Ahirzaman Ve Hz. Mehdi

Kıyametin hemen yakınında anarşi ve kargaşa günleri vardır.

    Güzel Hatırlatmalar

    • "Dünyadan beş bin altı yüz yıl geçmiştir". Bu ümmetin ömrü bin (1000) seneyi geçecek, fakat bin beş yüz (1500) seneyi pek geçmeyecek.

      (Kıyamet Alametleri, Medineli Allame Muhammed b. Resul el-Hüseyni el-Berzenci, Pamuk Yayıncılık, İstanbul, 2002, s. 299)

    • Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Evlatlarımdan olan Mehdi’yi inkar eden beni inkar etmiştir.”

      (Bihar-ul Envar, c.51, s.73)

    • Eğer müşriklerden biri, senden 'eman isterse', ona eman ver; öyle ki Allah'ın sözünü dinlemiş olsun, sonra onu 'güvenlik içinde olacağı yere ulaştır.' Bu, onların elbette bilmeyen bir topluluk olmaları nedeniyledir.

      (Tevbe Suresi, 6)

    Güzel Konular

    Güzel Konular

    Karşı tarafı sözle yenmiş olmak, her zaman bir kazanç değildir; bazen de güzel olan yenilmektir...

    İnsan biriyle bir fikir çatışması ya da tartışma içerisine girdiğinde, elde edebileceği en iyi sonucun, ‘karşı tarafa kendi fikrini kabul ettirmesi’ olduğunu düşünür. Halbuki her zaman için asıl başarı, ‘karşı tarafı yenmek’ değildir. Bazen de insanın yenilmesi, asıl olarak onun üstünlüğünü gösteren bir alamet olur.

    İnsanın nefsinde, ‘her zaman üstün gelme arzusu’ vardır. Hep kendi fikri kabul edilsin, kendi istediği şeyler yapılsın, kendi mantığı doğrultusunda hareket edilsin ister. Bir konuşmada mutlaka en son sözü söyleyen kişi kendisi olmaya çalışır. Ve böyle olduğunda da, kendince mutlu olur. Bunu, büyük bir başarı olarak görür.

    Halbuki insan çok sınırlı bir akla sahiptir. Ve insana verilen ömür de çok kısadır. İnsanın bu çok sınırlı zaman içerisinde edinebileceği bilgi, beceri ve tecrübe de aynı şekilde çok kısıtlıdır. Bu nedenle bir konuda olabilecek en sağlıklı sonuçlar, genellikle birden fazla kişinin akıllarını, bilgilerini, tecrübelerini, düşüncelerini ortaya koymalarıyla ortaya çıkar. Tüm bu birikimden çıkan ortak sonuç, insanı çok daha sağlıklı sonuçlara ulaştırır.

    Kuran'da istişare ederek, yani karşılıklı fikir alış verişi yapılarak karar vermenin, mümin ahlakının bir gereği olduğu şöyle haber verilmiştir:

    Rablerine icabet edenler, namazı dosdoğru kılanlar, işleri kendi aralarında şura ile olanlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak edenler...(Şura Suresi, 38)

    Bir başka ayette de Müslümanların, ‘sadece kendi fikirlerini esas almadıkları’, ‘sözün en güzeline uydukları’ haber verilmiştir:


    Ki onlar, sözü işitirler ve en güzeline uyarlar.İşte onlar, Allah'ın kendilerini hidayete erdirdiği kimselerdir ve onlar, temiz akıl sahipleridir. (Zümer Suresi, 18)

    İstişare etmek, başkalarının fikirlerinden de istifade etmek, sözün en güzeline uymak Kuran ahlakının bir gereğidir. Ancak istişarenin yanı sıra, bazen de insanın çevresindeki kişiler arasında kendisinden çok daha akıllı olan kimseler olur. Allah Kuran'da bu durumu, “... Biz dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Ve her bilgi sahibinin üstünde daha iyi bir bilen vardır.” (Yusuf Suresi, 76) ayetiyle insanlara haber vermiştir. Bu tür bir durumda güzel olan, bu kimselere danışmak, onların fikirlerinden istifade etmeye çalışmaktır. Böyle bir insana karşı üstün gelmeye, sözde ya da fikirde öne geçmeye çalışmaktansa, onun fikirlerine tabi olmak çok daha güzeldir. Bu, hem kişinin Allah'a karşı göstereceği ahlak açısından hem de sonuçta en doğru ve en isabetli fikri uygulaması açısından gösterilecek en hikmetli tavırdır.

    Dolayısıyla insanın içindeki, ‘sürekli olarak galip gelme arzusu’ doğru bir istek değildir. Çoğu zaman güzel olan, insanın ‘yenilmesi’ yani ‘karşı tarafın fikirlerine tabi olması’dır. Ki bu da zaten ‘yenilmek’ değildir. Sözde yenilgi gibi görünen bu durum, aslında o kişiyi yücelten bir durumdur.

    Ancak elbetteki bazen de bu insan, yanındaki birçok kişiden daha akıllı, daha vicdanlı, daha çok detay görebilen ve daha tecrübeli bir kimse olabilir. Böyle bir durumda, kendisine verilen fikirlere, yanlış olduğunu bile bile uyması elbetteki beklenemez. Ama insan günlük hayatı içerisinde her iki tarafın da makul fikirler öne sürdüğü ve bu fikirlerin en az %50’ye 50’lik bir oranda doğru olduğu pek çok durumla karşılaşır. İşte bu tür durumlar, insanın tevazusu, güzel ahlakını göstereceği anlardır. Bu tür durumlarda yenmek değil, yenilmek üstünlüktür.

    Çünkü % 50’ye 50 olan bir durumda, her iki taraf da, isterse birbirine üstünlük taslamaya, galip gelmeye, kendi fikrini kabul ettirmeye çalışabilir. Dolayısıyla bu tür bir durumda üstün geldiğini sanan insan, aslında belki de, karşı tarafın tevazusundan dolayı galip gelmiştir. Ancak içerisinde bulunduğu ruh halinden dolayı, karşı tarafın ahlakındaki bu inceliği de fark etmez. Onun için o anda önemli olan, kendi fikrini kabul ettirebilmiş olmasıdır.

    Bu gibi insanların içlerindeki bu sürekli üstün gelme ve yenme isteğinin altında ise genellikle, ‘enaniyet ve büyüklük hissi’ vardır. Yoksa çoğu zaman bu kimseler, aslında karşı tarafın getirdiği fikirlerin de en az kendilerininki kadar ya da kendilerinkinden çok daha iyi olduğunu takdir edebilirler. Ama konunun asıl olarak bu yönü üzerinde değil de, enaniyetlerine uygun olarak ‘kendi dediklerinin yapılması’ ve ‘yenme ruhu’ üzerinde dururlar.

    Halbuki bu kişinin bu isteğinin karşılanması son derece kolaydır. Çok hatalı bir fikir olmadığı sürece, çevresindeki insanlar isteseler, sürekli onun düşünceleri doğrultusunda hareket edebilirler. Herkes her konuda kendi düşüncelerinden vazgeçip sürekli bu kişiyi haklı çıkarabilir ve herkes her olayda o kişiye tabi olabilir. Ama bu, o kişi için bir kazanç olmaz. Çünkü önemli olan, kişinin kendi içindeki bu Kuran'a uygun olmayan ahlaktan kurtulmasıdır. İşte bu nedenle bu kişi için yenmekten çok, yenilmek asıl olarak ihtiyaçtır.

    Ruhundaki enaniyet hastalığı nedeniyle ve haklı çıkmadığı takdirde sorun çıkaracağı düşünüldüğü için, çevresindeki herkesin idare ettiği ve sırf bu yüzden her dediğine uyduğu biri olmuş olmak, bir üstünlük değildir. Aksine bu, bir mümin için çok küçük düşürücüdür. Kuran'a uygun olmayan bir ahlak göstermeyi mümin asla kabul etmez. Allah Kuran'da müminlerin ‘nefsin büyüklük telkininden kurtulmaları gerektiğini’ şöyle bildirmiştir:

    "İnsanlara yanağını çevirip (büyüklenme) ve böbürlenmiş olarak yeryüzünde yürüme. Çünkü Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez."(Lokman Suresi, 18)

    Öyle ki, elinizden çıkana karşı üzüntü duymayasınız ve size (Allah'ın) verdikleri dolayısıyla sevinip-şımarmayasınız. Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez.(Hadid Suresi, 23)

    Mümin, bu ahlakın yaşanmasını çok önemli görmeli ve Kuran'da bildirilen bu ahlak anlayışını gün boyu karşılaştığı her konuda, her sohbette uygulamalıdır.Sadece bir fikir çatışması olduğunda değil, herhangi bir konudan bahsedilirken, espri yaparken, gönül alırken ya da bir konuda bilgi verirken de, -Kuran'a muhalif bir durum ya da özel bir olay söz konusu değilse- hep altta kalan, son sözü söyleyene tabi olan, başkalarının fikirlerini önplana çıkarıp onlara tabi olan, karşı tarafı onore eden bir ahlak içerisinde olmalıdır. Böyle bir insan, bakıldığında ‘yenilen’ konumuna düşmüş gibi görünebilir. Ama onun için asıl kazanç işte budur. Çünkü bu, Allah'ın razı olacağı, Müslümanların beğeneceği ahlaktır.

    Zihninizde, çevrenizdeki insanlarda görmek istediğiniz 'çok iyi ve ideal bir insan' hayal edin. İşte siz de, tam olarak o şekilde olun.

    Her insanın zihninde ‘iyi ve ideal bir insan modeli’ vardır. Sevdiği, birlikte vakit geçirdiği, arkadaşlık ettiği tüm insanlarda bu modeli görmek ister. Ancak üzerinde pek durmadığı konu ise, ‘çevresindeki bu insanların da onda aynı ideal insan modelini arıyor olabilecekleri’dir.

    Her insan karşısındaki kişinin çok anlayışlı, olgun, dengeli, tutarlı, sağlam karakterli, vefalı, dürüst biri olmasını ister. Her ne olursa olsun hiç kızmasın, öfkesine kapılmasın, kırıcı sözler söylemesin, alttan alsın, sabırlı olsun, affetsin, hoşgörsün ister. Zor anlarında, sıkıntıya düştüğünde onu yanlız bırakmasın, elinden gelen her türlü yardımı yapsın ama asla minnet altında bırakmasın, çok fedakar olsun, gerekirse hiç düşünmeden kendinden ödün versin ister. Alabildiğine akıllı, vicdanlı, adil, merhametli, yumuşakbaşlı, muhlis, güzel sözlü, güzel üsluplu olsun, detayları görebilsin, kendisini karşı tarafın yerine koyup düşünebilsin, halden anlasın ister. Önceliği kendine değil hep sevdiğine versin, sevdiği insanların mutluluğunu, huzurunu, rahatını, konforunu ve isteklerini kendininkilerden üstte tutsun ister. Kendi haklılığını değil sevdiklerinin haklılığını arasın, kendi gururunu, enaniyetini muhafaza etmenin peşinde olmasın, bunun yerine hep karşı tarafı önplana çıkaran, onları onore eden ve onları yücelten bir ahlakı olsun ister.

    İman etsin ya da etmesin her insanın ruhunda böyle mükemmel bir insan arayışı vardır. Ancak insan çoğu zaman, sadece kendisinin böyle bir beklenti içerisinde olduğu yanılgısına kapılır. Dünyadaki tüm diğer insanların da, karşılarındaki insanlarda aynı şekilde bu tür özellikler arayacağını çok düşünmez. Oysa ki kendisi tam olarak neler bekliyorsa, karşısındaki insanlar da ondan tam olarak aynı ahlak özelliklerini bekliyorlardır.

    Ancak nefisdeki bencil tutku nedeniyle, -Kuran ahlakını gereği gibi düşünmeyen insanlar- yalnızca kendi beklentilerini önemli görürler. İnsanlarla aralarındaki karşılıklı sevgi, saygı, dostluk, yakınlık, güven, sadakat gibi değerlerin oluşması için, her iki tarafın da bu ahlakı göstermesi gerektiğini düşünmezler. “Bana karşı anlayışlı olunsun”, “Bana karşı sevgide, saygıda, güvende bir kusur olmasın”, “Bana karşı affedici, hoşgörülü ve toleranslı olunsun”, “Bana karşı en yumuşak, en rahatlatıcı, en güzel üslup kullanılsın” gibi isteklerine saplantı derecesinde önem verirler. Ama beraberlerindeki insanlar bunlardan sadece birini talep ettiklerinde bile, bunun abartılı ve gereksiz bir talep olduğunu; kendilerinin zaten yeterince olumlu tavır gösterdiklerini ve buna rağmen kendisinden şüphe duyulmasının ise rahatsız edici olduğuna kanaat getirirler. Bunun sonucunda da, gereksiz gördükleri bu tarz talepleri yerine getirmede son derece isteksiz ve ağırdan alan bir tutum sergilerler. Ya da, gerçekten karşılarındaki insanların bu tür beklentilerini haklı bulsalar bile, bu durumda da, “Önce o bana bu şekilde davransın, sonra zaten ben de ona istediği gibi davranırım” gibi bir mantık yürütürler.

    İşte bu, insanların bencilliklerinden kaynaklanan bir yaklaşım tarzıdır. Oysa ki insanın, kendisi nasıl bir insan arıyorsa, kendisinin de aynı insan modelini yaşaması gerekir. Eğer kendi yaşadığını doğru buluyorsa, o zaman karşısında da kendisi gibi bir insan olmasından rahatsız olmaması gerekir. Örneğin kendisi düşüncesiz, patavatsız, öfkeli, bencil, enaniyetli, sert üsluplu, hoşgörüsüz bir insansa ve ona göre, madem ki bu özelliklerin bir mahsuru ya da zararı yoksa; o zaman dost olacağı bir insanın da bu ahlaka sahip olmasında bir sakınca görmemesi gerekir. Ama ne var ki bu tür bir insan, karşısındaki kişinin bu özelliklere sahip olmasını hiç ama hiç istemez. Oysa eğer hoşgörüyü, merhameti, nezaketi, anlayışlı, sabırlı olmayı güzel gören bir insansa, o zaman bu durumda da bunları önce kendinin uygulaması gerekir.

    Bu konuya dair örnekler toplumda sıklıkla yaşanır. Ancak cahiliye toplumlarında, her insanın kendine ait kuralları, ahlak anlayışı, doğru ve yanlışları olduğu için, ortak bir noktada karşılıklı uzlaşmaya varabilmeleri ve bunun sonucunda da insanların aradıkları ideal insan modeline kavuşabilmeleri mümkün olmaz.

    Ancak Müslümanlar açısından bu durum çok farklıdır. Tüm Müslümanların tek ve ortak bir ölçüleri vardır, o da Kuran'dır. Ve insanın nefsindeki ideal insan modeli de, Kuran'da anlatılan Müslüman ahlakıdır. Dolayısıyla müminlerin aradıkları insan, Kuran'da anlatılan ‘en takva insan’ modelidir. Ve bir kişi, karşısındaki kimseden bu özellikleri talep ettiğinde, karşı tarafın bu isteklere itiraz etmesi, ağırdan alması ya da bu talepleri gereksiz bulması gibi ihtimaller söz konusu olmaz. Çünkü bunlar Kuran ahlakının gereklilikleridir.

    Dolayısıyla eğer mümin Kuran'a tam olarak uyarsa, Allah'ın izniyle, zihnindeki bu ideal insan karakterine ve ahlakına sahip olabilir. Aynı şekilde karşısındaki insanlarda aradığı güzel ahlakı da, yine müminlerde kolaylıkla bulabilir.

    Müminler açısından burada dikkat edilmesi gereken konu, asla ‘kendilerini yeterli görmemeleri’ ve ‘ne kadar güzel ahlak gösterirlerse göstersinler, her zaman her konuda herşeyin daha iyisi olabileceğini’ unutmamalarıdır. Bir insan gerçekten çok merhametli, çok dürüst, çok çalışkan, çok sevgi dolu ya da çok kalender olabilir. Ama her zaman için daha merhametli, daha dürüst, daha çalışkan, daha sevgi dolu ya da daha kalender olabilir. Çünkü kendisi de, karşısındaki insan ne kadar iyi olursa olsun, pek çok konuda o kişinin daha da iyi olması talebi içeresinde olabilir. Dolayısıyla Müslümanın, kendisi gibi, çevresindeki müminlerin de bu tür beklentileri olmasını çok normal karşılaması gerekir.

    Müminler açısından unutulmaması gereken bir başka önemli konu ise, ‘kişinin bu ideal ahlakı önce başkalarının kendisine göstermesini beklemektense, ilk önce kendisinin uygulaması’dır. Bunun kendisi için olduğu kadar, başkaları için de önemli bir ihtiyaç olduğunu kavramasıdır. Ve madem ki insan bu ‘ideal ahlakı’ tüm detaylarıyla bilmektedir ve bunu bir insanla dost olmak açısından çok önemli görmektedir; aynı şekilde karşısındaki insanların da onunla dost olmak, ona güven duyabilmek, onu daha derin bir sevgiyle sevebilmek için onda tüm bu detayları arayacaklarını bilmesidir. Ve bunun ne kadar haklı ve gerekli bir talep olduğunu anlayarak, -Allah rızası için- bir an önce tüm insanlara örnek oluşturacak şekilde, bu ideal insan ahlakını önce kendisi yaşamalıdır.

    Allah'ın izniyle, zaten bir kişi Allah için Kuran'da bildirilen tüm güzel ahlak özelliklerini yaşadığında, inşaAllah Allah, ona karşılık olarak, çevresindeki insanlarda da güzellik, iyilik ve nimet yaratarak lütufta bulunacaktır.

    (Allah'tan) Sakınanlara: "Rabbiniz ne indirdi?" dendiğinde, "Hayır" dediler. Bu dünyada güzel davranışlarda bulunanlara güzellik vardır; ahiret yurdu ise daha hayırlıdır. Takva sahiplerinin yurdu ne güzeldir. (Nahl Suresi, 30)

    Erkek olsun, kadın olsun, bir mü'min olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz. (Nahl Suresi, 97)

    Konuşulan konuları uzatma alışkanlığından kurtulmak, insan için büyük bir zaman kazancıdır...

    İnsanlar arasında yaygın olan özelliklerden biri de ‘gereksiz yere uzatılan ve hikmetsiz olarak yapılan konuşmalar’dır.

    Bazı insanlar gün boyunca karşılaştıkları hemen her konu hakkında, -belirli bir amaç olmaksızın- detaylı analizler yapmaktan, her konu üzerinde uzun uzun konuşmaktan çok hoşlanırlar. İsteseler birkaç cümlede halledebilecekleri bir konuyu, özellikle uzatıp saatlerce irdelemeyi severler.

    Bu, özellikle cahiliye insanlarında sıklıkla görülen bir alışkanlıktır. Ancak cahiliye insanlarının dünya hayatına, ölüme, ahirete bakış açıları düşünülecek olunursa, onlar bu alışkanlığı herhangi bir açıdan zararlı bulmazlar. Maddi çıkar elde etmek, itibar, makam ve mevki kazanmak gibi dünyevi idealleri dışında, gerçekten asil ve değerli bir hedefleri yoktur. Bu yüzden de, hayatlarının birçok kısmında oyalanmayı, ya da kendi kullandıkları deyim ile ‘vakit öldürmeyi’ mahsurlu görmezler. Dolayısıyla, aynı boşluğun konuşmalarında da olması onları rahatsız etmez. Bu kişilerin aradığı zaten sadece bir şekilde ‘vakit geçirmek’tir.

    Müminlerin hayatında ise durum çok farklıdır. İman eden bir insanın hayatının her anında yapacağı çok fazla şey vardır. Mümin, ‘çok yüksek ideallere sahip insan’ demektir. Müslüman, dünyada kendisine verilen sınırlı süre içerisine, olabilecek en fazla hayırlı söz, davranış ve faaliyeti sığdırmaya çalışır. Uyku, yemek, beden temizliği gibi zaruri ihtiyaçlarına, olabilecek en akılcı ve en az vakti ayırarak, hayatının geri kalan tüm bölümünü Allah'ın rızasını kazanabileceği çalışmalara ayırır.

    Dolayısıyla müminin boş vakti yoktur. Allah Kuran'da, müminin bu konudaki bakış açısının nasıl olması gerektiğini şöyle bildirmiştir:

    Şu halde boş kaldığın zaman, durmaksızın (dua ve ibadetle) yorulmaya-devam et. (İnşirah Suresi, 7)

    Bu nedenle Müslüman bir konudan bahsederken, konuyu olabilecek en özlü, en kısa ve en hikmetli şekilde halletmeye çalışır. O konu çözüme kavuşturulduktan sonra ise, sırf vakit geçirmek için gereksiz detaylarla, amacı olmayan yorumlarla ya da tekrarlarla konuyu uzatmaz.

    Kimi cahiliye insanları, içlerindeki ‘amaçsızca vakit geçirme’ arzusundan dolayı, açılan her konu hakkında, öğrendikleri takdirde kendilerine hiçbir fayda sağlamayacak detayları soruştururlar. Sadece neticesi önemli olan ve çoktan olmuş bitmiş bir olayın nasıl olup bittiğini, karşı tarafa neredeyse saniye saniye anlattırırlar. Yine, daha önce defalarca dinledikleri bir konuyu da, sanki ilk kez öğreniyormuşçasına bu kişiye tekrar tekrar anlattırırlar. Karşılarındaki kişilerde, aynı amaçsızlıkla, aynı olayları tüm ayrıntılarıyla yeniden anlatmakta bir sakınca görmezler. Bazen gazetede okudukları ya da televizyonda seyrettikleri bir olayı, konu hakkında hiçbir bilgileri olmamasına ve kendilerini hiç ilgilendirmemesine rağmen, “Ya şöyle olursa, ya böyle olursa? Öyle olursa ne olur, böyle olursa ne olur?” gibi saatlerce tartışırlar. Kendileriyle hiç alakası olmayan bir güncel haberi tamamen sahiplenir ve o konuyla adeta bütünleşerek, her gittikleri yerde, her gördükleri kişiyle o haberi konuşurlar.

    Kendilerine sorulan bir soru olduğunda, doğrudan sorunun cevabını vermek yerine, önce çeşitli giriş konuşmaları yapar, yan konulardan bahsederler. O sonuç oluşana kadar hangi aşamalar yaşandı, bunları da anlattıktan sonra, nihayet karşı tarafın beklediği bilgileri verirler. Yaşadıkları önemli bir olayı birbirlerine aktarırken, doğrudan konuyu önemli hatlarıyla özetlemek yerine, cümle cümle o sırada geçen karşılıklı konuşmaları tek tek sayarlar.

    Bu tarz boş konuşmaların yanı sıra, elbette bu kimselerin, gerçekten kendileri için önemli olan ve üzerinde çeşitli açılardan konuşulması gereken konuları da vardır tabi ki. Ancak büyük bir ideal peşinde koşmamaları ve konuları gereksiz yere uzatma alışkanlıklarından dolayı, önemli konularda da, hedeften uzaklaşarak yine boş konuşmalara dalarlar.

    Allah'a, ahirete, hesap gününe iman eden bir insanın bu konudaki tavrı ise, elbetteki bundan çok farklıdır. Ancak bu alışkanlığın toplumun hemen her kesiminde çok yaygın olması ve nefsin de, insanı boş işlere sürüklemeye çabalaması sebebiyle, müminin de bu konuda dikkatini tam olarak açması gerekir.

    İnsan bazen yanılarak, bir konunun tüm detaylarının gerçekten çok önemli olduğunu ve bunların karşı tarafa mutlaka anlatılması gerektiğini sanabilir. Ya da farkına varmadan, bir sohbet ortamı içerisinde konuları gereksiz yere uzatabilir. İnsan nefsi ve şeytan, kişiyi özellikle konunun özünden uzaklaştırıp detaylarda boğmak isteyebilir. Konuşmanın, amacından uzaklaşması, vaktini boşa geçirmesi için kişinin dikkatini dağıtabilir. Hayırlı bir amaç için konuşulan bir konuyu, amacından saptırıp dedikodu ortamı oluşturmak isteyebilir.

    İşte müminin şeytandan ya da nefsinden gelebilecek bu tür yönlendirmelere karşı da çok dikkatli olması gerekir. İman eden bir insan için, hem kendinin hem de karşısındaki kişinin vakti son derece önemli ve kıymetlidir. Bir konuda gereksiz yere eklenecek tek bir hikmetsiz cümle bile, müminin bu kıymetli vaktini alabilir. Bu vakitte Müslüman, bu boş konuşma yerine, aklını, vicdanını çok hayırlı bir düşünceye, söze ya da tavra kanalize edebilir.

    Bu nedenle Müslümanların da, hem kendileri, hem de diğer mümin kardeşleri açısından, konuları gereksiz yere uzatmamaları, hikmetsiz ve amaçsız tekrarlarla vakit kaybetmemeleri, boş sözlere dalmamaları son derece önemlidir. Her konuyu olabilecek en kısa, en özlü ve en akılcı şekilde halledip geçmek, önemli bir akıl alametidir. İşte mümin de bu yüksek akla ve vicdana sahip olan insandır.

    Her davranış, her düşünce gibi her söz de hesap gününde insanın önüne çıkartılmak üzere saklanmaktadır. Sarf edilen her faydalı ve hikmetli söz, insanı ahirette kazançlı çıkaracak, Allah'ın rızasını, cennetini ve rahmetini kazanmasına vesile olacaktır.

    Allah Kuran'da müminin bu konuda göstermesi gereken ahlakı şöyle bildirmiştir:

    "Boş ve yararsız olan sözü' işittikleri zaman ondan yüz çevirirler ve: "Bizim yapıp-ettiklerimiz bizim, sizin yapıp-ettikleriniz sizindir; size selam olsun, biz cahilleri benimsemeyiz" derler." (Kasas Suresi, 55)

    "Ki onlar, yalan şahidlikte bulunmayanlar, boş ve yararsız sözle karşılaştıkları zaman onurlu olarak geçenlerdir." (Furkan Suresi, 72)

    Mehdi’nin çıkışından evvel, (her tarafı) aydınlatan kuyruklu bir yıldız doğacaktır.”(Kıyamet Alametleri, s. 200)