Ahirzaman Ve Hz. Mehdi

Kıyametin hemen yakınında anarşi ve kargaşa günleri vardır.

    Güzel Hatırlatmalar

    • "Dünyadan beş bin altı yüz yıl geçmiştir". Bu ümmetin ömrü bin (1000) seneyi geçecek, fakat bin beş yüz (1500) seneyi pek geçmeyecek.

      (Kıyamet Alametleri, Medineli Allame Muhammed b. Resul el-Hüseyni el-Berzenci, Pamuk Yayıncılık, İstanbul, 2002, s. 299)

    • Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Evlatlarımdan olan Mehdi’yi inkar eden beni inkar etmiştir.”

      (Bihar-ul Envar, c.51, s.73)

    • Eğer müşriklerden biri, senden 'eman isterse', ona eman ver; öyle ki Allah'ın sözünü dinlemiş olsun, sonra onu 'güvenlik içinde olacağı yere ulaştır.' Bu, onların elbette bilmeyen bir topluluk olmaları nedeniyledir.

      (Tevbe Suresi, 6)

    Güzel Konular

    Güzel Konular

    İnsan kendini olumsuz düşüncelere teslim edip bırakmamalıdır...

    Bazen insan, herhangi bir konuda hiç çaba harcamasa da, yine de kendiliğinden ortaya iyi bir şeyler çıkacağına inanır. Oysa ki bu tümüyle yanlış bir inançtır. Hiçbir güzellik çaba harcamadan kendi kendine ortaya çıkmaz. Bu, Allah'ın insanlar için yarattığı imtihanın bir kuralıdır.

    İnsan nefsinde, iyi ve kötü olan herşey biraradadır. Bu da, Allah'ın insanlar için yarattığı imtihanın bir başka özelliğidir. İnsan, hayatının son saniyesine kadar nefsindeki kötülüklere karşı mücadele etmek durumundadır. Nefsini kendi haline bıraktığı takdirde, bu iyilikler hiçbir zaman için kendi kendine kötülükleri yenerek baskın çıkamaz. İnsan bunun için sürekli olarak çaba harcamalıdır. Aklını, iradesini, vicdanını sürekli olarak daha iyi olabilmek için kullanmalıdır.

    İnsanın bu mücadelesinde irade kullanarak elde etmesi gereken özelliklerden biri de ‘olumlu düşünmek’tir. İyi ve kötünün birarada olduğu ‘nefsin, insanları olumsuz düşünmeye teşvik etme özelliği’ de vardır. Ve elbetteki bunu, çeşitli kılıflarla örterek, doğru ve mantıklı göstererek, hatta akılcılığın bir gereği olduğunu düşündürterek yapmaya çalışır. Olumlu düşünmenin bir anlamda ‘kendini kandırmak’ olacağını, ‘olumsuzlukları düşünmenin ise, insanı her zaman için daha iyi ve tedbirli hale getireceğini’, ‘daha akılcı adımlar atmasını sağlayacağını’, ‘böyle bir insanın tehlikeleri, riskleri çok daha iyi göreceğini’telkin eder. İnsanları, olumsuz düşünmenin ‘gerçekçilik’, olumlu düşünmenin ise ‘insanın kendini kandırması’ olduğuna inandırtmaya gayret eder.

    İnsanın böyle bir durumda Kuran ahlakından yana tavır alması gerektiği çok açıktır. Allah Kuran'da Müslümanlara ‘tevekkül etmeyi, her olayı hayra yormayı, Allah'ın kaderde herşeyi hayırla yarattığını düşünmeyi, her ne olursa olsun her konuda Allah'tan ümitvar olmayı’ bildirmiştir. O halde mümin, Kuran'ı ölçü aldığı için, şeytan ya da nefsi aksini her ne kadar makul görünen delillerle süslese de, olumlu düşünmekten yana tavır koyacaktır.

    Ayrıca insan gerekirse ‘olumlu düşünmek’ ile ‘olumsuz düşünmenin’ insanlara kazandırdıklarını ve kaybettirdiklerini basit ve hızlı bir mantık kıyaslamasıyla da çok açık bir şekilde kavrayabilir.

    Olumsuz düşünmek, kişiyi en başta Allah'ın rızasına uygun düşünmekten ve Allah'ın razı olacağı ahlakı yaşamaktan uzaklaştırır. Allah'ı ve Allah'ın sonsuz güzel sıfatlarını unutmasına neden olur (Allah'ı tenzih ederiz). Allah'ın aklını, şefkatini, merhametini, sevgisini, adaletini, kullarına olan yakınlığını, dualara karşılık veren olduğunu, samimi olan kullarını affedeceğini, ahirette herşeyin karşılığını en güzeli ve en fazlasıyla vereceğini unutturur. Dünyada olup biten olayların Allah'tan bağımsız olarak gerçekleştiği (Allah'ı tenzih ederiz) inancına kapılmasını yol açar. Tüm bunların sonucunda da kişinin cahiliye insanlarının mantığıyla düşünmesini sağlar. Bu da insanı daimi bir üzüntü içerisine sokar. Her olaya karamsar bir bakış açısıyla bakan; karanlık, kasvetli, içine kapalı, mutsuz bir insan modeli ortaya çıkar. Böyle bir kişi, aklındaki bozuk mantık örgülerinden dolayı çevresindeki insanlara ve yaşadığı olaylara karşı yapıcı bir tavır sergileyemez. Etrafındaki insanlara karşı hep olabilecek en olumsuz ihtimallerle yaklaştığı için alabildiğine şüpheci, önyargılı, mesafeli ve küskün bir tavır içindedir. Negatif düşünen, negatif konuşan, negatif adımlar atan bir insan olarak çevresindeki insanların sevgisini, saygısını, güvenini kaybeder. Yanında rahat edilemeyen ve dostluğu tercih edilmeyen bir insan haline gelir. Kimseyi gerçek anlamda gönül rahatlığıyla sevemez, kimseye şüphe duymadan güvenemez. Hayatı sürekli tedirginlik, mutsuzluk, üzüntü ve karamsarlık içinde geçer. Tüm bunların sonucunda da, manevi açıdan olduğu gibi fiziksel olarak da pek çok yönden güçsüz düşer.

    Bunun yanında, olumlu düşünen bir insan ise, bu özelliğiyle herşeyden önce Allah'ın razı olacağı ahlakı göstermiş olur. Çünkü olumlu düşünmek, Allah'ın beğendiği ahlakın, samimi imanın, Allah'a duyulan güven ve teslimiyetin bir gereğidir. Bu ahlakı yaşayan kişinin vicdanı rahattır, çünkü Kuran'a uygun bir tavır içerisindedir. Yaşadığı olayları, etrafındaki insanları Allah'ın istediği ve beğendiği şekilde yorumlamaktadır. Her olayı hayra yoran, herşeyin güzel yönlerini gören bir yaklaşımı vardır. Yaşadığı olaylardaki olumsuzlukları bulup, bunlara üzülüp, sıkılıp karamsarlığa kapılmak yerine; %1’lik bile bir güzellik varsa, bu nimet için Allah'a şükreden ve bunun sevincini yaşayan bir ahlak içerisindedir. Allah'ın her insan için olduğu gibi, kendisi için de sayısız nimet yarattığının farkındadır. Olumsuz gibi görünen tüm olayların Allah'ın birer imtihanı olduğunu ve ‘Allah'tan yana tavır gösterildiğinde’ bunların her birinin, dünyada ve ahirette kişiyi nimete kavuşturacak vesileler olduğunu bilir. En zor, en kormaşık, en sıkıntılı olaylarda bile olumsuz düşünmez çünkü ‘Allah'ın, samimi kullarına kesin olarak yardım edeceğini’ unutmaz. Gücünün yetmediği bir şeyde paniğe kapılmaz, çünkü Allah'ın sonsuz güç sahibi olduğunun şuurundadır. Olayların kendi kendine olmadığını; Allah'ın herşeyi hayır ve hikmetlerle yarattığını bildiği için her yaşadığında bir güzellik görür. Tüm bu gerçekleri bilmesi, ona dünyada daimi bir huzur ve mutluluk kazandırır. Her ne olursa olsun, Allah'tan ümitvar olmanın, Allah'a çok güvenmenin, Allah'ın yardımını ummanın rahatlığı içerisindedir. Her konuda son derece pozitif ve yapıcı bir yaklaşımı vardır. Olaylarda ya da insanlardaki olumsuzlukların, eksikliklerin, kusurların elbetteki farkındadır. Ama bunun çözümünün, herşeye karamsar bir bakış açısıyla bakıp, üzülüp, sıkılıp, ters tavır almak olmadığını bilir. Bu eksiklikleri gidermek için atacağı her adımı Allah'a güvenerek, olumlu düşünerek, ümitvar olarak, güzellikleri görüp bunları esas alarak yapar. Dolayısıyla çevrelerinde en sevilen, akıllarına en çok güven duyulan, sözlerine en çok itimad edilen, fikirlerine en çok danışılan, dostlukları en çok tercih edilen insanlar, işte olumlu düşünen, bu ahlaka sahip kimselerdir.

    Ayrıca ‘olumlu düşünmek’, ‘kendini kandırmak’ ya da ‘gerçekçi düşünmemek’ değildir. Aksinepek çok insanın göremediği asıl gerçeği görmek; ‘Allah'ın sonsuz gücünü gereği gibi takdir edebilmek, Allah'ın dilediği herşeyi yapabileceğini bilmek’ demektir. Asıl gerçekçilik budur. Asıl doğruluk, dürüstlük budur. Asıl aksi, insanın kendini kandırmasıdır. Çünkü aksini düşünen insan, herşeyi kendisinin ya da karşısındaki insanların yapacağını zannetmektedir. Kendi gücünün ve insanların gücünün ne kadar sınırlı olduğunu; varlıkların ne kadar acz içerisinde olduğunu gördükçe de, kendince olumsuz düşüncelere kapılmaktadır. Oysa ki kendi gücü zaten hiçbir şeye yetmez. İnsana olumlu düşünebilme, ümitvar olabilme, her olayın sonucundan bir güzellik umma gücünü veren ‘Allah'ın gücüne olan inancı’ ve‘Allah'ın gücünü gereği gibi kavrayabilmiş olması’dır.

    Tüm bu gerçekleri dikkatle gözden geçiren bir insan, ‘Allah'ın rızasının, olumlu düşünmekte olduğunu’ görmelidir. Bununla birlikte, olumsuz düşünmenin insana hiçbir faydası olmadığını; aksine kişinin hayatını çok kötü ve kavruk hale getirdiğini, çok zorlaştırdığını ve manen çok kalitesizleştirdiğini kavramalıdır. İnsanı bir üzüntüden bir başkasına sürükleyen, her yerde, her olayda kişiye mutsuzluğun kapısını açan, ne kendisine ne de başkalarına hiçbir faydası olmayan şeytani bir bakış açısı olduğunu anlamalıdır. Kuran ahlakı insanın, Allah'ın insanlar üzerindeki büyük lütfunu görmesine, etrafındaki güzelliklerin sevincini ve mutluluğunu yaşamasına, tüm bunlar için Allah'a gönülden şükretmesine ve en zor şartlarda bile Allah'tan güzellik ummasına vesile olur. İşte asıl gerçekçilik budur.

    Bunun yanı sıra olumsuz düşünmenin ‘tedbircilik’ olduğunu sanan bir insan, bu konuda da tamamıyla yanılmaktadır.Öylesine karamsar, çökmüş, içine kapanmış, mutsuz, ümitsiz bir insanın gerçek anlamda tedbir alabilmesi zaten pek mümkün değildir. Doğru düşünebilme, olayları olduğu gibi görüp isabetli değerlendirebilme ve tedbir alabilme yeteneğini, yaşadığı ruh haliyle birlikte zaten kaybetmiş durumdadır. İnsan tedbir alabilmeyi, ancak olumlu düşünmenin getireceği huzurlu, akılcı, pozitif ve dengeli bir ruh hali içerisindeyken gerçekleştirebilir. İnsanları, olayları ve tehlikeleri doğru analiz edebilmesi, ancak böyle makul bir bakış açısı içerisindeyken mümkün olabilir.

    Allah'ın Kuran'da insanlara bildirdiği bir sır vardır.İnsan, olumsuzluklardansa, çevresindeki güzellikleri, nimetleri, olumlu gelişmeleri görebildiği ve bu bakış açısıyla düşünebildiği tekdirde ‘Allah bu kişiye olan nimetini daha da fazla artırmaktadır’. Aksi olduğunda, yani insan sürekli içerisinde bulunduğu şartlardan, yaşadığı olaylardan, çevresindeki insanlardan şikayetçi olduğu, yalnızca eksiklikleri, kusurları görebildiği, güzelliklerin ise gereği gibi farkına varamadığında ise, bu kişi kendi oluşturduğu mutsuzluğun getirdiği kötü bir hayat yaşamaktadır.

    İşte her insanın, Allah'ın bildirdiği bu sırrı iyi düşünmesi gerekir. En zor şartlar altındaki insanın bile hayatında, sevineceği, mutlu olacağı, şükredeceği çok fazla nimet ve güzellik vardır. Eğer az bir nimete dahi şükretmesini, az bir olumlulukta bile ümidi görebilmesini başarırsa, Allah ona Katından, dünyada ve ahirette çok daha fazlasını verecektir. Allah Kuran'da insanlar üzerindeki nimetinin eşsizliğini ve nimete şükretmenin sırrını şöyle bildirmiştir:

    "Rabbiniz şöyle buyurmuştu:Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size artırırım ve andolsun, eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz, Benim azabım pek şiddetlidir." (İbrahim Suresi, 7)

    Size her istediğiniz şeyi verdi. Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalkışırsanız, onu sayıp-bitirmeye güç yetiremezsiniz.Gerçek şu ki, insan pek zalimdir, pek nankördür. (İbrahim Suresi, 34)

    Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalkışacak olursanız, onu bir genelleme yaparak bile sayamazsınız.Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (Nahl Suresi, 18)

    İnsan hayatı boyunca, en sıkıntılı anlarında bile bu gerçekleri asla unutmamalıdır. Hayatının sonuna kadar olumlu düşünmekten yana kesin bir karar almalı ve her ne yaşarsa yaşasın, bu kararından asla geri dönmemelidir.

    Ancak şu da asla unutulmamalıdır ki insan, güzel ahlakı, olumlu düşünmeyi, Allah'tan ümitvar olmayı, nimete kavuşabilmek için değil, Allah'ın rızasını kazanabilmek için yaşamalıdır. Allah Katında asıl makbul olacak olan budur. Çünkü Allah'ın rızası, dünyadaki ve ahiretteki tüm nimetlerin üzerindedir.Allah razı olduğunda Allah zaten nimetini lütfedecektir. Fakat bu güzellik ancak, -Allah’ın izniyle- Allah'ın rızasının hiçbir nimet ile kıyaslanmayacak kadar büyük bir lütuf olduğunu kavrayan insanlara nasip olacaktır.

    İnsan çevresinde gördüğü bir tavrı öncelikle şüpheyle ve olumsuz bir bakış açısıyla algılama eğilimindedir. Ancak gerçekler her zaman ilk bakışta algılandığı gibi olmayabilir. Mümin nefsindeki bu eğilime karşı hüsn-ü zan ederek tedbir almalıdır.

    İnsanlar bir duruma şahit olduklarında ya da bir olayla karşılaştıklarında refleks olarak ilk önce bunu olabilecek en olumsuz ihtimale göre yorumlama eğilimi gösterirler. Bu yaklaşımın ardında elbetteki haklı pek çok yön vardır. Ve yapılan bu ilk teşhisler, çoğu zaman pek çok konuda doğru sonuç da verir.

    Ancak bazen de gerçekler, her zaman için ilk bakışta algılandığı gibi olmaz. Göze çarpan ana konunun yanında, arka planda insanın o an için bilmediği pek çok detay da olabilir. Tüm bu detaylar, o kişinin yaptığı tavrın olumsuz değil, hatta tam tersine çok makul, mantıklı ve isabetli olduğunu gösterebilir.

    İşte bu ihtimali de göz önünde bulundurarak müminlerin, bir durumla karşılaştıklarında konuyu olabilecek en olumlu şekilde yorumlayabilecek bir bakış açısı içerisinde olmaları gerekir. Bu pek çok açıdan hem çok doğru hem de çok faydalı bir yaklaşımdır. Öncelikle Kuran ahlakında ‘hüsn-ü zan etmek’, yani ‘bir şeyi, öncelikle olabilecek en güzel bakış açısıyla yorumlamak’ esastır. Allah Kuran'da, olumsuz gibi görünen bir durumla karşılaştıklarında müminlerin birbirlerine öncelikle hüsn-ü zan etmeleri gerektiğini şöyle bildirmiştir:

    Doğrusu, uydurulmuş bir yalanla gelenler, sizin içinizden birlikte davranan bir topluluktur; siz onu kendiniz için bir şer saymayın, aksine o sizin için bir hayırdır. Onlardan her bir kişiye kazandığı günahtan (bir ceza) vardır. Onlardan (iftiranın) büyüğünü yüklenene ise büyük bir azap vardır.(Nur Suresi, 11)

    Onu işittiğiniz zaman, erkek mü'minler ile kadın mü’minlerin kendi nefisleri adına hayırlı bir zanda bulunup: "Bu, açıkça uydurulmuş iftira bir sözdür" demeleri gerekmez miydi?(Nur Suresi, 12)

    Kuran'ın bu örneğinde olduğu gibi Müslümanlar, bir durum ilk bakışta ne kadar farklı görünürse görünsün, mutlaka olabilecek en iyi ihtimali bulmaya çalışıp o yönde düşünmelidirler. Çünkü eğer değerlendirdikleri kişi Allah'tan korkan, iman eden, Kuran ahlakına uyan, güvenilir bir müminse, bu kişi, -Allah'ın dilemesi dışında- mutlaka Kuran ahlakına uygun bir tavır içerisinde hareket ediyordur. Bu gerçeğe rağmen, tavırları tam tersi bir izlenim veriyorsa, o zaman bunun mutlaka bir açıklaması olabileceği düşünülmelidir. Hemen şüpheye kapılıp olumsuz bir yakıştırma yapmadan önce, bu durumun sebebi araştırılmalı ya da açıklaması için kişinin kendisine sorulmalıdır. Ancak hiçbir zaman için herhangi bir bilgiye dayanmadan peşin bir hüküm verilmemelidir.

    Bu da yine müminin Allah korkusunun ve yaşadığı Kuran ahlakının bir gereğidir. Bunun aksi yönde bir tavır almak Kuran ahlakına uygun olmayacağı gibi, kişilere fayda getirecek bir yaklaşım da değildir. Eğer söz konusu kişinin tuhaf ve uygunsuz görünen tavrı, hiçbir makul açıklaması olmaksızın gerçekten de yanlış olsa bile, hüsn-ü zan etmek her halükarda olabilecek en akılcı, en yapıcı, en tutarlı yaklaşım olacaktır. Bu, ‘ortadaki olumsuzluğu görmezden gelmek ya da buna karşı bir tedbir almamak’ demek değildir. Elbetteki yanlış olan bir şey varsa, bu düzeltilmeye çalışılmalı, bu yönde akılcı adımlar atılmalıdır. Ancak olumsuzluk olduğunda bile, olumlu konuşmak, olumluya yormak, ortaya olabilecek en iyi en yapıcı sonuçları çıkaracaktır. Dolayısıyla müminin bu bakış açısı Kuran'a en uygun ve en akılcı olan yaklaşımdır.

    Bu, insanın, farkında olmasa bile, aslında günlük hayatta çok fazla karşılaştığı bir durumdur. Örneğin birarada olan iki kişiden birinin çok güzel bir yemeği tek başına yediğini ve yanındaki kişinin hiçbir şey yemediğini gören biri, hemen şöyle bir kanaate varabilir: ‘Yemek yiyen kişi egoist, bencil ve düşüncesiz bir karakter sergilediği için yanındaki kişiyi gözardı etmektedir. Açgözlülüğünden ve düşüncesizliğinden dolayı ona ikram etmeksizin yemeğini tek başına yemekte hiçbir sakınca görmemektedir.’ Bu olayı görüp bu kanaate varan bir insan, bu kişiye karşı içinde gizli bir öfke duyabilir.

    Ya da uyuyan bir kişinin yanında bağırarak telefonda konuşan birini gören bir kimse, bu kişi hakkında ‘çok düşüncesiz ve umursuz olduğu’ fikrine kapılabilir. Araba kullanırken yanındakilerle hiç konuşmayan bir kişinin, durgun ya da ters bir tavır içerisinde olduğu, yanındaki insanlara tavır koyduğu şeklinde bir yargıya varılabilir. Bir başkasının bir konudaki bir talebini yerine getirmeyen bir kişi, merhametsiz, uyumsuz ya da katı olmakla suçlanabilir. Yanındaki bir kişinin sevdiği bir eşyasını elinden alan bir kişi, o an için o kimseye çok öfkeli ve mantıksız bir insan olarak görünebilir. Sevdiği bir yemeği yemesini engelleyen bir kişi, o insan tarafından anlayışsız, sevgisiz ve şefkatsiz biri gibi algılanabilir. Bir insan, kendisine karşı nefsine ağır gelen konuşmalar yapan birinin, kendisine karşı çok kızgın olduğu ve öfkesinden dolayı bu sözleri söylediğini sanabilir.

    Bunlar gibi bu konuyu açıklayabilecek daha pek çok örnek verilebilir. Ancak burada önemli olan şudur: Çok kısa bir süre dahi, daha akılcı ve hüsnü zan ile bakılarak düşünüldüğünde, ilk bakışta son derece net bir şekilde ‘olumsuz’ görünen bu tavırların asılnda çok makul, mantıklı, akılcı açıklamaları olduğu görülebilecektir. Öyle ki, hatta bu kimselerin bu tavırlarının aslında sevgi, şefkat, merhamet ve müminlere olan düşkünlüklüklerinden kaynaklandığı da kavranabilecektir.

    Örneğin bir yemeği tek başına yediği ve yanındakine ikram etmediği sanılan biri belki de çok ısrar etmiş ama karşı taraf yeni yemek yemiş olduğu için bu teklifi kabul etmemiştir. Belki o kişinin o yemeğin içeriğindeki bir besine karşı bir alerjisi vardır ve bu sebeple o kişi ona zarar vermemesi için kendi yemeği tercih etmiştir. Belki de yanındaki kişi, az önce yemeğin kendi payına düşen kısmını yemiş ve bitirmiştir. Bunun gibi, ilk bakışta çirkin bir anlam verilebilen bu durumu açıklayabilecek daha pek çok makul mazeret olabilir.

    Uyuyan bir kişinin yanında bağırarak telefonda konuşan kişi de aynı şekilde belki de bunu, düşüncesizliğinden değil, teknik imkansızlıktan ve zaruret oluşmasından dolayı yapmış olabilir. Telefonun sadece o odada olması, o an için bu kişiyi orada konuşmaya mecbur etmiş olabilir. Veya aynı zamanda telefondaki kişinin, sesi duyamayacak bir yerde olması, bu kişiyi mecburen bağırmak durumunda bırakmış olabilir. Ya da bir trafik kazası, yangın ya da hastalık gibi acil bir durumun haber verilmesi gerekmiş ve o kişi de o anda bu kimsenin uykusunu ikinci planda görerek vakit kaybetmeden hemen oradan telefon açmış olabilir.

    Aynı şekilde araba kullanırken sessiz duran bir kişi, belki yakın zamanda bir araba kazası yapmış ve yeniden böyle büyük bir risk altına girmemek için, bütün dikkatini trafiğe vermekte ve hiçbir hata yapmamaya gayret etmektedir. Ya da o anda belki başındaki ya da midesindeki bir ağrıyla mücadele etmekte ve bu sebeple yine araba kullanırken daha gazla güç sarfettiği için gücünü konuşarak harcamamaktadır.

    Bir şey istediği halde, bu talebe karşı kayıtsız kalan ya da sevdiği bir şeyi o kişinin elinden alan bir insan da belki, o talebin o kişiye fiziksel ya da manevi açıdan zarar vereceğini bilmekte ve bu yüzden de o kişinin isteğini reddetmektedir. Bu onun merhametsiz ya da katı olduğunu göstermez. Tam tersine bu tavrı onun o kişiye karşı olan merhametinin, sevgisinin ve düşkünlüğünün bir alametidir.

    Sevdiği bir yemeği yemesine engel olan bir kişi de aynı şekilde, belki de o kişinin bir yönden zarar görmesini engellemektedir. Belki kilo almasını, belki tansiyonunun, kolestrolünün ya da şekerinin çıkmasını, belki de midesini tahriş edecek, karaciğerini yoracak bir durum oluşmasını engellemeye çalışıyordur. Böyle bir durumda peşinen bunun merhametsizlik olduğunu düşünmek çok büyük bir yanlışlık olacaktır. Belli ki burada, o kişiye yönelik bir koruyup kollama, şefkat ve düşkünlük söz konusudur.

    Nefsine ağır gelen sözler söyleyen bir insan da belki başka türlü o kişiye etki edemeyeceğini bilmekte ve onu daha iyi olması için Kuran'a uygun bir üslupla teşvik etmekte ve harekete geçirmeye çalışmaktadır. Bu, onun öfkeli ya da o kişiye karşı şefkatsiz olmasından kaynaklanan bir durum değildir. Hedef aldığı da zaten kişinin kendisi değil, sadece onun nefsidir. Nitekim ilk anda bu sözler o kişinin ağrına gitse de, -Allah'ın izniyle- belki de daha çok etkilenip daha çok düşünmesine ve bunların sonucunda da çok daha iyi bir ahlaka sahip olmasına vesile olacaktır. Kuran'da müminlerin bu şekilde ‘nefislere yönelik etkili sözler söylemeleri’nin faydalı olacağı şöyle bildirilmiştir:

    İşte bunların, Allah kalplerinde olanı bilmektedir. O halde sen, onlardan yüz çevir, onlara öğüt ver ve onlara nefislerine ilişkin açık ve etkileyici söz söyle.(Nisa Suresi, 63)

    Dolayısıyla mümin, Müslüman kardeşlerinin her tavrının ardında bir doğruluk payı ve hikmet olabileceğine ihtimal vererek, hemen olumsuz düşünmek yerine, ilk önce hüsn-ü zan edip sonra konuyu araştırmaya yönelmelidir. Nefsindeki bu reflekse karşı Kuran ahlakının gerektirdiği gibi karşılık verdiği takdirde, -Allah'ın izniyle- ‘sorun’ olduğunu sandığı pek çok konunun, aslında üzerinde dahi durulmayacak son derece makul olaylar olduğunu görebilecektir.

    Ölmeye hazır bir Müslümanın üslubu ve tavrı içerisinde olmak...

    Bugün, hayatınızın son gününü yaşadığınızı düşünün. Ya da son birkaç haftasını veya ayını...

    Hızlıca bir aklınızdan geçirin, ‘Acaba nasıl bir insan olurdunuz?’...

    Düşünceleriniz, davranışlarınız, üslubunuz, konuşmalarınız, kararlarınız nasıl olurdu?...

    Şu an aklınızı meşgul eden hangi konular bir anda tüm önemini yitirirdi? Hangi konuları -hiç düşünmeksizin- bir anda aklınızdan atardınız?...

    Ve asıl önemli olduğunu fark ettiğiniz hangi konular aklınızı tamamen kaplardı?...

    Allah'a inanmayan ya da (Allah'ı tenzih ederiz) kalpleri şüpheyle dolu olan insanların büyük bölümü, ölümün yakınlığını hissettiklerinde düşüncelerinde büyük bir değişim oluşmaz. Yine tüm hayatları boyunca olduğu gibi, yalnızca dünya hayatındaki düzenlerini ve bu dünyada geride bırakacaklarını düşünürler. En büyük rahatsızlıkları, ölüme doğru ilerlerken çekecekleri fiziksel acı ve dünya hayatından kopmanın verdiği manevi azaptır.

    İman edenlerde ise, bambaşka bir bakış açısı vardır. Bir mümin için yakın bir zamanda öleceği haberini almak, hayatını kökten değiştirir. Bir Müslüman iman ettiği andan itibaren ölüme ve ahirete yönelik bir hazırlık içerisindedir. Ölümün ve ahiretin yakınlığını hayatının her anında ve tüm gerçekliğiyle hissederek yaşar. Dolayısıyla bu anlamda büyük bir değişim yaşamaz. Ama Allah'tan çok korktuğu ve vicdanı çok açık olduğu için, böyle bir haber aldığında tüm hayatını, ahlakını, vicdanını, davranışlarını, düşüncelerini bir kez daha ve çok köklü şekilde gözden geçirir. Kendisini adeta ‘sıfır’ kabul eder ve her konuda kendisini olabilecek en iyi hale getirmeye çalışır. Elindeki tüm imkanlarla, geriye kalan son vaktini, tek bir saniyesini dahi boşa harcamadan hayır işleyerek geçirmeye çalışır. Ve tüm bunları yaparken yaşadığı çok önemli bir gerçek daha vardır: Hiç kimsenin ona doğruyu yanlışı göstermesine gerek yoktur. En güzel sözleri, en güzel davranışları, en doğru, en iyi, en mükemmel olan herşeyi kendisi bulur. Hem de hiç zorlanmadan ve uzun uzun düşünmeye ihtiyaç duymadan.

    İşte Allah'tan korkan, Allah'a ve ahirete hiç şüphe etmeden inanan bir insanın normal hayatında yaşaması gereken ahlak da budur. Kendisine ölümcül bir hastalık haberi gelmeden, hayatının sadece sayılı çok az bir süresi kaldığına dair bir durum oluşmadan da, ölümün ve ahiretin yakınlığını aynı bu şekilde hissedebilecek bir imani derinlik içerisinde olmalıdır.

    Aczini, aynı sanki birkaç saat sonra ölecekmiş gibi bilmeli, Allah'a olan muhtaçlığını çok derinden yaşamanın tevazusu ve mazlumluğu içerisinde olmalıdır. Ağzından çıkan her söz, ‘sözün en güzeli’ olmalı, her cümlesinde Kuran ahlakının tecellileri oluşmalıdır. Ölüme o kadar yakın olduğu bir anda, nasıl ki ‘boş bulunması’, ‘düşünememesi’, ‘unutması’ ya da ‘hata yapması’ olabilecek en düşük düzeye inerse; ‘dikkatsizlik yapması’, ‘umursuz olması’, ‘ağırdan alması’, ‘ertelemesi’, ‘geride kalması’, ‘sorumluluğu başkalarının üzerine bırakması’, ‘ilgisiz olması’, ‘boş şeylere dalması’ neredeyse hiç söz konusu olmazsa, işte gerçekten iman eden bir insanın hayatının her gününde aynı bu şekilde olması gerekir.

    Ayrıca ölümün yakınlığını hisseden, öleceğini bilen bir insanın bir konuşma üslubu vardır. Bu insanın farkı, yüzlerce kişi arasında bile hemen seçilir. Sözleri doğrudan insanların kalbine hitap eden, alabildiğine samimi, alabildiğine içten ve doğaldır. Konuşmaları insanlara değil, kendinedir. Kimseye gösteriş yapmayı, kimsenin beğenisini kazanmayı hedeflemez. Doğrudan Allah'a yönelmiştir ve istediği de yalnızca Allah'ın rızasını, sevgisini kazanabilmektir. Sözlerinde gururdan, enaniyetten, büyüklük hissinden eser yoktur. Bir insanın aczini farkedebileceği en yüksek noktada aczini hissettiği hemen anlaşılır. Boş bir konuşmayla oyalanabilecek bir vakti olmadığının bilincindedir. Her sözünde Allah'a daha çok yakınlaşmayı amaçlar. Yanındaki insanların da Allah'ın büyüklüğünü daha çok hissedebilmelerine vesile olabilmek, onlara da ölümün ve ahiretin ne kadar gerçek ve yakın olduğunu hatırlatabilmek için tüm gücünü kullanır. Dünya hayatının geçici konularını, sıradan detaylarını tamamen unutmuş gibidir; Baki olanın yalnızca Yüce Rabbimiz olduğunu kesin olarak kavramanın verdiği coşkuyla tüm dikkatini Allah'a, Allah'ın rızasına, Allah'ın istediği ahlakı yaşamaya, sonsuz hayatını Allah'ın dost edindiği insanlardan olarak geçirebilmek için elinden geleni yapmaya vermiştir.

    Böyle bir kişi, belki aylarca, yıllarca içinden çıkamadığı dünyevi konuları, bir anda ve üzerinde hiç düşünmeye bile gerek duymadan hemen halledip geçer. Çünkü bunların, kendisini bekleyen asıl hayatını kazanabilmesinin yanında, artık neredeyse hiçbir önemi kalmamıştır. Pek çok insanın hayatında büyük önem taşıyan, gün boyu zihinlerini büyük ölçüde meşgul eden birçok detay, bu durumdaki bir kişi için önemsizden de öte bir hal almış, neredeyse yok olmuştur. Saçının hangi model olması gerektiği, arabasının modeli, eve alacağı mobilyaların rengi, tatil programı, rekabet içerisinde olduğu insanlar, kızgınlık duyduğu kimseler, sahip olduğu kıyafetler, kişisel eşyalar ve daha pek çok detay o anda artık aklının ucundan bile geçmeyecek hale gelmiştir.

    Geçen her saniye onun için önemlidir. Her saniye geriye doğru saymakta ve ölüme yaklaşmaktadır. Her geçen an, hayırdan yana çok daha az şey yapabilecek süresi kalmaktadır. Üzerinde, bu gerçeği olabilecek en derin şekilde hissetmenin verdiği olumlu anlamda bir telaş vardır. Daha çok ibadet yapabilmek, daha derin bir samimiyet elde edebilmek, Allah'tan daha çok korkabilmek, Allah'a daha içten dua edebilmek, en samimi kalple Allah'a tevbe edebilmek, ahlakını adeta Peygamber ahlakı gibi güzelleştirebilmek, Müslümanlara olan sevgisini, saygısını en mükemmel şekilde gösterebilmek, Allah'a, İslam'a, Müslümanlara en samimi hizmeti verebilmek için, hem manevi hem de fiziksel açıdan tüm gücünü kullanır. Zihninde, sözünde ve tavırlarındaki herşey, yalnızca hayırdan yanadır. Allah'ı düşünmeden, Allah'a sığınmadan, Allah'tan derin ve içli bir saygıyla korkmadan tek bir anı geçmez. Dünyadaki maddi herşey (-dini konular dışında-) onun için önemini yitirmiştir. Kalbinde yalnızca Allah vardır. Ve Allah'ın kendisinden istedikleri...

    Ölüme bu kadar yaklaşmış bir insanın hayatı daha pek çok açıdan örneklendirilebilir ve detaylandırılabilir. Ancak burada ölçü alınabilecek olan şudur: Bu insanı gören herkes, ondaki iman derinliğini, iman coşkusunu ve Allah'a olan candan sevgisini ve yakınlığını hisseder. Olağanüstü bir şeyi fark etmiş, fark ettiği bu gerçeği çok iyi kavramış, çok derin şuur sahibi bir insanın cesareti, gözü karalığı, kararlılığı, coşkusu, şevki, samimiyeti ve derinliği içerisindedir.

    İşte Allah'a inanan her insanın, kendisini, böyle bir insanı hayal ederek yeniden gözden geçirmesi gerekir. Çünkü aslında, tüm insanların durumu bu kişiden farksızdır. O kişiye sadece ölümüne dair bir bilgi verilmiştir. Ama ölüm her insan için, her an aynı yakınlıktadır. Son derece sağlıklı bir kimse, öleceği haberini alan bir insandan çok daha önce ölebilir. Ölüm de, ahiret de, cennet ve cehennem de o kişiye, alabildiğine yakındır. Bu nedenle insanın, ahlakını güzelleştirebilmek için mutlaka ölümünün yaklaştığı haberini almasını beklemesine gerek yoktur. Bu iman derinliğini, en sağlıklı, en genç, en çok imkan sahibi olduğu sırada da yaşamaya çalışmalıdır. Tüm üslubu, konuşmaları, davranışları bu derinlikte olmalıdır. Nasıl ki ölüm yaklaştığında, kimse ona tarif etmeden, öğretmeden ya da yol göstermeden de, doğru olanı bulabilecekse, kişi bu durum oluşmadan da aynı vicdan duyarlılığı içerisinde yaşamalıdır.

    Allah'ın rızasına asıl uygun olan ahlak budur. Gerçek imanın, bir insanda oluşturması gereken ruh hali, iman derinliği ve vicdan açıklığı da budur. Bu nedenle Allah'ı çok seven, yalnızca Allah'ı razı etmeyi ve sonsuz hayatında Rabbimiz'in sevgisine kavuşmayı uman her insanın, ‘her an ölecekmiş gibi ölümün yakınlığını hisseden’ bir insanın ruh halinde yaşaması gerekir. Kuran'da, ölümle karşılaştıkları zaman şuurları açılan ve dünyaya geri dönüp salih amellerde bulunabilmek için Allah'tan izin isteyen kimselerin durumu haber verilmiştir. Bu kimselerin yaşadığı pişmanlık, henüz vakitleri varken, ellerindeki imkanlarını Allah'ın razı olacağı şekilde kullanmamaları dolayısıyladır. Bu pişmanlığı yaşamamanın yolu ise, insanın tüm hayatını, ölümün ve ahiretin gerçekliğini her an hissederek yaşamasıdır.

    Sonunda, onlardan birine ölüm geldiği zaman, der ki: "Rabbim, beni geri çevirin."

    "Ki, geride bıraktığım (dünya)da salih amellerde bulunayım." Asla, gerçekten bu, yalnızca bir sözdür, bunu da kendisi söylemektedir. Onların önlerinde, diriltilip kaldırılacakları güne kadar bir engel (berzah) vardır.(Müminun Suresi, 99-100)

    Mehdi’nin çıkışından evvel, (her tarafı) aydınlatan kuyruklu bir yıldız doğacaktır.”(Kıyamet Alametleri, s. 200)