Ahirzaman Ve Hz. Mehdi

Kıyametin hemen yakınında anarşi ve kargaşa günleri vardır.

    Güzel Hatırlatmalar

    • "Dünyadan beş bin altı yüz yıl geçmiştir". Bu ümmetin ömrü bin (1000) seneyi geçecek, fakat bin beş yüz (1500) seneyi pek geçmeyecek.

      (Kıyamet Alametleri, Medineli Allame Muhammed b. Resul el-Hüseyni el-Berzenci, Pamuk Yayıncılık, İstanbul, 2002, s. 299)

    • Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Evlatlarımdan olan Mehdi’yi inkar eden beni inkar etmiştir.”

      (Bihar-ul Envar, c.51, s.73)

    • Eğer müşriklerden biri, senden 'eman isterse', ona eman ver; öyle ki Allah'ın sözünü dinlemiş olsun, sonra onu 'güvenlik içinde olacağı yere ulaştır.' Bu, onların elbette bilmeyen bir topluluk olmaları nedeniyledir.

      (Tevbe Suresi, 6)

    Güzel Konular

    Güzel Konular

    Mümin, güzel ahlakından dolayı, dualarında kendisi için istediği her şeyi, kardeşleri için de ister

    Mümin, dualarında Allah'tan hem dünyada hem ahirette güzellik ister. Allah'ın en sevdiği, en razı olduğu kulu olabilmek için Allah'a dua eder. Gelmiş geçmiş tüm insanlar arasında Allah'ın en yakın dostu olabilmeyi; Allah'ı, bir insanın sevebileceği en fazla sevgiyle sevebilmeyi ister. Tüm insanlar arasında, Allah'ı en hakkıyla takdir edip yüceltebilen kulu olmak ister. Allah Katında en makbul olan tavırlarda bulunmak, Allah'ın en seveceği ahlaka sahip olmak ister. Allah'a en çok şükreden, Allah'ın nimetlerini en çok takdir edebilen kulu olmak ister. Allah'ın ahlakıyla en fazla ahlaklanmış ve Allah'ın isimlerinin en çok tecelli ettiği kişi olmak ister. Kuran ayetlerini en iyi anlayabilen ve en iyi uygulayabilen kimse olmak ister. Allah'ın Kuran'da bildirdiği emir ve yasaklarını en kusursuz ve en titiz şekilde yerine getiren kişi olmayı ister. Allah'ın dinini en güzel, en etkili, en samimi şekilde tebliğ eden kişi olmak ister. Malıyla canıyla Allah yolunda olabilecek en fazla çabayı harcayabilmenin kendisine nasip olmasını ister. Allah'ın, kendisini ruhen ve bedenen dünyanın en sağlıklı, en güçlü, en dayanıklı insanı kılmasını ve böylece Allah'a, gücünün yettiğinin en fazlasıyla hizmet edebilmek ister. Yaptığı işleri olabilecek en ihlaslı şekilde yapabilmek için dua eder. Allah'a tüm ruhuyla ve bedeniyle olabilecek en derin teslimiyetle teslim olabilmeyi ister. Allah'ın yarattığı eksikliklere karşı en şükredici, en tevekküllü, en sabırlı, en güzel ahlakı gösteren kişi olarak karşılık verebilmek için dua eder. Allah'tan olabilecek en derin saygıyla korkup sakınan kişi olabilmek ister. En zor anlarda bile Allah'tan en ümitvar olan, Allah'a en çok güvenen, Allah'ın yardımından asla şüpheye düşmeyen, en emin kişi olabilmeyi ister. Şirkten en çok sakınan, Allah'tan başka varlıklara asla tamah etmeyen, Allah'tan başka bir İlah olmadığını en derin şekilde kavrayan insan olmak ister. Güzel ahlakta en öne geçen; insanlara karşı en sevgi dolu, en saygılı, en şefkatli ve merhametli, en hoşgurülü, en affedici, en bağışlayıcı, en fedakar, en özverili, en ikramkar, en kalender, en kanaatkar, en sabırlı, en anlayışlı, en yardımsever, en güvenilir, en neşe, mutluluk, huzur ve rahatlık veren, en güzel konuşan, en güzel öğüt veren, en teslimiyetle öğüt alan, en güzel söz dinleyen kişi olmak ister. Dünyadaki tüm Müslümanların en sevdiği, en saygı duyduğu, en güvendiği, en çok yanında olmak istedikleri, sohbetinden en çok hoşlandıkları, sözlerine en çok itimad ettikleri, dünyada ahirette sonsuz kadar birlikte olmayı en çok arzuladıkları insan olmak ister. Ahirette ise Allah'ın en yüksek derecelerle derecelendirdiği en güzel karşılığı almak ister. Allah'ın en razı olduğu kulu olmayı, Allah'a en yakın kılınanlardan olarak Allah'ın en büyük nimetleriyle, en güzel cennetleriyle mükafatladırıabilmeyi ister.

    İşte müminler tüm bu güzelliklerin her birinde “olabilecek en yüksek dereceyi” elde edebilmek isterler. Ancak Kuran ahlakından öğrendikleri sevgi anlayışı ve ihlasları gereği, tüm bu nimet ve güzellikleri, yine “en fazlasıyla” kardeşleri için de isterler. Nasıl ki kendileri Allah'a en yakın kişi; Allah'ın en sevdiği kul olmak istiyorlarsa, mümin kardeşlerinin de Allah'ın en sevdiği; Allah'a yakınlıkta en ileri geçmiş kimseler olmalarını isterler. Bu yüzden de tüm dualarında Allah'a, “ben” diye değil, “biz” diyerek dua ederler. “Tüm bu nimetleri bana ver Allah’ım” değil, “tüm bunları bize ver Allah’ım” diye dua ederler. Bir mümin kendilerine güzel bir dua temennisinde bulunduklarında da, verdikleri karşılık yine bu üslupla olur. Örneğin kendilerine “Allah iyi günler versin” denildiğinde, böyle bir müminin cevabı, “Allah hepimize iyi günler versin” şeklinde olur. Aynı şekilde “Allah razı olsun” denildinde, “Allah hepimizden razı olsun” diyerek karşılık verirler.

    Bu, imanda en önde olmak, takva sahiplerine en örnek olmak isteyen, Allah'ı en çok seven insanın göstermesi gereken bir ahlaktır. Dolayısıyla duada gösterilen bu ahlak şekli, o kişinin imanının, Allah sevgisinin, Allah korkusunun, ihlasının ve derinliğinin çok önemli bir alametidir.

    Kuran'da müminlerin bu ahlakını gösteren dualarına çok fazla örnek verilmiştir. Bunlardan bazıları şöyledir:

    Biz yalnızca Sana ibadet eder ve yalnızca Sen'den yardım dileriz.

    Bizi doğru yola ilet;

    Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna*

    Gazaba uğrayanların ve sapmışlarınkine değil. (Fatiha Suresi, 4-7)

    Onlardan öylesi de vardır ki: "Rabbimiz, bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik (ver) ve bizi ateşin azabından koru" der. (Bakara Suresi, 201)

    Allah, hiç kimseye güç yetireceğinden başkasını yüklemez. (Kişinin nefsinin) Kazandığı lehine, kazandırdıkları aleyhinedir. "Rabbimiz, unuttuklarımızdan veya yanıldıklarımızdan dolayı bizi sorumlu tutma. Rabbimiz, bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Rabbimiz, kendisine güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize taşıtma. Bizi affet. Bizi bağışla. Bizi esirge, Sen bizim Mevlamızsın. Kafirler topluluğuna karşı bize yardım et." (Bakara Suresi, 286)

    "Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi kaydırma ve Katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz, bağışı en çok olan Sen'sin Sen." (Al-i İmran Suresi, 8)

    Onlar: "Rabbimiz şüphesiz biz iman ettik, artık bizim günahlarımızı bağışla ve bizi ateşin azabından koru" diyenler (Ali- İmran Suresi, 16)

    Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) "Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru." (Al-i İmran Suresi, 191)

    ''Bozulma kültürü''nün küçük düşürücülüğünü görebilmek...

    İnsan çocukluk yıllarında edindiği bir alışkanlığı, -üzerine gidip değiştirmediği takdirde- hayatı boyunca sürdürür. Toplumda yaygın olan ve yanlış olup olmadığı hiç sorgulanmayan pek çok alışkanlık da bu şekilde insanlar arasında yayılır.

    Toplumda ‘bozulma’ olarak ifade edilen tavır da, insanlar arasında kabul görmüş olan bu alışkanlıklardan biridir. Genellikle de, eğer içerisinde bulunulan durumun ‘bozulmayı’ gerektirdiğine inanılırsa, bu tavrın uygulanmasında hiçbir sakınca görülmez.

    Belki pek çok insan bu tavır bozukluğuna, daha önce hiç farklı bir bakış açısıyla bakmamıştır. Çünkü bir açıdan bakıldığında ‘bozulma’ olarak adlandırılan bu tavrın, diğer bir bakış açısından bakıldığında aslında çok küçük düşürücü olduğu görülebilecektir.

    Öncelikle insanın şunu düşünmesi gerekir: Gerçekten rahatsız olacağı bir durum oluşsa bile, insanın bu durum karşısında aniden yüzünün atması, mimiklerinin bozulması, yüz hatlarının kasılması, konuşma ve bakış bozukluğu oluşması, ani bir öfkeye kapılması normal midir? Sağlam bir kişiliğe sahip olan bir insanın, son derece sıradan bir söz ya da tavır karşısında dahi, bir anda o sağlam kişiliğini kaybedip bu kadar acizleşmesi makul bir şey midir? Tek bir sözle dahi dengesinin bozulması, şahsiyetinin sarsılması, ne ruhen ne de bedenen kendine hakim olamayacak hale gelmesi, tüm yüz ve beden kontrolünü kaybetmesi şaşırtıcı değil midir? Böyle bir insanın gerçekten sağlam bir kişiliğe sahip olduğundan bahsedilebilir mi? Ya da böyle bir insanın kişilik özelliklerine güven duyulabilir mi? Elbetteki tüm bunlar, bu insanda, henüz sağlam bir kişilik özelliklerinin oluşmadığının alametleridir. Ve dolayısıyla da, elbetteki bu tavra yenilmek; rahatsız edici bir durumla karşılaşınca hemen ‘bozulmak’, çok küçük düşürücü bir davranıştır.

    İnsanın ‘bozulma’ ahlakının kişiyi ne kadar küçük düşürdüğünü ve nasıl aciz bir görünüm almasına neden olduğunu anlamasının en güzel yöntemlerinden biri, bu tavrı çevresindeki insanlarda gözlemlemesidir. Çünkü insan bazen kendisini tam anlamıyla ‘dışarıdan bir gözle’ görüp değerlendiremez. Ayrıca haklı olduğunu düşündüğü noktalar da, gerçeği tam olarak analiz edebilmesini engeller. Ancak bir başkasına çok objektif ve dürüst bir bakış açısıyla yaklaşabilir. Bu nedenle bu tarz bir inceleme, çoğu zaman kişiye büyük faydalar sağlar.

    Bakıldığında, belirli bir yaşa ve olgunluğa ulaşmış bir insanın, bir anda henüz kişiliği gelişmemiş küçük bir çocuğun özelliklerini göstermeye başlamasındaki ve iradesini kaybedip kontrolsüz hale gelmesindeki gariplik çok dikkat çekicidir. Hiçbir insan, dışarıdan seyrettiği böyle bir insanın konumuna düşmek istemez. Ama nedense, konu kendisi olduğunda bu tavra yenilir.

    Ayrıca bu gibi insanlar sadece kendilerine yanlış bir tavır gösterildiğinde değil, alınganlıkları sebebiyle normal tavırlar karşısında da çok hızlı bir şekilde ‘bozulabilirler’. Bazen iyi niyetle yapılan bir tavır, güzellik oluşturması için söylenen bir söz, samimi bir sevgi gösterisi gibi davranışlar da, bu tür insanlar tarafından yanlış algılanarak hemen ‘bozulmaya’ neden olur.

    Bu nedenle öncelikle ‘bozulma’ denilen bu tavrın, Kuran ahlakıyla hiçbir şekilde bağdaşmadığının anlaşılması çok önemlidir. Allah Kuran'da iman eden insanların, nasıl insanlarla ve nasıl tavırlarla karşılaşırlarsa karşılaşsınlar, kontrollerini kaybetmediklerini ve Kuran ahlakından uzaklaşmadıklarını bildirmiştir. Müminin böyle durumlar karşısındaki ahlakı ise ayetlerde şöyle haber verilmiştir:

    O Rahman (olan Allah)ın kulları, yeryüzü üzerinde alçak gönüllü olarak yürürler ve cahiller kendileriyle muhatap oldukları zaman "Selam" derler.(Furkan Suresi, 63)

    Allah'a çağıran, salih amelde bulunan ve: "Gerçekten ben Müslümanlardanım" diyenden daha güzel sözlü kimdir?

    İyilikle kötülük eşit olmaz. Sen, en güzel olan bir tarzda (kötülüğü) uzaklaştır; o zaman, (görürsün ki) seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost(un) oluvermiştir.

    Buna da, sabredenlerden başkası kavuşturulamaz. Ve buna, büyük bir pay sahibi olanlardan başkası da kavuşturulamaz. (Fussilet Suresi, 33-35)

    Kuran'da anlatılan bu ahlak, müminin sağlam kişiliğini, asaletini ve en zor şartlarda dahi asla basitliğe meyletmediğini göstermektedir. Dolayısıyla insan, en başta Kuran ahlakının bir gereği olarak, nefsini bu yönde eğitmeli, böyle bir eksikliği kendine yakıştırmamalıdır.

    Bunun yanında, yanlış bir tavır görüldüğünde, buna aynısıyla ya da daha kötüsüyle karşılık vermek çok hatalıdır. Eğer bir insan bir şeyin yanlış olduğunu görebiliyorsa, kendisine bu tavrın yapılmasından hoşlanmıyorsa, bunu başkalarına da yaptığı takdirde, o kişiye de aynı rahatsızlığı vereceğini biliyordur. İşte müminin vicdanı buna izin vermez. Sırf nefsini rahatlatmak için, böyle yanlış bir tavır göstermeyi kabul etmez.

    Bir de insan, muhakkak ki hayatı boyunca çok çeşitli insan karakterleriyle karşılaşacaktır. Karşısına Kuran ahlakından uzak, cahilce davranışları olan, basit tavırlara tenezzül eden insanlar da çıkacaktır. Eğer insan, her böyle bir insanla karşılaştığında onlara uyum sağlayacak olursa, o zaman sağlam ve güvenilir bir kişilik gösterememiş olur. Halbuki müminin özelliği, nasıl bir ortama girerse girsin, nasıl insanlarla karşılaşırsa karşılaşsın kişiliğinden ödün vermemesi, Kuran ahlakını uygulayanlar dışında, kimseye uyum göstermemesidir.

    Ayrıca insanın ‘bozulma’nın mantığını da iyi düşünmesi gerekir. ‘Bir insan neden ‘bozulur’? Bir kimsenin ‘bozulduğunu’ insanlardan gizlemeye gerek duymamasının ve hatta bunu iyice pekiştirecek şekilde dışa vurmasının sebebi nedir?’

    İnsan çevresindeki kişilerden nefsine yönelik olumsuz bir tavır gördüğünde ‘bozulur’. Ancak bu da tüm diğer davranış bozuklukları gibi, herşeyi Allah'ın yarattığının ve insanın kaderini yaşadığının unutulmasından kaynaklanır. Hiçbir şey Allah'tan bağımsız olarak oluşamaz. Hiçbir insan, Allah dilemedikçe, bir insanı kızdıracak, rahatsız edecek, üzecek, küçük düşürecek, alay edecek bir tavırda bulunamaz. Dolayısıyla eğer insan böyle bir tavır ile karşılaşıyorsa, bunu ona Allah özel olarak göstermektedir. Demek ki o kişinin o tavırlarında, kişiyi düşündürtecek büyük hayırlar ve hikmetler vardır.

    ‘Bozulduklarını’ ısrarla çevrelerine hissettirmeye çalışan insanlar, genellikle bunu kin, öfke ve intikam hisleriyle yaparlar. Oysa ki eğer insanın kendisine karşı yapılan bir haksızlık ve gerçekten mağdur olduğu bir durum varsa ve kişi, karşı tarafın yaptığı bu davranışın yanlışlığını anlamasını istiyorsa, göstereceği en güzel tavır, bunu ‘Allah'a bırakmak olacaktır’. Allah sonsuz adalet sahibidir. Bir haksızlıkla karşılaştıkları zaman tevekkül edip kendisine sığınan kullarına, Allah dünyada ve ahirette sonsuz adaletiyle karşılık verecektir.

    İşte müminin, bu önemli gerçeği bilmenin huzurunu yaşaması; Allah'a güvenerek, herşeyde hayır ve hikmet görerek, üzerindeki bu cahiliye ahlakını tam olarak temizlemesi gerekir. Allah Kuran'da müminleri sonsuz adaletiyle şöyle müjdelemiştir:

    Gerçek şu ki, Allah zerre ağırlığı kadar haksızlık yapmaz. (Bu ağırlıkta) Bir iyilik olursa, onu kat kat kılar ve Kendi yanından pek büyük bir ecir verir. (Nisa Suresi, 40)

    Allah'a döneceğiniz günden sakının. Sonra herkese kazandığı eksiksizce ödenecek ve onlara haksızlık yapılmayacaktır. (Bakara Suresi, 281)

    İnsanın, ibret aldığı, ders çıkardığı tecrübelerini ve yaşadığı önemli olayların ruhunda oluşturduğu etkiyi unutmaması önemlidir...

    İnsanların hayatlarında çok nadir yaşadıkları bazı olaylar olur. Bu olayların derin etkisi, bu insanlar üzerinde aylarca hatta yıllarca sürer. O olaya ait görüntüler ve sesler, insanların gözlerinin önünden ve kulaklarından hayatlarının sonuna kadar kaybolmaz. Bazen bir insanın ölümüne şahit olmak, bazen deprem, sel, trafik kazası, yangın gibi olaylar, bazen insanın yaşadığı çok büyük bir pişmanlık, bazen çok mahçup olduğu bir olay, bazen aldığı çok önemli ve hayati bir eleştiri, insanın hayatının sonuna kadar unutmayacağı bu olaylardandır.

    İnsanlar çoğunlukla, yaşadıkları bu gibi durumlarda, çok hayati bazı gerçekleri kavrar ve hayatlarına yön verecek çok önemli bazı kararlar alırlar. Yaşadıklarından çıkardıkları sonucu çok önemli görür ve kendi içlerinde, ‘tüm bunları asla unutmamaya’ niyet ederler. Yaşadıkları olaylardan aldıkları ders ve ibretlerin, hayatlarının sonuna kadar kendilerine fayda getirecek çok değerli tecrübeler olduğunu fark ederler.

    Büyük olayların yanı sıra, insanın yaşadığı bazı küçük ve sıradan olaylar da kimi zaman insanlara çok önemli kararlar aldırır. Yediği acılı ya da baharatlı bir yemek midesini rahatsız ettiğinde, bu kişi, “Aman bunun bana verdiği zararı unutmayayım da, bir daha bu tür bir yemek yemeyeyim” diye bir karar alır. Çünkü aynı zorlukları bir kez daha yaşamak istemez. Ama bir şekilde bu tecrübesini çok çabuk bir şekilde unutur. Ya da tembellik ettiği için sınavına çalışmayan bir insanın, bütün bir sene daha okula devam etmek zorunda kalması, aslında o kişi için, kendisine ders çıkarması gereken çok önemli bir tecrübedir. Belki o günlerde aklından, “Tembellik yapmanın zararını asla unutmayayım” diye geçirir ve bir daha böyle bir hata yapmamaya niyet eder. Ya da söylediği kırıcı bir söz sonrasında, karşısındaki kişiyle olan yakınlığında oluşturduğu tahribatı gören bir insan, çok büyük bir pişmanlık yaşar. “Bir daha mutlaka düşünerek konuşacağım, aklıma gelen ilk sözü asla düşünmeden söylemeyeceğim” diye çok samimi bir karar alır.

    Bu örneklerde olduğu gibi, insanın hayatında, birçok konuyu daha derinlemesine kavradığı bazı anlar olur. Kendi kendine “Bir daha bunu hiç yapmayacağım”, “Buna çok dikkat edeceğim”, “Bu sözü ya da bu üslubu hiç kullanmayacağım”, “Bu yanlış bakış açısını kafamdan tamamen atacağım” gibi kararlar alır. Ancak ne var ki, insan çok unutkan bir varlıktır. Gün içindeki küçük olaylarda da, hayatında önemli yer tutan büyük olaylarda da, çıkardığı dersleri, edindiği tecrübeleri ve aldığı kararları çok çabuk unutur. Ömrünün sonuna kadar unutmama kararı aldığı bir konuyu, bazen bir iki gün, bazen bir iki saat, bazen de 5- 10 dakika içinde, dikkatinin dağılmasıyla birlikte hemen unutur. Ta ki aynı hatayı tekrar yapana kadar.

    Bazen bu durum insanın hayatında onlarca kez tekrarlanır. Önemli bir olay ya da yaptığı bir hata, bir konuda önemli bir ibret vesilesi olur ve bu kişi bu konuda dikkat etmek için hayati bir karar alır. Ama günlük hayatına dönmesiyle birlikte bunu hemen unutur. Bir süre sonra benzer bir durumla yine karşılaşır. “Daha önce de bu durumla karşılaşmıştım ve yaşadıklarımdan edindiğim tecrübeyi asla unutmadan hareket etme kararı almıştım. Ama bu kararımı unuttuğum için tekrar aynı hataya düştüm. Fakat artık bu sefer bu kararımı hiç unutmayacağım” diye niyet eder. Ama yine unutur. Ve tekrar aynı duruma düşer. Tekrar unutur. Ve tekrardan, önceden karar almış olduğunu hatırlar. Ve bu unutmalar, benzer olaylarla sürekli olarak devam eder.

    Bu durum, elbetteki bu tecrübeleri yaşayan kişiyi de şaşırtır. Şuurunu, hafızasını, aklını istediği gibi kullanamamasına; çok iyi bildiği ve kesin karar aldığı bir konuda sürekli aynı hataları tekrarlamasına bir anlam veremez.

    Oysa ki, burada insanın görmesi gereken çok önemli bir harikalık vardır. ‘Samimi niyet edilmediğinde, çok güçlü bir karar alınmadığında, insan çok etkilendiği hayati bir konuda bile, yaşadıklarını hemen unutabilmektedir.’ Burada kişinin yapması gereken, eksikliği içindeki niyetinde aramasıdır.

    Örneğin bir insan büyük ve derin bir ateş çukurunun tepesinde, korunaksız bir tahta çıkıntı üzerinde duruyor olsa, -Allah'ın dilemesiyle- şuuru çok açık olur. Aşağıda ateş olduğunu unutması söz konusu olmaz. Her an üzerinde bulunduğu tahtadan aşağı düşebilme ihtimalinin olması, bu kişinin dikkatini maksimum seviyede açmasına yol açar. Ne kimsenin ona içerisinde bulunduğu bu durumu hatırlatmasına, ne de aynı tecrübeyi bir kez daha yaşamasına gerek olur. Kendisi zaten, tehlikeden korunmak, ateşin içine düşmemek için gereken herşeyi kendisi akledecek ve uygulayacak şuur açılığındadır.

    İşte insan eğer bir konuda kendisini çok etkileyen bir tecrübe yaşadığı ve o anda çok samimi bir karar aldığı halde bu kararını uygulayamıyorsa, sorun, bu kişinin başka şeyleri o konudan daha önemli görmesindendir. Dikkatinin başka konulara gitmesi, kendisinin o konulara daha çok ilgi duymasındandır.

    Dolayısıyla eğer bir insan bir hatayı sürekli olarak tekrarlıyorsa ve o hatanın oluşturduğu maddi manevi zarar ve tahribattan yeteri kadar etkilenmiyorsa; ya da başına gelen ibret verici olaylardan gereken dersi alamıyor, tekrar tekrar aynı olayların içine giriyorsa; bu durumda vicdanında bir hastalık olabileceğini göz önünde bulundurmalı ve vicdanını sağlamlaştırmaya yönelmelidir.

    Ancak elbetteki unutmak insanın mühim bir aczidir. Bir insan -Allah'ın izni olmaksızın- bir şeyi unutmasına engel olamaz. Ama unutmamak için var gücüyle çaba harcayabilir. Unutmamak için akla gelebilecek maddi manevi her türlü tedbiri alabilir. “Ben aciz bir insanım, ne kadar tedbir alsam da mutlaka unuturum” dememeli, emek verdiğinde, umduğu sonucu ona yaratacak olanın Allah olduğunu bilmelidir. Tecrübelerinin etkisini ve aldığı kararların önemini unutmamak için, dikkatinin dağılmaması için ve gevşekliğe kapılmamak için tüm gücüyle mücadele etmelidir. Allah rızası için, tüm dikkatini güzel ahlakta yoğunlaştırmalıdır.

    Tüm bu çabayı gösterdiği takdirde yine de unutursa, Allah insanı unutmasından sorumlu tutmayabilir. Ve unutmasına rağmen, Allah bu kişinin yolunu açabilir.

    Kuran'da bu şekilde samimi olarak çaba harcayan müminlerin, ‘unuttuklarından ve yanıldıklarından sorumlu tutmaması için Rabbimiz'e şöyle dua ettikleri’ bildirilmiştir:

    Allah, hiç kimseye güç yetireceğinden başkasını yüklemez. (Kişinin nefsinin) Kazandığı lehine, kazandırdıkları aleyhinedir. "Rabbimiz, unuttuklarımızdan veya yanıldıklarımızdan dolayı bizi sorumlu tutma. Rabbimiz, bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Rabbimiz, kendisine güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize taşıtma. Bizi affet. Bizi bağışla. Bizi esirge, Sen bizim Mevlamızsın. Kafirler topluluğuna karşı bize yardım et." (Bakara Suresi, 286)

    Mehdi’nin çıkışından evvel, (her tarafı) aydınlatan kuyruklu bir yıldız doğacaktır.”(Kıyamet Alametleri, s. 200)