Ahirzaman Ve Hz. Mehdi

Kıyametin hemen yakınında anarşi ve kargaşa günleri vardır.

    Güzel Hatırlatmalar

    • "Dünyadan beş bin altı yüz yıl geçmiştir". Bu ümmetin ömrü bin (1000) seneyi geçecek, fakat bin beş yüz (1500) seneyi pek geçmeyecek.

      (Kıyamet Alametleri, Medineli Allame Muhammed b. Resul el-Hüseyni el-Berzenci, Pamuk Yayıncılık, İstanbul, 2002, s. 299)

    • Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Evlatlarımdan olan Mehdi’yi inkar eden beni inkar etmiştir.”

      (Bihar-ul Envar, c.51, s.73)

    • Eğer müşriklerden biri, senden 'eman isterse', ona eman ver; öyle ki Allah'ın sözünü dinlemiş olsun, sonra onu 'güvenlik içinde olacağı yere ulaştır.' Bu, onların elbette bilmeyen bir topluluk olmaları nedeniyledir.

      (Tevbe Suresi, 6)

    Güzel Konular

    Güzel Konular

    Hatadan sonra yaşanan pişmanlık nasıl olmalıdır...

    Hiç kimse hata yapmak istemez. Ama bu, dünya hayatındaki imtihanın önemli bir parçasıdır. İnsan pek çok konuda hata yaparak eğitilir ve çoğu zaman da, o hataları bir daha yapmamaya ancak bu şekilde karar verir.

    Hata, insanın bir parçası olduğuna göre, insanın bu konuyu da kapsamlı olarak düşünüp kendini bu duruma hazırlaması gerekir: ‘Bir hata yapıldığında, hatadan vazgeçmek nasıl olmalıdır?’, ‘insanın, yaptığı hatadan dolayı Allah'a sığınması, Allah'tan bağışlanma dilemesi nasıl olur?’, ‘Kuran'a göre hatadan pişmanlık duymanın ölçüsü nasıldır?’, ‘hata yapan insanın suçluluk duygusu içerisinde olması gerekir mi?’, ‘insan yaptığı bir hatayı düzelttikten sonra unutmalı mıdır, yoksa sürekli o hatanın ezikliğini yaşamalı mıdır?’, ‘bir insan o hatayı bir daha tekrarlamamak için nasıl tedbirler almalıdır?’, ‘hatanın telafisi nasıl olmalıdır?’

    Allah Kuran'da insanlara tüm bu soruların kesin cevaplarını vermiştir. Dolayısıyla insan bir hata yaptığında, hayatının bundan sonrasında bu konuyu nasıl değerlendirmesi gerektiğini Kuran'a göre belirlemelidir.

    ‘Bir hata yapıldığında, o hatadan vazgeçmek nasıl olmalıdır?’

    Allah'tan korkan bir insan, kendisine yaptığı yanlışın doğrusu hatırlatılır hatırlatılmaz hiç gurur yapmadan tavrını değiştirir. Bu, bir Müslüman için çok önemli bir mümin alametidir. Eğer anladığı halde anlamazdan gelirse, bile bile doğru tavrı göstermekte ağırdan alırsa, bu da onun şüpheli bir insan olduğu imajını verir. Çünkü Allah korkusu, bir insanın yanlış bir tavır içerisinde olduğu halde bunu sürdürmesine izin vermez. ‘İnsanlar ne düşünür?’, ‘küçük düşer miyim?’, ‘tavrımı hemen değiştirmekle hatamı kabullenmiş konumuna gelir miyim?’, ‘insanlara karşı itibarım zedelenir mi?’, ‘böyle yaparsam gururumu kırmış olur muyum?’ gibi insanlara yönelik hesaplar içerisine girmez. O anda yalnızca Allah Katındaki konumunu düşünür. Allah'ın rızasına uygun olmayan bir tavırdan vazgeçip, Allah'ın beğeneceği bir tavır göstereceğini bilerek sevinçle hatasını terk eder.

    İşte hatadan vazgeçmek bundan ibarettir. Karmaşık bir şey yoktur. Uzun uzun günlere, haftalara yayılması gereken bir durum yoktur. Yapılan hata her ne kadar büyük olursa olsun, insanın vazgeçmeye karar vermesiyle birlikte, Allah'ın en razı olacağı tavrı uygulamaya başlamasıyla birlikte, -Allah'ın izniyle- o hata da ortadan kalmış olur.

    Ve 'çirkin bir hayasızlık' işledikleri ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah'ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı bağışlanma isteyenlerdir. Allah'tan başka günahları bağışlayan kimdir? Bir de onlar yaptıkları (kötü şeylerde) bile bile ısrar etmeyenlerdir.(Al-i İmran Suresi, 135)

    ‘İnsanın, yaptığı hatadan dolayı Allah'a sığınması ve Allah'tan bağışlanma dilemesi nasıl olmalıdır?’

    Allah Kuran'da, ‘samimi olan kullarının kurtuluşa ereceğini’ bildirmiştir (Hicr Suresi, 40). Dolayısıyla bir hata yapıldığında, o insanı Allah'a en yakınlaştıracak olan şey de samimiyettir. Allah'a ne kadar temiz, samimi ve dürüst bir kalple yöneliyorsa, hatasını da o kadar iyi anlamış ve o kadar derinden pişman olmuş demektir. Eğer bu hata, o kişinin, Allah'ın huzurundaki aczini ve Allah'a olan muhtaçlığını çok daha iyi kavramasına vesile olmuşsa, bu da o kişinin samimiyetinin bir göstergesidir. Yaptığı hatadan dolayı Allah'tan saygıyla korkup sakınıyorsa, hesap gününde bu tavrından sorumlu tutulmaktan korkuyorsa, acz içerisinde Allah'ın lütfuna ve affediciliğine sığınıyorsa, Allah'ın izniyle Kuran ahlakına uygun bir ahlak içerisinde demektir. Böyle bir insan, Allah'ın tevbesini kabul etmesi ve kendisini affetmesi için can-ı gönülden dua eder. Bir daha aynı hatayı tekrarlamamak için Allah'a kendi içinden çok samimi olarak söz verir.

    Ancak kim işlediği zulümden sonra tevbe eder ve (davranışlarını) düzeltirse, şüphesiz Allah onun tevbesini kabul eder. Muhakkak Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (Maide Suresi, 39)

    Ancak tevbe edenler, (kendilerini ve başkalarını) düzeltenler ve (indirileni) açıklayanlar(a gelince); artık onların tevbelerini kabul ederim. Ben, tevbeleri kabul edenim, esirgeyenim. (Bakara Suresi, 160)

    Kötülük işleyip bunun ardından tevbe edenler ve iman edenler; hiç şüphesiz Rabbin, bundan (tevbeden) sonra elbette bağışlayandır, esirgeyendir. (Araf Suresi, 153)

    ‘Kuran'a göre, hatadan pişmanlık duymanın ölçüsü nasıl olmalıdır?’

    ‘Hata yapan insanın suçluluk duygusu içerisinde olması gerekir mi?’

    ‘İnsan yaptığı bir hatayı düzelttikten sonra unutmalı mıdır, yoksa sürekli olarak o hatanın ezikliğini yaşamalı mıdır?’

    İman etmeyen insanlar ile Allah'tan korkan müminlerin hata karşısında yaşadıkları rahatsızlık çok farklıdır. İman etmeyen kimi insanlar, bir hata yaptıklarında, üzerinde tek bir saniye dahi düşünmeden umursuzlukla hayatlarına devam edebilirler. Ne Allah'a karşı bir pişmanlık hissi, ne telafi etme isteği, ne hatadan vazgeçme arzusu ne de bir daha tekrarlamamak için tedbir alma ihtiyacı içinde olurlar.

    Müminler ise çok hassas bir vicdana sahiplerdir. Vicdanlarına uymayan en küçük bir tavır bile, manen bu durumdan müthiş rahatsız olmalarına neden olur. Allah'tan saygıyla korktukları için, Allah'ın razı olmayabileceği bir tavır göstermiş olma ihtimallerinden dolayı ciddi şekilde tedirgin olurlar. Ancak bu rahatsızlıklarını ve tedirginliklerini yine Allah'a sığınarak, Kuran ahlakıyla hareket ederek ortadan kaldırırlar. Cahiliye insanlarında olduğu gibi, tedirgin oldukları için ruhsal bir bunalıma girmezler. Hatalarını duygusal bir bakış açısıyla değerlendirip üzüntüye, sıkıntıya, karamsarlığa ya da umutsuzluğa kapılmazlar. Bu tedirginlikleri, onlarda yalnızca çok derin ve şiddetli bir pişmanlık hissi oluşturur. Ancak bu, ‘şeytani’ değil, ‘rahmani bir pişmanlık’tır.

    Kimi cahiliye insanları ‘pişmanlık’ denilince bunun, ‘insanın içine kapanması, çevresindeki insanlardan uzaklaşması, bitmeyen bir suçluluk hissiyle yaşaması, bunalıma girmesi ve hayatının geri kalanında sürekli olarak bu hatasının acısını çekmesi’ olduğunu sanırlar. İşte bu ‘şeytani bir pişmanlık’ şeklidir. Ve bu pişmanlığın devamında, o hatanın düzeltilmesi de söz konusu değildir. Sadece şirke dayalı bir pişmanlığın sıkıntısı yaşanır.

    Müminler ise yaşadıkları derin pişmanlık ile birlikte, çok üst bir samimiyet elde ederler. -Allah'ın izniyle-, Allah'a daha da yakınlaşırlar, Allah'a daha da derinden dua ederler. İman coşkuları, Kuran ahlakını yaşamaktaki kararlılıkları, Allah'a olan bağlılıkları, ahirete olan inançları, Allah korkuları çok daha fazla artar. Her konuda çok daha iyi olmak için çok daha samimi kararlar alır, çok daha fazla çaba harcayacak bir şevk ve enerji kazanırlar.

    Cahiliye insanları, herşeyi Allah'ın yarattığını düşünmedikleri ve kadere iman etmedikleri için, hayatlarının sonuna kadar yaşadıkları pişmanlık hissinden ve suçluluk duygusundan kurtulamazlar. “Eğer şöyle yapmamış olsaydım, bugün bu durumlar oluşmazdı”, “Şu kişi bana şöyle yapmamış olsaydı, ben şimdi çok farklı bir durumda olurdum” gibi, halihazırdaki durumlarına hiç bir faydası olmayacak varsayımlar üzerinde düşünüp, üzülüp dururlar.

    Müminler ise her hatalarından ders alırlar. Onlar da, “Şimdiki aklım olsaydı asla öyle düşünmezdim ya da öyle davranmazdım” derler ama olayların, Allah o şekilde dilediği için ve kaderde o şekilde olması gerektiği için öyle gerçekleştiğini hiç unutmazlar. Defalarca aynı tarihe döndürülseler, her seferinde de olayların aynı şekilde gerçekleşeceğini bilirler.

    Dolayısıyla müminlerin yaşadığı pişmanlıkta ‘şirk yoktur’. Kendilerini kınarken, nefislerini eleştirirken ve yaptıklarından dolayı pişmanlık duyarken, bunların tümünün kaderde olduğu için o şekilde gerçekleştiğini unutmazlar. Bu nedenle de cahiliye insanlarında olduğu gibi, ‘kurtulamadıkları bir suçluluk hissiyle yaşamazlar’. Yaşadıkları pişmanlık da, “Nasıl yaptım?”, “Neden yaptım?”, “Keşke yapmasaydım...” gibi Kuran dışı mantıklara dayalı değildir. Herşeyin, yalnızca Allah öyle dilediği için yaratıldığının şuurundadırlar. En büyük hataları da yapmış olsalar, en büyük zararlara da yol açmış olsalar, tüm bunları Allah'ın yarattığını, hepsinin kaderin bir parçası olduğunu ve hepsinde insanlar için pek çok hayır ve hikmet olduğunu bilirler. Bu nedenle de o hatadan sonrasındaki hayatlarını suçluluk ve eziklik hisleri içerisinde geçirmezler. Hem Allah'tan korkarak hem de Allah’ın rahmetini umarak, samimi olduklarını bilerek, ellerinden gelenin en iyisini yapmak için sürekli olarak çaba harcarlar.

    Elbetteki yaptıkları hataları unutmazlar. Ancak bu ‘unutamamalarından’ kaynaklanmaz. İmanın ve Allah korkusunun bir gereği olarak, hataları, müminlerin çok daha iyi olmalarına vesile olur. Müminler de hatalarını işte bu sebeple unutmazlar. Bir konuda belki bir kez hata yaparlar ama hayatlarının sonuna kadar o hatayı hatırlarında tutarak, o olaydan aldıkları dersten istifade ederek benzer bir tavır göstermekten sakınırlar.

    Cahiliye insanları ise tevekkül edemedikleri, kadere ve Allah'ın herşeyi hayırla yarattığına inanmadıkları için, hatalarını unutmayı isteseler de başaramazlar. Hayatlarının sonuna kadar hep o hatalarının etkisinde kalarak; onun suçluluğu ve ezikliğiyle yaşarlar.

    Doğrusu, temizlenip arınan felah bulmuştur;(A’la Suresi, 14)

    (Savaştan) Geri bırakılan üç (kişiyi) de (bağışladı). Öyle ki, bütün genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar gelmişti, nefisleri de kendilerine dar (sıkıntılı) gelmişti ve O’nun dışında (yine) Allah’tan başka bir sığınacak olmadığını iyice anladılar. Sonra tevbe etsinler diye onların tevbesini kabul etti. Şüphesiz Allah, (yalnızca) O, tevbeleri kabul edendir, esirgeyendir. (Tevbe Suresi, 118)

    ‘Bir insan o hatayı bir daha tekrarlamamak için nasıl tedbirler almalıdır?’

    Allah insana akıl, vicdan, irade ve muhakeme gücü vermiştir. Samimi olan her insana, bu özelliklerin kapısı sonuna kadar açılır. Gönülden iman eden, Allah'tan saygıyla korkan bir insan, yaptığı hatanın ardından, aklı ve vicdanıyla, eksik ve kusurlu olduğu yönlerini tüm detaylarıyla görüp kavrar. Allah korkusundan kaynaklanan güç ve iradeyle bu konuda müthiş bir titizlik gösterir. Karşısına çıkan her olayla elinden gelenin en iyisini yapmaya, Kuran ahlakına en uygun ahlakı uygulamaya çalışır. Allah'ın razı olmayacağı ahlaktan sakınmada çok kararlıdır. Vicdanının uyarılarına hemen kulak verir. Kuran'a uygun olmayacağını gördüğü bir tavırda bulunmaktan hemen Allah'a sığınıp sakınır.

    Bu insan yalnızca daha önce yaptığı hatalardan ders almakla kalmaz, aklını ve vicdanını kullanarak yapabileceği muhtemel hataları da düşünüp önceden değerlendirir. Nefsini bu yönde gözden geçirir; eksik olduğu yönlerini tespit eder ve bu konularda kendisini önceden eğitmeye çalışır. Çevresindeki insanların tecrübelerinden, hatalarından, hatırlatmalarından da ders alır. İnsanları iyi, kötü, güzel ve eksik yönleriyle iyi analiz eder; ve gördüğü kusurları, kendisi daha o hataya düşmeden, kendi üzerinde kontrol edip düzeltir. Kuran'da bildirilen ayetler doğrultusunda, her insanın nefsinde bulunan eksiklikleri öğrenir. Bunların Kuran'da bildirilen çözümlerini tespit eder ve kendi nefsini bu şekilde eğitir.

    Nefsinde özellikle belirli bir konuda bir sorun tespit ediyorsa; özellikle bir konuda nefsinin azgın olduğunu hissediyorsa, bu durumda da o konu üzerinde ‘ihtisas çalışması’ yapar. Örneğin tespit ettiği eksiklik gurursa, nefsini iyice ezip eğittiğine samimi kanaati gelene kadar, gururunu ezecek davranışlarda bulunur. Öfkeye karşı bir eğilim hissediyorsa, sürekli olarak alttan almanın, hoşgörülü, ılımlı, affedici olmanın denemelerini yapar. Kıskançlığa yatkın olduğunu düşünüyorsa, nefsini ezip hep önceliği başkalarına veren, onları onore eden, onları önplana çıkaran tavırlara yönelir.

    Eğer bir insan, bu kadar samimi bir gayretle kendini eğitmeye çalışıyorsa, Allah'ın izniyle Rabbimiz ona bu samimiyetinin karşılığını hem dünyada hem de ahirette verecektir. Allah nefsine karşı o kişiye yardım edecek ve umulur ki samimiyetle yaptığı hatalarını inşaAllah bağışlayacaktır.

    Allah, hiç kimseye güç yetireceğinden başkasını yüklemez. (Kişinin nefsinin) Kazandığı lehine, kazandırdıkları aleyhinedir. "Rabbimiz, unuttuklarımızdan veya yanıldıklarımızdan dolayı bizi sorumlu tutma. Rabbimiz, bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Rabbimiz, kendisine güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize taşıtma. Bizi affet. Bizi bağışla. Bizi esirge, Sen bizim Mevlamızsın. Kafirler topluluğuna karşı bize yardım et." (Bakara Suresi, 286)

    ‘Hatanın telafisi nasıl olmalıdır?’

    Bir hatanın en güzel telafisi, yine ‘Allah'a karşı olan samimiyettir’. Allah'a karşı samimi olan bir insan, Allah'ın izni ve yardımıyla çevresindeki insanlara karşı da tavrını en güzel şekilde telafi edebilir. Çünkü Allah'tan korkup sakınan bir insana Allah, hatasını telafi edebileceği en güzel imkanları ve fırsatları yaratır. Allah korkusu o kişinin yüzünde derin bir nur ve samimiyetle ortaya çıkar. Allah'tan korkan bir müminin yüzündeki bu samimi ifade, çevresindeki insanlara güven vermek ve kalplerinde sevgi, saygı oluşturmak için yeterlidir. Dolayısıyla en etkili telafi, müminin kendi kalbinde Allah'a karşı olan samimiyetiyle elde edebileceği telafidir.

    Elbetteki mümin hangi konuda hatalı bir tavır gösterdiyse, bunun tam tersi eylemlerle, güzel söz ve tavırlarla da bu güveni, saygıyı ve sevgiyi sürekli olarak beslemeli, hatasından samimi olarak pişman olduğunu ve Allah'tan korktuğunu Kuran ahlakına uygun tavırlarıyla müminlere göstermelidir.

    Güzellik yapanlara daha güzeli ve fazlası vardır... (Yunus Suresi, 26)

    Ancak tevbe eden, iman eden ve salih amellerde bulunup davranan başka; işte onların günahlarını Allah iyiliklere çevirir. Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir. (Furkan Suresi, 70)

    İşte bunlar; yaptıklarının en güzelini kabul ederiz ve kötülüklerinden geçeriz; (bunlar) cennet halkı içindedirler. (İşte bu,) Onlara va'dolunan doğru bir vaaddir. (Ahkaf Suresi, 16)

    ... Şüphesiz iyilikler, kötülükleri giderir. Bu, öğüt alanlara bir öğüttür. (Hud Suresi, 114)

    Zihninizde, çevrenizdeki insanlarda görmek istediğiniz 'çok iyi ve ideal bir insan' hayal edin. İşte siz de, tam olarak o şekilde olun.

    Her insanın zihninde ‘iyi ve ideal bir insan modeli’ vardır. Sevdiği, birlikte vakit geçirdiği, arkadaşlık ettiği tüm insanlarda bu modeli görmek ister. Ancak üzerinde pek durmadığı konu ise, ‘çevresindeki bu insanların da onda aynı ideal insan modelini arıyor olabilecekleri’dir.

    Her insan karşısındaki kişinin çok anlayışlı, olgun, dengeli, tutarlı, sağlam karakterli, vefalı, dürüst biri olmasını ister. Her ne olursa olsun hiç kızmasın, öfkesine kapılmasın, kırıcı sözler söylemesin, alttan alsın, sabırlı olsun, affetsin, hoşgörsün ister. Zor anlarında, sıkıntıya düştüğünde onu yanlız bırakmasın, elinden gelen her türlü yardımı yapsın ama asla minnet altında bırakmasın, çok fedakar olsun, gerekirse hiç düşünmeden kendinden ödün versin ister. Alabildiğine akıllı, vicdanlı, adil, merhametli, yumuşakbaşlı, muhlis, güzel sözlü, güzel üsluplu olsun, detayları görebilsin, kendisini karşı tarafın yerine koyup düşünebilsin, halden anlasın ister. Önceliği kendine değil hep sevdiğine versin, sevdiği insanların mutluluğunu, huzurunu, rahatını, konforunu ve isteklerini kendininkilerden üstte tutsun ister. Kendi haklılığını değil sevdiklerinin haklılığını arasın, kendi gururunu, enaniyetini muhafaza etmenin peşinde olmasın, bunun yerine hep karşı tarafı önplana çıkaran, onları onore eden ve onları yücelten bir ahlakı olsun ister.

    İman etsin ya da etmesin her insanın ruhunda böyle mükemmel bir insan arayışı vardır. Ancak insan çoğu zaman, sadece kendisinin böyle bir beklenti içerisinde olduğu yanılgısına kapılır. Dünyadaki tüm diğer insanların da, karşılarındaki insanlarda aynı şekilde bu tür özellikler arayacağını çok düşünmez. Oysa ki kendisi tam olarak neler bekliyorsa, karşısındaki insanlar da ondan tam olarak aynı ahlak özelliklerini bekliyorlardır.

    Ancak nefisdeki bencil tutku nedeniyle, -Kuran ahlakını gereği gibi düşünmeyen insanlar- yalnızca kendi beklentilerini önemli görürler. İnsanlarla aralarındaki karşılıklı sevgi, saygı, dostluk, yakınlık, güven, sadakat gibi değerlerin oluşması için, her iki tarafın da bu ahlakı göstermesi gerektiğini düşünmezler. “Bana karşı anlayışlı olunsun”, “Bana karşı sevgide, saygıda, güvende bir kusur olmasın”, “Bana karşı affedici, hoşgörülü ve toleranslı olunsun”, “Bana karşı en yumuşak, en rahatlatıcı, en güzel üslup kullanılsın” gibi isteklerine saplantı derecesinde önem verirler. Ama beraberlerindeki insanlar bunlardan sadece birini talep ettiklerinde bile, bunun abartılı ve gereksiz bir talep olduğunu; kendilerinin zaten yeterince olumlu tavır gösterdiklerini ve buna rağmen kendisinden şüphe duyulmasının ise rahatsız edici olduğuna kanaat getirirler. Bunun sonucunda da, gereksiz gördükleri bu tarz talepleri yerine getirmede son derece isteksiz ve ağırdan alan bir tutum sergilerler. Ya da, gerçekten karşılarındaki insanların bu tür beklentilerini haklı bulsalar bile, bu durumda da, “Önce o bana bu şekilde davransın, sonra zaten ben de ona istediği gibi davranırım” gibi bir mantık yürütürler.

    İşte bu, insanların bencilliklerinden kaynaklanan bir yaklaşım tarzıdır. Oysa ki insanın, kendisi nasıl bir insan arıyorsa, kendisinin de aynı insan modelini yaşaması gerekir. Eğer kendi yaşadığını doğru buluyorsa, o zaman karşısında da kendisi gibi bir insan olmasından rahatsız olmaması gerekir. Örneğin kendisi düşüncesiz, patavatsız, öfkeli, bencil, enaniyetli, sert üsluplu, hoşgörüsüz bir insansa ve ona göre, madem ki bu özelliklerin bir mahsuru ya da zararı yoksa; o zaman dost olacağı bir insanın da bu ahlaka sahip olmasında bir sakınca görmemesi gerekir. Ama ne var ki bu tür bir insan, karşısındaki kişinin bu özelliklere sahip olmasını hiç ama hiç istemez. Oysa eğer hoşgörüyü, merhameti, nezaketi, anlayışlı, sabırlı olmayı güzel gören bir insansa, o zaman bu durumda da bunları önce kendinin uygulaması gerekir.

    Bu konuya dair örnekler toplumda sıklıkla yaşanır. Ancak cahiliye toplumlarında, her insanın kendine ait kuralları, ahlak anlayışı, doğru ve yanlışları olduğu için, ortak bir noktada karşılıklı uzlaşmaya varabilmeleri ve bunun sonucunda da insanların aradıkları ideal insan modeline kavuşabilmeleri mümkün olmaz.

    Ancak Müslümanlar açısından bu durum çok farklıdır. Tüm Müslümanların tek ve ortak bir ölçüleri vardır, o da Kuran'dır. Ve insanın nefsindeki ideal insan modeli de, Kuran'da anlatılan Müslüman ahlakıdır. Dolayısıyla müminlerin aradıkları insan, Kuran'da anlatılan ‘en takva insan’ modelidir. Ve bir kişi, karşısındaki kimseden bu özellikleri talep ettiğinde, karşı tarafın bu isteklere itiraz etmesi, ağırdan alması ya da bu talepleri gereksiz bulması gibi ihtimaller söz konusu olmaz. Çünkü bunlar Kuran ahlakının gereklilikleridir.

    Dolayısıyla eğer mümin Kuran'a tam olarak uyarsa, Allah'ın izniyle, zihnindeki bu ideal insan karakterine ve ahlakına sahip olabilir. Aynı şekilde karşısındaki insanlarda aradığı güzel ahlakı da, yine müminlerde kolaylıkla bulabilir.

    Müminler açısından burada dikkat edilmesi gereken konu, asla ‘kendilerini yeterli görmemeleri’ ve ‘ne kadar güzel ahlak gösterirlerse göstersinler, her zaman her konuda herşeyin daha iyisi olabileceğini’ unutmamalarıdır. Bir insan gerçekten çok merhametli, çok dürüst, çok çalışkan, çok sevgi dolu ya da çok kalender olabilir. Ama her zaman için daha merhametli, daha dürüst, daha çalışkan, daha sevgi dolu ya da daha kalender olabilir. Çünkü kendisi de, karşısındaki insan ne kadar iyi olursa olsun, pek çok konuda o kişinin daha da iyi olması talebi içeresinde olabilir. Dolayısıyla Müslümanın, kendisi gibi, çevresindeki müminlerin de bu tür beklentileri olmasını çok normal karşılaması gerekir.

    Müminler açısından unutulmaması gereken bir başka önemli konu ise, ‘kişinin bu ideal ahlakı önce başkalarının kendisine göstermesini beklemektense, ilk önce kendisinin uygulaması’dır. Bunun kendisi için olduğu kadar, başkaları için de önemli bir ihtiyaç olduğunu kavramasıdır. Ve madem ki insan bu ‘ideal ahlakı’ tüm detaylarıyla bilmektedir ve bunu bir insanla dost olmak açısından çok önemli görmektedir; aynı şekilde karşısındaki insanların da onunla dost olmak, ona güven duyabilmek, onu daha derin bir sevgiyle sevebilmek için onda tüm bu detayları arayacaklarını bilmesidir. Ve bunun ne kadar haklı ve gerekli bir talep olduğunu anlayarak, -Allah rızası için- bir an önce tüm insanlara örnek oluşturacak şekilde, bu ideal insan ahlakını önce kendisi yaşamalıdır.

    Allah'ın izniyle, zaten bir kişi Allah için Kuran'da bildirilen tüm güzel ahlak özelliklerini yaşadığında, inşaAllah Allah, ona karşılık olarak, çevresindeki insanlarda da güzellik, iyilik ve nimet yaratarak lütufta bulunacaktır.

    (Allah'tan) Sakınanlara: "Rabbiniz ne indirdi?" dendiğinde, "Hayır" dediler. Bu dünyada güzel davranışlarda bulunanlara güzellik vardır; ahiret yurdu ise daha hayırlıdır. Takva sahiplerinin yurdu ne güzeldir. (Nahl Suresi, 30)

    Erkek olsun, kadın olsun, bir mü'min olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz. (Nahl Suresi, 97)

    'Gizli kirlere' ve 'zincirleme kirlenme'ye karşı alınması gereken temizlik önlemleri

    Kirliliğin insanlara getirebileceği zarar ve sıkıntıları bilen şuuru açık her insan için temizlik son derece önemli bir konudur. Ancak buna rağmen, tüm bu insanların da ‘kendilerine göre bir temizlik anlayışları’ vardır. Dolayısıyla da, en gelişmiş imkanlara sahip olsalar da, çok kısıtlı şartlar altında olsalar da, bu insanlar temizliği ancak kendi anlayışı çerçevesinde uygular.

    Ancak insan hayatındaki her güzel şey gibi, temizlik de ancak akıl ile kavranabilen ve akıl ile uygulanabilen bir şeydir. Bir insan ancak aklı, vicdanı ve dikkati doğrultusunda neyin temiz neyin ise kirli olduğunu fark edebilir. Aynı şekilde bir insanın kirlilikten rahatsızlık duyup duymaması da yine aklına ve vicdanına bağlıdır.

    Dolayısıyla, derin düşünmeyen, aklını, vicdanını kullanmayan, dikkati kapalı bir insanın temiz kabul ettiği bir şey, akıllı, vicdanlı ve dikkatli bir insan için aslında çok kirli ve rahatsız edici olabilir. Bu da insanların temizlik olarak bildikleri pek çok bilginin aslında yetersiz olabileceğini; ‘akıl vicdan kullanıldığında çok daha derin ve detaylı bir temizlik anlayışının elde edilebileceğini’ göstermektedir.

    Ayrıca temizlik konusunda bilinmeyen pek çok temel bakış açısı da vardır. bunlardan biri, ‘bir gizli bir de açık kirlilik şeklinde, iki türlü kirlenme olması’dır. Örneğin yere bir çöp döküldüğünde bunun kirli olduğunu ve temizlenmesi gerektiğini elbette hemen herkes bilir. Ancak bazı kirler de vardır ki, görünüşte bunları belli edecek bir alamet yoktur. Ancak belki de bu temiz sanılan yerler, görünen bir kirden çok daha kirlidir. İşte akıllı, vicdanlı ve dikkatli bir insan bu görünmeyen kirlerin de şuurunda olan, bunlardan da rahatsızlık duyan ve bunlara karşı ciddi tedbirler alan insanlardır.

    Temizlikte insanların ölçü kabul etmeleri gereken bu temel bakış açılarından bir diğeri ise ‘hijyen’dir. Örneğin bir evin sokak kapısı tozlu ya da çamurlu olmayabilir. Ve bakıldığında çok temiz, cilalı ve parlak görünebilir. Oysa ki her gün sokakta, birbirinden farklı temizlik anlayışlarına sahip olan binlerce insanın yaşadığı yerlerde vakit geçirdikten sonra ellenen sokak kapısı görünmeyen pek çok kir içermektedir. Sokak kirinin taşındığı böyle bir yere ellendikten sonra, bu kiri evin temiz yerlerine; koltuklara, perdelere, evin iç kapılarına taşımak son derece yanlıştır.

    Bir de ‘detay temizlik’ olarak adlandırılabilinecek bir temizlik anlayışı daha vardır. Kimi insanlar detaydaki kirliliğe o kadar önem vermezler. Ancak detay ile kasıt, sadece kıyıda köşede kalmış bir yerin tozlarını da almayı unutmamak anlamında değildir. İnsanların düşünmedikleri takdirde akıllarına gelmeyebilecek bazı konularda daha ciddi önlemler almak gerekebileceğidir.

    Kimi insanların temizlik konusunda yaygın olarak bilmedikleri konulardan biri de ‘zincirleme olarak oluşan kirlilik’tir. Bir insanın, kirli bir yere ellediğinde, bu kiri bir başka yere daha taşımadan ellerini hemen yıkaması esastır. Ancak çoğu zaman başlangıçtaki tek bir ihmal bu kirin, belki de bir evin on yirmi ayrı noktasına taşınmasına neden olur. Örneğin üzerindeki kıyafetlerle çok kirli bir yerden gelen ya da üzerine kirli su sıçrayan bir insan, üzerini değiştirmeden bir koltuğa oturduğunda ya da evin çeşitli yerlerine kıyafetlerini değdirdiğinde, bir anda zincirleme olarak pek çok yerin daha kirlenmesine sebep olmuş olur.

    Dünyanın pek çok yerinde temizliği hiç önemsemeyen ve kirlilikten rahatsızlık duymayan pek çok insan da vardır elbette. Bu konuda adeta beyinlerini uyuşturmuş olan bu insanlar, ciddi bir zarara uğramadıkları tardirde, özellikle de görünmeyen kirlerin temizliği üzerinde hiç durmazlar. Aynı şekilde temiz olmaktan, temiz ortamlarda, temiz eşyalarla yaşamaktan da zevk almazlar. Kısacası hayatlarında ‘temizlik ya da kirlilik’ gibi bir fark ve temiz olabilme yönünde bir talep yoktur. Onlar için akıllarını yormaları gereken böyle bir konu sanki hiç yok gibidir. Önemli olan hayatlarını sürdürebilmeleridir; ancak bunu ne şartlarda sürdürdüklerini o kadar da önemsemezler. Fakat şaşırtıcı olan, bu durumun, ellerinde çok fazla imkan olan insanlar için de geçeril olmasıdır. Bazen dünyanın en zengin, en çok imkan sahibi bir insanı da, istediği anda elindeki imkanlarla çok temiz bir ortam ve çok temiz bir hayat standardı elde edebileceği halde, içinde böyle bir nimete karşı hiçbir istek duymamaktadır.

    Bu durumun en önemli açıklamalarından biri ise elbetteki ‘temizliğin bir iman alameti olması’dır. Temizlik, Allah'ın iman edenlere bildirdiği bir emridir. Ancak Allah, müminleri ruhen de temizlikten, temiz nimetlerden, temiz ortamlardan ve temiz bir hayattan zevk alacak şekilde yaratmıştır. İnsanlardaki akıl, vicdan ve dikkat açıklığının da ancak imanla birlikte gelişmesi, Müslümanların bu konuda çok titiz bir anlayış kazanmalarına vesile olur.

    İmana dayalı bu bakış açılarından dolayı müminler için temizlik bir vakit kaybı değil, bir ibadettir. Aynı zamanda da dünya hayatının çok güzel bir nimetidir. Allah'ın insanlara temizlenebilemeleri için su, sabun gibi imkanlar yaratmış olması; gelişen teknolojiyle birlikte, sürekli olarak temizliğin kalitesini daha da artıran çeşitli elektronik cihazların artması müminler için Allah'ın çok büyük bir rahmetidir.

    Mehdi’nin çıkışından evvel, (her tarafı) aydınlatan kuyruklu bir yıldız doğacaktır.”(Kıyamet Alametleri, s. 200)