Ahirzaman Ve Hz. Mehdi

Kıyametin hemen yakınında anarşi ve kargaşa günleri vardır.

    Güzel Hatırlatmalar

    • "Dünyadan beş bin altı yüz yıl geçmiştir". Bu ümmetin ömrü bin (1000) seneyi geçecek, fakat bin beş yüz (1500) seneyi pek geçmeyecek.

      (Kıyamet Alametleri, Medineli Allame Muhammed b. Resul el-Hüseyni el-Berzenci, Pamuk Yayıncılık, İstanbul, 2002, s. 299)

    • Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Evlatlarımdan olan Mehdi’yi inkar eden beni inkar etmiştir.”

      (Bihar-ul Envar, c.51, s.73)

    • Eğer müşriklerden biri, senden 'eman isterse', ona eman ver; öyle ki Allah'ın sözünü dinlemiş olsun, sonra onu 'güvenlik içinde olacağı yere ulaştır.' Bu, onların elbette bilmeyen bir topluluk olmaları nedeniyledir.

      (Tevbe Suresi, 6)

    Güzel Konular

    Güzel Konular

    İnsan yaşadığı bir olay karşısında hiçbir zaman için kendini, 'ne yapacağını bilmediğine' inandırmamalıdır. Allah, her insanı, her zaman 'ne yapması gerektiğini bilecek' şekilde yaratmıştır...

    Çoğu insan hayatının olağan akışının biraz dışına çıktığında dahi, az da olsa bir duraksama ve bocalama yaşar. Alıştığı hayat şeklinden ve her zaman karşılaştığı olaylardan farklı, yeni bir şeyler tecrübe etmek, bu kişiler üzerinde pek çok açıdan önemli etkiler oluşturur. Bazı insanlar, bu tür olaylar karşısında durumu çok daha hızlı kavrar ve yeni oluşan şartlara hemen adapte olurlar. Akıllarını ve dikkatlerini iyi kullanarak, bu yenilikler karşısında şaşkınlığa kapılmadan ve hiç vakit kaybetmeden harekete geçerler. Durumu iyi analiz ederek, atılması gereken en doğru adımları atmaya ve olabilecek en doğru kararları almaya çalışırlar.

    Ancak bazı insanlar da vardır ki, bu kişiler hayatlarında oluşan yeni gelişmeler ve farklılıklar karşısında çok daha tutuk ve donuk tavırlar gösterirler. Bir an önce oluşan duruma uyum sağlamak ve eğer varsa bu durumun olumsuz yönlerini bertaraf edip olumlu kısımlarını benimsemek yerine, uzun bir süre bocalayarak vakit kaybeder ve uyum sağlamakta güçlük çekerler. Bunun yerine geride kalanları kaybetmiş olmanın hüznünü ve huzursuzluğunu yaşarlar. Dikkatlerini yeni hayat şartlarına vererek, bunun içerisinde yeni güzellikler oluşturmak yerine, tüm enerjilerini, geçmişte kalan ve halihazırda artık var olmayan şartlarını ve imkanlarını düşünüp üzülmekle tüketirler.

    Bu tür durumlarda insanların genel olarak içerisine düştükleri hatalardan biri de kendilerini, bu yeni oluşan şartlar karşısında ‘ne yapacaklarını bilmediklerine inandırmaları’ olur. Kendilerine sürekli olarak geçmişi, eski alışkanlıklarını ve yitirdikleri bazı nimetleri nasıl unutabileceklerini, yeni hayat şartlarına nasıl adapte olabileceklerini ve herşeye yeniden, en iyi şekilde nasıl başlayabileceklerini bilmediklerini telkin ederler. Çevrelerindeki insanlarla sohbetlerinde de bu yanlış inançlarını sürekli olarak dile getirirler. Ve tüm bunları düşünüp konuşmakla geçen süreç içerisinde aslında ne kadar büyük bir vakit kaybettiklerinin farkına varmazlar.

    Elbette ki insanların sevdikleri, alıştıkları, rahat ettikleri imkan ve nimetler içerisinde yaşayabilmeleri çok güzeldir. Ancak Allah dünya hayatındaki imtihanın gereği olarak, insanların içerisinde bulundukları şartları sürekli olarak değiştirmekte; çok farklı şartlar yaratarak insanların gösterecekleri ahlakı denemektedir. Allah Kuran'da bu gerçeği şöyle bildirmektedir:


    Eğer bir yara aldıysanız, o kavme de benzeri bir yara değmiştir. İşte o günleri Biz onları insanlar arasında devrettirip dururuz. Bu, Allah'ın iman edenleri belirtip-ayırması ve sizden şahidler (veya şehidler) edinmesi içindir. Allah, zulmedenleri sevmez;

    (Yine bu) Allah'ın, iman edenleri arındırması ve inkar edenleri yok etmesi içindir.

    Yoksa siz, Allah, içinizden cehd edenleri (mücadele edenleri) belirtip-ayırt etmeden ve sabredenleri de belirtip-ayırt etmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? (Al-i İmran Suresi, 140-142)


    İşte Allah'ın ayetlerde bildirdiği bu sebeplerle insan kimi zaman dünyada çok geniş imkanlara sahip olmakta, kimi zaman da sınanması için bunlarda bir eksilmeyle karşı karşıya kalmaktadır.

    Burada yapılması gereken, insanın en başta, ‘başına gelen herşeyi Yüce Rabbimiz'in yarattığını asla unutmamasıdır’. Bir insan iman etmişse, Allah'ı gönülden bir aşkla ve sevgiyle seviyorsa, Allah'ın onun için yarattığı şey, -her nasıl görünürse görünsün- mutlaka o kişinin lehinedir. Allah mutlaka o kişinin imanının, Allah'a olan yakınlığının daha da artması, daha iyi ve daha mutlu olması, daha çok nimete kavuşması ve sonsuz kurtuluşunu kazanması için bunları yaratmaktadır. İşte bu, hayatında eksiklikler oluşan bir insanın, hiçbir zaman için unutmaması gereken bir gerçektir.

    Bu şuurla hareket eden bir insanın atması gereken ikinci adım ise, ‘geçmişi analiz edip, kaybettiklerine ya da oluşan değişikliklere üzülmenin Kuran ahlakına uygun olmayan bir ahlak olduğunu kavraması’dır. Üzülmek, Allah'ın Kuran'da haram kıldığı bir tavır bozukluğudur. Ayrıca üzülmek insana hiçbir şey kazandırmayan; aksine hem fiziksel hem de manevi açıdan yıpratan çok büyük akılsızlık ve önemli bir vakit kaybıdır. Dolayısıyla böyle bir durumda insanın geçmişi düşünmesi ancak Allah'ı anmak, şükretmek, tevbe etmek, tefekkür etmek, ibret almak gibi Kuran ahlakının gereklilikleri için söz konusu olabilir. Bunların dışında mümin için, geçmişle zaman tüketmek yerine, mevcut durumu değerlendirip hemen bunları hayra dönüştürmesi esastır.

    Mümin, hayatında meydana gelen değişikliklere Kuran gözüyle bakar. Eğer birtakım eksiklikler oluşmuşsa, hemen bunları nasıl telafi edebileceğini düşünür. Telafisi mümkün olmayan bir durum söz konusuysa, o zaman bu şartlara nasıl uyum sağlayabileceğini tespit eder. Oluşan bu durumun hayırla yaratıldığını bilmesi, bu konuda çok samimi düşünebilmesini ve samimi kararlar alabilmesini sağlar. Örneğin bazen insanın hayatında sadece belirli nimetler eksilir. Kişinin maddi geliri azalır ve sevdiği, alıştığı yaşam koşulları değişir. Her zaman yediği yemeklerin kalitesi düşer; imkanları ancak çok daha mütevazi besinlere yeter. Ya da her zaman kullandığı lüks arabası artık olmadığı için, gideceği yere 2-3 vesayetle, çok daha uzun vakitte ve çok daha zor şartlar altında gitmek zorunda kalır. Ancak elbetteki tüm bunlar, insanın hayatının bir başka aşamasında kolaylıkla değişme ihtimali olan şartlardır. İnsan sebeplere sarılır, çok çalışır, iktisatlı davranır ve Allah dilerse o kişiyi tekrar eski imkanlarına kavuşturabilir.

    Ancak bazen de insanın hayatında, dünya şartlarında telafisi mümkün olmayan bazı değişiklikler olur. Sözgelimi, tüm yüzü ya da bedeni bir yangında yanan bir kişi, bir anda sahip olduğu tüm güzellikten mahrum kalır. Ya da bir insan bir trafik kazasında bir kolunu ya da bacağını kaybedebilir. Bu tarz durumlarda pek çok insan, neredeyse hayatının geri kalan bölümünü bu olaya üzülmekle geçirir. Bir an önce içerisinde bulunduğu şartları kabul edip, bunlardaki hayırları, güzellikleri görerek, Allah'a şükrederek bunlardan yeni güzellikler oluşturmaktansa, aylarca, yıllarca yaşadıkları bu olayın şaşkınlığı içerisinde duraksarlar.

    Bazen de bir insan, hayatının bir bölümünde hiç yapmaması gereken büyük bir hataya düşer. Hatasını fark ettikten sonra ise, neredeyse her anını bu hatanın pişmanlığını yaşayarak tüketir. Harekete geçmek, hatasını telafi etmenin yollarını aramak, bulduğu bu çözüm yollarını ısrarla denemek yerine, atıl bir şekilde hayatını kendine kızarak ve üzülerek geçirmeye başlar.

    Oysa ki insanın içerisinde bulunduğu durum, bu örneklerin hangisi gibi olursa olsun, eğer bu şartlarla karşılaşan kişi bir müminse, onun için her zaman bir çıkış yolu vardır. Müslüman için çözüm yolu sonuna kadar açıktır. İnsanın, her ne şartlar altında olursa olsun, ‘ne yapacağını bilmediğine’ kendini inandırması da bir kaçış yolu değildir. Çünkü bu mümkün değildir. Allah her insan için, her şartta her zaman bir kurtuluş yolu yaratmıştır.

    Kuran'da insanlara bu konuyu hatırlatan çok fazla ayet vardır. Bu ayetlerden bazıları şöyledir:

    Gerçek şu ki kulluk eden bir topluluk için bunda (Kur'an'da) 'açık bir mesaj' (veya gerçek bir çıkış yolu) vardır. (Enbiya Suresi, 106)

    ... Kim Allah'tan korkup-sakınırsa, (Allah) ona bir çıkış yolu gösterir;

    Ve onu hesaba katmadığı bir yönden rızıklandırır. Kim de Allah'a tevekkül ederse, O, ona yeter. Elbette Allah, Kendi emrini yerine getirip-gerçekleştirendir. Allah, herşey için bir ölçü kılmıştır. (Talak Suresi, 2-3)

    ... Kim Allah'tan korkup-sakınırsa (Allah) ona işinde bir kolaylık gösterir. (Talak Suresi, 4)

    Demek ki, gerçekten zorlukla beraber kolaylık vardır.

    Gerçekten güçlükle beraber kolaylık vardır. (İnşirah Suresi, 5-6)


    Önemli olan insanın, her zaman herkes için mutlaka ‘kesin bir çıkış yolu olduğuna’ inanması ve Allah'a güvenerek harekete geçmesidir. Allah her insanı,‘her zaman ne yapması gerektiğini bilecek şekilde’ yaratmıştır. Elbetteki insanın tecrübe ya da bilgi eksiklikleri olabilir. Ya da kendisinden daha iyi bilenlere danışması, fikir alması, yol ve yöntem öğrenmesi gerekebilir. Ancak Allah her insanın içinde, ona her zaman doğruyu söylemekle ve ona her zaman yol göstermekle görevli olan ‘vicdanı’ yaratmıştır. Dolayısıyla insan, hayatındaki değişiklikler karşısında bocalamak, duraklamak ya da alışmaya çalışarak vakit kaybetmek zorunda değildir. Bunlar, her insanın mutlaka yaşaması gereken bir sürecin parçaları da değildir. Bu tavırlar, insanların Allah'a sığınmamaları, Kuran ahlakını yaşamamaları dolayısıyla içerisine düştükleri sıkıntılardır. Yoksa insan, fiziksel açıdan da manevi açıdan da, dünyanın en büyük kayıplarına uğramış da olsa; Allah'a güvenip, hayır gözüyle bakıp şükrederek, içerisinde bulunduğu şartlarda olabilecek en güzel ahlakı gösterebilme imkanına sahiptir. Ve ne yapması gerektiğini daha ilk anda bilebilecek bir şuura sahiptir. Vicdanını ve aklını kullandığı takdirde Allah ona herşeyin en güzelini ve en doğrusunu ilham edecek; ona izlemesi gereken yolları gösterecek ve onu mutlaka başarılı kılacaktır. Vicdanına uyan insan da Allah'ın izniyle, en zor koşullar altında dahi elindeki nimetlerle sevinmeyi ve bunları yeni yeni hayırlara dönüştürmeyi bilecektir.


    Hayır; insan, kendi nefsine karşı bir basirettir.

    Kendi mazeretlerini ortaya atsa bile. (Kıyamet Suresi, 14-15)

    Sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun).

    Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur. (Şems Suresi, 8-9)

    Müminin en önemli özelliklerinden biri 'affedebilmesi'dir... 'Affedemeyen' kimseler ise, kalplerindeki öfkenin karanlığına sıkışıp kalan insanlardır...

    Allah dünya hayatında insanlar için, çok büyük haz duyacakları çok güzel nimetler yaratmıştır. Ancak insanların büyük çoğunluğu kötü huyları ve gösterdikleri kötü tavırlar nedeniyle bu nimetlerden uzak kalırlar. İşte insanlardaki, bu tahrip edici kötü huylardan biri de ‘affedememek’tir. Birçok insan sırf affedebilme olgunluğunu gösteremediği için kendi elleriyle kendini dünya hayatının pek çok güzelliğinden ve nimetinden mahrum bırakır.

    İnsanların birbirlerini affedebilmelerine engel olan duygular arasında en etkili olanı kuşkusuz ki ‘kin ve öfke’dir. Özellikle de eğer kişinin bu öfkesinde kendince bir haklılık payı varsa, bu durumda o kimsenin öfkesini yenip karşısındaki kişiyi bağışlayabilmesi çok daha zorlaşır. Bu haklılık ise çoğu zaman, karşı tarafın gerçekten büyük bir hata yapmış olmasından kaynaklanır. “Bana böyle bir şeyi nasıl yapar?”, “Nasıl bu kadar düşüncesiz, bencil, akılsız olabilir?” gibi, karşı tarafın gerçekten bozuk tavırlarına dayanan haklı çıkarımlar, bu kimselerin öfkelerine daha da saplanıp kalmalarına neden olur.

    Oysa ki burada gözardı edilen çok önemli bir konu vardır: Elbetteki insan, kusurlu bir varlıktır. Hayatının sonuna kadar hiç hata yapmadan yaşaması mümkün değildir. Allah, pek çok hikmet doğrultusunda insanı hata yapacak şekilde yaratmıştır. Bu nedenle bir insanın, karşısındaki kişiden, bir ömür boyu hiç hata yapmadan irade göstermesini beklemesi çok yanlış bir yaklaşımdır. Dünyanın en mükemmel, en güzel ahlaklı insanı dahi, temelde bir ‘insan’dır. Ve Allah'ın yaratışı gereği mutlaka unutacak, yanılacak, hataya düşecektir.

    Ancak bir insan eğer gerçekten iyi niyetli, samimi ve dürüst ise, bu hatasını düzeltip telafi etmek için elinden gelen her şeyi yapar. Dolayısıyla bir insanı değerlendirirken ölçü bu kişinin hiç hata yapmamasını beklemek ve hata yaptığında onu bir anda hayattan silip atmak değildir. Aksine hata yapabileceğini unutmamak, fakat hata yaptığında da, bunu ne kadar samimiyetle telafi etmeye çalıştığına bakmaktır. Eğer bu konumdaki kişi, işlediği kusuru örtebilmek, bu hatasıyla oluşturduğu tahribatı temizlemek ve karşı tarafa yönelik çok daha iyi şartlar oluşturabilmek için var gücüyle çabalayıp, elinden gelen herşeyi yapıyorsa, bu durumda onu da hiç vakit kaybetmeden hemen affetmek de, güzel ahlakın gereğidir.

    Toplumda, içlerinden bir türlü atamadıkları kin ve öfke duyguları yüzünden birbirlerini affedemeyen, sırf bu yüzden en sevdikleri, en yakın olmak istedikleri insanlardan dahi ayrı kalan pek çok insan vardır. Ve sırf affedemedikleri için sevmekten, sevilmekten, birbirleriyle kuracakları güven dolu dostluklardan, yakınlıktan, sırdaşlıktan, sadakatten, vefadan, saygıdan tamamen mahrum kalmış bir hayat yaşamaktadırlar.

    Nefis, ‘gurur’ adı altında insanları, birbirlerini affetmekten, alttan almaktan, hoşgörülü ve toleranslı davranmaktan, birbirlerine güvenle yaklaşmaktan, hüsn-ü zan etmekten, güzel gözle bakmaktan, sevgiyle ,merhametle yaklaşmaktan alıkoymaktadır. İnsanlara gururu –sözde- kutsal (Allah'ı tenzih ederiz) ve saygı duyulacak bir vasıf gibi göstererek, onları gururlarından asla taviz vermemeye teşvik etmektedir. Affeden insanın küçüleceğine, akılsız konumuna düşeceğine, yenilgiye uğrayacağına inandırmaktadır. İnsanlar da nefislerinin bu seslerine kulak vererek, gururlarının da desteğiyle içlerindeki kin ve öfke duygularını daha da güçlü ve katı hale getirmektedirler.

    Oysa affetmek, kin gütmekten çok daha kolay, çok daha rahatlatıcı, çok daha bereketli ve güzel bir duygudur. İnsan %’de 100 haklı olduğu bir durumda dahi affetme olgunluğunu gösterebildinde, içinde çok derin bir ferahlık, neşe, sevinç ve mutmainlik yaşar. Ona kalbindeki bu güzellikleri yaşatan ise yalnızca Allah'tır. Allah, beğendiği ahlakı gösteren, nefsinin zorlamalarına rağmen iyilikten yana tavır koyan kullarına Kendi Katından bu lütfunu tattırmaktadır. Affetmeyen insan her gün, her saniye, içindeki kin ve öfkenin acısını, ızdırabını, sıkıntısını yaşarken; “Acaba affetse miydim?” diye düşünmenin verdiği manevi azap ve pişmanlık içerisinde kavrulurken; bağışlayabilen insanlar, gösterdikleri bu ahlak ile birlikte sevginin, saygının, dostluğun aydınlığına kavuşurlar.

    Sizden, faziletli ve varlıklı olanlar, yakınlara, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere vermekte eksiltme yapmasınlar,affetsinler ve hoşgörsünler. Allah’ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (Nur Suresi, 22)

    Sözleşmelerini bozmaları nedeniyle, onları lanetledik ve kalplerini kaskatı kıldık. Onlar, kelimeleri konuldukları yerlerden saptırırlar. (Sık sık) Kendilerine hatırlatılan şeyden (yararlanıp) pay almayı unuttular. İçlerinden birazı dışında, onlardan sürekli ihanet görür durursun. Yine de onları affet, aldırış etme. Şüphesiz Allah, iyilik yapanları sever. (Maide Suresi, 13)

    Bütün sıkıntıların kesin çözümü...

    Dünyanın dört bir yanında yaşayan milyarlarca insanın her biri farklı hayatlar yaşamaktadır. Ancak hepsinin de, kendilerince çeşitli beklentileri, sorunları ya da sıkıntıları vardır. Ve elbetteki her birinin sıkıntısı, beklentisi ya da isteği birbirinden tümüyle farklıdır.

    Fakat tüm bu farklılıklara rağmen, bu insanların büyük çoğunluğunun içerisine düştüğü ‘hayati yanılgı’ aynıdır. Konu her ne olursa olsun, insanlar yaşadıkları sorunların çözülmesi, isteklerinin gerçekleşmesi ya da sıkıntılarının son bulması için, ‘mutlaka belirli şartların oluşması gerektiğine’ inanırlar. Ve bu şartlar oluştuğunda da, istedikleri sonuca ‘kesin olarak kavuşacaklarını’ düşünürler.

    Kuşkusuz ki dünya hayatı, -Allah'ın yarattığı adetullah gereği- belirli sebeplere bağlı olarak yaşanmaktadır. Örneğin bir kariyer hedefi olan bir insanın, bu yönde emek vermesi, çalışması, kendisini geliştirmesi, tecrübe kazanması ya da belirli bir alanda tahsil yapması gerekir. Bu sebeplere sarılmadan, hiçbir çaba harcamadan oturduğu yerde kariyer sahibi olmasını beklemesi, elbetteki sonuç vermeyecektir. Ya da ciddi bir hastalığı olan bir insanın, hiçbir tedavi görmeden, uzmanlara danışmadan, sadece bekleyerek hastalığının geçmesini düşünmesi mantıklı değildir. Mutlaka Allah'ın kendisine verdiği aklı, bilgiyi ve tecrübeyi kullanarak gereken her türlü tedbiri alması gerekir.

    Ancak her insanın, her bir sorunu için aldığı onca tedbirin, peşinden koştuğu onca detayın arasında unutmaması gereken çok önemli bir gerçek vardır: Evet, sebeplere uyulması elbetteki çok hayati derecede önemlidir. Bu, Allah'ın insanlara gösterdiği bir yoldur. Ancak Allah'ın yaratması, asla sebeplere bağlı değildir. Allah dilediği an, dilediği kişi için, dilediği sonucu o anda yaratır. İşte insanın onca karmaşa, telaş ve koşuşturma içerisinde asla gaflete düşmemesi gereken gerçek budur. Sonucu yaratacak olan Allah'tır. Beklentileri, istekleri gerçekleştirecek olan Allah'tır. Sıkıntıları kaldıracak, bunun yerine nimet yaratacak olan da yine yalnızca Allah'tır.

    Dolayısıyla sorunlar, acılar, zorluklar, beklentiler ya da istekler birbirinden ne kadar farklı olursa olsun, dünyanın dört bir yanındaki tüm insanların sıkıntılarının çözümü tektir. Çözüm Allah'a yönelmek, Allah'ı çok sevip Allah'a güvenip herşeyi Allah'tan istemektedir. Olayların içinde kaybolup bir çıkış yolu aramaktansa, o olaydan dışarı çıkıp, onu Allah'a bırakmaktadır.

    Unutmamak gerekir ki, Allah bir kimseyi severse, onu dilediği herkese sevdirir.

    Allah bir kimseye rahmetini, nimetini açarsa; Allah tüm dünyada, tüm insanlarda ona karşı rahmetiyle ve nimetiyle tecelli eder.
    Bir insan Allah'ın koruması altında olursa, kimse ona zarar vermeye güç getiremez.

    Allah bir kimseye mutluluk, neşe, huzur, bereket verirse, hiçbir şey ya da hiçbir insan, bunları engellemeye güç yetiremez.

    Allah bir insanın yolunu açarsa, bir kişiye kolaylık dilerse, hiç bir olay ya da hiçbir insan bu yolu kapayamaz.


    Dünya üzerinde her nereye gidilirse gidilsin, Allah'tan bağımsız, canlı cansız hiçbir varlık yoktur. Herşey ve herkes Yüce Rabbimiz'e boyun eğmiştir. Her biri, her an Allah'ın emrine uymakta ve Rabbimiz'in buyruğunu yerine getirmektedir. İşte, dünyanın en büyük sorunlarıyla, acılarıyla ya da sıkıntılarıyla yüzleşen bir insanın dahi, bu kesin ve değişmez gerçeği asla unutmaması gerekir.

    Bir insan bu gerçeği bildiği ve bu gerçeğe inanarak yaşadığı takdirde; sorunlar, konular her ne olursa olsun, çözümün tek bir noktada kesiştiğini görecektir. Allah'a teslim olup Allah'ı dost ve vekil edinmekten, Allah'a güvenmekten, Allah'tan yardım istemekten ve Allah'ın en güzelini yaratacağından emin olmak, herşeyin tek ve kesin çözümüdür.

    Elbetteki insan fiili olarak elinden gelen her yolu deneyecek, tüm sebeplere sarılacak, gücünün yettiği en fazla çabayı harcayacaktır. Ama bunların sadece birer dua mahiyetinde olduğunu asla unutmayacak ve çözümün yalnızca Allah'a yönelmek olduğunu bilecektir.

    Allah Kuran'da pek çok insanın zaman zaman gaflete düştüğü bu önemli gerçeği kullarına şöyle hatırlatmaktadır:

    Gökten yere her işi O evirip düzene koyar... (Secde Suresi, 5)

    "Ben gerçekten, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a tevekkül ettim. O'nun, alnından yakalayıp-denetlemediği hiçbir canlı yoktur. Muhakkak benim Rabbim, dosdoğru bir yol üzerinedir (dosdoğru yolda olanı korumaktadır.)" (Hud Suresi, 56)

    Allah sana bir zarar dokunduracak olsa, O'ndan başka bunu senden kaldıracak yoktur. Ve eğer sana bir hayır isterse, O'nun bol fazlını geri çevirecek de yoktur. Kullarından dilediğine bundan isabet ettirir. O, bağışlayandır, esirgeyendir. (Yunus Suresi, 107)

    ... Sizin Allah'ın dışında veliniz yoktur, yardım edeniniz de yoktur. (Ankebut Suresi, 22)

    Allah'a tevekkül et; vekil olarak Allah yeter. (Ahzab Suresi, 3)

    Onlar, kendilerine insanlar: "Size karşı insanlar topla(n)dılar, artık onlardan korkun" dedikleri halde imanları artanlar ve: "Allah bize yeter, O ne güzel vekildir" diyenlerdir. (Al-i İmran Suresi, 173)

    ... Artık kim tağutu tanımayıp Allah'a inanırsa, o, sapasağlam bir kulpa yapışmıştır; bunun kopması yoktur. Allah, işitendir, bilendir. Allah, iman edenlerin velisi (dostu ve destekçisi)dir. Onları karanlıklardan nura çıkarır... (Bakara Suresi, 256-257)

    Kim ihsanda bulunan (biri) olarak yüzünü (kendini) Allah'a teslim ederse, artık gerçekten o kopmayan bir kulpa yapışmıştır. Bütün işlerin sonu Allah'a varır. (Lokman Suresi, 22)

    Geri dönerlerse, bilin ki gerçekten Allah, sizin mevlanızdır. O, ne güzel mevladır ve ne güzel yardımcıdır. (Enfal Suresi, 40)

    ... Artık dosdoğru namazı kılın, zekatı verin ve Allah'a sarılın, sizin Mevlanız O'dur. İşte, ne güzel mevla ve ne güzel yardımcı. (Hac Suresi, 78)

    Mehdi’nin çıkışından evvel, (her tarafı) aydınlatan kuyruklu bir yıldız doğacaktır.”(Kıyamet Alametleri, s. 200)