Ahirzaman Ve Hz. Mehdi
Kıyametin hemen yakınında anarşi ve kargaşa günleri vardır.
Güzel Hatırlatmalar
-
"Dünyadan beş bin altı yüz yıl geçmiştir". Bu ümmetin ömrü bin (1000) seneyi geçecek, fakat bin beş yüz (1500) seneyi pek geçmeyecek.
(Kıyamet Alametleri, Medineli Allame Muhammed b. Resul el-Hüseyni el-Berzenci, Pamuk Yayıncılık, İstanbul, 2002, s. 299)
-
Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Evlatlarımdan olan Mehdi’yi inkar eden beni inkar etmiştir.”
(Bihar-ul Envar, c.51, s.73)
-
Eğer müşriklerden biri, senden 'eman isterse', ona eman ver; öyle ki Allah'ın sözünü dinlemiş olsun, sonra onu 'güvenlik içinde olacağı yere ulaştır.' Bu, onların elbette bilmeyen bir topluluk olmaları nedeniyledir.
(Tevbe Suresi, 6)
Güzel Konular
Hz. Musa (a.s.) gibi iman etmek, Hz. Musa (a.s.) gibi Allah'a güvenmek, Hz. Musa (a.s.) gibi Allah'ın yardımından asla ümit kesmemek...
İki topluluk birbirini gördükleri zaman Musa'nın adamları: "Gerçekten yakalandık" dediler.
(Musa:) "Hayır" dedi. "Şüphesiz Rabbim, benimle beraberdir; bana yol gösterecektir." (Şuara Suresi, 61-62)
Yoksa sizden önce gelip-geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle bir yoksulluk, öyle dayanılmaz bir zorluk çattı ve öylesine sarsıldılar ki, sonunda elçi, beraberindeki mü'minlerle; "Allah'ın yardımı ne zaman?" diyordu. Dikkat edin. Şüphesiz Allah'ın yardımı pek yakındır. (Bakara Suresi, 214)
Hz. Musa (a.s.) ve beraberindeki müminler, iki denizin birleştiği yere geldiklerinde, bir taraflarında deniz, diğer taraflarında ise Firavun’un askerleri vardı. O anda, Firavun’un yanındakilerden birisi, Hz. Musa (a.s.) ve yanındakilerin durumuna bakacak olsa, Firavun'un kesin olarak üstün geldiğini ve Hz. Musa (a.s.)’nın artık yapabileceği hiçbir şey olmadığını düşünebilirdi. Nitekim Hz. Musa (a.s.)'nın yanında bulunan; ona ve onun getirdiği hak dine iman etmiş kimselerden bazıları dahi, “Gerçekten yakalandık” dediler.
Oysa bu, Allah'tan bir denemeydi. Firavun'u da, askerlerini de yöneten, yalnızca Allah’tı. Diğer yandan denizin sularına hükmeden yegane güç de yine yalnızca Rabbimiz’di. Allah, Hz. Musa (a.s.)'nın ve ona inananların, Allah'tan başka bir güç olmadığını ve Allah'ın herşeye güç yetirebilecek kudrette olduğunu kavramaları için böyle bir durum yaratmıştı. O anda yapılabilecek hiçbir şey olmadığı fikrine kapılan kimseler ise, gaflete kapılmışlardı. İçlerinde bulundukları o durumdan yalnızca kendi güçleriyle kurtulabileceklerini zannediyorlardı. Oluşan şartlara karşı kendi güçlerinin yetersiz olduğunu gördüklerinde de, “çaresiz” olduklarını sandılar.
Eğer “tüm gücün Allah'a ait olduğu” gerçeğini daha iyi kavramış olsalardı, şartlar ne kadar zorlu olursa olsun, Allah'a sığınıp Allah'tan yardım dileyebileceklerini unutmazlardı. Allah'ın hakimiyetinin ve kudretinin sınırsız olduğunu; dilediğinde Allah'ın, en imkansız gibi görünen olaylara bile çareler yaratabileceğini bilirlerdi.
İşte Hz. Musa (a.s.) o zorlu anda, bu gerçeğin farkındaydı. Bu yüzden de yanındaki bazı kimseler gibi, “yakalandık” demedi. Bu kimselerin gösterdiği tavra karşı çıktı. “Hayır, şüphesiz Rabbim benimle beraberdir; bana yol gösterecektir” dedi. Pek çok insanın paniğe ve korkuya kapılıp, telaşlanacağı bir anda, Hz. Musa (a.s.) Allah'a gönülden bir imanla güvendi. Zahiren hiçbir kurtuluş yolu görünmediği halde o, Allah'ın yardımından asla ümit kesmedi, Allah'ın bir çıkış yolu yaratacağından kesin emin olan bir ahlak gösterdi. Kendisinin hiçbir gücü olmadığını; ancak Allah'ın, dilediği herşeyi yapmaya kadir olduğunu biliyordu. Allah'ın iyileri, gönülden iman edenleri mutlaka koruyacağına; Kendisi’nden yardım isteyene mutlaka bir yol açacağına güveniyordu. İşte bu yüzden, böyle zorlu bir durum karşısında Hz. Musa (a.s.)’nın ilk yaptığı, Allah'a sığınmak, Allah'ın ismini yüceltmek, Allah'a dua etmek ve Allah'ın yardımının çok yakın olduğuna kesin olarak inanmak oldu.
Allah, Hz. Musa (a.s.)'nın bu derin imanına ve Allah'a olan teslimiyetine karşılık, insanların hiç ummadıkları ve hayretle izledikleri bir mucize yarattı:
Bunun üzerine Musa'ya: "Asanla denize vur" diye vahyettik. (Vurdu ve) Deniz hemencecik yarılıverdi de her parçası kocaman bir dağ gibi oldu.
Ötekileri de buraya yaklaştırdık.
Musa'yı ve onunla birlikte olanların hepsini kurtarmış olduk.
Sonra ötekileri suda boğduk.
Şüphesiz, bunda bir ayet vardır. Ama onların çoğu iman etmiş değildirler.
Ve hiç şüphesiz, senin Rabbin, güçlü ve üstün olandır, esirgeyendir. (Şuara Suresi, 63-68)
İnsanın Allah'ın Kuran'da bildirdiği bu kıssadan alması gereken çok fazla öğüt vardır. Hz. Musa (a.s.)'nın ahlakı, insanların karşılaştıkları zorluk ve sıkıntılar karşısında nasıl bir tavır sergilemeleri gerektiği konusunda önemli bir yol göstericidir. Allah Kuran'ın pek çok ayetinde, kullarına “dua etmelerini; dua edenin duasına mutlaka icabet edeceğini” haber vermiştir. Allah, “samimi iman eden kullarına mutlaka yardım edeceğini” vadetmiştir. “Allah'tan gereği gibi korkup sakınanlara mutlaka bir çıkış yolu göstereceğini” bildirmiştir. “Eğer kalplerinde bir hayır ve güzellik görürse, o kullarına, içlerinde bulundukları durumdan çok daha güzeli ve fazlasıyla karşılık vereceğini” belirtmiştir.
Kullarım Beni sana soracak olursa, muhakkak ki Ben (onlara) pek yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm. Öyleyse, onlar da Benim çağrıma cevap versinler ve Bana iman etsinler. Umulur ki irşad (doğru yolu bulmuş) olurlar. (Bakara Suresi, 186)
... İman edenlere yardım etmek ise, Bizim üzerimizde bir haktır. (Rum Suresi, 47)
Ey peygamber, ellerinizdeki esirlere de ki: "Eğer Allah, sizin kalplerinizde bir hayır olduğunu bilirse (görürse) size sizden alınandan daha hayırlısını verir ve sizi bağışlar. Allah bağışlayandır, esirgeyendir." (Enfal Suresi, 70)
Allah Kuran'ın her bir ayetini pek çok hikmet ile birlikte yaratmıştır. Şüphesiz ki Hz. Musa (a.s.)'nın ahlakında çok önemli bir sır gizlidir. Allah'a içten bir güven ile güvenen her insan için Allah Katından üstün bir yardım vardır. Allah'a sarsılmaz bir tevekkül ile teslim olup güvenmek, gerçek imanın bir göstergesidir. Ve Allah'a karşı duyulan böyle bir güven, hayatının sonuna kadar müminin kurtuluşudur. Allah bu ahlakından dolayı onu hayatının sonuna kadar koruyacak, her sıkıntıyı ve zorluğu aşmasını sağlayacaktır. Böyle bir insan, hayatı boyunca ne tür engellerle karşılaşırsa karşılaşsın, bunların hiçbiri onun için bir sorun olmayacaktır. Allah'a olan güveni, Allah'ın ona mutlaka çıkış yolunu göstermesiyle sonuçlanacaktır. Çünkü Allah'ın Kuran'da da bildirdiği gibi, “kendini Allah'a teslim eden bir insan, asla kopmayan - sapasağlam bir kulba tutunmuş” gibidir:
Kim ihsanda bulunan (biri) olarak yüzünü (kendini) Allah'a teslim ederse, artık gerçekten o kopmayan bir kulpa yapışmıştır. Bütün işlerin sonu Allah'a varır.(Lokman Suresi, 22)
Dinde zorlama (ve baskı) yoktur. Şüphesiz, doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır. Artık kim tağutu tanımayıp Allah'a inanırsa, o, sapasağlam bir kulpa yapışmıştır; bunun kopması yoktur. Allah, işitendir, bilendir. (Bakara Suresi, 256)
Bu nedenle insan hayatı boyunca nasıl kapsamlı, nasıl benzersiz ve nasıl zorlu sıkıntılarla karşılaşırsa karşılaşsın, Kuran'da bildirilen bu sırrı unutmamalıdır. Allah dilediğinde, denizi ikiye yaran, suları durdurup müminlere geçebilecekleri bir yol açandır. Allah dilediğinde, çok az bir mümin topluluğunu, çok kalabalık ve çok teçhizatlı, güç sahibi topluluklara galip getirendir. Allah dilediğinde, insanların göremediği binlerce melek ile müminlere yardımını ulaştırandır. Allah dilediğinde, insanların basiretlerini bağlayarak müminler aleyhinde hareket etmelerini engelleyendir. Allah dilediğinde, en zorlu hastalıklara şifa verendir. Allah dilediğinde, yaşı geçkin ve kısır da olsa dilediği kuluna çocuk ihsan edendir.
Allah insanların, Rabbimiz'in yaratmadaki sınırsız gücünü kavrayabilmeleri için Kuran'da pek çok örnek vermiştir. Elbetteki Allah tüm olayları, -imtihanın bir gereği olarak- adetullaha uygun yaratmakta, insanların dualarına, onların akıllarının ihtiyarını kaldırmayacak şekilde icabet etmektedir. Ama önemli olan insanın, Allah'ın bu gücünün sınırsızlığını kavrayabilmesi; Rabbimiz’i gereği gibi takdir edebilmesidir. Allah'a olan dualarını bu takdir ve kavrayış doğrultusunda yapmasıdır. Allah'ın samimi bir kuluna mutlaka yardım edeceğinden kesin emin olmalı; asla şüpheye düşmemelidir. Allah dilerse insanı denemek için duaya hemen karşılık vermeyebilir. Ya da Allah kişinin içinde bulunduğu sıkıntıyı hemen kaldırmayabilir. Mümin bunda da Allah'ın takdir ettiği pek çok hayır ve hikmet olduğunu bilecek; hayatının sonuna kadar bir an bile şüpheye kapılmadan Allah'a güvenmeye, Allah'a dua etmeye, yardımı Allah'tan istemeye devam edecektir.
'İçinden geldiği gibi davranmak' samimiyettir. Ama bazen de insanın içinden gelenleri yenip, daha güzel olan tavrı göstermeye çalışması gerekir
Doğallık insan için büyük bir nimettir. Doğal, samimi, içinden geldiği gibi davranabilmek, hem kişinin kendisi hem de onunla birlikte olan insanlar açısından büyük bir konfordur. Çünkü bu insanın içinde ne varsa, dışında da o vardır.
Ancak insanlar bazen ‘içinden geldiği gibi davranmak’ denilince, bunun, ‘içinde her ne olursa olsun bunu olduğu gibi dışa vurmak’ olduğunu sanırlar.Ve hatta bunu bir ‘dürüstlük göstergesi’ olarak görürler. “Ben hiçbir şeyi gizlemiyorum, içimdeki duygular bunlar” diye düşünürler. Oysa ki insanın içinden gelen her şey doğru değildir. Bu nedenle insanın içinden gelen herşeyi olduğu gibi dışa vurması da doğru değildir. Bazen insanın içinden gelen bazı duyguları dizginlemesi, düzenlemesi ya da yenmesi gerekebilir. Çünkü insanın, ‘içimden geliyor’ dediği şeyler, nefsinde var olan ve nefsinin onu teşvik ettiği hislerdir.
İnsan nefsinde hem güzellikler hem de kötülükler vardır. Ancak nefsini istediği şekle sokmak, onda var olan kötülükleri yenmek, güzel ve iyi olan şeyleri ise artırmak insanın kendi iradesindedir.
Örneğin bir insanın içinden, çevresindeki insanlara iyilik yapmak, sevgi, saygı göstermek, güzel söz söylemek, neşelenmek, hoşsohbet ve konuşkan olmak, dışa dönük ve girişken olmak, fedakarlık yapmak, güzellik sunmak gelebilir. İşte insan bu tür bir durumda ‘içinden gelenlere’ uyar.
Ama bazen de insanın içinden sessizleşmek, küsmek, durgunlaşmak, insanlardan uzaklaşmak, öfkelenmek, kinlenmek, ters tavırlar göstermek, bağırıp çağırmak, tartışmak gibi olumsuz hisler de gelebilir. İşte bunlar da nefsin içinde var olan kötülüklerdir. İnsanın böyle bir durumda, “Ne yapayım, ben sadece içimden geldiği gibi davranıyorum” diyerek bu tarzda olumsuz tavırlar sergilemesi doğru değildir. Ve ‘içinden geliyor olması’ da, gösterdiği kötü ahlakı makul gösterecek bir mazeret değildir.
Çünkü bunlar, Allah'ın Kuran'da beğenmediğini bildirdiği, nefse özel olarak verilen, insanın mücadele edip yenmesi gereken kötülüklerdir. Allah, güzel ahlakın gerekliliklerini ve sakınılması gereken tavırları insanlara bildirmiştir. İnsan, ‘her ne kadar içinden gelirse gelsin’ kötü olduğunu bildiği bir tavrı asla uygulamamalıdır. İçinden öfkelenmek geliyorsa, hemen bunun Allah'ın beğenmediği bir ahlak olduğunu düşünüp öfkesini yenmelidir. Öfke hissi gelen kişiye karşı, tam tersine, güzel söz söyleyip gönül almalı, dosça tavırlar göstermek için nefsini zorlamalıdır. Ya da nefsi ona suskunluk hissi verdiğinde, hemen bunun Kuran ahlakına uygun olmayan bir ahlak olduğunu düşünüp, beraberindeki insanlara, Allah'ın razı olacağı şekilde ‘en güzel sözleri’ söylemek için iradesini kullanmalıdır.
Bu tür bir durumda nefisten yana bir bir tavır göstermek, asla dürüstlük, doğallık, samimiyet, içi dışı bir olmak değildir. Dürüstlük, doğallık ve içi dışı bir olmak; Allah'ın meşru kıldığı, Kuran'da beğendiğini bildirdiği, güzel ahlaka dair her tavrı, olabilecek en güzel şekilde dışa vurmak, en samimi şekilde bu ahlakı yaşamaktır. İnsanın, nefsindeki kötülükleri, sırf ‘içinden geliyor’ diye uygulaması ise, yalnızca bu kişinin ahlakındaki eksiklikleri gösteren bir alamet olur.
Dolayısıyla insanın, ‘içinden gelen herşeye uyması’ gibi bir yaklaşım asla makul değildir. insan içinden gelen her türlü iyiliğe uymalıdır. İçinden gelmediği durumlarda da mutlaka iyiliği aramalı, nefsini bu yönde eğitmeli, nefsindeki iyiliğe olan eğilimi artırmalıdır.
Nefsinin teşvik ettiği kötülüklerde ise, Allah korkusunu, vicdanını ve imanından kaynaklanan iradesini kullanarak, içinden gelen bu hisse, bunun tam tersi olan iyiliklerle karşılık vermelidir.
Bu, müminin dünya hayatındaki imtihanının çok önemli bir parçasıdır. İnsan nefsini eğitebildiği ölçüde, Allah'ın razı olmasını umacağı bir ahlaka ulaşabilecektir. Allah Kuran'da, nefislerindeki kötülüklere karşı güzelliği tercih eden ve nefislerini Kuran ahlakına göre eğiten kimseler için şöyle buyurmuştur:
Nefse ve ona 'bir düzen içinde biçim verene',
Sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun).
Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur.
Ve onu (isyanla, günahla, bozulmalarla) örtüp-saran da elbette yıkıma uğramıştır.(Şems Suresi, 7-10)
Ey iman edenler, üzerinizdeki (yükümlülük) kendi nefislerinizdir. Siz doğru yola erişirseniz, sapan size zarar veremez. Tümünüzün dönüşü Allah'adır. O, size yaptıklarınızı haber verecektir.(Maide Suresi, 105)
"(Yine de) Ben nefsimi temize çıkaramam. Çünkü gerçekten nefis, -Rabbim'in kendisini esirgediği dışında- var gücüyle kötülüğü emredendir. Şüphesiz, benim Rabbim, bağışlayandır, esirgeyendir."(Yusuf Suresi, 53)
Gaflete kapılmamaya en dikkat edilmesi gereken zamanlardan biri de, Allah'ın nimetini artırdığı vakitlerdir.
Hayatında bir eksiklik olduğunda; beklentileri ya da istekleri umduğu şekilde gerçekleşmediğinde, genellikle insanın Allah'a yönelişindeki samimiyet, derinlik ve ihlas da alabildiğine artar...
Çoğu insanın Allah'a en samimiyetle yöneldiği anlar, bu kişilerin hayatlarında birtakım eksikliklerin, sıkıntıların ya da sorunların yer aldığı zamanlardır. İnsanlar, acizliklerini, güçsüzlüklerini ve Allah'a ne kadar muhtaç olduklarını en kamil anlamda böyle zamanlarda kavrarlar. Ve Allah'a, bu kavrayışın getirdiği samimiyetle yönelirler. Dualarındaki candanlık, ihlas ve derinlik, ruh hallerindeki netlik, açıklık ve dürüstlük, ve Allah'a yalvarışlarındaki teslimiyet çok yüksek seviyelere ulaşır. Bu anlarda kişi, kendi ruhundan yansıyan bu samimiyete, Allah'a karşı olan sevgisindeki coşkuya, candanlığına, yakınlığına ve teslimiyetine kendisi de şahit o olur. Allah'a karşı kalbinde yaşadığı bu samimiyetten kendisi de çok hoşlanır ve bu halini günlük hayatın hiçbir aşamasında kaybetmemek ister. Hayatının geri kalanına hakim olan yüzeysel haline bir daha hiç geri dönmemek için ruhunu eğitmeye çalışır.
Ancak ne var ki, Allah insanın dualarına icabet ettiğinde, üzerindeki sıkıntıyı kaldırdığında ve o kişiye olan nimetini artırdığında, çoğu insan, bir şekilde yaşadığı bu derinlikten uzaklaşır. Ve çoğu zaman içerisine düştüğü gafleti fark etmesi de, ancak nimetlerin tekrar elinden gitmesiyle gerçekleşir.
Oysa ki insanın bu derinliği bir hayat şekli olarak yaşaması için, illaki yokluk ve sıkıntı içerisinde bir hayat sürmesine gerek yoktur. İnsan Allah aşkıyla, derin Allah sevgisiyle hayatının her anında aczini, fakrını, muhtaçlığını olabilecek en açık şekliyle hissedip bunun getirdiği ruh hali içerisinde bir yaşam sürebilir. Bu tamamen kişinin şuurunu açıp niyet etmesine bağlıdır. Allah insana düşünce gücünü istediği kadar derinleştirebilme imkanı vermiştir. Allah'ın üstün sıfatları, sonsuz mükemmellikteki ahlakı ve yaratışı üzerinde düşünmek, Allah'ın sıcak dostluğunun, sevgisinin, şefkatinin alametlerini günün her anında fark edebilmek, bir insanın Allah'a karşı en derin ve en güzel ahlakı yaşamasına vesile olur.
Bu derinliği yaşayan bir insan, zorluk ve sıkıntı içindeyken Allah'a olan muhtaçlığını ve acizliğini ne kadar iyi kavrayabiliyorsa; Allah kendisine nimet, bolluk, bereket verdiğinde de aynı şuur açıklığında yaşar. Hatta Allah'ın lütfettiği her bir nimet, onun Allah'a karşı olan teslimiyetini bağlılığını, Rabbimiz'e duyduğu derin saygı ve sevgiyi daha da artırır. Kendisine yalnızca Allah'ın birer ikramı ve lütfu olarak verilen nimetlere layık olamamaktan, içerisinde bulunduğu rahatlık ve refahtan dolayı gaflete kapılmaktan, aczini unutup büyüklenmekten, tüm sahip olduklarını normal ve olağan karşılar hale gelmekten titizlikle sakınır. Yaşadığı her an, Allah'ın rahmetini, şefkatini, sevgisini, affediciliğini, lütfunu, yakınlığını en derinden hissetmenin verdiği bir şükür hali içerisindedir. Hayatına katılan her güzellik, önce Allah'a yönelmesine vesile olur. Ve o güzelliklerden istifade ettiği her an, içinde Allah'ı derinden sevmenin mutluluğunu, heyecanını yaşar. Allah dilediği için bu güzelliklerin onun çevresinde olduğunun; sahip olduğu mutluluğu, huzuru, nimetleri yalnızca Allah kendisini seçip lütfettiği için yaşadığının kesintisiz olarak şuurundadır. Allah'ın, dilediği anda hayatını tümüyle değiştirebileceğinin; tüm nimetleri bir anda yokluğa, eksikliklere, sıkıntılara dönüştürebileceğinin çok açık bir şekilde farkındadır.
Bu nedenle de, yokluk ve sıkıntı anlarında Allah'a olan yakınlığı ne kadar samimi ise, işte yaşadığı bu nimetler ve güzellikler içerisinde olduğunda da aynı samimiyet ve candanlık içerisindedir. Zorluk ve sıkıntıyla karşılaştığında Allah'a ne kadar gönülden, ne kadar coşkulu bir sevgi, içtenlik ve bağlılık ile dua ediyorsa, hayatı istediği her türlü güzellik ve nimetle dolu olduğunda da Allah'a aynı teslimiyet, aynı acizlik, aynı muhtaçlık ve aynı samimiyet ile yalvarıp yakarır.
İşte bu ruh hali, bir müminin kalbindeki gerçek imanın bir alametidir. Allah böyle bir insana, bir kimsenin dünya şartlarında isteyecebileceği, tasarlayabiyeceği, aklının kavrayabileceği en güzel hayatı yaşatsa; nimetlerin en fazlasını, en güzelllerini verse; mutluluğu, neşeyi, sevgiyi, huzuru olabilecek en yüksek hazlar ile yaşatsa da, bu kişi sahip olduklarında dolayı ruhunu yozlaştırmaz. Allah'a karşı olan yakınlığında, sevgisinde, coşkusunda, Rabbimiz'e olan muhtaçlığını kavrayışında hiçbir olumsuz değişiklik olmaz. Yine her anını, yalnızca Allah'ın rızasını –olabilecek en fazlasıyla- kazanabilme aşkıyla; Allah'ın en sevdiği kulu olabilme tutkusuyla; Allah'ın lütfuna, rahmetine, nimetine, sevgisine layık olabilme coşkusuyla geçirir. Ve yine her an, Allah'ın lütfunu gereği gibi takdir edememekten, Allah'ın rahmetine layık olamamaktan, Allah'ın istediği ahlakı en mükemmel şekliyle yaşayamamaktan şiddetle korkup sakınarak yaşar. Ve gösterdiği bu imani hassasiyet de, -Allah'ın izniyle- böyle bir kimsenin, sıkıntı altında da olsa, nimet içerisinde de olsa, sürekli olarak derin imanda yaşamasını sağlar.
Mehdi’nin çıkışından evvel, (her tarafı) aydınlatan kuyruklu bir yıldız doğacaktır.”(Kıyamet Alametleri, s. 200)