Ahirzaman Ve Hz. Mehdi
Kıyametin hemen yakınında anarşi ve kargaşa günleri vardır.
Güzel Hatırlatmalar
-
"Dünyadan beş bin altı yüz yıl geçmiştir". Bu ümmetin ömrü bin (1000) seneyi geçecek, fakat bin beş yüz (1500) seneyi pek geçmeyecek.
(Kıyamet Alametleri, Medineli Allame Muhammed b. Resul el-Hüseyni el-Berzenci, Pamuk Yayıncılık, İstanbul, 2002, s. 299)
-
Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Evlatlarımdan olan Mehdi’yi inkar eden beni inkar etmiştir.”
(Bihar-ul Envar, c.51, s.73)
-
Eğer müşriklerden biri, senden 'eman isterse', ona eman ver; öyle ki Allah'ın sözünü dinlemiş olsun, sonra onu 'güvenlik içinde olacağı yere ulaştır.' Bu, onların elbette bilmeyen bir topluluk olmaları nedeniyledir.
(Tevbe Suresi, 6)
Güzel Konular
Hata yapmaktan korkmamak...
Hata yapmaktan korkmamak için, önce hatanın ne olduğunu iyi düşünmek gerekir. Hata, bir insanın ‘istemeden yaptığı’ davranışlardır. Gereği gibi düşünemediği, gereken tüm tedbirleri alamadığı, gereği gibi irade gösteremediği, ihmalkarlık yaptığı, unuttuğu ya ya da yanıldığı için elinde olmadan sebep olduğu durumlardır.
Bir de kasten yapılan, karşı tarafa zarar vermeyi amaçlayan, kin, öfke veya kıskançlıkla, intikam duygularıyla, rekabet hissiyle, kötülük olsun diye, özel olarak tasarlanan davranışlar vardır.
Kasten yapılan kötü amaçlı bu davranışlarda ilgili kişiye buğz edilmesi, o kişiye karşı tedbir alınması ve dikkatli davranılması son derece normal ve hatta gereklidir.
Ancak iyi niyetli bir insanın, istemeden yaptığı, hatta ortaya çıkan sonuçtan en çok kendisinin rahatsız olduğu bir durumda, o kişiye karşı haksız bir kızgınlık duymak vicdana uygun değildir. Çünkü herşeyden önce, o kişi yalnızca kaderinde olanı yapıyordur. Allah dilediği için o hata gerçekleşmiş, Allah dilediği için o kişi, o hatayı yapacağı şartları hazırlamıştır.
İnsan Allah'a ait bir varlıktır. Allah'ın sonsuz gücü karşısında acz içindedir. Allah'a tam teslimiyetle kaderini yaşamaktadır. Bu nedenle hayatı boyunca her ne yaşarsa yaşasın, ne tür bir durumla karşılaşırsa karşılaşsın, tüm bunları Allah'ın yarattığını unutmamalıdır. Ve iman eden bir insan için –Allah her ne yaratırsa yaratsın- , -ve bu her ne kadar eksiklik, acı ya da sıkıntı olarak görünürse görünsün-, mümin için kesinlikle ‘hayırdır’, ‘nimettir’. Allah dilediği için o kişi o hatayı yapmaktadır. Demekki o hatanın sonucunda gerçekleşmesi gereken bir durum vardır. Ve bunda da mümin için mutlaka bir güzellik vardır. Allah olayların başka bir şekilde gelişmesini o kişi için daha hayırlı görmüştür. O zaman mümin de meydana gelen bu durumdan tedirgin olmayacak, Allah'ın takdir edip güzel gördüğü sonuçta, o da aynı güzelliği görecektir.
Örneğin bir insan yürürken dikkatini tam olarak açmadığı ve önüne bakmadığı için karşısına çıkan bir şeyi kırıp yıkabilir. Ya da saatlerce emek verilererek hazırlanmış bir yemek tabağına çarpıp yere düşürebilir. Uyuyakaldığı için kendisini bekleyen insanların işlerini geciktirebilir. İşte tüm bunlarda Allah'ın yarattığı türlü hikmetler gizlidir. O kırılan eşyayı kıran Allah'tır. O eşya belki ileride sahipleri arasında bir huzursuzluğa yol açacak, belki daha tehlikeli ve birine zarar verecek şekilde kırılacaktır. Belki de onun kırılmasıyla, Allah o yere onun çok daha güzelinin alınmasını sağlayacaktır. Aynı şekilde yere dökülen yemeği döktüren de Allah'tır. Belki o yiyecekte bayat bir malzeme vardır ve yiyen birinin rahatsızlığına sebep olacaktır. Belki yiyecek olan kişinin daha sağlıklı bir şeyi yemesine engel olacaktır. Bunun gibi uyuduğu için gideceği yere gidemeyecen bir insanı uykudan uyandırmayan da Allah'tır. Çünkü onu bekleyen arkadaşlarının geç kalması gerekiyordur. Belki bu onları bir tehlikeden koruyacak, belki daha önemli bir şeyi halletmeleri için onlara imkan oluşturacaktır.
Bunlar sadece birkaç örnekten ibarettir. Ama mümin, gün boyunca yaşadığı tüm olayları ve yaptığı hataları da bu bakış açısıyla ve hikmet gözüyle değerlendirmelidir. Allah Kuran'da şöyle bildirmiştir:
Onların işlemiş oldukları herşey kitaplarda (yazılı)dır. Küçük, büyük herşey satır satır (yazılı)dır."(Kamer Suresi, 52-53)
Ancak bu gerçeği düşünmeyen pek çok insan hata yaptığında telaşa kapılır. Hatanın şiddetine göre bu tedirginliği, üzüntüsü ve huzursuzluğu daha da artar. Özellikle de bu hatanın yol açtığı durumdan etkilenen insanların konumunu düşündükçe, bu rahatsızlığı daha da gelişir. Onların kendisine kızgınlık duyacaklarından, tavır alacaklarından çekinmesi ise, yaşadığı bu sıkıntıyı daha da artırır.
Oysa ki kişinin yaşadığı tüm bu sıkıntılar tümüyle yersizdir. Ve herşeyden önce Kuran ahlakına uygun değildir. Müminin “herşeyde hayır olduğunu bilerek” kalbinin mutmain olmuş yani yatışmış olması gerekir. Nasıl ki bir başkası hata yaptığında, o hatayı sahiplenmiyor ve bu tarz bir sıkıntıya girmiyorsa, kendisi yaptığında da durum bundan farksızdır. Sıkıntıya, üzüntüye kapılmamalıdır. Ama hatasından ders almalıdır. Üzerinde derinlemesine düşünmelidir. Bir daha tekrarlanmaması için ne tür tedbirler alması gerektini tespit edip bunları planlamalıdır. Hatasıyla neden olduğu durumu ortadan kaldırmak için elinden gelen her türlü çabayı göstermelidir. Zarar verdiği insanlar varsa, bu kimselerden özür dilemelidir. Gönül alıcı güzel sözlerle, Allah'tan korkan, güzel ahlaklı, vicdanlı bir insan olduğunu bu kimselere göstererek, o hatayı istemeden yaptığı konusunda karşı tarafı ahlakıyla rahatlatmalıdır.
İnsan yaptığı hatayla kimi zaman küçük sorunlara, kimi zaman da çok hayati ve büyük sorunlara yol açabilir. Bu da insanı telaşlandırmamalıdır. Sonuç, maddi ya da manevi anlamda, zahiren telafi edilemez boyutlarda da olsa, ya da sıradan ve basitçe halledilebilir aksaklıklara da yol açsa bu, müminin düşünce şeklini değiştirmez. Mümin elbetteki vicdan azabı duyar, pişmanlık hisseder. Ancak Allah zaten insanı, vicdanını bu şekilde kullanması, pişman olup tevbe etmesi, Allah'tan bağışlanma dilemesi ve o hatayı bir daha yapmamak için karar alması için özellikle hata yapacak karakterde yaratmıştır.
Elbette ki insan hata yapmamak için elinden geleni yapmalı; aklını, vicdanını, iradesini, yeteneklerini, imkanlarını son noktasına kadar kullanarak aldığı bir sorumluluğu ya da yapacağı bir işi olabilecek en kusursuz ve mükemmel şekilde yerine getirmeye çalışmalıdır. Ama hata oluştuğunda da, Kuran'da hata yapan müminin göstermesi için bildirilen ahlakı yaşayarak bu durumu telafi etmelidir.
Müminlerin her konudaki ölçüleri Kuran olduğu için, hata yapan bir insana olan bakış açıları da yalnızca Kuran ahlakıyla olacaktır. Mümin, karşısındaki gibi kendisinin de her an hata yapabilecek, acz içinde bir insan olduğunu bilir. Her insana herşeyi yaptıranan Allah olduğunu bilir. -Allah'ın dilemesiyle-, bir insanın samimiyetle mi yoksa kasti olarak mı böyle bir hata yaptığını fark edebilir. Samimi olan bir insana ise, sadece tek bir hatasından dolayı ne sevgisinde ne de saygısında bir değişiklik olmaz.
Ayrıca Allah Kuran'da müminlere “affedici ve hoşgörülü olmayı”, “bağışlamayı” emretmektedir. İşte Müslüman bir kardeşinin, küçük ya da büyük bir hata yapması, müminin bu ahlakı göstereceği anlardır. Hata yapan kardeşini tedirgin etmeden, yaptığı hatayla onu minnet altında bırakmadan ona doğrusunu gösterecek; hatalı yönlerini düzeltmesine yardımcı olacaktır. Affedecek, bağışlayacak, sevgiyle, hoşgörüyle cesaretlendirerek kardeşinin o hatadan kurtulmasını ve çok daha iyi olmasını sağlayacaktır.
... Ama kim affeder ve ıslah ederse (dirliği kurup-sağlarsa) artık onun ecri Allah'a aittir. Gerçekten O, zalimleri sevmez. (Şura Suresi, 40)
... Yine de affeder, hoş görür (kusurlarını yüzlerine vurmaz) ve bağışlarsanız, artık elbette Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (Teğabün Suresi, 14)
Sizden, faziletli ve varlıklı olanlar, yakınlara, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere vermekte eksiltme yapmasınlar, affetsinler ve hoşgörsünler. Allah'ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (Nur Suresi, 22)
Kim sabreder ve bağışlarsa, şüphesiz bu, azme değer işlerdendir. (Şura Suresi, 43)
Bir hayrı açıklar ya da gizli tutarsanız veya bir kötülüğü bağışlarsanız, şüphesiz Allah, affedicidir, güç yetirendir. (Nisa Suresi, 149)
Hataları düzeltirken unutulmaması gerekenler...
Bazen insanlar eksik bir yönlerini düzeltmek için çaba harcarlar. Bunun socunda da gerçekten düzelttiklerini zannederler. 1 şiddetinde bir baskıyla karşılaştıklarında buna dayanırlar. 2 şiddetinde bir baskı olduğunda buna da dayanırlar. Ama biraz daha fazlası geldiğinde buna karşı direnç gösteremezler. Nefislerindeki bu eksikliği tetikleyecek herhangi bir kışkırtmada hemen eski tavırlarına geri dönerler. O ana kadar kökten hallettiklerini, tamamen düzelttiklerini sandıkları o eksikliklerini aslında hiç düzeltmemiş olduklarında da ancak böyle bir durum oluşunca anlarlar.
Bazen de insanların, -toplumda kullanılan ifadeyle- bir ‘bam telleri’ vardır. Herşeye karşı tahammülleri vardır ama o ‘bam teli’ olan noktada tüm kontrollerini yitirirler. Kimi zaman bu ‘bam teli’ tek bir sözdür. Kimi zaman bir tavır, kimi zaman belirli şartlar, kimi zaman da belirli bir insandan gelen tepkiler. Böyle bir kişi en ağır sözlere karşı bile, güzel bir sabır gösterip, güzel ahlakla karşılık verebilirken, o söz söylendiğinde, nefsindeki ani bir tırmanışla sabrını kaybeder. Ya da herkesin yaptığı hatalar veya verdiği tepkiler onu rahatsız etmezken, belirli bir kişinin tavırları onda müthiş bir rahatsızlık oluşturur. İşte bu ‘bam tellerini’ iyi tespit edemeyen ya da tespit ettiklerinde de, özellikle bu konu üzerinde nefislerini iyi eğitmemiş olan kişiler de, hatalarına kolaylıkla geri dönebilirler.
Ama önemli olan insanın böyle durumlarla karşılaşmadan önce o kusurundan gerçekten kurtulup kurtulamadığını iyi analiz edebilmesidir. Buna göre de öyle bir hatayı hiç yapmayacak şekilde kendini eğitebilmesidir. Çünkü istediği takdirde, insanın buna da güç yetirebilecek kapasitesi vardır. Ama bunun için gereken şart, ‘kişinin kendisine karşı çok dürüst olması’dır. Kendisine, sanki yabancı biriymiş gibi ‘dışarıdan bakabilmesi’dir. Nefsine acımamasıdır. Kendini haklı görmemesidir. Kusurunu mazur görmemesidir. Kendini ‘müstağni görmemesi’dir. Eksikleri olabileceğini hiç ihtimal vermeden, ‘Ben zaten iyiyim’, ‘ben zaten değiştim’, ‘ben zaten elimden gelen çabayı gösteriyorum’, ‘ben zaten samimiyim’ dememesidir. Bu tarz mantık örgülerinin, kişiliğini değiştirmesine olumsuz etki edebileceğini bilmesidir.
Böyle bir kişi nefsine karşı daha sert önlemler almalıdır. İradesini daha fazla güçlendirmelidir. Hatalı yönlerine karşı daha köklü tedbirler almalıdır. Nefsindeki eksik noktaları iyi tespit edip bu konuda çok sayıda aksi eylem yapmalıdır. Örneğin nefsinde tembellik varsa, ısrarla sürekli daha da çalışkan olmak, her gördüğü işe atılmak, her ihtiyacı olana en önde yardıma koşmak için dikkat vermelidir. Gururlu ve enaniyetli bir yapısı varsa, gün içinde her fırsatta kardeşlerine karşı gururunu kıracak, tevazusunu gösterecek sözler söylemeli ve bu tür davranışlarda bulunmalıdır. Rahatsızlık duyduğu, öfkelendiği, kıskandığı, tahammül edemediği belirli bir kişi varsa, özellikle o kişiye karşı özel bir saygı, sevgi, ilgi, şefkat ve ihtimam göstermeyi ihtisas konusu haline getirmelidir. Bu kişiye hürmetle ikramlarda bulunmalı, yardıma ihtiyacı olduğuna ilk öne atılan o olmalı, konuşmalarında o kişiyi onore eden, ön plana çıkaran ve yücelten sevgi dolu bir üslup kullanmalıdır.
Eğer nefsinin, eğitmeye çalıştığı kötü bir yönü varsa, bu kötü huyunun kendisine ‘Allah'ın sevgisini kaybettirebileceğini’ iyi düşünmelidir. ‘Allah'ın sevgisi, dostluğu, rahmeti’ bir insanın dünyada karşılaşabileceği tüm nimetlerden çok daha ve hiçbiriyle kıyaslanmayacak büyük bir nimettir. İnsana ‘Al, dünyanın tamamı senin olsun; tüm zenginlikler, tüm evler, arabalar, tüm yiyecekler, tüm güzel mekanlar; kısacası aklına gelen herşey ve tamamı senin olsun’ dense ama bu insan Allah'ın sevgisini kaybetmiş olsa, bunların hiçbiri onu mutlu edemez ve hiçbirinin değeri olmaz. Allah'ın sevgisinden mahrum olmak, hiçbir nimetle kıyaslanamayacak bir kayıptır. İnsanın elinde sahip olduğu tek bir dünya malı dahi olmasa, ama Allah'ın sevgisi, dostluğu, yakınlığı olsa; insanın bundan duyacağı mutluluk da hiçbir şeyle kıyaslanamayacak kadar büyük olur. Bu yüzden eğer bir insan, bir eksiğini düzeltmede ‘iradesinin yetmediğini’, ‘elinden geleni yaptığını ama halledemediğini’ düşünüyorsa, önce bu büyük tehlikeyi iyice tefekkür etmeli, sonra aynı sözü o kadar rahat söyleyip söyleyemeyeceğini bir daha düşünmelidir. ‘İradem yetmiyor’ sözü, müminin söyleyeceği bir söz değildir. Mümin kendisine güçsüzlüğü, iradesizliği yakıştırmaz ve böyle bir şeyi asla kabul etmez. Ne kadar zorlanırsa zorlansın yine de söyleceği söz, ‘Ben Allah'ın izniyle bunu hallederim, Allah bana yardım eder’ olur. Bu sözü söyleyen bir insana, Allah o yolda bütün kapıları açar; güç kuvvet verir. O hatasını yenecek aklı, Allah o insanın ruhunda oluşturur.
Bu nedenle hatasını düzeltmek isteyen insanın ilk yapacağı ‘Allah'a güvenip dayanmak’ olmalıdır. Nefsine karşı dürüst ve samimi yaklaşmak, bu konuda elinden gelen tüm çabayı göstermek ve Allah'ın kendisine yardım edeceğinden kesin emin olmak...
Sonrasında, Allah'ın insanlardan, ‘güçlerinin yetmeyeceği bir şeyi istemeyeceğini’ asla unutmamalıdır. Eğer Allah insanın karşısına çözmesi gereken bir konu, düzeltmesi gereken bir hata, yenmesi gereken bir özellik çıkartıyorsa, o kişiye mutlaka bunu yapabilecek gücü de vermiştir. Kuran ayetlerinde bu önemli sır insanlara şöyle bildirilmiştir:
Allah, hiç kimseye güç yetireceğinden başkasını yüklemez...(Bakara Suresi, 286)
... Hiçbir nefse, gücünün kaldırabileceği dışında bir şey yüklemeyiz... (Enam Suresi, 152)
Diğer yandan da Allah, Kendi rızası için böyle bir işte sebat gösteren kullarına ‘Kendi Katından mutlak bir yardım’ da vadetmiştir:
... Kim Allah'tan korkup-sakınırsa (Allah) ona işinde bir kolaylık gösterir.(Talak Suresi, 4)
Demek ki, gerçekten zorlukla beraber kolaylık vardır.
Gerçekten güçlükle beraber kolaylık vardır.
Şu halde boş kaldığın zaman, durmaksızın (dua ve ibadetle) yorulmaya-devam et.
Ve yalnızca Rabbine rağbet et.(İnşirah Suresi, 5-8)
Allah böyle bir konuda samimi çaba harcayan kullarına, ne kadar büyük zorluklarla karşılaşırlarsa karşılaşsınlar, bunun beraberinde mutlaka bir ‘kolaylık’ yaratacağını vadetmiştir. Ve Allah kullarına, her ne olursa olsun ‘yalnızca Allah'a yönelip dönmelerini’; gerçek çözümü ancak burada bulabileceklerini hatırlatmıştır.
''Bozulma kültürü''nün küçük düşürücülüğünü görebilmek...
İnsan çocukluk yıllarında edindiği bir alışkanlığı, -üzerine gidip değiştirmediği takdirde- hayatı boyunca sürdürür. Toplumda yaygın olan ve yanlış olup olmadığı hiç sorgulanmayan pek çok alışkanlık da bu şekilde insanlar arasında yayılır.
Toplumda ‘bozulma’ olarak ifade edilen tavır da, insanlar arasında kabul görmüş olan bu alışkanlıklardan biridir. Genellikle de, eğer içerisinde bulunulan durumun ‘bozulmayı’ gerektirdiğine inanılırsa, bu tavrın uygulanmasında hiçbir sakınca görülmez.
Belki pek çok insan bu tavır bozukluğuna, daha önce hiç farklı bir bakış açısıyla bakmamıştır. Çünkü bir açıdan bakıldığında ‘bozulma’ olarak adlandırılan bu tavrın, diğer bir bakış açısından bakıldığında aslında çok küçük düşürücü olduğu görülebilecektir.
Öncelikle insanın şunu düşünmesi gerekir: Gerçekten rahatsız olacağı bir durum oluşsa bile, insanın bu durum karşısında aniden yüzünün atması, mimiklerinin bozulması, yüz hatlarının kasılması, konuşma ve bakış bozukluğu oluşması, ani bir öfkeye kapılması normal midir? Sağlam bir kişiliğe sahip olan bir insanın, son derece sıradan bir söz ya da tavır karşısında dahi, bir anda o sağlam kişiliğini kaybedip bu kadar acizleşmesi makul bir şey midir? Tek bir sözle dahi dengesinin bozulması, şahsiyetinin sarsılması, ne ruhen ne de bedenen kendine hakim olamayacak hale gelmesi, tüm yüz ve beden kontrolünü kaybetmesi şaşırtıcı değil midir? Böyle bir insanın gerçekten sağlam bir kişiliğe sahip olduğundan bahsedilebilir mi? Ya da böyle bir insanın kişilik özelliklerine güven duyulabilir mi? Elbetteki tüm bunlar, bu insanda, henüz sağlam bir kişilik özelliklerinin oluşmadığının alametleridir. Ve dolayısıyla da, elbetteki bu tavra yenilmek; rahatsız edici bir durumla karşılaşınca hemen ‘bozulmak’, çok küçük düşürücü bir davranıştır.
İnsanın ‘bozulma’ ahlakının kişiyi ne kadar küçük düşürdüğünü ve nasıl aciz bir görünüm almasına neden olduğunu anlamasının en güzel yöntemlerinden biri, bu tavrı çevresindeki insanlarda gözlemlemesidir. Çünkü insan bazen kendisini tam anlamıyla ‘dışarıdan bir gözle’ görüp değerlendiremez. Ayrıca haklı olduğunu düşündüğü noktalar da, gerçeği tam olarak analiz edebilmesini engeller. Ancak bir başkasına çok objektif ve dürüst bir bakış açısıyla yaklaşabilir. Bu nedenle bu tarz bir inceleme, çoğu zaman kişiye büyük faydalar sağlar.
Bakıldığında, belirli bir yaşa ve olgunluğa ulaşmış bir insanın, bir anda henüz kişiliği gelişmemiş küçük bir çocuğun özelliklerini göstermeye başlamasındaki ve iradesini kaybedip kontrolsüz hale gelmesindeki gariplik çok dikkat çekicidir. Hiçbir insan, dışarıdan seyrettiği böyle bir insanın konumuna düşmek istemez. Ama nedense, konu kendisi olduğunda bu tavra yenilir.
Ayrıca bu gibi insanlar sadece kendilerine yanlış bir tavır gösterildiğinde değil, alınganlıkları sebebiyle normal tavırlar karşısında da çok hızlı bir şekilde ‘bozulabilirler’. Bazen iyi niyetle yapılan bir tavır, güzellik oluşturması için söylenen bir söz, samimi bir sevgi gösterisi gibi davranışlar da, bu tür insanlar tarafından yanlış algılanarak hemen ‘bozulmaya’ neden olur.
Bu nedenle öncelikle ‘bozulma’ denilen bu tavrın, Kuran ahlakıyla hiçbir şekilde bağdaşmadığının anlaşılması çok önemlidir. Allah Kuran'da iman eden insanların, nasıl insanlarla ve nasıl tavırlarla karşılaşırlarsa karşılaşsınlar, kontrollerini kaybetmediklerini ve Kuran ahlakından uzaklaşmadıklarını bildirmiştir. Müminin böyle durumlar karşısındaki ahlakı ise ayetlerde şöyle haber verilmiştir:
O Rahman (olan Allah)ın kulları, yeryüzü üzerinde alçak gönüllü olarak yürürler ve cahiller kendileriyle muhatap oldukları zaman "Selam" derler.(Furkan Suresi, 63)
Allah'a çağıran, salih amelde bulunan ve: "Gerçekten ben Müslümanlardanım" diyenden daha güzel sözlü kimdir?
İyilikle kötülük eşit olmaz. Sen, en güzel olan bir tarzda (kötülüğü) uzaklaştır; o zaman, (görürsün ki) seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost(un) oluvermiştir.
Buna da, sabredenlerden başkası kavuşturulamaz. Ve buna, büyük bir pay sahibi olanlardan başkası da kavuşturulamaz. (Fussilet Suresi, 33-35)
Kuran'da anlatılan bu ahlak, müminin sağlam kişiliğini, asaletini ve en zor şartlarda dahi asla basitliğe meyletmediğini göstermektedir. Dolayısıyla insan, en başta Kuran ahlakının bir gereği olarak, nefsini bu yönde eğitmeli, böyle bir eksikliği kendine yakıştırmamalıdır.
Bunun yanında, yanlış bir tavır görüldüğünde, buna aynısıyla ya da daha kötüsüyle karşılık vermek çok hatalıdır. Eğer bir insan bir şeyin yanlış olduğunu görebiliyorsa, kendisine bu tavrın yapılmasından hoşlanmıyorsa, bunu başkalarına da yaptığı takdirde, o kişiye de aynı rahatsızlığı vereceğini biliyordur. İşte müminin vicdanı buna izin vermez. Sırf nefsini rahatlatmak için, böyle yanlış bir tavır göstermeyi kabul etmez.
Bir de insan, muhakkak ki hayatı boyunca çok çeşitli insan karakterleriyle karşılaşacaktır. Karşısına Kuran ahlakından uzak, cahilce davranışları olan, basit tavırlara tenezzül eden insanlar da çıkacaktır. Eğer insan, her böyle bir insanla karşılaştığında onlara uyum sağlayacak olursa, o zaman sağlam ve güvenilir bir kişilik gösterememiş olur. Halbuki müminin özelliği, nasıl bir ortama girerse girsin, nasıl insanlarla karşılaşırsa karşılaşsın kişiliğinden ödün vermemesi, Kuran ahlakını uygulayanlar dışında, kimseye uyum göstermemesidir.
Ayrıca insanın ‘bozulma’nın mantığını da iyi düşünmesi gerekir. ‘Bir insan neden ‘bozulur’? Bir kimsenin ‘bozulduğunu’ insanlardan gizlemeye gerek duymamasının ve hatta bunu iyice pekiştirecek şekilde dışa vurmasının sebebi nedir?’
İnsan çevresindeki kişilerden nefsine yönelik olumsuz bir tavır gördüğünde ‘bozulur’. Ancak bu da tüm diğer davranış bozuklukları gibi, herşeyi Allah'ın yarattığının ve insanın kaderini yaşadığının unutulmasından kaynaklanır. Hiçbir şey Allah'tan bağımsız olarak oluşamaz. Hiçbir insan, Allah dilemedikçe, bir insanı kızdıracak, rahatsız edecek, üzecek, küçük düşürecek, alay edecek bir tavırda bulunamaz. Dolayısıyla eğer insan böyle bir tavır ile karşılaşıyorsa, bunu ona Allah özel olarak göstermektedir. Demek ki o kişinin o tavırlarında, kişiyi düşündürtecek büyük hayırlar ve hikmetler vardır.
‘Bozulduklarını’ ısrarla çevrelerine hissettirmeye çalışan insanlar, genellikle bunu kin, öfke ve intikam hisleriyle yaparlar. Oysa ki eğer insanın kendisine karşı yapılan bir haksızlık ve gerçekten mağdur olduğu bir durum varsa ve kişi, karşı tarafın yaptığı bu davranışın yanlışlığını anlamasını istiyorsa, göstereceği en güzel tavır, bunu ‘Allah'a bırakmak olacaktır’. Allah sonsuz adalet sahibidir. Bir haksızlıkla karşılaştıkları zaman tevekkül edip kendisine sığınan kullarına, Allah dünyada ve ahirette sonsuz adaletiyle karşılık verecektir.
İşte müminin, bu önemli gerçeği bilmenin huzurunu yaşaması; Allah'a güvenerek, herşeyde hayır ve hikmet görerek, üzerindeki bu cahiliye ahlakını tam olarak temizlemesi gerekir. Allah Kuran'da müminleri sonsuz adaletiyle şöyle müjdelemiştir:
Gerçek şu ki, Allah zerre ağırlığı kadar haksızlık yapmaz. (Bu ağırlıkta) Bir iyilik olursa, onu kat kat kılar ve Kendi yanından pek büyük bir ecir verir. (Nisa Suresi, 40)
Allah'a döneceğiniz günden sakının. Sonra herkese kazandığı eksiksizce ödenecek ve onlara haksızlık yapılmayacaktır. (Bakara Suresi, 281)
Mehdi’nin çıkışından evvel, (her tarafı) aydınlatan kuyruklu bir yıldız doğacaktır.”(Kıyamet Alametleri, s. 200)