Ahirzaman Ve Hz. Mehdi
Kıyametin hemen yakınında anarşi ve kargaşa günleri vardır.
Güzel Hatırlatmalar
-
"Dünyadan beş bin altı yüz yıl geçmiştir". Bu ümmetin ömrü bin (1000) seneyi geçecek, fakat bin beş yüz (1500) seneyi pek geçmeyecek.
(Kıyamet Alametleri, Medineli Allame Muhammed b. Resul el-Hüseyni el-Berzenci, Pamuk Yayıncılık, İstanbul, 2002, s. 299)
-
Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Evlatlarımdan olan Mehdi’yi inkar eden beni inkar etmiştir.”
(Bihar-ul Envar, c.51, s.73)
-
Eğer müşriklerden biri, senden 'eman isterse', ona eman ver; öyle ki Allah'ın sözünü dinlemiş olsun, sonra onu 'güvenlik içinde olacağı yere ulaştır.' Bu, onların elbette bilmeyen bir topluluk olmaları nedeniyledir.
(Tevbe Suresi, 6)
Güzel Konular
Hastalıkta kişilik değiştirmek, müminin kabul etmeyeceği bir tavır bozukluğudur
İyilik, güzellik, rahatlık, kolaylık, sağlık, sıhhat, konfor... Bunlar elbetteki çok güzel nimetlerdir. Her insan, hayatının en rahat edeceği şartlar ve olabilecek en güzel nimetler içerisinde geçmesini ister ve bu gerçekleştiğinde de bundan büyük hoşnutluk duyar.
Ancak Allah dünya hayatında özel bazı durumlar da yaratmıştır. Zorluklar, sıkıntılar, hastalıklar, ölümler, yokluk ve kayıplar, her insanın mutlaka yaşamak durumunda kaldığı olaylardandır. Ve Allah bunları çok büyük hayır ve hikmetlerle yaratmıştır.
İnsan hiçbir zorlukla kırşılaşmadığında, hiç sıkıntı çekmediğinde, hiç bir şeye sabır göstermek durumunda kalmadığında; çevresindeki herkesten sadece iyilik, güzellik, güzel ahlak, maddi manevi destek gördüğünde, hayatını arzu ettiği nimetler içerisinde geçirdiğinde, sahip olduğu bu şartlardan dolayı mutlu olur. Bu şartlar altında gerginlik duyması, öfkelenmesi, kinlenmesi, kıskanması, tartışması; kısacası bazı kötü ahlak özelliklerini göstermesi için çok az sebep çıkar karşısına. Tam tersine, nimetlerin güzelliği ve etrafındaki insanların güzel tavırları, bu kişinin keyfini, neşesini, rahatını sürekli olarak daha da artırabilir. Dolayısıyla bu kişi de çevresine karşı son derece iyi bir ahlak gösterebilir. Hoşgörülü, olgun, affedici, mülayim, fedakar, kalender tavırlar sergileyebilir. Ancak tüm bu karakter özellikleri, sadece bu kişinin içerisinde yaşadığı şartlardan kaynaklanıyor olabilir. Çünkü bir insanın gerçek kişiliği, asıl olarak zorluk ve sıkıntı anlarında, yoklukta ve hastalıkta, haksızlığa uğradığında ya da mağdur olduğunda ortaya çıkar. İşte Allah'ın dünya hayatında çok çeşitli ve birbirinden detaylı eksiklikler yaratmasının çok büyük hikmetlerinden biri de burada gizlenmiştir. Allah bu şekilde, ‘gerçekten güzel ahlaklı olan ve her türlü şarta rağmen, gerçekten Allah için bu ahlakında sabır gösteren kullarını’ ortaya çıkarmaktadır.
İşte hastalıklar, insanların en sık, hatta hemen hemen her gün karşılaşabildikleri bu özel yaratılan durumlardan biridir. Bazı insanlar ufak tefek rahatsızlıkları o kadar önemsemeyip sadece daha hayati durumlarda tavır değiştirirken, bazıları da sıradan ve günlük bir rahatsızlıkta bile hemen başka bir kişiliğe bürünürler. Birazcık başları ağrıdığında, biraz uykusuz kaldıklarında, biraz fazla yorulduklarında, ilk önce bunu hemen yüzlerine yansıtırlar. Öyle ki onları görenler, konuyla ilgili hiçbir bilgileri olmasa dahi bu kişiye, “Ne oldu, neyin var, hasta mısın?” gibi bir soru sormak zorunda hissederler kendilerini. Her zamanki kişiliklerine göre çok bezgin, yorgun, bitkin, durgun, neşesiz bir tavır içerisindedirler. Normalde gösterdikleri ahlaka göre çok daha tahammülsüz, çok daha ters, sinirli ve gergin bir halleri vardır. Kendilerine, “Neyin var?” diye soran insanlara da, yine aynı bitkin ve ters ruh hali içerisinde çeşitli cevaplar verirler. Her zaman dikkatlerinin açık olduğu konularda dikkatlerini daha kapalı hale getirir, her zaman ilgili oldukları konularda çok daha ilgisiz ve umursuz bir tavır gösterirler. Yardıma ihtiyacı olan birine karşı daha insaniyetsizlerdir. Kendilerine güzel bir söz söyleyen, sevgi, ilgi gösteren birine karşı çok daha soğuk, mesafelidirler. Etraflarındaki nimetleri gereği gibi göremeyen, sanki dünyanın en büyük felaketine uğramış (-ki böyle görünen olayları da Allah büyük hayır ve hikmetlerle yaratmıştır-) ve sanki en mağdur insanıymış gibi bir hal içerisindedirler.
Elbetteki, küçük bir bağaşrısı, mide ağrısı ya da günlük bir yorgunlukta bile bu şekilde kişiliklerini değiştiren insanlar, bunlardan çok daha büyük hastalıklarla karşılaştıklarında nasıl bir ahlak göstereceklerine dair çevrelerinde şüphe oluştururlar. Ve normal şartlarda; herşey istedikleri gibi olduğunda, bütün nimetler, kolaylıklar, rahatlıklar ellerinin altında olduğunda gösterdikleri güzel ahlak ve kişilik de, böyle zamanlardaki tavırlarıyla birlikte, tamamen şüpheli hale gelmiş olur.
Oysa ki insanın, sağlam kişiliğin asıl anlaşılacağı anların, bu şekilde zorluk, hastalık zamanları olduğunu bilmesi ve bu tarz durumlarda özellikle dikkatini açarak Allah'ın en beğeneceği tavrı sergilemeye çalışması gerekir. Böyle bir durumda insan, aksinin, Kuran ahlakına hiç uygun olmayan ve iman eden bir insana hiç yakışmayacak bir tavır olacağını bilmeli ve ‘her şartta sadece tek bir sağlam karakter göstermelidir’.
Elbetteki insan böyle bir durumda, içerisinde bulunduğu fiziksel zorluklara ve hastalıklara yönelik en akılcı ve en iyi tedbirleri almalı, elbetteki sağlığını korumalı, hastalığını en iyi şekilde tedavi etmeye çalışmalıdır. Bu konuda olabilecek en fazla çabayı harcamalıdır. Ama bu konuda gösterdiği çabayı, mutlaka güzel ahlakını sürdürmede de harcamalıdır.
Zira, nimeti de sıkıntıyı da yaratanın Allah olduğunu ve bunların her birinin insan için mutlaka hayırlı olduğunu bilen bir insanın hastalıklar karşısındaki tepkisi, zaten yine ancak Kuran ahlakıyla olur. Nasıl ki Allah onu nimet içinde, huzurlu, rahat, konforlu bir ortamda yaratıyorsa, hastalıkla birlikte bu nimetleri eksilten de yine Allah'tır. Hastayken de insan, yine saymakla bitiremeyeceği kadar çok nimet içerisindedir. Yine Allah'ın rahmeti, şefkati, sevgisi, yakınlığı, lütfu ve koruması altındadır. Aklındaki iman gerçekleri hakkındaki bilgiler yine aynıdır; Allah'ın rızasının herşeyin üstünde olması, ölüm, ahiret, hesap günü, cennet, cehennem aynı şekilde tüm gerçeklikleriyle yine vardır. Öyleyse bu gerçekleri bilen bir insanın, kişilik değiştirmeyi, farklı karakter özellikleri göstermeyi makul görebilmesi de mümkün değildir.
Elbetteki insanın bir yeri ağrıdığında, bir rahatsızlık duyduğunda bu fiziksel açıdan çeşitli şekillerde dışa yansıyabilir. Fakat ahlakta ve üslupta bir değişiklik olmasının kabul edilebilir bir yönü yoktur. Aksine müminin, küçük de olsa büyük de olsa her hastalığı, Allah korkusunun artması için, Allah'a şükretmek, Allah'ın nimetlerini anmak, rahatlığın, sağlığın, sıhhatin ne kadar büyük bir lütuf olduğunu takdir etmek, insanın aczini ve Allah'a olan muhtaçlığını daha iyi kavramak, kısacası daha güzel ahlaklı olmak için bir vesile olarak görmesi gerekir. Mümin bir kimse tüm bu vesilelerin insanları Allah'a yakınlaştırabilecek çok kıymetli anlar olduğunu bilerek elinden gelen çabanın en fazlasını harcamalıdır.
Allah Kuran'da, müminlerin özel olarak böyle durumlarla deneneceklerini ve sonsuz cennet hayatının da ancak bu anlarda gösterilen güzel ahlak ile mümkün olacağını şöyle bildirmiştir:
Yoksa sizden önce gelip-geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle bir yoksulluk, öyle dayanılmaz bir zorluk çattı ve öylesine sarsıldılar ki, sonunda elçi, beraberindeki mü'minlerle; "Allah'ın yardımı ne zaman?" diyordu. Dikkat edin. Şüphesiz Allah'ın yardımı pek yakındır.(Bakara Suresi, 214)
Her nefis ölümü tadıcıdır. Biz sizi, şerle de, hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz ve siz Biz'e döndürüleceksiniz. (Enbiya Suresi, 35)
Andolsun, Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele.(Bakara Suresi, 155)
Bazen bir konunun çözümü, yalnızca olaya ''daha farklı bir bakış açısıyla bakmakta''dır
Her insanın, hayata bir bakış açısı vardır. Çocukluğundan itibaren aldığı eğitim, annesinin babasının kişilik yapısı, yaşadığı olaylar, sahip olduğu kültür yapısı bu bakış açısına yön verir. İnsanların olayları algılamasında, sahip oldukları bu bakış açısının önemi o kadar büyüktür ki, bazen iki ayrı insan aynı olayı birbirinin tamamen zıttı olarak algılayabilir.
Örneğin kimi zaman insan, içinden çıkamadığı bir olayla karşılaştığında ya da çok zorlandığı bir durum yaşadığında, çok büyük bir sorunla karşı karşıya olduğunu zanneder. Ama bazen aslında ortada sandığı gibi bir sorun hiç yoktur. Ya da bazen de, çok büyük sanılan bu sorunun çözümü, aslında sadece kişinin olaya bakış açısını değiştirmesindedir. İnsan sadece bakış açısını değiştirerek, olayları çok daha farklı şekilde algılayabilme imkanı yakalar.
Nasıl ki bir insanın, bir sokağın ortasında durup etrafına baktığında gördükleriyle, aynı sokağın aynı noktasındaki bir gökdelenden o sokağa baktığında gördükleri farklı ise; aynı kişinin bir olaya iki değişik bakış açısıyla bakıp değerlendirmesi de aynı şekilde farklıdır.
Farklı bakış açılarının etkisi, iki kişi arasında bir sorun olduğunda, bu kişilerin her birinin olayları aktarışının farklı olmasında da görülür. Her iki tarafın da içerisinde bulunduğu durum, mazeretleri, haklı oldukları noktalar, yanlış algıladıkları kısımlar, önyargıları ve beklentileri, o olaya bakış açılarına etki eder. Sonuçta da iki farklı bakış açısı ortaya çıkar.
İşte insanın, her olaya bu önemli gerçeği göz önünde bulundurarak yaklaşması çok önemlidir. Çünkü insan bazen, sırf yanlış bir bakış açısı içerisinde olduğu için birçok konuyu halledemiyor olabilir. Ve yine sadece bakış açısını değiştirmekle birçok konuda ilerleme kaydetmeyi başarabilir.
Bu, hem insanın karşılaştığı olaylarda daha sağduyulu ve daha doğru hareket edebilmesine hem başkalarıyla arasındaki ilişkilerde karşı tarafı daha iyi anlayabilmesine hem de kendi eksikliklerini daha iyi görüp, sorunlarına kesin çözümler getirebilmesine vesile olabilecek hayati bir bilgidir.
Söz gelimi bir insan, karşısındaki kişiyi farklı bir bakış açısıyla değerlendirdiği için, onun tüm sözlerini ve tavırlarını yanlış anlayabilir. Karşı tarafın iyilik, güzellik amaçlı hareketlerini tam ters yönde ve çok farklı yorumlayabilir. Ya da o kişinin olağan ve doğal tavırlarında kasıt olduğunu zannederek bunlardan bambaşka sonuçlar çıkarabilir. Aynı şekilde yine sahip olduğu bakış açısının etkisiyle, beraberindeki bir kişiyi olduğundan çok daha üstün ahlaklı ve nitelikli bir insan zannedebilir. Bu kişinin tavırlarına hep hüsn-ü zan ile yaklaştığı için, bunların altında yatan art niyetleri, kötü amaçları ya da eksiklikleri göremeyebilir.
İnsanın bu tarz ihtimallere karşı yapması gereken, ‘bakış açısını yalnızca Kuran'a göre şekillendirmesi’ ve ‘buna kendinden hiçbir ilave mantık eklememesi’dir.
Allah Kuran'da insanlara; kime, hangi durumda, hangi sebeplerle ve hangi olaylarda nasıl bir bakış açısıyla yaklaşmaları gerektiğini bildirmiştir. Bu, insan için çok kesin ve sarsılmaz bir ölçüdür. Örneğin bir kimsenin iman eden, tüm tavırlarıyla ve samimiyetle Kuran ahlakını yaşayan, hiçbir durumda bu özelliklerinden taviz vermeyen, güvenilir bir Müslümana hüsnü zana dayalı, çok olumlu bir bakış açısı olması gerekir. Bu kişinin yanlış gibi görünen tavırları ya da sözleri olsa bile, bunlara hayır ve hikmet gözüyle bakması, hayra yorması, konuyu o kişi açısından en lehe olacak şekilde değerlendirmesi gerekir. Bir Müslüman, bir başka mümin ile arasında bir sorun yaşıyorsa, bu durumda kendi bakış açısında mutlaka bir hata olabileceğine ihtimal verip, bakış açısını değiştirmeyi denemelidir. Çünkü tümüyle Kuran'a göre hareket eden iki insanın, aralarındaki herhangi bir konuyu halletmeleri son derece kolay olmalıdır. Dolayısıyla eğer ortada bir zorluk varsa, o zaman sorun iki tarafın da bakış açılarında olabilir.
Buna bağlı olarak, bazen insanın kendi hayatına, yaşadıklarına ve olayların muhtemel gelişimine yönelik bakış açısının yanlışlığı da, kişinin çok büyük bir sorunla karşı karşıya olduğunu sanmasına ve gereksiz yere sıkıntı yaşamasına neden olabilir. Kuran dışında cahili bazı mantıklarla hareket ettiği için, olaylar hakkında yanlış ihtimaller üzerinde duruyor olabilir. Bu nedenle bir Müslüman, eğer kendi içinde de, zorlandığı bir konuyla karşı karşıya ise, bu durumda da, olaylara yanlış bir bakış açısı olabileceğinden şüphelenmeli ve konuya başka bir açıdan yaklaşmayı denemelidir.
Bir mümin, yaşadığı her olaya Kuran'ın gerektirdiği ahlak ile yaklaşıp herşeyi Kuran'ı ölçü alarak değerlendirdiği sürece, -Allah'ın izni ve yardımıyla- karşısına çıkan -sorun sandığı herşeyi- çözebilecek bir anlayış kazanmış olur.
Kuran'da bu gerçek insanlara şöyle haber verilmiştir:
Gerçek şu ki kulluk eden bir topluluk için bunda (Kur'an'da) 'açık bir mesaj' (veya gerçek bir çıkış yolu) vardır. (Enbiya Suresi, 106)
... Kim Allah'tan korkup-sakınırsa, (Allah) ona bir çıkış yolu gösterir; (Talak Suresi, 2)
... Kim Allah'tan korkup-sakınırsa (Allah) ona işinde bir kolaylık gösterir. (Talak Suresi, 4)
Sathi ve yüzeysel düşünerek yaşayan insanlar, varlığından dahi haberdar olmadıkları çok büyük nimetlerden ve zevklerden mahrum kaldıklarını biliyorlar mı?...
Allah insana çok muhteşem bir düşünce gücü ve kavrama yeteneği vermiştir. Ancak ne var ki, çoğu insan bu hayati özelliklerini gereği gibi kullanmaz. Aklını, yalnızca hayatını sürdürmesine yetecek kadar kullanmış olmak ve işlerini halledebilecek düzeyde yüzeysel düşünmek bu tür insanlara yeter. Bu hayat şeklinin kendilerine kaybettirdiklerinin ve mahrum kaldıkları güzelliklerin ise farkında değildirler.
Oysa Allah birçok güzelliği derin düşünmenin içine gizlemiştir. Aklını çok iyi kullanan ve çok derin düşünen insanların dünya hayatından aldıkları lezzetler, bu vesileyle elde ettikleri nimetler ve yaşadıkları konfor, düşünmekle kendilerini yormadan, sathi bir akılla yaşayan insanların hayat kalitelerinden çok farklıdır.
Düşünmemek, ilk başta bazı insanlara adeta bir rahatlık ve mevcut bir zorluktan bir kurtuluş gibi gelir. Bu gibi insanlar ne kadar az düşünürlerse, o kadar az yorulacaklarına; kafalarının o derece daha fazla dinleneceğine ve çok daha rahat bir hayat yaşayacaklarına inanırlar.
Halbuki düşünmek, akıl kullanmak ya da kafayı çalıştırmak insanı yormaz; tam aksine insanı açar. Tüm bunlar değil yorgunluk vermek, tam tersine insana enerji veren, hareketlendiren, daha aktif ve canlı hale gelmesini sağlayan nimetlerdir.
Ama bu kimseler bu önemli gerçekten habersizdirler. Genellikle bir sıkıntı ya da zorlukla karşılaştıklarında dahi, başkalarının kendi adlarına düşünüp tedbir almalarını ve sorunlarını onların çözmelerini isterler. Ya da önceden tecrübe edip ezberledikleri çözümleri uygulayarak yine düşünmekten kaçmaya çalışırlar.
Kendilerince, düşünmekle kaybedecekleri vakti, dünya hayatının nimetlerini kullanarak geçirmelerinin çok daha akıllıca bir hareket olduğuna inanırlar. Halbuki dünya hayatının nimetlerinden en mükemmel şekilde istifade edebilmek ancak ‘düşünmekle’ mümkün olur.
Allah dünya hayatındaki her türlü güzelliği insanların kullanımına vermiştir. Ancak kimin hangi nimetten ne kadar zevk alacağını, Allah insanların imanları doğrultusunda ‘akletmelerine’ ve ‘düşünmelerine’ bağlı kılmıştır. Ve bu önemli gerçek, dünyadaki tüm maddi ve manevi nimetler için geçerlidir.
Tüm detaylarıyla tam olarak birbirinin aynısı olan nimetlere sahip iki insanın, bu nimetlerden aldıkları zevkler tümüyle farklıdır.Örneğin bir kişi arabasını, yalnızca kendisini bir yerden diğer bir yere götürmeye yarayan, çevresindeki insanlara gösteriş yapmasını sağlayan ya da yatırım yapmak için para verilen bir araç olarak görür. Aynı şartlar altındaki bir başka insan ise, arabanın kendisine sağladığı her konforu ayrı ayrı düşünerek bunların her birinin varlığından dolayı Allah'a şükreder. Allah bu gibi imkanları yaratmamış olsaydı, çekeceği sıkıntıları ve meydana gelecek gecikmeleri düşünerek Allah'ın bu lütfunun sevincini yaşar.
Bunun gibi bir başka kişi de evinin birbirinden güzel çiçeklerle süslenmiş bahçesini, sadece zengin olmanın getirdiği bir konfor ya da gürültüden uzakta oturup dinlenebileceği sakin bir yer olarak değerlendirir. Aynı bahçeye sahip diğer bir kişi ise, bu bahçenin her santimetrekaresine bakmaktan, her bir çiçeğin kokusunu koklamaktan, yeni tomurcuklanan her bir çiçeği aynı ayrı izlemekten, her geçen gün serpilip büyümelerini görmekten çok derin zevkler alır. Her birinin; hatta her bir yaprağın, her bir dalın dahi varlığı onun için büyük birer heyecan vesilesidir. Bu çiçeklere, ağaçlara ya da onların üzerlerinde hayatlarını sürdüren canlılara baktıkça, Allah'ın sonsuz kudretini, ilmini ve hakimiyetini çok daha iyi kavrayarak, saygıyla Allah'a boyun eğer. Bu nimetlerin her bir detayını kendisine lütfedenin Rabbimiz olduğunu bilmenin sevinci ve heyecanı tüm ruhunu sarar. Allah'ın güzelliğinin bu muhteşem tecellilerini görüp, Allah'ın sonsuz ve kusursuz güzelliğinin ne kadar olağanüstü ve benzersiz olduğunu düşünmenin verdiği huşu dolu hayranlık bütün benliğini kaplar.
İşte aklını kullanarak ve düşünerek tüm bu detayları görebilen bir insanın, böyle bir bahçenin varlığıyla karşılaştığında ruhunda oluşan etki de, kavrayışı oranında detaylı ve derindir. Bahçesini sadece sessiz sakin bir oturma yeri olarak gören ve bu konu hakkında bunun ötesinde kafa yormayan bir kimsenin ise, bir insanın bir bahçeden böylesine bir zevk alabileceğinden dahi haberi yoktur. Onun bu nimetten aldığı tat, son derece sathi, kof ve yüzeyseldir.
Aynı durum dünyadaki her nimet için geçerlidir. Güzel bir insandan, güzel bir manzaradan, benzersiz işlemelerle süslenmiş bir sanat eserinden, güzel bir müzikten, etkileyici bir tasarımdan, sevimli bir hayvandan, yiyeceklerdeki benzersiz tatlardan, göze hitap eden ihtişamlı bir sofradan alınan zevkler, hep bu şekilde insanların ‘düşünme gücü’yle doğru orantılıdır.
Manevi nimetlerde de yine insanlar birbirlerinden çok daha farklı lezzetler alırlar. Sevgiden, saygıdan, vefa ve sadakat duygularından, şefkatten, merhametten, dostluktan, sırdaşlıktan; insanın sevdiği için sabretmesinden, sevdiğinin fedakarlığından, düşkünlüğünden, hoşgörüsünden, tevazusundan, affediciliğinden, dürüstlügünden, kalenderliğinden, karşı tarafı onore etmesinden, desteklemesinden, güvenmesinden duyulan çok derin hisler vardır. Ancak sathi insanlar bu duyguları yalnızca bir alışkanlıkla değerlendirir ve bunların ruhta oluşturduğu derin heyecanın var olduğunu bile farketmezler. Hatta böyle sabırlı, tahammüllü, merhametli, fedakar bir insanla karşılaştıklarında, bu kişinin varlığını, daha bencilce davranabilmek için bir fırsat olarak görürler. Ve sadece, bu kişiyi menfaatleri doğrultusunda en iyi şekilde kullanmaya çalışırlar.
Oysa ki akıllarını kullanan, düşünerek bir insanın sahip olduğu bu özelliklerdeki derinliği, güzelliği ve değeri kavrayabilen insanlar, dostlarında gördükleri bu vasıfların her birini Allah'ın çok büyük bir lütfu olarak görürler. Ve bu özelliklerle her karşılaştıklarında, bu nimetlerin sevinç ve heyecanını yaşarlar.
Eğer burada anlatılan tüm bu gerçeklerden habersiz bir insan bu yazıyı okuyorsa, o zaman bu aşamada mutlaka kendi kendine şu soruları sormalıdır: “Acaba ben dünyadaki her nimetten olabilecek en fazla zevki alıyor muyum? Yoksa benim haberimin olmadığı lezzet boyutları, hiç yaşamadığım derin duygular, derin zevkler var mıdır? Üzerinden geçip gittiğim ve hayatımda olduğu halde hiç farkına varmadığım güzellikler var mı? Beni adeta bambaşka bir dünyada yaşatabilecek farklı bir bakış açısıyla düşünerek yaşarsam ne kaybederim ya da ne kazanırım? Ya da yüzeysel düşünerek, kendimi yormadan, herşeye sathi bir bakış açısıyla bakarak yaşamak bana şu ana kadar ne kazandırdı? Sahip olduğum nimetlerden hiç tatmadığım zevkler alabileceksem, neden bu bakış açısını kazanmak için çaba harcamayayım?”
İnsanın maddi ya da manevi her türlü nimetten maksimum lezzetleri alabilmesi ancak ‘iman’ ile mümkündür. İman eden kimse, ‘düşünen insan’ demektir. Her an, her yerde, karşılaştığı her konuyu, düşünerek; vicdanını ve aklını kullanarak değerlendirir. Ve her güzelliğin, her nimetin hakkını verebilmek için emek harcar. Allah da iman eden kişinin bu samimi gayretine karşılık, ona hayatının her aşamasından derin hazlar yaşatır. Sevmek, sevilmek, dost olmak, sırdaş olmak, saygı duymak, karşılıklı güven duymak, Allah'ın insanlar için yarattığı güzelliklerden, dünya hayatının küçük büyük her nimetinden istifade etmek, bu gibi insanlar için adeta sonuna ulaşılamayan bir hazine gibi, çok derin tatlarla doludur. İman edenler için Allah'ın ruhta yarattığı bu heyecan ve duygularda yaşanan derinlik, diğer insanların nimetlerden aldıkları teknik zevklerle kıyas dahi edilemeyecek kadar benzersizdir.
Allah’ın Kuran'da ‘dünya hayatına razı olan ve bununla tatmin bulan’ kimseler olarak tanımladığı insanlar ise, imanda gizlenen tüm bu güzelliklerden yüz çevirip, imansızlığın getirdiği soğuk dünyaya, ruhsuz hayata, yüzeysel, kof ve sathi bakış açısıyla yaşamaya razı olmuşlardır.
Bizimle karşılaşmayı ummayanlar, dünya hayatına razı olanlar ve bununla tatmin olanlar ve Bizim ayetlerimizden habersiz olanlar; (Yunus Suresi, 7)
Oysa Allah bu nimetin kapısını isteyen her insan için sonuna kadar açık bırakmıştır. Dileyen için, Allah'ın sonsuz rahmetini isteyerek, aklını, vicdanını en iyi şekilde kullanan herkes için dünyada benzersiz nimetler vardır. Ahirette ise Allah, bu kullarına, dünyadaki bu lezzetlerle de kıyas olmayacak şekilde sonsuz güzelikler yaşatacaktır. Cennet nimetlerinden alınacak olan hazlar, duyulacak heyecan ve mutluluk, insan aklının kavrayışının çok ötesinde olacaktır.
Mehdi’nin çıkışından evvel, (her tarafı) aydınlatan kuyruklu bir yıldız doğacaktır.”(Kıyamet Alametleri, s. 200)