Ahirzaman Ve Hz. Mehdi
Kıyametin hemen yakınında anarşi ve kargaşa günleri vardır.
Güzel Hatırlatmalar
-
"Dünyadan beş bin altı yüz yıl geçmiştir". Bu ümmetin ömrü bin (1000) seneyi geçecek, fakat bin beş yüz (1500) seneyi pek geçmeyecek.
(Kıyamet Alametleri, Medineli Allame Muhammed b. Resul el-Hüseyni el-Berzenci, Pamuk Yayıncılık, İstanbul, 2002, s. 299)
-
Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Evlatlarımdan olan Mehdi’yi inkar eden beni inkar etmiştir.”
(Bihar-ul Envar, c.51, s.73)
-
Eğer müşriklerden biri, senden 'eman isterse', ona eman ver; öyle ki Allah'ın sözünü dinlemiş olsun, sonra onu 'güvenlik içinde olacağı yere ulaştır.' Bu, onların elbette bilmeyen bir topluluk olmaları nedeniyledir.
(Tevbe Suresi, 6)
Güzel Konular
Mümin içinden gelen her hisse teslim olmaz...
Kimi insanlar içlerinden ne gelirse, hiç düşünmeden onu hemen uygulamaya geçirirler. Akıllarından ne geçerse hemen onu düşünmeden söylerler. Davranışlarının ya da konuşmalarının doğuracağı sonuçları hesaplamaya gerek duymazlar. Öfkelenirlerse, yatıştırmaya hiç gerek duymadan kızgınlıklarını dile getirirler. İçlerinde küskünlük hissediyorlarsa, bunu hemen açığa vururlar. Rahatsız oldukları bir durum oluştuğunda, buna bozulduklarını hemen karşı tarafa hissettirirler. Ağlama hissi gelirse ağlarlar. Hüzünlenme, ümitsizliğe kapılma ya da alınganlık telkinleri gelirse, hemen bu ruh hallerine geçerler.
İşte müminin bir farkı burada ortaya çıkar. Mümin her içinden geleni yapmaz. Çünkü ‘içinden gelen’ demek, ‘nefsin istekleri’ demektir. Mümin bunları önce Kuran ile değerlendirir ve eğer ancak Kuran ahlakına uygun bir tavırsa uygular. Zira mümin, kendini nefsinin kontrolüne bırakmış bir insan değildir. Nefsi onu değil, o nefsini yönetir.
Dolayısıyla iman eden bir insan, içinde öfke hissi duyduğunda öfkelenmez. Kıskançlık hissi gelince kıskanmaz. Darılma arzusu gelince küskünlüğe kapılmaz. Enaniyet hissi gelince, büyüklenen bir tavır göstermez. Gurur yapma isteği gelirse, gururuna yenik düşmez.
Eğer içinde bunlara benzer, nefse ait kötü bir duygu hissediyorsa, müminin yapacağı şey mutlaka ‘Allah'a sığınmak’tır. Allah'a sığınır, içinden gelen yanlış hisleri yener ve bunun yerine Kuran ahlakına göre uygulanması gereken davranışları uygular.
Bu, mümin ahlakındaki çok önemli bir üstünlüktür. Müslümanın nefsini bu şekilde kontrol edebilmesi ise, şüphesiz ki Allah'a karşı duyduğu içli sevgi ve derin korku vesilesiyle mümkün olur. Çünkü nefis, -akıl ve vicdan kullanılmadığı takdirde- insan üzerinde gerçekten etki sahibidir. Allah nefsi, -dünya hayatındaki imtihanın bir gereği olarak- bu şekilde yaratmıştır. Allah korkusu olmayan, ahirete inanmayan insanların, nefisleriyle mücadele edebilecek, ondan gelecek telkinlere karşı koyabilecek ve onu yenebilecek güçleri yoktur. Nefislerinin tam kontrolüne girmişlerdir. Ve hayatlarının akışını, nefislerinin belirlemesine bırakmışlardır.
Müminler ise Hz. Yusuf (a.s.)’ın, "(Yine de) Ben nefsimi temize çıkaramam. Çünkü gerçekten nefis, -Rabbim'in kendisini esirgediği dışında- var gücüyle kötülüğü emredendir. Şüphesiz, benim Rabbim, bağışlayandır, esirgeyendir." (Yusuf Suresi, 53) sözleriyle dile getirdiği gerçeğin tam olarak şuurundadırlar. Bir şeyin içlerinden geliyor olmasının, o hisse teslim olmak için bir mazeret olmadığını bilirler. Allah'ın kendilerini, akıl kullanmaktan, vicdana uymaktan, Kuran ahlakını yaşamaktan sorumlu tutacağını bilirler. Bu nedenle de nefis ne kadar zorlarsa zorlasın, içlerinden gelen nefsi isteklere boyun eğmezler.
Bir kısım insanlar da, içlerinden gelen yanlış hislerin yalnızca bazısına karşı koyabilecek güçleri olduğuna; ancak bazıları karşısında da aciz olduklarına inanırlar.Örneğin böyle bir kişi, nefsi nezaketsizlik telkini verse, bunu yenebileceğine inanır. Umursuzluk, tembellik, bencillik gibi hislere de karşı koyabilecek tüm gücü olduğundan emindir. Ama öfkesini yenemediğine inanır. Ya da hüzünlendiğinde, içinden ağlama hissi geldiğinde, bunu durdurabilmek için bir şey yapamadığı kanaatindedir. Bunun manevi değil, fiziksel bir şey olduğunu; bu isteklerin vücudunun bir tepkisi olduğunu, dolayısıyla karşı koyamadığını düşünür. Bu tarzda, nefsinde, müdahale edemediği daha onlarca açık nokta olduğu kanaatindedir. “Ne yapayım, ben böyleyim, sinirlerime hakim olamıyorum”, “ Her insanın bir kusuru olur, benimki de işte bu, beni böyle kabul edin” gibi sözlerle bu düşüncelerini çevresine de kabul ettirmeye çalışır.
Fakat elbetteki bu gibi insanların tüm bu inançları baştan sona yanlıştır. Allah Kuran'da insanın nefsine kötülüğü de öğrettiğini, ancak insana bu kötülükleri yenebilecek gücü de verdiğini bildirmiştir:
Nefse ve ona 'bir düzen içinde biçim verene',
Sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun).
Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur.
Ve onu (isyanla, günahla, bozulmalarla) örtüp-saran da elbette yıkıma uğramıştır. (Şems Suresi, 7-10)
Dolayısıyla Kuran'da verilen bu bilginin aksi bir inanç içerisinde olan kimse yalnızca kendini kandırmaktadır. Gerçekten istediği takdirde, her insanın –Allah'ın dilemesiyle- nefsindeki her türlü kötülüğü, yanlışlığı, eksikliği yenebilecek bir gücü vardır. Nefsinden en şiddetle gelen ve kendisini en zorlayan telkinlerde bile, her insan için –Allah'tan korkup sakındığı takdirde- bir çıkış yolu vardır. Azmedip nefsi yenmek için çaba harcamak yerine, hemen nefse teslim olmak, ‘güç yetiremediğini’ düşünerek o eksiklikle yaşamayı kabullenmek çok büyük acizlik olur. Allah dünya hayatında insana, her şeyin doğru yolunu göstermiştir. Çözümü Kuran'da arayan her insan, bu doğru yolları kolaylıkla bulur ve hiç zorlanmadan uygulamaya geçirir.
Tüm bu bilgiler ışığında insanın şu gerçeği çok iyi kavraması gerekir: Her insan, hayatı boyunca nefsinden gelen binlerce telkinle karşılaşacaktır. İnsanın her gün, her saat, hayatını nefsinin bu onlarca isteğine göre yaşaması, onu çok tehlikeli bir çizgiye sürükler. Kişinin, içinden gelen her telkinde hemen nefsinin isteklerine kendini bırakması, insanı dünyada ve ahirette hüsrana sürükleyecek çok büyük bir hatadır. Allah nefsi, insanın, içindeki kötülüklerle mücadele etmesi için yaratmıştır. Bu nedenle insanın asla, “Bu benim huyum”, “Ben böyleyim”, “Çok mücadele ettim, başaramadım”, “Benim gücüm dahilinde değil bunlar”, “Elimden geleni yapıyorum ama nefsimdeki şu özelliği yenemiyorum” gibi çaresiz (Allah'ı tenzih ederiz) ve Kuran'da bildirilen gerçeklerle tamamen çelişen cahili üslupları hem aklından geçirmemesi hem de kullanmaması gerekir. Eğer nefsinde halen yenemediği bir kötülük varsa, mümin bunun çözümünün, ‘Allah'tan daha çok korkup sakınmasında’ ve ‘Kuran'a daha sıkı sarılmasında’ olduğunu bilmelidir. Samimiyetle bu ahlakı yaşadığında, Allah ona kötülüğü yenecek gücü lütfedecektir.
Kuran'da müminin bu konuda bilmesi gereken gerçekler şöyle bildirilmiştir:
Allah, hiç kimseye güç yetireceğinden başkasını yüklemez... (Bakara Suresi, 286)
... Hiçbir nefse, gücünün kaldırabileceği dışında bir şey yüklemeyiz... (Enam Suresi, 152)
... Kim Allah'tan korkup-sakınırsa (Allah) ona işinde bir kolaylık gösterir. (Talak Suresi, 4)
Demek ki, gerçekten zorlukla beraber kolaylık vardır.
Gerçekten güçlükle beraber kolaylık vardır.
Şu halde boş kaldığın zaman, durmaksızın (dua ve ibadetle) yorulmaya-devam et.
Ve yalnızca Rabbine rağbet et. (İnşirah Suresi, 5-8)
Zihninizde, çevrenizdeki insanlarda görmek istediğiniz 'çok iyi ve ideal bir insan' hayal edin. İşte siz de, tam olarak o şekilde olun.
Her insanın zihninde ‘iyi ve ideal bir insan modeli’ vardır. Sevdiği, birlikte vakit geçirdiği, arkadaşlık ettiği tüm insanlarda bu modeli görmek ister. Ancak üzerinde pek durmadığı konu ise, ‘çevresindeki bu insanların da onda aynı ideal insan modelini arıyor olabilecekleri’dir.
Her insan karşısındaki kişinin çok anlayışlı, olgun, dengeli, tutarlı, sağlam karakterli, vefalı, dürüst biri olmasını ister. Her ne olursa olsun hiç kızmasın, öfkesine kapılmasın, kırıcı sözler söylemesin, alttan alsın, sabırlı olsun, affetsin, hoşgörsün ister. Zor anlarında, sıkıntıya düştüğünde onu yanlız bırakmasın, elinden gelen her türlü yardımı yapsın ama asla minnet altında bırakmasın, çok fedakar olsun, gerekirse hiç düşünmeden kendinden ödün versin ister. Alabildiğine akıllı, vicdanlı, adil, merhametli, yumuşakbaşlı, muhlis, güzel sözlü, güzel üsluplu olsun, detayları görebilsin, kendisini karşı tarafın yerine koyup düşünebilsin, halden anlasın ister. Önceliği kendine değil hep sevdiğine versin, sevdiği insanların mutluluğunu, huzurunu, rahatını, konforunu ve isteklerini kendininkilerden üstte tutsun ister. Kendi haklılığını değil sevdiklerinin haklılığını arasın, kendi gururunu, enaniyetini muhafaza etmenin peşinde olmasın, bunun yerine hep karşı tarafı önplana çıkaran, onları onore eden ve onları yücelten bir ahlakı olsun ister.
İman etsin ya da etmesin her insanın ruhunda böyle mükemmel bir insan arayışı vardır. Ancak insan çoğu zaman, sadece kendisinin böyle bir beklenti içerisinde olduğu yanılgısına kapılır. Dünyadaki tüm diğer insanların da, karşılarındaki insanlarda aynı şekilde bu tür özellikler arayacağını çok düşünmez. Oysa ki kendisi tam olarak neler bekliyorsa, karşısındaki insanlar da ondan tam olarak aynı ahlak özelliklerini bekliyorlardır.
Ancak nefisdeki bencil tutku nedeniyle, -Kuran ahlakını gereği gibi düşünmeyen insanlar- yalnızca kendi beklentilerini önemli görürler. İnsanlarla aralarındaki karşılıklı sevgi, saygı, dostluk, yakınlık, güven, sadakat gibi değerlerin oluşması için, her iki tarafın da bu ahlakı göstermesi gerektiğini düşünmezler. “Bana karşı anlayışlı olunsun”, “Bana karşı sevgide, saygıda, güvende bir kusur olmasın”, “Bana karşı affedici, hoşgörülü ve toleranslı olunsun”, “Bana karşı en yumuşak, en rahatlatıcı, en güzel üslup kullanılsın” gibi isteklerine saplantı derecesinde önem verirler. Ama beraberlerindeki insanlar bunlardan sadece birini talep ettiklerinde bile, bunun abartılı ve gereksiz bir talep olduğunu; kendilerinin zaten yeterince olumlu tavır gösterdiklerini ve buna rağmen kendisinden şüphe duyulmasının ise rahatsız edici olduğuna kanaat getirirler. Bunun sonucunda da, gereksiz gördükleri bu tarz talepleri yerine getirmede son derece isteksiz ve ağırdan alan bir tutum sergilerler. Ya da, gerçekten karşılarındaki insanların bu tür beklentilerini haklı bulsalar bile, bu durumda da, “Önce o bana bu şekilde davransın, sonra zaten ben de ona istediği gibi davranırım” gibi bir mantık yürütürler.
İşte bu, insanların bencilliklerinden kaynaklanan bir yaklaşım tarzıdır. Oysa ki insanın, kendisi nasıl bir insan arıyorsa, kendisinin de aynı insan modelini yaşaması gerekir. Eğer kendi yaşadığını doğru buluyorsa, o zaman karşısında da kendisi gibi bir insan olmasından rahatsız olmaması gerekir. Örneğin kendisi düşüncesiz, patavatsız, öfkeli, bencil, enaniyetli, sert üsluplu, hoşgörüsüz bir insansa ve ona göre, madem ki bu özelliklerin bir mahsuru ya da zararı yoksa; o zaman dost olacağı bir insanın da bu ahlaka sahip olmasında bir sakınca görmemesi gerekir. Ama ne var ki bu tür bir insan, karşısındaki kişinin bu özelliklere sahip olmasını hiç ama hiç istemez. Oysa eğer hoşgörüyü, merhameti, nezaketi, anlayışlı, sabırlı olmayı güzel gören bir insansa, o zaman bu durumda da bunları önce kendinin uygulaması gerekir.
Bu konuya dair örnekler toplumda sıklıkla yaşanır. Ancak cahiliye toplumlarında, her insanın kendine ait kuralları, ahlak anlayışı, doğru ve yanlışları olduğu için, ortak bir noktada karşılıklı uzlaşmaya varabilmeleri ve bunun sonucunda da insanların aradıkları ideal insan modeline kavuşabilmeleri mümkün olmaz.
Ancak Müslümanlar açısından bu durum çok farklıdır. Tüm Müslümanların tek ve ortak bir ölçüleri vardır, o da Kuran'dır. Ve insanın nefsindeki ideal insan modeli de, Kuran'da anlatılan Müslüman ahlakıdır. Dolayısıyla müminlerin aradıkları insan, Kuran'da anlatılan ‘en takva insan’ modelidir. Ve bir kişi, karşısındaki kimseden bu özellikleri talep ettiğinde, karşı tarafın bu isteklere itiraz etmesi, ağırdan alması ya da bu talepleri gereksiz bulması gibi ihtimaller söz konusu olmaz. Çünkü bunlar Kuran ahlakının gereklilikleridir.
Dolayısıyla eğer mümin Kuran'a tam olarak uyarsa, Allah'ın izniyle, zihnindeki bu ideal insan karakterine ve ahlakına sahip olabilir. Aynı şekilde karşısındaki insanlarda aradığı güzel ahlakı da, yine müminlerde kolaylıkla bulabilir.
Müminler açısından burada dikkat edilmesi gereken konu, asla ‘kendilerini yeterli görmemeleri’ ve ‘ne kadar güzel ahlak gösterirlerse göstersinler, her zaman her konuda herşeyin daha iyisi olabileceğini’ unutmamalarıdır. Bir insan gerçekten çok merhametli, çok dürüst, çok çalışkan, çok sevgi dolu ya da çok kalender olabilir. Ama her zaman için daha merhametli, daha dürüst, daha çalışkan, daha sevgi dolu ya da daha kalender olabilir. Çünkü kendisi de, karşısındaki insan ne kadar iyi olursa olsun, pek çok konuda o kişinin daha da iyi olması talebi içeresinde olabilir. Dolayısıyla Müslümanın, kendisi gibi, çevresindeki müminlerin de bu tür beklentileri olmasını çok normal karşılaması gerekir.
Müminler açısından unutulmaması gereken bir başka önemli konu ise, ‘kişinin bu ideal ahlakı önce başkalarının kendisine göstermesini beklemektense, ilk önce kendisinin uygulaması’dır. Bunun kendisi için olduğu kadar, başkaları için de önemli bir ihtiyaç olduğunu kavramasıdır. Ve madem ki insan bu ‘ideal ahlakı’ tüm detaylarıyla bilmektedir ve bunu bir insanla dost olmak açısından çok önemli görmektedir; aynı şekilde karşısındaki insanların da onunla dost olmak, ona güven duyabilmek, onu daha derin bir sevgiyle sevebilmek için onda tüm bu detayları arayacaklarını bilmesidir. Ve bunun ne kadar haklı ve gerekli bir talep olduğunu anlayarak, -Allah rızası için- bir an önce tüm insanlara örnek oluşturacak şekilde, bu ideal insan ahlakını önce kendisi yaşamalıdır.
Allah'ın izniyle, zaten bir kişi Allah için Kuran'da bildirilen tüm güzel ahlak özelliklerini yaşadığında, inşaAllah Allah, ona karşılık olarak, çevresindeki insanlarda da güzellik, iyilik ve nimet yaratarak lütufta bulunacaktır.
(Allah'tan) Sakınanlara: "Rabbiniz ne indirdi?" dendiğinde, "Hayır" dediler. Bu dünyada güzel davranışlarda bulunanlara güzellik vardır; ahiret yurdu ise daha hayırlıdır. Takva sahiplerinin yurdu ne güzeldir. (Nahl Suresi, 30)
Erkek olsun, kadın olsun, bir mü'min olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz. (Nahl Suresi, 97)
En tehlikeli ve en sinsi hastalıklardan biri: Aklı beğenme hastalığı
Her insan çocukluk yaşlarının hemen ardından belirli bir eğitim süreci içerisine girer. Kişiliği zaman içerisinde sürekli olarak gelişirken; bilgisi, becerisi, yetenekleri de belirli yönlerde şekillenmeye başlar. Belirli bir yaştan sonra insan artık ailesinin ya da çevresinin desteği olmadan, yavaş yavaş kendi başına da küçük ya da büyük birtakım başarılara imza atmaya başlar. Ve zamanla bu irili ufaklı başarılar, elde edilen güzel sonuçlar, bu kişi açısından güzel bir birikim meydana getirir. Eğer bu kimse, aklı ve vicdanı açık bir kimseyse, bu durumda ahlakını da sürekli olarak geliştirip güzelleştirebilir.
İşte bu noktada insan için yepyeni bir tehlike ortaya çıkar. Şeytan bu aşamada, bu kişiyi ele geçirmek için devreye girmeye hazırlanır. Çünkü şeytan, bu şartlardaki bir insana yaklaşabileceği bir yol bulmuştur kendince. Şeytanın insanda oluşturmak istediği ‘büyüklük’ hissi için gereken zemin oluşmuş, şeytanın hileli bir şekilde kullanabileceği pek çok delil çıkmıştır ortaya. Artık geriye kalan, bu kişiyi, her yaptığı şeyi ‘kendi aklı, becerisi ve gücü’ ile yaptığına ikna edip, bu ruh halini dışa yansıtan bozuk bir ahlak anlayışına sürükleyebilmesidir. Eğer şeytan bu insanı, elde ettiği tüm güzelliklerin, başardığı her iyi şeyin, aklettiği her olumlu detayın kendisinden kaynaklandığına inandırtabilirse, kendince üstlendiği görevi büyük ölçüde yerine getirebilecektir.
İşte vicdanı yeteri kadar açık olmayan bir insan, şeytanın bu gibi telkinleri sonucunda, kimi zaman kendisi bile farkında olmadan, içinde sinsice gelişip büyüyecek bir hastalığa yakalanır. Bu hastalığın adı ‘aklı beğenmek’tir.
İlk başlarda bu hastalığın tek farkında olan şeytandır. Ancak zamanla, hastalık yavaş yavaş dışarıya bazı alametler vermeye başlar. Çevresindeki insanlar bu kişide, yakalandığı hastalığın belirtilerini birer birer görmeye başlarlar. Çoğu zaman, ‘yalnızca kendi aklına güvenme, daima haklı olduğuna inanma, sadece kendi teşhislerini esas alma, herkese kendi dediklerini yaptırmaya çalışma, son sözü söylemenin takıntı haline gelmesi, başkalarının fikirlerine tabi olamama’ gibi belirtiler giderek bu kişilerde yoğunlaşmaya başlar. İşte artık hastalık ilerlemiş, kişinin tüm benliğini sarmış ve bedenini ele geçirmiştir.
Ancak hastalığın dışarıya bu kadar çok alamet vermesinin iyi bir yanı da, her ne kadar ilerlemiş de olsa, insanlar tarafından çok açık bir şekilde fark edilebilir hale gelmiş olmasıdır. Çünkü bu şekilde hastalığın teşhis edilebilme ve bunun sonucunda da tedavi edilebilme imkanı oluşur.
Fakat bu konuda unutulmaması gereken önemli bir bilgi daha vardır: Aklı beğenme hastalığının, yalnızca akıllı, yetenekli, becerikli, başarılı insanlarda görülebilen bir bozulma olduğu sanılmamalıdır. Dünyanın en medeniyetten en uzak yerinde, hiçbir kültüre, görgüye, bilgiye sahip olmayan bir insan da, hayatını sokaklarda bomboş yatarak, kendine zarar vererek, hiçbir konuda hiçbir emek vermeden yaşayan insanlar da bu hastalığa çok kolaylıkla yakalanabilmektedirler. Üstelik bu hastalığı çok derin ve köklü bir şekilde de yaşayabilmektedirler. Bu insanlar da, yazının başında anlatılan başarılı, yetenekli, hayatın her alanında yükselen bir insanda olduğu gibi, akıllarından, kültürlerinden, bilgi seviyelerinden, kararlarından, inançlarından, alışkanlıklarından çok emin olabilmekte; ve bu konuda kendilerinden başka hiçbir kimsenin sözüne itibar etmeyecek kadar kendilerine güvenebilmektedirler.
İşte bu tablo, bu hastalığın nasıl bir müsibet olduğunun daha iyi anlaşılabilmesi açısından çok ibret verici ve düşündürücüdür.
Bu durum, şeytanın bir insanı gerçek konumunun tam zıttına dahi inandırtabilecek kadar sinsi bir oyun ve kandırmaca içerisinde olduğunu göstermektedir.
Ve bu durum aynı zamanda da, dünyanın en aciz insanında da, en kibirli insanında da nefsin etkisinin aynı olabildiğini; insanın, nefsinin kandırmacalarına uyması sonucunda ne kadar büyük bir gaflete kapılabileceğini ortaya koymaktadır.
Çözüm ise, elbetteki her konuda olduğu gibi yalnızca Kuran’dadır. Kuran insana, Allah'ın büyüklüğünü ve bu duruma karşılık insanın içerisinde bulunduğu aczi çok açık bir şekilde göstermektedir. Kuran ahlakını tam olarak yaşayan bir insan, Allah'ın izniyle asla aklını beğenip büyüklenme hastalığına yakalanmayacaktır. Bu konuda anlık bir gaflet yaşasa bile, hemen akabinde Allah'ın kudretini bilerek acizliğini ve muhtaçlığını hatırlayarak Rabbimiz'in gücüne teslim olacaktır.
Peygamberler bu konuda müminler için çok güzel birer örnektir. Peygamberler Allah’ın lütfetmesiyle dünyanın en güzel ahlaklı insanlarıdırlar. Ancak bu güzel özelliklerine rağmen, asla Rabbimiz'e karşı olan acizliklerini de unutmamış olan insanlardır. Bütün bu güzel ahlaklarına, üstün yönlerine, keskin akıllarına, elde ettikleri başarılara rağmen, peygamberler aynı zamanda da dünyanın en tevazulu, en teslimiyetli, en yumuşakbaşlı ve en mülayim insanlarıdır. Onların bu üstün ahlakı, akıl beğenme hastalığından sakınmak isteyen tüm Müslümanlar için çok güzel birer örnektir.
İnsanın aczini bilmesi, Allah'ın büyüklüğünü kavramasıyla mümkündür. Herşeyi ona veren, lütfeden yalnızca Allah'tır. O halde insan, sahip olduğunu zannettiği maddi manevi ne varsa, bunların hiçbirinin aslında kendisinden olmadığını unutmamalıdır. Herşey zaten Allah'ındır; Allah'a aittir. İnsanın ‘akıl’ dediği ve akledebildiğinde de çok beğendiği sonuçlar, yalnızca Allah'ın birer yaratmasıdır. Allah'ın sonsuz aklının insanda tecelli etmesidir. Öyleyse insanın yapması gereken aklını beğenmek değil, yalnızca aczini bilerek ve tevazuyla Allah'a olan şükrünü ve teslimiyetini göstermeye çalışmak olmalıdır.
Mehdi’nin çıkışından evvel, (her tarafı) aydınlatan kuyruklu bir yıldız doğacaktır.”(Kıyamet Alametleri, s. 200)