Ahirzaman Ve Hz. Mehdi

Kıyametin hemen yakınında anarşi ve kargaşa günleri vardır.

    Güzel Hatırlatmalar

    • "Dünyadan beş bin altı yüz yıl geçmiştir". Bu ümmetin ömrü bin (1000) seneyi geçecek, fakat bin beş yüz (1500) seneyi pek geçmeyecek.

      (Kıyamet Alametleri, Medineli Allame Muhammed b. Resul el-Hüseyni el-Berzenci, Pamuk Yayıncılık, İstanbul, 2002, s. 299)

    • Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Evlatlarımdan olan Mehdi’yi inkar eden beni inkar etmiştir.”

      (Bihar-ul Envar, c.51, s.73)

    • Eğer müşriklerden biri, senden 'eman isterse', ona eman ver; öyle ki Allah'ın sözünü dinlemiş olsun, sonra onu 'güvenlik içinde olacağı yere ulaştır.' Bu, onların elbette bilmeyen bir topluluk olmaları nedeniyledir.

      (Tevbe Suresi, 6)

    Güzel Konular

    Güzel Konular

    ''Bir kereden bir şey olmaz'' mantığının yanlışlığı: Bir kerede mahsur görmeyen, daha fazlasında da bir sakınca görmeyebilir...

    İnsan hayatı boyunca karşılaştığı her olayda nasıl davranması gerektiğini bilir. Bu Allah'ın her insanın vicdanına verdiği bir özelliktir. Dolayısıyla insan yanlış bir şey yapsa bile, aslında bunun doğru olmadığını kavrayabilecek bir bilgiye sahiptir.

    Ancak buna rağmen insanların bir kısmı vicdanlarını ölçü alarak yaşamazlar. Hatta vicdanlarının sesini bastırarak yaşamayı bir hayat şekli haline getirmişlerdir. Ve bu hayat şekli içerisinde, ‘vicdan azabı’ duymayacak bir anlayış da elde etmişlerdir. Vicdanlarını körelten bu insanlar, hata olacağını kavradıkları konularda, -bile bile de olsa- bu yanlışı yapmakta bir sakınca görmezler. Menfaatleri öyle hareket etmelerini gerektiriyorsa, onlar da doğru olandan bilerek ve isteyerek taviz verirler.

    Ancak Müslümanlar bu şekilde değildirler. Mümin bir kimse hayatının her anında vicdanını kullanır. Vicdanının yanlış olduğunu gösterdiği bir konuda, aksi yönde davranmaya güç yetiremez. Bunun sonucunda da, vicdan azabı duyacağı bir tavra en başından hiç yanaşmaz.

    Fakat bazen şeytan insanlara, vicdanen doğru olmadığını hissettikleri bir konuda da, vicdanlarını dinlememeleri için baskı yapar. Bazen bunu kişiye bir şekilde makul ve doğru göstermeye çalışır. Bazen onu, bu tavrın vicdanına ters düşmeyeceğine ikna etmeye gayret eder. Bazen öfke, kıskançlık, kin gibi hisleri teşvik ederek o kişiyi güçsüzleştirip o tavra sürüklemeye çabalar. Hiçbir yönden sonuç alamadığında da kişiye, makul sebepler altında bunu ‘bir kere yapmasından bir şey olmayacağı’ telkiniyle yanaşır.

    Şeytanın bu mantığı bazen çok küçük, bazen de çok hayati konularda ortaya çıkabilir. Nitekim kimi insanlar çoğu zaman küçük konularda umursuzluk yapmakta, doğru yoldan sapmakta bir sakınca görmezler. ‘Nasıl olsa önemli bir konu değil’ ve ‘nasıl olsa sonuçta kimseyi etkileyecek, kimseye zarar verecek ve kimseyi rahatsız edecek bir şey değil’ diye düşünürler. Hatta eğer bu, kimsenin farkına dahi varmayacağı bir detaysa, hiç vicdan azabı da duymalarına gerek olmadığını düşünürler. Şeytan da işte insanlara ilk başlarda özellikle böyle küçük konularda ‘bir kereden bir şey olmayacağı’ mantığıyla yaklaşır.

    Bir kez doğru söylememek, bir kez samimi konuşmamak, bir kez gerçek duygularını ifade etmemek, bir kez kırıcı bir söz söylemek, bir kez karşı tarafı rencide etmek, bir kez umursuz davranmak, bir kez fedakarlıktan kaçınmak, bir kez küsmek, bir kez öfkelenmek, bir kez basit bir tavra tenezzül etmek, bir kez adaletsiz davranmak, bir kez arkadan konuşmak, bir kez tartışma üslubu kullanmak, bir kez gizli bir şey yapmak, bir kez gurur yapmak, şeytanın insanlara attırdığı ilk adımlardandır. Sonrasında bunlardan herhangi birini ikinci kez yaptırması, şeytan için çok daha kolay olur.

    Allah'ın Kuran'da, ‘çirkin cesaret’ olarak adlandırdığı bir tavır vardır. Şeytan bu kötü ahlakın, en bilinen ve en uç örneğini temsil eden varlıktır. İşte bu yüzden insanların da kendisi gibi Allah'a karşı ‘çirkin bir cesaret’ içinde olmalarını ister (Allah'ı tenzih ederiz). Allah'ı unutmalarını, Allah'tan korkmamalarını , Allah'ın her her yaptıklarını gördüğünü düşünmemelerini (Allah'ı tenzih ederiz), ahireti – hesap gününü düşünmeden hareket etmelerini arzular. İşte ‘bir kereden bir şey olmaz’ felsefesinde de, şeytanın insanlar için asıl hedeflediği hayat şekli budur. İnsanlara bunu çok küçücük, masumane, iyi niyetli, zararsız; nasıl olsa sadece bir kerelik olduğu ve bir daha tekrarlanmayacağı için de üzerinde durmaya gerek olmayan bir girişim olarak göstermeye çalışır. Ama altında gizlenen bu gerçekten dolayı böyle bir tavra yanaşmak hiçbir şekilde zararsız ve masumane olmaz.

    Çünkü ‘bir kereden bir şey olmaz’ mantığı son derece tehlikelidir. Eğer bir insan o tavrı, -hatalı olacağını bile bile- bir kere yapmakta bir sakınca görmemişse, bunu çok rahat bir şekilde bir kez daha yapabilecek bir negatif güç ve çirkin cesareti de elde etmiş olur. Bir kere vicdanını aşan, bir kere vicdanını bastıran bir insan kendine, bunu bir kere daha yapabilecek bir yol açmış olur. Aynı şekilde, bir konuda bilerek yanlış olanı seçmekte bir sakınca görmeyen, ileride başka bir zaman geldiğinde, farklı konularda da aynı seçimi yapmakta mahsur görmeyebilecek bir anlayışa geçebilir. Bu nedenle insanın ‘nasıl olsa bir kerelik bir şey’ diye düşünmemesi; her an, her yerde ve her konuda Allah'tan çok korkup sakınması ve güzel ahlakta her an çok titizlik göstermesi gerekir.

    Çünkü Allah'tan korkup sakınan insanın, Allah'a karşı dürüst olmasının verdiği bir iman kalitesi, bir ruh hali vardır. Bu insanın, dürüst olduğunu bilmesinden dolayı kendisine karşı saygısı vardır. Kendisine olan saygısını yitiren bir insan ise, pek çok konuda kendine samimiyetsizliğin ve dürüst olmamanın kapısını açmış olur.

    Bunun yanı sıra elbetteki insan hata yapma özelliğiyle birlikte yaratılmıştır. Dolayısıyla mutlaka hata yapacak, yanlış düşünecek, yanlış kararlar alacak ve bunlardan geri dönecek, ahlakını düzeltecektir. Tevbe edecek, Allah'tan bağışlanma dileyecek, hatasını telafi etmek için çaba harcayacak ve bu şekilde samimi olmanın yolunu bulacaktır.

    Ancak şeytanın ‘bir kereden bir şey olmaz’ mantığının, tüm insanları kapsayan; bilinmesi ve üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir tehlike olduğu hiçbir zaman unutulmamalıdır. Bu, şeytanın dikkatle sakınılması gereken önemli oyunlarından biridir. ‘Bir kereden bir şey olmaz’ kandırmacasıyla başlayıp bunu bir hayat şekli haline getirmiş pek çok insan vardır. Bir hırsız, bir dolandırıcı ya da yalanı veya diğer haram fiilleri alışkanlık haline getirmiş bir insan da ilk başta bunları yalnızca bir kez yapmış; ama sonra şeytanın oyununa düşerek bu davranışlarını ana özelliği haline getirmiştir.

    Bu nedenle bir insan bu konuda ne kadar titiz ve dikkatli olursa olsun, bir gün şeytanın kendisine de bu tarz bir mantıkla yanaşabileceğini unutmamalı ve bu tehlikeye karşı uyanık olmalıdır. Kuran ahlakından taviz vermemeli, her an Allah'tan çok korkup sakınmalı, Allah'ın her yerde kendisini görüp duyduğunu ve içinden geçen her düşünceyi bildiğini unutmamalıdır.

    İdeal olan, tavırların sadece ''yanlış olmaması'' değildir; asıl aranılan ''en güzel davranışlarda bulunmak''tır...

    İnsanların yaygın olarak uyguladıkları bazı tavırlar vardır ki, bakıldığında bunlar aslında yanlış değildir. Ama, o konuda gösterilebilecek ‘en güzel tavır’ da değildir.Yanlış olmadığı için insanlar arasında çok dikkat çekmeyebilir ya da çok büyük bir rahatsızlık oluşturmayabilir. Ama aslında kimi zaman nezakete, kimi zaman estetiğe, kimi zaman sevgiye saygıya, kimi zaman da inceliğe o kadar uygun değildir. İnsan bir kişinin tavırlarındaki bu yöndeki bir eksikliği en çok, bu detaylarda, ondan daha güzel ahlaklı bir insan ile karşılaştığında fark eder. Bu şekilde iki insan aynı ortamda bulunduğunda, konuşmalardaki ve tavırlardaki farklılıklar çok daha fazla dikkat çekmeye başlar. İşte insan o zaman, bu adı konulmayan, ancak yanlış olduğu hissedilen tavırlar hakkında daha net bir kanaate varır.

    İnsanlar günlük hayatlarındaki sohbetlerde ve çevrelerindeki kimselerin tavırlarda aslında bu konunun örneklerine çok fazla rastlarlar. Örneğin bazen insan bir espri yapar, ancak yaptığı bu espri oradaki insanlar üzerinde istenilen etkiyi oluşturmaz. Espri yapılmasındaki amaç, ortamı neşelendirmek, insanlar arasında bir yakınlık, sıcaklık oluşturmaktır. Ancak bazen söylenen sözler ile bu amaca ulaşılmaz. Tam tersine esprinin içerdiği bir ima, seçilen yanlış bir kelime, yanlış yerde yapılan yersiz bir gülüş, esprinin gereğinden biraz daha fazla uzatılması, espri ile belirli bir kişinin hedef alınması, karşı tarafı onore etmeyen, mahcup edecek bir üslup kullanılması, o ortamı neşelendirmek yerine rahatsızlık oluşmasına neden olabilir. Belki kişi gerçekten iyi niyetlidir. Söyleyeceği sözlerin etkisini tam olarak hesap edemediği, detaylı düşünemediği veya istemeden yanlış kelimeler seçtiği için de böyle bir tavır sergilemiş olabilir. Ancak bunları önceden hesap ederek, bu detayları düşünerek hareket edebilmek de güzel ahlakın bir gereğidir. İnsan, aklını, vicdanını kullanarak, olabilecek en güzel söz ve tavırları seçmekle yükümlüdür. Dolayısıyla güzel ve makbul olan, insanın tüm bunları düşünebilecek bir ahlakta olmasıdır.

    Bu konunun örneklerini çok fazla artırabilmek mümkündür. Örneğin bir ikramda bulunulduğunda makbul olan, olabilecek en güzel nezaket sözcüklerini seçmek, karşı tarafı en güzel şekilde, saygıyla, sevgiyle onore etmek; abartılı tavırlara kaçmadan, makul ölçüde, ancak doyurucu olacak şekilde memnuniyet bildirmektir. Bu konuda eksik bırakılacak tek bir nokta da, yine karşı tarafta, kalpte bir burkuntu oluşturabilir. Ortada açıkça ‘yanlış’ denilebilecek bir tavır olmaz belki. Ama aksinde oluşacak olan samimi hoşnutluk ile bu burkuntu arasında kıyas yapıldığında, buradaki tavır eksikliği açıkça ortaya çıkar.

    Bazen de bir insana, kendisinden daha tecrübeli, daha akıllı, daha detaylı düşünebilen bir kimse tarafından bir tavsiyede bulunulur. Burada da ‘en güzel olan’ tavır, o kişinin -Allah rızası için- emek verip yaptığı konuşmaya, aynı şekilde -Allah rızası için- ‘olabilecek en güzel söz ve davranışlarla’ karşılık vermektir. Eleştiri yapan kişi, o kişinin nefsini karşısına almakta, onun daha iyi, daha mükemmel olması için, özenle ve düşünerek konuşmaktadır. İnsan böyle güzel bir ahlaka, en az aynısıyla, hatta daha güzeliyle karşılık vermelidir. Karşı tarafın sözlerini kabul ettiğini, desteklediğini, anlatılanlara gönülden inandığını, içinde hiçbir kızgınlık, öfke hissetmediğini olabilecek en iyi şekilde ifade etmelidir. Memnun olduğunu, eleştiriden istifade ettiğini, karşı tarafa hak verdiğini, hiçbir rahatsızlık duymadığını en iyi şekilde vurgulamalıdır. Bunun yerine sadece kısa birkaç cümle ile karşılık verirse, hoşnut olup olmadığı konusunda hiçbir yorum yapmazsa, yüzünde memnuniyetsiz bir ifade oluşturursa, sesine sıkıntılı bir ton verirse, karşı tarafın görüşlerine katıldığına dair doyurucu bir açıklama yapmazsa, elbetteki bunun anlamı çok daha farklı olur. Bakıldığında bu kişi aslında yanlış bir söz söylememiş, itiraz etmemiş, ters bir üslup kullanmamıştır. Dolayısıyla aslında sanki yanlış bir şey yapmamış gibidir. Ama daha ince bir vicdan anlayışıyla bakılacak olunursa, bunun böyle bir durumda gösterilebilecek ‘en güzel tavır’ olmadığı da açıktır. Eğer önceki satırlarda anlatıldığı gibi, bu kişi karşı tarafa olan saygısını, sevgisini, hoşnutluğunu en güzel söz, en güzel tavırlar ve en mükemmel şekilde ifade etmiş olsa, elbette ki bu Kuran ahlakına en uygun olan tavır olurdu.

    Bunun gibi bir insana bir sevgi sözü söylendiğinde, bir iltifat edildiğinde de, karşı tarafın aynı şekilde tüm detayları göz önünde bulundurarak, ‘olabilecek en güzel karşılığı’ vermesi gerekir. Bu kişi, kendisine iltifat edildiğinde sadece, “Teşekkür ederim” diyerek geçebilir. Elbette bu da güzel bir sözdür ve sanki bunda da bir yanlışlık yok gibidir. Ama aslında yeterli de değildir. Bir insanın karşı tarafa sevgi göstermesindeki, iltifat edip güzel söz söylemesindeki amaçlardan biri, -Allah rızası için- karşılıklı sevgiyi, saygıyı, yakınlığı artırmak, güzel bir ortam oluşturmak, sevinç ve neşe vermektir. Kişinin böyle bir amaçla yapılan bir girişime, en az karşı tarafınki kadar, hatta mümkünse daha fazlasıyla iltifat ederek; candanlıkla, sevgiyle, saygıyla, sevinçle ve en güzel, en onore edici sözleri seçerek karşılık vermesi, çok daha güzel bir ahlak anlayışına sahip olduğunu gösterir.

    Tüm bu örneklerin gösterdiği çok önemli bir gerçek vardır: Güzel ahlak, detaylarda gizlidir. Bir insan genel anlamda gerçekten sağlam karakterli, güvenilir, sadık, iyi niyetli, çalışkan bir insan olabilir. Ancak detaylardaki bu eksiklikler de son derece önemlidir. Çünkü bu özellikler bir insanı, -içte hiçbir tereddüt olmaksızın, gönül rahatlığıyla sevilecek ve güvenilecek hale getiren- detaylardır.

    Her konuda olduğu gibi insanın, ‘tam olarak adı konulamayan, yanlış denilemeyen ama kalpte tam bir hoşnutluk oluşturmayan’ bu tavırları tespit edebilmedeki ölçüsü ise elbetteki Kuran ayetleri ve vicdanıdır.‘En güzel olan tavırlar’, çevredeki insanlar üzerinde derin sevgi, saygı, şefkat, merhamet, yakınlık, sıcaklık ve hoşnutluk oluşturur. ‘Ortalı olan tavırlar’ ise, karşı taraf üzerinde yine ancak ortalı bir etki bırakır.

    Allah'tan korkan bir insanın, Allah'ın en razı olacağı ahlakı bulup onu uygulaması gerekir. Allah'ın rızasının en çoğu, insanın tüm tavırlarında bu detaylara da dikkat etmesindedir. Kuran'da müminlerin göstermesi gereken bu ahlak şöyle bildirilmiştir:

    Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini söyle. Çünkü şeytan aralarını açıp bozmaktadır. Şüphesiz şeytan insanın açıkça bir düşmanıdır.(İsra Suresi, 53)

    Zihninizde, çevrenizdeki insanlarda görmek istediğiniz 'çok iyi ve ideal bir insan' hayal edin. İşte siz de, tam olarak o şekilde olun.

    Her insanın zihninde ‘iyi ve ideal bir insan modeli’ vardır. Sevdiği, birlikte vakit geçirdiği, arkadaşlık ettiği tüm insanlarda bu modeli görmek ister. Ancak üzerinde pek durmadığı konu ise, ‘çevresindeki bu insanların da onda aynı ideal insan modelini arıyor olabilecekleri’dir.

    Her insan karşısındaki kişinin çok anlayışlı, olgun, dengeli, tutarlı, sağlam karakterli, vefalı, dürüst biri olmasını ister. Her ne olursa olsun hiç kızmasın, öfkesine kapılmasın, kırıcı sözler söylemesin, alttan alsın, sabırlı olsun, affetsin, hoşgörsün ister. Zor anlarında, sıkıntıya düştüğünde onu yanlız bırakmasın, elinden gelen her türlü yardımı yapsın ama asla minnet altında bırakmasın, çok fedakar olsun, gerekirse hiç düşünmeden kendinden ödün versin ister. Alabildiğine akıllı, vicdanlı, adil, merhametli, yumuşakbaşlı, muhlis, güzel sözlü, güzel üsluplu olsun, detayları görebilsin, kendisini karşı tarafın yerine koyup düşünebilsin, halden anlasın ister. Önceliği kendine değil hep sevdiğine versin, sevdiği insanların mutluluğunu, huzurunu, rahatını, konforunu ve isteklerini kendininkilerden üstte tutsun ister. Kendi haklılığını değil sevdiklerinin haklılığını arasın, kendi gururunu, enaniyetini muhafaza etmenin peşinde olmasın, bunun yerine hep karşı tarafı önplana çıkaran, onları onore eden ve onları yücelten bir ahlakı olsun ister.

    İman etsin ya da etmesin her insanın ruhunda böyle mükemmel bir insan arayışı vardır. Ancak insan çoğu zaman, sadece kendisinin böyle bir beklenti içerisinde olduğu yanılgısına kapılır. Dünyadaki tüm diğer insanların da, karşılarındaki insanlarda aynı şekilde bu tür özellikler arayacağını çok düşünmez. Oysa ki kendisi tam olarak neler bekliyorsa, karşısındaki insanlar da ondan tam olarak aynı ahlak özelliklerini bekliyorlardır.

    Ancak nefisdeki bencil tutku nedeniyle, -Kuran ahlakını gereği gibi düşünmeyen insanlar- yalnızca kendi beklentilerini önemli görürler. İnsanlarla aralarındaki karşılıklı sevgi, saygı, dostluk, yakınlık, güven, sadakat gibi değerlerin oluşması için, her iki tarafın da bu ahlakı göstermesi gerektiğini düşünmezler. “Bana karşı anlayışlı olunsun”, “Bana karşı sevgide, saygıda, güvende bir kusur olmasın”, “Bana karşı affedici, hoşgörülü ve toleranslı olunsun”, “Bana karşı en yumuşak, en rahatlatıcı, en güzel üslup kullanılsın” gibi isteklerine saplantı derecesinde önem verirler. Ama beraberlerindeki insanlar bunlardan sadece birini talep ettiklerinde bile, bunun abartılı ve gereksiz bir talep olduğunu; kendilerinin zaten yeterince olumlu tavır gösterdiklerini ve buna rağmen kendisinden şüphe duyulmasının ise rahatsız edici olduğuna kanaat getirirler. Bunun sonucunda da, gereksiz gördükleri bu tarz talepleri yerine getirmede son derece isteksiz ve ağırdan alan bir tutum sergilerler. Ya da, gerçekten karşılarındaki insanların bu tür beklentilerini haklı bulsalar bile, bu durumda da, “Önce o bana bu şekilde davransın, sonra zaten ben de ona istediği gibi davranırım” gibi bir mantık yürütürler.

    İşte bu, insanların bencilliklerinden kaynaklanan bir yaklaşım tarzıdır. Oysa ki insanın, kendisi nasıl bir insan arıyorsa, kendisinin de aynı insan modelini yaşaması gerekir. Eğer kendi yaşadığını doğru buluyorsa, o zaman karşısında da kendisi gibi bir insan olmasından rahatsız olmaması gerekir. Örneğin kendisi düşüncesiz, patavatsız, öfkeli, bencil, enaniyetli, sert üsluplu, hoşgörüsüz bir insansa ve ona göre, madem ki bu özelliklerin bir mahsuru ya da zararı yoksa; o zaman dost olacağı bir insanın da bu ahlaka sahip olmasında bir sakınca görmemesi gerekir. Ama ne var ki bu tür bir insan, karşısındaki kişinin bu özelliklere sahip olmasını hiç ama hiç istemez. Oysa eğer hoşgörüyü, merhameti, nezaketi, anlayışlı, sabırlı olmayı güzel gören bir insansa, o zaman bu durumda da bunları önce kendinin uygulaması gerekir.

    Bu konuya dair örnekler toplumda sıklıkla yaşanır. Ancak cahiliye toplumlarında, her insanın kendine ait kuralları, ahlak anlayışı, doğru ve yanlışları olduğu için, ortak bir noktada karşılıklı uzlaşmaya varabilmeleri ve bunun sonucunda da insanların aradıkları ideal insan modeline kavuşabilmeleri mümkün olmaz.

    Ancak Müslümanlar açısından bu durum çok farklıdır. Tüm Müslümanların tek ve ortak bir ölçüleri vardır, o da Kuran'dır. Ve insanın nefsindeki ideal insan modeli de, Kuran'da anlatılan Müslüman ahlakıdır. Dolayısıyla müminlerin aradıkları insan, Kuran'da anlatılan ‘en takva insan’ modelidir. Ve bir kişi, karşısındaki kimseden bu özellikleri talep ettiğinde, karşı tarafın bu isteklere itiraz etmesi, ağırdan alması ya da bu talepleri gereksiz bulması gibi ihtimaller söz konusu olmaz. Çünkü bunlar Kuran ahlakının gereklilikleridir.

    Dolayısıyla eğer mümin Kuran'a tam olarak uyarsa, Allah'ın izniyle, zihnindeki bu ideal insan karakterine ve ahlakına sahip olabilir. Aynı şekilde karşısındaki insanlarda aradığı güzel ahlakı da, yine müminlerde kolaylıkla bulabilir.

    Müminler açısından burada dikkat edilmesi gereken konu, asla ‘kendilerini yeterli görmemeleri’ ve ‘ne kadar güzel ahlak gösterirlerse göstersinler, her zaman her konuda herşeyin daha iyisi olabileceğini’ unutmamalarıdır. Bir insan gerçekten çok merhametli, çok dürüst, çok çalışkan, çok sevgi dolu ya da çok kalender olabilir. Ama her zaman için daha merhametli, daha dürüst, daha çalışkan, daha sevgi dolu ya da daha kalender olabilir. Çünkü kendisi de, karşısındaki insan ne kadar iyi olursa olsun, pek çok konuda o kişinin daha da iyi olması talebi içeresinde olabilir. Dolayısıyla Müslümanın, kendisi gibi, çevresindeki müminlerin de bu tür beklentileri olmasını çok normal karşılaması gerekir.

    Müminler açısından unutulmaması gereken bir başka önemli konu ise, ‘kişinin bu ideal ahlakı önce başkalarının kendisine göstermesini beklemektense, ilk önce kendisinin uygulaması’dır. Bunun kendisi için olduğu kadar, başkaları için de önemli bir ihtiyaç olduğunu kavramasıdır. Ve madem ki insan bu ‘ideal ahlakı’ tüm detaylarıyla bilmektedir ve bunu bir insanla dost olmak açısından çok önemli görmektedir; aynı şekilde karşısındaki insanların da onunla dost olmak, ona güven duyabilmek, onu daha derin bir sevgiyle sevebilmek için onda tüm bu detayları arayacaklarını bilmesidir. Ve bunun ne kadar haklı ve gerekli bir talep olduğunu anlayarak, -Allah rızası için- bir an önce tüm insanlara örnek oluşturacak şekilde, bu ideal insan ahlakını önce kendisi yaşamalıdır.

    Allah'ın izniyle, zaten bir kişi Allah için Kuran'da bildirilen tüm güzel ahlak özelliklerini yaşadığında, inşaAllah Allah, ona karşılık olarak, çevresindeki insanlarda da güzellik, iyilik ve nimet yaratarak lütufta bulunacaktır.

    (Allah'tan) Sakınanlara: "Rabbiniz ne indirdi?" dendiğinde, "Hayır" dediler. Bu dünyada güzel davranışlarda bulunanlara güzellik vardır; ahiret yurdu ise daha hayırlıdır. Takva sahiplerinin yurdu ne güzeldir. (Nahl Suresi, 30)

    Erkek olsun, kadın olsun, bir mü'min olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz. (Nahl Suresi, 97)

    Mehdi’nin çıkışından evvel, (her tarafı) aydınlatan kuyruklu bir yıldız doğacaktır.”(Kıyamet Alametleri, s. 200)