Ahirzaman Ve Hz. Mehdi

Kıyametin hemen yakınında anarşi ve kargaşa günleri vardır.

    Güzel Hatırlatmalar

    • "Dünyadan beş bin altı yüz yıl geçmiştir". Bu ümmetin ömrü bin (1000) seneyi geçecek, fakat bin beş yüz (1500) seneyi pek geçmeyecek.

      (Kıyamet Alametleri, Medineli Allame Muhammed b. Resul el-Hüseyni el-Berzenci, Pamuk Yayıncılık, İstanbul, 2002, s. 299)

    • Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Evlatlarımdan olan Mehdi’yi inkar eden beni inkar etmiştir.”

      (Bihar-ul Envar, c.51, s.73)

    • Eğer müşriklerden biri, senden 'eman isterse', ona eman ver; öyle ki Allah'ın sözünü dinlemiş olsun, sonra onu 'güvenlik içinde olacağı yere ulaştır.' Bu, onların elbette bilmeyen bir topluluk olmaları nedeniyledir.

      (Tevbe Suresi, 6)

    Güzel Konular

    Güzel Konular

    Ölüm anında bile adamlık dinini uygulayabilmek, üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir ibret vesilesidir

    Ölüm, insanın, var olduğunu zannettiği tüm gücünü yitirdiği, Rabbimiz'in karşısındaki zavallığını, muhtaçlığını, aczini kamil anlamda ve olabilecek en açık şuurla kavradığı andır. Normal şartlarda bu apaçık gerçekle yüzleşen bir insanın, o ana kadar her nasıl bir ahlak yaşamış olursa olsun, büyük bir sevgi, saygı ve acz ile Allah'a teslim olması umulur. Samimiyetin olabilecek en üst derinliğine ulaşması, imanı ve iman ahlakını olabilecek en iyi şekilde yaşaması beklenir.

    Ancak kimi zaman bu konuda, iman edenlerin büyük bir ibret vesilesi olarak gördükleri, olağandışı durumlar oluşur. Dayanılması çok zor sıkıntılar yaşayan, tedavisi mümkün olmayan ve onulmaz acılar yaşatan hastalıklara yakalanan ve hatta ölümüne çok az süre kaldığı tıbben kesinleşmiş olan bazı insanlar, değil aczlerini hissedip Allah'a sığınmak, -Allah'ı tenzih ederiz- çok çirkin bir cesaret ve imani şuursuzluk örneği sergilerler. Ölümün yakınlığını görüp Allah'a sığınmak; iman edip ahireti düşünmek yerine, dünya hayatına olan bağlılıklarında direnirler. İman eden insanların, büyük bir hayret ve ibret ile izledikleri bu kimseler, aynı zamanda da Allah'ın Kuran'da haber verdiği ayetlerin çok önemli tecellileridir.

    Elbetteki bu, “adamlık dini” olarak ifade edilen, sadece dünyayı esas alan; yalnızca dünyaya ve insanlara göre yaşamayı hedef alan hayat şeklinin, kişiyi sürüklediği en uç ve en boş, en akılsızca ve en büyük pişmanlığa yol açacak olan evresidir.

    Müminlerin, ibret alarak imanlarının artmasına, Allah'a daha da derin bir saygıyla bağlanmalarına ve aczlerini daha da iyi hissetmelerine vesile olan bu insanların örneklerine hemen hemen her gün gazetelerde, haberlerde ya da toplumda rastlamak mümkündür. Örneğin dünya ortalamasında sağkalım oranı yaklaşık 20 - 30 ay olan bir kanser türünde, -Allah'ın lütfuyla- kansere yakalandığı halde 10-20 yıl daha hayatını sürdürebilen bir insanın, bu durumuna şürkedip, her geçen gün Allah'a daha da yakınlaşması; ahiret için daha da samimi çaba harcaması beklenirken, böyle bir kişi, hayatını, son anına kadar dine ve inananlara karşı mücadeleyle geçirebilmektedir. İçerisinde bulunduğu onca acz ve sıkıntıya rağmen, belki de bir an olsun, Allah'ın üzerindeki rahmetini düşünmemekte; yaşadığı tüm güzellikleri ona verenin yalnızca ve sıkıntılarını giderecebilecek tek gücün Yüce Rabbimiz olduğunu takdir edememektedir. Ölmesinin an meselesi olduğunu, Allah'ın huzuruna varacağını ve kendisini kurtarabilecek Allah'tan başka hiçbir güç olmadığını çok iyi kavradığı halde, bile bile imandan yüz çevirmektedir.

    Aynı şekilde hiç ummadığı bir anda ölümcül bir kanser türüne yakalandığını ve birkaç aylık bir ömrünün kaldığını öğrenen bir kişi, -Allah’ın gücüne, kudretine, merhametine sığınması beklenirken-, çirkin bir cesaret ile dinsizliğini, inançsızlığını daha da iyi vurgulamaya çalışmakta; halen hem kendisine hem çevresine dinsizliğin tebliğini yapabilmektedir. Bu tavrının nedeni sorulduğunda ise, “Sırf öleceğim diye dindar olmam” ya da “Her canlı bir gün ölümü tadıyor; mühim olan insanın, ölüme kadar nasıl bir hayat geçirdiği” gibi şuursuz konuşmalar yapabilmektedir.

    Bir daha asla geri dönemeyeceği dünya hayatından elinde sadece son birkaç ay kalmıştır. Ancak buna rağmen bu son birkaç ayını, sevgiyle, samimiyetle; iyilikten, güzellikten, doğrulardan yana birşeyler yaparak geçirmek yerine, isyan, öfke ve çirkin cesaret ile tüketmektedir. Ve bunun ne kadar boş bir çaba ve ne kadar büyük bir kayıp olduğundan; ve sonrasında nasıl telafi edilemez, derin bir acı ve pişmanlığa dönüşeceğinden habersizdir. Kendince insanları şaşırtacağını, ilgi çekeceğini, ölümden ve ahiretten yana duyduğu korkuyu tamamen gizleyebildiğini düşündüğü marjinal ve uç konuşmalar yapması, bu kişiye ne dünyada ne de ahirette fayda sağlayacaktır. Yüzyıllardır ölümden hiçkimse kaçamamıştır. Bugünden sonra da kimse kaçamayacaktır. Kendince –Allah'ı tenzih ederiz- ölüme, ahirete meydan okuyan konuşmalar yapması, o kişiyi güçlü ve bağımsız hale getirmeyecektir. O kişi, yine Allah'ın yarattığı bir kul olmaktan başka bir şey olamayacaktır. Ve Allah'ın dilediği gün, dilediği saniye, dilediği yerde kesin olarak ölecektir. Aynı şekilde, etrafına yaptığı “cennetin, cehennemin olmadığı” şeklindeki konuşmalarla da ahiretten kaçamayacaktır. Allah, bu kişiyi gösterdiği çirkin cesaretten ve Allah'a karşı gösterdiği enaniyet ve kibirden dolayı cezalandıracaktır. Dolayısıyla bu kimsenin elinde kalan tek şey, sonsuza kadar yaşayacağı pişmanlık olacaktır.

    Yine doktorların birkaç saat içerisinde öleceğini söyledikleri ve ciğerleri ancak solunum cihazlarıyla zar zor çalışabilen bir başka kanser hastası, bu son saatlerini, kendisini, hastanedeki hasta yatağından atarak, solunum cihazlarını yüzünden söküp çıkarmaya çalışarak geçirmektedir. Vücudunun iflas etmesi, solunum organlarının tamamen çökmesi sebebiyle gerçekten çok acı çektiği, her geçen saniye ölüme biraz daha yaklaştığı anlar, o kişinin Allah'a sığınması, Allah'ın gücünden başka hiçbir güç olmadığını anlaması ve Allah'ın merhametine sığınıp tevbe etmesi için çok özel yaratılmış, çok kıymetli vakitlerdir. Ölümüne artık dakikalar kalmıştır. Ama bu kişi, bu gerçeği görerek Allah'a teslim olmak, acz içinde Allah'a sevgiyle bağlanmak yerine, yine isyanı tercih etmektedir. O anda asıl olarak hedefi, yalnızca o saniyeler içinde yaşadığı acıdan kurtulabilmenin yolunu bulabilmektir. Oysa yaptığı bu tercih ile, ne bir saniye, ne bir saat, ne bir yıl; sonsuza kadar onulmaz acılara dayanmak zorunda kalacağını göz ardı etmektedir.

    Dünya hayatında iman edenler için ibret vesilesi olan bir başka insan türü de, ölümleriyle, cenazeleriyle ya da mezarlarıyla övünen kişilerdir. Bu kimseler bu konuları da, acizliklerini, Allah'a olan muhtaçlıklarını anlamak için birer vesile olarak değil de; dünya hayatında giriştikleri yarışta insanlara hava atabilmenin, üstün çıkabilmenin bir yolu olarak görürler. “Çok iyi bir yerde, deniz manzaralı, boğaza nazır bir mezar satın aldım. Benim mezarım herkesinkinden daha iyi. Öldükten sonra da çok iyi bir yerde olacağım” gibi sözlerle insanlara sükse yapabildiğini sanır. Ölümden sonra da çok iyi bir yerde vakit geçireceği aldatmacasıyla kendisini avutmaya çalışır. Halbuki ister deniz kenarında, ister dünyanın en şaşalı, en lüks, en görgemli yerinde gömülsün; mezar taşları dünyanın en pahalı taşlarıyla, elmaslarla, pırlantalarla, zümrütlerle, yakutlarla bezensin, toprağın altında bedeninin alacağı hal bellidir. Ve bu gerçekten tek bir insan bile kaçamayacaktır. Vücudu çok kısa bir süre içerisinde çürüyüp kokuşacak; kimsenin bir saniye bile olsun görmek veya yanında durmak dahi istemeyeceği bir varlığa dönüşecektir. Kimse o kişinin, ne ne kadar ihtişamlı bir mezara sahip olduğunu ne de mezarının konumunu düşünmeyecektir. Ahirette ise, mezarının hangi semtte, hangi mevkide bulunduğu, ne kadar para harcanarak yapıldığı gibi detayların hiçbir önemi kalmayacaktır. Geriye kalan sadece bu kişinin, hayatını Allah'ın rızasına uygun bir şekilde geçirip geçirmediği olacaktır.

    Kimisi de “Önemli olan ölmem değil; cenazemin nasıl olacağı. Madem ölüyorum, o zaman en mükemmel ölüm merasimi benim olsun” gibi sözlerle ölümü anlamazlıktan gelmeye çalışır. “Cenazemde şu şarkı çalsın, şu resmim herkese dağıtılsın, naaşım önce şu yerlere götürülsün, şu binalarda benim için tören yapılsın, televizyonlardan şu şekilde naklen yayınlansın” gibi detayları organize ederek, ölümün kendisini götüreceği zorlu sondan kurtulabileceğini düşünmeye çalışır. Halbuki, ne kadar ‘iman etmediğini ve ahirete inanmadığını’ söylese de, içten içe aklının bir yerlerinde ahiretin kesin bir gerçek olduğuna ve hesap günüyle karşılaşacağına ihtimal vermenin dehşet dolu korkusunu yaşamaktadır. Son anına kadar hala, dünyaya yönelik organizasyonlar yaparak kendisini rahatlatabileceğini ve bu korkuyu unutabileceğini sanır. Ama en ufak bir faydası olmaz.

    Buraya kadar birkaç örnekle anlatılan bu insan karakterlerine, hemen her gün, hem de dünyanın her yerinde rastlamak mümkündür. Cehennem ise, Allah'a ibadette büyüklük gösteren bu tür insanların buluşma yeri olacaktır.

    Ayrıca Allah, adamlık dinine son noktasına kadar kendini kaptıran bu insanları da, -Allah'ı tenzih ederiz- onların cesaret dolu sözlerini ve tavırlarını da belirli hikmetlerle yaratmaktadır. Bunlardan en önemlilerinden biri, ‘müminlerin imanını artıracak ibret vesileleri’ olmalarıdır. Allah, kendisine büyük bir sevgi, samimiyet ve saygı ile bağlı olan kullarınına, imansızlığın korkunçluğunu anlayabilecekleri böyle örnekler göstermektedir. Müminler de, bu olayları ve insanları Kuran gözüyle değerlendirip daha da şuurlu, daha da şevkli, daha da derin imanlı kimseler haline gelmektedirler.

    Allah Kuran'da adamlık dinini yaşayan bu kişileri, henüz dünyada vakitleri varken iman etmeleri için şu şekilde uyarmıştır:

    Allah'tan, geri çevrilmesi olmayan bir gün gelmeden evvel, Rabbiniz'e icabet edin. O gün, sizin için ne sığınılacak bir yer var, ne sizin için inkar (etmeye bir imkan). (Şura Suresi, 47)

    Azap size gelip çatmadan evvel, Rabbiniz'e yönelip-dönün ve O'na teslim olun. Sonra size yardım edilmez. Rabbiniz'den, size indirilenin en güzeline uyun; siz hiç şuurunda değilken, azap apansız size gelip çatmadan evvel.(Zümer Suresi, 54-55)

    Allah'a iman etmemede gösterdikleri kararlılık ile tüm dünyada ibret vesilesi olan bu insanların ahiretteki pişmanlık dolu sözleri ise, Kuran'da şöyle ifade edilmiştir:

    Gerçekten Biz sizi yakın bir azab ile uyardık. Kişinin kendi ellerinin önceden takdim ettiklerine bakacağı gün, kafir olan da: "Ah, keşke ben bir toprak oluverseydim" diyecek.(Nebe Suresi, 40)

    Ateşin üstünde durdurulduklarında onları bir görsen; derler ki: "Keşke (dünyaya bir daha) geri çevrilseydik de Rabbimiz'in ayetlerini yalanlamasaydık ve mü'minlerden olsaydık."(Enam Suresi, 27)

    Ve derler ki: "Eğer dinlemiş olsaydık ya da akıl etmiş olsaydık, şu çılgınca yanan ateşin halkı arasında olmayacaktık."(Mülk Suresi, 10)

    Der ki: "Keşke hayatım için, (önceden bir şeyler) takdim edebilseydim." (Fecr Suresi, 24)

    "... Keşke Rabbime hiç kimseyi ortak koşmasaydım."(Kehf Suresi, 42)

    "... Ah keşke, elçiyle birlikte bir yol edinmiş olsaydım,"(Furkan Suresi, 27)

    Daha samimi ve daha çok inanarak dua etmek...

    Allah insana, dilediği her konuda Allah'tan yardım isteme ve dua edebilme imkanı vermiştir. Ve Allah, samimi kullarının dualarına kesin olarak karşılık vereceğini vadetmiştir. İnsan için bu, Allah'ın çok büyük bir lütfu ve nimetidir.

    Ancak samimiyette çok büyük bir sır gizlidir. Bir insan bir olayın gerçekleşmesini gerçekten samimi olarak çok isteyebilir ve Allah'a bunu çok fazla isteyerek dua edebilir. Ancak duada aranılan samimiyet bu değildir. Buradaki, insanın sadece o istediği şeye odaklandığı ve onu istemede yaşadığı samimiyettir. Duada asıl gereken samimiyet ise, Allah'a karşı duyulan şiddetli samimiyettir. Allah'ı çok sevmek, Allah'a çok güvenmek, Allah'ın sözlerine ve vaadlerine hiç şüphe duymadan inanmak, Allah'ın sonsuz akıllı olduğunu bilmek ve Allah'ın en güzelini yaratacağından kesin emin olmak...

    Bir insan Allah'ın sonsuz gücünü, sonsuz aklını, sonsuz sevgisini, sonsuz şefkat ve merhametini, sonsuz lütufkarlığını, sonsuz affediciliğini ve dilediği an dilediği her şeyi hiç sebepsiz yaratabileceğini gereği gibi takdir edebiliyorsa ve tüm bu gerçeklere olan inancında asla şüpheye yer vermiyorsa, işte ancak o zaman bu kimse samimi dua edebilir.

    Toplumda Allah'a gereği gibi inanmayan, fakat şüpheyle de olsa (Allah'ı tenzih ederiz), zaman zaman Allah'ın adını anan pek çok insan vardır. Bu kimseler Allah'a gerçekten inanmadıklarını, Allah'a ibadet etmeyerek ve Kuran ahlakını yaşamayarak açıkça ortaya koyarlar. Ancak dünyadaki şartlar dahilinde bir konuda istedikleri sonucu elde edemeyeceklerini gördüklerinde ya da sıkıntı, zorluk, hastalık gibi sorunlarla karşılaştıklarında Allah'ın ismini anmaya başlarlar. Ancak elbetteki aranılan samimiyet burada yoktur. Bu sadece, içerisinde bulunduklarını düşündükleri açmazdan kurtulmak için, insanların geçici ve yüzeysel olarak Allah'a yönelmeleridir.

    Allah Kuran'da bu gibi insanların tavrını çeşitli ayetlerle açıklamıştır. Normal şartlarda Allah'ı hiç düşünmeyen, Allah'ı hiç anmayan; Allah'a şükretmeye, Allah'a ibadet etmeye, Allah'tan korkup sakınmaya hiç gerek duymayan (Allah'ı tenzih ederiz) insanlar, zahiren çaresiz olduklarını hissettikleri anlarda, ‘yalnızca Allah'ın adını anıp, yalnızca Allah'tan yardım dilemektedirler’:

    De ki: "Sizi karanın ve denizin karanlıklarından kim kurtarmaktadır ki, siz (açıktan ve) gizliden gizliye ona yalvararak dua etmektesiniz: -Andolsun, bizi bundan kurtarırsan, gerçekten şükredenlerden oluruz."

    De ki: "Ondan ve her türlü sıkıntıdan sizi Allah kurtarmaktadır. Sonra siz yine şirk koşmaktasınız." (Enam Suresi, 63-64)

    Size denizde bir sıkıntı (tehlike) dokunduğu zaman, O'nun dışında taptıklarınız kaybolur-gider; fakat karaya (çıkarıp) sizi kurtarınca (yine) sırt çevirirsiniz. İnsan pek nankördür. (İsra Suresi, 67)


    Ayetlerde bildirilen insanlar, Allah dualarına karşılık verip üzerlerindeki sıkıntıyı kaldırdığında, hemen imansızlıklarına ya da şirk içerisindeki hayatlarına geri dönerler. Allah'ın yaratmadaki sonsuz gücünü, kullarına olan yakınlığını, sevgisini, şefkatini, koruyup kollamasını çok açık gördükleri halde, yine de samimi olmaz ve gerçek anlamda iman etmezler.

    Kimi insanlar da Allah'a iman eder ve gün boyu, Allah'ın bu isimlerinin tecellilerini hayatlarında açıkça görürler. Allah'ın ne kadar büyük lütuf sahibi olduğunu, iman edenlere ne kadar güzel bir hayat sunduğunu, her bir insana ne kadar eşsiz nimet ve rızıklar verdiğini çok açık olarak fark ederler. Ancak yine de dua ederken, bazen bu gerçeklerden gaflete düşer; ‘Allah'ın dualarına kesin olarak icabet edeceğine olan inançlarını’ tam olarak muhafaza edemezler. Olayları Allah'ın sonsuz gücüne göre değil de, dünyadaki şartlara, olayların gelişimine, teknik gerçeklere bakarak değerlendirirler. Kendi akılları doğrultusunda, hayat ve yaşanacak olaylar hakkında kesin teşhislerde bulunur ve kendilerine göre belirli çıkarımlar yaparlar. Örneğin ‘2+2 toplanırsa, kesin olarak 4 eder; ve bu iki rakamdan bunun dışında da bir sonuç çıkması mümkün değildir’ gibi teknik teşhislerde bulunurlar. Ve bu teknik gerçeklere olan inançlarını dualarına da yansıtırlar. Allah'tan bir şey isterken, gerçekte dünya şartlarında bunun mümkün olmayacağına dair neredeyse kesin bir inanç içerisindedirler.

    (Allah'ı tenzih ederiz) Bu inançtaki insanlar Allah'a, ‘Ya olursa’ mantığıyla dua etmektedirler. ‘Ben bu olayların nasıl gelişeceğini biliyorum, sonuç kesin şu şekilde olur, ama ben yine de belki aksi olur diye dua edeyim’ gibi bir anlayışla Allah'a yönelmektedirler. Bu düşünceleriyle, aslında kendi teşhislerinin gerçekleşmesi için dua ettiklerinin farkında değillerdir. Çünkü böyle bir insanın asıl inandığı ve desteklediği fikir, kendi teşhisleridir. İstediği şeylerin gerçekleşmesi için gerekense, bunun tam tersidir. Allah'a çok kesin olarak güvenerek ve Allah'ın istediği herşeyi yaratabileceğine çok fazla inanarak dua etmek...

    Samimi imanın ve samimi duanın en önemli şartlarından biri, insanın kendine ait, dünya hayatının görünen yüzüne aldanarak yaptığı teşhislerini kafasından atmasıdır.Allah'ın sonsuz aklının yanında, kendisinin çok sınırlı ve yüzeysel bir akla sahip olduğunu bilmesidir. Ve Allah'ın dilediğini yaratmadaki sonsuz gücünün yanında, kendi acizliğini görmesidir. Olayların dıştan görünen yüzüyle, bunların ardında gizlenen gerçeklerin aynı olmadığını ve bunları ancak Allah'ın bilebileceğini kavramasıdır. Teknik gerçeklere bakarak yaptığı teşhislerin çoğu zaman aldatıcı olabileceğini, Allah'ın gücünün tüm bunların üstünde olduğunu anlamasıdır. Bir insan kalbinde Allah'a karşı derin bir sevgi, güven ve teslimiyet yaşıyorsa, Allah'ın bu insan için, her olayı olabilecek en güzel en hayırlı şekilde sonuçlandıracağını unutmamasıdır. Allah'ın, sıkıntı ve ihtiyaç içerisinde olan samimi bir kulunu, mutlaka rahmetiyle kuşatacağından emin olmasıdır.

    Allah Kuran'da, dilediği takdirde herşeyin mümkün olabileceğini insanlara çok açık olarak göstermektedir.Allah en zor anlarda; hiçbir çıkış yolunun olmadığına dair çok net deliller oluştuğu olaylarda dahi, hiç beklemedikleri yerlerden kullarına yardımını ulaştırmaktadır. Allah dilediğinde çok az bir topluluğu, çok fazla sayıdaki insanlara galip getirmektedir. Firavun'un askerleriyle denizin suları arasında sıkışıp kalan İsrailoğullarına ve Hz. Musa (a.s.)'a Allah hiç ummadıkları şekilde bir kurtuluş yolu açmaktadır. Yaşı ilerlediği ve hanımı da doğuma elverişli bir yaşta olmadığı halde, Allah peygamberinin soyunu sürdürecek bir çocuk vermektedir. Allah bir balığın karnındaki peygamberine oradan çıkıp kurtulma imkanı yaratmaktadır. Allah, kimsenin göremeyeceği bir kuyunun dibine bırakılan peygamberine oradan kurtulacak bir imkan yaratmaktadır. Kuran'da Allah'ın sonsuz yaratma gücüne ve samimi kullarına olan yardımlarına dair daha pek çok haber verilmiştir. Tüm bu örneklerin bir hikmeti de, insanların Allah'ın sonsuz gücünü, sonsuz rahmetini ve dilediğinde insanlara hiç ummadıkları yerlerden yardımını ulaştırabileceğini kavramalarıdır.

    Allah, Kendisine gönülden bir samimiyetle inanan; kayıtsız şartsız, hiçbir şüphe duymadan, tam bir teslimiyetle güvenen bir kimsenin bütün dualarına icabet edeceğini Kuran'da şöyle haber vermiştir:

    Kullarım Beni sana soracak olursa, muhakkak ki Ben (onlara) pek yakınım.Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm. Öyleyse, onlar da Benim çağrıma cevap versinler ve bana iman etsinler. Umulur ki irşad (doğru yolu bulmuş) olurlar. (Bakara Suresi, 186)

    Rabbiniz dedi ki: “Bana dua edin, size icabet edeyim.Doğrusu Bana ibadet etmekten büyüklenen (müstekbir)ler; cehenneme boyun bükmüş kimseler olarak gireceklerdir. (Mümin Suresi, 60)

    Ya da sıkıntı ve ihtiyaç içinde olana, kendisine dua ettiği zaman icabet eden, kötülüğü açıp gideren ve sizi yeryüzünün halifeleri kılan mı?Allah ile beraber başka bir ilah mı? Ne az öğüt-alıp düşünüyorsunuz. (Neml Suresi, 62)

    Andolsun, Nuh bize (dua edip) seslenmişti de, ne güzel icabet etmiştik.(Saffat Suresi, 75)

    Rabbinize yalvara yalvara ve için için dua edin. Şüphesiz O, haddi aşanları sevmez.(A’raf Suresi, 55)

    İnsanlara fayda vermek amacıyla yapılan bazı tavırların ardında gizlenebilen enaniyet tehlikesine karşı dikkatli olmak...

    Enaniyet, nefiste var olan ve insanın hayatı boyunca çok büyük bir titizlik, dikkat ve uyanıklıkla sakınması gereken kötülüklerden biridir. İnsanı, kendisinin bile tahmin edemeyeceği bir ahlaka, hayat şekline ve bozuk bir mantığa sürükleyebilecek çok tehlikeli bir duygudur. Enaniyetin en derin boyutunda yaşayan şeytanın da, insanı hayatının sonuna kadar bu yönde aldatmaya çalışacağı düşünüldüğünde, enaniyete karşı ne kadar dikkatli bir yaklaşım içerisinde olunması gerektiği çok daha iyi anlaşılmaktadır.

    Nefsin, insanı açıktan açığa enaniyete sürükleyebileceği pek çok konu vardır. Ancak bunların yanı sıra, bir de gizlice ve sinsice bu duyguyu yaşatabileceği durumlar söz konusudur. Bazen nefis, son derece meşru, rahmani ve faydalı tavırları, gizlice kişinin enaniyetini sürdürecek bir zemin bulması için kullanabilir. İşte bu meşru konular arasında ‘insanlara iyiliği hatırlatmak, faydalı tavsiyelerde bulunmak ya da eleştiri yapmak’ gibi davranışlar da vardır.

    Tüm bunlar Kuran ahlakına uygun tavırlardır. İman eden bir kimsenin, çevresindeki insanlara fayda verecek, onları daha iyi ve daha güzel hale getirecek, daha rahat ve daha huzurlu yaşamalarına vesile olacak maddi ya da manevi konularda düşüncelerini belirtmesi son derece güzel bir davranıştır. Ancak bazen, enaniyetli bir insan, bu tarz tavırlarla, enaniyetini daha da geliştirecek ve besleyecek bir zemin bulabilir. Sürekli olarak başkalarının kusurlarını tespit eden, yanlışlarını düzelten, onlara akıl veren, doğru yolu gösteren bir konumda olmak, böyle bir kişinin kendini gereğinden fazla büyütmesine neden olabilir. Ona tüm bu tespitleri yaptıranın, insanların hayırlarına vesile olmasını sağlayanın yalnızca Allah olduğunu unuttuğu takdirde, bu kişi, bu tavırlarıyla kendini çevresindeki herkesten daha üstün gören yanlış bir inanca kapılabilir.

    Hatta bunun için çoğu zaman insanların illa ki çevrelerindeki kişilerde bu tarzda eleştiriler, yönlendirmeler ya da düzeltmeler yapmalarına da gerek yoktur. Bazen sıradan günlük konuşmalarda ya da sohbet aralarında dile getirilen fikirler, tavsiyeler ya da verilen basit talimatlar bile, bu kişilerin enaniyetlerinin beslenmesi için yeterli olabilir.

    Ve bu durumdaki kişiler her zaman için nasıl bir tehlikeyle iç içe olduklarının farkına varmayabilirler. Çünkü görünürde yaptıkları yanlış bir şey yoktur aslında. Ama bu tarz bir konumda olmak; insanları yönlendirebilmek, etrafına sözünü geçirebilmek, isteklerini yaptırabilmek, içten içe kişinin enaniyetinin giderek gelişmesine yol açar. İnsan, nefsinde oluşan bu olumsuz gelişmeyi, ancak enaniyetiyle çatışan bir durum olduğunda fark eder.

    İşte nefsin insanı gizliden gizliye böyle bir tehlikenin içine sürükleme ihtimaline karşı, enaniyete kapılma riski olan bir insanın son derece dikkatli olması çok önemlidir. Böyle bir kişi, ne kadar meşru da olsa, insanları yöneten, onlara akıl veren, eleştiren bir konumda olmaktansa; yönlendirilen, tabi olan, başkalarının akıllarından istifade edip onlara uyan bir yaklaşım içerisinde olmayı tercih etmelidir. Enaniyetini tam olarak ezdiğinden emin olana kadar, bu ahlakın kendisine çok daha fazla fayda vereceğini unutmamalıdır. Özellikle de % 50’ye 50 olan, yani her iki tarafın da aşağı yukarı benzer fikirler öne sürdüğü veya her iki tarafın da hemen hemen aynı oranda haklı oldukları durumlarda, böyle bir kişinin kendinden feragat edip karşı tarafın düşüncelerini ya da haklılığını kabul etmesi önemlidir. Tüm bunlar, bu kişinin içindeki tevazu duygularının giderek gelişmesine vesile olabilecek; kendisini başkalarından daha üstün görme isteği ve iddiasının giderek azalıp ortadan kalkmasını sağlayacak ve kişinin mazlum, muhlis, aczini bilen bir insan olmasına imkan oluşturacaktır.

    Enaniyete kapılma riski başkalarına göre daha fazla olan bir insanın, nefsine yönelik bu tarz tedbirler alıp bunları uygulayabilmesi ise ancak kişinin Allah korkusu, Allah'a karşı olan teslimiyeti ve boyun eğiciliği ile mümkün olur. Allah'ın beğenmeyeceği bir ahlakı yaşamaktan sakınma isteği, kişinin, nefsini istediği gibi dizginleyebilmesini ve eğitebilmesini sağlar.

    Çünkü iman eden bir insan enaniyetin sadece günlük hayattaki tavırlarına ya da insanlarla olan ilişkilerine etki eden bir inanç bozukluğu olmadığının farkındadır. Enaniyet, şeytanı yoldan çıkaran, onun -Allah'ı tenzih ederiz- Allah'a karşı başkaldırmasına yol açan ve onu ebedi cehennem ateşine sürükleyen bir tehlikedir. Enaniyet, Şeytan gibi, insanları da günaha, bozulmaya ve cehenneme sürükleyebilecek, büyük bir dikkat ve titizlikle sakınılması gereken nefsin kötü bir özelliğidir. Allah Kuran'da bu tehlikeyi insanlara şöyle bildirmiştir:

    Ona: "Allah'tan kork" denildiğinde, büyüklük gururu onu günaha sürükler, kuşatır. Böylesine cehennem yeter; ne kötü bir yataktır o. (Bakara Suresi, 206)

    Dolayısıyla bu gerçeği bilen iman sahibi bir insan, nefsine zor da gelse, enaniyetten sakınmak için elinden gelen her türlü tedbiri alır ve bunları uygulama konusunda da hiçbir sıkıntı duymaz. Allah'ın, Kendisi’ne boyun eğmiş, her an hayatını Rabbimiz'e ne kadar muhtaç olduğunun şuuruyla yaşayan, Allah'a ve Müslümanlara karşı alabildiğine teslimiyetli; kendisini hayra çağıran insanlara uymaktan, güzel söze tabi olmaktan gocunup sıkıntı duymayan, gururuna kapılıp insanlar üzerinde hükümranlık kurmaya çalışmayan, mazlum, mütevazi, güzel ahlaklı kullarını sevdiğini unutmaz. Aynı şekilde Allah'ın Kuran'da, ‘büyüklük taslayıp böbürlenen insanları sevmediğini’bildirdiğini de bilir. Ve Allah'tan korkarak hayatının sonuna kadar Allah'ın beğendiği ahlakı yaşamakta samimiyetle irade gösterir.

    Allah Kuran'da bu konuda kullarının nasıl bir ahlak içerisinde olmalarını istediğini şöyle bildirmiştir:

    "İnsanlara yanağını çevirip (büyüklenme) ve böbürlenmiş olarak yeryüzünde yürüme. Çünkü Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez." (Lokman Suresi, 18)

    Bizim ayetlerimize, ancak kendilerine hatırlatıldığı zaman, hemen secdeye kapananlar, Rablerini hamd ile tesbih edenler ve büyüklük taslamayan (müstekbir olmayan)lar iman eder. (Secde Suresi, 15)

    Mehdi’nin çıkışından evvel, (her tarafı) aydınlatan kuyruklu bir yıldız doğacaktır.”(Kıyamet Alametleri, s. 200)