Ahirzaman Ve Hz. Mehdi

Kıyametin hemen yakınında anarşi ve kargaşa günleri vardır.

    Güzel Hatırlatmalar

    • "Dünyadan beş bin altı yüz yıl geçmiştir". Bu ümmetin ömrü bin (1000) seneyi geçecek, fakat bin beş yüz (1500) seneyi pek geçmeyecek.

      (Kıyamet Alametleri, Medineli Allame Muhammed b. Resul el-Hüseyni el-Berzenci, Pamuk Yayıncılık, İstanbul, 2002, s. 299)

    • Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Evlatlarımdan olan Mehdi’yi inkar eden beni inkar etmiştir.”

      (Bihar-ul Envar, c.51, s.73)

    • Eğer müşriklerden biri, senden 'eman isterse', ona eman ver; öyle ki Allah'ın sözünü dinlemiş olsun, sonra onu 'güvenlik içinde olacağı yere ulaştır.' Bu, onların elbette bilmeyen bir topluluk olmaları nedeniyledir.

      (Tevbe Suresi, 6)

    Güzel Konular

    Güzel Konular

    Hiçbir sebebi olmaksızın ''yalnız kalma isteği'', şeytanın bir oyunudur.

    İnsanlar genelde bir sıkıntıları olduğunda, o konuya en iyi gelecek çözümün “yanlızlık” olduğunu sanırlar. Hemen bulundukları yerden uzaklaşıp kendilerine yanlız kalabilecekleri bir yer bulmaya çalışırlar. İşyerlerinde ya da dışarıda bir yerlerdelerse, hemen eve ulaşmaya çalışırlar. Arkadaşlarıyla birliktelerse hemen onların yanlarından ayrılma kararı alırlar. Evlerinde aileleriylelerse, hemen odalarına kapanırlar. Heryerde birileri varsa, en son çare olarak bulundukları evin ya da işyerinin banyosu gibi kimsenin kendilerini görmeyebileceğini düşündükleri bir yere giderler. Kısacası şartlar her ne kadar zor olursa olsun mutlaka yanlız kalmaya çalışırlar.

    Yanlızlığın, o anda içerisinde bulundukları sıkıntıdan kurtulmaları için kendilerine nasıl bir faydası olacağının ise şuurunda değillerdir. Sorulacak olsa, sebebini kendileri de bilmezler. Çünkü o tür durumlarda zaten, asıl sorun “akılcı düşünmekten kaçmak istemeleri”dir. Etraflarında birileri olduğunda, davranışlarına dikkat etmeleri; makul ve mantıklı davranmaları gerekecektir. Ancak yanlız kaldıklarında bunların hiçbirini düşünmek durumunda kalmadan; “düşünmeden” hareket edebileceklerdir. Bu düşünmekten kaçma eyleminin ise, kendilerine bir rahatlık sağlayacağına inanmaktadırlar.

    Eğer insan gerçekten bir konuda tefekkür etmek, derinleşmek, daha iyi ve güzel düşünebilmek için, Allah'a sığınarak, Allah'tan yardım dilemek, dua etmek amacıyla yalnız kalmak istese, bu elbetteki son derece makul bir tavır olurdu. Allah, Kuran'ın pek çok ayetinde, insanlara bu ahlakı tavsiye etmiştir. Bu derinliği elde etmek için elbette mutlaka yalnız kalma gereksinimi yoktur ama, amaç Allah'a yönelmek olduğunda, bu davranış meşru bir hal alır.

    Ancak zaten insanlar, yazının başında da belirtildiği gibi, genellikle sıkıntı anlarında, nefislerinin etkisi altına girdiklerinde; Kuran ayetlerini gereği gibi düşünemediklerinde, vicdanlarını tam olarak kullanamadıklarında çevrelerindeki insanlardan kaçıp yalnız kalma arayışı içine girmektedirler.

    Yalnız kalındığında ise, bu kimselere ilk yanaşacak ve onların içerisinde bulundukları bu durumdan ilk istifade etmek isteyecek olan varlık, şeytan olur. Şeytan, bu kimselerinin vicdanlarından uzaklaşıp nefislerinin etkisi altına girmelerini sağlar. Kuran ile düşünmelerini; Allah'ın rızasına en uygun tavır ne ise onu uygulamalarını engellemeye, unutturmaya çalışır. Bunun yerine o kişiyi, Kuran ahlakında olmayan tavırlara sürüklemek ister. Duygusallığa, mantıksızlğa, güvensizliğe, huzursuzluğa, ümitsizliğe, üzüntüye, boş kuruntulara ve karamsarlığa kapılmaları için çabalar. Allah dilemedikçe, dünya üzerindeki tek bir toz tanesinin bile hareket etmeyeceğini unutturup; onlara olayları insanların yönettiğini düşündürtür. Bu yanılgı sonunda da kişinin, çevresindeki insanlara, dostlarına, yakınlarına karşı öfke, kin, haset, alınganlık, küskünlük gibi duygulara kapılıp Kuran ahlakından uzak tavırlar sergilemesini sağlamak ister.

    Dikkatlice gözlemlenecek olunursa, burada anlatılan insan karakterinin, televizyon filmlerinde, dizilerde ve romanlarda da sık sık yer aldığı görülür. Aynı şekilde pek çok insan, çocukluk yıllarından itibaren akrabaları, ailesi ya da arkadaşları arasında, bu tarz bir tavır gösteren kimselere çok defa rastlamıştır. Toplumda insanlara verilen bu telkin sonucunda, aklını kullanmayan, Allah'tan uzak yaşayan insanlar, belirli durumlarla karşılaştıklarında bu tür bir tavra eğilimi gösterirler.

    Ve bu tür kişilerin önemli bir özelliği de, yalnızlıklarını kimsenin bozmasına izin vermemeleridir. Kimi zaman bir hastalık, kimi zaman uykusuz oldukları, kimi zaman da çalışmaları gerektiği gibi bahanelerle bu yalnızlığın süresini mümkün olduğunca uzatmaya çalışırlar.

    Yalnız kalmayı başardıktan sonra ne yaptıklarına gelince, zaten asıl istedikleri yalnız kalarak, “hiçbir şey yapmamak”tır. Düşünmemek, akıl, mantık kullanmamak, içlerinde bulundukları durumu düzeltmenin ve telafi etmenin yolunu aramakla uğraşmamak, nefislerinden gelen kötü telkinleri bastırmaya çalışmamak, insanlara karşı sıkıntılarını gizleyip güzel ahlak göstermek zorunda kalmamak, iyiliği, affediciliği, hoşgörüyü, anlayışlı ve olgun olmayı, sevgiyi, merhameti, özveriyi gösteren taraf olmamak, güzel söz söylememek, güzel bir yüz göstermemek ve vicdanın getirdiği daha pek çok güzel davranışı yaşamaktan kaçmak...

    “Peki şeytan, tüm bu tavırlardan uzaklaştırdığı, yalnızlığa çekilmiş bu kişileri ne yapmaya yöneltir?” Şeytanın asıl istediği, bu kişileri -Allah'ı tenzih ederiz- inkara, isyana ve gaflete sürükleyebilmektir. -Allah'ı tenzih ederiz-, kısa bir süre için bile olsa, Allah'ı, kaderi, ölümün, hesap gününün ve ahiretin yakınlığını unutturabilmek, kişiyi gaflete sürükleyebilmek ve bunun sonucunda da kadere isyana, tevekkülsüzlüğe, Kuran'a uygun olmayan bir düşünce ve üsluba çekebilmektir. Şeytan, her sıkıntıya düştüklerinde bu yönde etkileyebileceğini düşündüğü bu kimseleri, eninde sonunda bir gün tam olarak inkara sürükleyebilme umudu içerisindedir.

    Ancak şeytan insanlara bu amacını açıkça göstermez elbette. Bunun yerine bazen de kişiye meşru, makul hatta faydalı olacağına inandırdığı sebepler öne sürdürtür. Fakat şeytanın planı kuşkusuz ki, bu hayırlı düşünceleri de hemen engelleyip kişiyi kendi yoluna çekmeye çalışmak olacaktır. Bu doğrultuda kişi, “Biraz yalnız kalayım, kafamı toparlayayım.”, “Şu an makul düşünemiyor olabilirim. Biraz dinlenirsem akılcı hareket edebilirim.”, “Şu an kendimi toparlayamadığımı başkaları görmesin. Kendime çekidüzen verip hemen yanlarına döneceğim”, “Yalnız kalıp yaşadığım bu olayları biraz gözden geçirip analiz edeyim. Kendi hatalarımı bulup doğrusuna niyet edeyim” gibi, aldatıcı sebeplerle yalnızlığa yönelir.

    İşte mümin, şeytanın bu “masum gibi gözüken, ancak rahmani olmayan” kışkırtmasına karşı çok dikkatli olmalıdır. Allah'ın, göstereceği ahlakı denemek için yarattığı sıkıntılarla karşılaşan bir insanın, içinden geçen “yalnız kalma isteği”nin, “doğru yol olmayacağını” hemen anlaması gerekir. O zorluk ya da sıkıntılı durum karşısında göstermesi gereken Kuran ahlakı ne ise, onu herkesin arasında, açık açık yaşamaya çalışmalıdır. Hatalarını düşünecekse, daha iyi olmaya gayret edecekse, niyetini tazeleyecekse bunu mümin kardeşlerinin yanında da yapabilir. Güzel bir söz söyleyecek, gönül alacak, birşeyleri telafi edecekse, bunu hiç çekinmeden kalabalıkta da yapmalıdır. Üzerinde manevi bir sıkıntı varsa, hemen Allah'a sığınmalı; Allah'ın verdiği güzel nimetleri düşünüp şükretmelidir. Sıkıntının şeytandan olduğunu bilip, -Allah rızası için- şeytanın istediğinin tam aksi yönde, Kuran ahlakının gerektirdiği gibi neşeli, sıhhatli, girişken, konuşkan tavırlar göstermelidir. Onun bu güzel ahlakı, şeytanın tuzağını baştan bozacak, kişinin kalbine de iman huzuru ve ferahlık verecektir. İnsanları sıkıntıdan kurtaracak tek yol, “Rabbimiz'e sığınıp, Allah'tan ve Kuran ahlakından yana tavır koymak”tır. Kuran'da bu gerçek insanlara şöyle bildirilmiştir:

    Artık namazı kılınca, yeryüzünde dağılın. Allah'ın fazlını isteyip-arayın ve Allah'ı çokça zikredin; umulur ki felaha (kurtuluşa ve umduklarınıza) kavuşmuş olursunuz.(Cum’a Suresi, 10)

    Bunlar, iman edenler ve kalpleri Allah'ın zikriyle mutmain olanlardır. Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah'ın zikriyle mutmain olur.(Ra’d Suresi, 28)

    Hastalıkta kişilik değiştirmek, müminin kabul etmeyeceği bir tavır bozukluğudur

    İyilik, güzellik, rahatlık, kolaylık, sağlık, sıhhat, konfor... Bunlar elbetteki çok güzel nimetlerdir. Her insan, hayatının en rahat edeceği şartlar ve olabilecek en güzel nimetler içerisinde geçmesini ister ve bu gerçekleştiğinde de bundan büyük hoşnutluk duyar.

    Ancak Allah dünya hayatında özel bazı durumlar da yaratmıştır. Zorluklar, sıkıntılar, hastalıklar, ölümler, yokluk ve kayıplar, her insanın mutlaka yaşamak durumunda kaldığı olaylardandır. Ve Allah bunları çok büyük hayır ve hikmetlerle yaratmıştır.

    İnsan hiçbir zorlukla kırşılaşmadığında, hiç sıkıntı çekmediğinde, hiç bir şeye sabır göstermek durumunda kalmadığında; çevresindeki herkesten sadece iyilik, güzellik, güzel ahlak, maddi manevi destek gördüğünde, hayatını arzu ettiği nimetler içerisinde geçirdiğinde, sahip olduğu bu şartlardan dolayı mutlu olur. Bu şartlar altında gerginlik duyması, öfkelenmesi, kinlenmesi, kıskanması, tartışması; kısacası bazı kötü ahlak özelliklerini göstermesi için çok az sebep çıkar karşısına. Tam tersine, nimetlerin güzelliği ve etrafındaki insanların güzel tavırları, bu kişinin keyfini, neşesini, rahatını sürekli olarak daha da artırabilir. Dolayısıyla bu kişi de çevresine karşı son derece iyi bir ahlak gösterebilir. Hoşgörülü, olgun, affedici, mülayim, fedakar, kalender tavırlar sergileyebilir. Ancak tüm bu karakter özellikleri, sadece bu kişinin içerisinde yaşadığı şartlardan kaynaklanıyor olabilir. Çünkü bir insanın gerçek kişiliği, asıl olarak zorluk ve sıkıntı anlarında, yoklukta ve hastalıkta, haksızlığa uğradığında ya da mağdur olduğunda ortaya çıkar. İşte Allah'ın dünya hayatında çok çeşitli ve birbirinden detaylı eksiklikler yaratmasının çok büyük hikmetlerinden biri de burada gizlenmiştir. Allah bu şekilde, ‘gerçekten güzel ahlaklı olan ve her türlü şarta rağmen, gerçekten Allah için bu ahlakında sabır gösteren kullarını’ ortaya çıkarmaktadır.

    İşte hastalıklar, insanların en sık, hatta hemen hemen her gün karşılaşabildikleri bu özel yaratılan durumlardan biridir. Bazı insanlar ufak tefek rahatsızlıkları o kadar önemsemeyip sadece daha hayati durumlarda tavır değiştirirken, bazıları da sıradan ve günlük bir rahatsızlıkta bile hemen başka bir kişiliğe bürünürler. Birazcık başları ağrıdığında, biraz uykusuz kaldıklarında, biraz fazla yorulduklarında, ilk önce bunu hemen yüzlerine yansıtırlar. Öyle ki onları görenler, konuyla ilgili hiçbir bilgileri olmasa dahi bu kişiye, “Ne oldu, neyin var, hasta mısın?” gibi bir soru sormak zorunda hissederler kendilerini. Her zamanki kişiliklerine göre çok bezgin, yorgun, bitkin, durgun, neşesiz bir tavır içerisindedirler. Normalde gösterdikleri ahlaka göre çok daha tahammülsüz, çok daha ters, sinirli ve gergin bir halleri vardır. Kendilerine, “Neyin var?” diye soran insanlara da, yine aynı bitkin ve ters ruh hali içerisinde çeşitli cevaplar verirler. Her zaman dikkatlerinin açık olduğu konularda dikkatlerini daha kapalı hale getirir, her zaman ilgili oldukları konularda çok daha ilgisiz ve umursuz bir tavır gösterirler. Yardıma ihtiyacı olan birine karşı daha insaniyetsizlerdir. Kendilerine güzel bir söz söyleyen, sevgi, ilgi gösteren birine karşı çok daha soğuk, mesafelidirler. Etraflarındaki nimetleri gereği gibi göremeyen, sanki dünyanın en büyük felaketine uğramış (-ki böyle görünen olayları da Allah büyük hayır ve hikmetlerle yaratmıştır-) ve sanki en mağdur insanıymış gibi bir hal içerisindedirler.

    Elbetteki, küçük bir bağaşrısı, mide ağrısı ya da günlük bir yorgunlukta bile bu şekilde kişiliklerini değiştiren insanlar, bunlardan çok daha büyük hastalıklarla karşılaştıklarında nasıl bir ahlak göstereceklerine dair çevrelerinde şüphe oluştururlar. Ve normal şartlarda; herşey istedikleri gibi olduğunda, bütün nimetler, kolaylıklar, rahatlıklar ellerinin altında olduğunda gösterdikleri güzel ahlak ve kişilik de, böyle zamanlardaki tavırlarıyla birlikte, tamamen şüpheli hale gelmiş olur.

    Oysa ki insanın, sağlam kişiliğin asıl anlaşılacağı anların, bu şekilde zorluk, hastalık zamanları olduğunu bilmesi ve bu tarz durumlarda özellikle dikkatini açarak Allah'ın en beğeneceği tavrı sergilemeye çalışması gerekir. Böyle bir durumda insan, aksinin, Kuran ahlakına hiç uygun olmayan ve iman eden bir insana hiç yakışmayacak bir tavır olacağını bilmeli ve ‘her şartta sadece tek bir sağlam karakter göstermelidir’.

    Elbetteki insan böyle bir durumda, içerisinde bulunduğu fiziksel zorluklara ve hastalıklara yönelik en akılcı ve en iyi tedbirleri almalı, elbetteki sağlığını korumalı, hastalığını en iyi şekilde tedavi etmeye çalışmalıdır. Bu konuda olabilecek en fazla çabayı harcamalıdır. Ama bu konuda gösterdiği çabayı, mutlaka güzel ahlakını sürdürmede de harcamalıdır.

    Zira, nimeti de sıkıntıyı da yaratanın Allah olduğunu ve bunların her birinin insan için mutlaka hayırlı olduğunu bilen bir insanın hastalıklar karşısındaki tepkisi, zaten yine ancak Kuran ahlakıyla olur. Nasıl ki Allah onu nimet içinde, huzurlu, rahat, konforlu bir ortamda yaratıyorsa, hastalıkla birlikte bu nimetleri eksilten de yine Allah'tır. Hastayken de insan, yine saymakla bitiremeyeceği kadar çok nimet içerisindedir. Yine Allah'ın rahmeti, şefkati, sevgisi, yakınlığı, lütfu ve koruması altındadır. Aklındaki iman gerçekleri hakkındaki bilgiler yine aynıdır; Allah'ın rızasının herşeyin üstünde olması, ölüm, ahiret, hesap günü, cennet, cehennem aynı şekilde tüm gerçeklikleriyle yine vardır. Öyleyse bu gerçekleri bilen bir insanın, kişilik değiştirmeyi, farklı karakter özellikleri göstermeyi makul görebilmesi de mümkün değildir.

    Elbetteki insanın bir yeri ağrıdığında, bir rahatsızlık duyduğunda bu fiziksel açıdan çeşitli şekillerde dışa yansıyabilir. Fakat ahlakta ve üslupta bir değişiklik olmasının kabul edilebilir bir yönü yoktur. Aksine müminin, küçük de olsa büyük de olsa her hastalığı, Allah korkusunun artması için, Allah'a şükretmek, Allah'ın nimetlerini anmak, rahatlığın, sağlığın, sıhhatin ne kadar büyük bir lütuf olduğunu takdir etmek, insanın aczini ve Allah'a olan muhtaçlığını daha iyi kavramak, kısacası daha güzel ahlaklı olmak için bir vesile olarak görmesi gerekir. Mümin bir kimse tüm bu vesilelerin insanları Allah'a yakınlaştırabilecek çok kıymetli anlar olduğunu bilerek elinden gelen çabanın en fazlasını harcamalıdır.

    Allah Kuran'da, müminlerin özel olarak böyle durumlarla deneneceklerini ve sonsuz cennet hayatının da ancak bu anlarda gösterilen güzel ahlak ile mümkün olacağını şöyle bildirmiştir:

    Yoksa sizden önce gelip-geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle bir yoksulluk, öyle dayanılmaz bir zorluk çattı ve öylesine sarsıldılar ki, sonunda elçi, beraberindeki mü'minlerle; "Allah'ın yardımı ne zaman?" diyordu. Dikkat edin. Şüphesiz Allah'ın yardımı pek yakındır.(Bakara Suresi, 214)

    Her nefis ölümü tadıcıdır. Biz sizi, şerle de, hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz ve siz Biz'e döndürüleceksiniz. (Enbiya Suresi, 35)

    Andolsun, Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele.(Bakara Suresi, 155)

    Hatayı önce kendinde aramak, güzel bir ahlak özelliğidir...

    İnsanlar genellikle bir sorun yaşadıklarında, hatayı öncelikle kendilerinde değil de, karşı tarafta arama eğilimindedirler. Bu bakış açısıyla baktıklarında, gerçekten kendilerini haklı çıkaracak delilleri de bulurlar. Ve bu delillere dayanarak da, olayları ya da konuları tek taraflı olarak yalnızca kendi yönlerinden değerlendirirler.

    Oysa çoğu zaman bir olayda, genellikle her iki tarafın da haklı olduğunu düşünebileceği delil bulmak zor değildir. Bazen bir kişi %100 haklı olur. Ama çoğu zaman da, %5’lik bir oranda dahi olsa, karşı tarafın da kendine göre haklı olduğunu düşünebileceği bir yön vardır. Ve bu %5’lik bir bölüm de, tamamen haklı olduğuna inanması için o kişiye yeter. Az da olsa elinde haklılığına ait bir delil olması, diğer tarafın %95’lik haklılık payını ve buna ait delilleri görememesine neden olur.

    Bazen de iki farklı bakış açısıyla bakıldığında, bir olayın iki farklı görünümü olur. Sözgelimi bir olayı sağ taraftan gören bir insanın yakaladığı ve dikkatini çeken detaylar çok başka iken, soldan bakan bir kimsenin gözüne takılan gelişmeler çok farklı olur. Örneğin bir kişi, uzaktan baktığında bir başkasını bir yemeği yerken gördüğünü sanır. Oysa ki ortada bir göz yanılması vardır. Yakından başka bir açıdan bakıldığında, aslında bu kişinin sadece yemekten bir kaşık alıp kokusuna baktığı ve sonra yerine geri koyduğu görülür. İşte bazen insanlar bu tarz durumlarda da, karşı tarafın şahit olduklarının bilgisine sahip olmadıklarından, kendi bildiklerinde ısrarcı davranır ve hatta diğer tarafı doğru konuşmamakla dahi itham edebilirler.

    Bazen de, bir insan gerçekten çok açık bir şekilde tamamen haklı olur. Ama buna rağmen karşı taraf, kimi zaman gurur ve büyüklenme, kimi zaman nefsini savunma arzusu ya da öfke gibi nedenlerle konunun aksini iddia edebilir.

    İşte burada birkaç örnekle açıklanan tüm bu durumlarda güzel olan, insanın –herşeye rağmen-, -haklılığından %100 emin olduğunda bile- hatayı önce kendinde arayan bir üslup içerisinde olmasıdır. Bu, herşeyden önce Kuran ahlakının bir gereğidir. Tevazunun, olgunluğun, hoşgörünün, alttan almanın, yatıştırıcı olmanın ve nezaketin bir gereğidir. İnsan ne kadar haklı olursa olsun, düz bir anlatımla karşı tarafı direk suçlayan bir üslup kullanması doğru değildir. Allah müminlere, birbirlerine “sözün en güzelini söylemelerini” bildirmiştir. Dolayısıyla bu tür bir durumla karşılaşıldığında güzel olan, bir kişinin karşı tarafı direk mahcup eden, rencide eden ya da kızgın bir üslup kullanarak haklılık iddiasında bulunması değildir. Mümin mutlaka tevazuyla “Ben yanlış görmüş olabilirim”, “Bana öyle gelmiş olabilir”, “Ben unutmuş ya da yanılmış olabilirim”, “Yanlış hatırlıyor olabilirim”, “Ben düşünememiş olabilirim” gibi samimi üsluplarla, öncelikle ortadaki yanlışın sebebini kendisinde aramalıdır.

    Gerçekten de insan acz içerisindedir. Çok rahatlıkla unutabilmekte, yanılabilmekte, yanlış hatırlayabilmekte; olayları, isimleri birbirine karıştırabilmektedir. Dolayısıyla böyle bir acz içerisindeyken, kendisinin kesinlikle hatasız olduğunu iddia etmesi, bu açıdan da zaten yerinde değildir.

    Bunun yanı sıra, mümin ahlakında nezaket çok önemli bir yere sahiptir. Bir konuda doğruyu savunmak demek, karşı tarafı kırmak, rahatsız etmek, kargaşa ya da tartışma ortamı oluşturmak değildir. Mümin bir hatırlatma veya bir eleştiri yapacaksa ya da bir gerçeği dile getirecekse bile, mutlaka karşı tarafı en az tedirgin edecek, ortamı en az gerginleştirecek en sevgi dolu, en nezaketli, en iddialaşmayan, en mülayim üslubu tercih etmelidir.

    Nitekim böyle bir ahlak gösterildiğinde; yani haklı olduğu hatayı üstlenen kişi, tevazulu, sevgi dolu bir üslupla yaklaştığında, hatalı olan kişi de, gördüğü bu güzel davranış karşısında mahçup olup aynı tevazuyla karşılık verir. Böyle bir ahlak, hatalı olan kişinin, hatasını çok daha kolay bir şekilde görüp kabul edebilmesine güzel bir zemin hazırlar. Dolayısıyla Müslüman, ahlakıyla güzel bir örnek sunarak, karşı tarafın da aynı ahlakı almasına vesile olur. Kızgınlıkla, haklılık iddiasıyla, tartışmayla karşı tarafa haksızlığını göstermektense, bu samimi ahlak Allah'ın dilemesiyle çok daha güzel bir sonuca vesile olur.

    Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini söyle. Çünkü şeytan aralarını açıp bozmaktadır. Şüphesiz şeytan insanın açıkça bir düşmanıdır. (İsra Suresi, 53)

    İyilikle kötülük eşit olmaz. Sen, en güzel olan bir tarzda (kötülüğü) uzaklaştır; o zaman, (görürsün ki) seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost(un) oluvermiştir. (Fussilet Suresi, 34)

    Mehdi’nin çıkışından evvel, (her tarafı) aydınlatan kuyruklu bir yıldız doğacaktır.”(Kıyamet Alametleri, s. 200)