Ahirzaman Ve Hz. Mehdi
Kıyametin hemen yakınında anarşi ve kargaşa günleri vardır.
Güzel Hatırlatmalar
-
"Dünyadan beş bin altı yüz yıl geçmiştir". Bu ümmetin ömrü bin (1000) seneyi geçecek, fakat bin beş yüz (1500) seneyi pek geçmeyecek.
(Kıyamet Alametleri, Medineli Allame Muhammed b. Resul el-Hüseyni el-Berzenci, Pamuk Yayıncılık, İstanbul, 2002, s. 299)
-
Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Evlatlarımdan olan Mehdi’yi inkar eden beni inkar etmiştir.”
(Bihar-ul Envar, c.51, s.73)
-
Eğer müşriklerden biri, senden 'eman isterse', ona eman ver; öyle ki Allah'ın sözünü dinlemiş olsun, sonra onu 'güvenlik içinde olacağı yere ulaştır.' Bu, onların elbette bilmeyen bir topluluk olmaları nedeniyledir.
(Tevbe Suresi, 6)
Güzel Konular
Boş bulunmamak için dikkat vermek...
Bir insan pek çok açıdan güzel ahlaklı olabilir. Nefsini çok iyi eğitmiş, kişiliğindeki bozuklukları ezip yerine Kuran ahlakını yerleştirmiş olabilir. Ve tüm bu güzel özelliklerinde istikrar da elde etmiş olabilir. Ama yine de kendisini bekleyen bir tehlikeye karşı uyanık olması gerektiğini unutmamalıdır. Bu tehlike insanın ‘boş bulunması’dır.
İnsanlar hayatları boyunca yaptıkları pek çok şey ya da söyledikleri pek çok sözün sonrasında, bir mazeret ya da özür ifadesi olarak ‘boş bulundum’ifadesini kullanırlar. Gerçekten bu doğrudur; insan bazen istemeden boş bulunabilir. Ancak biraz daha dikkat ve samimi çabayla, -Allah'ın izniyle- müminler bunun da üstesinden gelebilecek bir akla sahiptirler.
Bazen insanın hayatı daha sakin ve daha olağan şartlar içerisinde seyreder. Ancak bazen de insanın daha önce hiç yaşamadığı, hiçbir tecrübesinin olmadığı yepyeni durumlar, yepyeni gelişmeler başgösterir. Bazen de birçok şey üst üste gelir. İnsan sadece tek bir yönden şaşırtıcı bir durumla karşı karşıya kalmaz. Aynı anda 4-5 çeşit farklı ve zorlu durum biraraya gelir. İşte insan kimi zaman tüm bunlara karşı her zamanki gibi hazırlıklı olmayabilir.
Allah insanı bu şekilde zorlu durumlarla deneyeceğini, hatta bazen bu koşulların en şiddetli seviyelere ulaşabileceğini Kuran ile insanlara bildirmiştir. İman eden bir insan Kuran'da bildirilen ayetler doğrultusunda düşünür ve ruhunu böyle bir duruma karşı önceden hazırlar. Ancak bazen teoride düşünülen bir olayın pratikte yaşanması, insanın düşündüğünden daha farklı ve daha zorlu olabilir. Gerçek hayatta insanın hiç hesaplayamadığı detaylar karşısına çıkabilir. Ya da insan, bir olayın etkisinin, tahmin edebildiğinden çok daha şiddetli olduğunu bunu ancak yaşadığında anlayabilir. İşte bu anlar, insanın çok daha kolay boş bulunabildiği anlardır.
Bazen de, bu tarzda zorluk ve sıkıntılar olmadan da, sırf dikkat dağınıklığından, aklın başka birşeyle meşgul olmasından, detaylı düşünememekten, ehemmiyetini fark edememekten de insan günlük hayatın akışında boş bulunabilir.
Peki ‘boş bulunma’ nasıl gerçekleşir? İnsan normal şartlarda yapmayacağı bir şeyi, boş bulunduğunda yapabilir. Hatta en çok dikkat ettiği, en titiz olduğu, en çok tedbir aldığı, kendini en iyi eğittiği ve en güzel ahlak gösterdiği konuda bile boş bulunduğu takdirde hata yapabilir.
Örneğin bir insan, hoşuna gitmeyen bir konuşma olduğunda, ters bir cevap vermemeye, her ne olursa olsun nezaketli, saygılı, sevecen ve kalender bir üslup kullanmaya çok kesin bir karar vermiş olabilir. Bu konuda özel bir refleks geliştirmişçesine dikkatini çok açık hale getirmiş olabilir. Ancak yukarıda belirtilen tarzda karışık durumlar oluştuğunda, dikkat vermesi gereken birçok olay birarada seyrettiğinde, bu konuya yönelttiği dikkati dağılabilir. Aynı anda bir çok konuda tedbir alması, çözüm getirmesi, çaba harcaması gerektiğinde, o anda kendisine söylenen bir söze, düşünmeden ani bir şekilde sert bir cevap verebilir.
İnsan elbetteki istemeden, boş bulunarak hata yapabilir. Ve bu, kişinin mazeretleri doğrultusunda belirli açılardan mazur görülebilir. Ancak eğer insan nefsine karşı bu yönde de iyi tedbirler alırsa, bu riski de en aza indirmeyi başarabilir.
Bunun için tek çözüm, her konuda olduğu gibi, ‘Allah korkusu’dur. Allah'tan çok derin bir saygıyla korkan bir insan, şartlar her ne olursa olsun, üzerinde ne kadar baskı, sıkıntı ya da yoğunluk olursa olsun, -Allah'ın izniyle- boş bulunmaz. Vicdanını sürekli en hassas şekilde kullanmayı bir hayat şekline getirmişse; günün her anında ölümün, ahiretin, hesap gününün şuurunda olarak yaşıyorsa, Allah'ın rızasını kazanamayabileceğini düşünerek Allah'tan şiddetle korkup sakınıyorsa, bu kişi inşaAllah boş bulunma ihtimaline karşı da tam tetikte demektir. Aklındaki bu gerçekler ona tam ve keskin bir şuur açıklığı kazandırır.
Eğer insan, bir konuda boş bulunduğu takdirde bunun dünyadaki ve ahiretteki sonuçlarının neler olabileceğinin tam olarak şuurundaysa, maddi manevi neler kaybedebileceğini kavradıysa inşaAllah boş bulunmaz.
Bunun yanında bir de cahiliye ortamında bir kimseyi düşünelim. Eğer çok büyük bir meblağda bir para kazanmışsa ve bunu bir yerden bir yere nakledecekse, aklını olabilecek en üst seviyede çalıştırır. Hele ki bir de bu parayı kazanmak için yıllar boyu büyük bir çaba harcamış, büyük fedakarlıklara göğüs germişse bu konudaki dikkati olabilecek en üst seviyede açılabilir. Yolda karşısına çıkabilecek tehlikelerin tamamını gözden geçirir ve hepsine karşı çok keskin tedbirler alır. Çalınma ihtimalini, düşürüp kaybetme ihtimalini, unutma ihtimalini; kısacası muhtemel her gelişmeyi önceden hesaplar. Tek bir noktada açık verdiği takdirde elindekini tamamen kaybedebileceğini bilir. Ve bu bilincin etkisiyle, -Allah'ın dilemesi dışında- boş bulunmaz. Bu kişinin normal şartlarda göstermediği bu dikkat, akılcılık ve tedbirciliğin sebebi, elbetteki o parayı kazanmak için çok çaba harcamış olması, kendisi için bunun çok değerli olması ve kaybetmeyi göze alamayacak olmasıdır.
İşte eğer bir insan boş bulunacağı takdirde yapacağı hatayla birlikte kaybedeceği şeyleri, aksini göze alamayacak kadar önemli ve değerli görürse, onda da, iman etmeyen bu insan ile kıyaslanmayacak kadar derin bir akıl ve dikkat tecelli eder. Eğer Allah'ın rızasını kazanmayı, dünyadaki her türlü çıkar ve menfaatten önde tutuyorsa, boş bulunduğu takdirde Allah'ın razı olmayacağı bir durumun oluşma ihtimali varsa, işte o zaman mümin de, cahiliyedeki bu kişiyle kıyas olmayacak kadar büyük bir titizlik gösterecek ve Allah'ın izniyle boş bulunmayacaktır.
Kuran'da müminlerin Allah korkularından kaynaklanan bu titizlikleri şöyle haber verilmiştir:
Onlar, Rablerine karşı gayb ile (O'nu görmedikleri halde) bir haşyet içindedirler ve onlar, kıyamet saatinden 'içleri titremekte olanlardır.' (Enbiya Suresi, 49)
Gerçek şu ki, Rablerinden gayb ile (O’nu görmedikleri halde) içleri titreyerek-korkanlara gelince; onlar için bir mağfiret (bağışlanma) ve büyük bir ecir vardır. (Mülk Suresi, 12)
İnsanlardan öylesi vardır ki, Allah’ın rızasını ara(yıp kazan)mak amacıyla nefsini satın alır.Allah, kullarına karşı şefkatli olandır. (Bakara Suresi, 207)
İşte onlar, hayırlarda yarışmaktadırlar ve onlar bundan dolayı öne geçmektedirler.(Mü’minun Suresi, 61)
İnsan çevresinde gördüğü bir tavrı öncelikle şüpheyle ve olumsuz bir bakış açısıyla algılama eğilimindedir. Ancak gerçekler her zaman ilk bakışta algılandığı gibi olmayabilir. Mümin nefsindeki bu eğilime karşı hüsn-ü zan ederek tedbir almalıdır.
İnsanlar bir duruma şahit olduklarında ya da bir olayla karşılaştıklarında refleks olarak ilk önce bunu olabilecek en olumsuz ihtimale göre yorumlama eğilimi gösterirler. Bu yaklaşımın ardında elbetteki haklı pek çok yön vardır. Ve yapılan bu ilk teşhisler, çoğu zaman pek çok konuda doğru sonuç da verir.
Ancak bazen de gerçekler, her zaman için ilk bakışta algılandığı gibi olmaz. Göze çarpan ana konunun yanında, arka planda insanın o an için bilmediği pek çok detay da olabilir. Tüm bu detaylar, o kişinin yaptığı tavrın olumsuz değil, hatta tam tersine çok makul, mantıklı ve isabetli olduğunu gösterebilir.
İşte bu ihtimali de göz önünde bulundurarak müminlerin, bir durumla karşılaştıklarında konuyu olabilecek en olumlu şekilde yorumlayabilecek bir bakış açısı içerisinde olmaları gerekir. Bu pek çok açıdan hem çok doğru hem de çok faydalı bir yaklaşımdır. Öncelikle Kuran ahlakında ‘hüsn-ü zan etmek’, yani ‘bir şeyi, öncelikle olabilecek en güzel bakış açısıyla yorumlamak’ esastır. Allah Kuran'da, olumsuz gibi görünen bir durumla karşılaştıklarında müminlerin birbirlerine öncelikle hüsn-ü zan etmeleri gerektiğini şöyle bildirmiştir:
Doğrusu, uydurulmuş bir yalanla gelenler, sizin içinizden birlikte davranan bir topluluktur; siz onu kendiniz için bir şer saymayın, aksine o sizin için bir hayırdır. Onlardan her bir kişiye kazandığı günahtan (bir ceza) vardır. Onlardan (iftiranın) büyüğünü yüklenene ise büyük bir azap vardır.(Nur Suresi, 11)
Onu işittiğiniz zaman, erkek mü'minler ile kadın mü’minlerin kendi nefisleri adına hayırlı bir zanda bulunup: "Bu, açıkça uydurulmuş iftira bir sözdür" demeleri gerekmez miydi?(Nur Suresi, 12)
Kuran'ın bu örneğinde olduğu gibi Müslümanlar, bir durum ilk bakışta ne kadar farklı görünürse görünsün, mutlaka olabilecek en iyi ihtimali bulmaya çalışıp o yönde düşünmelidirler. Çünkü eğer değerlendirdikleri kişi Allah'tan korkan, iman eden, Kuran ahlakına uyan, güvenilir bir müminse, bu kişi, -Allah'ın dilemesi dışında- mutlaka Kuran ahlakına uygun bir tavır içerisinde hareket ediyordur. Bu gerçeğe rağmen, tavırları tam tersi bir izlenim veriyorsa, o zaman bunun mutlaka bir açıklaması olabileceği düşünülmelidir. Hemen şüpheye kapılıp olumsuz bir yakıştırma yapmadan önce, bu durumun sebebi araştırılmalı ya da açıklaması için kişinin kendisine sorulmalıdır. Ancak hiçbir zaman için herhangi bir bilgiye dayanmadan peşin bir hüküm verilmemelidir.
Bu da yine müminin Allah korkusunun ve yaşadığı Kuran ahlakının bir gereğidir. Bunun aksi yönde bir tavır almak Kuran ahlakına uygun olmayacağı gibi, kişilere fayda getirecek bir yaklaşım da değildir. Eğer söz konusu kişinin tuhaf ve uygunsuz görünen tavrı, hiçbir makul açıklaması olmaksızın gerçekten de yanlış olsa bile, hüsn-ü zan etmek her halükarda olabilecek en akılcı, en yapıcı, en tutarlı yaklaşım olacaktır. Bu, ‘ortadaki olumsuzluğu görmezden gelmek ya da buna karşı bir tedbir almamak’ demek değildir. Elbetteki yanlış olan bir şey varsa, bu düzeltilmeye çalışılmalı, bu yönde akılcı adımlar atılmalıdır. Ancak olumsuzluk olduğunda bile, olumlu konuşmak, olumluya yormak, ortaya olabilecek en iyi en yapıcı sonuçları çıkaracaktır. Dolayısıyla müminin bu bakış açısı Kuran'a en uygun ve en akılcı olan yaklaşımdır.
Bu, insanın, farkında olmasa bile, aslında günlük hayatta çok fazla karşılaştığı bir durumdur. Örneğin birarada olan iki kişiden birinin çok güzel bir yemeği tek başına yediğini ve yanındaki kişinin hiçbir şey yemediğini gören biri, hemen şöyle bir kanaate varabilir: ‘Yemek yiyen kişi egoist, bencil ve düşüncesiz bir karakter sergilediği için yanındaki kişiyi gözardı etmektedir. Açgözlülüğünden ve düşüncesizliğinden dolayı ona ikram etmeksizin yemeğini tek başına yemekte hiçbir sakınca görmemektedir.’ Bu olayı görüp bu kanaate varan bir insan, bu kişiye karşı içinde gizli bir öfke duyabilir.
Ya da uyuyan bir kişinin yanında bağırarak telefonda konuşan birini gören bir kimse, bu kişi hakkında ‘çok düşüncesiz ve umursuz olduğu’ fikrine kapılabilir. Araba kullanırken yanındakilerle hiç konuşmayan bir kişinin, durgun ya da ters bir tavır içerisinde olduğu, yanındaki insanlara tavır koyduğu şeklinde bir yargıya varılabilir. Bir başkasının bir konudaki bir talebini yerine getirmeyen bir kişi, merhametsiz, uyumsuz ya da katı olmakla suçlanabilir. Yanındaki bir kişinin sevdiği bir eşyasını elinden alan bir kişi, o an için o kimseye çok öfkeli ve mantıksız bir insan olarak görünebilir. Sevdiği bir yemeği yemesini engelleyen bir kişi, o insan tarafından anlayışsız, sevgisiz ve şefkatsiz biri gibi algılanabilir. Bir insan, kendisine karşı nefsine ağır gelen konuşmalar yapan birinin, kendisine karşı çok kızgın olduğu ve öfkesinden dolayı bu sözleri söylediğini sanabilir.
Bunlar gibi bu konuyu açıklayabilecek daha pek çok örnek verilebilir. Ancak burada önemli olan şudur: Çok kısa bir süre dahi, daha akılcı ve hüsnü zan ile bakılarak düşünüldüğünde, ilk bakışta son derece net bir şekilde ‘olumsuz’ görünen bu tavırların asılnda çok makul, mantıklı, akılcı açıklamaları olduğu görülebilecektir. Öyle ki, hatta bu kimselerin bu tavırlarının aslında sevgi, şefkat, merhamet ve müminlere olan düşkünlüklüklerinden kaynaklandığı da kavranabilecektir.
Örneğin bir yemeği tek başına yediği ve yanındakine ikram etmediği sanılan biri belki de çok ısrar etmiş ama karşı taraf yeni yemek yemiş olduğu için bu teklifi kabul etmemiştir. Belki o kişinin o yemeğin içeriğindeki bir besine karşı bir alerjisi vardır ve bu sebeple o kişi ona zarar vermemesi için kendi yemeği tercih etmiştir. Belki de yanındaki kişi, az önce yemeğin kendi payına düşen kısmını yemiş ve bitirmiştir. Bunun gibi, ilk bakışta çirkin bir anlam verilebilen bu durumu açıklayabilecek daha pek çok makul mazeret olabilir.
Uyuyan bir kişinin yanında bağırarak telefonda konuşan kişi de aynı şekilde belki de bunu, düşüncesizliğinden değil, teknik imkansızlıktan ve zaruret oluşmasından dolayı yapmış olabilir. Telefonun sadece o odada olması, o an için bu kişiyi orada konuşmaya mecbur etmiş olabilir. Veya aynı zamanda telefondaki kişinin, sesi duyamayacak bir yerde olması, bu kişiyi mecburen bağırmak durumunda bırakmış olabilir. Ya da bir trafik kazası, yangın ya da hastalık gibi acil bir durumun haber verilmesi gerekmiş ve o kişi de o anda bu kimsenin uykusunu ikinci planda görerek vakit kaybetmeden hemen oradan telefon açmış olabilir.
Aynı şekilde araba kullanırken sessiz duran bir kişi, belki yakın zamanda bir araba kazası yapmış ve yeniden böyle büyük bir risk altına girmemek için, bütün dikkatini trafiğe vermekte ve hiçbir hata yapmamaya gayret etmektedir. Ya da o anda belki başındaki ya da midesindeki bir ağrıyla mücadele etmekte ve bu sebeple yine araba kullanırken daha gazla güç sarfettiği için gücünü konuşarak harcamamaktadır.
Bir şey istediği halde, bu talebe karşı kayıtsız kalan ya da sevdiği bir şeyi o kişinin elinden alan bir insan da belki, o talebin o kişiye fiziksel ya da manevi açıdan zarar vereceğini bilmekte ve bu yüzden de o kişinin isteğini reddetmektedir. Bu onun merhametsiz ya da katı olduğunu göstermez. Tam tersine bu tavrı onun o kişiye karşı olan merhametinin, sevgisinin ve düşkünlüğünün bir alametidir.
Sevdiği bir yemeği yemesine engel olan bir kişi de aynı şekilde, belki de o kişinin bir yönden zarar görmesini engellemektedir. Belki kilo almasını, belki tansiyonunun, kolestrolünün ya da şekerinin çıkmasını, belki de midesini tahriş edecek, karaciğerini yoracak bir durum oluşmasını engellemeye çalışıyordur. Böyle bir durumda peşinen bunun merhametsizlik olduğunu düşünmek çok büyük bir yanlışlık olacaktır. Belli ki burada, o kişiye yönelik bir koruyup kollama, şefkat ve düşkünlük söz konusudur.
Nefsine ağır gelen sözler söyleyen bir insan da belki başka türlü o kişiye etki edemeyeceğini bilmekte ve onu daha iyi olması için Kuran'a uygun bir üslupla teşvik etmekte ve harekete geçirmeye çalışmaktadır. Bu, onun öfkeli ya da o kişiye karşı şefkatsiz olmasından kaynaklanan bir durum değildir. Hedef aldığı da zaten kişinin kendisi değil, sadece onun nefsidir. Nitekim ilk anda bu sözler o kişinin ağrına gitse de, -Allah'ın izniyle- belki de daha çok etkilenip daha çok düşünmesine ve bunların sonucunda da çok daha iyi bir ahlaka sahip olmasına vesile olacaktır. Kuran'da müminlerin bu şekilde ‘nefislere yönelik etkili sözler söylemeleri’nin faydalı olacağı şöyle bildirilmiştir:
İşte bunların, Allah kalplerinde olanı bilmektedir. O halde sen, onlardan yüz çevir, onlara öğüt ver ve onlara nefislerine ilişkin açık ve etkileyici söz söyle.(Nisa Suresi, 63)
Dolayısıyla mümin, Müslüman kardeşlerinin her tavrının ardında bir doğruluk payı ve hikmet olabileceğine ihtimal vererek, hemen olumsuz düşünmek yerine, ilk önce hüsn-ü zan edip sonra konuyu araştırmaya yönelmelidir. Nefsindeki bu reflekse karşı Kuran ahlakının gerektirdiği gibi karşılık verdiği takdirde, -Allah'ın izniyle- ‘sorun’ olduğunu sandığı pek çok konunun, aslında üzerinde dahi durulmayacak son derece makul olaylar olduğunu görebilecektir.
'Gaddar' denildiğinde pek çok insan bu özelliği kendinden çok uzak görür. Ama 'gaddarlık', günlük hayatta, insanın kendine kondurmadığı pek çok tavırda ortaya çıkar...
Gaddarlık, cahiliye toplumlarında çok yaygın olan bir tavır bozukluğudur. İnsanlar çocukluk yıllarından itibaren hep ‘bencil olmaya, öncelikle hep kendi menfaatlerini koruyup kollamaya’ teşvik edilirler. ‘Hayatın bazı gerçekleri’ olduğuna, bu yüzden de hayatta kalmak için acımasız ve merhametsiz olmak gerektiğine inandırılırlar.
Bunun sonucunda da insanlar, farkında olmadan gaddarlığın felsefesini içten içe yoğun olarak yaşamaya başlarlar. Kendilerine sorulsa, elbette hiçbir zaman için, ‘ne gaddar olduklarını kabul ederler’, ‘ne de bir başkasının gaddar bir tavır göstermesini onaylarlar’. Ama kişiliklerine derinden etki eden bu yanlış bakış açısının etkileri, hayatları boyunca gösterdikleri tavırların çoğunda kendini belli eder.
Çoğu insan, ‘gaddar’ denildiğinde, illaki ‘çok acımasız, insanlara zulmetmeye eğilimli, kendisinden başka kimseyi düşünmeyen, ve umursamayan, kasten kötülük yapmaktan ve zarar vermekten zevk alan bir insan modeli’ hayal eder.Bu yüzden de kendilerine, “Sen çok gaddarsın” gibi bir yakıştırma yapılacak olunursa, şiddetli bir tepki verir ve hemen bu eleştiriyi reddederler.
Oysa ki eğer insan kendisine yapılan bu yakıştırma üzerinde biraz daha derin düşünecek olursa, kişiliğinin belirli yönlerinde ve tavırlarının bazılarında gaddarlığın felsefesine dair izler bulabilecektir.
Bunun en önemli sebeplerinden biri, insan nefsinin gaddarlığa eğilimli olarak yaratılmış olmasıdır.Nefis bencildir. Çıkarcıdır. En çok kendini sevmek ister. Çıkarlarını koruma konusunda çok kararlıdır. Ve nefis, hayatının sonuna kadar, hiç ara vermeden ve pes etmeden insanı bu kötülüklere teşvik etmek için çaba harcar.
Dolayısıyla insan, nefsindeki bu olumsuz istekleri ancak vicdan kullanarak dizginleyebilir. Ama bunun için önce nefsindeki eksiklikleri iyi tespit edebilmeli ve tüm bunların nerelerde ve nasıl ortaya çıktığını iyi analiz edebilmelidir. Ve bunu yapabilmek için de, nefsini eğitmeyi, bu kötü alışkanlıklardan kurtulmayı gerçekten istemelidir.
Çünkü eğer insan nefsine yönelik böyle bir eğitime zaten istekli değilse, bu durumda sadece kendini aldatacak ve rahatlatacak tedbirler alacaktır. Hasta olduğu yönleri tam teşhis ederek kabul etmekte kaçındığı takdirde ise, bunları tedavi etmesi hiç mümkün olmayacaktır.
Bu nedenle insanın gaddarlık konusunda da, daha en baştan ‘kendine kondurmama’ gibi bir yaklaşımdan kaçınması gerekir. Tam tersine, kendisini eğitmeye ‘bu özelliğin kendisinde kesin olarak var olduğunu’ kabul ederek başlamalıdır.
Bunun ardından yapılması gereken, ‘gaddarlığın tanımının iyi yapılması’dır. Elbette toplumda ‘gaddarlığın en üst boyutunda yaşayan insanlar’ vardır. ‘Hiç gözünü kırpmadan cinayet işleyen, toplu katliamlar yapan, aç, yoksul, kimsesiz çocukların malını mülkünü çalmakta sakınca görmeyen, yaşlılara, çocuklara eziyet etmekten, onları hor görmekten kaçınmayan ve bunlar gibi daha pek çok anormal tavrı gösteren insanlar’, gerçekten gaddar bir ruha sahiptirler.
İman eden bir insanın bu derece gözü dönmüş, ruhu kararmış, vicdanı körelmiş bir insan olması elbetteki hiçbir şekilde söz konusu değildir.Müminin en önemli özelliklerinden biri, Allah'tan içi titreyerek korkmasıdır. Mümin, Allah'ın beğenmeyeceği bir tavrı bile bile göstermekten haya eder, Allah'a sığınır ve mutlaka kendisini eğitmek için elinden geleni yapar.
Bu nedenle müminlerde ‘gaddarlık’ denildiğinde hiçbir zaman için böyle uç tavır bozuklukları görülmez. Ve asla bütün hayatlarına hakim olan bir ahlak bozukluğu olarak bunu yaşamazlar.
Ancak müminler de istemeden hata yapabilir; unutabilir, yanılabilir, boş bulunarak nefislerine uyabilirler. Ya da daha önce üzerinde düşünmedikleri, nefislerinin o açığını fark etmedikleri için henüz kendilerini eğitmedikleri kusurları olabilir. İşte müminlerde ortaya çıkabilecek ‘gaddarlık’ örnekleri ancak bu sınırlar içerisinde olabilir.
Ve bir de ‘gaddar’ kelimesi, elbetteki çok geniş anlamlı bir ahlak bozukluğunu ifade etmektedir. Müminler söz konusu olduğunda, eğer bu kelime kullanılıyorsa, elbetteki bu, kelimenin tüm anlamı kastedilerek kullanılmamaktadır. Gaddarlığın sadece belirli tavırlara yansıyan ve belirli bir bakış açısına etki eden kısmı kastedilmektedir. Söz konusu kelimenin tercih edilmesi, konunun anlaşılabilmesi, tefekkürde insanın ufkunu açabilmesi içindir. İnsanın ülfetini kırabilmek; aynı tavır bozukluklarını, başka bir kelimenin altında değerlendirerek yeni anlayışlar elde edebilmesi içindir. Yoksa kuşkusuz ki mümin, -ne kadar kusuru olursa olsun- dünyanın en güzel ahlaklı insanıdır. Ve elbetteki cahiliye toplumlarının anladığı ‘gaddarlık’ anlayışından da alabildiğine uzaktır.
Bir müminde görülebilecek ve geniş anlamıyla ifade edildiğinde ‘gaddarlık’ olarak adlandırılabilecek tavırlar, müminin 24 saatini kaplayan davranışlar değildir. Hata olarak ortaya çıkan, ama Allah'tan daha çok korkup sakınılırsa, daha çok vicdan kullanılırsa, hemen temizlenip ortadan kaldırılabilecek tavırlardır.
Örneğin kimi zaman ihtiyaç içerisindeki bir insanla ilgilenmemek, iyi niyetle yapılan bir ikrama güzel karşılık vermemek, güzel bir övgüyü aynı şekilde onore eden bir üslupla cevaplandırmamak, yardım isteyen birine karşı kayıtsız kalmak, güzel bir sözü ya da tavrı duymazdan ya da görmezden gelmek, bir insana özellikle iltifat etmekten kaçınmak, şefkat duyulacak bir yerde ilgisiz kalmak, birini affetmemekte kararlı davranmak gibi tavırlar, kişinin gaddar bir ahlaka yatkın olduğunu gösteren alametlerdir.
İnsanlarda yaygın olan bir diğer gaddarlık türü de, ‘kadın gaddarlığı’dır. Cahiliye toplumlarında kadınların çoğu birbirlerine rekabet, haset, çekişme ve öne geçme gözüyle baktıkları için, bu yarış içerisinde birbirlerine karşı gaddar tavırlar göstermekten kaçınmazlar. Rekabette onları öne geçirecek olan unsurlar neler ise, bu konularda acımasız bir kararlılıkla karşı tarafı ezecek, ekarte edecek ve hatta gözden düşürüp tamamen yollarına çıkmalarını engelleyecek tavırlara başvururlar. İşte bunların her biri ‘gaddarlık’tır.
Birbirleriyle dost olsalar dahi, üstün gelmeleri gerektiğinde bu yöntemlere başvurmaktan çekinmezler. Bir arkadaşları çok güzel bir kıyafet giydiğinde, güzel bir saç modeli yaptığında ya da güzel bir eşya aldığında, kasıtlı olarak bunu görmezden gelebilirler. Hiç iltifat etmeyebilir ya da kasten karşı tarafa o konuda şüphe verecek, tedirgin edecek, olumsuz kanaate kapılmasına neden olacak tarzda örtülü övgülerde bulunabilirler. Hatta bazen kasten, gerçeklerin tam tersi yönünde de bilgi verebilirler. Örneğin çok yakışan bir şey için “hiç yakışmadı”, hiç yakışmayan bir şey için de yine kasten “Çok yakıştı” diyerek, bu kimseyi yanlış yönlendirirler. Kötü olan bir şeyi düzeltmesindense, onun çok iyi olduğuna inanmalarını sağlarlar. Gıyaplarında konuşurken, onu insanlara sevdirecek, begendirecek sözler yerine; kendilerini ön plana çıkarıp o kişi hakkında sinsice olumsuz fikirler oluşmasına neden olacak bir üslup kullanırlar. Birlikte bir yere gidecekleri zaman, rekabet ettikleri ya da haset ettikleri bir dostlarının gecikmesinden içten içe memnuniyet duyarlar. Hatta bazen bu gecikmenin oluşması için, o kişiye özellikle yanlış bilgi vermekten de çekinmezler. İşte bunlar ve benzeri tavırlar da ‘gaddarlık’tır.
Bu örneklerden de açıkça anlaşıldığı gibi,gaddarlık aslında, insanın hiç tahmin etmediği ve üzerinde düşünmediği tavırlarda da ortaya çıkar. Bu bir ruh halidir. Dolayısıyla insanın ruhundaki gaddar yönleri temizlemesi, sadece tek tek, “acaba bu hangi gün, nerede, nasıl bir konuşmayla ortaya çıktı” gibi analizler yapmasıyla mümkün olmaz. Temelde ruhundan bu felsefeyi tamamen temizlemesi gerekir. O zaman tek tek tavırlar üzerinde tespitler yapmasına gerek kalmaz.
Kişi burada, gerçek ve samimi Allah korkusunun nasıl olması gerektiği üzerinde düşünmelidir.İnsanlar belki sinsilikle ve ustaca ayarlanarak yapılmış hamleleri ve oyunları fark etmeyebilirler. Ve bunlar, zahiren kişinin menfaatlerini besleyecek şekilde sonuçlar da vermiş olabilir. Ama tüm bunların iç yüzünü Allah bilmektedir. Kişinin hangi sözü hangi niyetle söylediğini, hangi kişiye karşı nasıl bir gaddar ruh hali içerisinde olduğunu Allah bilmektedir. Dışarıdan insanların belki şefkat, merhamet gibi değerlendirdiği tavırların altında eğer bir sinsilik gizliyse, Allah bunları tüm açıklığıyla görmektedir.
Dolayısıyla her konuda olduğu gibi, gaddarlıktan kurtulmanın yolu da, ‘Allah korkusu’dur. Allah'tan korkan insan, yanlış bir tavırdan sakınmak için, bunu Allah'ın bilmesini yeterli görür. Allah'a karşı suç olacağını bildiği bir şeyi, asla uygulayamaz. Yanlış bir şey yapmaktan çok korkar. Küçük menfaatler uğruna Allah'ın sevgisinden mahrum kalmayı göze alamaz. Nefsi kendisini bir kötülüğe doğru teşvik ediyorsa, mümin Allah korkusundan dolayı, hemen bunun tam tersini yapar. Örneğin nefsi güzel bir tavrı övmek istemiyorsa, mümin Allah'tan korktuğu için, tüm vicdanını ve iradesini kullanarak bu kişiye olabilecek en güzel, en abartılı en fazla iltifatı yapar ki, nefsinin bu kötülüğünü yenebilsin.
Müminin bu eğitimi alması; nefsini gaddar yönlerinden arındırması son derece önemlidir. Çünkü güzel ahlak detaylarda gizlidir. Gerçek Kuran ahlakı, insanın ancak Allah korkusuyla bu detayları kavrayıp vicdanlı hareket etmesiyle yaşanabilir. Bu ahlakı alan ve yaşayan bir insanın mutlu olmak ya da üstün gelmek gibi sonuçlar için, asla cahiliye insanlarının yaptıkları entirikalara başvurmasına gerek yoktur. Eğer Allah bir insanın kalbinde saf iyiği ve temizliği görürse, Allah ona dünyada herşeyin en güzelini, en iyisini ve en hoşnut olacağı hayatı yaratır.
Rabbimiz bu gerçeği Kuran'da şöyle bildirmiştir:
Erkek olsun, kadın olsun, bir mü'min olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz. (Nahl Suresi, 97)
Şayet Allah sana bir zarar dokunduracak olursa, O'ndan başka bunu giderecek yoktur. Sana bir iyilik dokunduracak olursa da O, herşeye güç yetirendir.(Enam Suresi, 17)
Andolsun, onlara: "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye soracak olsan, elbette "Allah" diyecekler. De ki: "Gördünüz mü-haber verin; Allah'tan başka taptıklarınız, eğer Allah bana bir zarar dileyecek olsa, O'nun zararını kaldırabilirler mi? Ya da bana bir rahmet vermeyi istese, O'nun rahmetini tutup-önleyebilecekler mi" De ki: "Allah, bana yeter. Tevekkül edecek olanlar, O'na tevekkül etsinler." (Zümer Suresi, 38)
Mehdi’nin çıkışından evvel, (her tarafı) aydınlatan kuyruklu bir yıldız doğacaktır.”(Kıyamet Alametleri, s. 200)