Ahirzaman Ve Hz. Mehdi

Kıyametin hemen yakınında anarşi ve kargaşa günleri vardır.

    Güzel Hatırlatmalar

    • "Dünyadan beş bin altı yüz yıl geçmiştir". Bu ümmetin ömrü bin (1000) seneyi geçecek, fakat bin beş yüz (1500) seneyi pek geçmeyecek.

      (Kıyamet Alametleri, Medineli Allame Muhammed b. Resul el-Hüseyni el-Berzenci, Pamuk Yayıncılık, İstanbul, 2002, s. 299)

    • Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Evlatlarımdan olan Mehdi’yi inkar eden beni inkar etmiştir.”

      (Bihar-ul Envar, c.51, s.73)

    • Eğer müşriklerden biri, senden 'eman isterse', ona eman ver; öyle ki Allah'ın sözünü dinlemiş olsun, sonra onu 'güvenlik içinde olacağı yere ulaştır.' Bu, onların elbette bilmeyen bir topluluk olmaları nedeniyledir.

      (Tevbe Suresi, 6)

    Güzel Konular

    Güzel Konular

    Müslümanlara güvenmekte tereddüt etmemek...

    İnsanların en zorlandıkları şeylerden biri, “birbirlerine güvenmek”tir. Fikirlerine, hayata bakış açılarına, kişiliklerine uygun insanlarla dostluklar kurabilir, belirli şartlar doğrultusunda bu kimselere sevgi, saygı yöneltebilirler. Ama gerçekten güvendiklerini göstermelerini gerektiren bir durum olduğunda hemen geri adım atarlar.

    Kendilerinden başka gerçek anlamda kimseye güven duymazlar. Ne eşlerine, ne anne babalarına, ne çocuklarına, ne dostlarına ne de akrabalarına. Yıllarca evli kalan insanların, halen eşlerine güvenemediklerine dair konuşmalara hemen her yerde rastlarız. “Babana bile güvenmeyeceksin” gibi atasözleri ise, insanların en yakın akrabalarına bile ne kadar kuşkulu yaklaştıklarının önemli bir göstergesidir.

    Hayatlarını, insanların birbirlerine olan bu güvensizliklerini görerek geçiren insanlar da, aynı şüpheli ve tedirgin yaklaşımı çevrelerindeki kimselere karşı sürdürmektedirler.

    İnsanların bu tedirginliklerinde çok fazla haklılık payı da vardır elbette. Çünkü gerçekten de sözde en yakın oldukların söyleyen kimi dostlar, sadakat yeminiyle biraraya gelmiş evli insanlar ya da bir ailenin bireyleri dahi, çok rahatlıkla birbirlerinin arkasından konuşmakta, birbirlerini gizlice izlemekte, birbirlerinden şüphe duymaktadırlar. En sıradan konulardan en önemli konulara kadar birbirlerine yalan söylemekte hiçbir mahsur görmemektedirler. Birbirlerine kıymetli bir şey, mal, mülk ya da para asla emanet edemezler. Birbirlerinin üzerine bir mal mülk geçiremezler. Zaruri durumlarda dahi cüzdanlarını, çantalarını, evlerinin anahtarlarını birbirlerine veremezler. En yakın bildikleri insanların dahi, her an bir oyun oynayıp arkadan vurması tehlikesiyle yaşarlar.

    İşte tüm bu nedenlerle cahiliye ahlakını yaşayan insanlara güvenmekte zorlanmak çok makuldür. Çünkü bu güvensizliğin haklı delilleri vardır. Ama müminlere güvenmekte tereddüt etmenin hiçbir açıklaması yoktur. Çünkü müminler, insanların görmeye alıştıkları tüm bu insan modellerinin dışında kalan insanlardır. Çünkü müminler Allah'tan korkarlar. Her yaptıkları iyiliğin ve kötülüğün ahirette hesabını vereceklerini bilirler. Bu yüzden asla yalan söylemezler. İnsanlara karşı ikiyüzlü bir tavır sergilemezler. İnsanların arkasından konuşmazlar, dedikodu yapmazlar. Dünyada sevmeyi, sevilmeyi, saygıyı, dostluğu, sadakati, vefayı, iyiliği, güzel ahlakı en iyi bilen insanlardır. Yapmayacakları şeyi asla söylemezler. Tutamayacakları bir sözü asla vermezler. Kimseye kötülük yapmazlar. Kimsenin malına canına asla zarar vermezler. Kendilerine emanet edilen bir şeyi titizlikle korurlar. Sır verildiğinde, bunu samimiyetsizce insanlara yaymazlar. İnsanlara ihanet etmez, kendilerine duyulan güveni asla istismar etmezler.

    Dolayısıyla mümine güvenmekte zorlanmak olmaz. Eğer bir insanın Allah'tan korktuğu ve sakındığı açıksa, Kuran ahlakına uyuyorsa, bu kişiye karşı insan hiç düşünmeden güven duyabilir. Malını canını, dünyada maddi manevi en kıymetli bildiği şeylerini rahatlıkla emanet edebilir. Müminlerin sözlerine, sevgilerine, saygılarına, sadakatlerine tam inanabilir. Göründüğünün dışında farklı ve gizli bir yönü olmadığına, bu kişiden kimseye zarar gelmeyeceğine tam itimat edebilir. Koruyup kollamada, şefkat ve merhamette, maddi manevi imkan sağlamada, müminin, iman eden dostlarını kendi nefsinden önde tutacağına tam olarak güvenebilir.

    Bu nedenle bir insanın müminlere karşı temkinli davranması tamamen yersizdir. Çünkü müminin içi dışı birdir. Allah korkusundan dolayı, kötü olan tavırlara asla yanaşmaz. İnsanların dünyada bildikleri her türlü iyilik ve güzellik müminlerde toplanmıştır. Bu nedenle müminlerin olduğu yer de dünyanın en güvenilir yeridir. Yüce Allah Kuran'da bu gerçeği şöyle bildirmiştir:

    Sizin dostunuz (veliniz), ancak Allah, O'nun elçisi, rüku' ediciler olarak namaz kılan ve zekatı veren mü'minlerdir. (Maide Suresi, 55)

    Kim Allah'ı, Resûlü’nü ve iman edenleri dost (veli) edinirse, hiç şüphe yok, galip gelecek olanlar, Allah'ın taraftarlarıdır. (Maide Suresi, 56)

    Allah'tan bir nimet isterken, o nimetleri takdir edebilecek bir ahlakı da Allah'tan istemek gerekir

    Dünyadaki en zor şartlarda yaşayan insanın bile hayatında, aslında saymakla bitirilemeyecek kadar çok nimet vardır. Ancak çoğu insan genellikle bu nimetleri görmektense, öncelikle eksikliklere odaklanır. Çevresindeki yüzlerce güzelliği unutur ve sahip olamadığı nimetler için üzülür. Çok mağdur olduğunu ve dünyadaki en güzel şeylerden mahrum kaldığını düşünür. Neredeyse bütün hayatı, bu eksiklikleri ve yaşadığı mağduriyeti düşünmekle geçer. O tüm dikkatini bunlara verirken, her geçen an, aslında etrafında onun için ne kadar çok nimet yaratıldığının farkında değildir.

    Elbetteki dünyadaki her insan aynı şartlar altında yaşamını sürdürmez. Birinde olan bir nimet, bir diğerinde olmayabilir. Biri bir hastalıkla mücadele ederken, diğeri çok sağlıklı olabilir. Biri çok zenginken, diğeri daha yoksul olabilir. Pek çok konuda insanların sahip oldukları nimetler birbirleriyle kıyaslandığında farklıdır. Ve tüm bunlarda herkes için, ayrı ayrı çok büyük hayırlar ve hikmetler vardır. Ama bu tür farklı durumlar değerlendirilmeye alınmadan bile, insanların genel olarak içerisinde yaşadıkları nimetler o kadar çoktur ki, insan Allah'ın bu büyük lütfu nedeniyle çok büyük bir sevinç duymalı, çok mutlu olmalıdır.


    Yüce Rabbimiz, insanın genelleme yaparak dahi bu nimetleri sayamayacağını haber vermiştir:

    Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalkışacak olursanız, onu bir genelleme yaparak bile sayamazsınız. Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (Nahl Suresi, 18)

    Size her istediğiniz şeyi verdi. Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalkışırsanız, onu sayıp-bitirmeye güç yetiremezsiniz. Gerçek şu ki, insan pek zalimdir, pek nankördür. (İbrahim Suresi, 34)

    Ve tüm bu nimetler içerisinde Allah'ın yarattığı çok büyük bir sır vardır. Bir insan sahip olduğu güzellikleri göremiyor, Allah'ın, kendi üzerindeki lütfunu takdir edemiyor ve sadece eksiklikleri düşünmeye yöneliyorsa, bu insan mutlu olamaz.Çünkü Allah ona daha da fazla nimet nasip etse, hatta eksik olduğu için üzüldüğü nimetleri de tam istediği şekilde ona verse, bu kişi –yaşadığı ahlak nedeniyle- yine başka eksiklikler görecek ve yine elindekilerle mutlu olmak yerine, eksikliklerin hüznünü yaşayacaktır. Çünkü bu insanın asıl eksiği, sahip olamadığı nimetler değil, Allah'ın rahmetini, sevgisini, lütfunu takdir etme konusundaki eksikliğidir. Bu yönde derin bir ahlaka ulaşmadıkça, tüm dünya nimetleri ona verilse yine de nimetin sevincini yaşayamayacaktır.

    Bunun yanında, nimeti takdir etmesini bilen; gördüğü küçük büyük her güzellikte Allah'ın sevgisini hisseden, Allah sevgisinden dolayı içi sevinçle dolan bir insan ise, dünyanın en kötü şartlarında dahi yaşasa, yine de çok mutlu olur.Hiçbir dünyevi güzellik, onun yaşadığı bu mutluluğun yerini tutmaz. Bu insanın yaşadığı sevinç, neşe, huzur hiç bitmez. Yüzlerce yokluk ve sıkıntı içerisinde olsa bile, tek bir nimetin varlığının manevi heyecanını hayatının sonuna kadar yaşar. Allah ona bu nimeti yarattığı için Allah'a sevgiyle, tutkuyla, aşkla şükreder. Sırf o tek bir nimetin varlığında bile, Allah'ın sevgisini, sonsuz lütfunu, rahmetini, dostluğunu, yakınlığını, koruyuculuğunu hissetmenin sevincini bulur. En zor şartlar altında dahi, Allah'ın kendisiyle birlikte olduğunu, ona şah damarından daha yakın olduğunu, samimi olduğu sürece kendisine en yakın dost olduğunu ve yardımını asla esirgemeyeceğini bilmenin güzelliğini tadar. İşte sadece bu manevi hazzın varlığının bile, dünyada kendisi için yaratılmış en büyük nimetlerden biri olduğunu düşünerek Allah'a şükredebildiği kadar çok ve en gönülden, en candan haliyle şükreder.

    Dolayısıyla insanı mutlu edecek olan nimetlerin kendisi ya da nimetlerin çokluğu değildir. Nimeti takdir edebilecek ahlakı yaşamasıdır.Bu ahlakı elde etmedikten sonra, insanın nimetlerin varlığıyla gerçek anlamda mutlu olabilmesi mümkün değildir. Allah'ın Kuran'da, “"Rabbiniz şöyle buyurmuştu: “Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size artırırım ve andolsun, eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz, Benim azabım pek şiddetlidir."”(İbrahim Suresi, 7) ayetiyle haber verdiği sır da işte budur. Nimete şükretmek; nimeti takdir edebilecek bir ahlak yaşamaktır. Yoksa iman etmeyen bir insan da nimete sevinebilir. Ya da akli dengesi yerinde olmayan bir insan da kendisine bir hediye, yiyecek, eşya verildiğinde sevinebilir. Ama bu sevinç akıl kullanılmadan elde edilen, sadece sahip olunan metadan ve menfaat kazanmış olmaktan kaynaklanan bir vücut tepkisidir. Gerçek sevinç, Allah sevgisiyle, akılla, iman şuuruyla yaşanan sevinçtir. İşte müminin de, dönüp kendi hayatına baktığında, elindeki nimetlerle bu gerçek sevinci yaşayıp yaşamadığını gözdeng eçirmesi gerekir. Eğer kişi, nimetin sadece maddesel sevinci içerisindeyse, o zaman hayatında, acil olarak telafi etmesi gereken çok büyük bir eksiklik var demektir. Çünkü bu, Allah'a gereği gibi şükredememek, nimeti hakkıyla takdir edememek ve nimete nönkörlük etmek anlamına gelebilir (doğrusunu Allah bilir). Ve insanın elindeki sayısız nimete rağmen mutlu olamayıp, sürekli olarak, hayatı boyunca sadece eksiklikleri görüp bunlara üzülmekle vakit geçirmesi de, işte nankörlüğü nedeniyle Allah'ın ona verdiği bir karşılık olabilir. Allah Kuran'da bu konuyu insanlara şöyle hatırlatmıştır:

    Öyleyse (yalnızca) Beni anın, Ben de sizi anayım; ve (yalnızca) Bana şükredin ve (sakın) nankörlük etmeyin.(Bakara Suresi, 152)

    ... Gerçek şu ki, Biz insana Tarafımız'dan bir rahmet taddırdığımız zaman, ona sevinir. Eğer onlara kendi ellerinin takdim ettikleri dolayısıyla bir kötülük isabet ederse, bu durumda insan bir nankör kesiliverir.(Şura Suresi, 48)

    Böylelikle nankörlük etmeleri dolayısıyla onları cezalandırdık. Biz (nimete) nankörlük edenden başkasını cezalandırır mıyız?(Sebe Suresi, 17)

    Kahrolası insan, ne kadar nankördür.(Abese Suresi, 17)

    Gerçekten insan, Rabbine karşı nankördür. Ve gerçekten, kendisi buna şahiddir.(Adiyat Suresi, 6-7)

    Sen, onlar için ister bağışlanma dile, istersen dileme. Onlar için yetmiş kere bağışlanma dilesen de, Allah onları kesinlikle bağışlamaz. Bu, gerçekten onların Allah'a ve elçisine (karşı) nankörlük etmeleri dolayısıyladır. Allah fasıklar topluluğuna hidayet vermez.(Tevbe Suresi, 80)

    Nitekim bir insan, bir günde ancak belirli bir miktarda yemek yiyebilir; günde yaklaşık en fazla 3-4 tabak yemekten fazlasını istese de vücudu kabul etmez. Yüzlerce kıyafeti olsa, sürekli değiştirse, yine de bir günde ancak belirli sayıda kıyafet giyebilir. Yüzlerce evi, arabası olsa, aynı anda ancak bunların sadece tek bir tanesini kullanabilir. İstediği yere tatile gidecek imkanı olsa, aynı anda sadece tem bir mekanda bulunabilir. Hiç uyumasa bile, -ki bunu sürekli elde etmesi mümkün değildir-, bir günde ancak 24 saat tüm bu nimetlerden istifade edebilir. Dolayısıyla dünya hayatı zaten, insanın, mutluluğu metanın ve maddenin kendisinden elde edeceği şekilde yaratılmamıştır.

    Allah sevgisinden kaynaklanan nimet sevinci ise, her an, her şartta ve sonsuza kadar yaşanacak çok büyük bir lütuftur. Ve insanın, çevresinde dönüp baktığı her yerde, Allah'ın sevgisinin işaretlerini görebilmesi, bu ahlakı yaşayan insan çok büyük bir ayrıcalık, çok büyük bir lütuftur. Çünkü bu bitip tükenmeyecek bir sevinç ve mutluluk kaynağıdır. Bu nedenle insanın asıl olarak nimetin varlığı ya da eksikliği üzerinde değil, bu anlayışı kazanıp kazanamadığı üzerinde durması gerekir.

    Zihninizde, çevrenizdeki insanlarda görmek istediğiniz 'çok iyi ve ideal bir insan' hayal edin. İşte siz de, tam olarak o şekilde olun.

    Her insanın zihninde ‘iyi ve ideal bir insan modeli’ vardır. Sevdiği, birlikte vakit geçirdiği, arkadaşlık ettiği tüm insanlarda bu modeli görmek ister. Ancak üzerinde pek durmadığı konu ise, ‘çevresindeki bu insanların da onda aynı ideal insan modelini arıyor olabilecekleri’dir.

    Her insan karşısındaki kişinin çok anlayışlı, olgun, dengeli, tutarlı, sağlam karakterli, vefalı, dürüst biri olmasını ister. Her ne olursa olsun hiç kızmasın, öfkesine kapılmasın, kırıcı sözler söylemesin, alttan alsın, sabırlı olsun, affetsin, hoşgörsün ister. Zor anlarında, sıkıntıya düştüğünde onu yanlız bırakmasın, elinden gelen her türlü yardımı yapsın ama asla minnet altında bırakmasın, çok fedakar olsun, gerekirse hiç düşünmeden kendinden ödün versin ister. Alabildiğine akıllı, vicdanlı, adil, merhametli, yumuşakbaşlı, muhlis, güzel sözlü, güzel üsluplu olsun, detayları görebilsin, kendisini karşı tarafın yerine koyup düşünebilsin, halden anlasın ister. Önceliği kendine değil hep sevdiğine versin, sevdiği insanların mutluluğunu, huzurunu, rahatını, konforunu ve isteklerini kendininkilerden üstte tutsun ister. Kendi haklılığını değil sevdiklerinin haklılığını arasın, kendi gururunu, enaniyetini muhafaza etmenin peşinde olmasın, bunun yerine hep karşı tarafı önplana çıkaran, onları onore eden ve onları yücelten bir ahlakı olsun ister.

    İman etsin ya da etmesin her insanın ruhunda böyle mükemmel bir insan arayışı vardır. Ancak insan çoğu zaman, sadece kendisinin böyle bir beklenti içerisinde olduğu yanılgısına kapılır. Dünyadaki tüm diğer insanların da, karşılarındaki insanlarda aynı şekilde bu tür özellikler arayacağını çok düşünmez. Oysa ki kendisi tam olarak neler bekliyorsa, karşısındaki insanlar da ondan tam olarak aynı ahlak özelliklerini bekliyorlardır.

    Ancak nefisdeki bencil tutku nedeniyle, -Kuran ahlakını gereği gibi düşünmeyen insanlar- yalnızca kendi beklentilerini önemli görürler. İnsanlarla aralarındaki karşılıklı sevgi, saygı, dostluk, yakınlık, güven, sadakat gibi değerlerin oluşması için, her iki tarafın da bu ahlakı göstermesi gerektiğini düşünmezler. “Bana karşı anlayışlı olunsun”, “Bana karşı sevgide, saygıda, güvende bir kusur olmasın”, “Bana karşı affedici, hoşgörülü ve toleranslı olunsun”, “Bana karşı en yumuşak, en rahatlatıcı, en güzel üslup kullanılsın” gibi isteklerine saplantı derecesinde önem verirler. Ama beraberlerindeki insanlar bunlardan sadece birini talep ettiklerinde bile, bunun abartılı ve gereksiz bir talep olduğunu; kendilerinin zaten yeterince olumlu tavır gösterdiklerini ve buna rağmen kendisinden şüphe duyulmasının ise rahatsız edici olduğuna kanaat getirirler. Bunun sonucunda da, gereksiz gördükleri bu tarz talepleri yerine getirmede son derece isteksiz ve ağırdan alan bir tutum sergilerler. Ya da, gerçekten karşılarındaki insanların bu tür beklentilerini haklı bulsalar bile, bu durumda da, “Önce o bana bu şekilde davransın, sonra zaten ben de ona istediği gibi davranırım” gibi bir mantık yürütürler.

    İşte bu, insanların bencilliklerinden kaynaklanan bir yaklaşım tarzıdır. Oysa ki insanın, kendisi nasıl bir insan arıyorsa, kendisinin de aynı insan modelini yaşaması gerekir. Eğer kendi yaşadığını doğru buluyorsa, o zaman karşısında da kendisi gibi bir insan olmasından rahatsız olmaması gerekir. Örneğin kendisi düşüncesiz, patavatsız, öfkeli, bencil, enaniyetli, sert üsluplu, hoşgörüsüz bir insansa ve ona göre, madem ki bu özelliklerin bir mahsuru ya da zararı yoksa; o zaman dost olacağı bir insanın da bu ahlaka sahip olmasında bir sakınca görmemesi gerekir. Ama ne var ki bu tür bir insan, karşısındaki kişinin bu özelliklere sahip olmasını hiç ama hiç istemez. Oysa eğer hoşgörüyü, merhameti, nezaketi, anlayışlı, sabırlı olmayı güzel gören bir insansa, o zaman bu durumda da bunları önce kendinin uygulaması gerekir.

    Bu konuya dair örnekler toplumda sıklıkla yaşanır. Ancak cahiliye toplumlarında, her insanın kendine ait kuralları, ahlak anlayışı, doğru ve yanlışları olduğu için, ortak bir noktada karşılıklı uzlaşmaya varabilmeleri ve bunun sonucunda da insanların aradıkları ideal insan modeline kavuşabilmeleri mümkün olmaz.

    Ancak Müslümanlar açısından bu durum çok farklıdır. Tüm Müslümanların tek ve ortak bir ölçüleri vardır, o da Kuran'dır. Ve insanın nefsindeki ideal insan modeli de, Kuran'da anlatılan Müslüman ahlakıdır. Dolayısıyla müminlerin aradıkları insan, Kuran'da anlatılan ‘en takva insan’ modelidir. Ve bir kişi, karşısındaki kimseden bu özellikleri talep ettiğinde, karşı tarafın bu isteklere itiraz etmesi, ağırdan alması ya da bu talepleri gereksiz bulması gibi ihtimaller söz konusu olmaz. Çünkü bunlar Kuran ahlakının gereklilikleridir.

    Dolayısıyla eğer mümin Kuran'a tam olarak uyarsa, Allah'ın izniyle, zihnindeki bu ideal insan karakterine ve ahlakına sahip olabilir. Aynı şekilde karşısındaki insanlarda aradığı güzel ahlakı da, yine müminlerde kolaylıkla bulabilir.

    Müminler açısından burada dikkat edilmesi gereken konu, asla ‘kendilerini yeterli görmemeleri’ ve ‘ne kadar güzel ahlak gösterirlerse göstersinler, her zaman her konuda herşeyin daha iyisi olabileceğini’ unutmamalarıdır. Bir insan gerçekten çok merhametli, çok dürüst, çok çalışkan, çok sevgi dolu ya da çok kalender olabilir. Ama her zaman için daha merhametli, daha dürüst, daha çalışkan, daha sevgi dolu ya da daha kalender olabilir. Çünkü kendisi de, karşısındaki insan ne kadar iyi olursa olsun, pek çok konuda o kişinin daha da iyi olması talebi içeresinde olabilir. Dolayısıyla Müslümanın, kendisi gibi, çevresindeki müminlerin de bu tür beklentileri olmasını çok normal karşılaması gerekir.

    Müminler açısından unutulmaması gereken bir başka önemli konu ise, ‘kişinin bu ideal ahlakı önce başkalarının kendisine göstermesini beklemektense, ilk önce kendisinin uygulaması’dır. Bunun kendisi için olduğu kadar, başkaları için de önemli bir ihtiyaç olduğunu kavramasıdır. Ve madem ki insan bu ‘ideal ahlakı’ tüm detaylarıyla bilmektedir ve bunu bir insanla dost olmak açısından çok önemli görmektedir; aynı şekilde karşısındaki insanların da onunla dost olmak, ona güven duyabilmek, onu daha derin bir sevgiyle sevebilmek için onda tüm bu detayları arayacaklarını bilmesidir. Ve bunun ne kadar haklı ve gerekli bir talep olduğunu anlayarak, -Allah rızası için- bir an önce tüm insanlara örnek oluşturacak şekilde, bu ideal insan ahlakını önce kendisi yaşamalıdır.

    Allah'ın izniyle, zaten bir kişi Allah için Kuran'da bildirilen tüm güzel ahlak özelliklerini yaşadığında, inşaAllah Allah, ona karşılık olarak, çevresindeki insanlarda da güzellik, iyilik ve nimet yaratarak lütufta bulunacaktır.

    (Allah'tan) Sakınanlara: "Rabbiniz ne indirdi?" dendiğinde, "Hayır" dediler. Bu dünyada güzel davranışlarda bulunanlara güzellik vardır; ahiret yurdu ise daha hayırlıdır. Takva sahiplerinin yurdu ne güzeldir. (Nahl Suresi, 30)

    Erkek olsun, kadın olsun, bir mü'min olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz. (Nahl Suresi, 97)

    Mehdi’nin çıkışından evvel, (her tarafı) aydınlatan kuyruklu bir yıldız doğacaktır.”(Kıyamet Alametleri, s. 200)