Ahirzaman Ve Hz. Mehdi

Kıyametin hemen yakınında anarşi ve kargaşa günleri vardır.

    Güzel Hatırlatmalar

    • "Dünyadan beş bin altı yüz yıl geçmiştir". Bu ümmetin ömrü bin (1000) seneyi geçecek, fakat bin beş yüz (1500) seneyi pek geçmeyecek.

      (Kıyamet Alametleri, Medineli Allame Muhammed b. Resul el-Hüseyni el-Berzenci, Pamuk Yayıncılık, İstanbul, 2002, s. 299)

    • Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Evlatlarımdan olan Mehdi’yi inkar eden beni inkar etmiştir.”

      (Bihar-ul Envar, c.51, s.73)

    • Eğer müşriklerden biri, senden 'eman isterse', ona eman ver; öyle ki Allah'ın sözünü dinlemiş olsun, sonra onu 'güvenlik içinde olacağı yere ulaştır.' Bu, onların elbette bilmeyen bir topluluk olmaları nedeniyledir.

      (Tevbe Suresi, 6)

    Güzel Konular

    Güzel Konular

    Eleştiri karşısında açıklama yapma isteği bir hastalıktır; makbul olan, açıklama yapmadan güzel ahlak gösterip eleştiriyi kabul etmektir

    İnsanlar kendilerini ilgilendiren herhangi bir konu olduğunda, sonuna kadar kendilerini etraflarındaki insanlara açıklayabilmek isterler. Eğer söylemek istedikleri bir şey varsa ve bunu istedikleri gibi anlatamamışlarsa müthiş bir sıkıntıya kapılırlar. Bu çok küçük bir detay dahi olsa, mutlaka o konuda bir açıklama yapmak isterler.

    Hemen her insanın fıtratında var olan bu açıklama yapma arzusu, bir yönüyle bakıldığında kötü bir alışkanlık değildir aslında. Gerçekten de insanın, bir konu söz konusu olduğunda, söylemesi gereken şeyler olabilir. Hatta kimi zaman bunları söylememesi ya da açıklamaması, birçok yanlışa yol açabilir. Örneğin bir suç işlendiğinde veya bir hata yapıldığında, elbetteki suçsuz bir kişinin kendini savunmak için açıklama yapması gerekir. Ya da suçlu olanın kendini belli edecek bir açıklama yapması beklenir. Bu tarz bir açıklama yapma isteği, Kuran ahlakına uygun bir tavırdır. Çünkü kişi burada, kendi nefsini temize çıkarmayı değil, Allah'ın rızasını kazanmayı amaçlamaktadır.

    Ancak bir de “yalnızca nefsi rahatlatmak” ya da “nefsin çıkarlarını gözetmek” amacıyla açıklama yapma alışkanlığı vardır. Nefislerinin bu telkini altına giren kimseler, günlük hayatlarında karşılarına çıkan her olayda sürekli olarak kendilerini temize çıkaracak açıklamalar yaparlar. Bunu o kadar sık yaparlar ki, bu onların insanlarla normal diyalogları haline gelir. Kendileri, bu alışkanlıklarıyla çevrelerine verdikleri rahatsızlığı tam olarak fark edemeyebilirler. Ancak etraflarındaki insanlar, bu kimselerin küçücük bir konuyu bile, yaptıkları uzun uzun açıklamalarla, çok vakit alan ve insanları meşgul eden olaylara dönüştürmelerinden son derece rahatsızdırlar.

    Örneğin, bir kalemi yere düşüren bir kimsenin yapması gereken o kalemi yerden kaldırıp yerine koymaktır. Ama bu gibi insanlar bunun yerine, yanlarındaki kişilere, “aslında kendilerinin çok dikkatli oldukları, kalemin yere düşmemesi için ellerinden gelen her türlü tedbiri aldıkları, o kalemin aslında oraya başkası tarafından konulduğu ve o yüzden düştüğü” gibi açıklamalar yaparlar. Küçücük bir konuyu o kadar ciddiye almalarındaki tuhaflığı fark etmezler.

    Bazen de ortada hiçbir şey yokken, insanların kendilerinden şüphe duyduklarını sandıkları konuları açıklarlar. Örneğin karşısındaki kişinin kendisinin temizliğinden şüphe ettiğinden endişelenir ve ona sürekli kendisinin ne kadar temiz olduğunu anlatır. Tembel olduğunu düşündüğünden şüphelenir, her fırsatta ne kadar çalışkan olduğunu anlatır.

    Bazen de, bu kimselere bir eleştiri yapılır. Bu durumda da yine, kendilerini temize çıkarana kadar açıklama yapmadan rahatlayamazlar. Halbuki eleştiri her zaman için insana fayda getirir. İnsanın en iyi, en mükemmel olduğu bir konuda bile kendisine gelen bir eleştiriyi sevinçle kabul etmesi gerekir. Çünkü mutlaka her iyinin daha iyisi vardır. % 90 iyi olduğu bir konuda, bu vesileyle %100’lük bir mükemmelliğe ulaşabilme imkanı bulmuş olur. Ancak söz konusu insanlar, yaptıkları açıklamalarla küçücük bir eleştiriyi dahi çok büyük bir tartışma konusu haline getirirler. Kendi haklılıklarını ve onları eleştiren kişinin haksızlığını ispat edebilme konusunda amansız bir hırsa kapılırlar. Nefislerindeki açıklama yapma arzusu, bazen bu tarz durumlarda bu gibi kişilerin akıllarının tamamen kapanmasına neden olur. Nefsin, kişinin enaniyet, gurur, öfke gibi hislerini de tetiklemesiyle, ortam çok zorlu bir hal alır. Dolayısıyla bu kimselerin, tek bir güzel tavsiyeden dahi istifade etmeleri söz konusu olmaz. Hep kendilerinden yana, hep kendileri merkezli, hep kendi haklılıkları üzerine kurulu bir dünyada yaşarlar. Akıllarını, tavırlarını, ahlaklarını çok beğenen ve tavsiyeye kapalı olan bu gibi insanlar, kişiliklerini geliştiremez ve ilerleme kaydededemezler.

    Elbetteki bu kimselerin de bu açıklamaları yaparken düşündükleri bazı mantıklar da vardır. Örneğin eğer kendilerinden kaynaklanmayan bir hata olduğunda bunun açıklamasını yapmayacak olurlarsa, insanların kendilerini yanlış tanıyacağından korkarlar. Ya da hata yaptıkları konuda kendilerine bir daha sorumluluk verilmeyeceğinden endişe ederler. Ya da bir şekilde mutlaka zarar uğrayacakları bir şeyle karşılaşacaklarını sanırlar. Bu tarzda açıklamalar yaptıklarında da kendilerini en iyi şekilde koruyabildiklerine inanırlar.

    Oysa ki bu endişelerinin tümü, Kuran ahlakına göre geçersizdir. Çünkü insanları koruyan yegane güç Allah’tır. Nefsine karşı, Kuran ahlakıyla karşılık veren bir insan zaten inşaAllah Allah'ın koruması altındadır. Böyle bir kişinin, zarara uğraması mümkün değildir. Eğer nefsini temize çıkarmak yerine, Allah'a tevekkül edip, hakkından feragat edip, güzel ahlakla olgunluk gösteriyorsa, asıl bu, o kişinin en lehine olan davranıştır.

    Bir ayetinde Allah, Kendisi’nden korkup sakınan kullarını mutlaka hayra yönelteceğini şöyle bildirmiştir:

    ... Kim Allah'tan korkup-sakınırsa, (Allah) ona bir çıkış yolu gösterir;

    Ve onu hesaba katmadığı bir yönden rızıklandırır. Kim de Allah'a tevekkül ederse, O, ona yeter...(Talak Suresi, 2-3)

    Bazen kimi insanlar bu gerçeği bilmelerine rağmen, nefislerinin etkisinden kendilerini tam olarak kurtaramazlar. Nefislerinin kendilerini yönlendirmesine izin verirler. Bu yönde akıllarını, vicdanlarını, iradelerini gereği gibi kullanmazlar. Örneğin bir insanın acıkınca düşünmeden hemen yemek yemesi, uykusu gelince, hemen yaptığı tüm işleri bırakıp uyumaya gitmesi gibi, bu kimseler de nefisleri kendilerinden bir şey yapmalarını istediğinde hiç düşünmeden bunu yerine getirirler.

    Oysa ki müminlerin özelliği, her an her olayda akıllarıyla, vicdanlarıyla düşünüp, o sırada Allah'ın rızasına en uygun ahlak ne ise onu uygulamalarıdır. Yoksa örneğin önemli ve aciliyetli bir iş yaparken, sırf nefisleri istiyor diye herşeyi bırakıp gidip uyumazlar. Gerçekten vicdanen uyumaları gerektiğine kanaatleri geldiğinde uykuya vakit ayırırlar.

    İşte nefislerindeki açıklama yapma arzusuna karşı da müminlerin tavırları bu bakış açısı doğrultusunda olur. Nefsi açıklama yapmak ister; ama mümin bunu faydalı görmez ve yapmaz. Ya da nefsi eleştiri yapıldığında bunu kabul etmek istemez; ama mümin bunda hayır görür ve eleştiriye karşı pozitif bir tavırla karşılık verir. Nefs, gerçek bir mümini idare edemez; mümin nefsini idare eder. Nefsi mümine istediklerini yaptıramaz; mümin nefsine istediklerini yaptırır. Örneğin yorgundur ama bir kardeşinin bir şeye ihtiyacı vardır. Nefsi müminin bu duruma karşı umursuz olup kendi rahatını düşünmesini ister ve onu dinlenmeye teşvik eder. Ama mümin bunu kabul etmez; nefsini ezer, kalkar o kardeşine elinden gelenin en iyisiyle yardım eder. İşte nefse karşı gösterilmesi gereken tavır bu şekilde olmalıdır.

    Bunun yanı sıra nefsini temize çıkarmayı önemli gören kimselerin şu gerçeği hiçbir zaman için unutmamaları gerekmektedir: Nefs, Kuran'da bildirildiği gibi, “-Allah'ın dilemesi dışında- insanları var gücüyle kötülüğe çağıran bir varlıktır” (Yusuf Suresi, 53). Allah'ın bir ayetinde bildirdiği gibi, “(Nefsi) Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur.” (Şems Suresi, 9)

    Hz. Musa (a.s.) gibi iman etmek, Hz. Musa (a.s.) gibi Allah'a güvenmek, Hz. Musa (a.s.) gibi Allah'ın yardımından asla ümit kesmemek...

    İki topluluk birbirini gördükleri zaman Musa'nın adamları: "Gerçekten yakalandık" dediler.

    (Musa:) "Hayır" dedi. "Şüphesiz Rabbim, benimle beraberdir; bana yol gösterecektir." (Şuara Suresi, 61-62)

    Yoksa sizden önce gelip-geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle bir yoksulluk, öyle dayanılmaz bir zorluk çattı ve öylesine sarsıldılar ki, sonunda elçi, beraberindeki mü'minlerle; "Allah'ın yardımı ne zaman?" diyordu. Dikkat edin. Şüphesiz Allah'ın yardımı pek yakındır. (Bakara Suresi, 214)

    Hz. Musa (a.s.) ve beraberindeki müminler, iki denizin birleştiği yere geldiklerinde, bir taraflarında deniz, diğer taraflarında ise Firavun’un askerleri vardı. O anda, Firavun’un yanındakilerden birisi, Hz. Musa (a.s.) ve yanındakilerin durumuna bakacak olsa, Firavun'un kesin olarak üstün geldiğini ve Hz. Musa (a.s.)’nın artık yapabileceği hiçbir şey olmadığını düşünebilirdi. Nitekim Hz. Musa (a.s.)'nın yanında bulunan; ona ve onun getirdiği hak dine iman etmiş kimselerden bazıları dahi, “Gerçekten yakalandık” dediler.

    Oysa bu, Allah'tan bir denemeydi. Firavun'u da, askerlerini de yöneten, yalnızca Allah’tı. Diğer yandan denizin sularına hükmeden yegane güç de yine yalnızca Rabbimiz’di. Allah, Hz. Musa (a.s.)'nın ve ona inananların, Allah'tan başka bir güç olmadığını ve Allah'ın herşeye güç yetirebilecek kudrette olduğunu kavramaları için böyle bir durum yaratmıştı. O anda yapılabilecek hiçbir şey olmadığı fikrine kapılan kimseler ise, gaflete kapılmışlardı. İçlerinde bulundukları o durumdan yalnızca kendi güçleriyle kurtulabileceklerini zannediyorlardı. Oluşan şartlara karşı kendi güçlerinin yetersiz olduğunu gördüklerinde de, “çaresiz” olduklarını sandılar.

    Eğer “tüm gücün Allah'a ait olduğu” gerçeğini daha iyi kavramış olsalardı, şartlar ne kadar zorlu olursa olsun, Allah'a sığınıp Allah'tan yardım dileyebileceklerini unutmazlardı. Allah'ın hakimiyetinin ve kudretinin sınırsız olduğunu; dilediğinde Allah'ın, en imkansız gibi görünen olaylara bile çareler yaratabileceğini bilirlerdi.

    İşte Hz. Musa (a.s.) o zorlu anda, bu gerçeğin farkındaydı. Bu yüzden de yanındaki bazı kimseler gibi, “yakalandık” demedi. Bu kimselerin gösterdiği tavra karşı çıktı. “Hayır, şüphesiz Rabbim benimle beraberdir; bana yol gösterecektir” dedi. Pek çok insanın paniğe ve korkuya kapılıp, telaşlanacağı bir anda, Hz. Musa (a.s.) Allah'a gönülden bir imanla güvendi. Zahiren hiçbir kurtuluş yolu görünmediği halde o, Allah'ın yardımından asla ümit kesmedi, Allah'ın bir çıkış yolu yaratacağından kesin emin olan bir ahlak gösterdi. Kendisinin hiçbir gücü olmadığını; ancak Allah'ın, dilediği herşeyi yapmaya kadir olduğunu biliyordu. Allah'ın iyileri, gönülden iman edenleri mutlaka koruyacağına; Kendisi’nden yardım isteyene mutlaka bir yol açacağına güveniyordu. İşte bu yüzden, böyle zorlu bir durum karşısında Hz. Musa (a.s.)’nın ilk yaptığı, Allah'a sığınmak, Allah'ın ismini yüceltmek, Allah'a dua etmek ve Allah'ın yardımının çok yakın olduğuna kesin olarak inanmak oldu.


    Allah, Hz. Musa (a.s.)'nın bu derin imanına ve Allah'a olan teslimiyetine karşılık, insanların hiç ummadıkları ve hayretle izledikleri bir mucize yarattı:

    Bunun üzerine Musa'ya: "Asanla denize vur" diye vahyettik. (Vurdu ve) Deniz hemencecik yarılıverdi de her parçası kocaman bir dağ gibi oldu.

    Ötekileri de buraya yaklaştırdık.

    Musa'yı ve onunla birlikte olanların hepsini kurtarmış olduk.

    Sonra ötekileri suda boğduk.

    Şüphesiz, bunda bir ayet vardır. Ama onların çoğu iman etmiş değildirler.

    Ve hiç şüphesiz, senin Rabbin, güçlü ve üstün olandır, esirgeyendir. (Şuara Suresi, 63-68)

    İnsanın Allah'ın Kuran'da bildirdiği bu kıssadan alması gereken çok fazla öğüt vardır. Hz. Musa (a.s.)'nın ahlakı, insanların karşılaştıkları zorluk ve sıkıntılar karşısında nasıl bir tavır sergilemeleri gerektiği konusunda önemli bir yol göstericidir. Allah Kuran'ın pek çok ayetinde, kullarına “dua etmelerini; dua edenin duasına mutlaka icabet edeceğini” haber vermiştir. Allah, “samimi iman eden kullarına mutlaka yardım edeceğini” vadetmiştir. “Allah'tan gereği gibi korkup sakınanlara mutlaka bir çıkış yolu göstereceğini” bildirmiştir. “Eğer kalplerinde bir hayır ve güzellik görürse, o kullarına, içlerinde bulundukları durumdan çok daha güzeli ve fazlasıyla karşılık vereceğini” belirtmiştir.

    Kullarım Beni sana soracak olursa, muhakkak ki Ben (onlara) pek yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm. Öyleyse, onlar da Benim çağrıma cevap versinler ve Bana iman etsinler. Umulur ki irşad (doğru yolu bulmuş) olurlar. (Bakara Suresi, 186)

    ... İman edenlere yardım etmek ise, Bizim üzerimizde bir haktır. (Rum Suresi, 47)

    Ey peygamber, ellerinizdeki esirlere de ki: "Eğer Allah, sizin kalplerinizde bir hayır olduğunu bilirse (görürse) size sizden alınandan daha hayırlısını verir ve sizi bağışlar. Allah bağışlayandır, esirgeyendir." (Enfal Suresi, 70)

    Allah Kuran'ın her bir ayetini pek çok hikmet ile birlikte yaratmıştır. Şüphesiz ki Hz. Musa (a.s.)'nın ahlakında çok önemli bir sır gizlidir. Allah'a içten bir güven ile güvenen her insan için Allah Katından üstün bir yardım vardır. Allah'a sarsılmaz bir tevekkül ile teslim olup güvenmek, gerçek imanın bir göstergesidir. Ve Allah'a karşı duyulan böyle bir güven, hayatının sonuna kadar müminin kurtuluşudur. Allah bu ahlakından dolayı onu hayatının sonuna kadar koruyacak, her sıkıntıyı ve zorluğu aşmasını sağlayacaktır. Böyle bir insan, hayatı boyunca ne tür engellerle karşılaşırsa karşılaşsın, bunların hiçbiri onun için bir sorun olmayacaktır. Allah'a olan güveni, Allah'ın ona mutlaka çıkış yolunu göstermesiyle sonuçlanacaktır. Çünkü Allah'ın Kuran'da da bildirdiği gibi, “kendini Allah'a teslim eden bir insan, asla kopmayan - sapasağlam bir kulba tutunmuş” gibidir:

    Kim ihsanda bulunan (biri) olarak yüzünü (kendini) Allah'a teslim ederse, artık gerçekten o kopmayan bir kulpa yapışmıştır. Bütün işlerin sonu Allah'a varır.(Lokman Suresi, 22)

    Dinde zorlama (ve baskı) yoktur. Şüphesiz, doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır. Artık kim tağutu tanımayıp Allah'a inanırsa, o, sapasağlam bir kulpa yapışmıştır; bunun kopması yoktur. Allah, işitendir, bilendir. (Bakara Suresi, 256)

    Bu nedenle insan hayatı boyunca nasıl kapsamlı, nasıl benzersiz ve nasıl zorlu sıkıntılarla karşılaşırsa karşılaşsın, Kuran'da bildirilen bu sırrı unutmamalıdır. Allah dilediğinde, denizi ikiye yaran, suları durdurup müminlere geçebilecekleri bir yol açandır. Allah dilediğinde, çok az bir mümin topluluğunu, çok kalabalık ve çok teçhizatlı, güç sahibi topluluklara galip getirendir. Allah dilediğinde, insanların göremediği binlerce melek ile müminlere yardımını ulaştırandır. Allah dilediğinde, insanların basiretlerini bağlayarak müminler aleyhinde hareket etmelerini engelleyendir. Allah dilediğinde, en zorlu hastalıklara şifa verendir. Allah dilediğinde, yaşı geçkin ve kısır da olsa dilediği kuluna çocuk ihsan edendir.

    Allah insanların, Rabbimiz'in yaratmadaki sınırsız gücünü kavrayabilmeleri için Kuran'da pek çok örnek vermiştir. Elbetteki Allah tüm olayları, -imtihanın bir gereği olarak- adetullaha uygun yaratmakta, insanların dualarına, onların akıllarının ihtiyarını kaldırmayacak şekilde icabet etmektedir. Ama önemli olan insanın, Allah'ın bu gücünün sınırsızlığını kavrayabilmesi; Rabbimiz’i gereği gibi takdir edebilmesidir. Allah'a olan dualarını bu takdir ve kavrayış doğrultusunda yapmasıdır. Allah'ın samimi bir kuluna mutlaka yardım edeceğinden kesin emin olmalı; asla şüpheye düşmemelidir. Allah dilerse insanı denemek için duaya hemen karşılık vermeyebilir. Ya da Allah kişinin içinde bulunduğu sıkıntıyı hemen kaldırmayabilir. Mümin bunda da Allah'ın takdir ettiği pek çok hayır ve hikmet olduğunu bilecek; hayatının sonuna kadar bir an bile şüpheye kapılmadan Allah'a güvenmeye, Allah'a dua etmeye, yardımı Allah'tan istemeye devam edecektir.

    Şeytan, insanın en tehlikeli düşmanıdır. Ancak şeytanı etkisiz hale getirmek de mümin için çok kolaydır.

    Bir insana, “Bir yerlerde sana çok büyük düşmanlık besleyen biri var. Sana, olabilecek en büyük zararı verebilmek için yapmayacağı şey yok. Her türlü, hile, yalan, oyun ve sahtekarlıkta usta biri. Ve sana istediği zararı verene kadar da peşini bırakmayacak” dense, tepkisi nasıl olur?Sadece, “Tamam” deyip konuyla ilgilenmemesi ve o düşmanına karşı hiçbir tedbir almadan hayatına devam etmesi söz konusu olur mu?

    Elbetteki bu sorunun yanıtı, “Hayır”dır. Her insan, böyle bir düşmandan haberdar olur olmaz, bu konuya büyük bir dikkat verir. Düşmanından gelecek muhtemel zararı önleyecek tedbirleri almadan ve tehlikeyi etkisiz hale getirmeden, bu konuyu hiçbir şekilde aklından çıkarmaz.

    Ancak insanın, kendisine büyük düşmanlık besleyen insanlardan çok daha tehlikeli ve gözü dönmüş bir düşmanı daha vardır. Bu düşman, ‘şeytan’dır. Ve insanın, dünyadaki gelmiş geçmiş en büyük ve en kararlı düşmanıdır. İnsanlardan oluşan yüzlerce düşmanla dahi kıyaslanamayacak kadar tehlikeli bir varlıktır. Öyleyse insanın, herhangi bir düşmanına karşı dahi tedbir alırken, şeytanın düşmanlığına karşı ilgisiz ve umursuz bir tavır içerisinde olması elbetteki çok büyük bir hata olacaktır.

    Çünkü şeytanın insan için hedeflediği bir ‘son’ vardır. Bu son, kişinin ‘sonsuz cehenneme girmesi’dir. İşte şeytanın, bu sonucu elde edene kadar insanın peşini bırakması mümkün değildir. Bu, Allah'ın Kuran'da bildirdiği kesin bir adetullahtır:

    Ey insanlar, yeryüzünde olan şeyleri helal ve temiz olarak yiyin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Gerçekte o, sizin için apaçık bir düşmandır. (Bakara Suresi, 168)


    Gerçek şu ki, şeytan sizin düşmanınızdır, öyleyse siz de onu düşman edinin.O, kendi grubunu, ancak çılgınca yanan ateşin halkından olmağa çağırır. (Fatır Suresi, 6)


    Onları -ne olursa olsun- şaşırtıp-saptıracağım, en olmadık kuruntulara düşüreceğim ve onlara kesin olarak davarların kulaklarını kesmelerini emredeceğim ve Allah'ın yarattıklarını değiştirmelerini emredeceğim." Kim Allah'ı bırakıp da şeytanı dost (veli) edinirse, kuşkusuz o, apaçık bir hüsrana uğramıştır. (Nisa Suresi, 119)

    Allah Kuran'da, ‘insanı düşman edinen’ şeytana karşılık,insana da ‘şeytanı düşman edinmesini’ bildirmiştir. O halde insanın Allah'ın bu emrine uyarak, -Allah rızası için- şeytanı etkisiz hale getirmeyi kendisi için öncelikli bir hedef haline getirmesi gerekir.

    Şeytan, insan için büyük bir düşmandır. Ancak Allah, insanın şeytanın şerrinden kurtulmasını da çok kolay kılmıştır. Bunun için Kuran'da insana yol gösterecek birçok sır bildirilmiştir. Bu sırlardan bir kısmı şöyledir:

    • Şeytan Allah'ın izni olmadıkça hiçbir şey yapmaya güç yetiremeyen aciz bir varlıktır. (Mücadele Suresi, 10)
    • Şeytanın hilesi çok zayıftır. (Nisa Suresi, 76)
    • Şeytanın etkisi ancak, ‘Allah'a ortak koşanlar’ ile ‘şeytanı veli edinenler’ üzerindedir. (Nahl Suresi, 100)
    • Şeytanın insanlar üzerinde zorlayıcı bir gücü yoktur. (İbrahim Suresi, 22) (Sebe Suresi, 20-21)
    • Şeytanın, iman edenler ve Allah'a tevekkül edenler üzerinde hiçbir zorlayıcı gücü yoktur. (Nahl Suresi, 99)
    • Samimiyetle Allah'a ve Kuran'a sığınmak, şeytanın vesveselerini etkisiz hale getirir. (Araf Suresi, 200-201) (Fussilet Suresi, 36)

    İnsanın, sadece Allah'ın Kuran'da bildirdiği bu sırları bilmesi dahi, -Allah'ın izniyle- en büyük düşmanı olan şeytanı hızla ve kesin olarak etkisiz hale getirmesi için yeterlidir.

    - İnsan eğer Allah'tan başka bir güç olmadığını; şeytanın da, insanların da güçsüz olduğunu unutmadan yaşarsa, Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmazsa, şeytan ona her nereden yaklaşırsa yaklaşsın hiçbir sonuç alamayacak, kişiye hiçbir zarar veremeyecektir.

    - İnsan eğer, -her ne şartlar altında olursa olsun- Allah'a tevekkülde kararlı olursa; Allah'ın herşeyi bir kader üzerine, hayır ve hikmetlerle yarattığını ve insanların ancak Allah'ın kaderde dilediği şekilde hareket edebildiklerini unutmazsa, şeytan ona hiçbir şekilde etki edemeyecektir.

    - İnsan eğer, şeytandan bir vesvese geldiğinde, Allah'a sığınır ve Kuran ayetleriyle düşünürse, -Allah'ın izniyle- o vesvese ortadan kalkacak ve şeytan o kişiye hiçbir şekilde etki edemeyecektir.

    - İnsan eğer, şeytanın hiçbir gücü olmayan, -yalnızca Allah'ın emrini yerine getiren- çok aciz bir varlık olduğunu unutmazsa, şeytanı müstakil bir güç olarak görmezse ve Allah'tan yana tavır koyarsa, şeytan o kişiye karşı tüm gücünü kaybedecektir.

    - İnsan eğer, şeytanın hileli düzenlerini, ters-yüz ettiği gerçekleri, söylediği yalanları, oynadığı oyunları, verdiği vesveseleri Kuran ayetleriyle değerlendirirse, bunların tamamının çok çürük ve zayıf tuzaklar olduğunu hemen görecek ve şeytan ona yine hiçbir şekilde etki edemeyecektir.

    İşte insan şeytana karşı bu imani şuur ile hereket ettiğinde, Allah'ın izniyle, hayatının sonuna kadar, şeytanın aleyhteki çabaları sonuçsuz kalacaktır.

    İnsanın şeytana olan bakış açısı, asla bu gerçeklerin dışında bir mantık içermemelidir. Mümin asla şeytanı güçlü görmemeli, onu etkisiz hale getirmeyi zor sanmamalıdır. Allah'ın şeytanı, ancak inkar edenler için bir saptırıcı olarak yarattığını; ‘Allah'ı seven, Allah'ın beğendiği ahlakı yaşayan gerçek müminler üzerinde ise şeytanın hiçbir gücü olmadığını’ asla unutmamalıdır.

    Gerçek şu ki, iman edenler ve Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (şeytanın) hiçbir zorlayıcı-gücü yoktur. (Nahl Suresi, 99)

    Mehdi’nin çıkışından evvel, (her tarafı) aydınlatan kuyruklu bir yıldız doğacaktır.”(Kıyamet Alametleri, s. 200)