğitmedikleri kusurları olabilir. İşte müminlerde ortaya çıkabilecek ‘gaddarlık’ örnekleri ancak bu sınırlar içerisinde olabilir.

    Ve bir de ‘gaddar’ kelimesi, elbetteki çok geniş anlamlı bir ahlak bozukluğunu ifade etmektedir. Müminler söz konusu olduğunda, eğer bu kelime kullanılıyorsa, elbetteki bu, kelimenin tüm anlamı kastedilerek kullanılmamaktadır. Gaddarlığın sadece belirli tavırlara yansıyan ve belirli bir bakış açısına etki eden kısmı kastedilmektedir. Söz konusu kelimenin tercih edilmesi, konunun anlaşılabilmesi, tefekkürde insanın ufkunu açabilmesi içindir. İnsanın ülfetini kırabilmek; aynı tavır bozukluklarını, başka bir kelimenin altında değerlendirerek yeni anlayışlar elde edebilmesi içindir. Yoksa kuşkusuz ki mümin, -ne kadar kusuru olursa olsun- dünyanın en güzel ahlaklı insanıdır. Ve elbetteki cahiliye toplumlarının anladığı ‘gaddarlık’ anlayışından da alabildiğine uzaktır.

    Bir müminde görülebilecek ve geniş anlamıyla ifade edildiğinde ‘gaddarlık’ olarak adlandırılabilecek tavırlar, müminin 24 saatini kaplayan davranışlar değildir. Hata olarak ortaya çıkan, ama Allah'tan daha çok korkup sakınılırsa, daha çok vicdan kullanılırsa, hemen temizlenip ortadan kaldırılabilecek tavırlardır.

    Örneğin kimi zaman ihtiyaç içerisindeki bir insanla ilgilenmemek, iyi niyetle yapılan bir ikrama güzel karşılık vermemek, güzel bir övgüyü aynı şekilde onore eden bir üslupla cevaplandırmamak, yardım isteyen birine karşı kayıtsız kalmak, güzel bir sözü ya da tavrı duymazdan ya da görmezden gelmek, bir insana özellikle iltifat etmekten kaçınmak, şefkat duyulacak bir yerde ilgisiz kalmak, birini affetmemekte kararlı davranmak gibi tavırlar, kişinin gaddar bir ahlaka yatkın olduğunu gösteren alametlerdir.

    İnsanlarda yaygın olan bir diğer gaddarlık türü de, ‘kadın gaddarlığı’dır. Cahiliye toplumlarında kadınların çoğu birbirlerine rekabet, haset, çekişme ve öne geçme gözüyle baktıkları için, bu yarış içerisinde birbirlerine karşı gaddar tavırlar göstermekten kaçınmazlar. Rekabette onları öne geçirecek olan unsurlar neler ise, bu konularda acımasız bir kararlılıkla karşı tarafı ezecek, ekarte edecek ve hatta gözden düşürüp tamamen yollarına çıkmalarını engelleyecek tavırlara başvururlar. İşte bunların her biri ‘gaddarlık’tır.

    Birbirleriyle dost olsalar dahi, üstün gelmeleri gerektiğinde bu yöntemlere başvurmaktan çekinmezler. Bir arkadaşları çok güzel bir kıyafet giydiğinde, güzel bir saç modeli yaptığında ya da güzel bir eşya aldığında, kasıtlı olarak bunu görmezden gelebilirler. Hiç iltifat etmeyebilir ya da kasten karşı tarafa o konuda şüphe verecek, tedirgin edecek, olumsuz kanaate kapılmasına neden olacak tarzda örtülü övgülerde bulunabilirler. Hatta bazen kasten, gerçeklerin tam tersi yönünde de bilgi verebilirler. Örneğin çok yakışan bir şey için “hiç yakışmadı”, hiç yakışmayan bir şey için de yine kasten “Çok yakıştı” diyerek, bu kimseyi yanlış yönlendirirler. Kötü olan bir şeyi düzeltmesindense, onun çok iyi olduğuna inanmalarını sağlarlar. Gıyaplarında konuşurken, onu insanlara sevdirecek, begendirecek sözler yerine; kendilerini ön plana çıkarıp o kişi hakkında sinsice olumsuz fikirler oluşmasına neden olacak bir üslup kullanırlar. Birlikte bir yere gidecekleri zaman, rekabet ettikleri ya da haset ettikleri bir dostlarının gecikmesinden içten içe memnuniyet duyarlar. Hatta bazen bu gecikmenin oluşması için, o kişiye özellikle yanlış bilgi vermekten de çekinmezler. İşte bunlar ve benzeri tavırlar da ‘gaddarlık’tır.

    Bu örneklerden de açıkça anlaşıldığı gibi,gaddarlık aslında, insanın hiç tahmin etmediği ve üzerinde düşünmediği tavırlarda da ortaya çıkar. Bu bir ruh halidir. Dolayısıyla insanın ruhundaki gaddar yönleri temizlemesi, sadece tek tek, “acaba bu hangi gün, nerede, nasıl bir konuşmayla ortaya çıktı” gibi analizler yapmasıyla mümkün olmaz. Temelde ruhundan bu felsefeyi tamamen temizlemesi gerekir. O zaman tek tek tavırlar üzerinde tespitler yapmasına gerek kalmaz.

    Kişi burada, gerçek ve samimi Allah korkusunun nasıl olması gerektiği üzerinde düşünmelidir.İnsanlar belki sinsilikle ve ustaca ayarlanarak yapılmış hamleleri ve oyunları fark etmeyebilirler. Ve bunlar, zahiren kişinin menfaatlerini besleyecek şekilde sonuçlar da vermiş olabilir. Ama tüm bunların iç yüzünü Allah bilmektedir. Kişinin hangi sözü hangi niyetle söylediğini, hangi kişiye karşı nasıl bir gaddar ruh hali içerisinde olduğunu Allah bilmektedir. Dışarıdan insanların belki şefkat, merhamet gibi değerlendirdiği tavırların altında eğer bir sinsilik gizliyse, Allah bunları tüm açıklığıyla görmektedir.

    Dolayısıyla her konuda olduğu gibi, gaddarlıktan kurtulmanın yolu da, ‘Allah korkusu’dur. Allah'tan korkan insan, yanlış bir tavırdan sakınmak için, bunu Allah'ın bilmesini yeterli görür. Allah'a karşı suç olacağını bildiği bir şeyi, asla uygulayamaz. Yanlış bir şey yapmaktan çok korkar. Küçük menfaatler uğruna Allah'ın sevgisinden mahrum kalmayı göze alamaz. Nefsi kendisini bir kötülüğe doğru teşvik ediyorsa, mümin Allah korkusundan dolayı, hemen bunun tam tersini yapar. Örneğin nefsi güzel bir tavrı övmek istemiyorsa, mümin Allah'tan korktuğu için, tüm vicdanını ve iradesini kullanarak bu kişiye olabilecek en güzel, en abartılı en fazla iltifatı yapar ki, nefsinin bu kötülüğünü yenebilsin.

    Müminin bu eğitimi alması; nefsini gaddar yönlerinden arındırması son derece önemlidir. Çünkü güzel ahlak detaylarda gizlidir. Gerçek Kuran ahlakı, insanın ancak Allah korkusuyla bu detayları kavrayıp vicdanlı hareket etmesiyle yaşanabilir. Bu ahlakı alan ve yaşayan bir insanın mutlu olmak ya da üstün gelmek gibi sonuçlar için, asla cahiliye insanlarının yaptıkları entirikalara başvurmasına gerek yoktur. Eğer Allah bir insanın kalbinde saf iyiği ve temizliği görürse, Allah ona dünyada herşeyin en güzelini, en iyisini ve en hoşnut olacağı hayatı yaratır.

    Rabbimiz bu gerçeği Kuran'da şöyle bildirmiştir:

    Erkek olsun, kadın olsun, bir mü'min olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz. (Nahl Suresi, 97)

    Şayet Allah sana bir zarar dokunduracak olursa, O'ndan başka bunu giderecek yoktur. Sana bir iyilik dokunduracak olursa da O, herşeye güç yetirendir.(Enam Suresi, 17)

    Andolsun, onlara: "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye soracak olsan, elbette "Allah" diyecekler. De ki: "Gördünüz mü-haber verin; Allah'tan başka taptıklarınız, eğer Allah bana bir zarar dileyecek olsa, O'nun zararını kaldırabilirler mi? Ya da bana bir rahmet vermeyi istese, O'nun rahmetini tutup-önleyebilecekler mi" De ki: "Allah, bana yeter. Tevekkül edecek olanlar, O'na tevekkül etsinler." (Zümer Suresi, 38)

    Paylaşım siteleri Allah'a hizmet edecek şekilde kullanılmalı, gaflete hizmet edecek şekilde kullanılmamalı

    Facebook hayra hizmet etmeli

    Teknolojinin gelişmesiyle ve insanların yeni buluşlarda bulunmalarıyla birlikte her toplumda dönem dönem çeşitli yenilikler yaşanır. Nasıl ki geçmişte televizyon, internet ya da cep telefonları gibi araçların insan yaşamına katılmasıyla toplumlarda çeşitli değişiklikler yaşandıysa, günümüzde de küçük ya da büyük her yenilik, insanların hayatlarına büyük farklılıklar getirmektedir.

    İşte son yıllarda insanların tanıştığı bu yeniliklerden biri de internet kullanıcıları arasında kendine geniş yer bulan ‘Facebook’ tur. Dünyanın dört bir yanından, çok geniş bir kitle Facebook kullanmaktadır. Ancak her insanın, kendisini tanıtabilme, ifade edebilme ve bu şekilde çevre edinebilme imkanı bulduğu Facebook’u kullanma amacı farklıdır.

    Bunun yanı sıra, Facebook kullanan insanların her biri, birbirinden çok farklı ve çok çeşitli kültürlere sahiptir. Kuzey Avrupa’nın bir köşesindeki bir kasabadaki bir insan, buraya kendi kasabasının kültürünü taşırken; Çin’de yaşayan farklı inançtaki, farklı eğitim almış, farklı zevklere sahip bir insan da, aynı şekilde kendi kültürünü buraya yansıtmaktadır. Saygıyı, sevgiyi çok iyi bilen bir insan da burada kendisine çevre edinmekte; bu erdemlerden bihaber olan bir insan da bu sayfalarda kendisine bir yer bulmaktadır. İnsanlara hiç değer vermeyen, sadece çıkar ilişkilerine inanan bir insan da burada arkadaş edinmekte; derin vicdan sahibi, çok güzel ahlaklı bir insan da aynı şartlarda kişiliğini ortaya koymaktadır. Darwinist ve ateist bir insan da burada sesini duyurmakta, yalnızca Allah'ın rızası için yaşayan iman sahibi bir kişi de aynı ortamda kendisini tanıtabilmektedir.

    Elbetteki interneti ya da Facebook sayfalarını kullanan insanların amaç ve kültür çeşitliliğini burada kısa bir yazı içerisine sığdırabilmek mümkün değildir. Bu konuyu ele almaktaki amaç da zaten bu değil, asıl olarak Müslümanların bu kültür içerisinde nasıl bir tavır içerisinde olmaları gerektiğidir.

    İnternet, Allah'ın Ahir Zaman'da inananlar için yarattığı çok büyük bir nimettir. İnsanları saniyeler içerisinde istedikleri her konuda, en doğru bilgilere ulaştırabilen bir vesiledir. Yine saniyeler içerisinde, internet yoluyla aynı anda milyonlarca insanla diyalog kurabilme imkanı da vardır. Kuşkusuz ki bu, Allah'ın beğendiği ahlakı insanlara anlatmayı ve tüm dünya insanlarının Allah'a iman etmesini gönülden isteyen Müslümanlar için çok önemli bir araçtır.

    Ancak bir yandan da, internet imkanı olan pek çok insanın, en verimli saatlerini bilgisayar başında amaçsızca internette dolaşarak geçirebildiği de bilinen bir gerçektir. Ayrıca internetteki konu, bilgi ve imkan çeşitliliği de insanları kolaylıkla bu duruma sürükleyebilmektedir. Bir kişi, sadece tek bir konuda bilgi edinmek için girdiği bir internet sayfasında, rahatlıkla amacından uzaklaşabilmekte ve dikkatini çeken yan konulara dalarak saatlerce vakit kaybedebilmektedir.

    İşte Facebook sayfaları da, aynı şekilde insanları kolaylıkla saatlerce bilgisayar başına kitleyip vakit çalabilen bir araçtır. Kimi insanlar arkadaşlarına ulaşabilmek, kimileri yeni çevreler edinebilmek, kimileri de yeni iş imkanları bulabilmek amacıyla günlerinin büyük bölümünü bu sayfalarda dolaşarak geçirmektedirler. Ve pek çok insan, bu esnada internet ya da Facebook kültürüne kendini kaptırabilmekte; kendi karakterinden uzaklaşarak; buradaki, topluca yaşanan üsluba ve karaktere uyum sağlamaktadır.

    Oysa ki her nimet gibi, internetin de, Facebook’un da, Allah'ın rızasına uygun şekilde kullanılması esastır.Bir mümin, her zaman için elindeki imkanları kendi aklını ve vicdanını esas alarak değerlendirir. Bu imkanların kendisini yönlendirip sürüklemesine izin vermez. Örneğin bir Müslüman yemek yiyecekse, kendini kaptırıp, yararlı ya da zararlı diye ayırt etmeden, sağlığına zarar verecek yiyecekleri tüketerek, yemeğin esiri haline gelmez. Güzel giyinmek uğruna, bütün parasını hesapsızca giysiye harcayıp, diğer ihtiyaçlarını karşılayamayacak şekilde bir mağduriyet oluşturmaz.

    İşte bunun gibi, interneti ya da Facebook’u kullanırken de, müminin ölçüsü ‘Allah'ın rızasına en uygun tavrı gösterebilmek’tir.Müslüman, internetin ya da Facebook’un kendisini esir etmesine izin vermez. İnternet başında, Facebook sayfalarında ne kadar vakit geçireceğine ve bu süre içerisinde hangi amaç doğrultusunda neler yapacağına aklını ve vicdanını kullanarak karar verir. Saatlerin nasıl geçtiğini dahi fark etmeyecek şekilde, şuursuzca ve amacından uzaklaşarak Facebook kültürüne kendisini kaptırmaz. İnternet dışındaki dış dünyayla adeta bağlantısını kesmiş bir şekilde, etrafındaki insanlarla olan diyaloğunu kopartarak, çevresinden ona yöneltilen taleplere karşı tepkisiz ve ilgisiz kalarak, tüm dikkatini bilgisayar ekranındaki Facebook dünyasına vermez.

    Bir insan, interneti ya da Facebook’u kullanarak, kendince fayda sağlayacak çalışmalar yapmayı hedefliyor olabilir. Ancak mümin, aynı anda Kuran ahlakını her yönüyle yaşamakla sorumludur. Dolayısıyla kişinin, bir yönden bir güzellik yapayım derken, bu sırada diğer pek çok güzel ahlak özelliğinden soyutlanması elbetteki hatalı bir tavırdır. Mümin bilgisayar başında olduğunda da, hayatının her anında olduğu gibi, çevresinden kopmadan, beraberindeki insanlara karşı olabilecek en duyarlı ve en güzel ahlakı gösterebilmelidir.

    Müslüman, Facebook ya da benzeri imkanları kullanırken, hayatının her anında olduğu gibi çok şuurlu olmakla sorumludur.Sokakta bir yerde bir işini hallederken, biriyle telefonda konuşurken, televizyon seyrederken, gazete ya da dergi okurken, biriyle bir konuda sohbet ederken mümin her saniyesinin, her tavrının, her sözünün Allah'ın rızasına uygun olup olmadığını, her an düşünerek hareket eder. İşte internette bir faaliyet yaparken de aynı şekilde, bu şuur açıklığı içinde olmalıdır.

    Mümin bu şekilde kendisini çok iyi kontrol edebildiği gibi, çevresine de aynı yönde faydalı olan insan olmalıdır. İnternet ortamındaki ya da Facebook kullanan insanlar onu kendi kültürüne sürükleyemediği gibi, mümin kişiliğiyle, ahlakıyla, aklıyla, vicdanıyla başkalarına da örnek olarak onları kendi çizgisine çekmelidir. Kendisine internet kültürüyle yaklaşan bir insana, bunun tam aksine samimi bir üslupla karşılık vermelidir. İnsanları dinsizliğe çeken cahiliye üsluplarına, Kuran ahlakının temizliğiyle karşılık vermelidir. Kendisini boş sözlerle, boş diyaloglarla oyalanmaya çağıran anlayışa, hikmetle ve akılcılıkla karşılık vermelidir. Bu ahlak gösterildiğinde, inşaAllah bu kişinin çevresindeki insanlar da yanlış olan kültürü uygulamaktan vazgeçecek ve bu kişinin gösterdiği samimi üsluba uyum göstereceklerdir.

    Ayrıca mümin, gerçekten fayda verecek bir faaliyetle, hikmetsiz ve amacından uzaklaşmış, oyalayıcı ve istenen sonucu vermeyecek faaliyetler arasındaki farkı da ayırt edebilmelidir.Bir konu ilk bakışta insana gerçekten faydalı görünebilir ve kişi bu niyetle, bu yöne yönelebilir. Ancak ikinci bir kez, daha akılcı düşünüldüğünde, insan karşısında bundan daha faydalı olabilecek yollar da olduğunu görür. Örneğin bir insan bir yöntem ile, saatler boyu emek vererek, ancak on-yirmi kişiye ulaşabilecekten; bir başka yöntem ile, bir-iki saat içerisinde onbinlerce kişiye hitap edebilecekse, elbetteki ikincisini tercih etmelidir. İşte internette ya da Facebook’ta da insanın bu gerçeği de göz önünde bulundurması çok önemlidir. Mümin hem aciliyetli olanı tespit edebilmeli, hem de daha akılcı ve hikmetli olanı seçebilecek iradeyi gösterebilmelidir.

    Geri adım atmasını bilmek, hakkından feragat edebilen insan olabilmek...

    Genelde insanlar arasında “dediğini yaptırabilen” bir kişi olabilmek önemlidir. Çoğu kimse, bu özelliği gösteren kişilere karşı çok daha fazla saygı duyar. Bu kimselerin, diğer insanların elde edemediği çok önemli bir üstünlüğe sahip olduklarına inanır; gösterdikleri güçlü ve baskın kişilik nedeniyle onlara karşı derin bir hayranlık beslerler.

    Oysa ki bu tümüyle çok yanlış bir bakış açısıdır. Çünkü asıl üstünlük, bir kişinin sürekli olarak kendi dediğini yaptırması, her konuda kendini haklı çıkarması ve tek söz sahibi kendisini görmesi değildir. Tam tersine bu, her insanın kolaylıkla yapabileceği bir tavırdır. Nefis insanı zaten bu yönde teşvik etmekte ve desteklemektedir. İnsanın daima kendinden yana tavır alması, nefsin en hoşuna giden şeylerden biridir. Kişinin egosunu, enaniyetini, gurur ve kibrini en çok mutlu edecek davranışlardandır. Dolayısıyla bir insanın sürekli üstün gelmeyi, haklı çıkmayı ve dediğini yapmayı başarmasından dolayı sevince kapılması ve kendini başkalarından daha büyük görmesi çok yersizdir. Aynı şekilde çevresindeki insanların da, böyle bir kimseye saygı ve hayranlık duymaları çok yanlıştır.

    Asıl üstünlük, bir kimsenin kendi egosunu, enaniyetini ve gururunu –Allah rızası için- yenebilmesi; kendi nefsinin isteklerindense, Allah'ın razı olacağı ahlakı uygulamayı tercih edebilmesidir. Sürekli olarak kendi dediğini yaptırmanın peşinde olmaktansa, -Allah rızası için- alçakgönüllülükle, tevazuyla hareket edip, başkalarının fikirlerine ve sözlerine de değer verebilmesidir. İşte asıl emek gerektiren ve dolayısıyla da saygı ve hayranlık duyulması gereken ahlak şekli de budur. Çünkü nefse asıl zor gelen de budur.

    Bu gerçeği gereği gibi düşünmeyen insanlar, bir ortamda geri çekilen, başkasına öncelik veren, kendinden feragat eden insanların gösterdikleri üstün ahlakı fark etmezler. Bu kimselerin, karşı tarafın üstünlüğü karşısında böyle bir tavır gösterdiklerine inanır; hatta bazen bu insanları ‘kişiliksiz’ olarak dahi nitelendirebilirler. Halbuki böyle bir ahlak sergileyen kişi, o sırada Allah korkusuyla hareket etmekte, vicdanını kullanmakta ve Allah'ın en razı olacağını umduğu tavrı uygulamaktadır. Geri adım atmasının sebebi de yalnızca budur. Bunun yerine karşı tarafla haklılık yarışına girip üste çıkmaya; inatla ve ısrarla kendi dediğini yaptırmaya çalışmanın ve tevazudan uzak, kibirli bir tavır sergilemenin Kuran ahlakıyla bağdaşmayacağını bilmektedir. Dolayısıyla ahlak ve vicdan olarak asıl üstün olan da, sözünü geçirten ve dediğini yaptıran kişi değil, Kuran ahlakıyla hareket ederek olgunluk gösteren bu kimsedir.

    Kendi dediği yapılan kimse, bu durumdan dolayı sevince kapılır ve kendisiyle gurur duyar. Karşısındaki, geri adım atan, alttan alan ve hakkından feragat ederek onun sözüne uyan kimsenin ahlakındaki olgunluğun ve üstünlüğün ise farkına varmaz. Olayların doğal akışı ve özellikle de kendisindeki üstün kişilik neticesinde bu sonucu elde ettiğini zanneder.

    Oysa ki, insanları ve olayları Kuran ahlakıyla değerlendirenler, görünüşte bu kişi galip gelse, onun sözüne uyulsa ve onun dedikleri yapılsa dahi, gerçekte kimin ahlakının ve kişiliğinin daha üstün olduğunu çok açık bir şekilde görürler.

    Daha da önemlisi, vicdanını kullanan, tevazu gösteren, hakkından geçen, geride kalmayı kabul eden bir kimse, Allah'ın beğendiği ve razı olacağını bildirdiği ahlakı göstermiş olur. Dolayısıyla dünyada insanlar tarafından fark edilmese, üstün tutulmasa ve takdir edilmese dahi, hiçbir şekilde bir kayba uğramış olmaz. Tam tersine inşaAllah, Allah Katında ve ahirette Rabbimiz'in rızasını kazananlardan olması umulur, ki asıl üstünlük de zaten budur.

    Mehdi’nin çıkışından evvel, (her tarafı) aydınlatan kuyruklu bir yıldız doğacaktır.”(Kıyamet Alametleri, s. 200)