Ahirzaman Ve Hz. Mehdi
Kıyametin hemen yakınında anarşi ve kargaşa günleri vardır.
Güzel Hatırlatmalar
-
"Dünyadan beş bin altı yüz yıl geçmiştir". Bu ümmetin ömrü bin (1000) seneyi geçecek, fakat bin beş yüz (1500) seneyi pek geçmeyecek.
(Kıyamet Alametleri, Medineli Allame Muhammed b. Resul el-Hüseyni el-Berzenci, Pamuk Yayıncılık, İstanbul, 2002, s. 299)
-
Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Evlatlarımdan olan Mehdi’yi inkar eden beni inkar etmiştir.”
(Bihar-ul Envar, c.51, s.73)
-
Eğer müşriklerden biri, senden 'eman isterse', ona eman ver; öyle ki Allah'ın sözünü dinlemiş olsun, sonra onu 'güvenlik içinde olacağı yere ulaştır.' Bu, onların elbette bilmeyen bir topluluk olmaları nedeniyledir.
(Tevbe Suresi, 6)
Güzel Konular
Mümin, güzel ahlakından dolayı, dualarında kendisi için istediği her şeyi, kardeşleri için de ister
Mümin, dualarında Allah'tan hem dünyada hem ahirette güzellik ister. Allah'ın en sevdiği, en razı olduğu kulu olabilmek için Allah'a dua eder. Gelmiş geçmiş tüm insanlar arasında Allah'ın en yakın dostu olabilmeyi; Allah'ı, bir insanın sevebileceği en fazla sevgiyle sevebilmeyi ister. Tüm insanlar arasında, Allah'ı en hakkıyla takdir edip yüceltebilen kulu olmak ister. Allah Katında en makbul olan tavırlarda bulunmak, Allah'ın en seveceği ahlaka sahip olmak ister. Allah'a en çok şükreden, Allah'ın nimetlerini en çok takdir edebilen kulu olmak ister. Allah'ın ahlakıyla en fazla ahlaklanmış ve Allah'ın isimlerinin en çok tecelli ettiği kişi olmak ister. Kuran ayetlerini en iyi anlayabilen ve en iyi uygulayabilen kimse olmak ister. Allah'ın Kuran'da bildirdiği emir ve yasaklarını en kusursuz ve en titiz şekilde yerine getiren kişi olmayı ister. Allah'ın dinini en güzel, en etkili, en samimi şekilde tebliğ eden kişi olmak ister. Malıyla canıyla Allah yolunda olabilecek en fazla çabayı harcayabilmenin kendisine nasip olmasını ister. Allah'ın, kendisini ruhen ve bedenen dünyanın en sağlıklı, en güçlü, en dayanıklı insanı kılmasını ve böylece Allah'a, gücünün yettiğinin en fazlasıyla hizmet edebilmek ister. Yaptığı işleri olabilecek en ihlaslı şekilde yapabilmek için dua eder. Allah'a tüm ruhuyla ve bedeniyle olabilecek en derin teslimiyetle teslim olabilmeyi ister. Allah'ın yarattığı eksikliklere karşı en şükredici, en tevekküllü, en sabırlı, en güzel ahlakı gösteren kişi olarak karşılık verebilmek için dua eder. Allah'tan olabilecek en derin saygıyla korkup sakınan kişi olabilmek ister. En zor anlarda bile Allah'tan en ümitvar olan, Allah'a en çok güvenen, Allah'ın yardımından asla şüpheye düşmeyen, en emin kişi olabilmeyi ister. Şirkten en çok sakınan, Allah'tan başka varlıklara asla tamah etmeyen, Allah'tan başka bir İlah olmadığını en derin şekilde kavrayan insan olmak ister. Güzel ahlakta en öne geçen; insanlara karşı en sevgi dolu, en saygılı, en şefkatli ve merhametli, en hoşgurülü, en affedici, en bağışlayıcı, en fedakar, en özverili, en ikramkar, en kalender, en kanaatkar, en sabırlı, en anlayışlı, en yardımsever, en güvenilir, en neşe, mutluluk, huzur ve rahatlık veren, en güzel konuşan, en güzel öğüt veren, en teslimiyetle öğüt alan, en güzel söz dinleyen kişi olmak ister. Dünyadaki tüm Müslümanların en sevdiği, en saygı duyduğu, en güvendiği, en çok yanında olmak istedikleri, sohbetinden en çok hoşlandıkları, sözlerine en çok itimad ettikleri, dünyada ahirette sonsuz kadar birlikte olmayı en çok arzuladıkları insan olmak ister. Ahirette ise Allah'ın en yüksek derecelerle derecelendirdiği en güzel karşılığı almak ister. Allah'ın en razı olduğu kulu olmayı, Allah'a en yakın kılınanlardan olarak Allah'ın en büyük nimetleriyle, en güzel cennetleriyle mükafatladırıabilmeyi ister.
İşte müminler tüm bu güzelliklerin her birinde “olabilecek en yüksek dereceyi” elde edebilmek isterler. Ancak Kuran ahlakından öğrendikleri sevgi anlayışı ve ihlasları gereği, tüm bu nimet ve güzellikleri, yine “en fazlasıyla” kardeşleri için de isterler. Nasıl ki kendileri Allah'a en yakın kişi; Allah'ın en sevdiği kul olmak istiyorlarsa, mümin kardeşlerinin de Allah'ın en sevdiği; Allah'a yakınlıkta en ileri geçmiş kimseler olmalarını isterler. Bu yüzden de tüm dualarında Allah'a, “ben” diye değil, “biz” diyerek dua ederler. “Tüm bu nimetleri bana ver Allah’ım” değil, “tüm bunları bize ver Allah’ım” diye dua ederler. Bir mümin kendilerine güzel bir dua temennisinde bulunduklarında da, verdikleri karşılık yine bu üslupla olur. Örneğin kendilerine “Allah iyi günler versin” denildiğinde, böyle bir müminin cevabı, “Allah hepimize iyi günler versin” şeklinde olur. Aynı şekilde “Allah razı olsun” denildinde, “Allah hepimizden razı olsun” diyerek karşılık verirler.
Bu, imanda en önde olmak, takva sahiplerine en örnek olmak isteyen, Allah'ı en çok seven insanın göstermesi gereken bir ahlaktır. Dolayısıyla duada gösterilen bu ahlak şekli, o kişinin imanının, Allah sevgisinin, Allah korkusunun, ihlasının ve derinliğinin çok önemli bir alametidir.
Kuran'da müminlerin bu ahlakını gösteren dualarına çok fazla örnek verilmiştir. Bunlardan bazıları şöyledir:
Biz yalnızca Sana ibadet eder ve yalnızca Sen'den yardım dileriz.
Bizi doğru yola ilet;
Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna*
Gazaba uğrayanların ve sapmışlarınkine değil. (Fatiha Suresi, 4-7)
Onlardan öylesi de vardır ki: "Rabbimiz, bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik (ver) ve bizi ateşin azabından koru" der. (Bakara Suresi, 201)
Allah, hiç kimseye güç yetireceğinden başkasını yüklemez. (Kişinin nefsinin) Kazandığı lehine, kazandırdıkları aleyhinedir. "Rabbimiz, unuttuklarımızdan veya yanıldıklarımızdan dolayı bizi sorumlu tutma. Rabbimiz, bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Rabbimiz, kendisine güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize taşıtma. Bizi affet. Bizi bağışla. Bizi esirge, Sen bizim Mevlamızsın. Kafirler topluluğuna karşı bize yardım et." (Bakara Suresi, 286)
"Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi kaydırma ve Katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz, bağışı en çok olan Sen'sin Sen." (Al-i İmran Suresi, 8)
Onlar: "Rabbimiz şüphesiz biz iman ettik, artık bizim günahlarımızı bağışla ve bizi ateşin azabından koru" diyenler (Ali- İmran Suresi, 16)
Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) "Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru." (Al-i İmran Suresi, 191)
Bazen bir konunun çözümü, yalnızca olaya ''daha farklı bir bakış açısıyla bakmakta''dır
Her insanın, hayata bir bakış açısı vardır. Çocukluğundan itibaren aldığı eğitim, annesinin babasının kişilik yapısı, yaşadığı olaylar, sahip olduğu kültür yapısı bu bakış açısına yön verir. İnsanların olayları algılamasında, sahip oldukları bu bakış açısının önemi o kadar büyüktür ki, bazen iki ayrı insan aynı olayı birbirinin tamamen zıttı olarak algılayabilir.
Örneğin kimi zaman insan, içinden çıkamadığı bir olayla karşılaştığında ya da çok zorlandığı bir durum yaşadığında, çok büyük bir sorunla karşı karşıya olduğunu zanneder. Ama bazen aslında ortada sandığı gibi bir sorun hiç yoktur. Ya da bazen de, çok büyük sanılan bu sorunun çözümü, aslında sadece kişinin olaya bakış açısını değiştirmesindedir. İnsan sadece bakış açısını değiştirerek, olayları çok daha farklı şekilde algılayabilme imkanı yakalar.
Nasıl ki bir insanın, bir sokağın ortasında durup etrafına baktığında gördükleriyle, aynı sokağın aynı noktasındaki bir gökdelenden o sokağa baktığında gördükleri farklı ise; aynı kişinin bir olaya iki değişik bakış açısıyla bakıp değerlendirmesi de aynı şekilde farklıdır.
Farklı bakış açılarının etkisi, iki kişi arasında bir sorun olduğunda, bu kişilerin her birinin olayları aktarışının farklı olmasında da görülür. Her iki tarafın da içerisinde bulunduğu durum, mazeretleri, haklı oldukları noktalar, yanlış algıladıkları kısımlar, önyargıları ve beklentileri, o olaya bakış açılarına etki eder. Sonuçta da iki farklı bakış açısı ortaya çıkar.
İşte insanın, her olaya bu önemli gerçeği göz önünde bulundurarak yaklaşması çok önemlidir. Çünkü insan bazen, sırf yanlış bir bakış açısı içerisinde olduğu için birçok konuyu halledemiyor olabilir. Ve yine sadece bakış açısını değiştirmekle birçok konuda ilerleme kaydetmeyi başarabilir.
Bu, hem insanın karşılaştığı olaylarda daha sağduyulu ve daha doğru hareket edebilmesine hem başkalarıyla arasındaki ilişkilerde karşı tarafı daha iyi anlayabilmesine hem de kendi eksikliklerini daha iyi görüp, sorunlarına kesin çözümler getirebilmesine vesile olabilecek hayati bir bilgidir.
Söz gelimi bir insan, karşısındaki kişiyi farklı bir bakış açısıyla değerlendirdiği için, onun tüm sözlerini ve tavırlarını yanlış anlayabilir. Karşı tarafın iyilik, güzellik amaçlı hareketlerini tam ters yönde ve çok farklı yorumlayabilir. Ya da o kişinin olağan ve doğal tavırlarında kasıt olduğunu zannederek bunlardan bambaşka sonuçlar çıkarabilir. Aynı şekilde yine sahip olduğu bakış açısının etkisiyle, beraberindeki bir kişiyi olduğundan çok daha üstün ahlaklı ve nitelikli bir insan zannedebilir. Bu kişinin tavırlarına hep hüsn-ü zan ile yaklaştığı için, bunların altında yatan art niyetleri, kötü amaçları ya da eksiklikleri göremeyebilir.
İnsanın bu tarz ihtimallere karşı yapması gereken, ‘bakış açısını yalnızca Kuran'a göre şekillendirmesi’ ve ‘buna kendinden hiçbir ilave mantık eklememesi’dir.
Allah Kuran'da insanlara; kime, hangi durumda, hangi sebeplerle ve hangi olaylarda nasıl bir bakış açısıyla yaklaşmaları gerektiğini bildirmiştir. Bu, insan için çok kesin ve sarsılmaz bir ölçüdür. Örneğin bir kimsenin iman eden, tüm tavırlarıyla ve samimiyetle Kuran ahlakını yaşayan, hiçbir durumda bu özelliklerinden taviz vermeyen, güvenilir bir Müslümana hüsnü zana dayalı, çok olumlu bir bakış açısı olması gerekir. Bu kişinin yanlış gibi görünen tavırları ya da sözleri olsa bile, bunlara hayır ve hikmet gözüyle bakması, hayra yorması, konuyu o kişi açısından en lehe olacak şekilde değerlendirmesi gerekir. Bir Müslüman, bir başka mümin ile arasında bir sorun yaşıyorsa, bu durumda kendi bakış açısında mutlaka bir hata olabileceğine ihtimal verip, bakış açısını değiştirmeyi denemelidir. Çünkü tümüyle Kuran'a göre hareket eden iki insanın, aralarındaki herhangi bir konuyu halletmeleri son derece kolay olmalıdır. Dolayısıyla eğer ortada bir zorluk varsa, o zaman sorun iki tarafın da bakış açılarında olabilir.
Buna bağlı olarak, bazen insanın kendi hayatına, yaşadıklarına ve olayların muhtemel gelişimine yönelik bakış açısının yanlışlığı da, kişinin çok büyük bir sorunla karşı karşıya olduğunu sanmasına ve gereksiz yere sıkıntı yaşamasına neden olabilir. Kuran dışında cahili bazı mantıklarla hareket ettiği için, olaylar hakkında yanlış ihtimaller üzerinde duruyor olabilir. Bu nedenle bir Müslüman, eğer kendi içinde de, zorlandığı bir konuyla karşı karşıya ise, bu durumda da, olaylara yanlış bir bakış açısı olabileceğinden şüphelenmeli ve konuya başka bir açıdan yaklaşmayı denemelidir.
Bir mümin, yaşadığı her olaya Kuran'ın gerektirdiği ahlak ile yaklaşıp herşeyi Kuran'ı ölçü alarak değerlendirdiği sürece, -Allah'ın izni ve yardımıyla- karşısına çıkan -sorun sandığı herşeyi- çözebilecek bir anlayış kazanmış olur.
Kuran'da bu gerçek insanlara şöyle haber verilmiştir:
Gerçek şu ki kulluk eden bir topluluk için bunda (Kur'an'da) 'açık bir mesaj' (veya gerçek bir çıkış yolu) vardır. (Enbiya Suresi, 106)
... Kim Allah'tan korkup-sakınırsa, (Allah) ona bir çıkış yolu gösterir; (Talak Suresi, 2)
... Kim Allah'tan korkup-sakınırsa (Allah) ona işinde bir kolaylık gösterir. (Talak Suresi, 4)
İnsan yaşadığı bir olay karşısında hiçbir zaman için kendini, 'ne yapacağını bilmediğine' inandırmamalıdır. Allah, her insanı, her zaman 'ne yapması gerektiğini bilecek' şekilde yaratmıştır...
Çoğu insan hayatının olağan akışının biraz dışına çıktığında dahi, az da olsa bir duraksama ve bocalama yaşar. Alıştığı hayat şeklinden ve her zaman karşılaştığı olaylardan farklı, yeni bir şeyler tecrübe etmek, bu kişiler üzerinde pek çok açıdan önemli etkiler oluşturur. Bazı insanlar, bu tür olaylar karşısında durumu çok daha hızlı kavrar ve yeni oluşan şartlara hemen adapte olurlar. Akıllarını ve dikkatlerini iyi kullanarak, bu yenilikler karşısında şaşkınlığa kapılmadan ve hiç vakit kaybetmeden harekete geçerler. Durumu iyi analiz ederek, atılması gereken en doğru adımları atmaya ve olabilecek en doğru kararları almaya çalışırlar.
Ancak bazı insanlar da vardır ki, bu kişiler hayatlarında oluşan yeni gelişmeler ve farklılıklar karşısında çok daha tutuk ve donuk tavırlar gösterirler. Bir an önce oluşan duruma uyum sağlamak ve eğer varsa bu durumun olumsuz yönlerini bertaraf edip olumlu kısımlarını benimsemek yerine, uzun bir süre bocalayarak vakit kaybeder ve uyum sağlamakta güçlük çekerler. Bunun yerine geride kalanları kaybetmiş olmanın hüznünü ve huzursuzluğunu yaşarlar. Dikkatlerini yeni hayat şartlarına vererek, bunun içerisinde yeni güzellikler oluşturmak yerine, tüm enerjilerini, geçmişte kalan ve halihazırda artık var olmayan şartlarını ve imkanlarını düşünüp üzülmekle tüketirler.
Bu tür durumlarda insanların genel olarak içerisine düştükleri hatalardan biri de kendilerini, bu yeni oluşan şartlar karşısında ‘ne yapacaklarını bilmediklerine inandırmaları’ olur. Kendilerine sürekli olarak geçmişi, eski alışkanlıklarını ve yitirdikleri bazı nimetleri nasıl unutabileceklerini, yeni hayat şartlarına nasıl adapte olabileceklerini ve herşeye yeniden, en iyi şekilde nasıl başlayabileceklerini bilmediklerini telkin ederler. Çevrelerindeki insanlarla sohbetlerinde de bu yanlış inançlarını sürekli olarak dile getirirler. Ve tüm bunları düşünüp konuşmakla geçen süreç içerisinde aslında ne kadar büyük bir vakit kaybettiklerinin farkına varmazlar.
Elbette ki insanların sevdikleri, alıştıkları, rahat ettikleri imkan ve nimetler içerisinde yaşayabilmeleri çok güzeldir. Ancak Allah dünya hayatındaki imtihanın gereği olarak, insanların içerisinde bulundukları şartları sürekli olarak değiştirmekte; çok farklı şartlar yaratarak insanların gösterecekleri ahlakı denemektedir. Allah Kuran'da bu gerçeği şöyle bildirmektedir:
Eğer bir yara aldıysanız, o kavme de benzeri bir yara değmiştir. İşte o günleri Biz onları insanlar arasında devrettirip dururuz. Bu, Allah'ın iman edenleri belirtip-ayırması ve sizden şahidler (veya şehidler) edinmesi içindir. Allah, zulmedenleri sevmez;
(Yine bu) Allah'ın, iman edenleri arındırması ve inkar edenleri yok etmesi içindir.
Yoksa siz, Allah, içinizden cehd edenleri (mücadele edenleri) belirtip-ayırt etmeden ve sabredenleri de belirtip-ayırt etmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? (Al-i İmran Suresi, 140-142)
İşte Allah'ın ayetlerde bildirdiği bu sebeplerle insan kimi zaman dünyada çok geniş imkanlara sahip olmakta, kimi zaman da sınanması için bunlarda bir eksilmeyle karşı karşıya kalmaktadır.
Burada yapılması gereken, insanın en başta, ‘başına gelen herşeyi Yüce Rabbimiz'in yarattığını asla unutmamasıdır’. Bir insan iman etmişse, Allah'ı gönülden bir aşkla ve sevgiyle seviyorsa, Allah'ın onun için yarattığı şey, -her nasıl görünürse görünsün- mutlaka o kişinin lehinedir. Allah mutlaka o kişinin imanının, Allah'a olan yakınlığının daha da artması, daha iyi ve daha mutlu olması, daha çok nimete kavuşması ve sonsuz kurtuluşunu kazanması için bunları yaratmaktadır. İşte bu, hayatında eksiklikler oluşan bir insanın, hiçbir zaman için unutmaması gereken bir gerçektir.
Bu şuurla hareket eden bir insanın atması gereken ikinci adım ise, ‘geçmişi analiz edip, kaybettiklerine ya da oluşan değişikliklere üzülmenin Kuran ahlakına uygun olmayan bir ahlak olduğunu kavraması’dır. Üzülmek, Allah'ın Kuran'da haram kıldığı bir tavır bozukluğudur. Ayrıca üzülmek insana hiçbir şey kazandırmayan; aksine hem fiziksel hem de manevi açıdan yıpratan çok büyük akılsızlık ve önemli bir vakit kaybıdır. Dolayısıyla böyle bir durumda insanın geçmişi düşünmesi ancak Allah'ı anmak, şükretmek, tevbe etmek, tefekkür etmek, ibret almak gibi Kuran ahlakının gereklilikleri için söz konusu olabilir. Bunların dışında mümin için, geçmişle zaman tüketmek yerine, mevcut durumu değerlendirip hemen bunları hayra dönüştürmesi esastır.
Mümin, hayatında meydana gelen değişikliklere Kuran gözüyle bakar. Eğer birtakım eksiklikler oluşmuşsa, hemen bunları nasıl telafi edebileceğini düşünür. Telafisi mümkün olmayan bir durum söz konusuysa, o zaman bu şartlara nasıl uyum sağlayabileceğini tespit eder. Oluşan bu durumun hayırla yaratıldığını bilmesi, bu konuda çok samimi düşünebilmesini ve samimi kararlar alabilmesini sağlar. Örneğin bazen insanın hayatında sadece belirli nimetler eksilir. Kişinin maddi geliri azalır ve sevdiği, alıştığı yaşam koşulları değişir. Her zaman yediği yemeklerin kalitesi düşer; imkanları ancak çok daha mütevazi besinlere yeter. Ya da her zaman kullandığı lüks arabası artık olmadığı için, gideceği yere 2-3 vesayetle, çok daha uzun vakitte ve çok daha zor şartlar altında gitmek zorunda kalır. Ancak elbetteki tüm bunlar, insanın hayatının bir başka aşamasında kolaylıkla değişme ihtimali olan şartlardır. İnsan sebeplere sarılır, çok çalışır, iktisatlı davranır ve Allah dilerse o kişiyi tekrar eski imkanlarına kavuşturabilir.
Ancak bazen de insanın hayatında, dünya şartlarında telafisi mümkün olmayan bazı değişiklikler olur. Sözgelimi, tüm yüzü ya da bedeni bir yangında yanan bir kişi, bir anda sahip olduğu tüm güzellikten mahrum kalır. Ya da bir insan bir trafik kazasında bir kolunu ya da bacağını kaybedebilir. Bu tarz durumlarda pek çok insan, neredeyse hayatının geri kalan bölümünü bu olaya üzülmekle geçirir. Bir an önce içerisinde bulunduğu şartları kabul edip, bunlardaki hayırları, güzellikleri görerek, Allah'a şükrederek bunlardan yeni güzellikler oluşturmaktansa, aylarca, yıllarca yaşadıkları bu olayın şaşkınlığı içerisinde duraksarlar.
Bazen de bir insan, hayatının bir bölümünde hiç yapmaması gereken büyük bir hataya düşer. Hatasını fark ettikten sonra ise, neredeyse her anını bu hatanın pişmanlığını yaşayarak tüketir. Harekete geçmek, hatasını telafi etmenin yollarını aramak, bulduğu bu çözüm yollarını ısrarla denemek yerine, atıl bir şekilde hayatını kendine kızarak ve üzülerek geçirmeye başlar.
Oysa ki insanın içerisinde bulunduğu durum, bu örneklerin hangisi gibi olursa olsun, eğer bu şartlarla karşılaşan kişi bir müminse, onun için her zaman bir çıkış yolu vardır. Müslüman için çözüm yolu sonuna kadar açıktır. İnsanın, her ne şartlar altında olursa olsun, ‘ne yapacağını bilmediğine’ kendini inandırması da bir kaçış yolu değildir. Çünkü bu mümkün değildir. Allah her insan için, her şartta her zaman bir kurtuluş yolu yaratmıştır.
Kuran'da insanlara bu konuyu hatırlatan çok fazla ayet vardır. Bu ayetlerden bazıları şöyledir:
Gerçek şu ki kulluk eden bir topluluk için bunda (Kur'an'da) 'açık bir mesaj' (veya gerçek bir çıkış yolu) vardır. (Enbiya Suresi, 106)
... Kim Allah'tan korkup-sakınırsa, (Allah) ona bir çıkış yolu gösterir;
Ve onu hesaba katmadığı bir yönden rızıklandırır. Kim de Allah'a tevekkül ederse, O, ona yeter. Elbette Allah, Kendi emrini yerine getirip-gerçekleştirendir. Allah, herşey için bir ölçü kılmıştır. (Talak Suresi, 2-3)
... Kim Allah'tan korkup-sakınırsa (Allah) ona işinde bir kolaylık gösterir. (Talak Suresi, 4)
Demek ki, gerçekten zorlukla beraber kolaylık vardır.
Gerçekten güçlükle beraber kolaylık vardır. (İnşirah Suresi, 5-6)
Önemli olan insanın, her zaman herkes için mutlaka ‘kesin bir çıkış yolu olduğuna’ inanması ve Allah'a güvenerek harekete geçmesidir. Allah her insanı,‘her zaman ne yapması gerektiğini bilecek şekilde’ yaratmıştır. Elbetteki insanın tecrübe ya da bilgi eksiklikleri olabilir. Ya da kendisinden daha iyi bilenlere danışması, fikir alması, yol ve yöntem öğrenmesi gerekebilir. Ancak Allah her insanın içinde, ona her zaman doğruyu söylemekle ve ona her zaman yol göstermekle görevli olan ‘vicdanı’ yaratmıştır. Dolayısıyla insan, hayatındaki değişiklikler karşısında bocalamak, duraklamak ya da alışmaya çalışarak vakit kaybetmek zorunda değildir. Bunlar, her insanın mutlaka yaşaması gereken bir sürecin parçaları da değildir. Bu tavırlar, insanların Allah'a sığınmamaları, Kuran ahlakını yaşamamaları dolayısıyla içerisine düştükleri sıkıntılardır. Yoksa insan, fiziksel açıdan da manevi açıdan da, dünyanın en büyük kayıplarına uğramış da olsa; Allah'a güvenip, hayır gözüyle bakıp şükrederek, içerisinde bulunduğu şartlarda olabilecek en güzel ahlakı gösterebilme imkanına sahiptir. Ve ne yapması gerektiğini daha ilk anda bilebilecek bir şuura sahiptir. Vicdanını ve aklını kullandığı takdirde Allah ona herşeyin en güzelini ve en doğrusunu ilham edecek; ona izlemesi gereken yolları gösterecek ve onu mutlaka başarılı kılacaktır. Vicdanına uyan insan da Allah'ın izniyle, en zor koşullar altında dahi elindeki nimetlerle sevinmeyi ve bunları yeni yeni hayırlara dönüştürmeyi bilecektir.
Hayır; insan, kendi nefsine karşı bir basirettir.
Kendi mazeretlerini ortaya atsa bile. (Kıyamet Suresi, 14-15)
Sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun).
Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur. (Şems Suresi, 8-9)
Mehdi’nin çıkışından evvel, (her tarafı) aydınlatan kuyruklu bir yıldız doğacaktır.”(Kıyamet Alametleri, s. 200)