Ahirzaman Ve Hz. Mehdi

Kıyametin hemen yakınında anarşi ve kargaşa günleri vardır.

    Güzel Hatırlatmalar

    • "Dünyadan beş bin altı yüz yıl geçmiştir". Bu ümmetin ömrü bin (1000) seneyi geçecek, fakat bin beş yüz (1500) seneyi pek geçmeyecek.

      (Kıyamet Alametleri, Medineli Allame Muhammed b. Resul el-Hüseyni el-Berzenci, Pamuk Yayıncılık, İstanbul, 2002, s. 299)

    • Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Evlatlarımdan olan Mehdi’yi inkar eden beni inkar etmiştir.”

      (Bihar-ul Envar, c.51, s.73)

    • Eğer müşriklerden biri, senden 'eman isterse', ona eman ver; öyle ki Allah'ın sözünü dinlemiş olsun, sonra onu 'güvenlik içinde olacağı yere ulaştır.' Bu, onların elbette bilmeyen bir topluluk olmaları nedeniyledir.

      (Tevbe Suresi, 6)

    Güzel Konular

    Güzel Konular

    İnsan kendini olumsuz düşüncelere teslim edip bırakmamalıdır...

    Bazen insan, herhangi bir konuda hiç çaba harcamasa da, yine de kendiliğinden ortaya iyi bir şeyler çıkacağına inanır. Oysa ki bu tümüyle yanlış bir inançtır. Hiçbir güzellik çaba harcamadan kendi kendine ortaya çıkmaz. Bu, Allah'ın insanlar için yarattığı imtihanın bir kuralıdır.

    İnsan nefsinde, iyi ve kötü olan herşey biraradadır. Bu da, Allah'ın insanlar için yarattığı imtihanın bir başka özelliğidir. İnsan, hayatının son saniyesine kadar nefsindeki kötülüklere karşı mücadele etmek durumundadır. Nefsini kendi haline bıraktığı takdirde, bu iyilikler hiçbir zaman için kendi kendine kötülükleri yenerek baskın çıkamaz. İnsan bunun için sürekli olarak çaba harcamalıdır. Aklını, iradesini, vicdanını sürekli olarak daha iyi olabilmek için kullanmalıdır.

    İnsanın bu mücadelesinde irade kullanarak elde etmesi gereken özelliklerden biri de ‘olumlu düşünmek’tir. İyi ve kötünün birarada olduğu ‘nefsin, insanları olumsuz düşünmeye teşvik etme özelliği’ de vardır. Ve elbetteki bunu, çeşitli kılıflarla örterek, doğru ve mantıklı göstererek, hatta akılcılığın bir gereği olduğunu düşündürterek yapmaya çalışır. Olumlu düşünmenin bir anlamda ‘kendini kandırmak’ olacağını, ‘olumsuzlukları düşünmenin ise, insanı her zaman için daha iyi ve tedbirli hale getireceğini’, ‘daha akılcı adımlar atmasını sağlayacağını’, ‘böyle bir insanın tehlikeleri, riskleri çok daha iyi göreceğini’telkin eder. İnsanları, olumsuz düşünmenin ‘gerçekçilik’, olumlu düşünmenin ise ‘insanın kendini kandırması’ olduğuna inandırtmaya gayret eder.

    İnsanın böyle bir durumda Kuran ahlakından yana tavır alması gerektiği çok açıktır. Allah Kuran'da Müslümanlara ‘tevekkül etmeyi, her olayı hayra yormayı, Allah'ın kaderde herşeyi hayırla yarattığını düşünmeyi, her ne olursa olsun her konuda Allah'tan ümitvar olmayı’ bildirmiştir. O halde mümin, Kuran'ı ölçü aldığı için, şeytan ya da nefsi aksini her ne kadar makul görünen delillerle süslese de, olumlu düşünmekten yana tavır koyacaktır.

    Ayrıca insan gerekirse ‘olumlu düşünmek’ ile ‘olumsuz düşünmenin’ insanlara kazandırdıklarını ve kaybettirdiklerini basit ve hızlı bir mantık kıyaslamasıyla da çok açık bir şekilde kavrayabilir.

    Olumsuz düşünmek, kişiyi en başta Allah'ın rızasına uygun düşünmekten ve Allah'ın razı olacağı ahlakı yaşamaktan uzaklaştırır. Allah'ı ve Allah'ın sonsuz güzel sıfatlarını unutmasına neden olur (Allah'ı tenzih ederiz). Allah'ın aklını, şefkatini, merhametini, sevgisini, adaletini, kullarına olan yakınlığını, dualara karşılık veren olduğunu, samimi olan kullarını affedeceğini, ahirette herşeyin karşılığını en güzeli ve en fazlasıyla vereceğini unutturur. Dünyada olup biten olayların Allah'tan bağımsız olarak gerçekleştiği (Allah'ı tenzih ederiz) inancına kapılmasını yol açar. Tüm bunların sonucunda da kişinin cahiliye insanlarının mantığıyla düşünmesini sağlar. Bu da insanı daimi bir üzüntü içerisine sokar. Her olaya karamsar bir bakış açısıyla bakan; karanlık, kasvetli, içine kapalı, mutsuz bir insan modeli ortaya çıkar. Böyle bir kişi, aklındaki bozuk mantık örgülerinden dolayı çevresindeki insanlara ve yaşadığı olaylara karşı yapıcı bir tavır sergileyemez. Etrafındaki insanlara karşı hep olabilecek en olumsuz ihtimallerle yaklaştığı için alabildiğine şüpheci, önyargılı, mesafeli ve küskün bir tavır içindedir. Negatif düşünen, negatif konuşan, negatif adımlar atan bir insan olarak çevresindeki insanların sevgisini, saygısını, güvenini kaybeder. Yanında rahat edilemeyen ve dostluğu tercih edilmeyen bir insan haline gelir. Kimseyi gerçek anlamda gönül rahatlığıyla sevemez, kimseye şüphe duymadan güvenemez. Hayatı sürekli tedirginlik, mutsuzluk, üzüntü ve karamsarlık içinde geçer. Tüm bunların sonucunda da, manevi açıdan olduğu gibi fiziksel olarak da pek çok yönden güçsüz düşer.

    Bunun yanında, olumlu düşünen bir insan ise, bu özelliğiyle herşeyden önce Allah'ın razı olacağı ahlakı göstermiş olur. Çünkü olumlu düşünmek, Allah'ın beğendiği ahlakın, samimi imanın, Allah'a duyulan güven ve teslimiyetin bir gereğidir. Bu ahlakı yaşayan kişinin vicdanı rahattır, çünkü Kuran'a uygun bir tavır içerisindedir. Yaşadığı olayları, etrafındaki insanları Allah'ın istediği ve beğendiği şekilde yorumlamaktadır. Her olayı hayra yoran, herşeyin güzel yönlerini gören bir yaklaşımı vardır. Yaşadığı olaylardaki olumsuzlukları bulup, bunlara üzülüp, sıkılıp karamsarlığa kapılmak yerine; %1’lik bile bir güzellik varsa, bu nimet için Allah'a şükreden ve bunun sevincini yaşayan bir ahlak içerisindedir. Allah'ın her insan için olduğu gibi, kendisi için de sayısız nimet yarattığının farkındadır. Olumsuz gibi görünen tüm olayların Allah'ın birer imtihanı olduğunu ve ‘Allah'tan yana tavır gösterildiğinde’ bunların her birinin, dünyada ve ahirette kişiyi nimete kavuşturacak vesileler olduğunu bilir. En zor, en kormaşık, en sıkıntılı olaylarda bile olumsuz düşünmez çünkü ‘Allah'ın, samimi kullarına kesin olarak yardım edeceğini’ unutmaz. Gücünün yetmediği bir şeyde paniğe kapılmaz, çünkü Allah'ın sonsuz güç sahibi olduğunun şuurundadır. Olayların kendi kendine olmadığını; Allah'ın herşeyi hayır ve hikmetlerle yarattığını bildiği için her yaşadığında bir güzellik görür. Tüm bu gerçekleri bilmesi, ona dünyada daimi bir huzur ve mutluluk kazandırır. Her ne olursa olsun, Allah'tan ümitvar olmanın, Allah'a çok güvenmenin, Allah'ın yardımını ummanın rahatlığı içerisindedir. Her konuda son derece pozitif ve yapıcı bir yaklaşımı vardır. Olaylarda ya da insanlardaki olumsuzlukların, eksikliklerin, kusurların elbetteki farkındadır. Ama bunun çözümünün, herşeye karamsar bir bakış açısıyla bakıp, üzülüp, sıkılıp, ters tavır almak olmadığını bilir. Bu eksiklikleri gidermek için atacağı her adımı Allah'a güvenerek, olumlu düşünerek, ümitvar olarak, güzellikleri görüp bunları esas alarak yapar. Dolayısıyla çevrelerinde en sevilen, akıllarına en çok güven duyulan, sözlerine en çok itimad edilen, fikirlerine en çok danışılan, dostlukları en çok tercih edilen insanlar, işte olumlu düşünen, bu ahlaka sahip kimselerdir.

    Ayrıca ‘olumlu düşünmek’, ‘kendini kandırmak’ ya da ‘gerçekçi düşünmemek’ değildir. Aksinepek çok insanın göremediği asıl gerçeği görmek; ‘Allah'ın sonsuz gücünü gereği gibi takdir edebilmek, Allah'ın dilediği herşeyi yapabileceğini bilmek’ demektir. Asıl gerçekçilik budur. Asıl doğruluk, dürüstlük budur. Asıl aksi, insanın kendini kandırmasıdır. Çünkü aksini düşünen insan, herşeyi kendisinin ya da karşısındaki insanların yapacağını zannetmektedir. Kendi gücünün ve insanların gücünün ne kadar sınırlı olduğunu; varlıkların ne kadar acz içerisinde olduğunu gördükçe de, kendince olumsuz düşüncelere kapılmaktadır. Oysa ki kendi gücü zaten hiçbir şeye yetmez. İnsana olumlu düşünebilme, ümitvar olabilme, her olayın sonucundan bir güzellik umma gücünü veren ‘Allah'ın gücüne olan inancı’ ve‘Allah'ın gücünü gereği gibi kavrayabilmiş olması’dır.

    Tüm bu gerçekleri dikkatle gözden geçiren bir insan, ‘Allah'ın rızasının, olumlu düşünmekte olduğunu’ görmelidir. Bununla birlikte, olumsuz düşünmenin insana hiçbir faydası olmadığını; aksine kişinin hayatını çok kötü ve kavruk hale getirdiğini, çok zorlaştırdığını ve manen çok kalitesizleştirdiğini kavramalıdır. İnsanı bir üzüntüden bir başkasına sürükleyen, her yerde, her olayda kişiye mutsuzluğun kapısını açan, ne kendisine ne de başkalarına hiçbir faydası olmayan şeytani bir bakış açısı olduğunu anlamalıdır. Kuran ahlakı insanın, Allah'ın insanlar üzerindeki büyük lütfunu görmesine, etrafındaki güzelliklerin sevincini ve mutluluğunu yaşamasına, tüm bunlar için Allah'a gönülden şükretmesine ve en zor şartlarda bile Allah'tan güzellik ummasına vesile olur. İşte asıl gerçekçilik budur.

    Bunun yanı sıra olumsuz düşünmenin ‘tedbircilik’ olduğunu sanan bir insan, bu konuda da tamamıyla yanılmaktadır.Öylesine karamsar, çökmüş, içine kapanmış, mutsuz, ümitsiz bir insanın gerçek anlamda tedbir alabilmesi zaten pek mümkün değildir. Doğru düşünebilme, olayları olduğu gibi görüp isabetli değerlendirebilme ve tedbir alabilme yeteneğini, yaşadığı ruh haliyle birlikte zaten kaybetmiş durumdadır. İnsan tedbir alabilmeyi, ancak olumlu düşünmenin getireceği huzurlu, akılcı, pozitif ve dengeli bir ruh hali içerisindeyken gerçekleştirebilir. İnsanları, olayları ve tehlikeleri doğru analiz edebilmesi, ancak böyle makul bir bakış açısı içerisindeyken mümkün olabilir.

    Allah'ın Kuran'da insanlara bildirdiği bir sır vardır.İnsan, olumsuzluklardansa, çevresindeki güzellikleri, nimetleri, olumlu gelişmeleri görebildiği ve bu bakış açısıyla düşünebildiği tekdirde ‘Allah bu kişiye olan nimetini daha da fazla artırmaktadır’. Aksi olduğunda, yani insan sürekli içerisinde bulunduğu şartlardan, yaşadığı olaylardan, çevresindeki insanlardan şikayetçi olduğu, yalnızca eksiklikleri, kusurları görebildiği, güzelliklerin ise gereği gibi farkına varamadığında ise, bu kişi kendi oluşturduğu mutsuzluğun getirdiği kötü bir hayat yaşamaktadır.

    İşte her insanın, Allah'ın bildirdiği bu sırrı iyi düşünmesi gerekir. En zor şartlar altındaki insanın bile hayatında, sevineceği, mutlu olacağı, şükredeceği çok fazla nimet ve güzellik vardır. Eğer az bir nimete dahi şükretmesini, az bir olumlulukta bile ümidi görebilmesini başarırsa, Allah ona Katından, dünyada ve ahirette çok daha fazlasını verecektir. Allah Kuran'da insanlar üzerindeki nimetinin eşsizliğini ve nimete şükretmenin sırrını şöyle bildirmiştir:

    "Rabbiniz şöyle buyurmuştu:“Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size artırırım ve andolsun, eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz, Benim azabım pek şiddetlidir." (İbrahim Suresi, 7)

    Size her istediğiniz şeyi verdi. Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalkışırsanız, onu sayıp-bitirmeye güç yetiremezsiniz.Gerçek şu ki, insan pek zalimdir, pek nankördür. (İbrahim Suresi, 34)

    Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalkışacak olursanız, onu bir genelleme yaparak bile sayamazsınız.Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (Nahl Suresi, 18)

    İnsan hayatı boyunca, en sıkıntılı anlarında bile bu gerçekleri asla unutmamalıdır. Hayatının sonuna kadar olumlu düşünmekten yana kesin bir karar almalı ve her ne yaşarsa yaşasın, bu kararından asla geri dönmemelidir.

    Ancak şu da asla unutulmamalıdır ki insan, güzel ahlakı, olumlu düşünmeyi, Allah'tan ümitvar olmayı, nimete kavuşabilmek için değil, Allah'ın rızasını kazanabilmek için yaşamalıdır. Allah Katında asıl makbul olacak olan budur. Çünkü Allah'ın rızası, dünyadaki ve ahiretteki tüm nimetlerin üzerindedir.Allah razı olduğunda Allah zaten nimetini lütfedecektir. Fakat bu güzellik ancak, -Allah’ın izniyle- Allah'ın rızasının hiçbir nimet ile kıyaslanmayacak kadar büyük bir lütuf olduğunu kavrayan insanlara nasip olacaktır.

    Sathi ve yüzeysel düşünerek yaşayan insanlar, varlığından dahi haberdar olmadıkları çok büyük nimetlerden ve zevklerden mahrum kaldıklarını biliyorlar mı?...

    Allah insana çok muhteşem bir düşünce gücü ve kavrama yeteneği vermiştir. Ancak ne var ki, çoğu insan bu hayati özelliklerini gereği gibi kullanmaz. Aklını, yalnızca hayatını sürdürmesine yetecek kadar kullanmış olmak ve işlerini halledebilecek düzeyde yüzeysel düşünmek bu tür insanlara yeter. Bu hayat şeklinin kendilerine kaybettirdiklerinin ve mahrum kaldıkları güzelliklerin ise farkında değildirler.

    Oysa Allah birçok güzelliği derin düşünmenin içine gizlemiştir. Aklını çok iyi kullanan ve çok derin düşünen insanların dünya hayatından aldıkları lezzetler, bu vesileyle elde ettikleri nimetler ve yaşadıkları konfor, düşünmekle kendilerini yormadan, sathi bir akılla yaşayan insanların hayat kalitelerinden çok farklıdır.

    Düşünmemek, ilk başta bazı insanlara adeta bir rahatlık ve mevcut bir zorluktan bir kurtuluş gibi gelir. Bu gibi insanlar ne kadar az düşünürlerse, o kadar az yorulacaklarına; kafalarının o derece daha fazla dinleneceğine ve çok daha rahat bir hayat yaşayacaklarına inanırlar.

    Halbuki düşünmek, akıl kullanmak ya da kafayı çalıştırmak insanı yormaz; tam aksine insanı açar. Tüm bunlar değil yorgunluk vermek, tam tersine insana enerji veren, hareketlendiren, daha aktif ve canlı hale gelmesini sağlayan nimetlerdir.

    Ama bu kimseler bu önemli gerçekten habersizdirler. Genellikle bir sıkıntı ya da zorlukla karşılaştıklarında dahi, başkalarının kendi adlarına düşünüp tedbir almalarını ve sorunlarını onların çözmelerini isterler. Ya da önceden tecrübe edip ezberledikleri çözümleri uygulayarak yine düşünmekten kaçmaya çalışırlar.

    Kendilerince, düşünmekle kaybedecekleri vakti, dünya hayatının nimetlerini kullanarak geçirmelerinin çok daha akıllıca bir hareket olduğuna inanırlar. Halbuki dünya hayatının nimetlerinden en mükemmel şekilde istifade edebilmek ancak ‘düşünmekle’ mümkün olur.

    Allah dünya hayatındaki her türlü güzelliği insanların kullanımına vermiştir. Ancak kimin hangi nimetten ne kadar zevk alacağını, Allah insanların imanları doğrultusunda ‘akletmelerine’ ve ‘düşünmelerine’ bağlı kılmıştır. Ve bu önemli gerçek, dünyadaki tüm maddi ve manevi nimetler için geçerlidir.

    Tüm detaylarıyla tam olarak birbirinin aynısı olan nimetlere sahip iki insanın, bu nimetlerden aldıkları zevkler tümüyle farklıdır.Örneğin bir kişi arabasını, yalnızca kendisini bir yerden diğer bir yere götürmeye yarayan, çevresindeki insanlara gösteriş yapmasını sağlayan ya da yatırım yapmak için para verilen bir araç olarak görür. Aynı şartlar altındaki bir başka insan ise, arabanın kendisine sağladığı her konforu ayrı ayrı düşünerek bunların her birinin varlığından dolayı Allah'a şükreder. Allah bu gibi imkanları yaratmamış olsaydı, çekeceği sıkıntıları ve meydana gelecek gecikmeleri düşünerek Allah'ın bu lütfunun sevincini yaşar.

    Bunun gibi bir başka kişi de evinin birbirinden güzel çiçeklerle süslenmiş bahçesini, sadece zengin olmanın getirdiği bir konfor ya da gürültüden uzakta oturup dinlenebileceği sakin bir yer olarak değerlendirir. Aynı bahçeye sahip diğer bir kişi ise, bu bahçenin her santimetrekaresine bakmaktan, her bir çiçeğin kokusunu koklamaktan, yeni tomurcuklanan her bir çiçeği aynı ayrı izlemekten, her geçen gün serpilip büyümelerini görmekten çok derin zevkler alır. Her birinin; hatta her bir yaprağın, her bir dalın dahi varlığı onun için büyük birer heyecan vesilesidir. Bu çiçeklere, ağaçlara ya da onların üzerlerinde hayatlarını sürdüren canlılara baktıkça, Allah'ın sonsuz kudretini, ilmini ve hakimiyetini çok daha iyi kavrayarak, saygıyla Allah'a boyun eğer. Bu nimetlerin her bir detayını kendisine lütfedenin Rabbimiz olduğunu bilmenin sevinci ve heyecanı tüm ruhunu sarar. Allah'ın güzelliğinin bu muhteşem tecellilerini görüp, Allah'ın sonsuz ve kusursuz güzelliğinin ne kadar olağanüstü ve benzersiz olduğunu düşünmenin verdiği huşu dolu hayranlık bütün benliğini kaplar.

    İşte aklını kullanarak ve düşünerek tüm bu detayları görebilen bir insanın, böyle bir bahçenin varlığıyla karşılaştığında ruhunda oluşan etki de, kavrayışı oranında detaylı ve derindir. Bahçesini sadece sessiz sakin bir oturma yeri olarak gören ve bu konu hakkında bunun ötesinde kafa yormayan bir kimsenin ise, bir insanın bir bahçeden böylesine bir zevk alabileceğinden dahi haberi yoktur. Onun bu nimetten aldığı tat, son derece sathi, kof ve yüzeyseldir.

    Aynı durum dünyadaki her nimet için geçerlidir. Güzel bir insandan, güzel bir manzaradan, benzersiz işlemelerle süslenmiş bir sanat eserinden, güzel bir müzikten, etkileyici bir tasarımdan, sevimli bir hayvandan, yiyeceklerdeki benzersiz tatlardan, göze hitap eden ihtişamlı bir sofradan alınan zevkler, hep bu şekilde insanların ‘düşünme gücü’yle doğru orantılıdır.

    Manevi nimetlerde de yine insanlar birbirlerinden çok daha farklı lezzetler alırlar. Sevgiden, saygıdan, vefa ve sadakat duygularından, şefkatten, merhametten, dostluktan, sırdaşlıktan; insanın sevdiği için sabretmesinden, sevdiğinin fedakarlığından, düşkünlüğünden, hoşgörüsünden, tevazusundan, affediciliğinden, dürüstlügünden, kalenderliğinden, karşı tarafı onore etmesinden, desteklemesinden, güvenmesinden duyulan çok derin hisler vardır. Ancak sathi insanlar bu duyguları yalnızca bir alışkanlıkla değerlendirir ve bunların ruhta oluşturduğu derin heyecanın var olduğunu bile farketmezler. Hatta böyle sabırlı, tahammüllü, merhametli, fedakar bir insanla karşılaştıklarında, bu kişinin varlığını, daha bencilce davranabilmek için bir fırsat olarak görürler. Ve sadece, bu kişiyi menfaatleri doğrultusunda en iyi şekilde kullanmaya çalışırlar.

    Oysa ki akıllarını kullanan, düşünerek bir insanın sahip olduğu bu özelliklerdeki derinliği, güzelliği ve değeri kavrayabilen insanlar, dostlarında gördükleri bu vasıfların her birini Allah'ın çok büyük bir lütfu olarak görürler. Ve bu özelliklerle her karşılaştıklarında, bu nimetlerin sevinç ve heyecanını yaşarlar.

    Eğer burada anlatılan tüm bu gerçeklerden habersiz bir insan bu yazıyı okuyorsa, o zaman bu aşamada mutlaka kendi kendine şu soruları sormalıdır: “Acaba ben dünyadaki her nimetten olabilecek en fazla zevki alıyor muyum? Yoksa benim haberimin olmadığı lezzet boyutları, hiç yaşamadığım derin duygular, derin zevkler var mıdır? Üzerinden geçip gittiğim ve hayatımda olduğu halde hiç farkına varmadığım güzellikler var mı? Beni adeta bambaşka bir dünyada yaşatabilecek farklı bir bakış açısıyla düşünerek yaşarsam ne kaybederim ya da ne kazanırım? Ya da yüzeysel düşünerek, kendimi yormadan, herşeye sathi bir bakış açısıyla bakarak yaşamak bana şu ana kadar ne kazandırdı? Sahip olduğum nimetlerden hiç tatmadığım zevkler alabileceksem, neden bu bakış açısını kazanmak için çaba harcamayayım?”

    İnsanın maddi ya da manevi her türlü nimetten maksimum lezzetleri alabilmesi ancak ‘iman’ ile mümkündür. İman eden kimse, ‘düşünen insan’ demektir. Her an, her yerde, karşılaştığı her konuyu, düşünerek; vicdanını ve aklını kullanarak değerlendirir. Ve her güzelliğin, her nimetin hakkını verebilmek için emek harcar. Allah da iman eden kişinin bu samimi gayretine karşılık, ona hayatının her aşamasından derin hazlar yaşatır. Sevmek, sevilmek, dost olmak, sırdaş olmak, saygı duymak, karşılıklı güven duymak, Allah'ın insanlar için yarattığı güzelliklerden, dünya hayatının küçük büyük her nimetinden istifade etmek, bu gibi insanlar için adeta sonuna ulaşılamayan bir hazine gibi, çok derin tatlarla doludur. İman edenler için Allah'ın ruhta yarattığı bu heyecan ve duygularda yaşanan derinlik, diğer insanların nimetlerden aldıkları teknik zevklerle kıyas dahi edilemeyecek kadar benzersizdir.

    Allah’ın Kuran'da ‘dünya hayatına razı olan ve bununla tatmin bulan’ kimseler olarak tanımladığı insanlar ise, imanda gizlenen tüm bu güzelliklerden yüz çevirip, imansızlığın getirdiği soğuk dünyaya, ruhsuz hayata, yüzeysel, kof ve sathi bakış açısıyla yaşamaya razı olmuşlardır.

    Bizimle karşılaşmayı ummayanlar, dünya hayatına razı olanlar ve bununla tatmin olanlar ve Bizim ayetlerimizden habersiz olanlar; (Yunus Suresi, 7)

    Oysa Allah bu nimetin kapısını isteyen her insan için sonuna kadar açık bırakmıştır. Dileyen için, Allah'ın sonsuz rahmetini isteyerek, aklını, vicdanını en iyi şekilde kullanan herkes için dünyada benzersiz nimetler vardır. Ahirette ise Allah, bu kullarına, dünyadaki bu lezzetlerle de kıyas olmayacak şekilde sonsuz güzelikler yaşatacaktır. Cennet nimetlerinden alınacak olan hazlar, duyulacak heyecan ve mutluluk, insan aklının kavrayışının çok ötesinde olacaktır.

    Geri adım atmasını bilmek, hakkından feragat edebilen insan olabilmek...

    Genelde insanlar arasında “dediğini yaptırabilen” bir kişi olabilmek önemlidir. Çoğu kimse, bu özelliği gösteren kişilere karşı çok daha fazla saygı duyar. Bu kimselerin, diğer insanların elde edemediği çok önemli bir üstünlüğe sahip olduklarına inanır; gösterdikleri güçlü ve baskın kişilik nedeniyle onlara karşı derin bir hayranlık beslerler.

    Oysa ki bu tümüyle çok yanlış bir bakış açısıdır. Çünkü asıl üstünlük, bir kişinin sürekli olarak kendi dediğini yaptırması, her konuda kendini haklı çıkarması ve tek söz sahibi kendisini görmesi değildir. Tam tersine bu, her insanın kolaylıkla yapabileceği bir tavırdır. Nefis insanı zaten bu yönde teşvik etmekte ve desteklemektedir. İnsanın daima kendinden yana tavır alması, nefsin en hoşuna giden şeylerden biridir. Kişinin egosunu, enaniyetini, gurur ve kibrini en çok mutlu edecek davranışlardandır. Dolayısıyla bir insanın sürekli üstün gelmeyi, haklı çıkmayı ve dediğini yapmayı başarmasından dolayı sevince kapılması ve kendini başkalarından daha büyük görmesi çok yersizdir. Aynı şekilde çevresindeki insanların da, böyle bir kimseye saygı ve hayranlık duymaları çok yanlıştır.

    Asıl üstünlük, bir kimsenin kendi egosunu, enaniyetini ve gururunu –Allah rızası için- yenebilmesi; kendi nefsinin isteklerindense, Allah'ın razı olacağı ahlakı uygulamayı tercih edebilmesidir. Sürekli olarak kendi dediğini yaptırmanın peşinde olmaktansa, -Allah rızası için- alçakgönüllülükle, tevazuyla hareket edip, başkalarının fikirlerine ve sözlerine de değer verebilmesidir. İşte asıl emek gerektiren ve dolayısıyla da saygı ve hayranlık duyulması gereken ahlak şekli de budur. Çünkü nefse asıl zor gelen de budur.

    Bu gerçeği gereği gibi düşünmeyen insanlar, bir ortamda geri çekilen, başkasına öncelik veren, kendinden feragat eden insanların gösterdikleri üstün ahlakı fark etmezler. Bu kimselerin, karşı tarafın üstünlüğü karşısında böyle bir tavır gösterdiklerine inanır; hatta bazen bu insanları ‘kişiliksiz’ olarak dahi nitelendirebilirler. Halbuki böyle bir ahlak sergileyen kişi, o sırada Allah korkusuyla hareket etmekte, vicdanını kullanmakta ve Allah'ın en razı olacağını umduğu tavrı uygulamaktadır. Geri adım atmasının sebebi de yalnızca budur. Bunun yerine karşı tarafla haklılık yarışına girip üste çıkmaya; inatla ve ısrarla kendi dediğini yaptırmaya çalışmanın ve tevazudan uzak, kibirli bir tavır sergilemenin Kuran ahlakıyla bağdaşmayacağını bilmektedir. Dolayısıyla ahlak ve vicdan olarak asıl üstün olan da, sözünü geçirten ve dediğini yaptıran kişi değil, Kuran ahlakıyla hareket ederek olgunluk gösteren bu kimsedir.

    Kendi dediği yapılan kimse, bu durumdan dolayı sevince kapılır ve kendisiyle gurur duyar. Karşısındaki, geri adım atan, alttan alan ve hakkından feragat ederek onun sözüne uyan kimsenin ahlakındaki olgunluğun ve üstünlüğün ise farkına varmaz. Olayların doğal akışı ve özellikle de kendisindeki üstün kişilik neticesinde bu sonucu elde ettiğini zanneder.

    Oysa ki, insanları ve olayları Kuran ahlakıyla değerlendirenler, görünüşte bu kişi galip gelse, onun sözüne uyulsa ve onun dedikleri yapılsa dahi, gerçekte kimin ahlakının ve kişiliğinin daha üstün olduğunu çok açık bir şekilde görürler.

    Daha da önemlisi, vicdanını kullanan, tevazu gösteren, hakkından geçen, geride kalmayı kabul eden bir kimse, Allah'ın beğendiği ve razı olacağını bildirdiği ahlakı göstermiş olur. Dolayısıyla dünyada insanlar tarafından fark edilmese, üstün tutulmasa ve takdir edilmese dahi, hiçbir şekilde bir kayba uğramış olmaz. Tam tersine inşaAllah, Allah Katında ve ahirette Rabbimiz'in rızasını kazananlardan olması umulur, ki asıl üstünlük de zaten budur.

    Mehdi’nin çıkışından evvel, (her tarafı) aydınlatan kuyruklu bir yıldız doğacaktır.”(Kıyamet Alametleri, s. 200)