Ahirzaman Ve Hz. Mehdi

Kıyametin hemen yakınında anarşi ve kargaşa günleri vardır.

    Güzel Hatırlatmalar

    • "Dünyadan beş bin altı yüz yıl geçmiştir". Bu ümmetin ömrü bin (1000) seneyi geçecek, fakat bin beş yüz (1500) seneyi pek geçmeyecek.

      (Kıyamet Alametleri, Medineli Allame Muhammed b. Resul el-Hüseyni el-Berzenci, Pamuk Yayıncılık, İstanbul, 2002, s. 299)

    • Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Evlatlarımdan olan Mehdi’yi inkar eden beni inkar etmiştir.”

      (Bihar-ul Envar, c.51, s.73)

    • Eğer müşriklerden biri, senden 'eman isterse', ona eman ver; öyle ki Allah'ın sözünü dinlemiş olsun, sonra onu 'güvenlik içinde olacağı yere ulaştır.' Bu, onların elbette bilmeyen bir topluluk olmaları nedeniyledir.

      (Tevbe Suresi, 6)

    Güzel Konular

    Güzel Konular

    ''Heveslenmek'' ile ''gerçekten istemek'' farklı şeylerdir.

    Bazı insanlar vardır; hemen her gördükleri güzel şeye heves ederler. Beğendikleri bir şeyle karşılaştıklarında, ilk bir heyecanla o konuda hemen birkaç adım atarlar. Ama sonrasında devam etmeye kararlılık gösteremezler. Sonra hoşlarına giden bir başka konu ortaya çıkar. Bu sefer de hemen o yöne yönelirler. Onda da bir iki gün, birkaç hafta ya da birkaç ay bazı yönlerden çaba harcarlar. Ama yine istikrarlı bir tavır gösteremezler.

    Toplumda bu şekilde ‘çabuk heveslenen’ ama sonrasında ‘hevesini çok çabuk kaybeden’ insanlara sıklıkla rastlanır. Hayatın pek çok alanında ortaya çıkan bu yaklaşım tarzı, kişilerin karakterlerinin bir parçası haline gelmiştir. Ve pek çok açıdan zararsız gibi görünen bu karakter yapısı, söz konusu kişilerin kendilerini olumlu yönde yetiştirip, kişiliklerini geliştirmelerini engelleyen önemli bir konu haline gelir.

    Allah her insanı vicdanıyla birlikte yaratmıştır. Dolayısıyla bir kişi, kendisi iyi olsa da olmasa da, çevresinde iyi ya da güzel olan bir şey gördüğünde, bunu farkedebilecek bir anlayışa sahiptir. Ve Allah insanın içine, güzel olan herşeye karşı bir özenme ve istek duyma hissi de vermiştir. Önemli olan, güzel olan bir şeyi fark ettiğinde ve buna karşı içinde bir özlem duyduğunda, insanın bu konuda gereken tüm çabayı gösterip özendiği o güzelliğe ulaşana kadar irade göstermesidir.

    Örneğin her insan, adaletli bir kimsenin ahlakından hoşlanır. Bu kişiye özenir ve onun gibi olmak ister. Ama bu amacını hayata geçirmek söz konusu olduğunda, gerekli kararlılık, irade ve istikrarı göstermesi gerektiğinde, aynı istek ve özen içerisinde olmaz. Örneğin bir durum olduğunda kolaylıkla sinirlenip öfkesine yenik düşebilir. Sert, kırıcı bir üslup kullanıp, karşı tarafı incitecek sözler söyleyebilir. Nefsine ağır gelen bir konu olduğunda, doğru ve isabetli karar veremeyebilir. Olayları tarafsız bir bakış açısıyla değerlendiremeyebilir ve bunun sonucunda da yanlızca kendi kanaatini esas alarak hareket edebilir.

    Dolayısıyla insanın bir konuya heves etmesi elbette güzel bir yaklaşımdır. Ama yeterli değildir. İnsanın bir konuda gerçekten kayda değer bir sonuç elde edebilmesi için, bunu gerçekten ‘çok istemesi’ gerekir. Ve bu ‘çok isteme’nin de mutlaka -Allah rızası için- olması gerekir.

    İnsan yalnızca heveslenmekle, istediği sonuca ulaşamaz. Bir insana, her türlü zorluk ve engele karşı koyabilecek, hiç vazgeçmeden sabırla devam edebilecek güç ve iradeyi ancak Allah'ın rızasını kazanma isteği verebilir. İnsan, güzel bir şeye ulaşabilmede, Allah'a olan sevgisi, ahirete olan inancı oranında çaba ve irade gösterebilir.

    Örneğin bir mümin, Allah'a iman etmeden önceki yaşamında ne adaleti, ne merhameti, ne sevgiyi, ne saygıyı ne de fedakarlığı gereği gibi gösterebilecek bir ahlaka sahip değildir. Ama iman ettikten sonra, Allah'a olan sevgisinden ve Allah'ın hoşnutluğunu kazanma isteğinden aldığı güçle, tüm bu konularda kendini en iyi şekilde yetiştirebilecek ve hayatının sonuna kadar da bu konularda istikrar gösterebilecek bir irade elde etmiş olur. İşte bu ‘gerçekten çok isteme’nin bir sonucudur.

    Sadece heveslenen bir insan, böyle bir sonuç elde edemez. İlk zorlukta, ilk sıkıntıda, ilk engelle karşılaşınca ya da ilk hatasında hemen geri adım atar. Bu tavır, cahiliye insanları arasında çok yaygın olan bir kişilik özelliğidir. Ama bir müminin bu konuda kendini geliştirmiş olması çok önemlidir. Çünkü Kuran ahlakına dair her konuda ilerleme kaydedebilmek için içindeki güzel şeylere karşı duyduğu hevesi, Allah rızası için kararlılıkla ve istikrarla, hayatının sonuna kadar yaşayabilecek bir kişilik elde etmesi gerekir.

    Allah ile çok yakın dost olabilmek, Allah'ın en sevdiği kullarından olabilmek, Allah'a tam teslim olup kaderi en iyi şekilde anlayabilmek, tevekkülü en mükemmel şekilde yaşayabilmek; daha olgun, daha derin, daha imanlı bir insan olabilmek, daha derin sevebilmek, daha güzel ahlaklı olabilmek gibi üstün mümin özellikleri, insanın ancak ‘Allah rızası için çok isteyip çok emek vermesi’yle elde edilebilir. Allah kullarının yalnızca bir heves içinde mi yoksa gerçekten çok samimi bir talep içinde mi olduklarını bilir. Ve Allah kullarının bu talepleri oranında onların çabalarına karşılık verir.

    Dolayısıyla eğer bir insan, bir konuda, ‘neden istediği gibi sonuç alamadığını’ düşünüyorsa, öncelikle bu konudaki kendi niyetine ve çabasına bakmalıdır. Eğer sonuç alamıyorsa, kendinde mutlaka bir eksiklik olabileceğini düşünmelidir. Niyetini kontrol etmeli ve gerçekten Allah rızası için çok isteyerek ve tüm sebeplere sarılarak elinden gelen her türlü çabayı gösterip göstermediğine bakmalıdır.

    Elbetteki Allah çeşitli hikmetlerle ve imtihanın bir gereği olarak çok isteyen bir insanın çabasına da, onu denemek için farklı bir karşılık verebilir. Bir mümin bu gerçeği de bilir ama bu durumdan emin olamayacağı için öncelikle mutlaka çok daha samimi olmaya ve çok daha fazla çaba harcamaya niyet eder.

    Allah Kuran'da, ‘gerçekten çok isteyerek Allah'ın rızası için samimi çaba harcayan’ kimselerin, gösterdikleri bu çabanın karşılığını mutlaka alacakları şöyle bildirmiştir:

    Şüphesiz insana kendi emeğinden başkası yoktur.

    Şüphesiz kendi emeği (veya çabası) görülecektir.

    Sonra ona en eksiksiz karşılık verilecektir. (Necm Suresi, 39-41)

    O gün, öyle yüzler de vardır ki, nimette (engin bir mutluluk içinde)dirler.

    Harcadığı-çabadan dolayı hoşnuttur.

    Yüksek bir cennettedir. (Ğaşiye Suresi, 8-10)

    Kim de ahireti ister ve bir mü'min olarak ciddi bir çaba göstererek ona çalışırsa, işte böylelerinin çabası şükre şayandır. (İsra Suresi, 19)

    Artık Allah, onları böyle bir günün şerrinden korumuş ve onlara parıltılı bir aydınlık ve bir sevinç vermiştir. (İnsan Suresi, 11)

    Şüphesiz, bu, sizin için bir mükafaattır. Sizin çaba-harcamanız şükre değer (meşkur:makbul) görülmüştür. (İnsan Suresi, 22)

    Paylaşım siteleri Allah'a hizmet edecek şekilde kullanılmalı, gaflete hizmet edecek şekilde kullanılmamalı

    Facebook hayra hizmet etmeli

    Teknolojinin gelişmesiyle ve insanların yeni buluşlarda bulunmalarıyla birlikte her toplumda dönem dönem çeşitli yenilikler yaşanır. Nasıl ki geçmişte televizyon, internet ya da cep telefonları gibi araçların insan yaşamına katılmasıyla toplumlarda çeşitli değişiklikler yaşandıysa, günümüzde de küçük ya da büyük her yenilik, insanların hayatlarına büyük farklılıklar getirmektedir.

    İşte son yıllarda insanların tanıştığı bu yeniliklerden biri de internet kullanıcıları arasında kendine geniş yer bulan ‘Facebook’ tur. Dünyanın dört bir yanından, çok geniş bir kitle Facebook kullanmaktadır. Ancak her insanın, kendisini tanıtabilme, ifade edebilme ve bu şekilde çevre edinebilme imkanı bulduğu Facebook’u kullanma amacı farklıdır.

    Bunun yanı sıra, Facebook kullanan insanların her biri, birbirinden çok farklı ve çok çeşitli kültürlere sahiptir. Kuzey Avrupa’nın bir köşesindeki bir kasabadaki bir insan, buraya kendi kasabasının kültürünü taşırken; Çin’de yaşayan farklı inançtaki, farklı eğitim almış, farklı zevklere sahip bir insan da, aynı şekilde kendi kültürünü buraya yansıtmaktadır. Saygıyı, sevgiyi çok iyi bilen bir insan da burada kendisine çevre edinmekte; bu erdemlerden bihaber olan bir insan da bu sayfalarda kendisine bir yer bulmaktadır. İnsanlara hiç değer vermeyen, sadece çıkar ilişkilerine inanan bir insan da burada arkadaş edinmekte; derin vicdan sahibi, çok güzel ahlaklı bir insan da aynı şartlarda kişiliğini ortaya koymaktadır. Darwinist ve ateist bir insan da burada sesini duyurmakta, yalnızca Allah'ın rızası için yaşayan iman sahibi bir kişi de aynı ortamda kendisini tanıtabilmektedir.

    Elbetteki interneti ya da Facebook sayfalarını kullanan insanların amaç ve kültür çeşitliliğini burada kısa bir yazı içerisine sığdırabilmek mümkün değildir. Bu konuyu ele almaktaki amaç da zaten bu değil, asıl olarak Müslümanların bu kültür içerisinde nasıl bir tavır içerisinde olmaları gerektiğidir.

    İnternet, Allah'ın Ahir Zaman'da inananlar için yarattığı çok büyük bir nimettir. İnsanları saniyeler içerisinde istedikleri her konuda, en doğru bilgilere ulaştırabilen bir vesiledir. Yine saniyeler içerisinde, internet yoluyla aynı anda milyonlarca insanla diyalog kurabilme imkanı da vardır. Kuşkusuz ki bu, Allah'ın beğendiği ahlakı insanlara anlatmayı ve tüm dünya insanlarının Allah'a iman etmesini gönülden isteyen Müslümanlar için çok önemli bir araçtır.

    Ancak bir yandan da, internet imkanı olan pek çok insanın, en verimli saatlerini bilgisayar başında amaçsızca internette dolaşarak geçirebildiği de bilinen bir gerçektir. Ayrıca internetteki konu, bilgi ve imkan çeşitliliği de insanları kolaylıkla bu duruma sürükleyebilmektedir. Bir kişi, sadece tek bir konuda bilgi edinmek için girdiği bir internet sayfasında, rahatlıkla amacından uzaklaşabilmekte ve dikkatini çeken yan konulara dalarak saatlerce vakit kaybedebilmektedir.

    İşte Facebook sayfaları da, aynı şekilde insanları kolaylıkla saatlerce bilgisayar başına kitleyip vakit çalabilen bir araçtır. Kimi insanlar arkadaşlarına ulaşabilmek, kimileri yeni çevreler edinebilmek, kimileri de yeni iş imkanları bulabilmek amacıyla günlerinin büyük bölümünü bu sayfalarda dolaşarak geçirmektedirler. Ve pek çok insan, bu esnada internet ya da Facebook kültürüne kendini kaptırabilmekte; kendi karakterinden uzaklaşarak; buradaki, topluca yaşanan üsluba ve karaktere uyum sağlamaktadır.

    Oysa ki her nimet gibi, internetin de, Facebook’un da, Allah'ın rızasına uygun şekilde kullanılması esastır.Bir mümin, her zaman için elindeki imkanları kendi aklını ve vicdanını esas alarak değerlendirir. Bu imkanların kendisini yönlendirip sürüklemesine izin vermez. Örneğin bir Müslüman yemek yiyecekse, kendini kaptırıp, yararlı ya da zararlı diye ayırt etmeden, sağlığına zarar verecek yiyecekleri tüketerek, yemeğin esiri haline gelmez. Güzel giyinmek uğruna, bütün parasını hesapsızca giysiye harcayıp, diğer ihtiyaçlarını karşılayamayacak şekilde bir mağduriyet oluşturmaz.

    İşte bunun gibi, interneti ya da Facebook’u kullanırken de, müminin ölçüsü ‘Allah'ın rızasına en uygun tavrı gösterebilmek’tir.Müslüman, internetin ya da Facebook’un kendisini esir etmesine izin vermez. İnternet başında, Facebook sayfalarında ne kadar vakit geçireceğine ve bu süre içerisinde hangi amaç doğrultusunda neler yapacağına aklını ve vicdanını kullanarak karar verir. Saatlerin nasıl geçtiğini dahi fark etmeyecek şekilde, şuursuzca ve amacından uzaklaşarak Facebook kültürüne kendisini kaptırmaz. İnternet dışındaki dış dünyayla adeta bağlantısını kesmiş bir şekilde, etrafındaki insanlarla olan diyaloğunu kopartarak, çevresinden ona yöneltilen taleplere karşı tepkisiz ve ilgisiz kalarak, tüm dikkatini bilgisayar ekranındaki Facebook dünyasına vermez.

    Bir insan, interneti ya da Facebook’u kullanarak, kendince fayda sağlayacak çalışmalar yapmayı hedefliyor olabilir. Ancak mümin, aynı anda Kuran ahlakını her yönüyle yaşamakla sorumludur. Dolayısıyla kişinin, bir yönden bir güzellik yapayım derken, bu sırada diğer pek çok güzel ahlak özelliğinden soyutlanması elbetteki hatalı bir tavırdır. Mümin bilgisayar başında olduğunda da, hayatının her anında olduğu gibi, çevresinden kopmadan, beraberindeki insanlara karşı olabilecek en duyarlı ve en güzel ahlakı gösterebilmelidir.

    Müslüman, Facebook ya da benzeri imkanları kullanırken, hayatının her anında olduğu gibi çok şuurlu olmakla sorumludur.Sokakta bir yerde bir işini hallederken, biriyle telefonda konuşurken, televizyon seyrederken, gazete ya da dergi okurken, biriyle bir konuda sohbet ederken mümin her saniyesinin, her tavrının, her sözünün Allah'ın rızasına uygun olup olmadığını, her an düşünerek hareket eder. İşte internette bir faaliyet yaparken de aynı şekilde, bu şuur açıklığı içinde olmalıdır.

    Mümin bu şekilde kendisini çok iyi kontrol edebildiği gibi, çevresine de aynı yönde faydalı olan insan olmalıdır. İnternet ortamındaki ya da Facebook kullanan insanlar onu kendi kültürüne sürükleyemediği gibi, mümin kişiliğiyle, ahlakıyla, aklıyla, vicdanıyla başkalarına da örnek olarak onları kendi çizgisine çekmelidir. Kendisine internet kültürüyle yaklaşan bir insana, bunun tam aksine samimi bir üslupla karşılık vermelidir. İnsanları dinsizliğe çeken cahiliye üsluplarına, Kuran ahlakının temizliğiyle karşılık vermelidir. Kendisini boş sözlerle, boş diyaloglarla oyalanmaya çağıran anlayışa, hikmetle ve akılcılıkla karşılık vermelidir. Bu ahlak gösterildiğinde, inşaAllah bu kişinin çevresindeki insanlar da yanlış olan kültürü uygulamaktan vazgeçecek ve bu kişinin gösterdiği samimi üsluba uyum göstereceklerdir.

    Ayrıca mümin, gerçekten fayda verecek bir faaliyetle, hikmetsiz ve amacından uzaklaşmış, oyalayıcı ve istenen sonucu vermeyecek faaliyetler arasındaki farkı da ayırt edebilmelidir.Bir konu ilk bakışta insana gerçekten faydalı görünebilir ve kişi bu niyetle, bu yöne yönelebilir. Ancak ikinci bir kez, daha akılcı düşünüldüğünde, insan karşısında bundan daha faydalı olabilecek yollar da olduğunu görür. Örneğin bir insan bir yöntem ile, saatler boyu emek vererek, ancak on-yirmi kişiye ulaşabilecekten; bir başka yöntem ile, bir-iki saat içerisinde onbinlerce kişiye hitap edebilecekse, elbetteki ikincisini tercih etmelidir. İşte internette ya da Facebook’ta da insanın bu gerçeği de göz önünde bulundurması çok önemlidir. Mümin hem aciliyetli olanı tespit edebilmeli, hem de daha akılcı ve hikmetli olanı seçebilecek iradeyi gösterebilmelidir.

    En tehlikeli ve en sinsi hastalıklardan biri: Aklı beğenme hastalığı

    Her insan çocukluk yaşlarının hemen ardından belirli bir eğitim süreci içerisine girer. Kişiliği zaman içerisinde sürekli olarak gelişirken; bilgisi, becerisi, yetenekleri de belirli yönlerde şekillenmeye başlar. Belirli bir yaştan sonra insan artık ailesinin ya da çevresinin desteği olmadan, yavaş yavaş kendi başına da küçük ya da büyük birtakım başarılara imza atmaya başlar. Ve zamanla bu irili ufaklı başarılar, elde edilen güzel sonuçlar, bu kişi açısından güzel bir birikim meydana getirir. Eğer bu kimse, aklı ve vicdanı açık bir kimseyse, bu durumda ahlakını da sürekli olarak geliştirip güzelleştirebilir.

    İşte bu noktada insan için yepyeni bir tehlike ortaya çıkar. Şeytan bu aşamada, bu kişiyi ele geçirmek için devreye girmeye hazırlanır. Çünkü şeytan, bu şartlardaki bir insana yaklaşabileceği bir yol bulmuştur kendince. Şeytanın insanda oluşturmak istediği ‘büyüklük’ hissi için gereken zemin oluşmuş, şeytanın hileli bir şekilde kullanabileceği pek çok delil çıkmıştır ortaya. Artık geriye kalan, bu kişiyi, her yaptığı şeyi ‘kendi aklı, becerisi ve gücü’ ile yaptığına ikna edip, bu ruh halini dışa yansıtan bozuk bir ahlak anlayışına sürükleyebilmesidir. Eğer şeytan bu insanı, elde ettiği tüm güzelliklerin, başardığı her iyi şeyin, aklettiği her olumlu detayın kendisinden kaynaklandığına inandırtabilirse, kendince üstlendiği görevi büyük ölçüde yerine getirebilecektir.

    İşte vicdanı yeteri kadar açık olmayan bir insan, şeytanın bu gibi telkinleri sonucunda, kimi zaman kendisi bile farkında olmadan, içinde sinsice gelişip büyüyecek bir hastalığa yakalanır. Bu hastalığın adı ‘aklı beğenmek’tir.

    İlk başlarda bu hastalığın tek farkında olan şeytandır. Ancak zamanla, hastalık yavaş yavaş dışarıya bazı alametler vermeye başlar. Çevresindeki insanlar bu kişide, yakalandığı hastalığın belirtilerini birer birer görmeye başlarlar. Çoğu zaman, ‘yalnızca kendi aklına güvenme, daima haklı olduğuna inanma, sadece kendi teşhislerini esas alma, herkese kendi dediklerini yaptırmaya çalışma, son sözü söylemenin takıntı haline gelmesi, başkalarının fikirlerine tabi olamama’ gibi belirtiler giderek bu kişilerde yoğunlaşmaya başlar. İşte artık hastalık ilerlemiş, kişinin tüm benliğini sarmış ve bedenini ele geçirmiştir.

    Ancak hastalığın dışarıya bu kadar çok alamet vermesinin iyi bir yanı da, her ne kadar ilerlemiş de olsa, insanlar tarafından çok açık bir şekilde fark edilebilir hale gelmiş olmasıdır. Çünkü bu şekilde hastalığın teşhis edilebilme ve bunun sonucunda da tedavi edilebilme imkanı oluşur.

    Fakat bu konuda unutulmaması gereken önemli bir bilgi daha vardır: Aklı beğenme hastalığının, yalnızca akıllı, yetenekli, becerikli, başarılı insanlarda görülebilen bir bozulma olduğu sanılmamalıdır. Dünyanın en medeniyetten en uzak yerinde, hiçbir kültüre, görgüye, bilgiye sahip olmayan bir insan da, hayatını sokaklarda bomboş yatarak, kendine zarar vererek, hiçbir konuda hiçbir emek vermeden yaşayan insanlar da bu hastalığa çok kolaylıkla yakalanabilmektedirler. Üstelik bu hastalığı çok derin ve köklü bir şekilde de yaşayabilmektedirler. Bu insanlar da, yazının başında anlatılan başarılı, yetenekli, hayatın her alanında yükselen bir insanda olduğu gibi, akıllarından, kültürlerinden, bilgi seviyelerinden, kararlarından, inançlarından, alışkanlıklarından çok emin olabilmekte; ve bu konuda kendilerinden başka hiçbir kimsenin sözüne itibar etmeyecek kadar kendilerine güvenebilmektedirler.

    İşte bu tablo, bu hastalığın nasıl bir müsibet olduğunun daha iyi anlaşılabilmesi açısından çok ibret verici ve düşündürücüdür.

    Bu durum, şeytanın bir insanı gerçek konumunun tam zıttına dahi inandırtabilecek kadar sinsi bir oyun ve kandırmaca içerisinde olduğunu göstermektedir.

    Ve bu durum aynı zamanda da, dünyanın en aciz insanında da, en kibirli insanında da nefsin etkisinin aynı olabildiğini; insanın, nefsinin kandırmacalarına uyması sonucunda ne kadar büyük bir gaflete kapılabileceğini ortaya koymaktadır.

    Çözüm ise, elbetteki her konuda olduğu gibi yalnızca Kuran’dadır. Kuran insana, Allah'ın büyüklüğünü ve bu duruma karşılık insanın içerisinde bulunduğu aczi çok açık bir şekilde göstermektedir. Kuran ahlakını tam olarak yaşayan bir insan, Allah'ın izniyle asla aklını beğenip büyüklenme hastalığına yakalanmayacaktır. Bu konuda anlık bir gaflet yaşasa bile, hemen akabinde Allah'ın kudretini bilerek acizliğini ve muhtaçlığını hatırlayarak Rabbimiz'in gücüne teslim olacaktır.

    Peygamberler bu konuda müminler için çok güzel birer örnektir. Peygamberler Allah’ın lütfetmesiyle dünyanın en güzel ahlaklı insanlarıdırlar. Ancak bu güzel özelliklerine rağmen, asla Rabbimiz'e karşı olan acizliklerini de unutmamış olan insanlardır. Bütün bu güzel ahlaklarına, üstün yönlerine, keskin akıllarına, elde ettikleri başarılara rağmen, peygamberler aynı zamanda da dünyanın en tevazulu, en teslimiyetli, en yumuşakbaşlı ve en mülayim insanlarıdır. Onların bu üstün ahlakı, akıl beğenme hastalığından sakınmak isteyen tüm Müslümanlar için çok güzel birer örnektir.

    İnsanın aczini bilmesi, Allah'ın büyüklüğünü kavramasıyla mümkündür. Herşeyi ona veren, lütfeden yalnızca Allah'tır. O halde insan, sahip olduğunu zannettiği maddi manevi ne varsa, bunların hiçbirinin aslında kendisinden olmadığını unutmamalıdır. Herşey zaten Allah'ındır; Allah'a aittir. İnsanın ‘akıl’ dediği ve akledebildiğinde de çok beğendiği sonuçlar, yalnızca Allah'ın birer yaratmasıdır. Allah'ın sonsuz aklının insanda tecelli etmesidir. Öyleyse insanın yapması gereken aklını beğenmek değil, yalnızca aczini bilerek ve tevazuyla Allah'a olan şükrünü ve teslimiyetini göstermeye çalışmak olmalıdır.

    Mehdi’nin çıkışından evvel, (her tarafı) aydınlatan kuyruklu bir yıldız doğacaktır.”(Kıyamet Alametleri, s. 200)