Sekizinci Bölüm:İsrail ya da Mesih'in Ayak Sesleri
Ekibin yıllık bir aradan sonra Yahudiler kendi yurtlarına dönmüş bulunuyorlar. Ülke sürekli Yahudiler tarafından inşa ediliyor, sürgünlerin toplanması işlemi aralıksız sürüyor. Tapınak'ın önceki yıkılışından bu yana elde etmediğimiz bir güç ve egemenliğe sahibiz... Bunlar, Mesih'in geldiğinin işareti değil de, nedir?"(İsrailli haham Haim Drukman)
4 Kasım 1995 gecesi, Tel-Aviv'de, iktidardaki İşçi Partisi tarafından organize edilen büyük bir "barışı destekleme" mitingi yapılmıştı. Ancak toplantının sonunda İşçi Partisi lideri ve Başbakan Yitzhak Rabin, alanı terketmek üzereyken bir suikastçı tarafından yakın mesafeden iki kurşunla vuruldu. Hastaneye kaldırıldı, ama kurtarılamadı. Hem İsrail, hem de tüm dünya şok yaşadı. CNN ekranlarında günlerce tek haber olarak verilen suikast gerçekten de önemliydi. Rabin'in cenaze töreninede neredeyse dünyadaki tüm önemli siyasi liderler katıldı.
Suikastın en şaşırtıcı yönü ise, katilin Arap değil, Yahudi oluşuydu. İsrail Başbakanı Yitzhak Rabin, "bana vur emrini Tanrı verdi" diyen genç İsrailli Yigal Amir tarafından öldürülmüştü.
Rabin'in öldürülmesinin ardından, İsrail'deki "Mesihçi" dini grupların üyelerinden biri olan Lea Rabinovich ise şöyle demişti: "Böyle bir olay meydana gelmişse, bunun nedeni Mesih'in ortaya çıkışının yaklaşmış olmasıdır. Bu (suikast) bir 'mitzva', yani dini bir eylemdir." 1
Bu kuşkusuz ilginç bir durumdu. Bir Yahudi liderin öldürülmesi, nasıl olurdu da Mesih'in gelişinin yakın olduğunu gösterirdi?
Bu sorunun cevabını bulmak için İsrail üzerinde kapsamlı bir inceleme yapmak ve bu devlet ile Mesih Planı arasındaki ilişkiyi bulmak gerekiyor.
İsrail'in kurulması, Mesih Planı açısından dev bir gelişmeydi. Mesih Planı'nın asıl mimarları olan Kabalacılar, İsrail Devleti'nin kuruluşunun Plan adına büyük bir başarı olduğunu bildirmiş ve bu küçük devletin, "Mesih'in gelişinin başlangıcı" olduğunu kabul etmişlerdi. Dolayısıyla, İsrail Devleti, kurulduğu günden itibaren Mesih Planı'nın önemli bir parçası oldu. Bu devlet, Kabalacıların yüzyıllardır sürdürdükleri çabaların bir sonucuydu. Mesih Planı'nın nihai hedefine ulaşması, yani Mesih'in gelip Yahudi egemenliği altında Kudüs merkezli bir Dünya Devleti kurması da bu devlet aracılığı ile olacaktı. İsrail, Mesih'in kuracağı büyük imparatorluğun çekirdeği olarak kabul ediliyordu.
Bu nedenle de, İsrail Devleti'nin asıl hedefi, ilk günden bu yana, Mesih Planı'nı gerçekleştirmek oldu. Yahudi devleti, Mesih Planı'nın eksik kalan kehanetlerini hayata geçirmeyi temel amaç olarak kabul etti.
İlerleyen sayfalarda, İsrail'in orta ve uzun vadeli politikalarının aslında Mesih Planı'nın birer parçası, Mesih'in gelişi ile ilgili kehanetlerin birer uygulaması olduğunu inceleyeceğiz. Bu arada, son yıllarda gündemde olan "Ortadoğu Barış Süreci"nin ve Rabin suikastının gerçek anlamını da birlikte keşfedeceğiz.
İlk Kehanet: Sürgünlerin Toplanması
![]() |
İsrail’in kurulması ile birlikte, dünyanın dört bir yanından “idealist” Yahudiler Yahudi Devleti’ne göçtü. Yandaki resimde yer alan ünlü Exodus 47 gemisindeki Yahudiler bunun bir örneğiydi. Ancak, dünya Yahudilerinin çok azı bu şekilde “idealist” idiler. Çoğunun göç için zorlanması gerekiyordu. |
İsrail Devleti'ni kuran liderlerin en çok üstünde durdukları konu, "sürgünlerin toplanması"ydı. "Sürgünlerin toplanması", 4. bölümde de değindiğimiz gibi, Mesih Planı'nın bir parçasıydı ve Tapınak yıkıldıktan sonra dünyanın dört bir yanına dağılmış (sürülmüş) olan Yahudilerin yeniden Kutsal Topraklar'a dönmesini ifade ediyordu. Bu dönüş işleminin Plan'daki önemine dikkat çeken kişilerin başında ise Kabalacı haham Hirsch Kalischer geliyordu. Siyasi Siyonizmin temellerini oluşturan Kalischer, Kutsal Topraklar'a çok sayıda Yahudinin yerleşerek bir devlet kurmalarının Mesih'in gelişi için şart olduğunu bildirmişti. Kalischer'e göre bunun ardından Yahudilerin Kudüs'ü ele geçirmeleri ve Tapınak'ı yeniden inşa etmeleri gerekiyordu. Bu üç misyon da yerine getirildikten sonra, Mesih yeryüzüne inecekti.
İlginçtir, İsrail'in liderleri tam da Kalischer'in çizdiği yolu izlediler. Yahudi devletinin Chaim Weizmann, David Ben Gurion gibi yöneticileri, ilk hedef olarak çok sayıda Yahudiyi Kutsal Topraklar'a döndürmeyi, yani "sürgünleri toplamayı" belirlemişlerdi.
İlk Başbakan Ben Gurion, göreve geldiği andan itibaren İsrail'e göçü yoğunlaştırabilmek için her türlü yolu denedi. Bir grup Amerikalı'nın İsrail'i ziyareti nedeniyle, 31 Ağustos 1949'da yaptığı bir konuşmada, şunları söylüyordu:
Bir Yahudi Devleti kurma rüyamızı gerçekleştirmiş olmamıza karşın, henüz işin başındayız. Yahudi halkının büyük bir kısmı hala dışarda; bugün İsrail'de yalnız 900.000 Yahudi var. Gelecekte bütün Yahudiler İsrail'de toplanmalıdırlar. Ana babaları, çocuklarını buraya getirmeye çağırıyoruz. Yardım etmeyecek olurlarsa, gençliği İsrail'e biz getireceğiz. Ancak umarım ki buna gerek kalmaz.2
Ben Gurion'un "eğer gelmezlerse biz getireceğiz" şeklinde ifade ettiği yöntem, Yahudileri zorla Kutsal Topraklar'a taşıma yöntemiydi. Bu yöntem, Nazi-Siyonist işbirliği ile uygulamaya konmuştu. Bu işbirliği etkili olmuş ve önemli sayıda Yahudi Nazi politikası sayesinde Filistin'e aktarılmıştı. Ancak Ben Gurion, Filistin'e gelen Yahudi sayısından memnun değildi ve daha fazlasını istiyordu. Çünkü II. Dünya Savaşı sırasında oluşturulan Soykırım efsanesine rağmen, çoğu Yahudi Filistin yollarına düşmektense, yerlerinde kalmayı ya da Kuzey Amerika'ya göç etmeyi tercih ediyordu.
Ben Gurion'un "gelmezlerse biz getireceğiz" şeklindeki düşünceleri, aynı yıllarda Haham Joseph Gedaliah Klausner'in ünlü konuşmasında da dile geldi. 2 Mayıs 1948'de Amerikan Yahudi Kongresi'nde (AJC) konuşan Haham Klausner, Yahudi halkının cemaatlerini açıkça tehdit etmişti. Şöyle diyordu:
Halkın Filistin'e gitmeye zorlanması gerektiği kanısındayım. Bu yeni bir program değil, daha önce ve yakın geçmişte de kullanılmıştı... Böyle bir programda ilk adım, şu ilkenin kabul edilmesidir: Dünyadaki Yahudi toplumu Filistin'e gitmeye ikna edilmelidir. Bu programı gerçekleştirmek için Yahudi toplumunun politikasını değiştirmek ve yersiz kalan Yahudi halkı rahat ettirmek yerine, onları bulundukları ülkelerde mümkün olduğu kadar rahatsız etmek gerekir... Daha sonra, Yahudileri tedirgin edecek Haganah türünde bir örgüt kurmak gerekebilir. Sağlanan kolaylıklar azaltılmalıdır... İsrail dışındaki Yahudiler, ne yapacakları kendilerinden sorulacak değil, kendilerine söylenmesi gereken hasta insanlardır...3
Klausner Siyonist hareket içinde çok önemli bir isimdi, hatta İsrail'in ilk Cumhurbaşkanlığı seçiminde aday gösterilmişti. Aynı dönemde Siyonist lider Dr. Israel Goldstein da, Yahudi halkının halen İsrail'e göç etme konusunda gösterdiği gevşeklikten ötürü bir yandan yakınıyor ve imalı tehditler savuruyordu:
Amerikalı Yahudiler daha ne bekliyorlar? Bir Hitler'in kendilerini zorla kovmasını mı? Öteki ülkelerdeki Yahudileri göç etmeye zorlayan trajedilerin kendi başlarına gelmeyeceğini mi zannediyorlar? Kurtulacaklarını mı sanıyorlar? 4
Dünya Yahudilerini İsrail'de toplamaya çalışan Siyonistler arasında, dindarlar da vardı, ateistler de. Laik Siyonistler ve dindar Siyonistler bir kez daha elele vermişlerdi. Her iki taraf da "sürgünleri toplamaya" uğraşıyordu. 4. bölümde de değindiğimiz gibi, laik ve dindar Siyonistler arasındaki bu ittifak, Yahudi dininin yapısından kaynaklanan bir ittifaktı: Yahudilik, bir din olduğu kadar aynı zamanda da bir ırk bilinciydi. Dolayısıyla, bir Yahudi, hiç dindar olmasa bile, Muharref Tevrat'a sıkı sıkıya bağlanabiliyordu. Dolayısıyla Mesih Planı'na bağlanmak için de dindar olmak gerekmiyordu. Yahudi ırkının dünyaya egemen olmasını öngören bu Plan'a, din değil, ırk bilinciyle de sahip çıkılabilirdi. Laik Siyonistler, bu nedenle "sürgünlerin toplanması"na ve dolayısıyla Mesih Planı'na destek oldular.
Örneğin, Ben Gurion, özel yaşamında dinle pek bir ilgisi olmamasına karşın, "Yahudileri sürgünden (diasporadan) kurtarmanın dinsel bir zorunluluk" olduğunu söylüyordu. 1949'daki İsrail seçimlerinden sonra, İsrail dışında yaşayan Yahudileri, birer "sürgün süprüntüsü" olarak tanımlıyor ve şöyle diyordu: "Sürgün süprüntülerini kurtarmalıyız. Ayrıca, onların mülklerini de kurtarmak zorundayız. Bu iki şey olmadan, bu ülkeyi kuramayız." 5
Toplama Kamplarından İsrail'e Göçe Zorlanan Yahudiler
Haham Klausner ve diğer Siyonistler tarafından saptanan "Yahudileri İsrail'e göçe zorlama" projesi, ilk olarak "el altındaki" Yahudilere uygulandı. Bunlar, II. Dünya Savaşı sırasında Nazi toplama kamplarına yollanmış olan Yahudilerdi. Savaş boyunca kamplarda yaşamışlardı ve çoğunun gidecek bir yeri yoktu. "Sürgünleri toplamayı" hedef edinmiş olan Siyonistler, bu Yahudilere gidecek yer buldular; Vaadedilmiş Topraklar... Ancak sözkonusu Yahudilerin çoğu yine de Filistin'e gitmek istemedi. Çoğu Amerika'ya göç etmeyi ya da eski evlerine dönmeyi istiyordu. Bu aykırı istekleri, elbette Siyonistler tarafından kabul edilmedi ve sözkonusu Yahudiler, Siyonistler tarafından büyük baskı ve hatta işkenceye uğratıldılar.
Olayın gelişimi ilginçti: II. Dünya Savaşı sona erdikten sonra, Nazi toplama kamplarındaki Yahudiler kendileri için açılan "Yersiz İnsanlar Kampları"nda (Displaced Persons Camps) kalmaya mecbur oldular. Bu kampların idari yönetiminde Siyonistler etkin konumdaydı. Ve göçe ikna olmayan soydaşlarına karşı oldukça etkili bir "ikna" kampanyasına giriştiler.
Amerikalı araştırmacı Stephen Green, Yersiz İnsanlar Kampları'nda Siyonist örgütlerin Yahudi halka karşı uyguladığı terör taktiklerini ayrıntılı olarak incelemiştir. Kısa adı OMGUS olan, "Office of Military Government for Germany/US" (Alman/Amerikan Askeri İdaresi Ofisi) raporlarını kaynak gösteren Green, sözkonusu kamplarda özellikle Siyonist örgüt Irgun'un uyguladığı zorba yöntemleri ortaya koymuştur. İşte OMGUS'un hazırladığı bu raporların bazıları:
1948 yılında Polonya'dan Berlin'e yerleşmek için gelen Yahudiler, Irgun'un 'Yahudi toplama' işleminden kurtulmak için Amerika'ya göç etmişti. Duppel Göçmen Kampı'nda, Filistin'de Araplarla savaşmaya gitmek için gönüllü olmayan Yahudiler, Irgun üyeleri tarafından dövülmüş, gitmek istemeyenler ise ölümle tehdit edilmişlerdi. Bu tip askere yazılmalara Yahudi halk zorlanırken, kampların ana kapıları kaçışları önlemek için kapatılıyordu.... Bazı kamplar, Haganah'ın da Irgun gibi şiddet taktikleri uyguladığını rapor etmekteydi. Haganah'ın içinde 'Sochnut' adlı elit ve askerüstü bir grubun tehdit, korkutma ve dövme gibi yöntemler kullandığı sürekli bildirilmekteydi. Bu olay farkedilmesine rağmen, Irgun tarafından çok uzun bir süredir uygulanmaktaydı. Nazi terörünün kurbanları, bu sefer de Siyonist terörden kaçmak için, tekrar ailelerini ve arkadaşlarını terketmek zorunda kalmışlardı.6
OMGUS ofisinin şefi olan Peter Rodes, Siyonistlerin Yahudi kamplarında yaptıklarından oldukça rahatsız olmuş ve şu açıklamayı yapmıştı: "300 kişi İsrail'e gitmek için Tilcwah kampından ayrıldı. Ancak bu sayının % 65'i, İsrail'e gitmeleri için değişen şiddette baskılara maruz kaldı." 7
1948 yılının ortalarında, OMGUS'un raporları, kamplarda olanları, "terörist taktikler" olarak tanımladı. Bu "terörist taktiklerin" de, Haganah ve Irgun gibi sol ve sağ Siyonist örgütler tarafından kullanılan standart bir toplama prosedürü olduğunu rapor etti. Örneğin Bavyera'nın Traunstein bölgesindeki Kriegslazarett Kampı'nda oldukça ilginç yöntemler uygulanıyordu:
... Kamp polisi, herhangi bir Yahudinin çıkışını önlemek için binanın etrafını kordonla sardı. 14 Haziran'daki, Yahudi bayramında, İsrail'e gitmeyi reddeden Yahudilerin sinagoğa gelmemeleri istendi ve uyarı yapıldı. Aksi takdirde zorla sinagogdan çıkartılacaklardı... İsrail'in kuruluşundan beri 'Kriegslazarett Kampı'ndan yaklaşık bir düzine kişi gönüllü olarak ayrıldı. Bu gönüllülere 'Ghuis' deniyordu. Bu adamların altı ya da yedisi birkaç gün sonra geri döndü. Kamplarda kaldıkları süre içinde İsrail'e gitmek istemeyen diğer gençlere terör uyguladılar. İsrail devleti kurulunca, Filistin'de yaşayan Yahudi kesim, İsrail'e göçe razı etmek için, kamplarda yaşayanlar arasında terörü organize etti.8
Sözkonusu kamplarda Yahudileri İsrail'e göç konusunda ikna etmek için uygulanan diğer bazı baskı ve propaganda yöntemleri şöyleydi:
Günlük tayınlara el koyma, işten çıkartma, yurtsuzların zanaat eğitimi için Amerikalılar'ın gönderdikleri makinaları parçalama, muhalefet edenleri yasal korumadan ve vize haklarından yoksun etme biçiminde oluyor, hatta onları kamplardan atma noktasına kadar varıyordu. Bir keresinde, böyle birisi herkesin önünde kırbaçlandı. Bunlardan başka, ABD'de de yapılan 'pogrom'lara (Yahudilere karşı düzenlenen saldırılar) dair hikayeler anlatılıyor, yurtsuzlar tedirgin ediliyorlardı.9
Siyonist idareciler, bir yandan bu kamplardaki Yahudilere göç etmeleri için baskı yapıyorlar, bir yandan da, II. Dünya Savaşı sonrasında yersiz kalan bu Yahudilerin mağduriyetlerini, uluslararası siyasi platformda politik bir malzeme olarak kullanmaktan da geri kalmıyorlardı.
Kullanılan bu kirli yöntem sonucunda, Yersiz İnsanlar Kampları'ndaki Yahudilerin önemli bölümü İsrail'e göç etmeye ikna edildi. Hitler'in iktidara gelişiyle başlamış olan Avrupa Yahudilerini Kutsal Topraklar'a göç ettirme projesinde, böylece önemli bir aşama daha kaydedilmiş oluyordu. Ancak İsrail'in yöneticileri için yalnızca Avrupalı sürgünlerin toplanması yeterli değildi. Kehanet, dünyanın dört bir yanındaki sürgünlerin toplamasını gerektiriyordu. İsrail'in politikası da tam bu yönde, dünyanın dört bir yanındaki sürgünlerin toplanması yönünde oldu.
Geri Dönüş Kanunu
İsrail'in liderleri, Araplar'a karşı kazandıkları 1948 Savaşı ile Birleşmiş Milletler'in kendilerine ülkenin kuruluşunda verdiği toprakları (Filistin'in yaklaşık % 50'si) çok daha büyütmüşlerdi. Bu yayılma, İsrail liderlerine çok daha fazla Yahudiyi Kutsal Topraklar'a getirme cesareti verdi. 1949 yılında, tüm dünya Yahudileri İsrail'e göç etmeye resmen çağırıldılar. Ertesi yıl ise, bu çağrı bir kanunla desteklendi: Geri Dönüş Kanunu. Kanun, dünyanın neresinde olursa olsun, İsrail'e göç etmek isteyen "gerçek" (Yahudi bir anneden doğmuş) bir Yahudinin, ülkeye göçe hakkı olduğunu ve ne olursa olsun İsrail'de barındırılacağını ilan ediyordu. Amerikalı yazar Andrew J. Hurley'in vurguladığı gibi, Geri Dönüş Kanunu doğrudan Yahudi geleneğindeki "Sürgünlerin Toplanması" inancının bir sonucuydu.10
Şimon Peres, Geri Dönüş Kanunu ile ilgili bir soruyu şöyle cevaplamıştı: "Askeri yönetim temelini teşkil eden 125 sayılı kanunun (Geri Dönüş Kanunu) kullanılışı Yahudileri bu topraklara yerleştirmek ve göçe zorlamak için girişilen savaşın bir devamıdır." 11
Peres'in ifade ettiği gibi, "sürgünlerin toplanması" gerçekte bir savaştı. Çünkü, İsrail dünya Yahudilerini, bu Yahudilerin aksi yöndeki isteklerine rağmen topladı. Bu nedenle İsrail'in savaşı, yalnızca düşman ülkelere ya da düşman örgütlere karşı değil, ırk bilincini yitirmiş, Mesih Planı'ndaki sorumluluğuna yüz çevirmiş dünya Yahudilerine de karşıydı aynı zamanda. Kudüs'te yapılan 25. Dünya Siyonist Kongresi'nde, Başbakan Ben Gurion, İsrail'e göç etmekte direnen Yahudileri "Tanrısız Yahudiler" olarak tanımlayarak aforoz etmişti.
Siyonizm, "Tanrısız Yahudiler"e açtığı bu savaşa, ilk olarak ırk bilincini yitirerek asimile olmaya başlayan Avrupalı Yahudilere karşı Naziler'le işbirliği yaparak girişmişti. İsrail devleti kurulduktan sonra ise, ırk bilincini yitiren dünya Yahudilerine karşı girişilen savaş, doğrudan İsrail güçleriyle yürütüldü. Mossad'ın dünya Yahudilerini göç ettirmekten sorumlu kolu Aliyah Bet, bu savaş için kuruldu.
Aliyah Bet, kurulduğu günden bu yana, dünya Yahudilerinin İsrail'e göçe ikna edilmesini kendisine hedef olarak belirledi. Bu ikna programı, Haham Klausner'in dediği gibi "Yahudilerin yaşadıkları ülkelerde rahatsız edilmeleri" temeline dayanıyordu.
Mossad'ın "Sürgünleri Toplama" Operasyonları
Irak Yahudileri, 2500 yıl önce Babil'e sürülen Yahudilerin torunlarıydı. Sayıları 150 binlere varan ve 60 kadar havraya sahip olan Irak Yahudileri, Müslümanlarla uyum içerisinde yaşamlarını sürdürüyorlardı, ta ki Mossad ajanları Irak'a gelinceye kadar...
1950 yılında çıkartılan Göç Kanunu'na rağmen, Irak Yahudileri İsrail'e göç etme konusunda istekli değildi. Aliyah Bet ajanları, onlara "tehlikede olduklarını hissettirmek" amacıyla bir operasyon düzenlediler. Ali Baba Operasyonu olarak adlandırılan bu operasyon, Irak Yahudilerine ülkede gittikçe yükselen bir antisemitizm olduğu izlenimi vermeyi amaçlıyordu. Seçilen yöntem ise basitti: Irak Yahudileri bombalanacaktı!...
Bombalamalar, Iraklı Yahudilerin toplu bulunduğu yerlerde yapılacaktı. Fazla can kaybı olması istenmiyordu, ancak istenen korkunun yaratılması için bir kaç Yahudi feda etmekte de fayda vardı. Nitekim Yahudilerin topluca bulundukları yerlere, yani en başta sinagoglara yönelen bombalama eylemleri bir kaç kurban aldı. Örneğin Masauda Shemtou Sinagoğu'na yöneltilen bir bombalı saldırı sonucunda, üç Irak Yahudisi öldü, on tanesi de yaralandı.
Aliyah Bet ajanları yalnızca Yahudileri bombalamakla kalmamışlar, öte yandan da Müslüman halk arasında gerçekten de antisemit bir ajitasyon oluşturmaya çalışmışlardı. Kasıtlı olarak dağıtılan "Müslümanlardan satın almayın" ilanları, Müslümanları Iraklı Yahudilerin kendilerine karşı bir "komplo" kurduklarına inandıracaktı. Siyonistler, Naziler'le işbirliği yaparak Avrupa'da oynadıkları oyunu bir kez daha oynamış oluyorlardı böylece: Yahudilerin, Yahudi olmayanlarla birarada huzur içinde yaşamalarına izin vermiyorlardı. Theodor Herzl'in "Yahudiler ve Yahudi olmayanlar kalıtımsal olarak uyum içinde birarada yaşayamazlar" şeklinde ifade ettiği kanun, Yahudilere rağmen de olsa, uygulanıyordu.
Irak Yahudilerine atılan bombalar sayesinde, İsrail'in ırk bilincini yitirmiş dünya Yahudilerine karşı giriştiği savaşın Irak cephesi oldukça başarılı bir biçimde kapatıldı: Ali Baba Operasyonu sayesinde 1950-1959 yılları arasında yaklaşık 120 bin Iraklı Yahudi İsrail'e getirildi.
İsrail çeşitli kirli yöntemler kullanarak Yemen ve Etiyopya'daki Yahudileri de göç ettirdi. Yemen'deki Yahudiler "Mesih İsrail'de yeryüzüne indi" gibi masallarla kandırıldılar. Etiyopya Yahudileri (Falaşalar) ise, Etiyopya hükümetinden para ile satın alındılar ve alınlarına numaralar yapıştırılarak İsrail'e götürüldüler.
Bu arada Mossad, diasporadaki (yani "sürgün"deki) Yahudileri Kenan diyarına dönmeye ikna etmek için, Irak'ta başarıyla uyguladığı bombalama operasyonlarına devam etti. İngiltere'de İsrail'in El-Al Havayolları'na ait uçağını bombalama girişiminin, ya da Fransa'nın Rue Kopernicce kentindeki bir sinagoğa yapılan bombalı saldırının ardında Mossad'ın bulunduğu sonradan anlaşılmış ve yetkililerce dile getirilmişti. Mossad'ın "sürgün"deki Yahudilere karşı uyguladığı terörün çarpıcı bir örneği de, İstanbul'daki ünlü Neve Şalom katliamıydı.12
Batılı Yahudileri Kutsal Topraklar'a getirme çabası ise fazla başarılı olmuyordu. Ancak Batılı Yahudilerin, özellikle de ABD'deki Yahudilerin oldukları yerde durmalarında bazı yararlar da vardı; genellikle maddi yönden güçlü olan bu Yahudiler, bulundukları ülkelerde İsrail lehine lobi yapıyorlardı. Bu nedenle, özellikle 1960'lı yıllardan sonra, İsrail asıl olarak dünyadaki üçüncü büyük Yahudi topluluğuna, Sovyet Yahudilerine gözünü dikti. Ancak bu seçim sadece pragmatik bir seçim değildi. Çünkü Sovyet Yahudilerinin "aliya" yapması, yani Kutsal Topraklar'a dönmesi, başlı başına Mesih Planı'nın bir parçasını oluşturuyordu.
Yeremya'nın Mesih'le İlgili Kehanetive Rus Yahudilerinin İsrail'e Göçü
İsrail'in, sürgünleri toplama operasyonlarının gerçekte Mesih Planı'nın bir parçası olduğunu biliyoruz. İsrail'in bu amaçla dünyanın dört bir yanındaki "sürgünleri"ni nasıl topladığına dair örneklere de değindik. Ancak 20 yılı aşkın bir süredir, İsrail'in üzerinde durduğu, en çok "aliya" (Kutsal Topraklar'a göç) yaptırmaya çalıştığı "sürgünler", dünyanın üçüncü büyük Yahudi topluluğunu oluşturan Sovyet Yahudileridir.
Acaba neden?...
Cevap karmaşık değildir. İsraillileri Sovyet Yahudilerine yönelten önemli bir gerekçe vardır: Resul Yeremya'nın M. Tevrat'ta geçen kehaneti!... Evet, M. Tevrat'ın Yeremya bölümünde, Mesih'in gelişinin ve İsrailoğulları'nın dünya egemenliğinin "alametleri" sayılırken, bir "Kuzey Ülkesi"nden söz edilir. Mesih gelmeden az önce, bu Kuzey Ülkesi'ndeki Yahudiler Kutsal Topraklar'a döneceklerdir. Böylesine önemli bir kehanet, Mesih Planı'nın uygulayıcıları tarafından elbette atlanmamıştır: İsrailliler, Kuzey Ülkesi'nin neresi olabileceğini düşünüp-taşınmış ve Sovyetler Birliği (ve Rusya)'da karar kılmışlardır. Türk Yahudilerinin yayınladığı Şalom, konuyu şöyle açıklıyor: "Kitab-ı Mukaddes'te Yeremya'nın kehaneti var. İsrail'den geride kalanların Kuzey ülkesinden dışarı çıkarılmasını buyurur. Yapılan yorumlara göre Kuzey ülkesinin SSCB olduğu görüşüne varılmıştır." 13
İşte bu kehanetten yola çıkan İsrailliler, 1967'deki Altı Gün Savaşı'ndan bu yana ki bu savaşla İsrail çok büyük topraklar işgal etmiş ve dışardan gelecek "sürgün"lere yer açmıştı Sovyetler'deki Yahudileri göç ettirmeye çalışıyorlar. Sovyet yönetimi demirperde uygulamasının bir sonucu olarak uzun yıllar bu göçe izin vermemişti. Gorbaçov'la birlikte başlayan liberalleşme, Kuzey Ülkesi'nden yapılan "aliya"yı da etkiledi ve ülkeden çıkan Yahudi sayısında patlama yaşandı.
Ancak İsrailliler klasik sorunla yine karşılaşmışlardı: Sovyet Yahudilerinin büyük bir bölümü İsrail'e göç etmek istemiyordu. Çoğu, "fırsatlar ülkesi" Amerika'yı hedefliyordu. Savaş, terör ve tehlike ile özdeş görülen İsrail'e ise fazla talep yoktu. İsrail'e gitmektense Sovyetler'de kalmayı tercih edenlerin sayısı da oldukça kabarıktı.
Bu durumda yine klasik çözümlere başvuruldu: "Sürgün"ler, "sürgün"lere rağmen toplanacaklardı. İsrail'e gelmek istemeyen Sovyet Yahudileri, Haham Klausner'in ünlü deyimiyle, "ne yapacakları kendilerinden sorulacak değil, kendilerine söylenmesi gereken hasta insanlar"dı. Dolayısıyla göçe ikna edilecek, zorla göç ettirileceklerdi. İsrail bu zorla göç programının uygulanma aşamasında ABD'den, bu işi üstlenen Yahudi kuruluşlarından, Sovyet Yahudi liderlerinden ve antisemitlerden yararlandı.14
İsraillilerin Vaadedilmiş Toprak İnancı
![]() |
Altı Gün Savaşı’nda İsrail ordusunun güney cephesine komuta eden Moşe Dayan, İsrail’in işgal politikasının dini kaynaklara dayandığını açıkça ifade ediyordu. |
Bölümün başından bu yana, İsrail Devleti'nin temel politikalarının Mesih Planı'na göre şekillendiğinden söz ediyoruz. Bu durumda ortaya şu sonuç çıkmaktadır: İsrail toprakları (Eretz Israel), İsrailli liderler tarafından yalnızca bir "yurt" olarak değil, aynı zamanda bir "Kutsal Toprak", ya da "Vaadedilmiş Toprak" olarak anlaşılmaktadır. Bu durumda Kutsal Topraklar hakkında nasıl bir politika izlenmesi gerektiği ise, doğal olarak, kutsal kaynaklardan, yani M. Tevrat'tan ve Mesih Planı'nın da kaynağı olan Kabala'dan çıkarılır.
Oysa resmi tarihin İsrailli liderlerin bakış açısı ile ilgili olarak bizlere anlattığı hikaye daha farklıdır. Klasik anlatıma göre, İsrail, 1970'lerin sonuna dek "laik" liderlerce yönetilmiştir ve bu liderlerin politikaları da sözkonusu kutsal kaynaklara değil, pragmatik hesaplara dayanır. Bu iddia, İsrail'in politik tarihinden dayanak bulmaktadır: İsrail, kurulduğu tarihten 1977 yılına dek İşçi Partisi iktidarları tarafından yönetilmiştir. İşçi Partisi, sol eğilimli ve laik (seküler) bir partidir ve 1977 yılında iktidarı sağcı Likud koalisyonuna devrettiği güne kadar, İsrail'i dini esaslardan çok, pragmatik hesaplara göre yönetmiştir.
Ancak "resmi" kaynakların özenle işlediği bu tablo büyük ölçüde aldatıcıdır. İşçi Partisi'nin üyelerinin çoğunlukla dindar olmadıkları doğrudur. Ancak bu, İşçi Partisi'nin, politikalarını dini kaynaklara dayanmadırmadığı gibi bir anlam taşımaz. Çünkü, 4. bölümde de vurguladığımız gibi, Yahudi dininin kutsal kaynaklarına bağlanmak için dindar olmak şart değildir. Çünkü Yahudilik, hem ırk, hem dindir ve Yahudi kutsal kaynakları bir din kitabı olmakla beraber aynı zamanda da bir ırk kitabıdır. Bu nedenle, Siyasi Siyonizm dönemi boyunca laik Siyonistler ve dindar Siyonistler çok iyi anlaşmışlardır. Güvercinliği" ile tanınan İsrailli politikacı Amnon Rubinstein, iki taraf arasında ilginç ittifakın mantığını şöyle açıklar:
Dindar Siyonistler açısından, laik hatta dinsiz Siyonistlerle işbirliği yapmak son derece mantıklıydı. Çünkü laikler, her ne kadar inançsız olsalar da, Tevrat'ın emirlerinin iyi birer uygulayıcısı olma ve Yahudilik'in en köklü inançlarından birini gerçeğe dönüştürme yolundaydılar: Sürgünlerin Toplanması'nı. Bazı dindarlar daha da ileri giderek, açıkça, Siyon'a dönüşün Mesih'in gelişinin başlangıcı olduğunu ilan ettiler.15
Siyonist hareketin sözkonusu laik kanadı, İsrail Devleti'nin kurulmasıyla birlikte İşçi Partisi'ne dönüştü. Ve dindar Siyonistlerle laik Siyonistleri birbirine bağlayan bağ uzun yıllar bozulmadı. Çünkü İşçi Partisi'nin liderleri devletin politikasını dini kaynaklara göre (ki bu onlar için daha çok ırksal kaynaklardı) belirlemeye devam ettiler. Yeri geldiğinde bunu açıkça söylemekten de çekinmiyorlardı. Örneğin Ben Gurion, dini kuralları uygulamadığı ve inanç sahibi olmadığı halde, sık sık Tevrat'tan alıntılar yapıyordu.16
Roger Garaudy, "laik" Ben Gurion'un, İsrail'in ideal sınırlarını M. Tevrat'tan nasıl çıkardığını şöyle anlatıyor:
Daha 1937'de Ben Gurion, İsrail'in sınırlarını Kitab-ı Mukaddes'ten bakarak çiziyordu. Ona göre İsrail toprağı beş bölümden meydana geliyordu: Litani'ye kadar Güney Lübnan. Bu bölüme Ben Gurion 'Batı İsrail'in kuzey kısmı' diyor. Güney Suriye, Ürdün, Filistin, ki buna da 'İngiliz manda toprağı' diyor. Ve Sina. Ben Gurion kuzey sınırının da Suriye'nin Humus şehri yakınlarından geçmesini istiyordu. Zira (Tevrat'ın) 'Sayılar' kitabına göre (34/1-2-8), buranın 'Kenan' ilinin kuzey sınırı olması lazımdı. 'Kitab'a daha çok bağlı Siyonistler ise 'Hama' şehrinin bugünkü 'Halep' olduğunu ileri sürüyorlardı. Diğer bazıları ise bu şehrin Türkiye'de bulunduğunu iddia etmekteydiler... Haham Adin Shteinsalz, 'İsrail'in Kıbrıs adası üzerindeki tarihi hakları'ndan söz etmişti. 1956'da Ben Gurion İsrail Meclisi'nde alkışlar arasında Sina'nın 'David ve Solomon kralların krallığına ait' olduğunu ilan etmişti...17
Ben Gurion, bir keresinde Martin Buber'e "kurtarıcı ruh (Mesih) fikri canlıdır ve Mesih'in gelişine kadar canlı kalacaktır" da demiştir.18
![]() |
Begin’in ardından Likud’un liderliğini üstlenen, eski terörist Yitzhak Şamir, dini bir tören sırasında Tevrat rolelerini taşırken. |
Kısacası İşçi Partisi'nin en büyük lideri olan Ben Gurion, seküler bir özel yaşama sahip olsa bile, sahip olduğu ırk bilinci nedeniyle, "Vaadedilmiş Toprak", "üstün ırk" gibi kavramlara ve Mesih inancına dolayısıyla da Mesih Planı'na bağlıydı. İşçi Partisi'nin Golda Meir, Moşe Dayan, Yitzhak Rabin gibi diğer önemli isimleri de, dini kaynaklara olan bu ilginç bağlılıklarını zaman zaman yaptıkları çarpıcı açıklamalarla ortaya koydular. Bu "laik" liderlerin hepsi, M. Tevrat'ta Kenan diyarı olarak geçen Filistin topraklarını "Kutsal toprak", ya da "Vaadedilmiş Toprak" olarak algılıyorlardı.
Örneğin Altı Gün Savaşı'nın "efsanevi" komutanı ve daha sonradan da İşçi Partisi hükümetinde Dışişleri Bakanı olan Moşe Dayan, uygulanan işgal politikasının dini temellerini şöyle açıklıyordu:
Eğer Kitab-ı Mukaddes'e sahip çıkıyorsak, eğer kendimizi Kitab'ı Mukaddes'te yazılı olan halktan sayıyorsak, Kitabın yazdığı topraklara da sahip olmamız gerekir. Hakimlerin, Patriklerin, Kudüs'ün, Hebron'un, Jeriko'nun ve daha pek çok yerlerin toprakları...19
1970'li yıllarda başbakanlık yapan Golda Meir, ise şöyle diyordu: "Bu ülke (İsrail), Tanrı tarafından yapılmış olan bir vaad'in yerine gelişidir. Onun yasallığını tartışmak gülünç olur." 20
Aynı Golda Meir, "Filistin'de kendilerini Filistin halkı olarak gören bir Filistin halkı yoktu ve biz geldik, onları dışarı attık ve ülkelerini onlardan aldık diye bir şey yoktur, çünkü Filistin'de, Filistin halkı diye bir şey mevcut değildir" diyerek, M. Tevrat'ın temel öğretilerinden biri olan "Kutsal Topraklar'ın Yahudi-olmayanlara ait olamayacağı" tezini savunmuştu.21
Kısacası, İşçi Partisi'nin liderleri, hiç de resmi propagandada anlatıldığı gibi M. Tevrat'ın "üstün ırk", "Vaadedilmiş Toprak" gibi kavramlarından uzak değildiler. İsrailli yazar Benjamin Beit-Hallahmi, sözkonusu resmi propagandaya değinir ve bunun büyük bir aldatmaca olduğunu açıklar. Buna göre, İsrail Devleti, kurulduğu günden bu yana saldırgan ve yayılmacı bir politika izlemektedir. İşçi Partisi'nin savunduğu Siyonizmin, Likud kanadının savunduğu dini Siyonizmden daha "yumuşak", daha "barışçıl" olduğu şeklindeki propaganda, Hallahmi'nin dediği gibi, yalnızca bir göz boyama, bir aldatmacadır. İki parti arasında temelde hiç bir farklılık olmamıştır.22
Roger Garaudy de, İsrail'deki iki büyük siyasi akımın da neredeyse yakın ölçülerde M. Tevrat'a bağlı olduğunu ve politikalarını M. Tevrat'a dayandırdığını şöyle anlatıyor:
Bugün İsrail yöneticileri, ister sağcı ister solcu tanınsın, ister İşçi Partisi üyesi is-ter Likud mensubu olsun, ister ordu sözcüsü, ister din adamları temsilcisi sayılsın, hepsi birlik halinde 'Kitab'a (Tevrat) eğilmişlerdir. Filistin üzerinde, herhangi bir 'toprak kalıntısı' üzerinde, hak iddia etmek için en ufak bir 'kanıt' dahi dikkatlerinden kaçamaz durumdadır. Herşey sanki Tanrı ile aralarında imzalanan bir 'hibe' senedine bağlıdır. En ufak bir işaret toprakların yerli sahipleri dışarı atılarak oraya yerleşmek için yeterli sebep sayılmaktadır.23
"Vaadedilmiş Toprak", "üstün ırk" gibi kavramlar doğal olarak sağcı Likud partisinin üyeleri tarafından da paylaşıldı. 1977'de iktidara oturan Likud'un iki lideri, Menahem Begin ve Yitzhak Şamir, sözkonusu kavramlara ve dolayısıyla Mesih Planı'na olan bağlılıklarını çarpıcı açıklamalarla ortaya koydular.
Begin, açıkça "bu toprak bize vaad edilmiştir, onun üzerinde hakkımız vardır" demişti.24 Yine Begin bir başka konuşmasında, İsrail'in 1967'den bu yana işgal altında tuttuğu Batı Şeria için, "burası Judea ve Samaria (Yahuda ve Samiriye) Krallarının tanrıları önünde diz çöktüğü yerdir, burası bizim millet olduğumuz yerdir" demişti. Batı Şeria'yı "Yahuda ve Samiriye" olarak tanımlamak, o tarihlerden sonra İsraillerin klasik üslubuna dönüştü.
Likud'un liderlik koltuğuna Begin'in ardından oturan Yitzhak Şamir de "Batı Şeria ve Gazze, Yahudilere Tanrı tarafından vaat edilmiş topraklardır, girdiğimiz yerden çıkmayız" demişti. Şamir, "üstün ırk" kavramına olan inancını ise, Siyonizmi ırkçılığın bir kolu olarak gören Birleşmiş Milletler kararının 14 Kasım 1975 günün oylanmasından sonra, dünya ve uluslararası ilişkiler konusundaki görüşlerini kaleme alırken şöyle açığa vurmuştu: "Ağaçlardan inen insanlardan meydana gelen ulusların dünyanın liderliğini üstlenmeleri kabul edilecek bir şey değildir. İlkeller nasıl kendilerine ait fikirlere sahip olabilirler ? Birleşmiş Milletler'in kararı bize bir kere daha göstermiştir ki biz diğer uluslar gibi değiliz." 25 Benzer bir ifade, Menaham Begin tarafından da kullanılmış, Nobel Barış Ödülü alan bu eski terörist, Filistinlileri "iki ayaklı hayvanlar olarak tanımlamıştı.
Kısacası, İsrail'in tüm liderleri, Yahudi geleneğindeki Vaadedilmiş Toprak, üstün ırk gibi kavramlara ve doğal olarak da Mesih inancına sıkı sıkıya bağlı kaldılar. Bu nedenle de İsrail liderlerinin uyguladığı politikalar, her zaman için M. Tevrat ve Kabala gibi kutsal kaynaklara ve dolayısıyla Mesih Planı'na uygun oldu.
Peki öyleyse neden İsrailliler Likud ve İşçi Partisi gibi iki farklı partiye sahipler, diye sorulabilir bu durumda. Bunun cevabını ararken, karşımıza İsrail'in iyi ve kötü polisleri çıkmaktadır.
Likud ve İşçi Partilerinin Farkı ya da 'İsrail'in İyi Polis-Kötü Polis Oyunu'
![]() |
İlk Başbakan Ben Gurion, iyi polis-kötü polis numarasını çok iyi oynamıştı. İyi polis rolü kendisinin, kötü polis rolü ise sağcı (Revizyonist) Siyonistlerindi. Revizyonistlerin bombalı eylemlerini bir yandan kınarken, öte yandan bu eylemlerin faillerini devletin en üst kademelerine getirdi. Yanda, Ben Gurion, 1949 yılında Hayfa’daki bir konuşmasında. |
Geçmiş Amerikan yönetimlerinde Ortadoğu ile ilgili bir çok görev almış olan eski bürokrat Richard Curtiss, editörü olduğu Washington Report on Middle East Affairs dergisinde Ortadoğu'daki FKÖ İsrail barışından söz eden "Barış Sürecini Öldüren İyi Polisler ve Kötü Polisler" başlıklı bir makale yazmıştı. Curtiss'e göre İsrail ve Filistinliler arasındaki "barış süreci" bu konuyu ilerleyen sayfalarda ayrıntılı olarak inceleyeceğiz İsrail'in "iyi ve kötü polisleri"nin işbirliği ile sona doğru sürükleniyordu.26
Sözkonusu iyi polis-kötü polis oyununa 5. bölümde Siyonizmin sağ ve sol kanadını incelerken değinmiştik. Richard Curtiss'e göre, İsrail politikacıları 1940'lı yıllardan bu yana tüm dünyaya bu oyunu oynadılar. İyi polis rolünü solcu ve laik İşçi Partisi, kötü polis rolünü ise sağcı, dindar ve şovenist Likud Partisi üstlendi.
Bu, önyargılı ve biraz da uçuk bir komplo teorisi değildir. Aksine, Curtiss'in dediği gibi, İsrail'in siyasi tarihi hakkında yapılacak dikkatli bir gözlem bizi ister istemez bu sonuca ulaştırmaktadır.
Curtiss'e göre, iyi polis-kötü polis taktiğinin ilk örnekleri, henüz İsrail Devleti'nin kurulmadığı 1940'lı yıllarda görülmüştü. İsrail'i kurabilmek için mücadele eden Siyonist hareketin içinde, daha önceki bölümlerde de değindiğimiz gibi, iki ayrı fraksiyon vardı. David Ben-Gurion ve Chaim Weizmann'ın önderliğindeki sol eğilimli Dünya Siyonist Örgütü (WZO) Siyonist hareketin asıl temsilcisiydi. WZO'dan 1920'lerin sonunda ayrılan Vladimir Jabotinsky'nin kurduğu sağ-kanat Siyonist hareket ise Siyonist Revizyonizm olarak biliniyordu ve WZO'ya göre daha radikal, daha şiddet yanlısıydı. 1930'lı yıllarda Revizyonistler Filistin'deki Araplara ve İngilizlere İngiltere, Yahudi göçüne getirdiği kısıtlamalar nedeniyle 1940'lı yıllarda Siyonistlerin nefretini toplamaya başlamıştı karşı savaşmak için askeri birlikler oluşturdular. Bunların en önemlisi Irgun'du. Bir süre sonra Irgun içinden Avraham Stern'in önderliğindeki bir fraksiyon ayrıldı ve Lehi ya da Stern adıyla bilinen bir ikinci örgüt kurdu. Stern grubunun üç liderinden biri, 1980'lerin sonunda İsrail'de Başbakan koltuğuna oturacak olan Yitzhak Şamir adlı genç bir militandı. Stern, 5. bölümde incelediğimiz gibi, 1941 yılında Naziler'le askeri bir ittifak yapma girişiminde de bulundu.
16 Eylül 1948 günü ise Stern teröristleri, Birleşmiş Milletler'in Filistin arabulucusu olan ve Siyonistlerin işgal politikalarını eleştirmesiyle tanınan Kont Folke Bernadotte'u Kudüs'te öldürdüler. Yeni kurulmuş olan İsrail Devleti'nin Başbakanı Ben Gurion, Revizyonist militanlarca gerçekleştirilen suikasti lanetledi ve Bernadotte'un BM karargahındaki cenazesine de katılarak taziyelerini sundu. Suikastin sorumlusu olan Stern üyeleri ise kayıplara karıştılar. Ancak bir süre sonra bu militanlar ortaya çıktılar, hem de çok ilginç bir biçimde... Bernadotte'u vuran Joshua Cohen adlı tetikçi, Başbakan Ben Gurion'un özel koruması oluverdi birden bire!... Suikast emrini verenlerden Yitzhak Şamir ise, Mossad'ın Avrupa masası şefliğine getirildi. Ben Gurion'un başbakanlığının sürdüğü bu dönemde, Şamir'in de katkısıyla, çok sayıda "İsrail düşmanı" Mossad ajanlarınca Avrupa'da öldürüldü.27
5. bölümde de belirttiğimiz gibi, tüm bunların tek bir açıklaması vardı: Ben Gurion'un Bernadotte için döktükleri ancak timsah gözyaşıydı. İsrail'in İşçi Partili Başbakanı, Revizyonist militanların gerçekleştirdiği suikastten gerçekte son derece memnundu. Yalnızca, dünya kamuoyuna "iyi polis-kötü polis" numarası yapıyordu.
Kısa bir süre sonra iyi ve kötü polislerin yeni bir ortak planı gerçekleşti. İyi polis Ben Gurion, Birleşmiş Milletler'in 1947'de Yahudi Devleti'ne verdiği Filistin topraklarının % 53'ünü kapsayan bölgeyi kabul etmişti. Ancak kötü polisler Yitzhak Şamir ve Menahem Begin, Araplara düzenledikleri kanlı saldırılarla o denli büyük bir kargaşa çıkardılar ki, bu kargaşa sonucunda yaşanan ilk Arap-İsrail savaşında Yahudi Devleti, topraklarını Filistin'in % 78'ine çıkardı.
![]() |
1990’dan bir görüntü: Likud lideri ve Başbakan Şamir (solda) ile işçi lideri ve Savunma Bakanı Rabin. |
Revizyonistler ile sol-kanat Siyonistler arasındaki gizli beraberliğin bir başka göstergesi, her iki tarafın da askeri kanatlarının aynı kaynaktan finansal destek görmesiydi. 1940'lı yıllarda, Dünya Siyonist Örgütü'ne bağlı Filistin'deki Haganah adlı silahlı örgüt ve Revizyonistlerin kurduğu Irgun, en büyük para yardımını aynı kaynaktan alıyorlardı: Macar Yahudisi Tibor Rosenbaum'un kurduğu International Credit Bank adlı İsviçre bankası, görünüşte birbirine muhalif olan bu iki Siyonist örgüte de para yağdırıyordu. International Credit Bank, ayrıca Amerika'daki ünlü Yahudi mafya babası Meyer Lansky ile de yakın bağlantı içindeydi.28
Revizyonist Siyonizm, İsrail'in kuruluşunun ardından sağcı Herut Partisi tarafından temsil edildi. Herut'un lideri, aynı Şamir gibi 1940'lı yıllarda terörist eylemlere karışmış eski bir militan olan Menahem Begin'di. Ülkeyi kuran ve 1977'e dek de iktidarı kesintisiz elinde tutan İşçi Partisi (Mapai) ise, David Ben Gurion ve onun Golda Meir, Moşe Dayan, Yitzhak Rabin gibi öğrencileri tarafından yönetildi. Bu yıllarda İsrail'in politik yelpazesine bakan birisi, Herut'un saldırgan ve yayılmacı bir politika savunduğunu, buna karşın İşçi Partisi'nin göreceli barışçı bir politika izlediğini sanabilirdi. Çünkü İşçi Partisi'nin liderleri Herut ve diğer küçük sağ partiler gibi açık açık "Vaadedilmiş Topraklar'ın tümünü ele geçirme" idealinden söz etmiyorlardı.
Oysa bu iki parti arasındaki fark, yine iyi polis-kötü polis numarasının bir versiyonuydu. Richard Curtiss, "İsrail liderleri arasındaki fark, amaçlar değil, yöntemler arasındaki farktır" diyor. Ben Gurion ile Begin arasındaki tek fark, Gurion'un Vaadedilmiş Toprakları işgal etme yönündeki düşüncelerini Begin'in aksine açıkça ifade etmeyişiydi. Oysa Gurion, İsrail'in sınırlarını Filistin topraklarının tümünü, Ürdün, Lübnan ve Suriye topraklarının da bir kısmını kapsayacak şekilde genişletmeyi hayal ediyordu. Kısacası, Curtiss'in dediği gibi "İsrail'in sağcı revizyonistleri ile Ben Guiron, Yahudi devleti için minimum bir 'kutsal toprak' formülü üzerinde anlaşıyorlardı." 29 Gurion'un yanısıra, Meir, Dayan gibi İşçi Partisi liderlerinin kutsal toprak inançlarına az önce değinmiştik.
Herut'un küçük bazı sağ partilerle birleşmesiyle oluşan Likud Partisi ile İşçi Partisi arasındaki tek fark, üslub ve yöntem farkı oldu. Noam Chomsky, bu konuda şunları söylüyor:
Demek ki özü bakımından iki program da (Likud ve İşçi Partisi programları) birbirlerinden çok farklı değil. Farklılıkları esas olarak üsluplarında yatmaktadır.İşçi Partisi temel olarak, eğitimli, Avrupa merkezli seçkinler partisidir; idareciler, bürokratlar, entellektüeller vs. zenaatı, en azından halkın karşısında arabulucu bir söylemle düşük düzeyli bir retoriği sürdürürken 'olguları kurmak'tır. Kapalı kapılar arkasında bu anlayış 'Yahudi olmayanların ne dedikleri önemli değildir, Yahudiler gerekeni yapar' (Ben-Gurion) ve '(İsrail'in) sınırları Yahudilerin yaşamakta oldukları yerlerdir, haritanın üzerindeki bir çizgi değil' (Golda Meir) biçimini almıştır. Bu, Batı kamuoyunu kendine yabancılaştırmadan, aslında tersine Batı'nın (özellikle de Amerika'nın) desteğini seferber ederek istenen hedeflere ulaşmada etkili bir yöntem olmuştur. Tersine Likud koalisyonunun kitle temeli büyük ölçüde aşağı sınıf, alt orta sınıf ve aralarında çoğu yakın zamanda ABD ve SSCB'den göç etmiş olanların bulunduğu dinsel-Şovenist unsurlarla beraber Arap kökenli İspanyol Yahudilerinin oluşturduğu çalışanlardan meydana gelmektedir; aynı zamanda sanayici ve çok sayıda meslek sahibini de kapsamaktadır. Likud'un liderliği Batı söylemine pek fazla uyum göstermedi... İşçi Partisi'nin daha dolambaçlı olan yaklaşımı Batı'ya çok daha uygun gelmektedir ve 'İsrail'in destekçileri'nin karşısına daha az sorun çıkarmaktadır... İşçi Partisi'nin kılığını değiştirerek sunduğu gerçek niyeti, Likud'un 'egemenlik' anlayışından çok farklı değilse de, bunlar Amerikalıların kulaklarına hoş gelen ifadelerdir.30
Chomsky'nin dediği gibi, İşçi Partisi'yle Likud arasındaki fark yalnızca görünüşteydi ve Batı kamuoyunu İsrail'de farklı sesler ve dolayısıyla "demokrasi" olduğuna inandırmak amacı güdüyordu. Her iki parti de, Yahudi inanışındaki Vaadedilmiş Toprak hedefine inanıyordu. Chomsky, bu konuda her iki partinin de ittifak halinde olduğunu bildiriyor ve İşçi Partisi'nin güvercinlerinden Şimon Peres'in bile bu inancı benimsediğini vurguluyor:
Her ne kadar ABD basını, sözcüğün Kutsal Kitabın tanıdığı bir mülkiyet hakkı anlamına gelen yaygın kullanımını Menahem Begin'e atfetse de, hem İşçi Partisi hükümeti, hem de Likud, Batı Şeria'yı 'Yahuda ve Samiriye' olarak adlandırmaktadırlar. Aslında Kutsal Kitap'taki haklara atıfta bulunulması, her iki siyasal grup için de olağandır. Bu nedenle İşçi Partisi'nin sosyalist lideri olan Shimon Peres, 'İsrail'de İsrail topraklarındaki tarihsel haklarımız konusunda çekişme yoktur. Geçmiş değişmez ve Kutsal Kitap, topraklarımızın kaderinin belirlenmesinde nihai belgedir' derken Begin'in Şeria'yı terketmemesindeki mantığı da kabul etmiş olduğunu gösterdi.31
Chomsky, İşçi Partisi'nin diğer önemli isimlerinin de Batı Şeria'yı M. Tevrat'tan hareketle "Yahuda ve Samiriye" olarak tanımladıklarına dikkat çekiyor: Golda Meir, "İsrail Yahuda ve Samiriye'de genişleme politikası izlemeye devam edecektir" demiş, İşçi Partisi hükümetlerinde Dışişleri Bakanlığı yapmış olan Abba Eban bile, "İsrail iradesini ortaya koyacak, Yahuda, Samiriye ve Gazze bölgesi üzerindeki egemenlik haklarını yerine getirmek üzere harekete geçecektir" uyarısında bulunmuştu.
İsrail tarafından uygulanan iyi polis-kötü polis oyununun bir örneği de "Yahuda ve Samiriye"de, yani Batı Şeria'da inşa edilen Yahudi yerleşim birimleriydi. Bu konuda Batı medyasında sık sık öne sürülen bir telkin vardır. Buna göre, yerleşim birimleri Likud Partisi'nin bir ürünüydü, buna karşılık daha "ılımlı ve barış yanlısı" olan İşçi Partisi, yerleşim birimlerine taraftar değildi. Oysa bu telkin de gerçeğin köklü bir biçimde çarpıtılmasından ibaretti. 22 yıl ABD Kongresi'nde Temsilciler Meclisi ve Senato üyeliği yapmış olan Paul Findley, bir makalesinde bu konuya değinmiş ve İşçi Partisi'nin yerleşim birimleri hakkındaki politikasının içerik olarak Likud politikalarından farklı olmadığını vurgulamıştı. Findley'e göre, iki parti arasındaki tek fark, stil ve taktik farkıydı; Likud liderleri amaçlarını dosta-düşmana duyururken, İşçi Partisi daha sessiz ve aldatıcı bir yol izlemişti.32
Kısacası, ülkenin kuruluşundan itibaren her iki partinin de Siyonizm anlayışı arasında gerçek bir fark yoktu. Her iki taraf da Vaadedilmiş Toprak, üstün ırk gibi kavramları benimsedi. Her iki taraf da, politikaların kutsal kaynaklara ve de Mesih Planı'na göre düzenlenmesi gerektiğini kabul etti. Tek yaptıkları klasik iyi polis-kötü polis numarasını oynamaktı. (Ancak iki taraf arasındaki bu işbirliği, 1990'larda önemli ölçüde bozuldu. İşçi Partisi, gerçekten barış yanlısı olan akımın kontrolüne geçmeye başladı. Bu durumun Rabin suikastına kadar uzanan sonuçlarını ilerleyen sayfalarda inceleyeceğiz).
Ancak polislerin şefleri olur. Kutsal Topraklar'ı elde etme hedefine ve dolayısıyla Mesih Planı'na sıkı sıkıya bağlı olan İşçi ve Likud partilerinin de bir şefi vardır. Mesih Planı'nın gerçek uygulayıcısı olan ve bu Plan uyarınca İşçi ve Likud partilerini yönlendiren bu şef, kuşkusuz Plan'ı 500 yıldır yürüten Kabalacılardan başkası olamaz.
İsrail Devleti ve Mesih Planı
Kitabın başından bu yana incelediğimiz gibi, Mesih'in gelişini hazırlamak misyonunu üstlenenler, Kabalacılardır. Yahudi mistik geleneği olan ve büyüyle özdeşleşmiş bulunan Kabala, Kabalacılar tarafından "tarihin akışını değiştirmek" ve Mesih'in gelişi için gerekli şartları oluşturmak için bir araç olarak anlaşılmıştır. Ve, özellikle kitabın ilk bölümlerinde gördüğümüz gibi, Kabalacılar gerçekten de Mesih'in gelişini sağlamak için uzun bir mücadeleye girişmişlerdir. Mesih Planı olarak adlandırabileceğimiz bu sistemli mücadelenin, gerçekten de tarihin akışını etkilediğini önceki bölümlerde gördük.
Ancak Kabalacılar, çoğu kez ortada gözükmezler ve yapılması gerekenleri, Yahudi toplumundaki sadık bağlılarına yaptırırlar. Bu nedenle Mesih Planı'nın bir çok aşamasında doğrudan Kabalacılar'a rastlayamazsınız.
Bununla birlikte, eğer Yahudilerin gerçekleştirdiği bir eylem gerçekten Mesih Planı'nın bir aşamasıysa, mutlaka görünmez bir yerde, "perde arkası"nda Kabalacılar vardır ve hareketin genel stratejisini de onlar çizmektedirler. Siyasi Siyonizm, bunun bir örneğiydi. Kalisher ve Alkalay gibi iki Kabalacı'nın çizdiği rota, Herzl, Weizmann, Ben Gurion gibi "laik" Siyonistlerce izlenmişti. (Bkz. 4. bölüm)
Bu bölümün başından bu yana ise, İsrail Devleti'nin Mesih Planı uyarınca geliştirilen politikalarını incelemekteyiz. Sürgünlerin toplanması, Yeremya'nın kehanetine uygun olarak "Kuzey Ülkesi"ndeki (Rusya) Yahudilerin Kutsal Topraklar'a döndürülmesi, gibi... Bunların hepsi de kehanetlere uygun politikalardır. Ayrıca, Kabalacı Hirsch Kalischer'in Mesih'in ortaya çıkışı için gereken şartlar olarak sıraladığı üç önemli şartın ilk ikisi yerine getirilmiştir. İlk şart, yani Filistin'de bir Yahudi devleti kurulması, İsrail Devleti'nin gerçekten de "gönüllü milletlerin yardımı ile" oluşturulması sonucunda gerçeğe dönüşmüştü. Kudüs'ün, Tapınak bölgesi ile birlikte tam olarak ele geçirilmesi, hahamların "Tanrı'nın açık bir işareti" olarak yorumladıkları 1967'deki efsanevi Altı Gün Savaşı ile oldu. Geriye bir tek Tapınak'ın inşası kaldı, ancak Tapınak'ın eski yerinin tam üstünde duran iki İslam mabedi nedeniyle bu yapılamıyor. İsrail'in bu mabetleri yıkarak Tapınağı inşa etme planlarına 13. bölümde değineceğiz.
Kısacası, kehanetlerde bildirilenler, İsrail'in kurulmasından bu yana harfi harfine yerine getirilmiş, Mesih Planı işlemiştir. Ama kimin eliyle?... Likud ve İşçi partilerinin onyıllar boyu bir tür iyi polis-kötü polis oyunu oynadıklarını biliyoruz. Ama, bu oyunun senaryosunu kim belirledi?
Mesih Planı'nı 500 yıldır sürdüren Kabalacılar nerededir ve hangi yolla İsrail devletinin politikalarını Mesih Planı'na uygun olarak yönlendirebilmektedirler?
Bu sorular bizi ister istemez Gush Emunim ile karşı karşıya bırakır.
Gush Emunim; Kabalacıların Siyasi Organı
![]() |
1967’deki Altı Gün Savaşı, başta Haham Zvi Yehuda Hacohen Kook olmak üzere, tüm Kabalacılarca, Mesih’in yaklaştığının büyük bir alameti olarak kabul edilmişti.Bu tarihten sonra da İsrail’in Kabalacıları siyaset sahnesine inmeye ve gelmekte olan Mesih’in yollarını kendi elleriyle hazırlamaya karar verdiler. Gush Emunim böyle doğdu. Yanda, İsrail ordusunun başhahamı Shlomo Goren, Altı Gün Savaşı zaferi sırasında Siyon Dağı’ndaki kutsal “şofar”a üflüyor. |
1967 yılının Mayıs ayında, İsrail'in bağımsızlık gününün hemen öncesinde, Kudüs'teki Merkaz Harav adlı "yeshiva"da (bir tür tekke) önemli bir toplantı yapıldı. Yeshiva'nın ruhani lideri olan Haham Zvi Yehuda Hacohen Kook, dini ritüellerin uygulanmasının ardından, adeti olduğu üzere uzun bir konuşma yaptı. Ancak bu konuşma, daha öncekilerden daha farklıydı: Haham Zvi Yehuda Hacohen Kook, sesini geleneksel tonundan çok daha fazla yükselterek, tarihi Eretz Israel topraklarının bölünemez olduğunu, oysa şu anda bu toprakların bir bölümünün "goyim"in (Yahudi-olmayanlar) eline bırakıldığını söyledi. Ardından de ekledi; "Yahudiler mutlaka ve mutlaka Nablus ve Hebron'a döneceklerdir." (Nablus ve Hebron: Batı Şeria'da yer alan ve Yahudilerce kutsal sayılan şehirler). Haham'ın öğrencilerine son söylediği söz, mevcut durumun kabul edilemez olduğunu ve çok yakında Eretz Israel topraklarının birleştirileceği şeklindeydi.
Haham Zvi Yehuda Hacohen Kook, bu konuşmayı yaptıktan bir gün sonra, Altı Gün Savaşı'yla noktalanacak olan Arap-İsrail krizi başladı. Üç hafta sonra ise, Altı Gün Savaşı bitmiş ve Kudüs, Hebron, Nablus ve daha bir çok "kutsal" yöre İsrail işgali altına girmişti. Zvi Yehuda Hacohen Kook'un öğrencileri, Zahal'ın (İsrail ordusu) 19 yüzyıl sonra yeniden ele geçirdiği Kudüs'teki Ağlama Duvarı'nda ilahiler söylerken, liderlerinin kehanetinin ne denli doğru olduğunu düşünüyorlardı. Az sonra Zvi Yehuda Hacohen Kook, İsrail ordusu komutanlarınca kendisine yollanan askeri bir jeep ile birlikte Ağlama Duvarı'na geldi. Kendisini karşılayan asker ve komutanlara "el verdikten" sonra da şöyle dedi: "Biz İsrailoğulları olarak tüm dünyaya ilan ediyoruz ki, şu anda Kutsallığın yardımı ile kutsal şehrimize dönmüş bulunuyoruz. Buradan asla çıkmayacağız."
İsrailli yazar Ehud Sprinzak, The Ascendance of Israel's Radical Right (İsrail Radikal Sağı'nın Yükselişi) adlı kitabında üstte aktardığımız olayları anlattıktan sonra şöyle der: "İsrail'in Altı Gün Savaşı'nda elde ettiği çarpıcı galibiyet, İsraillilerin kendileri dahil tüm dünyayı şaşırtmıştır. Şaşırmayan, çünkü zaten böyle bir olayı bekleyen tek bir grup vardır: Haham Zvi Yehuda Hacohen Kook'un öğrencileri." 33
Ehud Sprinzak, kitabı boyunca Haham Zvi Yehuda Hacohen Kook'tan ve onun babası olan Haham Abraham Yitzhak Hacohen Kook'tan sık sık söz eder. Çünkü bu iki haham, İsrail'in en güçlü radikal dinci örgütü olan Gush Emunim'in ("Müminler Birliği") ruhani liderleridir. Baba ve oğul Kook'ların getirdikleri yorumlar, yaptıkları kehanetler Gush Emunim'in temel düşüncesini oluşturur.
Sprinzak, öncelikle baba Haham Kook'tan söz eder. 1865-1935 yılları arasında yaşayan Abraham Kook, 20. yüzyıldaki en önemli Yahudi dini düşünürlerinden biridir. Hahamın en büyük özelliği, 20. yüzyılın başında Siyonist hareketi benimsemeyen bazı gelenekçi hahamlara karşı çıkması ve harekete büyük destek vermesiydi.34
"Dindar Siyonistler"in başını çeken Abraham Kook, Siyasi Siyonizmin Atchalta D'Geula (Mesihi Kurtuluşun Başlangıcı) ya da B'Ikvata D'Meshicha (Mesih'in Ayak Sesleri) olduğunu söylemişti. Kook'a göre, 1917'de yayınlanan ve Siyonizme resmi İngiliz desteği sayılan Balfour Deklarasyonu, Filistin'e yapılan Yahudi göçleri ve büyük devletlerin Siyonistlere verdiği destek; tüm bunlar Mesih'in gelişinin yakın olduğunu gösteren alametlerdi. İsrailoğulları Mesihi dönemde yaşıyorlardı ve yüzyıllardır beklenenler yakında gerçeğe dönüşecekti.
![]() |
Gush Emunim’in öncüsü olan Kabalacı Haham Abraham Yitzhak Hacohen Kook, Siyonizm’in Atchalta D’Geula (Mesihi Kurutuluşun Başlangıcı) ya da B’lkvata D’Meshicha (Mesih’in Ayak Sesleri) olduğu görüşündeydi. Yanda, Kook, 1925 yılında Kudüs’te yaptığı bir konuşma sırasında. |
Acaba Abraham Kook, Siyasi Siyonizme karşı neden böyle bir bakış açısı geliştirmişti? Çoğu tutucu haham, Siyonistleri dinsiz birer hayalperest olarak görürken, Kook neden ve nasıl onları Mesih'in alameti olarak değerlendirmişti? Sprinzak, bu sorunun cevabını şöyle veriyor:
Kook'un Siyonizmi bu şekilde yorumlamasının en önemli nedeni, konuya mistik boyuttan ve Kabala yöntemiyle yaklaşmış olmasıdır. Çünkü bu yönteme göre, gizli olan, görünür olandan daha büyük ve önemlidir. Bu şu demektir: Mesih dönüşü gerçekleşecekse, bu, bu olayın yeterince bilincinde olmayanların eliyle de gerçekleşebilir. Tarihsel Mesihi misyon, seküler ama milliyetçi kişiler tarafından da, ne yaptıklarını tam olarak bilmeseler de, yerine getirilebilir... Kook'un geliştirdiği bu kuram, ilerde Gush Emunim'e de İsrail'deki seküler kesimlerle işbirliği yapmak için iyi bir referans verecektir.35
Kısacası, Kook'un Siyonizmi desteklemesinin ardında, 4. bölümde de-ğindiğimiz Kabalacı yorum yatmaktadır. Bu yoruma göre en büyük hedef, Mesih'in gelmesi ve dolayısıyla Yahudi egemenliğinin dünyaya kabul ettirilmesidir. İsrailoğullarının dindar olup-olmamaları önemli değildir. Kabalacılar'ın Yahudi toplumundan tek istedikleri şey, Mesih'in gelişinin, yani Yahudi egemenliğinin şartlarının hazırlanmasıdır. Bu, ırk bilinci yüksek Yahudiler için, dindar olmasalar da, rahatlıkla getirilecek bir görevdir.
Abraham Kook'un doktrinlerini kendisine temel olarak kabul eden Gush Emunim adlı siyasi örgüt, işte bu yüzden İsrail'de büyük bir güçtür. Neredeyse tümü, Abraham Kook'un oğlu olan Zvi Yehuda Hacohen Kook'un Merkaz Harav adlı "yeshiva"sında Kabalistik eğitiminden geçmiş olan Gush liderleri, toplumun laik kesimleriyle ve onların siyasi temsilcileriyle çok iyi ilişki kurmaktadırlar. Bu sayede, nüfusunun en fazla % 10'u "koyu dindar" olan İsrail'de, koyu dindar bir güç olan Gush Emunim, büyük bir desteğe ve politik güce sahiptir. Gush'un laik kesimlerle olan "ittifak"ına birazdan daha ayrıntılı olarak değineceğiz.
![]() |
Gush Emunim’in ruhani önderi ve Abraham Kook’un oğlu; Zvi Yehuda Hacohen Kook |
Abraham Kook'un siyasi olayları kehanetlere göre yorumlama ve belki de yönlendirme şeklindeki Kabalacı yöntemi, Gush Emunim'in de temel doktrinini oluşturur. Ehud Sprinzak, bu konuda şunları söylüyor:
Abraham Kook'un tarihi konseptleri, Gush Emunim'in güncel olayları yorumlama yöntemine de temel oluşturur. Buna göre, Yahuda ve Samiriye'nin fethine ve Kudüs'ün birleştirilmesine neden olan Altı Gün Savaşı, olayların kendi gelişimi içinde gerçekleşen bir olgu değil, tam tersine Siyasi Siyonizmle birlikte başlamış olan Mesihi dönem içinde büyük bir ileri adımdır. Gush Emunim'in kendi ideolojisine olan büyük güveni, olayların Abraham Kook'un tarihi okuma biçimini doğrulamış olmasından kaynaklanır. 1935'te ölen Kook'un tüm öngörüleri gerçekleşmiştir: 1948'de İsrail Devletinin kurulması, dünyanın dört bir yanından sürgünlerin (diaspora Yahudilerinin) toplanması, çölün yeşertilmesi ve büyük Altı Gün Savaşı zaferi... Böylece, her iki Haham Kook'un da, baba ve oğul, ilahi bir kehanet yeteneğine sahip oldukları inancı oluşmuştur. Durum böyleyse, bu iki hahamın vaadettiği son büyük aşamadan, yani tam kurtuluştan (Mesih'in gelişi) kuşkulanmak için bir neden yoktur.36
Bu durum, 500 yıldır Kabalacılar tarafından yönetilen Mesih Planı'nın, çağdaş İsrail'de de Gush Emunim tarafından yönetildiğini göstermektedir. 1970'lerin hemen başında kurulan Gush, Batı Şeria'da Yahudi yerleşim birimleri kurulmasının liderliğini yapmış ve kısa süre içinde de İsrail'deki diğer partiler ve daha da önemlisi, devlet aygıtı üzerinde büyük bir etki elde etmiştir. Bu etki, uzun vadede tek bir hedefe yöneliktir: Mesih Planı'nın amacına ulaştırılması.
Gush Emunim'in İsrail'deki Görünmez İktidarı
Gush Emunim'in İsrail'in dindar olmayan çoğunluğuyla üstte sözünü ettiğimiz yolları kullanarak "sessiz bir ittifak" kurmuş olması, ona aynı zamanda büyük bir politik güç de vermektedir. Gush Emunim, bu politik gücü değişik kanallardan elde eder. Öncelikle, dindar olmayanlarla çok iyi anlaşabilen Emunim'in, İsrail iki büyük partisi, yani İşçi Partisi ve Likud koalisyonu üzerinde büyük bir etkisi vardır. İsrail'in üçüncü büyük partisi olan Tehiya ise, doğrudan Gush Emunim'in bir uzantısıdır ve Knesset'te (parlamento) Gush Emunim'in temsilciliğini yürütür.
Amnon Rubinstein, The Zionist Dream Revisited adlı kitabında Gush Emunim'in, İsrail devletinin politikaları üzerinde büyük bir etkiye sahip olduğunu detaylarıyla anlatır. Ancak Rubinstein'ın belirttiğine göre, bu etkinin büyük bir bölümü, kolaylıkla gözlemlenebilecek bir etki değildir. Çünkü Gush Emunim, sahip olduğunu gücünün çoğunu, doğrudan kendine bağlı olan siyasi oluşumları kullanarak değil, İsrail'in iki büyük partisini, (Likud ve İşçi Partisi) belirli konularda yönlendirerek ortaya koymaktadır. Topluma ise, halkın çoğunluğundan destek görebilecek popüler bir resmi ideoloji üreterek ulaşır. Bu nedenle Gush Emunim'in gücü büyük ölçüde görünmezdir. Ehud Sprinzak da aynı konuya dikkat çeker ve "Gush Emunim'in görünmez krallığı"ndan söz eder.
![]() |
Klasik bir Gush Emunim militanı: Bir elinde Tora (M. Tevrat) bir elinde Uzi, kendisine vaadedildiğine inandığı topraklar üzerindeki Arapları yok etmek için kararlı... |
Gerçekten de Gush Emunim, İsrail toplumunun büyük bölümünü belirli konularda yanına çekebilen bu ilginç stratejisi sayesinde, İsrail'in iki büyük partisini de etkisi altına alabilmektedir. Gush felsefesinin Likud üzerinde büyük bir etkisi olduğu zaten tartışılmaz bir gerçektir. Çünkü sağcı Likud bloku, zaten Gush Emunim'in temsil ettiği dinci-milliyetçi çizgiyi savunmaktadır. Mehanem Begin, Ariel Şaron, Yitzhak Şamir gibi Likud liderleri, Gush Emunim'e çok yakın olduklarını açıkça ortaya koymuşlardır. Gush Emunim'in "Yahuda ve Samiriye'nin Yahudileştirilmesi", yani işgal altındaki Batı Şeria'da Yahudi yerleşim bölgeleri kurulması hedefi, 1977'den 1992'ye kadar 1986'daki "Ulusal Birlik" koalisyonu hariç iktidarda kalan Likud'un en önem verdiği konuların başında gelmiştir. Gush Emunim'in kurdurduğu yerleşim bölgelerinin açılış törenlerine katılan Begin, Şaron ve Şamir gibi Likud liderleri, Gush liderleriyle kardeşlik tabloları çizmişlerdir.
Asıl ilginç olan, Gush Emunim'in yakın geçmişte İşçi Partisi üzerinde de belirli bir etki elde etmiş oluşudur. Amnon Rubinstein konuya dikkat çekerek, genel propagandanın aksine, Gush Emunim'in "ılımlı ve laik" olarak bilinen İşçi Partisi üzerinde önemli bir etkisi olduğunu yazar. Rubinstein'a göre, "Gush'un İşçi Partisi üzerindeki etkisi kesinlikle küçümsenemez. Birbirini izleyen İşçi Partisi kabinelerinin hepsine kendi düşüncelerini empoze etmişler ve kritik konularda hükümeti yönlendirmişlerdir." 37 1974-1977 döneminde, İşçi Partisi liderlerinin hepsinin yanlarında Gush Emunim'den birer temsilci yer almıştır:
Başbakan Yitzhak Rabin, Gush destekçisi Ariel Şaron'u özel danışman olarak yanına almış; Savunma Bakanı Shimon Peres de Gush'a bağlı olan Tehiya Partisi'nin lideri olan Yuval Ne'eman'ı yakın adamı haline getirmişti. Dışişleri Bakanı Yigal Allon ise (Arap karşıtı fanatizmiyle ünlü olan) Haham Moşe Levinger'le çok yakındı. Bu bir tesadüf değil, Gush Emunim'in İşçi Partisi üzerindeki gücünün bir göstergesiydi.38
Gush Emunim'in Devlet Aygıtı Üzerindeki Egemenliği
Kabalacıların siyasi temsilcisi olan Gush Emunim'in Likud ve kısmen de İşçi Partileri üzerindeki etkisine değindik. Ancak Gush'un asıl gücü, İsrail'in devlet aygıtı üzerindeki egemenliğinden kaynaklanır.
Çağımızdaki devletlerin önemli bir bölümünde bir gerçek bir de göstermelik iktidar sahipleri olur. Devletin bir resmi görüntüsü vardır; siyasi partiler, parlamento, kabine gibi. Ancak bir de bu politik yapıdan hemen hiç etkilenmeyen, sabit, istikrarlı ve kendisini "devletin asıl sahibi" olarak gören kadrolar bulunur. Uzun vadeli politikaları belirleyenler ve bunları yalnızca imzalaması için seçilmiş Başbakanlara gönderenler, bunlardır. Amerikalılar bu kadro ya da güç merkezini "the establishment" olarak tanımlarlar. Biz ise buna "devlet aygıtı" diyebiliriz.
Devlet aygıtının yapısı ülkeden ülkeye değişebilir. Bazı ülkelerde ordu çok güçlüdür. Bazılarında ise istihbarat servisleri ya da "ulusal güvenlik" kurumları "devletin asıl sahibi" konumundadırlar. Örneğin, CIA'nın, her zaman için olmasa da bazı dönemlerde Amerika'daki devlet aygıtının içindeki en önemli güç merkezi olduğu yorumu sık sık yapılır. Kimilerine göre, Kennedy suikastı, CIA'nın bir Başkan'ı ortadan kaldırabilecek kadar devlet aygıtına egemen olduğunun göstergesidir. Örgüt, "devlet içinde devlet" statüsündedir. Kimi zaman Kongre'nin aldığı kararları önemsemez, kendine göre dış politika belirler ve uygular. Irangate olayı bunun bir örneğidir.
İsrail'de de benzer bir durum vardır. CIA ile birlikte dünyanın en güçlü istihbarat servisi sayılan Mossad, devlet aygıtı üzerindeki büyük bir egemenliğe sahiptir. Mossad'da üç yıl "katsa" (birim subayı) olarak görev yapan Victor Ostrovsky, örgütten ayrıldıktan sonra 1990 yılında yayınladığı By Way of Deception adlı kitabında bu konuda önemli bilgiler vermişti. Ostrovsky'e göre, Mossad, "devlet içinde devlet" gibi hareket ediyor, ülkenin dış politikasını ve özellikle de askeri operasyonlarını kendi başına belirlemeye çalışıyor ve büyük ölçüde de bunu başarıyordu.
Ve devlet aygıtı üzerinde bu denli büyük bir güce sahip olan Mossad, diğer bazı istihbarat servisleri gibi, "aşırı sağ"ın egemenliği altındaydı. Dahası, bu "aşırı sağ", Gush Emunim'in ta kendisiydi! Victor Ostrovsky, 1994'de yayınladığı The Other Side of Deception'da, Mossad'ın içinde "Mesihçi dini grupların" büyük etkiye sahip olduklarını, Mossad üyelerinin önemli bir bölümünün Batı Şeria'daki yerleşim birimlerinde yaşayan radikal Yahudilerden yani Gush Emunim çevresinden oluştuğunu açıkladı. Ostrovsky, örgütün içindeki bu radikal "Mesihçi" akımın sürekli olarak daha da güçlendiği, Mossad'ın gittikçe daha da aşırı sağa kaydığı yorumunu yapıyordu.39
Bu kuşkusuz son derece önemli bir bilgidir ve İsrail Devleti'nin uzun vadeli politikalarının nasıl olup da Mesih Planı'na uygun olarak tasarlandığını ortaya koymaktadır. Gush Emunim, Mossad'a, Mossad da devlet aygıtına hakimdir!..
Peki nedir Gush Emunim'in Mesih Planı'ndan kaynaklanan stratejileri?
Gush Emunim'in Kutsal Toprak Haritası: Nil'den Fırat'a
Tamamına yakını, Haham Zvi Yehuda Hacohen Kook'un Kudüs'teki Merkaz Harav adlı yeshiva'sında Kabala dersleri almış olan Gush Emunim ha- hamları, hemen her politik gelişmeyi kehanetler çerçevesinde yorumlarlar. Buna göre, İsrail'in BM Güvenlik Konseyi tarafından saldırganlığı nedeniyle kınanması, Kutsal Kitap'ta anlatılan Jacob ve Esau arasındaki çatışmanın yeni bir örneği, Araplarla süren savaş ise, Isaac ve Ismael arasında Yahudi kaynaklarına göre yaşanmış olan mücadelenin bir parçasıdır.40
Kuşkusuz yerine getirilmesi gereken en büyük kehanetlerden biri de, Vaadedilmiş Topraklar'ın tümünün ele geçirilmesidir. Çünkü Yahudi inanışına göre, Mesih geldiğinde tüm Vaadedilmiş Topraklar, onun kuracağı Krallık altında birleşecektir. Bu, daha açık bir ifadeyle, tüm Vaadedilmiş Topraklar'ın işgal edilmesi anlamına gelir. Kabalacılar'ın politik uzantısı olan Gush Emunim'in de elbette bu yönde bir planı olmalıdır. Nitekim vardır da. Az sonra bu plana değineceğiz.
Ama önce Vaadedilmiş Topraklar'ın neresi olduğunu belirlemekte yarar var. Bu topraklar, acaba Filistin toprakları mıdır? Yoksa daha büyük bir alanı mı kapsamaktadır?... Ehud Sprinzak, Gush Emunim'in Vaadedilmiş Topraklar'dan neyi anladığını şöyle açıklar: "Gush ideologları 'İsrail'in tam ve eksiksiz toprakları'ndan söz ederlerken, 1967 sonrası sınırları değil, (Tanrı ile yapılan) Ahit'te İsrailoğullarına verilen ve Tekvin 15 Bap'da bildirilen sınırları kastederler." 41
M. Tevrat'ın Tekvin kitabının 15. Bab'ında ise şöyle yazmaktadır:
O günde Rab, Abraham'la ahdedip dedi: Mısır ırmağından büyük ırmağa, Fırat ırmağına kadar bu diyarı, Kenileri ve Kenizzileri ve Kadmonileri ve Hittileri ve Perizzileri ve Refaları ve Amorileri ve Kenanlıları ve Girgaşileri ve Yebusileri senin zürriyetine (soyuna) verdim.
Bir başka M. Tevrat ayeti yine aynı haritayı çizer:
O zaman Rab bütün milletleri önünüzden kovacak ve sizden büyük ve kuvvetli milletlerin mülkünü alacaksınız. Ayak tabanınızın basacağı her yer sizin olacak, sınırınız çölden ve Lübnandan, ırmaktan, Fırat ırmağından garp denizine kadar olacaktır. Önünüzde kimse duramayacak, Allahınız Rab size söylediği gibi, dehşetinizi ve korkunuzu ayak basacağınız bütün diyar üzerine koyacaktır.42
Buna göre, Yahudilere vadedilmiş olan topraklar, Mısır ırmağı (Nil) ile Fırat arasında uzanmaktadır. Sina yarımadası, Filistin, Lübnan, Suriye, Irak, Ürdün topraklarını ve hatta Türkiye'nin bir bölümünü (Fırat'ın güneydoğusu) içine alan, yani Ortadoğu'nun oldukça büyük bir bölümünü kaplayan bu harita, ilk bakışta oldukça çılgın gelmektedir insana. Acaba gerçekten Gush Emunim ve onun etki altına aldığı İsrail liderleri böylesine dev bir coğrafyaya yayılmacı bir gözle bakıyor olabilirler mi?
İsrail istihbaratından emekli olan Yehoshafat Harkabi, bu soruya şöyle cevap verir:
Yahudi dini çevreleri asıl olarak İsrail'in yayılmacı politikasını beslemektedirler. Ha'aretz gazetesinin 24 Ağustos 1985 tarihli sayısında, dini çevrelerce yazılıp okullara dağıtılan bir prensipler bildirgesi yayınlamıştır. Bildirgenin yazarı, şöyle söylemektedir: 'Biz burada en uygun yayılma yönteminden söz ediyoruz... Politik açıdan, (Kuzey'de) ulaşmamız gereken sınır Fırat ve Dicle nehirleridir. Bu Halakha'da (Yahudi kutsal kaynağı) yazılıdır. Dolayısıyla bu konuda herhangi bir anlaşmazlık olamaz. Tartışılabilecek tek konu, bunun nasıl hayata geçirileceğidir. Ancak dediğimiz gibi, İsrail topraklarının sınırları bellidir, bu konuda tartışılacak hiç bir şey yoktur, hükümler açıktır'.43
Görüldüğü gibi, Gush Emunim tarafından temsil edilen İsrail'in radikal dincileri açısından bu çılgın harita son derece gerçekçidir.
İlginç olan, bize çılgın gelen bu haritanın, yalnızca Gush Emunim gibi dindar Siyonistlerce değil, laik Siyonistlerce de kabul görmesidir. Önceki sayfalarda incelediğimiz gibi, laik Siyonistler de, dindar olmasalar bile, M. Tevrat'ı Yahudi ırkının temel kaynağı kabul edip onun özellikle toplumsal ve politik hükümlerine sıkı sıkıya bağlı kalınması gerektiğini savunmuşlardır. İşte bu nedenle Theodor Herzl, 1897 yılında Basel'deki Siyonist Kongre'nin açılışında şöyle demiştir: "Kuzey sınırlarımız Kapadokya'daki (Orta Anadolu) dağlara kadar dayanır. Güneyde de Süveyş Kanalı'na (Nil nehri). Sloganımız, David ve Solomon'un Filistini olacaktır."
İşçi Partisi'nin efsanevi lideri "laik" David Ben Gurion da 1948 yılında İsrail devletinin kuruluşunu ilan ettiği ünlü konuşmasında şöyle demiştir: "Filistin'in bugünkü haritası İngiliz manda yönetimi tarafından çizilmiştir. Yahudi halkının gençlerimizin ve yetişkinlerimizin yerine getirilmesi gereken bir başka haritası vardır. Nil'den Fırat'a kadar."
Gush Emunim'in manevi lideri Kabalacı haham Zvi Yehuda Hacohen Kook'un aşağıdaki sözleri, İsrail'in resmi ideolojisini belirlemektedir:
Tora (Tevrat) bize ait olan toprağın tek bir parçasının bile bırakılmasına izin vermez. Burada bir işgal sözkonusu değildir: Biz evimize dönmekteyiz, atalarımızın yurduna. Burada Arap toprağı diye bir şey yoktur, yalnızca Tanrı'nın bize vadettiği toprak vardır. Kendilerini bu gerçeğe alıştırmaları, tüm dünya için iyi olacaktır.44
Ancak sözkonusu harita öylesine çılgındır ki, akla birçok soru getiriyor: Bu harita, yalnızca ütopya mıdır İsrailliler için? Acaba, yalnızca, asla gerçekleşmeyeceğini bildikleri bir hayal midir? Yoksa, İsraillilerin, en azından İsrail devlet aygıtının aklında gerçekten uzun vadede böylesine dev bir coğrafyayı işgal etmek ya da bir şekilde İsrail kontrolü altına almak gibi bir hedef var mıdır?
Gush Emunim'in sözkonusu haritası, İsrail'in stratejilerini belirlemekte midir?
Nil'den Fırat'a İsrail Stratejileri
Kuşkusuz İsrail devlet aygıtının Ortadoğu hakkında ne gibi stratejiler geliştirdiğini dışardan bilmek pek mümkün değildir. Ancak bazı sızıntılar, fikir edinmemize yarayabilir. İsrail Dışişlerinde eski bir görevli olan Oded Yinon'un belki de bir boşboğazlık sonucunda 1982'de Dünya Siyonist Örgü-tü'ne bağlı Enformasyon Dairesi'nin İbranice yayın organı Kivunim'de yazdığı rapor, bu noktada oldukça önemlidir. "1980'lerde İsrail İçin Strateji" başlığını taşıyan yazı, İsrail'in yayılmacı hedeflerinin gerçekten de "Nil'den Fırat'a" tüm Ortadoğu'yu kapsadığını göstermektedir çünkü.
Bertrand Russel Barış Vakfı eski genel sekreteri Ralph Schoenman, Oded Yinon'un sözkonusu raporunun sıradan bir belge olmadığını, "İsrail'de gerek ordu, gerekse haberalma örgütünün üst kademelerine egemen olan düşünce yapısını" sergilediğini söylemektedir.45 Bu, bizim açımızdan oldukça önemlidir. Az önce Gush Emunim'in Mossad'a hakim olduğunu ve bu yolla devlet aygıtını kontrol ettiğini söylemiştik. Ralph Schoenman'ın verdiği bilgi ise, Gush'un ideolojisinin, "haberalma örgütü"nün yanında ordunun da üst kademelerinde de egemen olduğunu gösteriyor.
Raporun önemli olduğu ve İsrail'in gerçek stratejisini yansıttığı, İsrail'in muhalif seslerinden Israel Shahak tarafından da vurgulanmıştır. Shahak, The Zionist Plan for the Middle East adlı çalışmasıyla, raporu ayrıntılı olarak yorumlamıştır. Yinon'un raporunun "ciddiyeti" daha sonra Noam Chomsky tarafından da vurgulanmıştır.46 Kısacası, Oded Yinon'un "1980'lerde İsrail İçin Strateji" başlıklı raporu, İsrail devlet aygıtının gerçek hedeflerini görebilmek için oldukça önemli ve sağlıklı bir kaynaktır. (Cengiz Çandar da 1983 yılında yayınlanan Ortadoğu Çıkmazı adlı kitabında bu rapora değinmişti.)
Raporda anlatılan mantık oldukça ilginçtir. Israel Shahak'ın da vurguladığı gibi, rapor, İsrail devlet aygıtının tüm Ortadoğu'yu kapsayan bir fetih stratejisi güttüğünü ortaya koymaktadır. Ancak "fetih"in başlamasından önce, gidilecek uzun bir yol vardır. Önce, hedef olarak seçilen ülkelerin parçalanması hedeflenmektedir. Etnik ve dini yönden karmakarışık bir yapıya sahip olan hedef ülkelerin İsrail'in de katkısıyla bölünüp-parçalanması öngörülmektedir. Bu, klasik böl ve yönet (divide et impera) yönteminin İsrail versiyonudur.
Yinon, söze Ortadoğu'daki devletlerin kolayca parçalanabilecek bir yapıya sahip olduklarını vurgulayarak girer:
Müslüman Arap alemi, buralarda yaşayan insanların dilek ve arzuları hiç dikkate alınmadan yabancılar tarafından bir araya getirilmiş, iskambil kağıtlarından yapılma geçici bir ev gibidir. Keyfi olarak 19 devlete bölünmüştür. Herbiri birbirine düşman azınlıklardan ve etnik gruplardan oluşturulmuştur. Dolayısıyla bugün her Müslüman Arap devleti, içten etnik toplumsal çöküntü tehdidi altındadır; bazılarında iç savaş başlamıştır bile.47
Peki böylesine karışık bir Ortadoğu'da İsrail'in stratejisi ne olacaktır? Bu konuda, Shahak'ın sözleriyle, rapor özet olarak aşağıdaki senaryoları anlatmaktadır:
... Lübnan zaten fiilen var olan beş bölgeye bölünecektir. Bu bölgeler, bir Maruni-Hıristiyan bölgeyi, bir Müslüman bölgesini, bir Dürzi Bölgesi'ni ve bir Şii bölgesiyle Haddad'ın milisleri aracılığıyla İsrail'in denetimi altındaki bölgeyi içerecektir. Daha sonra sıra, Suriye ve Irak'ın etnik ve mezhebi temeller üzerine bölünme-sine gelecektir. Suriye'nin, kıyısında bir Alevi devleti, Halep bölgesinde bir Sünni devleti, Şam'da bir başka Sünni devleti ve Golan, Hauran ve Kuzey Ürdün'de bir Dürzi devletine bölünmesi öngörülüyor. Projede, Irak'ın da Basra çevresinde güneyde bir Şii devleti, kuzeyde Musul çevresinde bir Kürt bölgesi, ortada Bağdat çevresinde bir sünni devleti olarak üçe bölünmesi hedefleniyor... Lübnan'ın beş bölgeye bölünmesi, Mısır, Suriye, Irak ve Arap Yarımadası dahil bütün Arap alemi için işarettir ve o yolda da ilerlenmektedir. Sonradan Suriye ve Irak'ın da Lübnan'da olduğu gibi etnik ve dini bakımdan ayrı ayrı bölgelere bölünmesi İsrail'in, uzun vadede Doğu cephesindeki birinci hedefidir. Kısa vadedeki hedefi ise bu devletlerin askeri gücünün dağılmasıdır... Suriye, etnik ve dini yapısına uygun olarak, bugünkü Lübnan'da olduğu gibi çeşitli devletlere ayrılacaktır. Böylece kıyıda bir Şii Alevi devleti, Halep bölgesinde Sünni devleti, Şam'da buna düşman başka bir Sünni devleti ve Havran, Kuzey Ürdün ve belki bizim Golan'da bir Dürzi devleti. Böyle bir devlet uzun vadede bölgede barış ve güvenliğin garantisi olacaktır ve bu hedef bugün artık erişebileceğimiz kadar yakındır.... İktidardaki güçlü askeri rejim dışında Suriye'nin, temelde Lübnan'dan hiçbir farkı yoktur. Bugün Suriye'de Sünni çoğunluk ile iktidardaki Alevi azınlık (nüfusun yalnızca % 12'si) arasında sürmekte olan iç savaş, ülkedeki sorunun dev boyutlarını gözler önüne sermektedir... Irak bir yandan petrol bakımından zengin, öte yandan da içte bölük pörçük bir ülke olarak, İsrail İçin sağlam bir hedef olmaya adaydır. Irak'ın bölünmesi bizim için Suriye'nin bölünmesinden çok daha önemlidir... Irak, çoğunluğun Şii, yönetici azınlığın ise Sünni olmasına karşın özde komşularından farklı olmayan bir ülkedir. Nüfusun % 65'nin iktidara hiçbir siyasi katılımı yoktur. İktidar, % 20'lik bir seçkin tabakanın elindedir. Ayrıca, kuzeyde büyük bir Kürt azınlık vardır. İktidardaki rejimin elinden, ordu ve petrol gelirleri alındığında Irak'ın gelecekteki durumu, Lübnan'ın geçmişteki durumundan farklı olmayacaktır.... Irak etnik ve mezhebi temeller üzerine bölünecektir; kuzeyde bir Kürt Devleti; ortada bir Sünni ve güneyde Şii devleti.48
Görüldüğü gibi, "İsrail İçin Strateji"de, Lübnan'ın bölünmesinin Irak ve Suriye için de bir örnek olduğu ve bu iki ülkenin de Lübnan gibi bir iç savaş yaşayarak parçalanacağı söyleniyor.
Ne ilginç değil mi?... 1982 yılında yazılmış olan bu raporda geçen "Irak'ın bölünmesi" hedefi, bugün nerdeyse gerçekleşmiştir. Raporda Irak'ın kuzeyde bir Kürt Devleti, ortada Sünni, güneyde ise Şii Devletleri olarak üçe bölüneceği öngörülmektedir. Ve bugün Irak gerçekten de fiilen bu tarife göre bölünmüş durumdadır!... Körfez Savaşı'nı izleyen gelişmeler, 36. paralelin kuzeyinde bir Kürt Devleti, 32. paralelin güneyinde ise Bağdat'tan bağımsız bir Şii bölgesi oluşturma yolundadır. Bu parçalanmanın mimarı ise ABD'dir, yani tüm Ortadoğu politikasını İsrail'e endekslemiş olan süper güç, Yahudi Devleti'nin en büyük dostu!...
Peki Suriye acaba raporda belirtilen bölünme sürecine girmiş midir?... Şu anda Türkiye'den bakıldığında böyle bir tablo gözükmüyor. Ancak, anlaşılan, Kudüs'ten bakanlar olayı daha farklı değerlendiriyorlar: Türkiye'nin İsra-il'e en yakın gazetecisi olan Sedat Sertoğlu, "üst düzey bir İsrailli ile yaptığı görüşme"yi köşesinde anlatırken "Hafız Esad sonrası Suriye'nin parçalanma olasılığı üzerinde duruluyor. Yugoslavya örnek gösteriliyor... Bunu söyleyen de Suriye uzmanı bir İsrailli idi" diye yazmıştı.49
Evet görünürde "Suriye'nin parçalanması" ile ilgili bir işaret yoktur, ama "İsrailli uzman"lar, Sertoğlu gibi yakın dostlarına ufukta böyle bir parçalanmanın gözüktüğünü fısıldayabilmektedirler. Bu, İsrail'in Suriye'nin parçalanması konusuyla oldukça yakın ilgilendiği anlamına gelmez mi sizce? Bu yakından ilgilenme; yönlendirme, provoke etme boyutunu da içeriyor olabilir mi?...
Her neyse, sonuçta bunu ister "tesadüf" olarak yorumlayın, ister İsrail'in stratejisinin adım adım ilerlediği şeklinde yorumlayın, Oded Yinon'un yazdıkları doğru çıkmaktadır ve Sertoğlu'nun İsrailli dostuna bakarsak, Suriye'nin parçalanması ile daha da doğru çıkacaktır.
"İsrail İçin Strateji"de yalnızca Suriye ve Irak değil, Vaadedilmiş Topraklar'ın üstündeki başka ülkelerde değerlendirilmektedir. Örneğin Mısır, İsrail devlet aygıtının parçalama içgüdüsünden nasibini alan ülkelerden biridir:
Bugünkü iç siyasal görünümüyle Mısır tam bir ölüdür; hele hele, Müslüman ve Hıristiyan alemleri arasındaki gitgide derinleşen uçurumu da göz önüne alırsak, bu daha da doğrudur. Mısır'ı farklı coğrafi bölgelere ayırmak, İsrail'in 1980'lerde batı cephesinde güttüğü başlıca siyasi hedefidir...İsrail uzun vadede, ekonomik açıdan olsun, enerji rezervi olarak olsun, stratejik öneme sahip olan Sina üzerinde denetimi yeniden sağlamak için doğrudan veya dolaylı harekete geçmek zorunda kalacaktır. Mısır içteki sorunları nedeniyle askeri stratejik bir sorun yaratmamaktadır. Dolayısıyla, 1967 Savaşı sonrasındaki yerine itilebilir.50
Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta var: Rapor, İsrail'in 1980'lerde batı cephesinde güttüğü başlıca siyasi hedef'in Mısır'ı parçalamak olduğunu bildirmektedir. Oysa bilindiği gibi, İsrail ile Mısır 1978 yılında Camp David barış anlaşmasını imzalamışlar ve sözde dost olmuşlardı. Ancak görülmektedir ki, İsrail devlet aygıtı Mısır'a hiç de dost gözüyle bakmamakta, bu ülkenin parçalanmasını hesaplamaktadırlar. Parçalanma ile hedeflenen sonuç da önemlidir: Mısır'ı 1967 Savaşı (Altı Gün Savaşı) sonrasındaki sınırına itmek, yani Sina yarımadasını yeniden işgal etmek. Ya da bir başka deyişle, Nil'e ulaşmak...
Bu bize çok önemli bir şey göstermektedir: İsrail, Camp David'i gerçekten barış istediği için değil, bazı stratejik hesaplar nedeniyle yapmıştır. Camp David bir barış değil, uzun bir savaşın içindeki geçici bir ateşkestir ve İsrail Mısır üzerindeki yayılmacı hedeflerinden vazgeçmemiştir. Bu yayılmacılık ise, Vadedilmiş Topraklar'ın ele geçirilmesi misyonuna dayanmaktadır; çünkü İsrail Nil'e ulaşmak istemektedir ve Vaadedilmiş Topraklar da, az önce incelediğimiz gibi, Fırat ve Nil arasında uzanır.
Aslında Camp David'in bir "barış" değil "ateşkes" olduğu, kimi zaman devlet aygıtından bazı kimseler tarafından vurgulanmaktadır. İsrail Savunma Bakanlığı üst düzey yetkilisi David Irvi, 1992 yılındaki bir demecinde, açıkça "Camp David bir ateşkesti, savaş ihtimali her zaman gündemdedir" demişti.51
Yinon, raporunun devamında Mısır'ın nasıl bölüneceğini anlatırken, bu olayın gerçekleşmesinin Kuzey Afrika'da bir domino etkisi yaratacağını belirtiyor:
Mısır birden çok iktidar odağına bölünmüştür. Eğer Mısır parçalanırsa, Libya, Sudan ve hatta daha uzaktaki devletler de bugünkü biçimleriyle varlıklarını sürdürmeyip Mısır'ı izleyeceklerdir. Yukarı Mısır'da, çok sınırlı güce sahip ve merkezi hükümetten yoksun bir takım zayıf devletlerin yanıbaşında kurulacak bir Hıristiyan Kopt Devleti tasarısı, ancak barış antlaşması ile ertelenebilen, fakat uzun vadede kaçınılmaz görünen bir tarihsel gelişmenin anahtarıdır.52
Yinon, Mısır hakkındaki bu tehlikeli kehanetlerinin ardından, Suudi Arabistan, Kuveyt, Bahreyn gibi petrol zengini ülkelerin de son derece istikrarsız ve zayıf bir yapıya sahip olduklarını, İsrail'in de katkılarıyla kolayca kaosa sürüklenebileceklerini ve dolayısıyla İsrail için engel oluşturma gibi bir şanslarının olmadığını söyler.
Ürdün'den söz ederken de, ülke içindeki Filistinlilerin potansiyel bir istikrarsızlık unsuru olduğuna dikkat çeker ve şöyle der: "Ürdün, uzun vadede değil ama, kısa vadede yakın bir stratejik hedeftir. Ürdün'ün bugünkü yapısıyla uzun süre var olabilmesi mümkün değildir ve İsrail'in politikası da, savaşta ve barışta Ürdün'ün bugünkü rejiminin tasfiye edilip, iktidarın Filistinli çoğunluğa devredilmesine yönelik olarak işletilmelidir." 53 Çünkü Ürdün'deki Filistinliler'in iktidara tırmanmaları, ülkeyi tam bir kaosa sürükleyecektir. Kuşkusuz böyle bir durumda "Lübnan örneği" yeniden tekrarlanabilir, ülke İsrail işgaline maruz kalabilir.
"İsrail İçin Strateji"de ortaya konan tüm bu planları, tekrar vurgulamakta yarar var, "İsrail'de gerek ordu, gerekse haberalma örgütünün üst kademelerine egemen olan düşünce yapısı" sergilenmektedir. Bu bize, İsrail devlet aygıtının Eski Ahit'te "Nil'den Fırat'a" olarak tanımlanan Vaadedilmiş Topraklar'ı ele geçirmek için gerçekten de ciddi bir hazırlık içinde olduklarını gösterir. Bu işgal planının asıl hazırlayıcısı ise, Mossad gibi kanallarla devlet aygıtı üzerinde büyük bir egemenliğe sahip olan Gush Emunim'dir. Noam Chomsky, Oded Yinon'un planının, aslında Tehiya Partisi'nin görüşlerinin bir ürünü olduğunu söylemektedir ki, Tehiya, Gush'un Knesset'teki temsilcisinden başka bir şey değildir.54
Oded Yinon'un raporu ile ilgili olarak bir noktaya daha dikkat edilmelidir: Bu strateji, basit bir işgal planı değildir, oldukça uzun vadeli bir hesaptır. Öncelikle bölgedeki ülkelerin işgale, ya da en azından İsrail egemenliğine girmeyi kabul etme haline hazırlanmasını öngörmektedir. Bazıları, bunu İsrail'in Ortadoğu'yu "Osmanlılaştırması" olarak yorumlamışlardır. Buna göre, Yahudi Devleti'nin nihai hedefi, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki eyalet ve "millet" sistemlerini uyarlayarak, bölgede kendi içinde özerk, ancak sonuçta İsrail'e bağımlı devletçikler oluşturmaktır.55
Ayrıca, raporda yazılanlar, İsrail'in bu uzun vadeli fetih stratejisi içinde, gerektiğinde geçici bir barışa ve toprak tavizine yönelebildiğini de ortaya koymaktadır: Oded Yinon, az önce belirttiğimiz gibi, İsrail'in 1978'de barış masasına oturduğu ve Sina yarımadasını kendisine geri verdiği Mısır için, parçalama ve Sina'yı geri alma hesapları içinde olduğunu bildirmektedir. Yani, Camp David barışı, bir aldatmacadır, uzun bir savaşın içindeki geçici bir ateşkestir. Ralph Schoenman, Siyonizmin Gizli Tarihi adıyla Türkçe'ye çevrilen kitabında, Oded Yinon'un raporunu konu edindikten sonra şöyle der:
Bu stratejiden çıkan sonuç, Siyonist hareket için herşeyin bir zaman tablosu üzerinde yazılı olduğu, her bölgenin fetih için işaretlendiği ve bir fırsat hedefi olarak kabul edildiği, ancak bu arada uygun güçler dengesi, ani ve yararlı sonuçlar sağlayacak bir savaş durumu beklendiğidir.56
Gush Emunim ideolojisine bağlı olan İsrail devlet aygıtı, son aşamaya başlamak, yani tüm Vaadedilmiş Topraklar'ı işgal etmek için belki Mesih'in gelişini bekliyor olabilir. Ancak şu bir gerçektir; Mesih gelinceye dek "şartlar uygun hale getirilecek", yani Ortadoğu işgale hazırlanacaktır. Önümüzdeki yıllarda etnik çatışmaların tüm Ortadoğu'yu kaosa sürüklediğini görme şansımız oldukça yüksektir. Bu arada, bu planda, Türkiye'ye de ayrılan bir pay vardır.57
Kenan Diyarının Etnik Temizliği
Kitabın başından beri incelediğimiz gibi, Kuran'ın İsra Suresi'nin başında haber verilen "İsrailoğulları'nın ikinci yükseliş ve bozgunculuğu", Yahudi geleneğindeki Mesih inancına karşılık gelmektedir. Kuran'da, İsrailoğulları'nın bozgunculuk özelliği şöyle bildirilir: "Kitapta İsrailoğullarına şu hükmü verdik: "Muhakkak siz yeryüzünde iki defa bozgunculuk çıkaracaksınız ve muhakkak büyük bir kibirleniş-yükselişle kibirlenecek-yükseleceksiniz." (İsra Suresi, 4)
Bu bozgunculuğun iki ayrı boyutu vardı. Biri, global olanıydı: 20. yüzyılı kasıp kavuran savaşların önemli bir bölümünün ardında, "İsrailoğulları"nın büyük rolü olduğuna değindik. I. ve II. Dünya Savaşları'nda, Vietnam Savaşı gibi bölgesel savaşlarda ya da Amerikan kaynaklı dış müdahale/terör geleneğinde Yahudi önde gelenlerinin politik kurumunun, yani CFR'nin büyük etkisinin olduğunu gördük. 11. bölümde, İsrail'in Üçüncü Dünya'yı saran terör ağını daha ayrıntılı olarak inceleyeceğiz.
Bozgunculuğun ikinci boyutu ise daha dar kapsamlıydı; yalnızca Kutsal Topraklar'a yönelikti. Yahudiler, Mesih Planı'nın 500 yıl süren ilerleyişi sonucunda Kutsal Topraklar'a döndüklerinde orayı boş olarak bulmadılar. Kutsal Topraklar'da Müslüman Araplar yaşıyordu. Bu kuşkusuz bu toprakları kendi ırklarının malı olarak gören Yahudi önde gelenleri için kabul edilemez bir durumdu. Kutsal Topraklar, tüm Yahudi-olmayan unsurlardan temizlenmeliydi.
Zaten Mesih Planı'nın temelini oluşturan Yahudi kutsal kaynakları bu konuda yeterince aydınlatıcı oluyorlardı. M. Tevrat'ın yüzlerce ayeti, sözde Yahudi ırkına ait olan Kutsal Topraklar'ın (Kenan diyarı) nasıl "temizlenmesi" gerektiğini detaylarıyla anlatılıyordu. Bu ayetler, İsrail devletinin Mesih Planı içinde uygulaması gereken bir başka kehaneti oluşturdu.
M. Tevrat'ın Katliam Emirleri
Eski Ahit'in Tesniye kitabında, 7. Bap şöyle başlar:
Allahın Rab, mülk olarak almak için gitmekte olduğun diyara seni götüreceği ve senin önünden çok milletleri, Hittileri ve Girgaşileri ve Amorileri ve Kenanlıları ve Perizzileri ve Hivileri ve Yebusileri, senden daha büyük ve kuvvetli yedi milleti kovacağı; ve Allahın Rab onları senin önünde ele vereceği ve sen onları vuracağın zaman; onları tamamen yok edeceksin; onlarla ahdetmeyeceksin ve onlara acımayacaksın ve onlarla hısımlık etmeyeceksin; kızını onun oğluna vermeyeceksin ve onun kızını oğluna almayacaksın... Çünkü sen Allahın Rabbe mukaddes bir kavimsin; Allahın Rab, yeryüzünde olan bütün kavimlerden kendine has bir kavim olmak üzere seni seçti.
I. Samuel kitabı 15. Bap'ın başında ise şu ayet yer alır:
Orduların Rabbi şöyle diyor: Amalek'in İsrail'e yaptığını, Mısır'dan çıktığı zaman yolda ona karşı nasıl durduğunu arayacağım. Şimdi git, Amaleki vur ve onların herşeylerini tamamen yok et ve onları esirgeme ve erkekten kadına, çocuktan emzikte olana, öküzden koyuna, deveden eşeğe kadar hepsini öldür.
Ayetlerde geçen Hittiler, Yebusiler, Amalekler gibi kavimler, M. Tevrat'ın yazıldığı dönemlerde Ortadoğu'da bulunan toplumlardır. Bu nedenle bu ayetlere (ve M. Tevrat'ın içindeki yüzlerce benzerlerine) göz atan pek çok kişi, tarihin derinliklerinde kalmış birer şiddet olayının hikayesini okuduğunu sanabilir. Oysa gerçek böyle değildir... İsrail'in "güvercin" siyasetçilerinden Amnon Rubinstein, şu satırları yazıyor:
Gush Emunim'in kullandığı lisanda, günümüzdeki Araplar; Yebusiler'dir, Amalekler'dir ya da Kenan diyarının Tevrat tarafından lanetlenen yedi kavminden herhangi birisidir... Tesniye'de, 'geride hiç bir şey kalmayacak şekilde' Amalek'i yok etmek üzere verilen emir, doğrudan bugünkü Araplar'a yönelik olarak yorumlanmaktadır... İsrail'in savaşları da bu çerçevede anlaşılmakta ve bu savaşlarda bu 'yeni Amalekler'e karşı insancıl davranılmaması gerektiği söylememektedir. Haham Menachem M. Kasher, 1967 savaşından sonra yazdığı bir yazıda, Tevrat'ın 'onları sizin önünüzden yavaş yavaş azaltacağını ve yurtlarına sizi yerleştireceğim' şeklindeki ifadesinin, İsrail'in Araplar'la olan ilişkisini tarif ettiğini yazmıştır... Bar Ilan Üniversitesi'nden Haham Israel Hess, daha da ileri gitmiş ve 'Tanrı'nın Amaleklere karşı girişilen savaşa bizzat katıldığını' söylemiştir. Israel Hess'in konuyla ilgili yazısının başlığı ise, 'Tevrat'ın katliam emirleri'dir.58
Kısacası, M. Tevrat'ın katliam emirleri, tarihi birer bilgi değil, günümüzdeki Araplar'a yönelik bakış açısının kaynağıdır. İsrail'in resmi ideolojisini üreten Gush Emunim, bu ayetleri böyle yorumlamakta, İsrail ordusu da buna göre davranmaktadır. Gush Emunim'in yaptığı bu yorum, İsrail devlet aygıtı tarafından da yıllar boyu topluma telkin edilmiştir. Roger Garaudy, bu konuya dikkat çekerek şöyle der:
Bugün 'kutsal savaş'ı körüklemek amacıyla askeri hahamlar tarafından durmaksızın dile getirilen ve İsrail'de okullarda ders kitabı olarak okunan Yeşu'nun Kitabı (Eski Ahit'in Yeşu bölümü), ele geçirilen ülkelerde halkın kutsal amaçla yok edilmesi ve herkesin 'erkekler gibi kadınların da, çocukların da, ihtiyarların da kılıçtan geçirilmesi' üzerinde ısrarla durmaktadır.59
İsrail devletinin Yeşu'nun Kitabı'nı kullanarak yaptığı beyin yıkama etkili olmuştur. İsrail'de Tel-Aviv Üniversitesi psikoloji uzmanı G. Tamarin tarafından yapılan bir testte, 4. ve 8. sınıf öğrencilerine, Yeşu Kitabı'nda anlatılan tarihi Eriha katliamıyla ilgili ayetler dağıtılmış ve şu soru sorulmuştur: "İsrail ordusu savaş sırasında bir Arap köyünü ele geçirdiğinde, Yeşu'nun Erihalılar'a yaptığını Arap halka yapmalı mıdır?" Bu soruya "evet" cevabı, % 66 ve % 95 arasında değişmiştir.60 (Anketi yapan ve yayınlayan Tamarin de üniversiteden atılmıştır.) Roger Garaudy, Yeşu Kitabı'nın ve genel olarak M. Tevrat'ın İsrail terörünün kaynağı olduğunu şöyle vurgular:
Siyasi Siyonizm, 'vaad' kavramını ve bu vaad'in gerçekleşmesi için kullanılan yöntemleri Yeşu'nun kitabından çıkarmıştır. Buna göre, Tanrı, Yeşu peygambere diğer halkları yok etme emri vermiş, Yeşu da bu emri yine Tanrı'nın yardımı ile yerine getirmiştir. Aynı şekilde 'seçilmiş halk' ve Nil'den Fırat'a uzanan 'Büyük İsrail' gibi kavramlar da Yeşu'nun kitabına dayalı olup Siyasi Siyonizmin temel ideolojisidir.61
Bu nedenle de İsrail'in onyıllardır uyguladığı devlet terörü, Livia Rokach'ın kullandığı isimle "kutsal" bir terördür. Mesih Planı'ndaki bir kehanetin yerine getirilişidir çünkü...
İsrail'in Kutsal Terörü
![]() |
İsrail’in kuruluş günlerinde Yahudi terör timleri Arap nüfusa karşı büyük bir etnik temizlik uyguladılar. Üstte, o günlerde Yahudilerce okul otobüsü kurşunlanmış bir Arap çocuğu. |
... 80-100 kadar erkek, kadın ve çocuk öldürülmüştü. Çocukları kafalarına sopalarla vurarak öldürdüler. Her evden en az bir kişinin canına kıyıldı. Köylerde erkek ve kadınlar yiyecek ve su verilmeksizin evlere kapatıldılar. Sonra da sabotajcılar gelip evleri havaya uçurdu. Bir kumandan, bir ere emir vererek, havaya uçurmak istediği bir evin içine 2 kadın kapatmasını söyledi. Bu arada bir asker, öldürmeden önce bir Arap kadının ırzına geçtiğini anlattı. Yeni doğmuş bir çocuğu olan Arap kadınına birkaç gün süreyle etraf temizlettirildikten sonra kadın ve çocuk öldürüldü. 'Harika bir adam' diye nitelenen iyi yetiştirilmiş, iyi bir eğitim görmüş kumandanlar, aşağılık katiller haline gelmişti. Hem de gelişen korkunç olayların içinde ister istemez bu duruma düşmüş değillerdi. Aksine soykırımı ve yoketme metodlarını bilinçlice kullanıyorlardı. Onlara göre dünyada ne kadar az Arap kalırsa, o kadar iyiydi...
Üstteki satırlar, İsrail'in Davar gazetesinin 9 Haziran 1979 tarihli sayısında yayınlandı. Yazılanlar, 1948'de Dueima adlı Filistin köyünün ele geçirilmesi sırasında yapılanlara tanıklık eden İsrailli bir askerin katliam hatıralarıydı.
Önemli olan bu satırlarda anlatılanların, istisnai bir terör eylemini değil, İsrail'in kutsal terörünün sıradan bir örneğini tarif etmesidir. İsrailliler, Ortadoğu'da, önce Haganah, Irgun, Stern gibi terör örgütleriyle sonra da doğrudan İsrail ordusu aracılığıyla tarihte eşine zor rastlanır bir terör uygulamışlardır. Bu terör, başka herhangi bir devlette olabileceği gibi bazı fanatiklerin istenmeyen taşkınlıkları değil, sistemli bir devlet politikasıdır.
Ancak çoğu zaman yalnızca buzdağının suyun üstündeki kısmı gözükür. Çünkü İsrailliler, her zaman olduğu gibi, bir yandan terör uygularken bir yandan da kendilerini "mağdur" gibi göstermeyi çoğu kez başarırlar. Batı'daki, özellikle de ABD'deki büyük medya ise, Noam Chomsky'nin sürekli vurguladığı gibi, İsrail'in bu politikasına destek olur. New York Times, Washington Post gibi "Yahudi gazeteleri", İsrail'i kurban, Arapları saldırgan göstermek için Chomsky'nin ayrıntılarıyla gözler önüne serdiği "beyin yıkama" yöntemleri kullanmışlardır yıllarca.
Bunlara rağmen, İsrail'in büyük terörünün örnekleri ortaya çıkmıştır. Bunlar, dediğimiz gibi, birer örnektir ve gizli kalmış daha yüzlerce benzeri olay hakkında bize fikir vermektedir. Örneğin İsraillilerin devlet kurdukları yılda, 1948'de Deir Yassin köyündeki Arap halka giriştikleri katliam detaylarıyla belgelenmiş durumdadır. Menahem Begin'in yönettiği Irgun ve Stern teröristleri, Kudüs yakınlarındaki Deir Yassin köyüne düzenledikleri baskın sırasında, hamile kadınların ve çocukların da dahil olduğu 280 kadar Arap köylüsünü önce sokaklarda dolaştırdıktan sonra kurşuna dizmişlerdir. Ancak bir de önemli "detaylar" vardır: Öldürülen genç kızların çoğunun ırzına geçilmiş, erkeklerin cinsel organları koparılmıştır. Siyonistler bazı kurbanları öldürmek için bıçak kullanmışlardır. Raporlarda "ortadan ikiye biçilen" küçük bir kız çocuğundan da söz edilmektedir.62
![]() |
İşgal manzaraları: İsrail ordusu Lübnan’da. |
Katliamı gerçekleştiren birliği yöneten Menahem Begin La Révolte (İsyan) adını taşıyan kitabında "eğer Deir Yassin zaferi olmasaydı, İsrail devleti de olmazdı" demişti. Deir Yassin katliamının stratejik önemi yıllar boyunca Siyonist liderler tarafından anlatıldı. Bu liderlerden biri, Yitzhak Şamir ve Nathan Yalin Mor ile birlikte Lehi'nin komutasını üstlenen Eldad'dı. Eldad, 1967 Temmuz'unda bir toplantıda yaptığı konuşmada katliamı çekinmeden savunmuştu. İlginç olan, Mesih'in gelişi için gerekli son kehanet olan Süleyman Tapınağı'nın inşası ile Deir Yassin arasında paralellik kurmasıydı:
Şunu hep söylemişimdir: Eğer kurtuluşun simgesi sayılabilecek en derin, en yüce umut Yahudi Tapınağı'nın yeniden inşası ise, o zaman açıktır ki, camilerin (El Haram, el Şerif, el Aksa) günün birinde şu veya bu şekilde ortadan kalkması gerekecektir. Deir Yassin olmasaydı bugün (1948) İsrail toprakları üzerinde hala yarım milyon Arap yaşıyor olacaktı. Ve tabi İsrail Devleti de olmayacaktı.63
Yani Deir Yassin, Tapınak'ın inşasına giden yolda bir adımdı. Bu, Deir Yassin vahşetinin, İsrailliler tarafından Mesih Planı'nın bir aşaması olarak görüldüğünü gösteriyordu. Bu şekilde altı ay içinde Arap köylerine düzenlenen sayısız baskınlarla 400 bine yakın Arap, yurdunu terketmek zorunda kaldı. Deir Yassin Katliamı bu baskınların sadece birisiydi. İsrailliler'in yıllar içinde terör yoluyla boşalttıkları köy sayısı, İsrail'in az sayıdaki "muhalif" seslerinden biri olan Israel Shahak'ın tespit ettiği rakama göre, 385'tir.64 Bu köylerde yaşayanların içinde korku yöntemiyle kaçırılanların yanında, Deir Yassin'le aynı akıbete uğrayanlar da vardır.
İsrail'in kutsal terörü, ilerleyen yıllarda da kan dökmeye devam etmiştir. Kibya ya da Sabra Şatilla katliamları, yine buzdağının görünen kısımlarıdır. İsrailliler çoğu kez bu açık eylemleri bile üstlenmemeye çalışmışlardır. Örneğin İsrail'in 1982 yazındaki Lübnan'ı işgali sırasında Sabra ve Şatilla mülteci kamplarında öldürülen 1.500'ün üstündeki Filistinli'ler hakkında Begin "Yahudi olmayanlar, Yahudi olmayanları öldürdü, bize ne!" demişti. Oysa kısa süre sonra katliamı gerçekleştiren Falanjistlerin İsrail subaylarının komutasında olduğu ve İsrail ordusunca silahlandırıldıkları ortaya çıktı.
İsrail'in kutsal terörünün önemli bir parçasını ise işkence oluşturmaktadır. 1967'den bu yana iki milyondan fazla Filistinli'yi işgal altında yaşamaya zorlayan Yahudi Devleti, bu Filistinlilerin muhalefetini kırmak ve onları göçe ikna etmek için sistemli bir işkence politikası uygulamıştır. Yahudi Devleti'nin korkunç işkence yöntemleri, ilk kez Londra'da yayımlanan Sunday Times'ın 1977 yılında yayınladığı uzun bir araştırmada ortaya çıktı. Belgelenen vakalar, 1967'den itibaren on yıllık İsrail işgali sırasında işkence gören kırkdört Filistinlinin durumlarını ortaya koyuyordu.
Buna göre, İsrail'in; Nablus, Ramalla, Hebron ve Gazze'deki hapishanelerinde, Kudüs'teki Rus sitesi ya da Moskoviya olarak bilinen sorgu ve gözaltı merkezinde ve Yona, Ramle, Sarafand, Nafha gibi özel askeri hapishanelerde inanılmaz işkenceler uygulanıyordu. Sistemli dayak dışında, İsraillilerin kullandığı işkence türleri arasında; cinsel organlara elektrik verme, tutukluyu çırılçıplak buzlu suya sokma, gözleri bağlanmış olan tutuklunun üzerine özel eğitilmiş köpekleri saldırtma, vücudun değişik yerlerinde sigara söndürme, arkadan tecavüz, tırnakların ve sağlam dişlerin sökülmesi gibi yöntemler vardı. Bazı tutukluların kızları da tutuklanmış ve bunlara babalarının gözü önünde tecavüz edilmiş, sonra da tutuklu kendi kızıyla cinsel ilişkiye girmesi için zorlanmıştı. Bazı erkek tutukluların cinsel organlarına ince cam çubuklar sokulmuş ve sonra da bu çubuklar organın içindeyken işkenceciler tarafından kırılmıştı. Erkek tutukluların hayalarının sıkıştırılması da çok kullanılan yöntemlerin biriydi. Bu işkenceler sonucunda çok sayıda Filistinli tutukluda kalıcı sakatlıklar meydana geldi. Çoğunun cinsel fonksiyonları sona erdi, görme ve işitme duyularını ve akli dengelerini yitirenler oldu. Bu fiziki işkencelerin yanında psikolojik yöntemler de vardı. Siyasi tutuklular, kasten, İsrail ordusuna çizme, kamuflaj ağı, vb. malzeme imal etme işlerine koşuluyorlar, reddettiklerinde fiziki yöntemlere başvuruluyordu.65
Sunday Times'ın ortaya çıkardığı bu vakalar, 1967-1977 yılları arasındaki işkence vakalarıydı. İlerleyen yıllarda da İsrail'in kutsal terörü ve kutsal işkencesi sürdü. Yalnızca 1987-1993 döneminde; İsrail birlikleri tarafından 1.283 Filistinli öldürülmüş, 130.472 tanesi hastaneye kaldırılacak derecede yaralanmış, 481 tanesi sürülmüş, 22.088 tanesi gözaltına alınmış, 2.533 ev mühürlenmiştir. Gözaltı ve tutukluluk sırasında kullanılan işkence yöntemlerinin hangi boyutlara vardığını bilmek de mümkün değildir.66
İsrail işkence geleneği ile ilgili olarak en son 1995 Ağustosunda ortaya bazı yeni bilgiler çıktı. Emekli Albay ve tarihçi Moşe Givati, "Çöl ve Alevlerin İçinde" adlı kitabında, 1948, 1956 ve 1967'deki Arap-İsrail savaşlarında İsrail ordusunun savaş esirlerine inanılmaz işkenceler yaptığını yazdı. Buna göre, esir alınan Mısırlı askerlerin gözleri sigara ile oyulmuş, cinsel organları kesilerek ağızlarına tıkanmıştı...
Burada önemli olan bir nokta var. İsrail devlet aygıtı, terör ve işkenceyi yalnızca pragmatik bir uygulama olarak değil, bunun da ötesinde kutsal bir misyon olarak görmektedir. İsrail'in terörü, Livia Rokach'ın ifadesiyle, "kutsal" bir terördür. Çünkü bu terör, Yahudi dini kaynakları tarafından emredilir ve Mesih Planı'nın da bir parçasıdır. Bu nedenle İsrail'in terörden vazgeçmesi mümkün değildir. Yahudi Devleti, "barış süreci" oyunları oynadığı dönemde bile kutsal terörünü sürdürmek misyonuyla yüklüdür. Nitekim bu misyonu ihmal etmemektedir de. FKÖ ile sözde barış süreci içinde olduğu son dönemlerde bu "barış süreci"nin gerçek öyküsünü az sonra inceleyeceğiz Müslümanlara karşı birbiri ardına gerçekleştirdiği saldırı ve katliamlar bunun göstergesidir.
Bu katliamların en önemlisi ise, kuşkusuz El-Halil'deki Hz, İbrahim Camii'nde yaşanmış olanıdır. Bu katliam, dünya kamuoyuna İsrail devlet aygıtının rızası dışında gerçekleşen bireysel bir çılgınlık olarak gösterilmişti. Oysa gerçekler daha farklıdır.
El-Halil katliamının Görünmeyen Yüzü
![]() |
El Halil katliamını gerçekleştiren “Kahane müridi” Baruch Goldstein. |
25 Şubat 1994 günü, Batı Şeria'daki El-Halil (Hebron) kentinde bulunan Hz. İbrahim Camii'nde ibadet eden Müslümanlara yönelik büyük bir saldırı gerçekleştirildi. Meir Kahane'nin izinden gittiğini söyleyen "İsrail Tanrısı'nın Partizanları" adlı radikal bir Yahudi örgütüne üye olan Yahudi yerleşimci Baruch Goldstein, İsrail askerlerinin koruması altındaki camiye elindeki M-16 ile birlikte sabah namazı sırasında girdi. Caminin orta yerine kadar yürüdü ve defalarca şarjör değiştirerek namaz kılan 500'e yakın Müslümanı taradı. 67 Müslüman olay yerinde şehit oldu, 300'ü yaralandı. İsrail yönetimi, eylemin bireysel bir çılgınlık olduğunu ilan etti. Ancak Goldstein'in, elindeki M-16'yla, camiyi koruyan İsrailli askerlerin arasından geçerek içeri girmesinin ve defalarca şarjör değiştirecek kadar uzun bir süre kalabalığı taramasına rağmen bu askerlerin hiçbir müdahalede bulunmamasının tek bir açıklaması vardı: Goldstein, camiyi sözde koruyan İsrail birliği ile işbirliği içinde katliamı gerçekleştirmişi. İsrail askerleri, en azından pasif destek vermişlerdi.
Aslında bu olay, İsrailli radikal dinci grupların gerçekleştirdiği pek çok eylemden biriydi. Aynı gruplar, Süleyman Tapınağı'nı yeniden inşa edebilmek için, 1980'li yıllarda Kudüs'teki Müslüman mabedlerini (Mescid-i Aksa ve Kubbet-üs Sahra) de havaya uçurmayı denemişlerdi. Ellerinde sürekli taşıdıkları Uzi'lerle Filistinlilere kanlı saldırılar düzenleyen, işgal altındaki toprakları, İsrail ordusu ile elele vererek, "açık hava işkence merkezi"ne dönüştüren Yahudi yerleşimciler de bu grupların üyeleriydiler.
Bu grupların en radikal ve en ünlü olanı ise, El-Halil katliamını gerçekleştiren Goldstein'in de bağlı olduğu Kahane fraksiyonuydu. Haham Meir Kahane'nin kurduğu bu hareket, hem İsrail hem de Amerika'da örgütlendi. İsrail'de "Kach", Amerika'da ise "Jewish Defence League" adı altında faaliyet gösteren örgüt, Meir Kahane'nin fanatik doktrinlerine tamamen bağlıydı. Kahane'nin düşünceleri arasında; Yahudilerin tüm ırklardan üstün olduğu ve diğer ırkların ("goyim") bir tür hayvan statüsü taşıdığı; işgal altındaki topraklardaki tüm Arapların "etnik temizliğe" tabi tutulması gerektiği gibi "inci"ler vardı. Örgütün mantığı, "en iyi Arap, ölü Arap'tır" şeklinde ifade ediliyordu. Kahane'nin 1990'da New York'ta bir suikast sonucu öldürülmesinin ardından örgüt dağılmadı ve "Kahane Chai" (Kahane Yaşıyor) gibi isimlerle özellikle İsrail'de yeniden örgütlendi. El-Halil'in ve daha pek çok katliamın sorumluları, sözkonusu Kahane takipçileriydi.
Bu noktada önemli olan, İsrail devlet aygıtının ve Amerika'daki İsrail lobisinin Kahane ve yandaşlarına nasıl baktığıdır. Onyıllardır, İsrail liderleri ve Amerikan Yahudi toplumunun önde gelen isimleri, Kahane'nin görüşlerini paylaşmadıklarını, Brooklyn doğumlu hahamı "aşırı fanatik" bulduklarını, kendilerinin daha barışçıl çözümlerden yana olduklarını söyler dururlar. Buna göre, Kahane ve yandaşları, İsrail hükümetine ve Amerika'daki İsrail lobisine rağmen faaliyet gösteren, bağımsız, fanatik bir gruptur.
![]() |
İsrail yöneticileri tarafından sürekli olarak kınanan Meir Kahane’nin kurduğu Jewish Defence League ve onun İsrail’deki karşılığı olan Kach örgütü, gerçekte Mossad tarafından kurulmuş ve yönlendirilmişti. Yanda, Kudüs’te gösteri yapan Kach militanları, diğer bir deyişle İsrail’in Judeo-Nazileri... |
Oysa Yahudi liderlerin çizdikleri bu tablo, 7. bölümde de değindiğimiz gibi, gerçeğin ustaca bir çarpıtmasından başka bir şey değildir: Kahane ve yandaşları, İsrail devlet aygıtı ve Amerika'daki İsrail lobisi ile perde arkasında yakın ilişkiler kurmuş ve daha da önemlisi, bu kanallardan aldıkları direktiflere göre eylem yapmışlardır.
Amerikalı Yahudi yazar Robert I. Friedman, Jewish Defence League'in (JDL) ilk kurulduğu günden bu yana üçlü bir komite tarafından yönetildiğini açıklar. Bu üçlü komite, örgütün görünüşteki lideri olan Kahane'ye direktif vermektedirler. Komitedeki isimler ise oldukça ilginçtir: Örgüt kurulduğunda Mossad operasyon şefi olan ve sonradan Başbakanlığa kadar yükselen Yitzhak Şamir, sağ kanat İsrail politikacısı ve Gush Emunim'in önemli ismi Geula Cohen ve Amerika'daki Yahudi lobisinin etkili örgütü ADL'nin üst düzey yöneticilerinden Bernard Deutch...
Bu üçlü komitenin JDL'yi yönlendirmelerinin bir örneği, 1969 yılında İsrail'den örgüte yollanan hedef değişikliği emridir. O tarihe kadar Amerika'daki zenci örgütlerine karşı eylem düzenleyen Kahane, Ocak ayında Tel-Aviv'den gizlice gelen bir kurye ile görüşmüştü. Kurye, Kahane'ye artık bir numaralı hedef olarak Sovyetler Birliği temsilciliklerini belirlemeleri gerektiğini söylemişti. Sebep, Sovyet yönetiminin ülkedeki Yahudilerin İsrail'e göç etmesine bu göçün Yeremya tarafından yapılan bir kehanetin yerine getirilişi olduğunu ve dolayısıyla Mesih Planı açısından büyük önem taşıdığına daha önce değindik izin vermemesiydi. Kahane'ye bu mesajı gönderenler, Friedman'ın deyimiyle "İsrailli ve Amerikalı Yahudi iş adamları, emekli İsrail subayları ve üst düzey Mossad görevlilerinden oluşan bir grup"tu. Kurye, JDL militanlarına Mossad tarafından İsrail'de askeri eğitim verileceğini de haber vermişti. Sözkonusu eğitimin idaresini üstlenen kişi ise o zaman Mossad subayı olan Yitzhak Şamir'di.67
Bu kuşkusuz son derece ilginç bir bilgidir ve görünüşte İsrail'e rağmen faaliyet gösteren Kahane fraksiyonunun gerçekte İsrail devlet aygıtı (Mossad) ve Amerika'daki Yahudi lobisinin önde gelen beyinleri tarafından yönetildiğini gösterir. Amerikalı yazarlar Andrew ve Leslie Cockburn, Kahane'nin İsrail devlet aygıtı ile olan gizli ilişkisinin daha sonraki yıllarda da sürdüğünü bildirirler.68 Kısacası, İsrail devlet aygıtı, Kahane grubunu, daha önce değindiğimiz geleneksel iyi polis-kötü polis oyununa uygun olarak gizlice kurmuş ve gizlice yönlendirmiştir.
Kahane fraksiyonu ile tüm bu bilgiler, El-Halil katliamının içyüzü konusunda da bizleri aydınlatıyor. El-Halil'in faili olan Goldstein, Kahane'nin takipçilerinden biriydi. Goldstein'in elindeki M-16 ile İsrail askerlerinin arasından geçerek camiye nasıl girdiği, askerlerin neden hiçbir müdahalede bulunmadığı gibi sorular, Kahane fraksiyonunun eskiden beri İsrail devlet aygıtı ile gizli bir biçimde yürüttüğü işbirliğini göz önünde bulundurunca aydınlanıyor.
Olayın arkasında İsrail devlet aygıtının olduğunun bir başka göstergesi de, katliamdan kısa bir süre sonra ortaya çıktı. El-Halil'den bir süre sonra Lübnan'da bir Maruni kilisesine bomba atılmış ve bir düzineye yakın insan hayatını kaybetmişti. Olay tüm dünya basınında çarpıtıldı ve "İslamcılardan El-Halil katliamına misilleme" şeklinde başlıklarla verildi. Oysa Lübnan Başbakanı Refik Hariri, olayın sorumlusunun İsrail olduğunu söylemişti. Ardından Semir Caca adlı bir hıristiyan falanjist kiliseye sabotaj düzenlemek suçundan yakalandı. Haftalarca yargılandı. Sonuçta İsrail'le yakın bağlantısı olduğu ortaya çıktı. İngiliz The Independent gazetesinden Robert Fisk, kiliseyi bombalamaktan sanık Semir Caca'ya bağlı olan Rüşdi Raad, Jean Chahina ve Gergess el-Huri adlı falanjistlerin, kod adları Arian ve Moşe olan İsrailli istihbarat görevlileri tarafından eğitildiğini yazmıştı. Fisk, Semi Caca'ya bağlı militanlar ile İsrailli istihbaratçıların Nasıra ve başka uygun yerlerde sık sık biraraya geldiklerini de bildirmişti. Bu, sözkonusu bombalama olayının arkasında İsrail'in olduğunu gösteriyordu. Anlaşılan İsrail devlet aygıtı, kamuoyu dikkatini El-Halil katliamından uzaklaştırmak için Zouk'taki kiliseyi hıristiyan militanlara bombalatmıştı.
El-Halil katliamının bir başka ilginç yönü, İsrail toplumundan büyük bir onay görmesiydi. İsrail'in muhalif beyinlerinden Israel Shahak, bir makalesinde Goldstein'in eyleminin "rahatsız edici" oranda İsrailli tarafından desteklendiğine dikkat çekmişti. Olaydan sonra yapılan bir kamuoyu yoklaması, İsraillilerin % 40'ının katliamı desteklediğini ya da en azından "anladığını" gösteriyordu. Gençlerde ise bu oran daha yüksekti; genç Yahudilerin % 30'u Goldstein'i desteklediklerini, % 35'i ise "anladıklarını" belirtmişlerdi. Shahak, bu desteğin yalnızca El-Halil katliamı ile sınırlı olmadığını, genel olarak Kahane takipçileri tarafından savunulan doktrinlerin ürkütücü bir toplumsal desteğe sahip olduğunu yazıyordu. Araştırmalar, gençlerin % 39'unun Kahane'nin düşüncelerini tamamen paylaştığını gösteriyordu. Kahane'nin ismi söylenmeyip yalnızca görüşleri özetlendiğinde ise, bu destek daha da artarak % 66'ya çıkıyordu. Bu çoğunluk, Araplar'ın işgal altındaki topraklardan göçe zorlanmaları gerektiğine inanıyordu. Shahak'ın söylediği gibi, aralarından Araplar'ı Amalek olarak algılayanların sayısı da hayli kabarıktı. Amalek, M. Tevrat'ın haklarında kadın-çocuk ayrımı yapmadan katliam emri verdiği Arap kabilesiydi.69
"Barış Süreci"ne Giriş; İsrail FKÖ'ye Neden Yaklaştı?
Bu bölümün başından bu yana İsrail Devleti'nin genellikle bilinmeyen, gizli tutulan yüzünü inceledik. Ortaya çıkan bilgiler; Ortadoğu'nun en istikrarlı demokrasisi olarak tanıtılan İsrail'in gerçekte son derece farklı bir kimliğe sahip olduğunu, ırkçı, saldırgan, yayılmacı bir temel üzerine kurulduğunu ve tüm yaşamını da bu temele uygun olarak sürdürdüğünü gösteriyor. Bu, bizi ikinci bir sonuca daha ulaştırır: Demek ki, İsrail, herhangi bir "normal" ülkeden farklı olarak, aynı anda iki ayrı görüntüye sahip olabilmektedir. Bunun başka örneklerini 11. bölümde daha ayrıntılı olarak inceleyeceğiz.
Bu durumda İsrail'in Soğuk Savaş döneminin bitiminden sonra, özellikle de Körfez Savaşı'nın ardından ABD desteği ile geliştirdiği "barış süreci"ni de ihtiyatlı bir biçimde değerlendirmek gerekiyor. İlerleyen sayfalarda bu değerlendirmeyi yapacak, İsrail-FKÖ barışından Yitzhak Rabin suikastına uzanan bir canlı tarihin perde arkasını inceleyeceğiz.
İsrail ile Filistinliler arasındaki kavganın uzun bir öyküsü vardır. Ortadoğu, yüzyılın başından bu yana Yahudiler ve Arapların çatışmalarına sahne oldu. İsrail kurulduktan sonra ise bu çatışma büyük bir savaşa dönüştü. Yahudi Devleti ile Arap komşuları arasında 4 büyük savaş ve daimi bir savaş hali yaşandı. 1967'den sonraki dönemde ise, Filistin'in kurtuluşu için savaşan örgütler de Yahudi Devleti'ne karşı girişilen savaşta ağırlıklarını hissettirmeye başladılar. Filistin direnişi, 1967'deki Altı Gün Savaşı'nda İsrail'in tüm Filistin topraklarını işgal etmesi üzerine güçlü bir şekilde ortaya çıktı. Farklı grupları bünyesinde birleştiren Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ), 1970'li yıllarda dünyanın dört bir yanındaki Yahudi hedeflerine yaptığı saldırılarla adını duyurdu. 1980'li yıllara kadar da, Filistin halkının tek temsilcisi olarak kendini kabul ettirdi. Bu dönemde FKÖ, İsrail'in baş düşmanıydı. Sovyetler Birliği'nden ve sosyalist Arap devletlerinden destek alan örgütün ideolojisi ise klasik anti-emperyalist solcu ideolojiydi.
Ancak 1980'li yıllarda durum değişmeye başladı. Tüm İslam coğrafyasında yükselen İslami hareket, doğal olarak en hassas bölge olan Ortadoğu'yu derinden etkiledi. Siyasal İslam'ın yükselişi ile birlikte, İsrail'e karşı yeni bir hareket başladı; "İslami Direniş". Müslüman kimliğine geri dönen kimi Filistinliler, artık FKÖ'nün sosyalist çatısı altında barınmaktansa, yeni örgütler kurma yoluna gittiler. Böylece bölgede "İslami direniş örgütleri" doğdu. Güney Lübnan'da kurulan Hizbullah'ı, işgal altındaki Filistin topraklarında oluşan Hamas (İslami Direniş Hareketi) ve İslami Cihad izledi. Hamas, yalnızca silahlı eyleme ağırlık veren İslami Cihad'a karşın asıl olarak sosyal bir organizasyon olarak gelişti. 85'ten sonra da Batı Şeria ve özellikle Gazze Şeridi'nde, popülarite yönünden giderek FKÖ ile boy ölçüşür hale geldi. 87'de işgal altındaki topraklarda başlayan İntifada (ayaklanma) hareketi, Hamas'ın büyük etkisi altında yürütüldü.
İsrailliler, ilk başta Filistin direnişi içinde bu tür bir ayrım oluşmasından hoşlanmışlar ve bazı yorumlara göre de bu nedenle Hamas'ın işgal altındaki topraklarda ve özellikle de Gazze'deki örgütlenmesine fazla müdahalede bulunmamıştı. Eski Mossad ajanı Victor Ostrovsky de The Other Side of Deception'da İsrail devlet aygıtının bu yöndeki bakış açısını doğrular. Ancak İsrailliler bir süre sonra yaptıkları hesabın yanlış olduğunu farkettiler. Çünkü İslami direniş, Filistin direnişini bölen bir küçük fraksiyon olarak kalmamış, aksine gittikçe güçlenerek arkasındaki halk desteği açısından FKÖ'yle boy ölçüşür haline gelmişti. 1990'lı yıllara gelindiğinde, İsrail'in karşısında iki ayrı direniş hareketi vardı; FKÖ'nün temsil ettiği seküler sol direniş ve en başta Hamas'ın temsil ettiği İslami direniş. Ve İsrail farketti ki, İslami direniş, kendisi açısından sol direnişe göre çok daha tehlikeli, çok daha zararlıydı. FKÖ'nün temsil ettiği sol ideoloji tüm dünyada inişe geçmişken, İslami hareket tüm dünyada yükseliş halindeydi. Ayrıca İslami direniş, çok daha radikaldi, kitleleri daha kolay harekete geçirebiliyordu.
Bu arada 1990'lı yılların başı, FKÖ için zor şartlar doğurmuştu. Yaser Arafat'ın örgütü, Sovyet blokunun yıkılması ile en büyük desteklerinden birini yitirmişti. Körfez Savaşı'nda Saddam'ı desteklemesi de FKÖ'ye büyük zarar getirdi. Çünkü Saddam düşmanı tüm petrol zengini Arap ülkeleri, en başta Kuveyt ve Suudi Arabistan olmak üzere, FKÖ'ye küstüler ve desteklerini çektiler. FKÖ, böylece önemli dış desteklerinin tümünü kaybetti. İç desteği de zaten çoktan erimeye başlamıştı; İşgal altındaki topraklarda, özellikle de Gazze şeridinde, Hamas'ın popülaritesi FKÖ'ye göre gittikçe yükseliyordu. Kısacası, Arafat'ın örgütü oldukça zor bir durumdaydı. Parası bitmiş, arkasındaki halk desteği zayıflamıştı ve Filistin davasının fiili liderliğini Hamas'a kaptırmak üzereydi.
İşte bu noktada İsrail devlet aygıtı, onyıllardır sürdürdüğü Filistin direnişine karşı tavizsiz mücadele prensibi üzerinde tekrar düşünme ihtiyacı hissetti. Karşısında giderek zayıflayan bir sol direniş ve giderek güçlenen bir İslami direniş vardı. İkisiyle birlikte savaşmayı sürdürmenin pek bir anlamı yoktu. Ama belki önemli bir stratejik değişiklik yapılabilir, Filistin direnişi içindeki bu ayrım İsrail çıkarlarına uygun olarak kullanılabilirdi. Yapılacak en akılcı iş, FKÖ'yü Filistin davasının temsilcisi olarak tutmak ve FKÖ kozunu Hamas'a karşı kullanmaktı. FKÖ için de bu oldukça karlı bir alış-veriş olurdu. Hamas gibi güçlü bir rakibe karşı, İsrail gibi güçlü bir eski düşmanla pekala işbirliği yapabilirdi.
Ancak bu işin gerçekleşmesi için, İsrail'in kendi dengelerinin de değişmesi gerekiyordu. Çünkü İsrail devlet aygıtı, onyıllardır, ulusun yaşamını sürdürmesi için tek yolun savaşmak olduğunu savunuyordu ve toplum da buna büyük ölçüde inanmıştı. Arafat ise onyıllardır Yahudi Devleti'nin en büyük düşmanı olarak algılanıyordu. İsrail'in Arafat'la masaya oturması, daha ciddi bir düşman olan "yeşil tehlike"ye karşı da olsa, İsrail toplumunun büyük bölümü tarafından kolay kolay kabul edilemezdi.
İşte bu aşamada, İsrail'in bilinen yöntemi bir kez daha gündeme geldi; iyi polis-kötü polis numarası. İncelediğimiz gibi, Yahudi Devleti'nin iyi polis numarasını onyıllardır solcu İşçi Partisi oynuyor, buna karşı sağcı Likud ise kötü polislik yapıyordu. Şimdi, İşçi Partisi bu iyi polis numarasını biraz daha ilerletebilir ve barış havarisi olabilirdi.
1992 Seçimleri ve İşçi Partisi'nin İyi Polis Dönemi
İsrail devlet aygıtının geliştirdiği iyi polis-kötü polis numarası İşçi Partisi tarafından benimsendi. Parti 1992 yılındaki kritik seçimlerden önce yoğun bir barış propagandası yaptı, iktidara geldiğinde Arap komşularıyla barış yapacağını taahhüd etti. Onyıllardır şahinliğiyle tanınan genel başkan Yitzhak Rabin, hızlı bir değişim geçirerek barış sözleri etmeye başladı.
Rabin'in yaşadığı değişim gerçekten de etkileyiciydi. İşçi Partisi'nin ağır topu, iktidara oturup barış sürecini başlattığı 1992 yılından iki yıl öncesine dek yine İsrail hükümetindeydi; Likud-İşçi Partisi ortak hükümetinin Savunma Bakanıydı. Ve o dönemlerde hiç de "güvercin" politikalar izlemiyordu. İntifada'nın bastırılması için en sert yöntemleri kullanmaları için İsrail ordusuna emir veren kişi Rabin'di. Hatta televizyonlarda yayınlandığında tüm dünyayı ayağa kaldıran ünlü "kol kırma" sahneleri de Rabin'in eseriydi: Savunma Bakanı, orduya "Filistinlilerin kemiklerini kırın" emri vermişti.
Rabin'in daha önceki kariyeri de son derece şahindi: 1967de Genelkurmay Başkanı iken, kendisi için "Demir İrade" terimi kullanılmıştı. Daha sonra, 1975 ve 1976'daki başbakanlığı sırasında Batı Şeria'da Hayad Barzel, yani "Demir Pençe" politikasını ilan etti. Bu politikasının sonucu, 300 bini aşkın Filistinli İsrail hapishanelerinde önceki sayfalarda değindiğimiz türden sistemli ve sürekli işkencelere tabi tutuldu. Yitzhak Rabin, Shimon Peres'in "Ulusal Birlik" hükümetinde Savunma Bakanı olduğunda ise, Lübnan ve Batı Şeria'da Egrouf Barzel, yani "Demir Yumruk" politikasını uygulamaya koydu. Bu politika Rabin'in 1987-1988'de Gazze ve Batı Şeria'daki Filistinlilere karşı uyguladığı yoğun baskı ve toplu cezalandırma politikasıydı. Bu nedenle Rabin'e "Demir Yumruklu Lider" adı takıldı. İktidara geldiğinde Türkiye'deki Şalom gazetesi onu böyle tanıtmıştı. Rabin'in vahşet politikası öylesine ünlüydü ki, Savunma Bakanı olduğu dönemde Filistinliler, "Rabin, bu ay kaç Filistinli öldürdün?" yazılı pankartlarla gösteriler yapmışlardı.
İşte bu Rabin, kendisine göre daha güvercin olan Şimon Peres'le birlikte 1992 seçimleri öncesinde İsrail toplumuna barış vaad etti. Ancak seçimler öncesinde söylediği bazı sözler, İşçi Partisi'nin savunduğu "barış"ın gerçekte bir ilüzyon, yalnızca İsrail devlet aygıtı tarafından planlanan bir "iyi polis" numarası olduğunu gösteriyordu.
Bu sözlerden biri, işgal altındaki Batı Şeria'da kurulan Yahudi yerleşim birimleri ile ilgiliydi. Batı kamuoyu, yıllarca yerleşim birimlerini sağcı Likud'un bir ürünü olarak görmüş, İşçi Partisi'nin ise bu yayılmacı politikayı benimsemediğini düşünmüştü. Oysa bu izlenim, yalnızca İsrail'in iyi polis-kötü polis politikasının bir sonucuydu. Rabin'in sözleri işte bu ilüzyonun iç yüzünü ortaya sürüyordu. İşçi Partisi lideri, 1990'da İsrail seçmenine yaptığı açıklamada, Likud'un yerleşim birimlerini "göstere göstere" yaparak bu konu nedeniyle ABD'yle bile sürtüşmeye girmesini eleştirmiş ve İşçi Partisi'nin yerleşim birimleri inşa etmeye Likud'dan daha önce başladığını, ancak inşa işini son derece "zekice" yürüttüğünü ve bu sayede de Amerika ile hiç bir sorun yaşamadığını hatırlatmıştı. İşçi Partisi'nin yarı-resmi yayın organı olan Davar gazetesi, 18 Ekim 1990 sayısında, Rabin'den şu alıntıyı yapıyordu:
İşçi Partisi, yerleşim birimlerinin büyütülmesi konusunda geçmişte Likud'a göre çok daha fazla iş yapmıştır ve gelecekte de bu konuda daha fazla iş yapabilecek kapasiteye sahiptir. Biz hiçbir zaman Kudüs hakkında konuşmadık. Yalnızca bir fait accompli yaptık, olayı fiili biçimde hallettik. Doğu Kudüs banliyölerindeki yerleşim birimlerini de biz inşa ettik. Amerikalılar tek kelime söylemediler, çünkü bunları son derece zekice inşa ettik.
Rabin'in söylemek istediği şey açıktı; İşçi Partisi, İsrail'in yayılmacı politikalarını Likud'a göre daha örtülü yürütebiliyor, kısacası "iyi polis" rolünü iyi oynayabiliyordu. Ve 1992'de İsrail'in iyi polislere ihtiyacı vardı. Çünkü, az önce değindiğimiz gibi gittikçe yükselen ve radikalleşen İslami direnişe karşı, eski düşman FKÖ ile barış yapılması gerekiyordu. Bu barış, kuşkusuz Likud'un sert, saldırgan ve ölçüsüz üslubu ile gerçekleşemezdi.
Seçimleri de az farkla da olsa İşçi Partisi kazandı. Yahudi Devleti, önemli bir dönüm noktasına gelmişti. Orta ve uzun vadede büyük bir tehdit olarak görülen İslami düşmana karşı, Filistin direnişinin eski sahibi olan FKÖ'yle ittifak kurulacaktı. Yeni hükümet, en büyük hedefinin barış olduğunu açıkça ifade etti.
İşçi Partisi'nin bu pozisyonu, Gush Emunim'in "Mesihçi" ideolojisine bağlı olan İsrail devlet aygıtını rahatsız etmemişti doğal olarak. Biliyorlardı ki, İslami direnişi tasviye etmek için barış gerekmektedir ve İşçi Partisi iktidarı da bunun için en ideal çözümdür. Onların gözünde bu barış, "savaş için barış"tı, bir başka deyişle uzun bir savaşın içindeki geçici bir ateşkesti.
"Savaş İçin Barış" Teorisi
Daha güçlü bir hamle yapmak için geri çekilmek, siyaset sanatının ince yöntemlerinden biridir. Örneğin Lenin, Ekim Devrimi'nin ardından Rusya'da kapitalizmi yerleştirebilmek için öncelikle NEP (New Economic Policy) adlı kapitalist bir ekonomi modeli uygulamıştı. Lenin'e göre, bu, önemli bir "stratejik geri adım"dı.
İsrailliler de onyıllardır sözkonusu "stratejik geri adım" yöntemini sık sık kullandılar. Bunun bir örneği, 1979'da İsrail ile Mısır arasında hem de Likud iktidarı sırasında imzalanan Camp David barışından üç yıl sonra yaşanmıştı. Camp David'i, "Ortadoğu'da barış süreci başladı" masalına göre yorumlayanlar, İsrail birliklerinin Camp David'i imzalamış olan Menahem Begin'in emriyle 1982 yazında Lübnan'ı işgal etmesi ile şoke olmuşlardı. Sabra ve Şatilla'da gerçekleştirilen katliamlar ise, İsrail'in ne gibi bir "barış süreci" hedeflediğini gözler önüne serdi. Sonuçta şu ortaya çıktı: İsrail, Camp David'i "Ortadoğu'da barış" istediği için imzalamamıştı. Camp David'le hedeflenen tek şey, Mısır engelinin İsrail'in önünden kaldırılmasıydı. Böylece İsrail, daha önemli gördüğü hedefler üzerine konsantre olabilirdi.
![]() |
13 Eylül 1993, Washington’daki “tarihi barış”... |
Bunun yanısıra, az önce Oded Yinon'un raporundan söz ederken değindiğimiz gibi, Mısır da gerçekte İsrail'in fetih stratejisinden kurtulmuş değildi; İsrail devlet aygıtı bu ülkeyi parçalamayı ve Sina'yı geri almayı hedefliyordu. Dolayısıyla, Camp David kalıcı bir barış değil, geçici bir ateşkes, yani bir "stratejik geri adım"dır.
"Stratejik geri adım" teorisinin İsrail devlet aygıtı tarafından benimsenmesinin asıl nedeni ise, bu teorinin Gush Emunim tarafından onaylanmış oluşudur; yani Mesih Planı'na uygundur. İsrailli siyaset bilimci Ehud Sprinzak, Haham Zvi Yehuda Kook'un "bizim (Mesihi) kurtuluşumuz tarihsel bir rotadır. Buna karşı olarak oluşan her gelişme, ancak geçici bir erteleme olabilir" şeklindeki sözlerini aktarıyor ve Gush Emunim'in bu prensip doğrultusunda geçici toprak tavizlerine karşı çıkmadığını, Camp David'in de Gush tarafından bu çerçevede değerlendirildiğini bildiriyor.70
1992'deki İşçi Partisi iktidarından sonra başlatılan barış süreci de, ilk başta bu tür bir "stratejik geri adım" olarak tasarlanmıştı. Bu durum, bazı bilinçli Filistinlilerin de gözünden kaçmıyordu. Filistin'in ünlü aydını ve Ortadoğu uzmanı Edward Said, FKÖ yönetimini uyarmış ve onlara "Talmudist bir milletle karşı karşıya olduklarını unuttuklarını" söylemişti. (Talmudist: Yahudi kutsal kaynağı Talmud'a sıkı sıkıya bağlı) Said'in dediğine göre, İsrailliler, her satırın, her virgülün ardında bir tuzak hazırlıyor olabilirlerdi.71
Edward Said'in FKÖ'yü Yahudi dini kaynaklarına gönderme yaparak uyarması boşuna değildi. Çünkü sözkonusu dini kaynaklar, az önce sözünü ettiğimiz "stratejik geri adım" teorisini desteklerler. M. Tevrat, "savaş için barış" yöntemini şöyle açıklar:
Bir şehre karşı cenk etmek için ona yaklaştığın zaman, onu barışa çağıracaksın. Ve vaki olacak ki, eğer barış cevabı verirse ve kapılarını sana açarsa, o vakit vaki olacak ki, içinde bulunan bütün kavim angaryacı olacaklar ve sana kulluk edecekler.72
Aslında İsrailliler Filistinlilere karşı "stratejik geri adım" teorisini daha önce de denemişlerdi. 1992 seçimlerinin ardından Yitzhak Rabin'in Filistinliler'e yaptığı barış teklifi, 15 yıl önce bu kez Likud partisinin lideri Menahem Begin tarafından yapılmıştı. Begin de Filistinlilere Batı Şeria ve Gazze'nin belirli bölgelerinde özerklik teklif etmiş ve bu yolla Filistin direnişini sona erdirmeyi hesaplamıştı. Ancak bu otonomi planı, Begin'in İsrail işgalini sona erdirmek istediği anlamına gelmiyordu; plan gerçekte bir tuzaktı. Öyle ki, gerçekten "güvercin" olan bir İsrailli, Kudüs İbrani Üniversitesi'nden Profesör Jacob Talmon, Begin'e yazdığı uzun mektubun başında şöyle diyordu: "Sayın Başbakan, sizin Filistinlilere önerdiğiniz otonomi planı, Yahudi-olmayanları susturmak için üretilmiş bir tuzaktan başka bir şey değildir..." 73 Begin'in hazırladığı bu tuzak, M. Tevrat'ın "savaşmadan önce barışa çağırma" yönteminin bir uygulamasıydı...
1992'de ise, İsrail devlet aygıtı, aynı tuzağın bu kez İşçi Partisi tarafından kullanılmasını uygun gördü. İşçi Partisi, iyi polis rolünün bir sonucu olarak, Begin'den daha da bonkör davranacak, FKÖ'ye oldukça tatmin edici "bahşiş"ler verecekti.
Ancak İşçi Partisi asla bu "barış"ın gerçek amacını unutmamalıydı. Barış, asıl büyük tehlike olan İslami direnişi tasviye etmek için yapılıyordu. Dolayısıyla, İsrail için kutsal toprak sayılan Batı Şeria, asla gerçekten elden çıkartılmamalıydı. Öyle bir "barış" rotası çizilmeliydi ki, İsrail FKÖ'ye doyurucu bahşişler versin, ama asla Batı Şeria'yı bir daha geri dönülemeyecek biçimde elinden çıkarmasın.
İsrail devlet aygıtı tarafından çizilen bu rota, bir süre iyi gitti. Ancak kısa bir süre içinde, daha önce de benzerleri yaşanmış bir sorun ortaya çıktı: İşçi Partisi'nin önemli bir bölümü, "barış"ın büyüsüne kapılmaya başladılar. Bunlar, İsrail devlet aygıtında ve Likud'da bulunan dini ve ırksal bilince sahip değildiler. Dolayısıyla Siyonizmin gerçek içeriği yani Mesih Planı ile de ilgili değildiler. Konuyu ilkesiz ve pragmatik bir biçimde değerlendiriyor, topyekün bir barışın İsrail'in siyasi ve ekonomik çıkarları için yararlı olduğunu düşünüyorlardı. Batı Şeria'nın tümünü vermeye de razı gibiydiler.
Bu, İsrail devlet aygıtı ve Likud için kabul edilemez bir durumdu. Rabin suikastı ise bu kabul etmeyişin bir sonucu olacaktı, bunu ilerleyen sayfalarda inceleyeceğiz. Ama önce İsrail devlet aygıtı tarafından çizilen barış rotasına bir göz atalım. Çünkü bu rota, FKÖ ile yapılan barışın aslında Mesih Planı'na uygun bir biçimde tasarlandığını göstermektedir.
Niçin Gazze-Eriha?
İşçi Partisi iktidarından kısa bir süre sonra İsrail ile FKÖ heyetleri arasında Norveç'in başkenti Oslo'da gizli görüşmeler başladı. Aylar süren bu görüşmelerin ardından da, Oslo'daki deklarasyon, Washington'da binbir gürültü ile imzalanan "tarihi el sıkışma" ve Gazze-Eriha anlaşması geldi. Anlaşmaya göre, İsrail, öncelikle işgal altında tuttuğu toprakların küçük bir bölümünde, Gazze Şeridi'nde ve Batı Şeria'da yer alan Eriha kentinde FKÖ'ye otonomi verecekti.
FKÖ'nün denetimine verilecek olan bu iki toprak parçası, tüm Filistin topraklarının % 2'sini bile bulmuyordu. Peki acaba neden İsrailliler özellikle bu iki bölgeyi FKÖ'nün denetimine vermeyi kararlaştırmıştı? Bu sorunun cevabıyla ilgili bazı önemli noktalar, Filistin'in ünlü isimlerinden Azzam Tamimi'nin "Niçin Eriha" başlıklı bir makalesinde vurgulanmıştı. Tamimi, şunları söylüyordu:
... Gazze, İsrail için daima bir huzursuzluk kaynağı olmuştur. İsrail işgal birliklerine ve Yahudi yerleşimcilere yönelik intifada bağlantılı hareketler İsrailli politikacıları bu son derece yoğun nüfuslu ve fakir bölgeden tek taraflı olarak çekilmekten sözeden açıklamalar yapmaya itmiştir. İsrail bir kaç kez Gazze'yi Mısır'a iade etmeyi teklif etmişse de Mısırlılar bu tekliflerle ilgilenmemiştir. İsraillilere göre 'Önce Gazze-Eriha' planı İntifada'nın başladığı 1987 yılından beri kendilerini içine sıkışmış hissettikleri ikileme son verme konusunda mümkün olan en iyi seçeneği temsil ediyordu. Gazze'nin sebeb olduğu derin çukurdan kurtulmuş olacaklardı. Bu yeryüzünün en yoğun nüfusuna sahip daracık toprak parçası sadece pasif direnişin değil, silahlı mücadelenin de bir merkezi haline gelmişti. Hamas İslami direniş hareketi İsrail'in güvenliğine karşı büyük bir tehdit oluşturuyor; hem o bölgedeki hemde Batı Şeria'daki Yahudi yerleşimcilerin kabusu haline geliyordu. Üstelik, Gazze, İsrail için ekonomik ve stratejik değeri olmayan, yerleşim açısından da pek kıymet taşımayan bir yerdi. Gazze Şeridi'ndeki yerleşim bölgeleri 16'yı geçmiyordu ve toplam göçmen sayısı 4.000'di. Oysa Batı Şeria'da 132 tane büyük iskan bölgesi vardı ve buralara 120.000 göçmen yerleştirilmişti... Gazze ve Eriha'yı vermek İsraillilere bir şey kaybettirmeyecekti. Aksine asayişi sağlama köktencilerle savaşma sorumluluğunu Filistinli yardımcısına veren anlaşma onların lehineydi. Bu yardımcı, bireysel menfaatler karşılığında İsrail devletine yönelen tehlikeleri bertaraf etmeye muktedir olduğunu ispatlamaya çalışacaktı...74
Evet, içinde Hamas'ın önemli bir güce sahip olduğu Gazze Şeridi'nin FKÖ'nün denetimine verilmesi kadar İsrail'in çıkarına uygun bir şey yoktu: Bundan sonra Hamas'la, İsrail ordusu değil, FKÖ'nün "polis gücü" uğraşacaktı.
Koskoca Batı Şeria'dan da bir tek Eriha kenti seçilmişti Filistin yönetimine verilmek için. Peki Eriha'nın özelliği neydi dersiniz? Azzam Tamimi, buna da değiniyor ve şöyle diyor: "Eriha öteden beri önemsiz görünüyordu. İsrail orayı Arz-ı Mev'ud'dan (Vaadedilmiş Topraklar'dan) saymıyordu. Tevrat'ta bile orası lanetlenmiş bir belde olarak anılıyor; orada oturanların da lanetlenmiş olduğu ifade ediliyordu." 75
Evet, İsrail'in koskoca Batı Şeria'da Filistinliler'e vermek için seçtiği Eriha'nın özelliği "lanetli" bir şehir olmasıydı. M. Tevrat'ın Yeşu bölümünde, 6. Bap, 26. ayette şöyle deniyordu: "Ve Yeşu o vakit and ederek dedi: Bu şehri, Eriha'yı kalkıp bina eden adam Rabbin önünde lanetli olsun. İlk oğlu pahasına onun temelini koyacak ve küçük oğlu pahasına onun kapılarını takacaktır."
Kısacası, İsrail'in "barış" anlaşması bile kutsal kaynaklara uygundu: Anlaşma gerçek bir barış için değil, İslami direnişi tasfiye etmek için FKÖ'yle işbirliği kurmak amacıyla yapılmıştı. Yani M. Tevrat'ın "savaş etmek için barışa çağırma" yöntemi uygulanmaya konmuştu. Filistinlilere ise, "Yahuda ve Samiriye" olarak anılan "Kutsal Toprak" Batı Şeria'nın yegane "lanetli" kenti verilmişti... Herşey kutsal Yahudi kaynaklarına uygundu, yani Mesih Planı'na...
Bu nedenle, İşçi Partisi'nin imzaladığı Gazze-Eiha barışı, İsrail devlet aygıtını ve Likud'u hiç bir şekilde rahatsız etmedi. Gazze ve Eriha'nın verilmesinde bir sorun yoktu.
İsrail devlet aygıtı, Batı Şeria'nın geneli için de kapsamlı bir plan hazırlamıştı. Bu plana göre, İsrail Batı Şeria'daki 120 bin Yahudi yerleşimciyi asla geri çekmeyecek, yalnızca bu bölgedeki Arap şehirlerinden geri çekilecekti. Bu geri çekilmenin amacı ise, başta da belirttiğimiz gibi, FKÖ ile İslami direniş grupları arasında bir çatışma yaratmaktı.
İşçi Partisi'nin 'Zekice İşgal' Planı
Batı Şeria'daki "stratejik geri adım" planını biraz daha yakından incelemekte yarar var.
Batı Şeria'daki sorunun temelinde şu yatıyordu: 1992'ye gelindiğinde, Filistin'in yaklaşık % 30'unu oluşturan bu bölgede 1 milyonun üzerinde Arap ve 120 bin Yahudi yerleşimci yaşıyordu.76 İsrail devlet aygıtının çizdiği Batı Şeria planı, bu hassas dengeyi ilginç bir biçimde "stratejik geri adım" teorisine uyarladı. Yitzhak Rabin'in 1990 yılında söylediği ""İşçi Partisi, yerleşim birimlerinin büyütülmesi konusunda geçmişte Likud'a göre çok daha fazla iş yapmıştır ve gelecekte de bu konuda daha fazla iş yapabilecek kapasiteye sahiptir... Amerikalılar tek kelime söylemediler, çünkü bunları son derece zekice inşa ettik." şeklindeki sözler, İşçi Partisi'ne verilen misyonu açıkça ortaya koyuyordu: Batı Şeria'nın işgalini "zekice" sürdürmek.
1992'de İşçi Partisi iktidara geldiğinde işgal altındaki topraklardan gerçek bir vazgeçme, dolayısıyla gerçek bir barış süreci başlamadı; yalnızca sözkonusu zekice işgal politikası uygulamaya kondu... Rabin, yerleşim birimleri inşasının "dondurulduğunu" açıklamış, fakat fiili olarak inşa işlemi sürmüştü. İşçi hükümetinin yerleşim birimleri inşa politikası, Rabin'in danışmanı Shimon Sheves tarafından hazırlanan plana göre yürütülmeye başlanmıştı. Sheves'in planı, yerleşim birimi inşasını, "yerleşim birimlerinin geliştirilmesi" gibi daha muğlak bir ifade ile sürdürmeyi ve bu birimleri birbirine ve Kudüs'e bağlayacak otoyollar yapmayı öngörüyordu.
Otoyollar, Filistinlileri birbirinden ayırıp bölme işine de yarayacaktı. Amerikan Kongre'sinde uzun yıllar üyelik yapmış olan Ortadoğu uzmanı Paul Findley, "Filistin'in Parçalanması" başlıklı makalesinde bu konuya değinmiş ve işgal altındaki topraklarda başlanan 600 milyon dolarlık otoyol projesinin, yerleşim birimlerini Kudüs'e ve birbirlerine bağlamanın yanında, Filistinlileri altı ayrı kantona böleceğine dikkat çekmişti. Filistinlilerin ev ve arazileri parçalanarak yapılacak olan süper-otoyollar, Filistin'i; Nablus, Jenin, Ramallah, Hebron (El-Halil), Doğu Kudüs'te birer ve Gazze Şeridi'nde iki olmak üzere altı izole parçaya bölecekti.77 Aynı konuya Noam Chomsky de dikkat çekerek şöyle demişti:
İsrail aşağı yukarı bütün 112 Yahudi yerleşim bölgesini ve buradaki 100 bin ile 114 bin civarındaki İsraillinin kazanılmış haklarını koruyacak, Filistinlilere ise Batı Şeria'nın yarısından az bir kesiminde özerklik verecektir. Filistinliler, üçü kuzey, orta ve güney kantonluklarda, diğeri de Doğu Kudüs'te olmak üzere (Batı Şeria içinde) dört bölgede gruplandırılacaklar, bu bölgelerde de hem birbirlerinden hem de Doğu Kudüs'ten ilişkileri tamamen koparılmış ve İsrail'in süper otoyolları ile de kendi içlerinde parçalanmış biçimlerde oluşturulacaklardır.78
Kudüs'teki Filistin İnsan Hakları Enformasyon Merkezi tarafından yayınlanan "Zekice Gizleme: Rabin Hükümeti döneminde İşgal Altındaki Topraklardaki Yerleşim Birimi, Ağustos 1992-Eylül 1993" başlıklı bir rapor da, İşçi Partisi'nin gerçekten de Rabin'in 1990'da söylediği gibi zekice işgal yürüttüğünü gösteriyordu. Raporda bildirildiğine göre, yeni yönetim, Likud zamanında son derece "göstere göstere" yürütülen Ariel Şaron'un yerleşim birimi inşası planına karşılık, "daha sofistike bir yöntemle seçici bir ilhak politikası, bitişik yerleşim birimleri yoluyla Filistinlileri çevreleme ve kuşatma metodu" izliyordu.
1992'de Rabin yerleşim birimlerine yapılan tüm yardımların askıya alındığını ilan etmiş ve bu sayede de son aylarını yaşamakta olan Bush yönetiminden daha önce Yitzhak Şamir'in alamadığı 10 milyar dolarlık yardım paketini kapmayı başarmıştı. Ama bu bir aldatmacaydı. İşçi hükümeti, 76 ayrı yerleşim birimine, yerleşimci başına 18.000 dolarlık destek verdi. Yapılan yardımlar "dondurulmak" bir yana daha da artırıldı.
Paul Findley, 1992'deki seçimlerde Likud ve İşçi Partisi'nin yer değiştirmiş olmasının, İsrail'in işgal altındaki toprakları yerleşim birimleri ile kontrol etme politikasında hiç bir değişiklik meydana getirmediğini yazıyor ve Güney Afrika'daki apartheid biterken, İsrail'in yeni tür bir apartheid inşa etme çabası içinde olduğu yorumunu yapıyordu.79
Kısacası, İsrail devlet aygıtının çizdiği "barış" rotası, Batı Şeria'da gerçek bir çekilmeyi değil, yalnızca bir "stratejik geri adım"ı öngörüyordu. Yahudi yerleşim birimleri kesinlikle geri çekilmeyecek, yalnızca Arap şehirleri FKÖ'nün özerk yönetimine bırakılacaktı. Bu ise, İsrail devlet aygıtının "barış"la ulaşmak istediği asıl hedefe, yani FKÖ'yü İslami direnişe karşı kullanma hedefine doğru önemli bir adımdı. Çünkü, İsrail, Arap kentlerinden çekilirken, FKÖ özerk yönetiminden ısrarlı bir istekte bulunuyordu: Hamas ve İslami Cihad'ın "işinin bitirilmesi."
İsrail'in "barış"ı, Filistin'de kanlı bir iç savaş öngörüyordu.
Filistin'de İç Savaş Senaryosu
İsrail, FKÖ'den, yönetimi ilk olarak eline aldığı Gazze-Eriha bölgelerinde Hamas'a karşı "caydırıcı" önlemler almasını önemle istedi. Bölgede gözlemlerde bulunan Milliyet muhabiri Nur Batur bu konuya değinirken şöyle diyordu: "Aslında İsrail'in esas amacının 60 bin askerini yığmasına rağmen kontrol edemediği Gazze'den ve Hamas'dan kurtulmak olduğu söylenebilir. Şimdi Hamas görevi Arafat'a düşmektedir." Peki FKÖ ile Hamas arasında İsrail provokasyonlarının da etkisiyle bir "iç savaş" yaşanırsa ne olacaktı?... Nur Batur şöyle ekliyordu: "Bir iç savaş çıkarsa İsrail ne yapacak? Peres'e bu soruyu yönelttiğimizde yanıtı, 'Arafat'ı destekleriz' olmuştur. Ama Filistinli gazetecilerin kanısı, İsrail'in sınırı kapatıp uzunca bir süre Filistinlerin birbirlerini öldürmesini bekleyeceği yönündedir." 80
Aslında İsrail, Filistinlilerin birbirlerini öldürmelerini de beklemek niyetinde değildi. İsrail gizli servisleri provokasyolar yoluyla FKÖ ile Hamas ve İslami Cihad arasında çatışmalar başlattı. 1994 Kasımında FKÖ yönetimi ile Hamas arasında yapılan anlaşmanın hemen ardından Hamas ileri gelenlerine ardarda yapılan saldırılar, bunun bir örneğiydi. Hamas, liderleri, yaptıkları açıklamalarda bu saldırıların uzlaşmadan rahatsız olan İsrail rejiminin ajanları tarafından gerçekleştirildiğini açıklamışlardı.
İsrail, FKÖ'ye İslami direnişi yok etme görevi vermişti ve bu çizgiden en ufak bir taviz verilmesini istemiyordu. Noam Chomsky de İsrail'in Arafat'a yüklediği misyonu şöyle yorumluyordu:
Arafat, İsrail'in askeri yönetimine karşı yürütülen her türlü direnişi etkisizleştirme sorumluluğunu yüklendi... Zaten Batı Şeria'ya ve Gazze'ye yabancı olan, bölgede bir kökü olmayan FKÖ, şimdilerde İsrail gizli servisi ile birlikte İntifada'yı veya İsrail yönetimine karşı herhangi bir direnişi önlemek görevini üstlenmiştir.81
Filistinlilerin haklarını savunmasıyla tanınan İsrailli fizik profesörü Daniel Amit de bir röportajında İsrail'in hedefinin İslami direnişi tasviye etmek olduğuna dikkat çekerek şöyle demişti:
ABD ve İsrail... Hamas'ın büyük tehlike olduğunun farkına vardılar. Zaten bu yüzden anlaşma yoluna gittiler. Filistin değişti diye anlaşma yapılmadı ki. Filistinliler 20 yıldır anlaşma yapmaya hazırdı. İsrail ve ABD değişti, çünkü tehlikenin FKÖ gibi seküler bir organizasyondan değil, Hamas'tan, özellikle de Mısır, Cezayir ve Körfez ülkelerinden geleceğini anladılar... Şimdi Hamas'a karşı FKÖ'yü kullanmaya çalışıyorlar... İsrail ve ABD gibi güçler Hamas'ı kontrol etmek için güçlü bir Filistin otoritesini istiyorlar. ABD ve İsrail, olan biteni bir satranç oyunu gibi görüyor: Arafat'ı destekliyorlar, çünkü onun dinci tehlikesini ortadan kaldırmasını istiyorlar.82
Zaman geçtikçe İsrail'in amacı son derece belirgin hale gelmeye başladı. İsrailli askeri uzmanlar, 1995 Mayısında, FKÖ'nün özerk yönetiminin polis gücünü eğitmeye, onlara, toplu gösterileri, halk hareketlerini bastırma ve dağıtma konusundaki deneyimlerini aktarmaya başladılar. Tüm bunlar, FKÖ barışıyla birlikte İsrail'in savaşının bitmediğini, yalnızca odaklanmış olduğunu gösteriyordu; Müslümanların üzerine. Bunun için de klasik bir M. Tevrat yöntemi, "kardeşi kardeşe kırdırma" taktiği benimsenmiş, Filistinliler arasında bir iç savaşın fitili ateşlenmişti. Mossad ajanları tarafından korunmaya başlanan Arafat, İsrail'in Müslümanlara karşı yeni bir kartı olarak kullanılacaktı. Bazı yorumlara göre, bunda Arafat'ın "Yahudi asıllı" oluşunun da bir rolü vardı.83
Aslında Arafat en baştan beri İsraillilerin olumlu baktığı bir isimdi. Bunun en açık göstergelerinden biri, İsrail'in Arafat'a göre daha radikal olan bazı FKÖ liderlerini çeşitli suikastlerle ortadan kaldırmış olmasına rağmen, Arafat'a hiç dokunmamış olmasıydı. Örneğin FKÖ'nün ikinci adamı olan ve İsrail'e karşı mücadele konusundaki kararlılığı nedeniyle "Ebu Cihad" sıfatını kazanan Halil el-Vezir, Tunus'ta Mossad komandoları tarafından oldukça sofistike bir operasyonla öldürülmüştü. Buna karşın Yahudi Devleti Arafat'a karşı hiç bir zaman bu tür bir operasyon düzenlememişti. Hatta İsrailli gazeteciler Dan Raviv ve Yossi Melman'ın bildirdiğine göre, 1982'deki Lübnan işgali sırasında Arafat'ı vurma şansına sahip olan İsrailli keskin nişancılara "vurmayın" emri verilmişti.84
İsrail'in, FKÖ'yle kur yaptığı dönem boyunca, bir yandan da Hamas üyelerini sınır dışı etmesi, Güney Lübnan'daki sivil yerleşim merkezlerini bombalaması, Hamas yöneticilerini kaçırması, kısacası, Hamas ve diğer İslami direniş örgütlerine yaptığı saldırıları artırması oldukça dikkat çekiciydi. Yahudi Devleti, en son, 29 Ekim 1995 günü, İslami Cihad'ın lideri Fethi Şakaki'yi Malta'da gerçekleştirilen bir suikastle ortadan kaldırdı.
Ancak tüm bu çabalara karşın, İsrailliler FKÖ ile Hamas ve İslami Cihad arasında ciddi bir çatışma oluşturamadılar.Bunda Hamas'ın ihtiyatlı tavrı ve FKÖ'nün de umulduğu kadar "hain" olmamasının etkisi vardı.
Bu durum ise İsrail devlet aygıtı için ciddi bir sorundu; "barış"la hedeflenen en önemli sonuç elde edilemiyordu. Bu noktada "barış" konusunda fazla ileri gitmenin ve Batı Şeria'yı tümden FKÖ'ye vermenin bir anlamı da kalmıyordu.
İşte İşçi Partisi iktidarı bu noktada devlet aygıtının sağcı çizgisinden ayrıldı. Çünkü İşçi Partisi'nin önemli bir bölümü, başta da belirttiğimiz gibi, barış sürecine gerçekten inanmaya başlamıştı ve önceden çizilmiş olan "savaş için barış" rotasına uymaya gerek görmüyordu. Yitzhak Rabin'in her geçen gün Şimon Peres tarafından temsil edilen güvercin çizgiye biraz daha kaymasıyla birlikte, barış gerçek amacından saptı ve başlı başına bir amaç haline haline geldi.
1995 Ekiminde Mısır'ın Taba kentinde parafe edilen anlaşma ile de İşçi Partisi hükümeti, Batı Şeria'daki Arap şehir ve köylerinin hemen hepsinden çekilmeyi kabul etti. İşçi Partisi'nin bazı yöneticileri ise, Batı Şeria'daki yahudi yerleşimcilerin de yavaş yavaş geri çekilmesinden söz etmeye başladılar. Bu tür ifadeler, İşçi Partisi hükümetinin İsrail devlet aygıtı tarafından çizilen "stratejik geri adım" teorisini bir yana bıkarak, gerçek bir barışa yöneldiklerini gösteriyordu. İşçi Partisi, onyıllardır oynadığı iyi polis rolünün havasına bu kez kendini kaptırmıştı. Din ve ırk bilinci devlet aygıtına ve Likud'a göre çok daha zayıf olan İşçi Partili elit, ilkesiz bir pragmatizm içine girmişti.
İsrail devlet aygıtı, bu duruma seyirci kalamazdı. Daha önce din ve ırk bilinci zayıf olan yahudiler Siyonizme ihanet etmişler, ama yola getirilmişlerdi. Şimdi ise İsrail siyasi sisteminin sol kanadı ciddi bir ihanetin işaretlerini veriyordu. Özellikle de, eskiden beri şahin olan ve bu nedenle devlet aygıtının güvenini Şimon Peres'den daha fazla kazanmış olan Yitzhak Rabin'in ciddi bir dönüşüm geçirmesi, kabul edilemez bir hataydı. Radikal dinci gruplar, çoktandır "Rabin bir haindir" sloganlarıyla gezmeye başlamışlardı.
İşte Rabin suikastı tam bu sıralarda gerçekleşti.
Rabin Suikastı Mossad Hipotezi
![]() |
Sağ kanadın hakimiyeti altındaki Mossad, solcu Rabin’i sevmezdi.Hatta, ekis ajan Ostrovsky’nin yazdığına göre, Rabin’in 1977’deki seçim yenilgisi de Mossad’ın basına sızdırdığı bir skandalın sonucuydu.Mossad’daki sağ hakimiyeti giderek arttı. Ostrovsky, örgüt içinde “Mesihçi dini grupların” büyük etkiye sahip olduklarını, Mossad üyelerinin önemli bir bölümünün Batı Şeria’daki yerleşim birimlerinde yaşayan radikal Yahudilerden oluştuğunu yazmıştı. Aşırı sağın boy hedefi olan Rabin’in öldürülmesi sırasında yaşanan aşırı Mossad “ihmalkarlığı”nın nedeni, buydu. |
4 Kasım 1995 gecesi, Tel-Aviv'de İşçi Partisi tarafından organize edilen büyük bir "barışı destekleme" mitingi yapılmıştı. Ancak toplantının sonunda İşçi Partisi lideri ve Başbakan Yitzhak Rabin alanı terketmek üzereyken bir suikastçı tarafından yakın mesafeden iki kurşunla vuruldu. Hastaneye kaldırıldı, ama kurtarılamadı. Hem İsrail, hem de tüm dünya şok yaşadı. Suikastın en şaşırtıcı yönü ise, katilin Arap değil, Yahudi oluşuydu. İsrail Başbakanı Yitzhak Rabin, "bana vur emrini Tanrı verdi" diyen genç İsrailli Yigal Amir tarafından öldürülmüştü.
Yigal Amir, radikal dinci gruplardan Eyal'e üye bir yahudiydi ve Rabin'i, Tanrı'nın emirlerine karşı gelerek Yahudi topraklarını Araplara verdiği için öldürdüğünü açıkladı. Nitekim daha önce de iki kez Rabin'in yakınına kadar sokulmuş ve Başbakanı sert biçimde protesto etmişti.
Ancak suikastin en ilginç yanı, Rabin'in korumalarının Yigal Amir gibi amatör bir katili durduramamış olmalarıydı. Dünyanın en başarılı istihbarat örgütü olarak bilinen Mossad ve onun iç güvenlikle sorumlu kolu olan Shin Beth'in bu kadar gafil avlanmış olması herkesi şaşırttı. Hatta Milliyet, suikasti "Mossad uyudu!" başlığı ile manşetten vermişti. Dünya basınında da yoğun olarak Mossad ve diğer İsrail gizli servislerinin nasıl olup da böylesine bir gaflet içine düştüğü sorusu işlendi.
Bu arada, olaya farklı bir bakış açısı getirmeye çalışan cılız bir kaç yorum daha oldu. Bu yorumlarda, İsrail gizli servislerinin olaydaki rolünün "gaflet" değil, "kasıt" olabileceği öne sürülmüştü. Örneğin Güneri Civaoğlu, köşesinde, Kennedy'nin CIA tarafından ortadan kaldırıldığı yönündeki delillerden söz ettikten sonra, "Mossad'ın beceriksizliği" tezinin pek de o kadar inandırıcı olmadığından söz etmişti. Ancak '"komplo teorisyeni" damgası yeme korkusundan olacak, sözkonusu "Mossad hipotezi"ni fazla dile getiren olmadı.
Oysa "Mossad hipotezi" oldukça makul gözüküyordu. Mossad'ın Rabin'e olan geleneksel bakış açısı ve örgütteki aşırı sağ hakimiyeti göz önünde bulundurulduğunda, Rabin suikastının üzerindeki sis perdesi önemli ölçüde aralanmaktadır.
Mossad, önceki sayfalarda da değindiğimiz gibi, "İsrail devlet aygıtı"nın en önemli parçasıydı ve kendisini devletin sahibi olarak algılıyordu. Böyle olunca da, hükümetler hakkında olumlu ya da olumsuz düşünceler geliştirebiliyor, bazı hükümetleri seviyor, bazılarından ise hoşlanmıyordu. Örgütün sevmediği liderler arasında ise Yitzhak Rabin vardı. Ostrovsky, By Way of Deception adlı ilk kitabında, Mossad yönetiminin Rabin'e antipati duyduğunu ve hatta bu nedenle onun 1977'deki siyasi hezimetinde büyük rol oynadığını anlatmıştı:
O sıralarda, bir süre Washington'da bulunup CIA ile bağlantıyı sağlamış olan Efraim (kısaca Effy) adlı (Mossad içinden) biriyle tanıştım. Adam, İşçi Partisi'nin Yitzhak Rabin liderliğindeki hükümetini kendisinin devirdiğini söyleyip böbürleniyordu. Mossad Rabin'i sevmezdi... Rabin, Mossad'dan kendisine sunulan işlenmiş istihbaratı değil, ham bilgiyi istiyordu; bu ise örgütün gündemi istediği gibi yönlendirebilmesini engelliyordu. 1976 Aralığında Rabin... kabinesiyle birlikte istifa etmek zorunda kaldı. Rabin bunun ardından Mayıs 1977'deki Knesset seçimlerine kadar geçici hükümette başbakanlık görevini sürdürdü, bu tarihte de Mehahem Begin başbakan oldu. Mossad bu işe (Rabin'in gidişine) pek sevinmişti. Ancak Rabin'in siyasi kariyerine zarar veren en büyük olay, seçimlerden kısa süre önce tanınmış İsrailli gazeteci Dan Margalit'in ortaya çıkardığı bir 'skandal' olmuştu. İsrail yurttaşlarının yurtdışındaki bankalarda hesap bulundurmaları kanundışıdır. Rabin'in karısının ise, New York'taki bir bankada 10 bin dolardan az bir hesabı vardı. Başbakanın karısı olarak tüm masraflarının devletçe karşılanması hakkına sahipti, ama yine de yurtdışı gezilerinde bu hesabı kullanıyordu. Mossad bu hesaptan haberdardı, Rabin de Mossad'ın bildiğini biliyordu. Ama bunu ciddiye almadı. Oysa almalıydı. Zamanı gelince Margalit'e Rabin'in bir yurtdışı hesabı olduğu haberi sızdırıldı. Efraim, bu bilgileri Margalit'e kendisinin verdiğini söylüyordu. Bu skandal, seçimlerde Begin'in Rabin'i yenmesinde önemli rol oynadı. Rabin dürüst bir adamdı, ama Mossad ondan hoşlanmıyordu. Sonunda da onu altettiler. Efraim sürekli olarak Rabin'i yenen adamın kendisi olduğunu söyler dururdu. Kimsenin onu yalanladığını duymadım.85
Kısacası, Mossad Rabin'i sevmiyordu ve onun 1977'deki seçim yenilgisinde de gizli ve önemli bir rol oynamıştı. Rabin, 1974-77 arasındaki bu başbakanlığından sonra, tekrar aynı koltuğa oturmak için 1992 yılına kadar bekledi. Ve kez de koltuğunu Yigal Amir'in kurşunları ve Mossad'ın şaşırtıcı "gafleti" ile terketti!...
Acaba 1977'de Rabin'e antipati besleyen Mossad, aynı antipatiyi 1992 sonrasında da duymuş muydu?
Bu soruya çok kesin bir evet cevabı verebiliriz.
Mossad'daki Aşırı Sağ Egemenliği
![]() |
Haham Meir Kahane’nin yolunda giden “Kahane Chai” (Kahane Yaşıyor) örgütünün üyeleri, FKÖ’ye verdiği tavizlerin ardından Rabin’i “hain” olarak tanımlamaya başlamışlardı. Örgüt militanlarının New York’ta yaptığı üstteki protesto gösterisinde pankartlarda şunlar yazılıydı: “Rabin bir haindir, Bütün (işgal altındaki) topraklar Yahudi kalmalıdır, Arapları İsrail’den hemen yollayın!” |
Bildiğimiz gibi, 1992'de iktidara geldikten sonra Yitzhak Rabin'in en büyük icraatı, FKÖ ile barış yapmak oldu. Solcu liderin yaptığı bu barış, önceden de değindiğimiz gibi, aslında İsrail devlet aygıtı tarafından planlanmıştı ve do-ğal olarak bu aygıtın en önemli kurumlarından biri olan Mossad'ı rahatsız edemezdi. Nitekim Rabin'in 1990 yılındaki ifadeleri, bu barışın aynı devlet aygıtının planladığı gibi sahte bir barış olacağını haber veriyordu. Barışın gerçek amacı ise, İslami direnişle mücadele işini Arafat'a ihale etmekten başka bir şey değildi.
Ancak Rabin barış konusunda fazla ileri gitti ve kısa zamanda İşçi Partisi'ndeki ilkesiz liberallerin tarafında geçti. Filistinlilere Gazze Şeridi ve Batı Şeria'nın tamamını verme eğilimi gösterdi. İşte İsrail'in sağcılarını "Kabalacıların partisi" Gush Emunim'i, Likud Partisini ve diğer küçük aşırı sağcı grupları ve devlet aygıtını tedirgin eden şey bu oldu. Rabin, yardımcısı Shimon Peres'in telkinlerinin de katkısıyla, gerçekten barış isteyen bir adam görüntüsüne girmişti. Oysa bu, barışı ancak uzun savaşın içindeki bir ateşkes olarak gören sağ kanat için ancak bir "ihanet"ti. Nitekim kısa bir süre sonra Rabin'i "hain" ilan ettiler.
Victor Ostrovsky'nin deyimiyle "Mesihçi dini grupların" denetiminde olan Mossad da doğal olarak Rabin hakkındaki sözkonusu "hain" yorumunu benimsedi. Bir "hain"in İsrail başbakanı olarak kalmasına ise elbette izin veremezdi.
Ostrovsky'nin yazdığına göre, Mossad'a hakim olan bu aşırı sağcı kadro bu konuda o denli kararlıydı ki, 1991 yılında ABD Başkan'ı George Bush'u bile ortadan kaldırmayı planlamıştı. Neden, Bush'un, İsrail'i Filistinliler'le barış yapmaya zorlaması ve Likud hükümetinin Batı Şeria'da yahudi yerleşim birimleri inşa etmek için istediği 10 milyar doları ısrarla vermemesiydi. Mossad'ın radikal sağcı yönetimi, bunlardan dolayı Bush'u "Büyük İsrail" rüyalarının önüne dikilen büyük bir engel olarak görmüş ve 1991'deki Madrid Barış Konferansı sırasında öldürmeyi planlamıştı. Suç, 7. bölümde incelediğimiz gibi, Filistinlilerin üzerine atılacaktı. Bush'un yerine ise, İsrail'e olan yakınlığını ısrarla vurgulayan ve Bush'un Ortadoğu politikasını benimsemediğini açıklayan Başkan Yardımcısı Dan Quayle geçecekti. Ancak, plan gerçekleşmeden önce basına sızdı ve bu nedenle de iptal edildi.86
Ancak, Mossad'ı yöneten "Mesihçi" kadronun başarı ile gerçekleştirdiği bir başka suikast vardı. Öldürülen kişi ise son derece ilginçti; Mossad şefi General Yekutiel Adam!... Evet, Mossad'ı yöneten sağcı kadro, 1982 yılında örgütün başına yeni atanmış olan generali ilginç bir pusu ile ortadan kaldırmıştı. Sebep, sol eğilimli ve belli ölçüde "güvercin" olan generalin örgüte hakim olan "şahin" sağ kadronun savaş planlarını bozmaya kalkmasıydı.
Olay, İsrail'in 1982 yazındaki Lübnan işgali sırasında yaşanmıştı. İşgal gerçekte bir Mossad planıydı. Örgüt, işgalden çok daha önceleri Lübnan'daki Falanjist Hıristiyanların lideri Beşir Cemayel ile bağlantılar kurmuştu ve ülkeyi işgal ettikten sonra da Cemayel'i kullanarak Lübnan'da İsrail kuklası bir devlet oluşturmak istiyordu. Plan Başbakan Menahem Begin ve Savunma Bakanı Ariel Sharon'a aktarılmış, onlar da Mossad'ın geliştirdiği bu planı benimsemişlerdi.
Ancak tam bu sırada Mossad'a yeni bir şef, yani General Yekutiel Adam atandı. General, örgütün dışından geliyordu ve örgütü yöneten aşırı sağcı kadro ile hiç bir ideolojik yakınlığa sahip değildi. Bu nedenle de yine bir aşırı sağcı olan Beşir Cemayel'e güvenmiyordu. Bu konudaki görüşlerini açıkça belli etmiş, Lübnan'da İsrail kuklası bir faşist/hıristiyan (Falanjist) devlet kurulmasına karşı olduğunu söylemişti. Mossad'ı yöneten kadro doğal olarak büyük bir rahatsızlık içindeydi. General örgüt şefi olarak atanmış, ancak henüz görevine başlamamıştı; başlar başlamaz Lübnan macerası ile ilgili olumsuz bir rapor sunacağı ise kesindi.
İşte tam bu sırada, General Adam yeni koltuğuna oturmadan önce Lübnan'daki birliklerine bir veda gezisi yapmak istedi. Geziyi organize etmek ve güvenliği sağlamak Mossad'ın göreviydi. Gezi son derece ani alınmış bir karardı ve kimse tarafından bilinmiyordu. Ayrıca son derece de gizli tutuluyordu. Buna rağmen, general gideceği yere vardıktan hemen sonra bir pusuya düşürülerek öldürüldü. Katil, on dört yaşındaki Lübnanlı bir çocuktu ve olay yerinde General'in korumaları tarafından vurularak öldürülmüştü. Konuyla ilgili yapılan resmi açıklamalarda, generalin plansız ve ani bir saldırı sonucunda yaşamını yitirdiği söylendi.
Ancak olayın basından ve hatta hükümetten gizli tutulan bir yanı vardı: Suikastı gerçekleştiren Lübnanlı çocuğun üzerinde, General Adam'ın bir fotoğrafı bulunmuştu. Bu, çocuğun bu iş için önceden görevlendirildiğini gösteriyordu. Suikast, generalin gezisinden haberdar olan ve onun resmini anında temin edip suikastçiye verebilecek İsrail'in güvenlik sistemi nedeniyle bu oldukça zor bir iştir bir grup tarafından organize edilmişti. Ve Mossad'dan başka hiç kimse generalin gezisinden, bu gezinin yeri ve zamanından haberdar değildi!...
Kısacası, Ostrovsky'nin de vurguladığı gibi, Mossad'a hakim olan kadro, kendi yayılmacı ve saldırgan hedeflerini karşı çıkabilecek olan "güvercin" bir Mossad şefini ortadan kaldırabilmişti.87
Ve, güvercin buldukları için kendi şeflerini öldürenler ya da İsrail'i barışa zorladığı için Amerikan Başkanı Bush'u öldürmeyi planlayanlar, pek ala Rabin'i de öldürmüş olabilirlerdi.
Shin Bet'in İnanılmaz "İhmal"leri
"Mesihçi" radikal sağcıların kontrolünde olan Mossad, "barış süreci" sırasında gösterdiği "ihanet" nedeniyle Rabin'e şiddetli bir antipati duyuyordu. Rabin suikastı sırasında yaşanan olağanüstü "Mossad gafleti" işte bu antipatinin bir sonucuydu. Rabin'in normale göre çok az görevli tarafından korunması, çelik yelek giymeye teşvik edilmemesi, Yigal Amir'in elini kolunu sallayarak Başbakan'a üç el ateş edebilmesi hep bu antipatinin birer göstergesiydiler.
Olayın en ilginç yönü ise, Rabin'e suikast yapılacağına dair bir ihbarın önceden güvenlik servisine ulaşmış olmasıydı. İsrail radyosunda açıklanan haberlere göre, suikastten haftalar önce radikal sağcı yahudilerden biri, Rabin'e karşı bir suikast planı olduğunu İsrail polisine haber vermişti. Şlomo Halevi adlı muhbir, Yigal Amir'in ismini vermemişti, ama, yaşı, eşgali ve okuduğu üniversiteyi bildirmişti. Buna göre, "polis, suikast planını ve suikastçılardan birinin 25 yaşında, kısa boylu, siyah saçlı bir erkek ve militan yahudi örgütü Eyal'ın üyesi olduğunu biliyordu." 88
İsrail polisi, kendisine ulaşan bu bilgileri Rabin'in güvenliğini organize etmekle görevli olan Shin Bet (öteki adı Şabak, Mossad'ın iç güvenlikle ilgili kolu) elemanlarına aktardılar. Ancak buna rağmen, Shin Bet ajanları hiç bir tedbir almadılar. Okuduğu üniversite ve eşgali belli olan Yigal Amir'i bulup tutuklayabilirlerdi, ama hiç bir şey yapmadılar. Olayın daha da ilginç bir yönü vardı; Shin Bet elemanları aldıkları ihbarı Rabin'in yakın korumalarına da bildirmemişlerdi. Eğer bunu yapsalardı, korumalar suikast anında Rabin'e yaklaşmakta olan Yigal Amir'i kolaylıkla teşhis edip etkisiz hale getirebilirlerdi. Bu arada Yigal Amir'e silah temin eden kişinin de İsrail ordusunun elit bir birliğinde görev yapan Arik Schwartz adlı bir çavuş olduğu ortaya çıktı. Tüm bunlar o denli şüphe vericiydi ki, Hürriyet bile konuyla ilgili haberinde "Rabin Suikastında Gizli Servis Parmağı" başlığını kullanmıştı.89
Soruşturma sırasında, Yigal Amir'in suikast gecesi aşırı derece rahat bir biçimde uzun süre ortalıkta dolaşabildiği de ortaya çıktı. Amir, tabancasıyla VIP'lerin araçları için ayrılmış olan otoparkta iki saat gezinmiş, ancak hiç bir Shin Bet ajanı Amir'e niçin orada dolaştığını sormamıştı. Buna, "tribünde bulunanlardan birinin şoförü sandık" açıklaması getirildi. Oysa rahatlıkla kimlik kontrolü yapılıp Amir yakalanabilirdi.90
Shin Bet'in tavrında "kasıt" sezinlememek mümkün değildi. Suikasttan bir kaç gün sonra İsrail televizyonunda yapılan bazı yorumlarda bile, Rabin'in güvenliğinden sorumlu olan güvenlik servisi Shin Bet'in içinde aşırı sağın çok güçlü olduğu ve bu durumun suikast sırasındaki "ihmalkarlığa" neden olmuş olabileceği söylenmişti.91
Ancak tüm bu bilgilerin suikastı izleyen hafta içinde birer birer ortaya çıkması, Mossad'ı rahatsız etti. 12 Kasım günü, yani suikasttan 8 gün sonra, İsrail polisi Rabin suikastı ile ilgili haberlere sansür koydu. Polis sözcüsü Eric Bar-Chen, soruşturma seyri boyunca, güvenlik servisleriyle işbirliği içinde hazırlanacak "periyodik basın bültenleri" dışında gazetelere bilgi verilmeyeceğini açıkladı.92 Yani, artık basına verilecek haberler, Mossad ve Shin Bet'in onayından geçecekti. Suikastın içyüzünün ört-bas edildiğini görebilmek için, bundan daha açık bir gösterge olamazdı herhalde.
Mossad, suikastin organize bir komplo olduğunu savunan sesleri de kısa süre içinde susturdu. Bunların arasında Güvenlik Bakanı Moşe Şahal bile vardı. Suikastten hemen sonra, "eylemi en ince ayrıntılarına değin planlamış olan organize bir örgüt"ün varlığından söz eden ve "eğer bir altyapının ve bir grup insanın desteği olmasaydı, cinayet gerçekleşemezdi" diyen Şahal, nedendir bilinmez, bir hafta içinde tüm bu düşüncelerinden vazgeçti ve "kendisinin de bu gülünç şeylere inanmadığını" açıkladı.93
Peki tetikçi, yani Yigal Amir kimdi?
Rabin'in Katilinin Mossad Bağlantıları
![]() |
Rabin’i vuran Yigal Amir, Haham Kahane’nin ırkçı ideolojisini benimseyen Eyal adlı radikal dinci örgüte bağlı bir militandı. Bunu herkes biliyordu, ancak bilinmeyen, Kahane ile Mossad’ın onyıllar boyu sürmüş olan gizli ilişkileriydi. Kahane, Mossad’dan aldığı gizli direktiflere eylemler düzenlenmiş, uymuştu her zaman. Yanda, Amir’in mahkemedeki resmi... |
Yitzhak Rabin'i vuran Amir, İsrail güvenliğinin bulgularına göre, Haham Meir Kahane'nin izinden giden Eyal adlı radikal dinci grubun üyesiydi. İsrail Polis Bakanı Moşe Shalal, Amir'in bireysel bir eylemci olmadığını, örgüt desteği ile suikastı gerçekleştirdiğini ve hatta bu iş için bazı hahamlardan "fetva" aldığını açıklamıştı. Bu hahamlar, Kahane'nin görüşlerini benimseyen hahamlardı.
Kahane'ye ise önceki sayfalarda değinmiştik. Kendisine "Judeo-Nazi" lakabı takılan bu fanatik haham, önce ABD'de Jewish Defence League adlı yahudi terör örgütünü, sonra da İsrail'de Kach adlı radikal partiyi kurmuştu. İsrail liderleri yıllar yılı Kahane'yi kınadıklarını, fanatik düşüncelerini benimsemediklerini söylediler. Oysa, yine önceki sayfalarda değindiğimiz gibi, görünüşteki bu ayrılığa rağmen, Kahane ile İsrail devlet aygıtı arasında gizli ilişkiler vardı. Mossad, yolladığı gizli kuryelerle Kahane'yi yönlendirmişti. Victor Ostrovsky de, "Mossad'ın Kahane'nin adamları ile direk bağlantılar içinde olduğunu" yazar.94
Kısacası, Mossad, "Kahane'nin adamları"nı uzaktan kumanda ile yönetmişti her zaman. Ve şimdi, 4 Kasım 1995 gecesi, Mossad'ın hiç sevmediği Rabin, "Kahane'nin adamları"ndan biri tarafından öldürülüyordu.
Nitekim suikastın ikinci haftasında, Yigal Amir'in İsrail gizli servisinde çalışmış eski bir ajan olduğu ortaya çıktı. İngiliz The Observer gazetesinin "güvenilir İsrail kaynakları"na dayanarak verdiği habere göre, Amir, 1992 yılında üç ay boyunca Litvanya'da İbranice dersleri vermiş ve bu süre boyunca Shin Bet adına, SSCB'den yahudileri gizlice kaçırmakla görevli olan NATIV adlı kuruluşta gizli faaliyet göstermişti. Haberde, bu gizli görevi sırasında elde ettiği kimlik kartı sayesinde Amir'in Yitzhak Rabin'e yaklaşabildiği de yazılıydı. Verilen bilgiler arasında, Amir'in üyesi olduğu Eyal grubunun lideri olan Avishai Raviv'in "Şampanya" kod adıyla Shin Bet'e bağlı olarak çalıştığı da yer alıyordu. 95
Her şey oldukça açıktı. Ostrovsky'nin deyimiyle "Mesihçi grupların egemenliğinde olan ve gittikçe daha da aşırı sağa kayan" Mossad, Rabin'in "barış süreci" konusunda fazla ileri gittiğine inanmıştı. Örgüt, Rabin'in bir İsrail taktiği olan "barış"a gerçekten inanmaya başladığını düşünmüş ve Yigal Amir gibi bir aparatçik kullanarak Başbakanı ortadan kaldırmıştı.
Peki Rabin'i öldürmekle ne sonuca varabilirlerdi? İlk başta Rabin suikastının İşçi Partisi'ne yarayacağı ve sağ kanadın popülaritesini düşüreceği yorumları yapılmıştı. Oysa bu yalnızca geçici bir duygusal eğilimdi. Suikast sonrası oluşacak olan siyasi tabloyu analiz eden Newsweek, Rabin suikastının kısa ve uzun vadeli iki sonucu olacağını yazmıştı. Kısa vadede suikasta duyulan tepki nedeniyle İsrail toplumunda barış yanlısı eğilimler ağır basacaktı. Fakat uzun vadede, işler tersine dönecekti. Çünkü Rabin, "barış" için İsrail toplumuna liderlik edebilecek tek isimdi. Onun halefi olan Şimon Peres, Rabin'in popülarite ve güvenilirliğine sahip değildi; çoğu İsrailli seçmen tarafından fazla ılımlı bir entellektüel olarak görülüyor ve kendi idealleri için İsrail'in güvenliğini tehlikeye atabilecek bir adam olarak algılanıyordu.96
Tam bir yıl sonraki seçimler ise uzun vadeli sonuçlardan etkilenecekti. Mossad, Rabin gibi popüler ve güvenilir bir liderden yoksun olan İşçi Partisi'nin 1996'daki seçimleri kaybedeceğini ve Gush Emunim'in sadık müttefiki olan Likud'un seçimi kazanacağını hesaplamıştı.
Rabin'in öldürülmesinin ardından, "Mesihçi" dini grupların üyelerinden biri olan Lea Rabinovich şöyle demişti: "Böyle bir olay meydana gelmişse, bunun nedeni Mesih'in ortaya çıkışının yaklaşmış olmasıdır. Bu (suikast) bir 'mitzva', yani dini bir eylemdir." 97
Bir başka deyişle, Rabin suikastı da Mesih Planı'nın içinde yer alan bir eylemdi. Taktik gereği uygulaması gereken bir sahte barışa gerçekten inanmaya başlayan bir İsrail başbakanı, hatasının cezasını ödemişti.
"Mesihçi grupların egemenliğinde olan ve gittikçe daha da aşırı sağa kayan" Mossad ise, suikast sonrası yapılan yorumlarda dendiği gibi "uyumu- yor", aksine Mesih'in ayak seslerini dinlemeye devam ediyordu.
Bölümün başından bu yana incelediğimiz bilgileri özetlersek şunları söyleyebiliriz: İsrail Devleti, Kolomb'un yola çıkmasıyla uygulamaya konan 500 yıllık Mesih Planı'nın bir sonucu ve aşaması olarak kurulmuştur. Mesih inancı, bu devletin temelidir.
İsrail'in FKÖ'yle yaptığı barış ya da Ürdün'le yaptığı barış ve Suriye'yle olan yakınlaşması ise, geçici bir ateşkes olarak tasarlanmıştır ve İslami muhalefeti ortadan kaldırmayı hedeflemektedir.98 Çünkü İslami muhalefet, olabilecek en büyük tehlikedir ve İsrail yoluna, Mesih Planı'na bu "pürüz"ü ortadan kaldırmadan devam edemez. (Oysa bu "pürüz" başına gittikçe daha büyük dertler açacaktır, birlikte göreceğiz.)
İsrail devlet aygıtı asıl düşmanı olan İslam'la çatışmak için bu ülkeleri yanına alırken, bir yandan da onların kuyusunu kazmaya devam edecektir. İsrail, barışçı görüntüsü altında, Oded Yinon'un raporunda açığa çıkan bölge ülkelerini parçalama stratejisini sürdürecektir. Bu arada bölgede esecek rüzgarlar da bu stratejiyi kolaylaştıracaktır. Bu rüzgarlar, Yeni Dünya Düzeni'nin "demokrasi" adlı muğlak sloganı ve etnik milliyetçiliktir. Demokrasi, baskıcı rejimlerin egemenliği altında birarada duran Arap ülkelerini dağılmaya götürürken, etnik milliyetçilik bu süreci daha da hızlandıracaktır.
Ancak İsrail devlet aygıtı bir de ülke içinde mücadele vermek durumundadır. Diğer pek çok toplum gibi İsrail de homojen bir toplum değildir. Ülkede, kendini Mesih Planı'na ve kutsal kaynaklara adamış olan "dindar Siyonist"lerin yanısıra, hiç bir ilkesi olmayan, yalnızca pragmatik politikalara inanan geniş bir kesim de vardır. İşçi Partisi tarafından temsil edilen bu kesim uzun yıllar boyunca "Mesihçi" akımla uyum içindeydi, ama son yıllarda iki taraf arasında ciddi bir çatışma doğdu. Rabin suikastı ise hem bu iki taraf arasındaki çatışmayı, hem de çatışmanın yönünü gösterdi: Mossad'a ve devlet aygıtına sahip olan sağcı, "Mesihçi" kadro, ne olursa olsun Plan'ı sürdürmek hedefindedir ve her türlü engele karşı da yoluna devam edecektir. Bu kadronun, devlet ve ordu içindeki örgütlenmesini her geçen gün daha da geliştirmesi önemli bir işarettir.99
Bu arada, büyük olasılıkla, İsrail devlet aygıtı sözde "fanatik bir grubun yaptığı kontrolsüz bir eylem" ya da bir "kaza" sonucunda Mescid-i Aksa'yı havaya uçuracaktır. Mesih'in gelişi için geriye bir tek Tapınak'ın inşası, Tapınak'ın inşası için de Mescid-i Aksa'nın yok edilmesi kalmıştır çünkü. Bu eylemin yaratacağı radikalizm dalgası aynı zamanda İsrail'deki barış yanlısı kanadı da zayıflatıp ortadan kaldıracak, büyük bir "Armagedon" kaçınılmaz hale gelecektir.
İşte o anda, tarihin çok önemli bir dönüm noktasına gelinmiş olacaktır.
Bu konuya yeniden değineceğiz.
Dipnotlar
1 "Rabin Gitti, Mesih Geliyor!", Yeni Şafak, 9 Kasım 1995.
2 New York Times, 13 Aralık 1951.
3 M. Lilienthal, What Price Israel, ss. 194-195.
4 Türkkaya Ataöv, Siyonizm ve Irkçılık, 2.b., Ankara: Birey ve Toplum Yayınları, Mart 1985, s. 54.
5 M. Lilienthal, What Price Israel, s. 197.
6 Stephen Green, Taking Sides: America's Secret Relations with a Militant Israel, s. 50; "Secret Weekly Intelligence Report 112 from the office of the Director of Intelligence OMGUS", July 3, 1948)
7 Stephen Green, Taking Sides, ss. 50-51.
8 Ibid., s 51; "Secret Weekly Intelligence Report 113 from the office of the Director of Intelligence OMGUS, July 10, 1948.
9 Türkkaya Ataöv, Siyonizm ve Irkçılık, s. 55.
10 Andrew J. Hurley, Israel and the New World Order, s. 288.
11 Davar, 25 Ocak 1972.
12 Irak, Etiyopya, Yemen Yahudileri ile Neve Şalom ve benzeri sinagog bombalamaları hakkında ayrıntılı bilgi için bakınız: Harun Yahya, Soykırım Yalanı: Siyonist-Nazi İşbirliğinin Gizli Tarihi ve "Yahudi Soykırımı" Yalanının İçyüzü, İstanbul: Alem Yayıncılık, 1995.
13 Şalom, 22 Nisan 1992.
14 Sovyet Yahudilerinin İsrail'e göçü hakkında bkz. Harun Yahya, Soykırım Yalanı: Siyonist-Nazi İşbirliğinin Gizli Tarihi ve "Yahudi Soykırımı" Yalanının İçyüzü, İstanbul: Alem Yayıncılık, Aralık 1995. Bu kapsamlı operasyon sonucunda yüzbinlerce Soyvet Yahudisi İsrail'in yolunu tuttu.
15 Amnon Rubinstein, The Zionist Dream Revisited: From Herzl to Gush Emunim and Back, 1.b., New York: Schocken Books, 1984, s. 40.
16 Ibid.
17 Roger Garaudy, Siyonizm Dosyası, Çev. Nezih Uzel, 1.b., İstanbul: Pınar Yayınları, Ekim 1983, ss. 31-32.
18 Ibid., s. 35.
19 Jerusalem Post, 10 Ağustos 1967.
20 Le Monde, 15 Ekim 1971.
21 Sunday Times, 15 Haziran 1969.
22 Benjamin Beit-Hallahmi, The Israeli Connection: Who Israel Arms and Why, 1.b., New York: Pantheon Books, 1987, s. 244.
23 Roger Garaudy, Siyonizm Dosyası, Çev. Nezih Uzel, 1.b., İstanbul: Pınar Yayınları, Ekim 1983, s. 93.
24 Davar, 12 Aralık 1978.
25 Roger Garaudy, Siyonizm Dosyası, s. 193.
26 Richard Curtiss, "The Good Cops and Bad Cops Who Killed The Peace Process", Washington Report on Middle East Affairs, Haziran 1995.
27 Ibid.
28 Eustace Mullins, The World Order: Our Secret Rulers, 2.b., Staunton: Ezra Pound Institute of Civilation, 1992, s. 167.
29 Richard Curtiss, Washington Report on Middle East Affairs, Haziran 1995.
30 Noam Chomsky, Kader Üçgeni: ABD, İsrail ve Filistinliler, Çev. Bahadır Sina Şener, 1.b., İstanbul: İletişim Yayınları, Ocak 1993, ss. 78-79.
31 Ibid., ss. 83-84.
32 Paul Findley, Washington Report on Middle East Affairs, Kasım/Aralık 1994.
33 Ehud Sprinzak, The Ascendance of Israel's Radical Right, New York: Oxford University Press, 1991, s. 43.
34 Sözkonusu anti-Siyonist hahamlara 4. bölümde değinmiştik: Bunlar, Kabala geleneğinden uzak hahamlardı ve Mesih'in gelişinin ilahi bir olay olduğunu, o gelmeden önce ya hudilerin Kutsal Topraklar'a dönmesi-nin yanlış olacağını öne sürüyor, ayrıca Siyonistlerin çoğunun dindar olmayışına da büyük tepki gösteriyorlardı. Buna karşın Kabala geleneğine bağlı "dindar Siyonistler", Kutsal Topraklar'a dönüş ve benzeri kehanetlerin insan eliyle gerçekleştirileceğini bildirmiş, bu nedenle de laik Siyonistlerle işbirliği yapmışlardı.
35 Ehud Sprinzak, The Ascendance of Israel's Radical Right, ss. 110-111.
36 Ibid., s. 111.
37 Amnon Rubinstein, The Zionist Dream Revisited, s. 106.
38 Ibid., s. 107.
39 Victor Ostrovsky, The Other Side of Deception: A Rogue Agent Exposes the Mossad's Secret Agenda, New York: Harper Collins Publishers, 1994, s. 272.
40 Ehud Sprinzak, The Ascendance of Israel's Radical Right, s. 116.
41 Ibid., s. 113.
42 Muharref Tevrat, Tesniye, Bab 12/25.
43 Yehoshafat Harkabi, Israel's Fateful Hour, New York: Harper & Row Publishers, 1988, s. 183.
44 Ibid., s. 143.
45 Ralph Schoenmann, Siyonizmin Gizli Tarihi, s. 103.
46 Noam Chomsky, The Guardian, 7 Temmuz 1982.
47 Israel Shahak, The Zionist Plan for the Middle East, Massachusetts: Belmont AAUG, , s. 5.
48 Ibid., ss. 4, 5, 9.
49 Sedat Sertoğlu, Sabah, 20 Temmuz 1994.
50 Israel Shahak, The Zionist Plan for the Middle East, s. 8.
51 Washington Report on Middle East Affairs, Temmuz 1992.
52 Israel Shahak, The Zionist Plan for the Middle East, s. 8.
53 Ibid., ss. 9-10.
54 Noam Chomsky, Kader Üçgeni: ABD, İsrail ve Filistinliler, İstanbul: İletişim Yayıncılık, 1993, s. 536.
55 Ibid., ss. 535-536, 539.
56 Ralph Schoenmann, Siyonizmin Gizli Tarihi, s. 109.
57 Yinon'un planında sözü edilmeyen, ancak bir bölümü Vaadedilmiş Topraklar'a dahil olan bir ülke daha var. Bu ülke, Türkiye'dir ve "Fırat'ın doğusu" denen kesim bu topraklara dahildir. Yinon sözünü etmemiş de olsa, Ariel Şaron, bir zamanlar çok gürültü koparan "Türkiye ilgi alanımız içindedir" şeklindeki açıklamasıyla bu konuya dikkat çekmişti. Ve ne ilginçtir, bugün "birileri", "Fırat'ın doğusu"nu Türkiye'den ayırma çabası içindedir! Bu konu Türkiye'yi konu edinen 9. bölümde daha ayrıntılı olarak incelenmektedir.
58 Amnon Rubinstein, The Zionist Dream Revisited, s. 116.
59 Roger Garaudy, Siyonizm Dosyası, s. 99.
60 Ibid., s. 101.
61 Ibid., s. 93.
62 Lenni Brenner, The Iron Wall: Zionist Revisionism from Jabotinsky to Shamir, London: Zed Books, 1984, ss. 141-143.
63 De'ot, 23 Şubat 1968.
64 İlk yıllarda İsrail birlikleri tarafından; Kudüs'te 30, Betlehem'de 7, Hebron'da 16, Yafa'da 23, Ramle'de 31, Lidda'da 28, Jenin'de 4, Tulkarm'da 21, Hayfa'da 35, Akre'de 20, Nasıra'da 6, Safed'de 68, Taberiye'de 23, Bisan'da 28, Gazze'de 46 Arap köyü yok edilmiştir.
65 Ralph Schoenmann, Siyonizmin Gizli Tarihi, ss. 79-95.
66 Washington Report on Middle East Affairs, Haziran 1994.
67 Andrew & Leslie Cockburn Dangerous Liaison: The Inside Story of the US-Israeli Covert Relationship, s. 184-185.
68 Ibid., s. 186.
69 Israel Shahak'ın "Poverty, Religious Instruction Breed Xenophobia in Israel" başlıklı sözkonusu makalesi, Washinton Report on Middle East Affairs dergisinin Temmuz/Ağustos 1994 tarihli sayısında yayınlandı. M. Tevrat'ın Amalek kabilesi hakkında verdiği katliam emri ise I. Samuel, Bab 15/3'de şöyle geçiyordu:
"Orduların Rabbi şöyle diyor: Amalek'in İsrail'e yaptığını, Mısır'dan çıktığı zaman yolda ona karşı nasıl durduğunu arayaca ğım. Şimdi git, Amaleki vur ve onların herşeylerini tamamen yok et ve onları esirgeme ve erkekten kadına, çocuktan emzikte olana, öküzden koyuna, deveden eşeğe kadar hepsini öldür."
70 Ehud Sprinzak, The Ascendance of Israel's Radical Right, ss. 110, 112.
71 Washington Report on Middle East Affairs, Haziran 1994.
72 Kitabı Mukaddes: Eski ve Yeni Ahit. İstanbul: Kitabı Mukaddes Şirketi, 1981, Tesniye, Bab 20/10.
73 Paul Findley, Deliberate Deceptions: Facing the FACTS about the U.S.-Israeli Relationship, 1.b., New York: Lawrence Hill Books, 1993, s. 162.
74 Azzam Tamimi, "Niçin Eriha?", Nehir, Şubat 1994.
75 Ibid.
76 1967'den bu yana, Arap-İsrail sorununun en önemli boyutu, İsrail'in işgal altında tuttuğu topraklardır. Yahudi Devleti, Altı Gün Savaşı'nda işgal ettiği; Batı Şeria, Doğu Kudüs, Gazze Şeridi ve Golan Tepeleri'nden çekilmemiş, aksine bu toprakları "Yahudileştirerek" ilhak etme yoluna gitmiştir. "Yahudileştirme"nin yöntemi, işgal altındaki topraklara kurulan Yahudi yerleşim birimleridir. Buralara; bu işi bir
misyon olarak gören ve özellikle de Gush Emunim tarafından koordine edilen radikal Yahudiler, yerleşim birimlerinin ekonomik imkanlarından yararlanmak isteyen İsrailliler ya da diasporadan İsrail'e dönüş yapan göçmenler yerleştirilmiştir. 1967'den bu yana işgal altındaki topraklara, Doğu Kudüs'le birlikte 250 bini aşkın Yahudi konuşlandırıldı.
Uluslararası hukukun temel kurallarına aykırı olan ve defalarca BM tarafından protesto edilen bu uygulama, muhtemel bir Arap-İsrail barışının önündeki en büyük engeldir. Eğer İsrail gerçekten barış istiyorsa, bu-nun tek inandırıcı göstergesi, işgal altındaki topraklarda yerleşim birimleri inşa etmeyi durdurması ve eskilerinden de çekilmesidir. Bu yapılmadığı takdirde, İsrail'in işgal ettiği toprakları "Yahudileştirme" hedefinden caymadığı ve dolayısıyla da barış istemediği ortaya çıkmış olur.
77 Paul Findley, Palestine's Dismemberment", Washington Report on Middle East Affairs, Ocak/Şubat 1995.
78 Noam Chomsky, Milliyet, 1 Ekim 1993.
79 Paul Findley, "Palestine's Dismemberment", Washington Report on Middle East Affairs, Ocak/Şubat 1995.
80 Nur Batur, Milliyet, 2 Kasım 1994.
81 Noam Chomsky, Milliyet, 1 Ekim 1993.
82 Daniel Amit, Tempo, 28 Aralık 1994.
83 Yaser Arafat'ın Yahudi kökenli olduğuna dair çeşitli iddialar son dönemde gündeme geldi. 6 Ekim 1995 tarihli Yeni Şafak gazetesinin haberine göre, Suriye Savunma Bakanı Mustafa Tlass, FKÖ lideri Yaser Arafat'ın Yahudi asıllı olmasının kuvvetli bir ihtimal olduğunu ileri sürmüştü. Tlass, iktidardaki Baas Partisinin resmi yayın organında yayınlanan bir yazıda, "İsrail Başbakanı'nın Arafat'ın Yahudi olduğuna dair sözlerini" hatırlatmış, "Suriye ordusunda görevli bir Filistinli subay olan ve şu an hayatta bulunmayan Yusuf Arabi'nin sürekli olarak Arafat'ın bir Yahudi olduğunu ve geleceğin bunu ispat edeceğini bildiren sözlerinden" bahsetmişti. Bunların yanısıra, İsrail ile sürdürdüğü barış süreci boyunca Arafat'ın en önemli danışmanlarından biri olan Gabriel Banon'un da bir Fas Yahudisi oluşu ilginçti.
84 Dan Raviv, Yossi Melman, Every Spy a Prince: The Complete Story of Israel's Intelligence Community, Boston: Houghton Mifflin Company, 1991, s. 276.
85 Victor Ostrovsky & Claire Hoy, By Way of Deception: An Insider's Devastating Expose of the Mossad, London: Arrow Books, 1991, ss. 122-123.
86 Victor Ostrovsky, The Other Side of Deception, ss. 278-282.
87 Ibid., ss. 56-57.
88 "Rabin Pisi Pisine Öldürüldü", Yeni Yüzyıl, 13 Kasım 1995.
89 "Rabin Suikastında Gizli Servis Parmağı", Hürriyet, 13 Kasım 1995.
90 "Shin Bet'in Garip Kayıtsızlığı", Yeni Yüzyıl, 19 Kasım 1995.
91 "İsrail Şabak'ı Sorguya Çekti", Yeni Şafak, 12 Kasım 1995.
92 "Rabin Suikastında Gizli Servis Parmağı", Hürriyet, 13 Kasım 1995.
93 "İsrail Komplo Tezine Şiddetle Karşı Çıkıyor", Şalom, 29 Kasım 1995.
94 Victor Ostrovsky, The Other Side of Deception, s. 236.
95 "Rabin'in Katili Gizli Ajan Çıktı", Sabah, 20 Kasım 1995.
96 "Will Peace Survive?", Newsweek, 13 Kasım 1995.
97 "Rabin Gitti, Mesih Geliyor!", Yeni Şafak, 9 Kasım 1995.
98 İsrail'in FKÖ ile anlaşmasının ardından tüm Ortadoğu'da "barış" rüzgarları esmeye başladı. Ancak bu "barış" gerçekte yeni bir savaş için cephe oluşturmak amacını güdüyordu. İsrail, İslam'a karşı vermeyi düşündüğü mücadelesinde, Ortadoğu'daki tüm İslam-dışı unsurları yanına katmaya karar verdi. Bölgede Müslümanlara karşı bir tür "kutsal-olmayan ittifak" kurulmaya başlandı.Bunun FKÖ'den sonraki ikinci örneği Ürdün Kralı Hüseyin'le yapılan barıştı. Dünya medyalarında "yarım asırdır süren düşmanlığın bitimi" gibi dramatik sözlerle tanıtılan İsrail-Ürdün anlaşması, Kral Hüseyin'in gerçek yüzünü tanıyanlar için hiç de dramatik değil, tam tersine komikti. Çünkü Kral Hüseyin zaten onyıllardır İsrail'in sadık bir dostuydu. İsrail'e çok hizmet etmişti: Defalarca İsrail aleyhtarı gelişmeleri Tel-Aviv'li dostlarına yetiştirmiş, hatta 1973'teki Mısır-Suriye saldırısını (Yom Kippur Savaşı) bir kaç gün öncesinden İsraillilere "gammazlamış"tı. Buna karşılık Mossad, meşruiyeti kendinden menkul kralı defalarca darbe ve suikastlerden korumuş, hatta Kral Hüseyin'e hediye olarak "bayan arkadaşlar" bile sağlanmıştı. (William Blum, The CIA; A Forgotten History: US Global Interventions Since World War II, 4.b., London: Zed Books, 1991, s. 224) Kudüslü efendileri çağırdığı takdirde İslam'a karşı İsrail'le işbirliği anlaşması imzalamak, bu garip kral için oldukça olağan bir görevdi.Ancak Suriye'nin İsrail'le son dönemlerde ilginç bir yakınlaşma içine girmesi, kuşkusuz daha ilginç bir durumdu. Gerçi Hafız Esad da yıllardır bazı kanalları kullanarak İsraillilerle gizli görüşmeler yapıyordu. Örneğin, Ocak 1982'de Ariel Şaron ve yardımcısı Tamir, Cenevre'de Hafız Esad'ın kardeşi Rıfat Esad ile gizlice buluşmuştu. Bu gizli buluşmada, Lübnan'ı parçalamak ve FKÖ'yü güçsüz kılmak için bir İsrail-Suriye ortak planı yapılmıştı. (Dan Raviv, Yossi Melman, Every Spy a Prince, s. 264)Dolayısıyla Hafız Esad daha önceleri de İsrail'le "stratejik işbirliği"ne girebiliyordu. Ama yine de Körfez Savaşı sonrasına kadar şimdiki gibi açıktan açığa yürütülen bir yumuşama sözkonusu olamazdı. Ama olan oldu ve aynı anda hem ABD hem de İsrail Suriye'ye göz kırpmaya başladılar. Bill Clinton dünyanın şaşkın bakışları altında Şam'ı ziyaret etti. İsrail ve Suriye arasında bir barış anlaşması imzalanması oldukça yakın. 1993 yılından itibaren bu konuda İsrail ve Suriye arasında gizli görüşmeler sürüyor. Görüşmelerin yeri ise İstanbul... (The Jerusalem Report, 27 Ocak 1994)Peki Bu İsrail-Suriye yakınlaşmasının altında ne yatmaktadır?.. Serdar Turgut, Hürriyet'in Washington muhabiri olduğu sıralarda yazdığı "ABD ve Suriye" başlıklı bir yazısında bu konuyu gayet iyi açıklıyordu. Yazıda geçen "ABD" kelimelerinin yerine "İsrail" kelimeleri koyarak da okuyabilirsiniz:"ABD'nin Suriye'ye neden özel ilgi göstermeye başla-dığı sorusuna cevap bulabilmek için ilk önce Amerikan yönetiminin ikibinli yıllarda dünya düzeni üzerinde yaptığı hesaplar düşünülmelidir. Amerikan yönetimi, çok da uzakta olmayan bir gelecekte radikal İslami hareketin dünya ölçeğinde Batı ile çatışmasını tırmandıracağını tahmin ediyor...Bu nedenle özellikle Mısır, Türkiye, Cezayir gibi ülkelerde olanlar ve olacaklar Amerika tarafından yakın takibe alınmış durumda...İşte bu aşamada Suriye bir başka boyutuyla ABD'nin önüne çıkıyor. Arap dünyasına bir bakıldığında Suriye radikal İslami hareket tarafından sisteme karşı yöneltilen tehditi en az hisseden ülke durumunda. Tabii Irak'ı 'özel durumu' nedeniyle bir kenara bırakmak zorundayız. Radikal İslami tehdidin daha da tırmanması durumunda ABD'nin Irak ve hatta Saddam ile ilişkilerini tekrar olumlu yöne kaydırması da şaşırtıcı olmayacak. Ancak buna daha zaman var. Mısır'da büyük bir sistem krizi yaşanmaya başlamışken Suriye laik düzen konusunda büyük bir istikrar gösteriyor. Tabii ki bu istikrar hiçbir demokrat düşünceli insanın destek veremeyeceği bir dizi uygulama sonucunda elde edildi. Binlerce insan hapse atıldı. 1982 yılında Müslüman radikallerin ayaklanması, sistemli bir katliamla engellendi. Evet bunlar oldu. Ama şimdi ABD her zaman çok önem verdiği insan hakları, demokrasi gibi kavramları bir yana iterek terörist devlet Suriye ile resmi ilişkilerini düzenli hale getiriyor... ABD radikal İslami hareketin yükselmesinden ve özellikle bizim bölgemizde düzeni baştan aşağıya değiştirmeye başlaması olasılığından çok korkuyor. İşte bu nedenle de radikal İslama karşı durabildiği için Hafız Esad'ın suç dosyaları böylesine hızla rafa kaldırılmaya başlandı." (Serdar Turgut, Hürriyet, 28 Ekim 1994)Evet Hama ve Humus kentlerindeki onbinlerce Müslümanı 1982 yılında katleden Hafız Esad, bu icraatı ve onu izleyen baskı politikaları ile kendini Kudüs ve Washington'lı efendilerine ispatlamış bulunmaktadır. O da kısa sürede İslam'a karşı oluşturulan "kutsal-olmayan ittifak" içinde açıkça yerini alacaktır.
99 Mossad'a hakim olan "Mesihçi" kadro, İsrail ordusu üzerindeki gücünü de giderek artırıyor. Rabin suikastının ardından New York Times'da yer alan bir haberde şöyle deniyordu: "Son yıllarda İsrail Ordusu'nda son derece ilginç bir gelişme yaşanıyor... Orduda giderek muhafazakar dinci ve milliyetçi unsurlar ağırlık kazanmaya başlıyor. İsrail Ordusu'ndaki subayların yüzde 40'ı bu çizgide. Golan Birliklerinin üçte ikisi de aynı çizgiye bağlılar."
Aynı haberde, İsrail'in önde gelen silahlı kuvvetler tarihçilerinden Meir Pa'il şu yorumu yapıyordu: "Geleceği düşündükçe ciddi biçimde tedirgin oluyorum. Çok korkuyorum. Son derece tehlikeli sızmaların subaylar seviyesine kadar ulaşması orduyu zehirliyor. On yıl sonra, İsrail Ordusu'ndaki subayların yarısı bu muhafazakar kesimin eline geçerse, hükümetin Ortadoğu barışına yönelik pek çok kararı da etkilenebilecek. Bu grup, özellikle Batı Şeria'nın boşaltılması konusunda ciddi şe-kilde sorun yaratabilecek. Baş kaldırabilecek." (Zeynep Atikkan, Hürriyet, 30 Kasım 1995)
















