Ahirzaman Ve Hz. Mehdi

Kıyametin hemen yakınında anarşi ve kargaşa günleri vardır.

    Güzel Hatırlatmalar

    • "Dünyadan beş bin altı yüz yıl geçmiştir". Bu ümmetin ömrü bin (1000) seneyi geçecek, fakat bin beş yüz (1500) seneyi pek geçmeyecek.

      (Kıyamet Alametleri, Medineli Allame Muhammed b. Resul el-Hüseyni el-Berzenci, Pamuk Yayıncılık, İstanbul, 2002, s. 299)

    • Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Evlatlarımdan olan Mehdi’yi inkar eden beni inkar etmiştir.”

      (Bihar-ul Envar, c.51, s.73)

    • Eğer müşriklerden biri, senden 'eman isterse', ona eman ver; öyle ki Allah'ın sözünü dinlemiş olsun, sonra onu 'güvenlik içinde olacağı yere ulaştır.' Bu, onların elbette bilmeyen bir topluluk olmaları nedeniyledir.

      (Tevbe Suresi, 6)

    Güzel Konular

    Güzel Konular

    Müminin, yaşarken kendisini ''öldü'' kabul ederek hareket etmesi, şeytanın tüm oyunlarını bozacak önemli bir yoldur.

    İnsan aklı, hiçbir ek yapmaksızın saf olarak Kuran ile düşünmediği takdirde, karmakarışık bir hale gelmeye çok müsaittir. Bu durumda da kişi, “akıllı insan” olma vasfını kaybeder. Aklı, duru, temiz, isabetli ve faydalı hale getiren tek yol, katıksız olarak iman etmek; Allah'ın sonsuz ve kusursuz aklına, Kuran'a tam uymaktır.

    İman eden bir kimsenin mükemmel bir akla sahip olmasını en istemeyecek varlık ise, elbetteki şeytandır. Şeytan, Allah'ı seven, Kuran'a bağlanan, Allah'ın rızası için yaşayan her insanın karşısındaki negatif güçtür. Müminlerin Allah'a ihlasla iman etmelerini engelleyebilmek, akıllarını karıştırabilmek, halis tavırlarına bir parça dahi olsa bozukluk katabilmek için elinden gelen her yola başvurur. İnsanların kalplerine hayali kuruntular, asılsız şüpheler, hiçbir delili olmayan vesveseler verir. Ve bunlara, adeta gerçeğin ta kendisiymiş gibi inanmalarını sağlar. Hatta o kadar inandırıcı mantıklar sunar ki, kişi, peşisıra gittiği bu hayali kuruntuları delice bir kararlılıkla savunur hale gelir. Bu doğrultuda kesin kararlar alıp hayatını bu yönde yönlendirmeye başlar.

    Şeytanın tüm bu telkinleri elbetteki samimi iman eden, Allah'a sığınan ve Kuran'a uyan insanlara hiçbir şekilde etki etmez. Ancak iman ettikleri halde Kuran'a gereği gibi uymayan kimseler şeytanın bu telkinlerine kapılabilirler.

    Kimi zaman bu durumdaki bir kişi şeytanın telkinlerinden kurtulup selim bir akla kavuşmayı, doğru düşünebilmeyi gerçekten çok ister. Ancak yine de aklında oluşan karmaya kapılarak, kendisine sunulan doğruları kavramakta güçlük çeker. Duru bir akılla hareket eden mümin dostlarının anlatımlarındaki hakikatleri uygulamaya geçirmekte kararlılık gösteremez. Kendisini içerisinde bulunduğu mantık bozukluğundan kurtaracak Kurani çözümleri gerçekleştirmenin ne kadar kolay olduğunu göremez. Çözümü kendi karmaşık mantıklarında arayıp bulmaya çalışır. Ya da hem Kurani çözümleri hem kendi karmaşık formüllerini bir arada kullanmaya kalkışır. Bunun sonucunda da Kuran'ın bereketinden gereği gibi istifade edemez ve aradığı çözüme kavuşamaz.

    İşte bu gibi durumlarda mümini -Allah dilediği takdirde- mutlak olarak doğru yola sevk edecek kesin bir çözüm vardır: Ölümü, ahireti, cennetin ve cehennemin yakınlığını; ölümle birlikte, dünyada iken kafasında var olan tüm düşüncelerin bir anda yok olacağını; Allah'ın rızasını ve rahmeti kazanabilmek dışında hiçbir şeyin bir öneminin kalmayacağını düşünmek... Ve henüz yaşarken, “varsayalım ki öldüm” “etrafımdaki tüm insanlar da öldü” “tüm olaylar çoktan son buldu” ve “tüm bildiklerimle birlikte ahiretteyim” diyerek hareket etmek...

    Öldüğünde insan nasıl ki artık kendisi hakkında herhangi bir konuda hak iddia etmeyecek, herhangi bir şeyi halletmenin peşine düşmeyecek; olayları, insanları analiz etmekten, kendisine karşı olan davranışları, bakış açılarını, konuşmaları yorumlamaktan vazgeçecek; olaylara, insanlara, hayata karşı şüphe ve kuruntularla yaklaşmanın anlamsızlığını görecek ise, bu gerçeği henüz yaşarken kavrayan bir insan da -Allah'ın izniyle- aynı yüksek aklı ve imani olgunluğu ölmeden önce de elde edebilecektir.

    Bu imani olgunlukla hareket eden bir insanın üzerindeki olumsuz tüm baskılar kalkacaktır. Aklında oluşan karmaşa dağılacak, kişi saf olarak Kuran ile düşünüp hareket edebilecek ve Allah'ın razı olacağı ahlaka ulaşabilecektir.

    Şeytanın tüm oyunları etkisiz hale gelecektir. Ondan gelen kuruntu, şüphe ve vesveseler böyle bir müminin kalbine etki edemeyecektir. Öncesinde şeytanın verdiği kuruntularla, onulmaz dertlerle karşı karşıya olduğunu sanan bir kimse, bu gerçeği kavramasıyla birlikte şeytanın vereceği vesveselere en fazla gülüp geçecektir.

    “Varsayalım ki ben öldüm”, “varsayalım ki dünya yerle bir oldu” ve “varsayalım ki çevremdeki iyi ve kötü insanların tümü öldü” diye düşünen bir insanın nasıl bir ahlak anlayışına sahip olacağını kavramak da son derece önemlidir:

    • Adeta ölmüşçesine dünyadan geçen bir insan, aynı zamanda dünyevi tüm haklarından da feragat etmiş olur. Artık bir bedeni yoktur ki, bedenine dair bir konuda hak idda etsin. Ya da artık bir nefsi yoktur ki, nefsine dair haklarının peşine düşsün. Ve bu bir kayıp da değildir; aksine kazançların en büyüğüne; Allah'ın rızasını kazanma yoluna açılan önemli bir kapıdır. Kamil iman olgunluğunu yaşamanın bu sırrı, mümine müthiş bir manevi güç kazandıracak hayırlı bir tefekkür şeklidir.
    • Bu düşünce şekli ile birlikte kişinin, haklı olduğunu, hakkının yendiğini ya da hakkının takdir edilmediğini düşündüğü her konu, hiç var olmamışçasına ortadan kalkar. Haklılık düşüncesinin neden olduğu dargınlık, küskünlük, alınganlık ya da kızgınlık gibi tüm tavır bozukluklarından kurtulur. Kuran dışı bir adalet elde etme arzusundan kurtulur. Dolayısıyla bu konudaki muhataplarına karşı en mükemmel ahlakı gösterebilecek bir gönül ferahlığı elde eder.
    • Çözemediği ve çözülemeyeceğini sandığı konuların aslında ne kadar kolay halledilebilir olduğunu kavrar. Çözümün şeytanın karmaşasında değil, Allah'a samimi teslim olmakta olduğunu görür.
    • Allah'a teslim olan bir mümin ise, Allah'ın eşsiz koruması, rahmeti ve desteğini kazanır. Böyle bir insan, dünyada maddi manevi başka hiçbir şey ile elde edilemeyecek bir güç elde etmiş olur. Allah'ın rızasına uygun olan ahlaka uymanın müthiş bir pozitif etkisi vardır. İşte mümin bu pozitif gücün etkisi altına girer. Üzerindeki imani coşku, neşe, mutluluk ve mutmainlik, fiziksel olarak da manevi olarak da, her an her konuda olabilecek en güzel, en aktif ve en fazla çabayı gösterebilmesini sağlar.
    • Böyle bir kişi çevresindeki her insanın sevdiği, saygı duyduğu; yanında olmayı, sohbetine katılmayı, dostluk etmeyi isteyeceği; güvenilir, dengeli, olgun, sevgi dolu, canlı, neşeli, akıllı, uyumlu, munis bir insan haline gelir. Böylece dünya şartlarında olabilecek en üst seviyede sevgiyi yaşayabilecek; derin sevmeyi, derin sevilmeyi tadabilecek bir ahlaka ulaşır.

    Allah'tan bir nimet isterken, o nimetleri takdir edebilecek bir ahlakı da Allah'tan istemek gerekir

    Dünyadaki en zor şartlarda yaşayan insanın bile hayatında, aslında saymakla bitirilemeyecek kadar çok nimet vardır. Ancak çoğu insan genellikle bu nimetleri görmektense, öncelikle eksikliklere odaklanır. Çevresindeki yüzlerce güzelliği unutur ve sahip olamadığı nimetler için üzülür. Çok mağdur olduğunu ve dünyadaki en güzel şeylerden mahrum kaldığını düşünür. Neredeyse bütün hayatı, bu eksiklikleri ve yaşadığı mağduriyeti düşünmekle geçer. O tüm dikkatini bunlara verirken, her geçen an, aslında etrafında onun için ne kadar çok nimet yaratıldığının farkında değildir.

    Elbetteki dünyadaki her insan aynı şartlar altında yaşamını sürdürmez. Birinde olan bir nimet, bir diğerinde olmayabilir. Biri bir hastalıkla mücadele ederken, diğeri çok sağlıklı olabilir. Biri çok zenginken, diğeri daha yoksul olabilir. Pek çok konuda insanların sahip oldukları nimetler birbirleriyle kıyaslandığında farklıdır. Ve tüm bunlarda herkes için, ayrı ayrı çok büyük hayırlar ve hikmetler vardır. Ama bu tür farklı durumlar değerlendirilmeye alınmadan bile, insanların genel olarak içerisinde yaşadıkları nimetler o kadar çoktur ki, insan Allah'ın bu büyük lütfu nedeniyle çok büyük bir sevinç duymalı, çok mutlu olmalıdır.


    Yüce Rabbimiz, insanın genelleme yaparak dahi bu nimetleri sayamayacağını haber vermiştir:

    Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalkışacak olursanız, onu bir genelleme yaparak bile sayamazsınız. Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (Nahl Suresi, 18)

    Size her istediğiniz şeyi verdi. Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalkışırsanız, onu sayıp-bitirmeye güç yetiremezsiniz. Gerçek şu ki, insan pek zalimdir, pek nankördür. (İbrahim Suresi, 34)

    Ve tüm bu nimetler içerisinde Allah'ın yarattığı çok büyük bir sır vardır. Bir insan sahip olduğu güzellikleri göremiyor, Allah'ın, kendi üzerindeki lütfunu takdir edemiyor ve sadece eksiklikleri düşünmeye yöneliyorsa, bu insan mutlu olamaz.Çünkü Allah ona daha da fazla nimet nasip etse, hatta eksik olduğu için üzüldüğü nimetleri de tam istediği şekilde ona verse, bu kişi –yaşadığı ahlak nedeniyle- yine başka eksiklikler görecek ve yine elindekilerle mutlu olmak yerine, eksikliklerin hüznünü yaşayacaktır. Çünkü bu insanın asıl eksiği, sahip olamadığı nimetler değil, Allah'ın rahmetini, sevgisini, lütfunu takdir etme konusundaki eksikliğidir. Bu yönde derin bir ahlaka ulaşmadıkça, tüm dünya nimetleri ona verilse yine de nimetin sevincini yaşayamayacaktır.

    Bunun yanında, nimeti takdir etmesini bilen; gördüğü küçük büyük her güzellikte Allah'ın sevgisini hisseden, Allah sevgisinden dolayı içi sevinçle dolan bir insan ise, dünyanın en kötü şartlarında dahi yaşasa, yine de çok mutlu olur.Hiçbir dünyevi güzellik, onun yaşadığı bu mutluluğun yerini tutmaz. Bu insanın yaşadığı sevinç, neşe, huzur hiç bitmez. Yüzlerce yokluk ve sıkıntı içerisinde olsa bile, tek bir nimetin varlığının manevi heyecanını hayatının sonuna kadar yaşar. Allah ona bu nimeti yarattığı için Allah'a sevgiyle, tutkuyla, aşkla şükreder. Sırf o tek bir nimetin varlığında bile, Allah'ın sevgisini, sonsuz lütfunu, rahmetini, dostluğunu, yakınlığını, koruyuculuğunu hissetmenin sevincini bulur. En zor şartlar altında dahi, Allah'ın kendisiyle birlikte olduğunu, ona şah damarından daha yakın olduğunu, samimi olduğu sürece kendisine en yakın dost olduğunu ve yardımını asla esirgemeyeceğini bilmenin güzelliğini tadar. İşte sadece bu manevi hazzın varlığının bile, dünyada kendisi için yaratılmış en büyük nimetlerden biri olduğunu düşünerek Allah'a şükredebildiği kadar çok ve en gönülden, en candan haliyle şükreder.

    Dolayısıyla insanı mutlu edecek olan nimetlerin kendisi ya da nimetlerin çokluğu değildir. Nimeti takdir edebilecek ahlakı yaşamasıdır.Bu ahlakı elde etmedikten sonra, insanın nimetlerin varlığıyla gerçek anlamda mutlu olabilmesi mümkün değildir. Allah'ın Kuran'da, “"Rabbiniz şöyle buyurmuştu: “Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size artırırım ve andolsun, eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz, Benim azabım pek şiddetlidir."”(İbrahim Suresi, 7) ayetiyle haber verdiği sır da işte budur. Nimete şükretmek; nimeti takdir edebilecek bir ahlak yaşamaktır. Yoksa iman etmeyen bir insan da nimete sevinebilir. Ya da akli dengesi yerinde olmayan bir insan da kendisine bir hediye, yiyecek, eşya verildiğinde sevinebilir. Ama bu sevinç akıl kullanılmadan elde edilen, sadece sahip olunan metadan ve menfaat kazanmış olmaktan kaynaklanan bir vücut tepkisidir. Gerçek sevinç, Allah sevgisiyle, akılla, iman şuuruyla yaşanan sevinçtir. İşte müminin de, dönüp kendi hayatına baktığında, elindeki nimetlerle bu gerçek sevinci yaşayıp yaşamadığını gözdeng eçirmesi gerekir. Eğer kişi, nimetin sadece maddesel sevinci içerisindeyse, o zaman hayatında, acil olarak telafi etmesi gereken çok büyük bir eksiklik var demektir. Çünkü bu, Allah'a gereği gibi şükredememek, nimeti hakkıyla takdir edememek ve nimete nönkörlük etmek anlamına gelebilir (doğrusunu Allah bilir). Ve insanın elindeki sayısız nimete rağmen mutlu olamayıp, sürekli olarak, hayatı boyunca sadece eksiklikleri görüp bunlara üzülmekle vakit geçirmesi de, işte nankörlüğü nedeniyle Allah'ın ona verdiği bir karşılık olabilir. Allah Kuran'da bu konuyu insanlara şöyle hatırlatmıştır:

    Öyleyse (yalnızca) Beni anın, Ben de sizi anayım; ve (yalnızca) Bana şükredin ve (sakın) nankörlük etmeyin.(Bakara Suresi, 152)

    ... Gerçek şu ki, Biz insana Tarafımız'dan bir rahmet taddırdığımız zaman, ona sevinir. Eğer onlara kendi ellerinin takdim ettikleri dolayısıyla bir kötülük isabet ederse, bu durumda insan bir nankör kesiliverir.(Şura Suresi, 48)

    Böylelikle nankörlük etmeleri dolayısıyla onları cezalandırdık. Biz (nimete) nankörlük edenden başkasını cezalandırır mıyız?(Sebe Suresi, 17)

    Kahrolası insan, ne kadar nankördür.(Abese Suresi, 17)

    Gerçekten insan, Rabbine karşı nankördür. Ve gerçekten, kendisi buna şahiddir.(Adiyat Suresi, 6-7)

    Sen, onlar için ister bağışlanma dile, istersen dileme. Onlar için yetmiş kere bağışlanma dilesen de, Allah onları kesinlikle bağışlamaz. Bu, gerçekten onların Allah'a ve elçisine (karşı) nankörlük etmeleri dolayısıyladır. Allah fasıklar topluluğuna hidayet vermez.(Tevbe Suresi, 80)

    Nitekim bir insan, bir günde ancak belirli bir miktarda yemek yiyebilir; günde yaklaşık en fazla 3-4 tabak yemekten fazlasını istese de vücudu kabul etmez. Yüzlerce kıyafeti olsa, sürekli değiştirse, yine de bir günde ancak belirli sayıda kıyafet giyebilir. Yüzlerce evi, arabası olsa, aynı anda ancak bunların sadece tek bir tanesini kullanabilir. İstediği yere tatile gidecek imkanı olsa, aynı anda sadece tem bir mekanda bulunabilir. Hiç uyumasa bile, -ki bunu sürekli elde etmesi mümkün değildir-, bir günde ancak 24 saat tüm bu nimetlerden istifade edebilir. Dolayısıyla dünya hayatı zaten, insanın, mutluluğu metanın ve maddenin kendisinden elde edeceği şekilde yaratılmamıştır.

    Allah sevgisinden kaynaklanan nimet sevinci ise, her an, her şartta ve sonsuza kadar yaşanacak çok büyük bir lütuftur. Ve insanın, çevresinde dönüp baktığı her yerde, Allah'ın sevgisinin işaretlerini görebilmesi, bu ahlakı yaşayan insan çok büyük bir ayrıcalık, çok büyük bir lütuftur. Çünkü bu bitip tükenmeyecek bir sevinç ve mutluluk kaynağıdır. Bu nedenle insanın asıl olarak nimetin varlığı ya da eksikliği üzerinde değil, bu anlayışı kazanıp kazanamadığı üzerinde durması gerekir.

    'Söylenmek' çirkin bir cahiliye alışkanlığıdır ...

    İnsanlardan öyleleri vardır ki, bilgisizce Allah'ın yolundan saptırmak ve onu bir eğlence konusu edinmek için sözün 'boş ve amaçsız olanını' satın alırlar. İşte onlar için aşağılatıcı bir azap vardır.(Lokman Suresi, 6)

    Bazı insanlar, gün boyunca karşılaştıkları konular hakkındaki düşüncelerini, sürekli olarak ‘kendi kendilerine söylenerek’ dile getirirler. Kimi zaman rahatsızlık duydukları bir şey, kimi zaman aksaklık olduğunu düşündükleri bir konu, kimi zaman gördükleri yanlış bir tavır, duydukları bir söz bu kimselerin, fazla düşünmeden hemen bu konulardaki rahatsızlıklarını ifade etmelerine neden olur.

    Aslında insanın hatalı olduğunu gördüğü bir şeyi dile getirmesi elbetteki yanlış değildir. Ama, bu konuşmanın yanlış olmaması için, amacın mutlaka -Allah rızası için- ‘o yanlışı düzeltmek’ olması gerekir. Bir de eğer ortada hatalı bir tavır, söz ya da olay varsa, o zaman bunun mutlaka konuyu halledebilecek olan ilgili kişilere iletilmesi gerekir. Ve aynı zamanda da, yapılan yanlışın olabilecek en güzel, en hikmetli en isabetli sözlerle karşı tarafa açıklanması gerekir.

    İşte ‘söylenme’ alışkanlığında, bu sayılan hedeflerin hiçbiri yoktur.Amaç, yalnızca kişinin aklına gelenleri söyleyerek ‘sinirini ve öfkesini gidermesi’dir. Bu da, söylenmenin ne kadar boş ve yanlış bir tavır olduğunu çok net bir şekilde ortaya koymaktadır.

    Örneğin, “Bunu buraya kim koydu?”, “Şuraya bak, kaç gündür burayı hiç temizleyen olmamış!”, “Ne kadar gürültü yapıyorlar!”, “Ne kadar çok soru soruyorlar?”, “Bak yine bunu yanlış yapmış, kaç kere tarif ettim!”, “Yine etrafını dağınık bırakmış!” gibi söylenme çeşitleri, çoğu insanın hiç düşünmeden ağız alışkanlığıyla gün boyu tekrarladığı bilinen cümlelerdendir.

    Bazen de söz konusu insanlar, başkalarına yönelik değil de, kendi yaşadıkları olaylar hakkında sürekli olarak söylenirler.

    “Çok acıktım.”, “Hiç uyuyamadım.”, “Çok uykusuzum.”, “Nasıl yetiştireceğim, çok az vaktim kaldı.”, “Çok geç kaldım.”, “Çok hastayım.”, “Başım ağrıyor.”, “Nasıl bitireceğim ben bunu?”, “Hiç halim yok!”, “Canım hiç kalkmak istemiyor.”, “Çok üşüyorum.”, “Çok sıcak.”,“Bugün çok işim var, hepsini aynı anda nasıl yapayım?” gibi, günlük hayatları hakkındaki hemen her konudaki olumsuz düşüncelerini, bir yandan işlerini yaparak, bir yandan da sesli olarak sürekli anlatırlar.

    Tüm bu konuşmaların ortak noktası ise, önceki satırlarda da belirtildiği gibi, ortada bunlara bir çözüm bulma hedefinin olmamasıdır. Amaç, sadece duyulan rahatsızlığı dile getirmektir. Nitekim çözüme yönelik tedbirler alınmadığı ve bu yönde girişimde bulunulmadığı için, rahatsız edici durumlar da sürekli devam eder. Dolayısıyla bu kişi de alıştığı şekilde bunlardan yakınmayı sürdürür.

    Oysa Kuran ahlakına göre, bir insan çevresinde gördüğü her şeyden, duyduğu her sesten, şahit olduğu her olaydan sorumludur. Eğer ortada yanlış bir şey varsa, ‘bunu düzeltmek ya da bunun düzelmesi için çaba harcamak’, müminin sorumluluğudur. Dolayısıyla müminin, rahatsız edici bir konuya bakış açısı, öncelikle ‘bunu çözüme kavuşturmak’ yönünde olmalıdır.

    Bunun yanı sıra kişiler, söylenmelerine ve yakınmalarına şahit olan insanların da bu durumdan duyabilecekleri rahatsızlığı gözardı ederler. Oysa ki bir insanın yanında, yaşadığı hemen her şeyden şikayet eden bir kişi olması, hem manen hem de fiziksel açıdan çok yorucu ve yıpratıcıdır.

    En başta, söylenen kişinin içerisinde bulunduğu ruh halinin Kuran'a uygun olmaması ve tümüyle cahiliyeye ait bir ahlak yaşaması, bunu gören müminlerde ciddi bir yadırgamaya ve rahatsızlığa sebep olur. Çünkü söylenen insan çevresine, ‘herşeyi Allah'ın yarattığını, her olayda hayır ve hikmet olduğunu, herşeyin bir kader dahilinde ve insanların imtihanları için özel yaratılan olaylar olduğunu unuttuğu’ izlenimini verir. Zorluklara ve aksaklık gibi görünen, sabır gösterilmesi, fedakarlıkta bulunulması beklenen olaylara, Kuran ahlakıyla karşılık vermesi gerektiğinden gafil olduğu şüphesini oluşturur. Kişi, Kuran'da bildirilen, ‘öfkelenilecek bir şeyle karşılaştığında, öfkesini yenmek; sözün en güzelini söylemek; insanlara en güzel şekilde öğüt verip, iyiliği emredip kötülükten men etmek’ gibi ahlak özelliklerini yaşamakla sorumlu iken, bunun yerine, kendisini iradesizce cahiliye ahlakına bırakması, elbetteki şüphe oluşturan bir tavırdır.

    Mümin vicdanını kullanan insandır. Allah'tan korkup her an Kuran ahlakına uygun bir tavır göstermekle; ve her sözünü, Kuran'a uygun olup olmadığını düşünerek konuşmakla sorumludur.

    Mümin, söylenme alışkanlığının, Allah'a inanan, kaderi, dünya hayatının imtihan yeri olduğunu ve ahireti bilen bir insanın ahlakıyla bağdaşmayacağını bilir. Söylenmek, mümin asaletine, Müslüman şuuruna ve müminin vicdanına yakışmayan bir tavırdır. Müslüman gerekirse gördüğü her aksaklığı tek başına ve kendi imkanlarıyla telafi eder, ama yine de bunlardan şikayet eden bir üslupla konuşmaz. Zahiren ne kadar mağdur oluyormuş gibi görünse de, bunu hiçbir zaman için yakınarak dile getirmez. İlgili kişilerle konuşarak ya da gerekli tedbirleri alarak bu durumu ortadan kaldırmaya çalışır; ama asla basit bir cahiliye üslubuyla bunları anlatmaz. Öfkelenecek bir durumla karşılaşsa bile öfkesini yener. Hiçbir zaman sinirlendiği için, bunu amaçsız bir şekilde dışa vurmaz. İnsanın öfkesinden kurtulmasının yolunun söylenmek olmadığını bilir. Öfkenin ancak Allah'a tevekkül etmekle ve Kuran ahlakına uymakla ortadan kalkacağının bilincindedir.

    Dolayısıyla her ne zorlukla karşılaşılırsa karşılaşılsın ‘söylenmemek’ müminler ile cahiliye insanlarını ayıran önemli ahlak özelliklerinden biridir. Dolayısıyla Müslümanların, bu konuya bu bakış açısıyla yaklaşmaları ve Kuran ahlakını en mükemmel şekilde yaşamak için akıllarını, vicdanlarını ve iradelerini en güzel şekilde kullanmaları, imanın onlara yüklediği güzel bir sorumluluktur.

    Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini söyle. Çünkü şeytan aralarını açıp bozmaktadır. Şüphesiz şeytan insanın açıkça bir düşmanıdır.(İsra Suresi, 53)

    Mehdi’nin çıkışından evvel, (her tarafı) aydınlatan kuyruklu bir yıldız doğacaktır.”(Kıyamet Alametleri, s. 200)