Ahirzaman Ve Hz. Mehdi
Kıyametin hemen yakınında anarşi ve kargaşa günleri vardır.
Güzel Hatırlatmalar
-
"Dünyadan beş bin altı yüz yıl geçmiştir". Bu ümmetin ömrü bin (1000) seneyi geçecek, fakat bin beş yüz (1500) seneyi pek geçmeyecek.
(Kıyamet Alametleri, Medineli Allame Muhammed b. Resul el-Hüseyni el-Berzenci, Pamuk Yayıncılık, İstanbul, 2002, s. 299)
-
Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Evlatlarımdan olan Mehdi’yi inkar eden beni inkar etmiştir.”
(Bihar-ul Envar, c.51, s.73)
-
Eğer müşriklerden biri, senden 'eman isterse', ona eman ver; öyle ki Allah'ın sözünü dinlemiş olsun, sonra onu 'güvenlik içinde olacağı yere ulaştır.' Bu, onların elbette bilmeyen bir topluluk olmaları nedeniyledir.
(Tevbe Suresi, 6)
Güzel Konular
Toplum genelinde ''gıcık olmak'' sözleriyle ifade edilen tavır bozukluğu ile, müminlerin ''Allah rızası için bir kişiye buğz etme'' ahlakı birbirinden çok farklıdır
Cahiliye toplumlarında insanlar pek çok sebepten birbirlerinden rahatsızlık duyabilirler. Kimi zaman bir kişinin yüzü, ağzı, burnu, sesi, gülme şekli, aksanı, boyunun kısalığı ya da uzunluğu, saç şekli, saç rengi, vücut şekli, kilosu; kimi zaman oturduğu semt, yaptığı iş, kimi zaman arabası, evi, kimi zaman bir mimiği, cümle kuruş tarzı, kısacası herşey bu duruma neden olabilir. Ancak bu kişilerin sayılan bu özelliklerinin gerçekten de rahatsız edici bir yönü olması da gerekmez. Bazen sırf kusursuz ve mükemmel olduğu, bazen kendisinden daha iyi olduğu, bazen kendisine rakip gördüğü, bazen de kendi kültürüne, zevklerine ya da alışkanlıklarına uymadığı için o kişiden rahatsız olabilirler.
Hatta kimi zaman o kişiye karşı duydukları bu rahatsızlık ve öfkenin hiçbir sebebi de olmayabilir. Kendi kullandıkları sözlerle ifade edilecek olunursa, “neden bilmiyorum ama bu kişiye gıcık oluyorum” gibi ifadelerle bu bakış açılarını dile getirirler. Gerçekten de sorulduğunda bu kişiye karşı koydukları olumsuz tavrın nedenini bulamazlar.
Sebepli de olsa sebepsiz de olsa, bir kişiye karşı olan ve kendi ifadeleriyle “gıcık oluyorum” sözleriyle belirttikleri bu tavırlarının tek sebebi “şeytanın oyununa düşmüş olmaları”dır.
Bazen şeytan aynı telkinleri müminlere de vermeye çalışır. Müminin bir insanı sevme ya da sevmemedeki ölçüsü yalnızca Kuran’dır. Kuran ahlakı dışında, bir kişinin ne fiziksel yapısının ne işinin, ne evinin, ne oturduğu semtin, ne aksanının ne de buna benzer özelliklerinin bir kişiyi sevmede hiçbir değeri yoktur. Önemli olan ruhu, imanı, Kuran ahlakını yaşamasıdır. Bu insan, hataları, kusurları, eksikleri olsa da, temelde mümin olduğu için kesin olarak sevilir. Hataları ve kusurları da diğer bir yandan kendisine gösterilerek düzeltilmeye çalışılır.
Ancak müminlerin de birbirlerinin hatalarından, eksiklerinden rahatsız olmaları mümkündür. Bir kişinin yanlış bir tavrı gerçekten de bazen etrafa maddi manevi zarar verebilir. Ya da bir kişinin bir konuda Kuran ahlakını tam olarak yaşayamaması, o kişiye karşı duyulan güveni, yakınlığı olumsuz yönde etkileyebilir. Ancak müminin sevgisi gibi, duyduğu bu rahatsızlıkta da tek ölçüsü yine yalnızca Kuran'dır. Mümin, Allah'ın Kuran'da yanlış olduğunu bildirdiği ahlakta eksiklik gösterildiğinde, cahiliye ahlakına benzer tavırlar söz konusu olduğunda rahatsız olur. Yoksa bir kişinin gülme şekli, boyunun uzunluğu ya da kültür seviyesi gibi konulardan dolayı bir huzursuzluk duymaz.
İman eden bir kimsenin bir başka mümine karşı duyduğu, Kuran'a uygun olan bu hissin adı “buğz”dur. Karşısındaki kişinin Kuran'a uygun olmayan bir tavrına, -düzeltmediği sürece- buğz edebilir. Ancak “buğz etmesi” demek, “tümüyle o kişiden yüz çevirmesi” demek de değildir. Buğz ettiği süre içerisinde de yine ona şefkatle doğruyu anlatıp göstermek, destek olmak, onun o eksiğini gidermek için gönülden çaba harcar. Ayrıca duyduğu bu buğz onun, o kişiye karşı, mümin olmasından kaynaklanan sevgisini de hiçbir şekilde etkilemez. Çünkü dünyada hata yapmayacak hiçbir insan yoktur. Allah, adetullahının bir gereği olarak, bu eksikliği tüm insanlarda yaratmıştır. Allah, hataları, insanların aczlerini görüp Allah'a sığınmaları, tevbe etmeleri, daha iyi olmak için çaba harcamaları, insanların birbirlerine iyiliği emredip kötülükten sakındırabilmeleri, birbirlerine tebliği yapıp öğüt verebilmeleri için yaratmıştır. Dolayısıyla müminler de birbirlerinden “hatasız olabilmelerini” beklemezler. Hata gördüklerinde birbirlerine bunun doğrusunu gösterirler.
İşte bu konuda müminlerin dikkatli olmaları gereken konu, şeytanın oyununa gelerek, cahiliyenin “gıcık olma” olarak adlandırılan tavır bozukluğuyla, müminlerin “buğz etme” ahlakını birbirine karıştırmamalarıdır. Çünkü bazen insan nefsi, Kuran ahlakını yaşamayan insanlarda olduğu gibi, bir kişiden sebepsiz yere bir rahatsızlık duyulması için müminleri de teşvik edebilir. Ya da Kuran'a dayalı hiçbir geçerli gerekçe olmadığı halde, bir müminin meşru, samimi, içten ve doğal tavırlarına karşı da bir rahatsız hissi duyurtmaya çalışabilir. Müminin böyle bir telkin karşısında Allah'tan korkarak hareket etmesi, şeytandan Allah'a sığınması ve o mümin kardeşine şefkat ve merhametle yaklaşarak şeytanın bu oyununu bozması çok önemlidir. Şeytanın müminlerin arasını açıp bozmak isteyeceği Kuran'da bildirilmiştir (İsra Suresi, 53). Mümin bu tuzağa karşı, hemen o kardeşinin güzel yönlerini, imandaki kararlılığı, ahlakındaki güzel incelikleri, Allah'ın rızasını kazanabilmek için ne kadar samimi çaba harcadığı gibi özelliklerini düşünerek ona olan sevgisini tazelemelidir. Bu konuda niyet ettiği ve küçük de olsa bir girişimde bulunduğu anda, Allah'ın izniyle Allah şeytanın oyununu bozacak, bu mümin, kardeşine çok daha coşkulu bir sevgiyle yaklaşabilme imkanı bulacaktır. Allah Kuran'da bu adetullahının kesin olarak sonuç vereceğini şöyle bildirmiştir:
Allah'a çağıran, salih amelde bulunan ve: "Gerçekten ben Müslümanlardanım" diyenden daha güzel sözlü kimdir?
İyilikle kötülük eşit olmaz. Sen, en güzel olan bir tarzda (kötülüğü) uzaklaştır; o zaman, (görürsün ki) seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost(un) oluvermiştir.
Buna da, sabredenlerden başkası kavuşturulamaz. Ve buna, büyük bir pay sahibi olanlardan başkası da kavuşturulamaz.
Şayet sana şeytandan bir kışkırtma gelecek olursa, hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir. (Fussilet Suresi, 33-36)
Aklınıza takılan bir şey olduğunda, hemen dünyadaki Müslümanların yaşadıkları sıkıntıları düşünün. 'Çok büyük bir sorun' olduğunu zannettiğiniz konuların, aslında ne kadar önemsiz detaylar olduğunu çok daha iyi görebileceksiniz...
Dünyadaki milyarlarca insanın her biri farklı bir hayat yaşar. Tek bir tanesinin hayatı dahi bir diğerine benzemez. Ama bir sorun yaşadıklarında ya da bir sıkıntıyla karşılaştıklarında her biri, ‘dünyanın en büyük dertlerinin’ kendisinnde olduğunu zanneder.
Bazen girdiği bir sınavda başarısız olan, bazen istediği bir kıyafeti alamayan, bazen saçlarına istediği şekli veremeyen, bazen vermek istediği kilolardan kurtulmakta zorlanan, bazen hoşlanmadıkları biriyle aynı işyerinde çalışmak zorunda kalan insanlar büyük bir sıkıntı yaşadıklarını zannederler. Aynı şekilde birinin söylediği bir sözden alınan, en iyi arkadaşıyla arası açılan, sıradan bir konuda haksızlığa uğradığına inanan, karşısındaki kişi hakkında derin şüphelere kapılan, yeteri kadar sevilmediğini ya da önemsenmediğini düşünerek içine kapanan kimseler de kendi ifadeleriyle ‘hayatlarının başlarına yıkıldığı’ inancına kapılırlar. Günlerce dillerinden bu konuyu düşürmez, ne kadar mağdur olduklarını, ne kadar zor durumda kaldıklarını ve ne kadar acı çektiklerini anlatıp dururlar. Gün boyu akıllarında en çok yer eden konu budur. Akşam yataklarına yattıklarında, yolda arabada giderken, kahvaltılarını ederken; kısacası hemen her yerde ‘bu büyük dertleri’ni düşünürler.
Oysa ki çok açıktır ki bunların hiçbiri ‘dert’ değildir. Zaten insanların karşılaştıkları olayların hiçbiri ‘dert’ değildir. Ayrıca eğer bu kişiler, bu yaşadıklarından çok daha önemli sorunlarla karşılaşmış olsalardı da, bunlar yine de ‘dünyalarını başlarına yıkacak’ olaylar olmayacaktır. Önemli bir sağlık sorunu, ağır bir ameliyat, büyük maddi borçlar, işsizlik ya da ağır çalışma şartları, aile arasında yaşanan problemler de söz konusu olabilirdi. Ama bunlar da insanların kendilerini ‘dünyanın en dertli insanı’ olarak görmeleri için bir sebep değildir.
Herşeyden önce Kuran ahlakını bilen bir insan için dünyada ‘dert’ diye bir şey yoktur. Allah'ın hayır olarak yarattığı, hikmet dolu olaylar vardır. Allah'ın o kişinin imanını, Allah'a olan güvenini, sadakatini, güzel ahlakını denemek için yarattığı imtihanlar vardır. Ve bu konuda unutulmaması gereken en önemli şeylerden biri de şudur: Lehinde ya da aleyhinde gibi görünen tüm olaylar, mümin için yalnızca ‘hayır’dır. Ve bunlar onun en ihtiyacı olan; onu en güzel şekilde eğitecek, ona en çok fayda sağlayacak, dünyada ve ahirette ona en güzel sonuçları kazandıracak olan olaylardır.
Bunun yanı sıra, yaşadığı bir sıkıntı sebebiyle kendisini dünyanın en büyük sorunuyla karşı karşıya zanneden bir insanın dünyanın dört bir yanındaki Müslümanların neler yaşadıklarını düşünmesi de, kendi sorunlarının aslında ne kadar sıradan ve ne kadar kolay halledilebilir olaylar olduğunu anlaması için önemli bir vesiledir. Doğu Türkistan’da, Filistin’de, Irak’ta, Afganistan’da, Kırım’da, Kerkük’te, Moro’da ve dünyanın daha pek çok köşesinde Müslümanların yaşadığı zulüm ve baskıların yanında, kendi aklına takılan bir kuruntunun önemsizliğini kavraması çok daha hızlı olur.
Onyıllardır İslam coğrafyasında süregelen çatışmalar, fitneler, baskı ve zulüm binlerce masum Müslümanın canına mal olmuş, on binlercesi sakat kalmış, milyonlarcası evsiz kalıp yurtlarından sürülmüş, pek çoğu da sadece inançlarından ve fikirlerinden dolayı tutuklanmıştır. Doğu Türkistan’da, sırf Müslüman oldukları için genç kızlar, çocuklar, yaşlılar çok büyük bir zulme tabi tutulmakta; insanlar hiçbir mazeret gösterilmeksizin umursuzca idam edilmekte, hapsedilmekte, işkence görmektedir. Camiye gidenlerin maaşı kesilmekte, Müslümanların ibadetlerini yapmalarına izin verilmemektedir. 1965'ten sonraki katliamlarla birlikte, 60 yıl içinde 35 milyon Uygur Müslümanı soykırıma maruz kalmıştır. Doğu Türkistan'da, geçtiğimiz yıl Temmuz ayında 796 MÜSLÜMAN hiçbir hukuki gerekçeye dayanmadan, savunmalarına dahi yapmalarına izin verilmeden İDAM EDİLEREK ŞEHİT EDİLMİŞ bu kişilerin cenaze namazlarının dahi kılınmasına izin verilmemiştir. Sokakların cesetlerle dolduğu aynı günlerde BİR GECEDE 10 BİN MÜSLÜMAN ORTADAN KAYBOLMUŞ, 100 BİN UYGURLU KIZKARDEŞİMİZ EVLERİNDEN ZORLA ALINIP GÖTÜRÜLMÜŞTÜR. Bu kızkardeşlerimiz ölüm tehdidiyle gayri meşru ilişkiye zorlanmaktadırlar. Bir gecede ortadan kaybolan 10 bin Müslümanın akıbeti ise halen bilinmemektedir. Bu masum insanların şehit edilmiş olma ihtimalleri çok yüksektir. Çin 10 bin Uygurlu Müslümanın ve 100 bin Uygurlu kızkardeşimizin nerede olduklarına açıklık kazandıramamıştır.
Doğu Türkistan’da yaşanan bu olaylar, dünya çapındaki Müslümanların yaşadıkları acıların ve sıkıntıların yalnızca bir bölümüdür. Doğu Türkistan gibi Filistin`de Müslümanlar yarım asrı aşkın süredir katledilmekte; kendi topraklarında sürgün hayatı yaşamaktadırlar. Irak`ta yaşanan karışıklıkların ve ölenlerin ardı arkası kesilmemektedir. Kerküklü kardeşlerimiz ölüm korkusuyla yaşamaktadır. Kırım`da Müslümanlar zorluklar altında varlıklarını devam ettirmeye çalışmaktadırlar. Afganistan`da neredeyse hergün Müslüman kanı dökülmektedir. Pakistan`da ise binlerce Müslüman kendi ülkesinde mülteci konumuna düşmüştür. Yakın geçmişte Bosnalı Müslümanlar tüm dünyanın gözü önünde, Avrupa`nın ortasında, acımasızca soykırıma tabi tutulmuştur. Pek çok ülkede hapishaneler, düşüncelerinden ve inançlarından dolu tutuklanmış olan Müslümanlarla dolu. Müslümanlar, neredeyse yüzyıldır baskı altında acımasızca ezilmektedir.
İşte girdiği bir sınavı kazanamadığı, arkadaşı kendisine mesafeli davrandığı, gideceği bir yere geciktiği ya da istediği bir şeyi alamadığı için ‘sözde büyük bir derdi olduğunu’ düşünen insanların, kendilerini bu insanların yerlerine koyarak düşünmeleri ve Allah'ın kendilerine lütfettiği nimetler için şükretmeleri gerekir. Filistin’de sokakta savunmasız bir şekilde bombardıman altında kalan, çatışmalarda annelerini babalarını kaybeden, kendisine bakacak büyütecek durumda olmayan, maruz kaldıkları kötü yaşam şartları nedeniyle birçok hastalığa yakalanan, soğuk hava şartlarında giyecek kıyafetleri bile olmayıp sokaklarda yaşayan küçük çocukları düşünmelidirler. Güvenli ve korumalı bir yerde, sıcak bir evde, güzel nimetler içinde yaşadıkları için Allah'a hamd etmelidirler. Sağlıkları sıhhatleri yerlerinde olduğu için, tehlike altında olmadıkları için, ‘saldırı olur mu, bombalama olur mu, işkence olur mu, kaçmak zorunda kalır mıyız, dostlarıma birşey yaparlar mı, sığınacak güvenli bir yer bulabilir miyiz?’ diye düşünmeden istedikleri zaman istedikleri yerde huzur içinde uyuyabildikleri için Allah'a şükretmelidirler. Müslüman kardeşlerimiz bu kadar zor, güvensiz ve tehlikeli şartlar altındayken, sırf bir gün bir konuda bir anlık sıkıntı yaşadılar diye, tüm bunları unutup kendi sorunlarına dalmamalıdırlar. ‘Allah beni çok zor şartlar altında tutabilirdi, bunlardan çok daha büyük zorluklarla deneyebilirdi. Allah'a hamd olsun. Benim bu kadar nimet içerisinde küçücük bir şeyden şikayet etmem Allah'ın bu lütfuna karşı nankörlük olabilir’ diyerek hemen kendi sorunlarından geçip Allah'a şükretmelidirler.
Müslüman, başına dünyada olabilecek en zor imtihanlar gelse de, sayısız nimet gelse de yine bu şekilde düşünür. Elindeki nimetleri düşünüp yine Allah'a şükreder. Doğu Türkistan’da da olsa, Filistin’de de olsa, baskı zulüm ve işkence altında da olsa yine de Allah'a şükreder. Allah kendisine akıl, iman, vicdan verdiği için, Yüce Rabbimiz'i tanıma ve sevme imkanı verdiği için, Allah'ın rızasını kazanma isteği verdiği için mutlaka Allah'tan ve yaşadıklarından hoşnut olur.
Çünkü Allah kime ne şekilde bir deneme takdir etmişse bu o kişi için en güzel olandır. Ve elbette güzel ahlakla sabredenlerin ecrini Allah dünyada da ahirette inşaAllah verecektir.
En zor görünen durumlarda bile insanın, ''Ben bunun altından nasıl kalkarım?'' diye telaşlanması yersizdir. İnsanın yapacağı, yalnızca 'çok samimi olmak'tır. Herşeyi yaratacak olan ise yalnızca Allah'tır...
İnsan çok kalabalık; çok fazla detaydan oluşan, birbiriyle bağlantılı çok fazla olayın ve insanın içiçe olduğu bir dünyada yaşar. İnsanın çevresinde, gece gündüz bitmeyen bir hareket, eksilmeyen bir ses bütünü ve yaşanan olaylar zinciri vardır. İşte insanı en çok aldatan şeylerden biri de, bu kalabalık dünyada karşılaştığı detayların çokluğu ve gerçekliğidir.
Dünya hayatında meydana gelen her gelişme büyük bir süratle seyretmekte; insan bu hız ve hareketlilik içerisinde, kimi zaman yaşadığı hayata gaflet dolu bir bakış açısıyla yaklaşmaktadır. Gözlerinin önünde hızla akıp giden olayların ve detayların gerçekliği karşısında, tüm bunları ‘kendi güç ve iradesiyle’ idare edebileceği yanılgısına kapılmaktadır. Yaşadığı her olayı kendi müdahalesiyle çözüme kavuşturacağını, insanlara karşı olan sorumluluklarını kendi yetenekleriyle yerine getirebileceğine inanmaktadır.
Tüm bu hareketlilik içerisinde, yaşadığı ve yaşayacağı onlarca olayın içinden nasıl çıkacağını, herşeye nasıl yetişebileceğini, kendisini ilgilendiren pek çok olayı nasıl çözüme kavuşturacağını, kendisinden beklenenleri nasıl yerine getireceğini düşünerek telaşa kapılır. Hatta bazen, gözünde büyüyen tek bir olayı nasıl halledebileceğini düşünmenin dahi ağırlığı altında kalır. Bazen yapılan bir hatayı telafi edebilmek, bazen bir tavrı kökten değiştirebilmek, insanların taleplerine tam olması gerektiği gibi karşılık verebilmek gibi manevi sorumluluklar da insana olduğundan çok daha zor görünür. Ve işte bazen insan bunların her birini gerçekleştirebilme çabası içerisinde ciddi bir tedirginlik yaşar.
Oysa ki insanın önünde, aşılması dağlar kadar yüksek engeller bile olsa, yaşadığı tedirginlik, telaş ya da endişe tümüyle yersizdir. Çünkü insan, içerisinde yaşadığı tüm bu kalabalık ve hareketli dünyaya rağmen, aslında kendi ruhundaki manevi dünyasında tek başına bir yaşam sürmektedir. Ve tek sorumluluğu da, onu yaratan Allah'a karşıdır. Önünde dizilen onlarca olayı çözüme kavuşturacak, olayları düzene sokacak ve sonuçlandıracak olan ise yalnızca Allah'tır.
İnsanın, kendisi dahil, dünyadaki hiçbir insan ya da hiçbir şey üzerinde bir müdahale gücü yoktur. Allah'ın kendisi için yarattığı bu dünyada meydana gelen gelişmeleri, şuurunda olsa da olmasa da, aslında büyük bir acz içerisinde seyretmektedir. İşte insanın, yaşadığı yersiz telaştan kurtulmak için öncelikle yapması gereken, bu önemli gerçeğin bilincinde olmaktır.
Allah bir ayetinde, “Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Gerçekten Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (İnsan Suresi, 30) buyurmuştur. Ve bu gerçek, insan için çok büyük bir konfordur.
İnsanın, bir başka insanın ruhuna, karakterine, inançlarına, düşüncelerine ya da kararlarına etki edebilme gücü yoktur. Ama Allah, tüm yarattıkları üzerinde sonsuz güç sahibidir. Eğer insan, bir konuda bir başkasına birşeyler anlatabilmeye, onu birşeylere inandırabilmeye ve ikna etmeye çalışıyorsa, elbetteki elindeki tüm akılcı imkanlarla bu konuda çaba harcayacaktır. Ama bu çaba, ancak onun samimiyetinin bir delili olacaktır. Yoksa karşı tarafta oluşan netice, ancak Allah'ın dilemesiyle yaratılır. İnsan bunu kendi çabasıyla asla elde edemez.
Örneğin hata yapan bir insan, ısrarla karşı tarafın kendisini affetmesini ister. Hatasını telafi etmek ve oluşan durumu düzeltebilmek için elinden geleni yapar. Ama asla, kendisini affedecek olanın karşısındaki insan olduğu gafletine kapılmamalıdır. İnsanların kalplerine etki edebilecek olan yalnızca Allah'tır. Allah bir ayette, “Oysa sizi de, yapmakta olduklarınızı da Allah yaratmıştır.” (Saffat Suresi, 96) buyurmuştur. Bir insanın düşüncelerini değiştirebilecek, kalbinde oluşan rahatsızlığı giderebilecek, yapılan bir hatayı unutturabilecek ve durumu düzeltebilecek olan yalnızca Allah'tır.
İşte insanın bu önemli gerçeği bilmesi, onun üzerinden çok büyük bir yükü kaldırır. Ne kendisi bir şey yapabilmekte, ne de karşısındaki kişinin herhangi bir şeye gücü yetebilmektedir. Her iki taraf da acz içerisindedir. Dolayısıyla insanın böyle bir konuda da telaşa kapılması, tedirgin olması, “Oldu mu, olacak mı?”, “Ne zaman olacak?” ya da “Nasıl olacak?” gibi düşüncelerle meşgul olması tümüyle yersizdir. Yapılacak şey, Kuran ahlakına, akla, vicdana uygun olan herşeyi uygulamak ve Allah'a ‘tam teslim olmak’tır. Allah en güzelini yaratandır.
Aynı şekilde, bir yanlış anlaşılma oluştuğunda, insan doğruyu karşı tarafa anlatabilmek, onu, kendi dürüstlüğüne ikna edebilmek için elinden gelen herşeyi yapar. Ancak böyle bir durum da insanı asla telaşa kaptırmamalı, tedirgin etmemelidir. Allah'ın sonsuz adaletinin her olayda kesin olarak tecelli ettiğini bilmek insana yetmelidir. Allah Kuran ayetlerinde insanın hiçbir konuda asla haksızlığa uğramayacağını, küçücük bir iyiliğin bile mutlaka hakkıyla karşılık bulacağını şöyle bildirmiştir:
Biz ise, kıyamet gününe ait duyarlı teraziler koyarız da artık, hiçbir nefis hiçbir şeyle haksızlığa uğramaz. Bir hardal tanesi bile olsa ona (teraziye) getiririz. Hesap görücüler olarak Biz yeteriz. (Enbiya Suresi, 47)
"Ey oğlum, (yaptığın iş) gerçekten bir hardal tanesi ağırlığında olsa da, (bu,) ister bir kaya parçasından ya da göklerde veya yer(in derinliklerinde) de bulunsa bile, Allah onu getirir (açığa çıkarır). Şüphesiz Allah, latif olandır, (herşeyden) haberdardır." (Lokman Suresi, 16)
İşte bu gerçekleri bilen insan ile bilmeyen insan arasında çok büyük farklılıklar vardır. Bir kişi karşısındaki insanı ikna edebilmek için tüm gücüyle manen ona yüklenirken, diğer kişi bir yandan elinden gelen çabayı gösterirken, diğer yandan asıl olarak tüm gücüyle Allah'a yönelir. O kişide oluşacak etkiyi yaratması için tüm samimiyetiyle Allah'a dua eder.
İnsanlarla olan ilişkilerde olduğu gibi, olaylar hakkındaki gelişmeler, bunlarda ortaya çıkan sorunlar, aksaklık gibi görünen durumlar da insanı kaygılandırmamalıdır. Tüm bunlar da, kainattaki herşey gibi, en küçük detayına kadar Allah'ın kontrolündedir. İnsanın, diğer insanlar üzerinde nasıl hiçbir gücü yoksa, olaylar üzerinde de herhangi bir müdahale imkanı yoktur. Dolayısıyla ne kadar çaba harcarsa harcasın, olaylara etki eden ya da sonucu oluşturan insanın kendisini değildir. Yapması gereken yine Allah'a ve Allah'ın sonsuz kudretine teslim olmaktır.
İşte insan, hayatını bu gerçeği bilmenin derin huzuru, tevekkülü ve konforu içerisinde yaşamalıdır. Allah Kuran'da, müminlere “vekil olarak Allah yeter” şeklinde buyurmuştur. Bir başka ayette ise Allah, müminlerin sözünün, “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir” şeklinde olduğunu bildirmiştir:
Allah'a tevekkül et; vekil olarak Allah yeter. (Ahzab Suresi, 3)
Onlar, kendilerine insanlar: "Size karşı insanlar topla(n)dılar, artık onlardan korkun" dedikleri halde imanları artanlar ve: "Allah bize yeter, O ne güzel vekildir" diyenlerdir. (Al-i İmran Suresi, 173)
Allah, herşeyin yaratıcısıdır. O, herşey üzerinde vekildir. (Zümer Suresi, 62)
Ve Allah, Allah'a tevekkül ederek, Rabbimiz'in yardımı altına giren müminler için mutlak bir konfor, çıkış yolu ve başarı olduğunu müjdelemiştir:
Eğer Allah size yardım ederse, artık sizi yenilgiye uğratacak yoktur ve eğer sizi 'yapayalnız ve yardımsız' bırakacak olursa, O’ndan sonra size yardım edecek kimdir? Öyleyse mü'minler, yalnızca Allah'a tevekkül etsinler. (Al-i İmran Suresi, 160)
Mehdi’nin çıkışından evvel, (her tarafı) aydınlatan kuyruklu bir yıldız doğacaktır.”(Kıyamet Alametleri, s. 200)