Ahirzaman Ve Hz. Mehdi
Kıyametin hemen yakınında anarşi ve kargaşa günleri vardır.
Güzel Hatırlatmalar
-
"Dünyadan beş bin altı yüz yıl geçmiştir". Bu ümmetin ömrü bin (1000) seneyi geçecek, fakat bin beş yüz (1500) seneyi pek geçmeyecek.
(Kıyamet Alametleri, Medineli Allame Muhammed b. Resul el-Hüseyni el-Berzenci, Pamuk Yayıncılık, İstanbul, 2002, s. 299)
-
Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Evlatlarımdan olan Mehdi’yi inkar eden beni inkar etmiştir.”
(Bihar-ul Envar, c.51, s.73)
-
Eğer müşriklerden biri, senden 'eman isterse', ona eman ver; öyle ki Allah'ın sözünü dinlemiş olsun, sonra onu 'güvenlik içinde olacağı yere ulaştır.' Bu, onların elbette bilmeyen bir topluluk olmaları nedeniyledir.
(Tevbe Suresi, 6)
Güzel Konular
Gününe ya da saatine göre farklı ve sürpriz bir kişilik gösteren bir kişiyle dost olmak ister misiniz?
Çocukluk yıllarından itibaren karşılaştıkları olaylar, insanların kişiliklerinin gelişmesine pek çok yönden etki eder. Bazen zorluk ve sıkıntılar, bazen hastalıklar, ölümler, bazen de nimetlerin artışı ve elde edilen başarılar insanların kişiliklerini olgunlaştırır. Bu tarzda zamanla ve yaşanan olaylarla sürekli daha olumluya giden bir kişilik değişimi, insanlar için güzel bir nimettir.
Ancak bir de, insanların kişiliklerinin sağlam olmamasından kaynaklanan, ‘kişilik oynamaları’ vardır. Fakat bu oynamalardan kaynaklanan değişikliklerde sürekli daya iyiye giden bir gelişme söz konusu değildir. Dikkat çeken temel özellik, sadece ‘kişiliğin sürekli değişken olması’dır.
İnsan hayatında yaşanabilecek küçük büyük, sıradan ya da önemli her türlü olay, bu tür insanların kişiliklerinin değişmesine etki edebilir. Bir gün havanın yağmurlu, karanlık, kasvetli, karlı, yağmurlu ya da güneşli olması; bir gün yeteri kadar uyuyamamış ya da istedikleri yemeği yiyememiş olmaları, bir başka gün televizyonda izledikleri duygusal bir film, o kişinin o günkü karakterinin değişmesine yol açabilir. Aynı şekilde o gün işyerlerinde yaşadıkları bir olay ya da kendilerince aksilik olarak nitelendirdikleri bir durum bambaşka bir karaktere bürünmelerine neden olur. Bir sebeple aniden neşelenebilir, bir başka sebeple aniden hüzünlenebilir; günler ya da haftalar boyunca bu duyguların etkisi altında kalabilirler.
Kişiliklerinin neye göre ve ne zaman değişeceği konusunda hiçbir fikir yürütmek mümkün olmaz. Yıllardır o kimseyi tanıyan bir kişi, onunla karşılaştığında her zaman tanıdığı o kişiyi göreceğini zannederken, neredeyse hiç tanımadığı yepyeni bir insanla karşılaşmış gibi olur. Her zaman kendisine yapılan bir espriyi neşeyle ve kalenderlikle karşılayan bu kişi, bir gün birdenbire yapılan espirilere alınganlıkla, terslikle karşılık verebilir. Ya da her zaman kendisinden yardım istenildiğinde, fedakarlıkla yardım eden bu kişi, bir gün bu tarz bir talebi hoşnutsuzluk ve isteksizlikle karşılayabilir. Her zaman çok hızlı, çalışkan ve sorumluluk sahibiyken, bir gün lakayt, sorumsuz ve ilgisiz bir tavır takınabilir. Kısacası bir günü bir gününe; bir saati bir saatine uymaz. Bu değişiklikleri önceden tahmin etmek mümkün olmadığı için, bu insanlarla dostluk kuran kimseler sürekli sürpriz kişiliklerle karşılaşırlar.
Bu tür kimselerin gösterdikleri bu değişken kişilik modeli, son derece tedirgin edicidir. Çünkü güvenilir bir insanın en önemli özelliklerinden biri, karakterinin sağlamlığıdır. Bu da ancak bir kişinin imanlı olmasıyla mümkün olabilir. Sağlam karakterli bir insan, şartlar her ne olursa olsun; ne tür zorluklarla ya da ne tür nimetlerle karşılaşırlarsa karşılaşsın, kişiliğindeki özelliklerden hiçbir şekilde taviz vermez. Böyle kimseler sadıklarsa, her zaman sadıktırlar. Fedakarlarsa, her zaman fedakardırlar. Güvenilirlerse, her zaman güvenilirlerdir. Ne hava şartları, ne mevsim değişiklikleri, ne elde ettikleri başarılar, ne yaşadıkları zorluklar bu kimselerin o günkü ruh hallerine etki edemez. Çünkü müminler kişiliklerini Kuran’a göre şekillendirirler. Ve her an Kuran ahlakını en mükemmel şekilde yaşamayı hedefledikleri için de, gününe ya da saatine göre bu ahlaklarını değiştirmezler.
İnsanların bu konuda kendilerine almaları gereken ölçü şudur: Kendileri, kişiliği sürekli değişen, bir günü bir gününe uymayan, her gün her saat sürpriz bir tavır gösterebilen bir insanla yakın dost ve arkadaş olmak isterler mi? Elbetteki kimse böyle bir durumla karşı karşıya kalmak istemez. Her insan, karşısında güvenebileceği, tanıdığından emin olduğu, ne zaman ne yapacağını, neye nasıl tepki vereceğini bildiği bir insan olmasını ister.
İşte bu nedenle, her insanın bu gerçeği göz önünde bulundurarak, kendi kişiliğini de bu şekilde sağlamlaştırması ve güvenilir bir kimse olmayı hedeflemesi gerekir.
Müminler, cahiliye insanlarında görülen bu tarzda değişken bir karakter yaşamayı hiçbir şekilde kabul etmemelidirler. İman eden bir insan eğer iyi, hoşgörülü, merhametli, hoşsohbet, kalender, çalışkan, olgun bir insansa, -en az- sürekli bu şekilde olmalıdır. Ve zamanla, sürekli olarak kendini daha da geliştirip, daha da iyi hale getirmeyi hedeflemesi gerekir.
Allah’ın rızasına en uygun olan ahlak şekli budur. Allah Kuran'da, “sürekli olan salih davranışların Allah Katında makbul tutulacağını” şöyle bildirmiştir:
Mal ve çocuklar, dünya hayatının çekici-süsüdür; sürekli olan 'salih davranışlar' ise, Rabbinin Katında sevap bakımından daha hayırlıdır, umut etmek bakımından da daha hayırlıdır.
(Kehf Suresi, 46)
''Akıl beğenme hastalığı''ndan kurtulmanın yolları...
Çoğu insanın farkında olmadan yakalandığı, adı konulmamış çok önemli bir hastalık türü vardır: Bu, insanın, “aklını aşırı derecede beğenmesi ve dünyada herşeyden, herkesten çok kendi aklına güvenir hale gelmesi”dir.
Böyle bir insan, çevresindeki her olayı çok iyi kavradığını, her insanı çok iyi tanıdığını zanneder. Her konuda olabilecek en doğru analizleri kendisinin yaptığına inanır. Herkes hakkında kendine göre belirli teşhisleri vardır. Ve bunların olabilecek en isabetli teşhisler olduğundan kesin emindir. Kim ne derse desin, olaylara ve insanlara başka bir bakış açısından bakabilmesi mümkün olmaz. Böyle bir aşamada, bir konuda o kişiye ne açık deliller sunulması ne de mantıklı açıklamalar yapılması fayda vermez. Bu kişi sadece kendi bildiğine inanır, kendi bildiği gibi düşünür ve kendi bildiğini uygular.
Bir an için bile olsun, “olaylara, insanlara ve yaşadıklarıma bir başka bir bakış açısıyla bakayım” demez. Kendinden çok emindir. Olayların bambaşka anlamları olabileceğinden, insanların tavırlarının çok farklı amaçlar taşıyabileceğinden en ufak bir şüphe dahi duymaz. Olayların, kendi gördüğü kısmı gibi, göremediği kısımları da olabileceğini düşünmez. İlk gördüğü kadarıyla, olaylar ve insanlar hakkında kesin ve peşin hükümler verir.
Bu tür kimselerin bir başka önemli özellikleri ise, kendi çıkarımlarını zaman içerisinde sürekli olarak daha da pekiştirmeleridir. Herşeye kendi bakış açıları ve önyargılarıyla baktıkları için, kendilerine göre bu yönde sahte deliller bulmakta da hiç zorlanmazlar. Giderek kendilerinden başka hiç kimseyi dinlemeyecek ve manen hiçbir gerçeği göremeyecek kadar körleşirler. Bu manevi korlük sonucunda da, kendilerini nasıl yanlış bir yola ve nasıl tehlikeli bir sona doğru sürüklediklerini fark edemeyecek hale gelirler.
Tüm bunların sonucunda da gerçek anlamda “akıllı” olma vasıflarını kaybederler. İyiyi kötü, kötüyü iyi; güzeli çirkin, çirkini güzel, doğruyu yanlış, yanlışı doğru algılamaya başlarlar. Kendilerine iyilik olarak yapılan bir tavrın altında art niyetli bir tavır olduğundan emir olurlar. Ya da kendilerine gösterilen güzel bir tavrın ardında başka bir amaç olduğu kanaatine varırlar. Hiçbir kusur bulamadıkları normal bir tavra ise, “suni ve doğal olmadığı” yakıştırmasını yaparlar. Ahiretlerine fayda verecek, nefislerini eğitecek bir yaklaşımı, kendilerince adaletsiz, merhametsiz, sevgisiz bir tavır olarak nitelendirirler. Daha güzel ahlaklı olmalarına vesile olacak bir olayı, aleyhlerinde zannederler. İnsanların yüzlerine bakarak, anlamlar çıkarırlar. Sözlü olarak hiçbir şey duymadıkları halde, sırf bakışlarından, insanların kendileri hakkında olumsuz bir kanaatleri olduğuna inanırlar. Bunlar gibi daha pek çok konuda yaptıkları pek çok teşhis vardır. Karşılarındaki insanlar ne kadar aksi yönde açıklama yaparlarsa yapsınlar, bu kimseleri doğru düşünmeye ikna edemezler.
İnsanlar, içerisine düştükleri bu durumun zararını ve tehlikesini ilk başlarda o kadar iyi kavrayamazlar. Oysa ki bu, önlem alınmadığı takdirde insanı dünyada da ahirette de yıkıma sürükleyebilecek çok tehlikeli bir hastalıktır. İnsanı sürekli olarak mutsuz eden, isabetsiz düşündürten, isabetsiz kararlar aldırtan, insanlardan uzaklaştıran, güzel olan hemen herşeyi yıkıp tahrip eden bir bakış açısıdır.
Böyle bir duruma gelen bir kişinin yapması gereken; aklını, teşhislerini, analizlerini, çıkarımlarını bir kenara bırakıp tümünü unutmaktır. Kendini Allah'a, Kuran'a, Allah'ın yarattığı kadere tam teslim etmeli, her yaşadığı olaya Allah'a güvenle, tevekkülle yaklaşmalıdır. Kuran'ı rehber edinmeli, her teşhisini, her analizini Kuran'a göre yapmalıdır. İmanlarına ve akıllarına güvendiği müminlerin öğütlerine tam tabi olmalı, kendisine yapılan Kuran ahlakına dayalı her çağrıya kulak vermelidir. Aklına, mantığına ne kadar aykırı gelirse gelsin, bu öğütlere hiç bir şekilde karşı açıklamalar getirmemelidir.
Diğer yandan insanın, aklından bu kadar emin hale gelmesinden, içinde duyduğu bu büyüklük hissinden dolayı Allah'tan korkup sakınması ve hemen Allah'a sığınması gerekir. Çünkü insan Allah'ın verdiği çok sınırlı bir akla sahiptir. Acz içindedir. Kendinden bu kadar emin olmasına yol açacak hiçbir özelliği yoktur. Böyle bir büyüklük hissi ve kendinden eminliğin, şeytanın bir aldatmacası olduğu açıktır. Bu nedenle şeytanın oyununu en hızlı ve en kesin şekilde bozmalı, mutlaka Allah'tan, Kuran'dan ve müminlerden yana tavır almalıdır.
Kuran'da yer alan “Allah'a karşı haksız yere büyüklenme” ile ilgili ayetleri düşünmeli, bu ahlakın getirebileceği pişmanlık dolu sondan Allah'a sığınmalıdır.
Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları ayetlerimden engelleyeceğim.Onlar her ayeti görseler bile ona inanmazlar; dosdoğru yolu (rüşd yolunu) da görseler, yol olarak benimsemezler, azgınlık yolunu, gördüklerinde ise onu yol olarak benimserler. Bu, onların ayetlerimizi yalanlamaları ve onlardan gafil olmaları dolayısıyladır. (Araf Suresi, 146)
Ona ayetlerimiz okunduğunda, sanki işitmiyormuş ve kulaklarında bir ağırlık varmış gibi, büyüklük taslayarak (müstekbirce) sırtını çevirir. Artık sen ona acı bir azap ile müjde ver. (Lokman Suresi, 7)
"İnsanlara yanağını çevirip (büyüklenme) ve böbürlenmiş olarak yeryüzünde yürüme. Çünkü Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez." (Lokman Suresi, 18)
Öyleyse içinde ebedi kalıcılar olarak cehennemin kapılarından girin. Büyüklük taslayanların konaklama yeri ne kötüdür. (Nahl Suresi, 29)
Bizim ayetlerimize, ancak kendilerine hatırlatıldığı zaman, hemen secdeye kapananlar, Rablerini hamd ile tesbih edenler ve büyüklük taslamayan (müstekbir olmayan)lar iman eder. (Secde Suresi, 15)
Akıl kullanmak bir ayrıcalıktır
Bazı insanlar, çoğunluğa göre çok daha dikkat çekici şekilde üstün özelliklere sahiptirler. Görenler bu kimselere karşı içlerinde derin bir saygı ve hayranlık duyarlar. Ancak bu hayranlıklarının neden kaynaklandığı üzerinde pek düşünmezler. Dışarıdan bakan kimi insanlar da, bu kişinin doğal olarak böyle üstün vasıflara sahip olduğunu sanırlar. Kişiliğinin ya da fıtratının bu şekilde olduğunu, bu nedenle de hiç zorlanmadan böyle bir beğeni kazandıklarını düşünürler. Oysa ki hayranlıkla izlenen bu kişinin en önemli vasıflarından biri ‘akıl kullanması’dır. Sahip olduğu üstünlükler, bu akıl kullanmanın sonucunda ortaya çıkmaktadır.
İnsanların bir kısmı, bir insanın ahlakındaki bu güzelliklerden istifade etmek söz konusu olduğunda memnuniyetle bunu kabul eder. Ama aynı güzelliklerin kendilerinde de oluşması için akıl kullanmaya yanaşmazlar. Bunu çok zahmetli bir çaba olarak görür, bunun yerine ‘akıl kullanan kimseleri taklit etmeyi’ tercih ederler. Kuran'da bu kimselerin durumu, “… Onların çoğu akıl erdirmez.” (Maide Suresi, 103) ayetiyle haber verilmiştir.
Ancak akıl kullanmayıp sadece aklı taklit etmek, ne kişilerin kendileri açısından istedikleri sonucu verir, ne de çevrelerindeki insanlar üzerinde bir beğeni oluşturur. Hazıra konan, ezberci, akıl kullanmaya dayalı olmayan bu model, tam tersine, çoğu zaman insanları olumsuz yönde etkiler. Aklını kullanmadan, sadece aktarıcı konumdaki bir insanın sözleri, çevrede istenen ilgiyi oluşturmaz. Hatta adeta bir hipnoz etkisi yaparak, dinleyenlerin, çok ilgi çekici bir konuda dahi beyinlerinin uyuşmasına ve dikkatlerinin dağılmasına neden olur. Aynı şekilde taklidi olarak yapılan tavırlar da, karşı tarafta rahatsızlık meydana getirir. Bu tavırların, akıl kullanılarak, en uygun, en gerekli ve en isabetli şekilde, en yerinde, çevrede oluşturacağı etkinin en iyi şekilde hesaplanarak, en yeterli miktarda uygulanmamış olması ile, akıl kullanan bir kişinin tavırları arasında büyük bir tezat oluşur.
Akıl kullanmayıp böyle bir stili benimseyen insanların dikkate almadıkları asıl konu ise, akıl kullanmanın bir insan için çok büyük bir nimet, ayrıcalık ve konfor olmasıdır. Akıl kullanmak aynı zamanda çok zevklidir de. Bir insan akıl kullandıkça, hayatının her alanında olabilecek en güzel hayat şeklini elde etmiş olur. Dünyadaki tüm nimetlerden olabilecek en fazla zevki alabilecek bir anlayış kazanır. Herşeyi olabilecek en kısa zamanda çözüme kavuşturur. Ahlakını ve kişiliğini olabilecek en mükemmel hale getirir. Her özelliğiyle çevresinde mutlak bir beğeni ve hayranlık oluşturur. Her sözü alışılmadık, orjinal, ülfet kırıcı, etkili, hikmetli ve insanlara olabilecek en fazla faydayı sağlayacak şekildedir. Tavırlarında ve konuşmalarında rahatsız edici hiçbir detaya rastlanmaz. Her sözünün çevresine yapacağı etkiyi ve bunların risklerini en iyi şekilde hesaplayarak konuşur. Herkesin sevgisini, saygısını, yakınlığını, dostluğunu, güvenini kazanır. Kendisi de sevgiyi, saygıyı, dostluğu en mükemmel şekilde yaşayabilecek bir derinlik elde eder.
Elbetteki isteyen her insanın akıl kullanabilmesi söz konusu değildir. Akıl, ancak iman ile ortaya çıkar. Bir insan Allah'ı ne kadar çok seviyorsa, Allah'tan ne kadar çok korkuyorsa, Allah'ın buyruklarını dünyadaki herşeyden ne kadar üstte tutuyorsa, Allah ona o oranda akıl, samimiyet ve şuur açıklığı verir.
Bu nedenle, özellikle de bu imani gerçeği bilen insanların aklı taklit etmek yerine, gerçekten akıl kullanan bir insan olmaya çok özenmeleri ve bu yönde ciddi bir çaba içinde olmaları gerekir. Bunun bir insan için dünya hayatında olabilecek en büyük nimetlerden biri olduğunun anlaşılması çok önemlidir. Akıl kullanan bir insan ile akıl kullanmayıp sadece taklitçi ve aktarıcı konumunda olan bir insanın hayatı arasında çok büyük farklılıklar vardır. Ancak, aklını açmayan bir insan, içerisinde bulunduğu bu durum dolayısıyla aslında nasıl büyük bir kayıp içerisinde olduğunun farkında değildir. Ancak akıllı bir insan bu kişilerin kaybını fark edebilecek bir şuur açıklığı içerisindedir.
Bu nedenle her insanın, kendisi için, aklını az kullanıyor olabileceği ihtimalini düşünmesi ve bu ihtimale göre aklını çok daha iyi kullanmaya çalışması gerekir. İnsan Allah'a karşı dürüst ve samimi olursa, Allah ona her an her olayda ne yapması gerektiğini; en akılcı sözleri, en akılcı davranışları ilham eder. Kim Allah'a karşı çok samimi olursa, Allah onu çok akıllı kılar. Allah Kuran'da bu gerçeği insanlara şöyle bildirmiştir:
Ey iman edenler, Allah'tan korkup-sakınırsanız, size doğruyu yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış (furkan) verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah büyük fazl sahibidir.(Enfal Suresi, 29)
Mehdi’nin çıkışından evvel, (her tarafı) aydınlatan kuyruklu bir yıldız doğacaktır.”(Kıyamet Alametleri, s. 200)