Ahirzaman Ve Hz. Mehdi
Kıyametin hemen yakınında anarşi ve kargaşa günleri vardır.
Güzel Hatırlatmalar
-
"Dünyadan beş bin altı yüz yıl geçmiştir". Bu ümmetin ömrü bin (1000) seneyi geçecek, fakat bin beş yüz (1500) seneyi pek geçmeyecek.
(Kıyamet Alametleri, Medineli Allame Muhammed b. Resul el-Hüseyni el-Berzenci, Pamuk Yayıncılık, İstanbul, 2002, s. 299)
-
Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Evlatlarımdan olan Mehdi’yi inkar eden beni inkar etmiştir.”
(Bihar-ul Envar, c.51, s.73)
-
Eğer müşriklerden biri, senden 'eman isterse', ona eman ver; öyle ki Allah'ın sözünü dinlemiş olsun, sonra onu 'güvenlik içinde olacağı yere ulaştır.' Bu, onların elbette bilmeyen bir topluluk olmaları nedeniyledir.
(Tevbe Suresi, 6)
Güzel Konular
Üzülmenin, hiç kimseye ve hiçbir şeye faydası olmayan, boş, anlamsız ve tahrip edici bir tavır olduğunu görebilmek gerekir...
Üzüntü Allah'ın Kuran ayetleri ile yasakladığı bir tavır bozukluğudur. Allah'a iman eden, Allah'ın sonsuz güzel ahlakını, sonsuz gücünü bilen bir insan için üzülecek hiçbir şey yoktur. Allah, o kişinin kaderinde her ne yaratırsa yaratsın, bu, o kişi için olabilecek en değerli, en hikmetli, en güzel ve en hayırlı olandır.
Allah sonsuz adaletlidir. Allah kullarını çok sevendir. Allah mümin kulları için herşeyi ‘hayır’ olarak yaratandır. Allah acıyı, sıkıntıyı, zorluğu da yaratır; ancak tüm bunları, mümin kullarının çok daha güzel ahlaklı olabilmelerine ve ahirette çok daha güzel bir karşılık alabilmelerine vesile olması için yaratır. Dolayısıyla mümin, yokluk içinde de olsa, acı de çekse, hasta da olsa, yalnız da kalsa, kendince herşeyden mahrum ve mağdur durumda da kalsa (Allah'ı tenzih ederiz, Allah sonsuz adalet sahibidir), bunların hiçbirini bir üzüntü vesilesi olarak görmez. Elbetteki tüm bu şartların; sıkıntı ve acının, zorlukları vardır. İnsan maddi manevi pek çok açıdan gerçekten çok zorlandığı durumlarla karşılaşabilir. Ama makbul olan, bu şartlarda dahi kişinin, Allah'ın sevgisinden emin olması, Allah'ın rahmetini ummanın huzurunu, sevincini yaşamasıdır. Sıkıntılardan dolayı ümitsizliğe kapılmaması (Allah'ı tenzih ederiz), acı ve zorlukları ‘dünya hayatının ‘üzülünmesi gereken durumları’ olarak görmemesi’dir.
İnsanlara çok küçük yaşlarından itibaren öğretilen bazı inançlar vardır. Bunlar genellikle toplumda hakim olan anlayışın birer parçasıdır. Bir insanın nelerden korkması, nelere sevinmesi, nelere küsmesi, nelere üzülmesi gerektiği gibi tüm bilgiler, bu yaşlarda insanlara aşılanır. İnsanların, hoşlarına gitmeyen bir durumla karşılaştıklarında hemen üzülmeye meyletmelerinin bir sebebi de, işte kendisine yıllar boyu verilmiş olan bu telkinlerdir.
Nefsin insanı hüsrana, ümitsizliğe, üzüntüye, çözümsüz ve çaresiz olduğuna inandırmaya karşı bir eğilimi zaten vardır. Buna bir de toplumdan alınan telkinler eklendiğinde, -iradesini, aklını, vicdanını kullanmayan pek çok insan- kendini kolaylıkla üzüntüye bırakır. Üzüntünün içine tam girdiğinde ise, genellikle bu kişiyi, dışarıdan bir müdahaleyle aklı başında, tutarlı, dengeli bir çizgiye çekebilmek çok zor hale gelir. Böyle insanlar genellikle üzüntüyü bir hayat şekli olarak benimserler. Allah'ın gücünü, adaletini, merhametini, sevgisini, dualara karşılık veren ve herşeyi hayırla yaratan olduğunu düşünmek istemezler. Bunun yerine sürekli olarak (Allah'ı tenzih ederiz) sözde ne kadar mağdur olduklarının delillerini düşünüp düşünüp kendilerini daha da üzecek bir hale sokmayı tercih ederler.
İnsan gerçekten çok acı çekebilir. Ve bunu dışarıdan bakan insanlar tam olarak anlayamayabilirler. Bu durumun kişiye verdiği fiziksel ya da ruhsal rahatsızlığın boyutlarını tahmin edemeyebilirler. Ama her ne olursa olsun, hiçbir konuda çözüm üzülmek değildir. Üzülmek, herşeyden önce Allah'ın haram kıldığı bir davranıştır. Müminin yalnızca bu bilgiyi bilmesi, derhal bu tavırdan uzaklaşıp sakınması için yeterlidir.
Bunun yanında bir insanın kendi kendine şu soruları mutlaka sorması gerekir:
- Üzülmek, benim içerisinde bulunduğum durumu değiştirmeye herhangi bir katkı sağlıyor mu?
- Üzülünce, konular çözüme kavuşuyor mu?
- Üzüntü bana herhangi bir yönden herhangi bir fayda sağlıyor mu?
- Üzüntüm, hayatımı olumlu yönde etkiliyor mu?
Bu soruların hiçbirinin cevabında üzüntüyü makul gösteribilecek bir delil yoktur. Üzüntünün insana herhangi bir açıdan ve çok küçük dahi olsa, getirdiği hiçbir fayda yoktur. Üzülmesi, kişinin içerisinde bulunduğu şartların değişmesine hiçbir etki etmeyen bir tavırdır. Üzüldüğünde, sıkıntılarından kurtulması da söz konusu olmaz. Üzüntünün, kendisini rahatlatan, konfor ve katkı sağlayan herhangi bir yönü de yoktur. Ve üzüntü, hiçbir zaman için bir insanın hayatını olumlu yönde de etkilemez.
Peki üzüntü insana neler yapar?
- Üzüntü insanı, fiziksel olarak da, manen de sadece tahrip eder.
- İnsanın aklını kapatır, doğru düşünmesini, olaylara gerçekçi yaklaşmasını, çözüm yollarını görebilmesini tamamen engeller.
- Kişinin bütün gücünü çekip alır. Böyle bir insan, fiziksel olarak da, manevi olarak da çok zayıf düşer. Mücadele edecek, çaba harcayacak gücü neredeyse hiç kalmaz.
- Üzüntü, insanı hızla yaşlandırır.
- İnsanı hasta eder. Böyle bir kimse, ardı ardınca sürekli olarak yepyeni hastalıklarla karşılaşır. Vücut direncini kaybeder, bünyesi her türlü rahatsızlığa çok daha açık hale gelir.
- Mutsuzdur. Ve daimi olarak mutsuzdur. Güzellikler, iyilikler onu mutlu etmeye yetmez.
- Çevresindeki nimetleri göremez.
- Üzüntüyü sevmeye başlar. Sürekli olarak acılarını, sıkıntılarını düşünüp daha da çok üzülmek ister.
- Üzüntüden kurtulma, üzüntüyle mücadele etme azmini kaybeder. Her fırsatta kendini üzüntüye bırakmayı bir hayat şekli haline getirir.
- Yalnızlığı sevmeye başlar. Yalnız kalıp, üzüntülerini düşünmek, kafasında kurduğu senaryolara hüzünlenmek, geleceğe yönelik ümitsiz (Allah'ı tenzih ederiz) beklentilere kapılmak, ağlamak, ona çevresindeki pek çok nimetten daha çekici gelir.
- Yaşama sevincini ve yaşama azmini kaybeder.
Burada kısaca özetlenen birkaç detay bile, üzüntünün insana hiçbir fayda sağlamadığını ve tam aksine hem fiziksel hem de manevi açıdan insanda büyük tahribatlara yol açtığını açıkça ortaya koymaktadır. Üzüntü çok büyük bir vakit kaybıdır. Faydalı hiçbir yönü yoktur. İnsanı tahrip eden bir sistemdir. Dolayısıyla insanın kendisini üzüntüye bırakması çok büyük bir akılsızlıktır. Aynı zamanda kendi amacına da tam olarak zıttır. Kişinin hedefi, yaşadığı sıkıntılardan kurtulabilmektir. Üzüntü ise, kurtarmak bir yana dursun, insanı yepyeni sıkıntılar içine sokan bir başka sıkıntı şeklidir.
Her insanın, üzüntü konusundaki bu önemli gerçeği görebilmesi son derece önemlidir. Aklını kullanan bir insanın, kendisine hiçbir faydası olmayan, sadece tahribat yapan, zarar veren, sıkıntıya sokan bir sistemi güzel görüp kabul etmesi mümkün değildir. Gelenekler, eski alışkanlıklar, toplumdaki genel tepkiler üzülmeyi her ne kadar makul gösterirse göstersin, aklı olan bir insan bu telkinlerin etkisinden çıkmasını bilmelidir.
Bir insana vücudunu tamamen zehirleyecek bir madde verilse, ‘Al bunu iç’ dense, ‘Niye içeyim, bu çok tehlikeli olur, içmem’ der ve bu maddeden kesin olarak uzak durur. Aksini yapmanın büyük bir akılsızlık olacağını çok net bir şekilde görür. İşte üzüntünün de bundan bir farkı yoktur. Nasıl ki insan zehirli bir maddenin vücuduna, aklına, hayatına vereceği zararı görüp bundan sakınıyorsa, aynı şekilde üzüntünün de etkilerini görüp, bundan zehirden sakınır gibi sakınmalıdır.
Allah, üzüntünün tahribatını insanlara özel olarak göstermektedir. Her insan, bir başkasının kendisine anlatmasına gerek kalmadan, kendi hayatında üzüntünün zararlı etkilerini açıkça tecrübe ederek görmektedir. Bu da Allah'ın rahmetinin bir tecellisidir. Yoksa Allah üzüntüyü haram kıldığını Kuran ayetleriyle insanlara bildirmiştir. Ancak bu şekilde Allah, insanların aklen ve vicdanen de bu ahlak bozukluğunu farkedip sakınmaları için onlara bir yol göstermektedir.
Ayrıca insanın neşeleneceği, sevinç duyacağı, mutlu olacağı o kadar çok şey vardır ki dünyada, bunları görmezden gelebilmek de mümin için mümkün değildir.Kullarını çok seven, onların tüm dualarına karşılık veren, sonsuz merhamet sahibi, sonsuz adaletli, sonsuz akıllı, sonsuz yaratma gücüne sahip ve sonsuz kudretli bir Rabbimiz olduğunu bilmek ve Allah'a bu bilgiyle gönülden iman etmek, dünyadaki en büyük nimetlerden biridir. Allah kulları için saymakla bitiremeyecekleri kadar çok nimet yaratmıştır. Ve Allah güzel huylu olan, samimi olan kullarını, Kendi rızasıyla, sonsuz cennet hayatıyla ve sonsuz nimetleriyle müjdelemiştir.
İnsan dünyanın en zor şartları altında bile olsa –ki bu zorluklar da Allah'ın rahmetinin birer tecellisi ve hayırla yaratılan imtihan vesileleridir-, bu büyük nimetlerin sevinci, insanın üzülmemesi, mutlu olması ve ümitvar olması için yeterlidir.
Andolsun, Sebe' (halkı)nın oturduğu yerlerde de bir ayet vardır. (Evleri) Sağdan ve soldan iki bahçeliydi.(Onlara demiştik ki:) "Rabbinizin rızkından yiyin ve O'na şükredin. Güzel bir şehir ve bağışlayan bir Rabb(iniz var)." (Sebe Suresi, 15)
Çünkü O, ilkin var eden, (sonra dirilterek) döndürecek olandır.
O, çok bağışlayandır, çok sevendir.
Arşın sahibidir; Mecid (Pek Yüce)dir.
Her dilediğini yapıp-gerçekleştirendir.(Büruc Suresi, 13-16)
Kofluktan kaçınmak...
Bazı insanlar vardır, pek çok yönden çok güzel özelliklere sahiptirler, ancak bu özelliklerine rağmen çevrelerindeki insanlar üzerinde yeterli bir beğeni oluşturamazlar. Hatta çoğu zaman kimsenin dikkatini dahi çekmez, sıradan bir insan görünümünde olurlar.
Oysa ki bir insan gerçekten üstün niteliklere ve gerçekten değerli bir ruha sahipse, bu özellikleri, çevresinde mutlaka fark edilir ve takdir toplar.
Dolayısıyla eğer ortada burada anlatıldığı gibi bir durum varsa, bunun olası sebeplerinden biri, diğer tüm güzel özelliklerinin yanı sıra, bu insanın temelde ‘kof’ bir kimse olmasıdır.
‘Kof’kelimesi, mecazi olarak ‘aklı ve ilmi olmayan; kafası, ruhu boş, değersiz, cahil, bilgisiz insanları’ ifade eder.
Ancak ‘cahil’, ‘bilgisiz’ ya da ‘boş’ derken ‘kof’ olarak nitelendirilen insanların, mutlaka tahsili olmayan, görgüsüz kimseler olması gerekmez. Bu kelimelerle kastedilen, söz konusu kişinin ‘ruhunda var olan boşluk’tur. Yoksa çok engin bir bilgi birikimi olan, kariyer sahibi ve yüksek eğitimli bir insan da aynı şekilde kof bir kimse olabilir.
Bu gibi insanlar, ruhlarını tam olarak eğitememiş, çeşitli inceliklerle, güzel özelliklerle ruhlarını süsleyip dolu hale getirememiş kimselerdir. Bu nedenle de üzerinde bir kofluk hakimdir. İnsanların dikkatini çekecek, beğenilerini toplayacak bir elektrik yoktur. Ancak daha da önemlisi, kofluğun meydana getirdiği sıradan ve itici görünümün önemini fark edememişlerdir. Bu yönde bir eksiklikleri olduğunun şuurunda olmadan, var olan maddi ya da fiziksel özellikleriyle insanlar arasında yer edinmeye çalışmaları ve insanların bunlardan çok daha önemli bir şeylerin peşinde olabileceklerini anlamamaları ise onları daha da itici hale getirir.
Bu gibi insanların güzel olan özellikleri bile, ruhlarındaki kofluğun etkisiyle silikleşir. Örneğin fiziksel açıdan dikkat çekici bir insanın, her ne olursa olsun bu yönleriyle beğeni toplaması beklenir. Ancak koflukta, bu kimse alelade bir insan görünümü alır. Üzerindeki insani heybetin eksikliği, onu sıradan, vasat bir insan görünümüne sokar.
Bunun yanı sıra bazı insanlar da vardır ki, çok fazla güzel vasfa sahip olmamalarına rağmen, sadece sahip olduklarıyla dahi insanlar üzerinde ciddi bir etki meydana getirirler. Bu, söz konusu insanların kişiliklerinden kaynaklanmaktadır. Akıllarını kullanarak, üzerlerinde hoş bir elektrik oluştururlar. Konuşmalarıyla, yorumlarıyla, tavırlarıyla, tepkileriyle kaliteli bir ruha sahip olduklarını ortaya koyarlar. İşte bu kimseler, ‘dolu insanlar’dır. Kimi zaman detaylı incelendiğinde, bu kimselerin aslında ne tahsilleri, ne kariyerleri, ne de bilgileri açısından çok üstün özelliklere sahip olmadıkları görülür. Ancak bu kimseler, insanı güzelleştirecek olanın, asıl olarak ruhta, yani kişiliklerinde olduğunu kavramış olan insanlardır. Dolayısıyla da, sahip olmadıklarından dolayı bir rahatsızlık duymak yerine, sahip oldukları en güzel yönlerini yani ruhlarını en iyi şekilde kullanan insanlardır. Nitekim ruhen zengin, kaliteli ve dolu bir insan, fiziksel açıdan çok daha sıradan bir görünüme sahip olsa bile, üzerinde müthiş bir insani heybet oluşur ve bu kişi bulunduğu yerdeki en dikkat çeken, en çok beğeni toplayan, en hayranlık uyandıran kişi konumuna gelir.
Kaliteli bir ruha sahip olan dolu bir insan, dünya hayatını en güzel ve en anlamlı şekilde yaşayabilen insandır aynı zamanda da. İnsan ruhundan, sevgiden, muhabbetten, dostluktan, sadakatten, dünya nimetlerinden en fazla zevki bu insanlar alır. Çünkü bu kimseler kendi ruhlarını iyi kullanabildikleri gibi, kendileri gibi dolu insanlarla da en güzel diyaloğu kurabilen, en derin bağlantıyı sağlayabilen insanlardır. Allah'ın yarattığı tüm varlıklardaki güzellikleri en iyi şekilde fark edebilen, insanların güzel özelliklerini en iyi takdir edebilen, ‘dolu insan’ olarak ifade edilen kimselerin bu yönlerini en iyi görebilenler de yine bu insanlardır.
Kof insan ise, tüm bunlardan neredeyse habersiz bir hayat sürer. Kendisiyle dolu bir insan arasındaki farkı göremez. Aralarındaki kıyası yapamaz ve karşısındaki kişinin değerini kavrayamaz.
İnsan ruhunu dolu hale getirecek, güzelleştirecek, zenginleştirecek ve kofluktan kurtaracak şey ise, ‘samimi iman, samimi Allah sevgisi ve Allah korkusu’dur. İnsan, imanındaki derinlik ölçüsünde kofluktan, yüzeysellikten, ruhundaki boşluktan kurtulur. Kofluktan kurtulan, ruhu zenginleşen insan ise, aldığı derinlik ile birlikte tüm hal ve tavırlarında, konuşmalarında büyük bir değişim yaşar. Ruhundaki zenginlik sözlerine ve tavırlarına yüzlerce güzel süs katar. Ve bu ruh zenginliği de kişinin ahlakına, kişiliğine, hayatının her anına yansır.
İman etmeyenlerin güçlerinin yetmediği bir ahlak: Sevgide kararlı olmak...
Dünyanın dört bir yanındaki insanlara sorsanız, her biri de kendince “sevgiyi ve sevmeyi çok iyi bildiklerini” ve “sevdikleri çok fazla insan olduğunu” söylerler. Oysa ki dünyada sevgiyi ve sevmeyi bilen insanların sayısı çok çok azdır.
İnsanların ‘sevgi’ zannettikleri bir duygu vardır elbette. Ancak geçen zaman, bunun sevgi olmadığını çok açık bir şekilde ortaya koyar.
Gerçek sevgi, pek çok denemeden geçtiği halde, hiçbir şekilde zedelenmeyen; zamana, zorluklara, eksikliklere, yanlışlıklara karşı dayanabilen ve sürekli olarak artan duyguya verilen addır.
Eğer bir insanın ‘sevgi’ olarak nitelendirdiği hisleri, bu sayılan özelliklerden uzaksa, o zaman bu duygunun adı ancak ‘geçici bir heves’, ‘geçici bir beğeni’ ya da ‘geçici bir ilgi’ ya da ‘bir çıkar heyecanı’ olabilir.
Ve böyle bir duygunun ‘sevgi’ olmadığının belirtileri de çok açıktır. Bu duyguyu yaşayan bir insan “Çok seviyorum” der, ama en küçük bir şeyde kolaylıkla ‘küser’. “Çok seviyorum” der, ama ‘çok kısa zamanda bıkar’. “Çok seviyorum” der, ama nefsine ya da menfaatlerine daha uygun bir durum oluştuğunda hemen ‘vazgeçer’. “Çok seviyorum” der, ama karşısındaki kişinin ‘en ufak bir aczini gördüğünde hemen yüz çevirir’. “Çok seviyorum” der, ama ‘çıkarlarıyla çatıştığında bu kişiyi hiç düşünmeden harcar’. “Çok seviyorum” der, ama herhangi bir durum oluştuğunda hiç terüddütsüz ‘gözden çıkarır’. “Çok seviyorum” der, ama sevdiği kişiye ‘bir iftira atılsa, hemen buna inanır’. “Çok seviyorum” der, ama uzak kaldığında ‘çok çabuk unutur’. “Çok seviyorum” der, ama ‘geçen zaman bu kişinin sevgisini yıpratır’. “Çok seviyorum” der, ama ‘zor zamanında bu kişinin zorluklarına ortak olup ona destekçi çıkmak yerine, onu kendi sıkıntısıyla başbaşa bırakıp kendi hayatını yaşar’.
Cahiliye toplumlarında sözde ‘sevgi’ adı verilen duygunun, aslında gerçek sevgi olmadığı insanlar arasında da çok iyi bilinen bir gerçektir. Önceki satırlarda sayılan, insanların sevdiklerini iddia ettikleri kişileri nasıl kolaylıkla gözden çıkarabildiklerini anlatan özellikler, toplumda çok iyi bilinen, meşhur tavırlardır. Hatta bu davranışlar, bu anlayıştaki insanlar için adeta birer kural gibidir. Atasözleri, deyimler ya da günlük deyişlerle insanlar bu kuralları çok sık dile getirirler. İnternet sayfalarında ‘sevgi’ adına yazılan yazılarda, kitaplarda, insanlar sayfalar dolusu listelerle, toplumda yaygın olarak yaşanan ve ‘sevgi’ adı verilen bu duygunun aslında ‘gerçek sevgi’ olmadığını çok açık bir şekilde ifade etmektedirler.
“Gözden ırak olan, gönülden de ırak olur” ya da “Sev beni, seveyim seni” gibi sözler, insanların sevgiye olan bu çarpık bakış açılarını açıkça ortaya koymaktadır.
Bu gibi çarpık mantıklar ve çarpık uygulamalar gerçekten seven bir insanda asla oluşmaz. Gerçek sevginin en önemli göstergelerinden biri, bir kişinin sevgisinde olan kararlılığıdır. Hayatında olup biten hiçbir şey, çevresinde gelişen hiçbir olay, sevdiği insanın tavırlarında, duygularında ya da düşüncelerinde meydana gelen hiçbir değişiklik bu insanın sevgisine olumsuz bir etki yapamaz. Gerçek sevgi, herşeye karşı dirençlidir. Öyle ki olumsuzluklar dahi, bu kişinin sevgisini güçlendiren, artıran, coşturan, derinleştiren unsurlardır. ‘Küsme, darılma, kızma, kinlenme, bıkma, vazgeçme, harcama, gözden çıkarma, zorlukta, darlıkta sevdiğini yanlız bırakma, terketme ya da unutma’ gibi tavırların böyle bir sevgi anlayışında yeri yoktur.
Çünkü ‘gerçek sevgi’ Allah sevgisine dayalıdır. Ve bu sevgi anlayışı ancak imanın ve Kuran ahlakının yaşanması ile kazanılabilmektedir.Allah bir ayette iman edip salih amellerde bulunanlara Kendi Katından bir sevgi kılacağını şu şekilde bildirmiştir:
İman edenler ve salih amellerde bulunanlar ise, Rahman (olan Allah), onlar için bir sevgi kılacaktır. (Meryem Suresi, 96)
Dolayısıyla gerçek sevgi, Allah'ın ancak iman eden kullarına nasip ve lütuf ettiği bir nimettir.
Sevgisi, Allah sevgisine ve imana dayalı olan bir insan, asla sevdiğine vefasızlık, sadakatsizlik göstermez. Ve onun bu sevgisi, soy, ırk gibi yakınlıklara ya da herhangi bir çıkara dayalı değildir. Paranın, makamın, kültürün ya da maddi değerlerin de hiçbir önemi yoktur. Bu nedenle de ne değişen şartlar, ne acizlikler, ne de çıkar beklentileri gibi dünyevi ölçüler, böyle bir sevgiyi asla zedeleyemez. Müminin Allah'a olan derin aşk, coşkulu sevgi ve yaşadığı güzel ahlak, beraberindeki insanlara karşı da sevgiyi sürekli olarak besleyen, geliştiren ve artıran bir zemin oluşturur.
Mehdi’nin çıkışından evvel, (her tarafı) aydınlatan kuyruklu bir yıldız doğacaktır.”(Kıyamet Alametleri, s. 200)