Yedinci Bölüm:Amerika'nın Düzeni

Amerikan tarihinde ilk kez olarak, artık diasporada yaşadığımız hissine kapılmıyoruz. Çünkü ABD, artık bir goyim (Yahudi-olmayan) hükümeti tarafından yönetilmemektedir; aksine yönetimin her kademesinde, her karar aşamasında Yahudilerin büyük rolü vardır. Bu nedenledir ki, Yahudi şeriatında 'goyim yönetimi' kavramı ile bağlantılı olarak yer alan bazı kurallar, ABD için yenibaştan gözden geçirilmelidir."(Ekim 1994'te Washington DC'deki Adath Yisrael sinagoğunda hahambaşının yaptığı konuşmadan)

Körfez Savaşı'nın ardından Başkan Bush, savaşı tek başına organize edip kolaylıkla kazanmış Amerika'nın lideri olarak, "yeni bir dünya kuruluyor, şimdiye kadar tanıdığımız dünyadan farklı bir dünya, bir yeni dünya düzeni" demişti. Çoğu insan, bu "Yeni Dünya Düzeni" kavramından, dünyanın artık Yalta Konferansı sonrasında kurulan stratejik sistemden ve Soğuk Savaş'tan kurtulduğu mesajını anladı.

Bu mesaja göre, artık dünyada tek bir süper güç vardı. Amerika, sosyalizmin temsilcisi olan Sovyetler Birliği ile giriştiği uzun savaşı kazanmıştı. Hem Amerika, hem de onun temsil ettiği ideolojik ve kültürel sistem (buna kapitalizm ya da liberal demokrasi denebilir) galip gelmişti. Dolayısıyla "Yeni Dünya Düzeni" mesajını, dünyanın artık Amerika'nın ve temsil ettiği sistemin egemenliği altına girdiği şeklinde de yorumlamak mümkündü. Nitekim kısa bir süre sonra CIA bağlantılı bir Amerikalı "düşünür", Francis Fukuyama, ortaya çıktı ve "tarihin sonu"nun geldiğini öne sürdü: Ona göre liberal demokrasi ebedi bir zafer kazanmıştı ve dünya üzerinde artık hiçbir sistem liberal demokrasiye karşı direnemeyecekti.

Kısacası, Yeni Dünya Düzeni, Amerikan hegemonyası altında ve Amerikan ideolojisi çevresinde kurulacak bir dünya sistemini ifade ediyordu. Bush'un "yeni bir dünya kuruluyor" derken kastettiği buydu.

Ancak bu noktada, "Amerikan hegemonyası" kavramını daha bir yakından incelemek gerekmektedir. Çünkü Amerika da, diğer pek çok ülke gibi bir grup elit tarafından yönetilir ve karar mekanizmaları bu sınırlı grubun elindedir. Eğer bir "Amerikan hegemonyası"ndan söz edilecekse, bu kuşkusuz sokaktaki Amerikalının değil, Washington'ı yöneten sözkonusu sınırlı kadronun hegemonyası anlamına gelecektir. Yeni Dünya Düzeni sloganı altında dünyayı şekillendirmeye soyunanlar, bu sınırlı kadronun beyinleridir.

Peki kimdir bu kadronun beyinleri? Dünyayı şekillendirmeye, hegemonya altına almaya soyunan bu kadronun, bu elit grubun belirgin bir vasfı var mıdır? Bunlar, "Amerikanizm" adına mı, yoksa bir başka ideoloji ya da kimlik adına mı dünya hegemonyası kurmaya kalkmaktadırlar? (Önceki bölümlerde incelediğimiz bilgiler, bizlere bu tür bir "komplo teorisi" sorusu sorma hakkı vermektedir.)

"Yeni Dünya Düzeni" kavramının kimin icadı olduğu, bu sorunun cevabını bulma yolunda bir başlangıç olabilir. Amerikan People dergisi, Bush'un ağzından duyulan "Yeni Dünya Düzeni" kavramının gerçek mimarının Başkan'ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Brent Scowcroft olduğunu yazmıştı.1 Peki Scowcroft kimdi?... Bu soruyu Washington kulislerinde sorduğunuzda size Scowcroft'u çok iyi tarif eden bir cevap verirlerdi: "Kissinger's yes-man" yani "Kissinger'ın evet-efendimcisi." Evet, Brent Scowcroft, son 30 yıldır Washington'ın en önemli isimlerinden biri olan eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger'in öğrencisi ve de sağ koluydu. Kissinger'ın kurduğu think-tank ve lobi şirketi Kissinger Associates'in yönetim kurulunda yer alan Scowcroft, ustasına olan sadakat ve hayranlığı ile tanınırdı.

Bu durumda "Yeni Dünya Düzeni" kavramının ardındaki asıl beynin Henry Kissinger olduğu söyleyebiliriz. Peki Kissinger kimdi?... Nixon ve Ford yönetimleri sırasında Ulusal Güvenlik Danışmanlığı ve Dışişleri Bakanlığı yapan ve bu dönem boyunca Amerikan dış politikasını adeta tek başına yöneten Kissinger, asrın en önemli politikacılarından yalnızca biriydi. Bir Alman Yahudisiydi ve Yahudi oluşuna da son derece önem veriyordu. Nitekim Dışişleri Bakanı olduğu sıralarda, İsrail'e verdiği çarpıcı destekle bunu ortaya koymuştu. Noam Chomsky, Kissinger'ı "Amerikan dış politikasını 'Büyük İsrail' hedefine endekslemiş kişi" olarak tanımlıyor. Kissinger Dışişleri'ndeki görevi sona erdikten sonra da Amerikan politikası üzerindeki etkisini yitirmemiş, önemli lobi ve think-tank'lerdeki etkisi, etrafındaki "adamları" Scowcroft bunlardan biriydi ve 1982 yılında kurduğu Kissinger Associates adlı lobi şirketi ile her zaman için belirleyici bir rol oynamıştı. Ve en önemlisi, Kissinger her zaman için İsrail çizgisinin değişmez bir savunucusu olmuştu. Amerika'daki Yahudi finans çevreleriyle de dikkat çekici bir yakınlığı olan kurt politikacı, Amerika'daki ünlü Yahudi lobisinin en önemli isimlerinden biriydi.

Kısacası, "Yeni Dünya Düzeni" kavramı, Yahudi lobisinin önde gelen üyelerinden biri tarafından ortaya atılmış ve dünya gündemine sokulmuştu.

Bu kuşkusuz tek başına fazla bir şey ifade etmemektedir. Ama yine de bu gerçeği, "Yeni Dünya Düzeni"nin ve dünyaya egemen olmaya kalkan gücün gerçek kimliğini bulmak için girişilecek detaylı bir araştırmanın ilk basamağı olarak sayabiliriz. Bu ilk basamakta karşımıza çıkan Yahudi faktörü, oldukça anlamlı ve yol göstericidir.

Amerika ve Yahudiler

Bu kitabın ilk bölümünde Amerika ile ilgili son derece ilginç bazı bilgiler bulmuştuk. Bu bilgiler, Amerika ile Yahudiler arasında son derece farklı bir ilişkinin bulunduğunu göstermektedir. Kıtayı keşfeden Kolomb'un gerçekte bir Kabalacı olduğunu ve yola "Yahudiler için iyi bir yer" bulmak amacıyla çıktığını; ABD'nin temellerini hazırlayan Püritenlerin birer "yapay Yahudi" olduklarını; ABD'yi kuran liderlerin Yahudilik'le çok yakından ilgilenen birer Gül-Haç ya da mason olduklarını; zaten masonluğun ülkeye Yahudiler tarafından getirildiğini ve ülkenin kültüründe Püriten mirasından kaynaklanan önemli bir Yahudi sempatizanlığı olduğunu biliyoruz.

Ancak Amerika'nın bugün nasıl bir durumda olduğu bilmek daha da önemlidir. Çünkü "Yeni Dünya Düzeni"nin ilan edildiği şu dönemde, Amerika, dünyanın tartışmasız tek büyük gücü olarak diğer tüm ülke ve medeniyetlere karşı bir egemenlik kurma hedefindedir. Bu kitap boyunca, Kuran'ın İsra Suresi'nde haber verilen "İsrailoğulları'nın tüm yeryüzünü kapsayan yükseliş ve bozgunculuğunu" aradığımıza göre, Amerika'nın bu dünya egemenliği hedefinin arkasında Yahudi önde gelenlerinin ne gibi bir rolü olduğunu bulmak zorundayız.

Bir önceki bölümde, Amerikan politikasında büyük rol oynayan CFR ve Trilateral Komisyonu gibi örgütlerin Yahudi önde gelenlerinin denetimi altında olduğunu keşfettik. Ancak bu, Amerika'daki Yahudi gücünün yalnızca bir parçasıdır. Ülke politikasını etki altına alan daha başka Yahudi örgütleri de vardır. Bu Yahudi örgütleri yalnızca ülke politikası üzerinde değil, ayrıca Amerikan toplumunun düşünce ve yaşam tarzı üzerinde de etki sahibidirler. Ayrıca Püriten mirası, günümüzde de pek çok Amerikalı'yı "judaizer" (Yahudici, Yahudi sempatizanı) yapmaya devam etmektedir.

İşte şimdi Yahudilerin Amerika üzerindeki etkilerini bu farklı yönlerden incelemeye başlayabiliriz. İlk göze çarpan yön, şu ünlü "Yahudi lobisi"dir.

Türkiye'deki Yahudi cemaatinin yayınladığı Şalom gazetesi, bir keresinde Amerikalı Yahudiler ile ilgili bazı önemli rakamsal bilgiler vermişti. Buna göre, tüm dünya Yahudilerinin % 60'ını oluşturan Amerikan Yahudileri, özellikle maddi yönden oldukça güçlüydüler. Amerika'nın en zengin 400 ailesinin % 40'ı Yahudiydi (bu rakama Rockefeller gibi gizli-Yahudilerin dahil olmadığını da unutmamak gerekir). Bu oran, Yahudilerin Amerika'daki toplam nüfusun % 2.5'ini oluşturduklarını düşününce kuşkusuz oldukça çarpıcıydı. Bir başka önemli bilgi, Yahudilerin oy veren seçmenlerin % 5'ini oluşturmalarıydı. Bu da Amerikan Yahudilerinin politikaya diğer Amerikalılar'dan iki kat daha fazla ilgi duyduklarını gösteriyordu.2 (Amerika'da oy vermek zorunlu değildir ve oy verme oranı yaklaşık % 50'dir. Yahudilerin nüfusun % 2.5'unu oluşturdukları halde seçmenlerin % 5'ini oluşturmaları, oy verme oranlarının genel nüfusa göre iki kat daha fazla olduğunu göstermektedir).

Yani Amerikalı Yahudiler, ülke nüfusunun geneline göre çok daha zengin ve politikayla da çok daha fazla ilgilidirler. Bu ikisi, yani zenginlik ve politikayı etkileme isteği, biraraya geldiğinde genellikle ortaya politik güç çıkar. Amerika'da da öyle olmuştur. Sık sık duyulan "Yahudi lobisi" kavramı, bu politik gücün bir sonucudur. Amerikalı köşe yazarı Carl Rowan, bu konuya dikkat çekerek şöyle demektedir: "Çok fazla paraya sahip olan çok fazla Amerikan Yahudisi var ve bunlar oldukça uzun bir zaman önce politikacılara stratejik bağışlarda bulunarak nüfus içindeki sayılarından çok daha büyük bir güce ulaşabileceklerini keşfettiler." 3

Ancak bu güç hangi boyutlardadır? Eğer Batılı medyanın büyük isimlerine ya da onun yerli benzerlerine bakarsanız, "Yahudi lobisi"nin, Washington'da etkili olan diğer bir çok "lobi"den biri olduğu izlenimine kapılabilirsiniz. Çünkü "Yahudi lobisi" kelimesini duyduğunuz kadar, "Ermeni lobisi", "Rum lobisi" gibi kelimeler de duyabilirsiniz. Bu durumda konuyu derinlemesine araştırmamış bir insan, Washington'da farklı ulusların lobileri bulunduğu ve Yahudi lobisinin de bunlardan herhangi birisi olduğu gibi bir izlenime kapılabilir.

Oysa gerçek oldukça farklıdır. Yahudi lobisinin gücü, Amerika içindeki başka hiçbir sözde "lobi"yle karşılaştırılamayacak kadar büyüktür. Washington'da çoğu kez "Yahudi lobisi" demeye gerek duymazlar; Edward Tivnan'ın The Lobby: Jewish Political Power and American Foreign Policy (Lobi: Yahudi Politik Gücü Ve Amerikan Dış Politikası) adlı kitabının girişinde vurguladığı gibi yalnızca "Lobi" derler. Çünkü "Lobi" dendiğinde, bu ürkütücü kelime ile neden ürkütücü olduğuna birazdan değineceğiz kimin kastedildiğini herkes çok iyi anlar.

Paul Findley'in Öyküsü

Findley’in kitabı: “(İsrail Hakkında) Konuşmaya Cesaret Ettiler.”

Amerika'da Yahudi lobisinin gücü ile ilgili yazılmış olan kitapların en önemlisi, 22 yıl Amerikan Kongre'sinde 4 Illinois temsilciliği yapan Paul Findley'in They Dare to Speak Out: People and Institutions Confront Israel's Lobby (Konuşmaya Cesaret Ettiler: İnsanlar ve Kurumlar İsrail Lobisi'yle Karşı Karşıya) adlı kitabıdır. Kitap, Yahudi lobisinin gücünün sanılandan çok daha büyük olduğunu ortaya koyar. Findley, "İsrail lobisi hakkında konuşmaya cesaret edebilen" Amerikalı Kongre üyeleri, akademisyenler, yazarlar ve din adamlarıyla yaptığı görüşmelere ve kendi kişisel deneyimlerine dayanarak, ülkesinin Yahudi lobisinin denetimi altına girdiğini ilan etmektedir.

Findley'in öyküsü 1960'larda Kongre üyeliğine seçilmesiyle başlamıştı. Cumhuriyetçi Parti'den seçilen Findley, uzun yıllar boyunca girdiği her seçimi kazandı. En çok ilgilendiği konulardan biri dış politikaydı. Bu yüzden sürekli olarak Kongre'nin Dış İlişkiler Komitesi'nde üyelik yaptı. Kendisini They Dare to Speak Out'u yazmaya götüren macerası ise 1972 Ortadoğu İşleri Alt Komitesi'ne atanmasıyla başladı. Bu tarihten sonra Ortadoğu ile yakından ilgilendi. Ortadoğu'ya yaptığı gezilerde pek çok Amerikalı Kongre üyesinin bilmediği şeyleri gözleriyle gördü: Lübnan'da bulunan Sabra, Şatilla ve Tel-Zaatar kamplarını yakından inceledi. Bu araştırma ve geziler, onun Filistin yanlısı bir politika izlemesine neden oldu. İsrail'in işgal altındaki topraklarda yaptığı uygulamalarını kınayan demeçler verdi. O sıralar İsrail'le savaşan Yaser Arafat'la görüşerek oldukça sansasyon yarattı. Findley, Ortadoğu'ya yaptığı geziler sonucunda "Arapların da birer insan olduklarını" anladığını söylüyordu.

Ancak Findley'in tüm bu faaliyetleri, birilerinin gözünden kaçmıyordu. Bu "birileri", Washington'daki Yahudi lobisinin liderleriydi. Lobi, Findley'i boy hedefi haline getirdi. Kısa sürede onun "gözü dönmüş bir antisemit" ve "korkunç bir neo-Nazi" olduğu propagandasına başladılar. Lobinin bu inanılmaz propagandası, Findley'in yalnız kalmasıyla sonuçlandı. Kimse Yahudi lobisinin hedefi haline gelen bir insanla birlikte gözükmek istemiyordu. 1980 yılındaki seçimlerden önce Findley o sıralar Amerika'nın Batı Almanya Büyükelçisi olan Arthur Burns'le görüşmüş, ona politik görüşlerini anlatmıştı. Burns, Findley'e tümüyle katıldığını söyledi ve Findley bunun üzerine eski dostu Burns'den kendisini desteklediğini belirten bir mektup yazmasını istedi. Ancak Burns olumlu cevap vermedi, "istediğin mektubu yazmam imkansız. Nedenini biliyorsun, senin şu Filistinliler hakkındaki düşüncelerin" dedi. Findley şaşırmıştı. Kitabında şöyle diyor:

Bu konuşmadan önceki ya da sonraki hiçbir olay beni Amerika'daki İsrail lobisinin ne denli gizli bir güce sahip olduğu konusunda bu kadar düşündürmemişti. Bu büyük, nazik, cömert devlet adamı, yirmi yıllık dostum bile İsrail lobisini bir yana bırakıp adaylığım hakkında bir iki iyi söz edemiyordu.5

Paul Findley

Lobi, Findley'in yolunu kesmek için her türlü kirli yöntemi kullandı. Bir keresinde Findley Chicago Belediyesi'ne dış politika hakkında konferans vermesi için çağrılmıştı. 500 kişilik bir dinleyici grubuna karşı konuşmaya başlamadan an önce, salonun ortasında biri bağırmaya başladı: "Bir telefon geldi, salonda bomba varmış." Salon bir anda boşalmıştı. Findley, daha sonra yaptığı araştırmalarda bu "bomba ihbarı" yöntemine yalnızca kendisinin maruz kalmadığını, özellikle üniversitelerde İsrail'i eleştirmeye cesaret eden konferansçıların sık sık benzer "ihbar"larla baltalandıklarını öğrenecekti.

Findley Lobi tarafından damgalanmıştı. Artık insanlar ondan cüzzamlı gibi kaçıyorlardı. 1980 Kongre seçimleri öncesinde Başkan Reagan Illinois'e bir ziyarette bulundu. Kendi partisinin başkanı olan Reagan'la birlikte kendi seçmeni önünde gözükmek, Findley'in en doğal hakkıydı. Ama Reagan'ın kampanyasını organize edenler, böyle bir şey olduğu takdirde, "Başkan'ın New York'tan alacağı oyları unutması gerektiğini" söylemişlerdi (New York, Yahudilerin en yoğun olduğu şehirdir). Reagan'ın danışmanı, Lobinin hışmından korktuğu için kampanya sorumlularına kesin bir emir vermişti: "Findley hiçbir şekilde Reagan'a yaklaştırılmayacak." Nitekim öyle de oldu, Reagan'ın partisinden Kongre üyesi olan Findley, Reagan'a 150 metreden fazla yaklaşamadı. Kameramanlar, Reagan'ı çekerken Findley'in ekranın ucundan bile gözükmemesine dikkat etmişlerdi.

Findley'i desteklemeye çalışanlar da oldu ama kısa sürede "hata"larını anladılar. Ünlü sanatçı Bob Hope, eskiden tanıdığı Findley'e destek olmaya karar verdi. Hope'un menajeri Wary Grant da aynı fikirdeydi, "Kongre'de vicdanının sesine kulak veren insanlara ihtiyaç var" diyordu. Ama bu olumlu yaklaşım bir anda değişti. Findley'in kampanyasını yürüten Don Norton, Bob Hope'un menajerinden telefonda şu cümleleri duydu:

Bob Hope ülkenin her yanından o kadar çok protesto mektubu ve telefonu alıyor ki, ne yapacağını şaşırmış durumda. Hope'un 35 yaşındaki Yahudi avukatı bile işi bırakacağından söz etmeye başladı. İnanılmaz bir baskı var. Bob'un size yardım etmesi imkansız.6

Tüm bunlara rağmen Findley 1980 seçimlerini kazandı. Lobinin gazabından kurtulduğunu sanıyordu; ancak yanılmıştı. İki yıl sonra yine Kongre seçimleri zamanı geldiğinde, Lobi daha önce kullandığı yöntemlerin yanına bir de Findley'in rakibini desteklemeyi ekledi. Findley'in Demokrat rakibi Durbin, Lobiden inanılmaz bir para yardımı aldı (Durbin'in seçim kampanyası için harcadığı 750 bin doların 685 bini Lobiden gelmişti). Sonuçta Findley 1982'deki seçimleri çok az farkla kaybetti ve Kongre'ye veda etti.

Bu olay, Paul Findley'in, ülkesindeki sistemde önemli bir gariplik olduğunu hissetmesine neden olmuştu. Çünkü yalnızca Filistin sorunu hakkındaki gerçekleri dile getirdiği için Lobi onu düşman ilan etmiş ve daha da önemlisi son derece güçlü bir siyasetçi olmasına karşın onu Kongre'den uzaklaştırabilmişti. Ayrıca Findley "İsrail düşmanı" birisi de değildi, yalnızca İsrail'in bazı politikalarını eleştirmişti. Bu konuda They Dare to Speak Out'un girişinde şunları söylüyor:

Beni Kongre'den uzaklaştırmak için neden bu kadar sıkıntı çekmişlerdi?... Oylamaların tamamında İsrail'e yardıma olumlu oy kullanmıştım. Kimi zaman Mısır'a ve Arap ülkelerine son derece eleştirel konuşmalar yapmıştım. Başkan Carter'ın yardımı kısıtlanmasına ikna etmeye çalışırken, bunu İsrail'in Lübnan'a saldırılarını kesmesi için geçici bir uyarı olsun diye yapmış ve Kongre'yi gelecekte İsrail'e yapılacak olan askeri ve ekonomik yardıma yetkili kılan bütün oylamalarda olumlu oy kullanmıştım... Üstelik alt komitede ya da Temsilciler Meclisi'nde yaptığım konuşmalarda İsrail'i eleştirirken yalnız da değildim. Benim ciddi bir tehlike olmadığımı biliyorlardı kuşkusuz. Peki Lobi yalnız bir adamın zayıf sesine bile tahammül edemiyor muydu?... Acaba başka Kongre üyelerinin de başlarına buna benzer olaylar gelmiş miydi? Lobinin yalnızca beni hedef olarak seçmiş olması mantıklı görünmüyordu. Birilerinin artık neler olup bittiğini açıkça konuşması gerekiyordu. Kongre dışındaki yönetim kadrosu ve Başkan da kesinlikle etki altında olmalıydılar. Acaba onlara ne tür yaptırımlar uygulanıyordu? ABD Başkanı'nı korkutacak kadar güçlü olan Lobinin yönetimin üst kademelerinde mevzileri olmalıydı. Acaba başka nerelere uzanabiliyorlardı? Farklı mesleklerden insanlar üzerinde de denetimleri var mıydı? Örneğin; bir üniversite kampüsünde öğretmen ve öğrencilerin konuşma özgürlüklerine yönelik bana uygulanan türden baskılar var mıydı? Din adamlarının durumu neydi ya da iş adamlarının? Özgür bir toplumu oluşturan yaşamsal önemdeki insanlar ne durumdaydı? Gazeteciler, köşe yazarları, yayıncılar, televizyon ve radyo istasyonları ve yorumcuları?7

Bu sorular elbette ki son derece önemliydi. Bu nedenle Findley, bu soruların cevabını bulmaya, Lobinin gerçek gücünü araştırıp ortaya çıkarmaya karar verdi. Kendisi gibi "İsrail hakkında konuşmaya cesaret eden" kişilerle görüştü ve topladığı tüm bilgilerle birlikte They Dare to Speak Out'u yazdı.

Ancak pek çok kişi İsrail hakkında konuşmaya cesaret edememişti. Findley, bu konuda yaşadığı sıkıntıları kitabının girişinde şöyle anlatıyor:

Bu kitabın yazılmasında emeği en çok geçen beş kişiye de isimlerini vererek teşekkür edemiyorum... Washington'da çalışan bu beş kişi, kitabın oluşması için bana gerekli bilgileri verirken, bir yandan da bana sürekli olarak isimlerinin kesinlikle yazılmaması gerektiğini hatırlatıyorlardı. İsrail lobisinin gücünü çok iyi bilen bu insanlar, isimleri kaynak olarak verildiği takdirde işlerinden atılacaklarından emindiler. Biri açıkça 'size yardım etmekle büyük bir kumar oynuyorum. Eğer duyulursa, işimden olacağım' demişti. Diğerleri de benzeri şeyler söylediler. Bu kitaptaki bilgilerin önemli bir kısmı, Amerikan toplumunun İsrail lobisinin faaliyetlerini bilmesini isteyen ama bunu açıkça yapmaktan çekinen hükümet yetkililerinin gönüllü desteği ile ortaya çıkmıştır.8

Findley bu şekilde kitabını hazırladı. Ancak bir sorun daha vardı; kitabı basacak yayınevi bulmak da oldukça zordu. Çünkü yayınevleri de Lobiden korkuyorlardı. New York'lu edebiyatçı Alexander Wylie, Findley'e "Amerika'daki hiçbir büyük yayınevinin kitabı basmaya yanaşmayacağını" söylemişti. Öyle de oldu. Pek çok yayınevi, kitabı son derece çarpıcı bulmalarına karşın basmak istemediler. William Morrow şirketi, kitabı "çok etkileyici" bulmuş ancak "ülke içinde ve dışında büyük problemler yaratabileceği"ni öne sürerek bu "ateşten gömleği" giymeyi reddetmişti. Başka yayınevleri de yaklaşık aynı gerekçelerle kitabı basmaktan kaçındı. Konunun "çok duyarlı" olduğunu söylüyorlardı. Sonunda Lawrence Hill yayınevi cesur bir karar alarak kitabı basmayı kabul etti, böylece Findley'in deyimiyle "büyük bir kumar" oynamış oluyordu.

Findley, They Dare to Speak Out'un girişine "Torunlarım Andrew, Cameron, Henry ve Elizabeth'e, her zaman korkusuzca konuşabilmeleri dileğiyle" diye yazmıştı. Kitap 9 hafta boyunca "best-seller" (en çok satan) oldu. 70 binin üstünde sattı. Belli ki Amerikalıların (İsrail hakkında) "korkusuzca konuşabilmelerini" sağlayamadı ama en azından Lobinin inanılmaz gücünü ortaya çıkardı.

AIPAC; Washington'ın Kralı

En başta AIPAC olmak üzere Yahudi lobisinin baskısı sayesinde, Amerika İsrail’e yılda ortalama 6-7 milyor dolarlık bir yardım yapmaktadır. Bu kuşkusuz Amerikan vergi mükellefleri için olumlu bir durum değildir. Üstte, “İsrail paramızı alırken, Amerika aç kalıyor” pankartlarıyla gösteri yapan Amerikalılar...

Eğer bugün Amerikalılar İsrail hakkında "korkusuzca" konuşamıyorlar, İsrail'i eleştiren bir söz ettiklerinde hayatlarının alt-üst olacağından çekiniyorlarsa, bunda en büyük pay kuşkusuz AIPAC'e aittir. Uzun adı "American Israel Public Affairs Committee" (Amerikan İsrail Halkla İlişkiler Komitesi) olan örgüt, Yahudi lobisinin en önemli organıdır ve adındaki masum "halkla ilişkiler" ifadesinin aksine, oldukça tehlikeli bir örgüttür. AIPAC'e "bulaşmak", Washington'daki hükümet yetkilileri ya da Kongre üyelerinin en büyük kabusudur.

Findley, kitabının AIPAC'i konu edinen bölümünün adını "King of the Hill" yani "Başkent'in Kralı" koymakla herhangi bir abartma yapmamaktadır. Çünkü gerçekten de AIPAC, tarihte hiçbir lobi kuruluşunun sahip olmadığı bir güce sahiptir; neyi isterse elde eder.

Findley, AIPAC'in adını ilk kez 1967'de Dışişleri Komitesi'ne atandığında duyduğunu söylüyor. Bir gün komitedeki odasında İsrail'in Suriye'ye yaptığı saldırıyı eleştirirken ondan daha eski bir senatör olan William S. Broomfield şöyle demişti: "AIPAC'ten Kenen senin bu söylediğini bir duysun, başına neler gelecek o zaman gör." 9 Broomfield'ın sözünü ettiği kişi, AIPAC'in o zamanki yöneticisi I. L. Kenen'di.

Senatör Broomfield, AIPAC'in gücünü abartmış değildi. Örgüt gerçekten de Washington'daki en etkili kuruluştur. Kongre üyeleri üzerinde büyük bir baskı mekanizması kurmuştur. Yahudi lobisine yakın medya kuruluşları -ki bunlar neredeyse tüm büyük Amerikan medya kuruluşlarını kapsar- aracılığıyla istedikleri kişi hakkında olumlu ya da olumsuz propaganda yapabilirler. Ayrıca çok güçlü bir istihbarat sistemleri vardır. Washington'daki resmi dairelerin herhangi bir koridorunda İsrail ya da İsrail lobisi aleyhinde edilen herhangi bir cümle, kısa sürede AIPAC'in kulağına varır. Ve bu da o sözü eden kimse için hiç olumlu olmaz. Eski bir senatör olan Paul McCloskey, bu konuda "Kongre, AIPAC'in estirdiği bir terör fırtınası altındadır" derken örgütün çalışma yöntemini de özetlemektedir. Uzun yıllar Senato üyeliği yapan Paul Weyrich, AIPAC'in inanılmaz etkisini Findley'e şöyle anlatır:

Çok mükemmel bir sistem kurmuş durumdalar. Eğer onların istediği gibi oy verirseniz ya da istedikleri türde konuşmalar yaparsanız, davalarına sıcak bakan medyaya sizin hakkınızda olumlu şeyler söyletirler. Tabii bunun tersi de geçerlidir. Eğer onların hoşuna gitmeyen bir şey yaparsanız, aynı yolla bu kez rezil edilebilirsiniz. Uyguladıkları baskı, senatörlerin, özellikle de destek arayan senatörlerin bakış açısını kolaylıkla değiştirecek kadar büyüktür.10

Çoğu Kongre üyesi böylesine organize bir güçle çatışmaya girmekten korkar. Bu nedenle Washington'a gelen seçilmişlerin çoğu AIPAC'e sessizce boyun eğer. 1984'e dek Kongre üyeliği yapan Clarence D. "Doc" Long, Findley'e şöyle demiştir:

Çok uzun zaman önce AIPAC'in benden istediği herşeyi kabul etmeye karar verdim. Onların yaptıkları baskılarla karşılaşmak istemiyordum. Benim seçim bölgem oldukça zorludur. İsrail taraftarlarının herhangi bir sorun oluşturmasını istemiyorum. Bu yüzden kararımı verdim; istediklerini yapıyorum ve desteklerini alıyorum.11

AIPAC'in "Eylem Alarmı" denen bir sistemi vardır. Eğer bir Kongre üyesi hoşlarına gitmeyecek bir şey yaparsa, yaklaşık bin kişilik bir listeye "alarm" sinyali gönderirler. Bu bin kişi, Amerikan toplumu içindeki etkili Yahudilerden oluşmaktadır (büyük sermayedarlar, resmi görevliler, cemaat liderleri, gibi statü sahibi kimseler). "Alarm" verildiğinde bu listedeki isimlerin hepsi hedefe yüklenmeye başlarlar. Telefonlar, fakslar yağar ve tehdit kokan "uyarı"lar yapılır. Çok az Kongre üyesi bur tür bir baskıya meydan okumaya niyetlidir.

AIPAC'in Kongre üyelerinden istediği şeyler ise bellidir: Onlardan İsrail'le ilgili her oylamada İsrail lehine oy kullanmalarını ister. Örneğin İsrail'e yapılan Amerikan yardımının artırılması, İsrail'in uluslararası platformda kayıtsız-şartsız desteklenmesi gibi yapılan tüm oylamalarda AIPAC'in gölgesi vardır. Aslında bir Kongre üyesinin İsrail'e yapılan Amerikan yardımının azaltılmasını istemesi son derece doğal bir şeydir, hatta eğer bir "yurtsever" ise bunu istemesi gerekir. Çünkü bu yardım dünyada örneği görülmemiş derecede büyüktür ve Amerikan ekonomisine de büyük zarar vermektedir. Amerikalı Ortadoğu uzmanı Richard Curtiss, bu konuyla ilgili bir yazıda çarpıcı bir benzetme yapmıştı:

Los Angeles banliyösü Northridge'i merkez alan 17 Ocak 1994 tarihli büyük California depreminin, toplam olarak 7 milyar dolar zarara yol açtığı hesaplanıyor. İsrail'e yapılan yardımın 1993 senesi içinde Amerikan vergi mükelleflerine masrafı ise 6.321 milyar dolardı. Bu, California depreminin Amerikalılar için İsrail'e yapılan yardımdan daha zararlı olduğu anlamına gelir, öyle mi?... Hayır! Çünkü California'da her yıl deprem olmamaktadır, oysa İsrail bu yardımı her sene almaktadır. Başkan Clinton, 1994 ve 1995 mali yıllarında da aynı yardımın süreceği sözünü vermiştir. Hatta daha sonra Clinton samimiyetini göstermek için bu rakama bir 500 milyon dolar daha ekletmiştir.12

İşte Amerikalılara bu tür bir "hasar" veren dış yardım, en başta AIPAC'in sayesinde gerçekleşmektedir. AIPAC de tüm bu faaliyetini İsrail'den aldığı direktiflere göre yürütür. AIPAC'le İsrail Büyükelçiliği arasında sürekli telefon bağlantısı vardır. Ayrıca AIPAC yöneticileri Elçilik görevlileri ile en az haftada bir kez toplantı yaparlar.

Arap-İsrail sorununa tarafsız yaklaşılmasını savunan Washington Report on Middle East Affairs dergisi, AIPAC'in Kongre üzerindeki etkisini eleştirenlerden biridir. Dergi, sık sık, Batı Şeria ve Gazze için kullanılan "occupied territory" (işgal altındaki toprak) deyiminden yola çıkarak "Congress is an Israeli-occupied territory" (Kongre İsrail işgali altındaki bir topraktır) sloganını kullanır. Bu da bir abartma değildir. Paul Findley, ABD'nin eski Sudan Büyükelçisi Don Bergus'un bu konudaki bir yorumunu aktarır. Eski diplomat şöyle demektedir: "Dışişleri Bakanlığı'ndayken eğer İsrail Başbakanı dünyanın düz olduğunu söylerse, Kongre'nin 24 saat içinde bu buluşu tebrik eden bir açıklama yayınlayacağı şakasını yapardık." 13

AIPAC'in gücü özellikle 1970'li ve 1980'li yıllarda hızla arttı. Hatta 1983 yılında Başkan Reagan, Kongre'ye karşı AIPAC'ten yardım istemek durumunda kalmıştı. Lübnan'daki Amerikan deniz piyadelerinin varlığına karşı gelişen toplumsal tepkiyi ve bunun Kongre'deki yansımalarını aşmak isteyen Reagan yönetimi, Kongre'yi etkileyemeyeceğini görünce, çareyi Washington'ın Kralı"na başvurmakta bulmuştu. AIPAC yöneticisi Thomas A. Dine'la özel bir görüşme yaparak Kongre'de Lobi desteği isteyen Başkan, gerçekten de AIPAC'in desteği sayesinde Kongre'ye Amerikan askerlerinin Lübnan'da kalmasını kabul ettirebildi. Bunun ardından Reagan Dine'la yeniden görüşerek AIPAC şefine "teşekkür"lerini iletti. Ocak 1984'de Washingtonian dergisi, Dine'ı, Başkent'in en güçlü isimleri arasında sayıyordu.

AIPAC'i etkili yayın organları da vardır. Near East Report adlı haftalık bir dergi yayınlar. Dergi, su katılmamış İsrail propagandasıdır. Örgütün en etkili yayını ise ilk kez 1983"te yayınlanan ve her yıl yeni eklemelerle gelişen The Campain to Discredit Israel (İsrail'i Zayıflatma Kampanyası) adlı kitapçıktır. Bu bir tür "kara liste"dir; içinde İsrail'i eleştirmeye cesaret eden kişi ve kurumların isimleri yayınlanır. Bir kere bu "kara liste"ye giren kişi, kolay kolay baskıdan kurtulamaz.

AIPAC yalnızca seçilmiş Kongre üyelerini yönlendirmekle kalmaz; istedikleri seçtirmek ve istemediklerinin de seçilmesini engellemek için çalışmakta ve oldukça da başarılı olmaktadır. Bunun en iyi yolu, AIPAC'in İsrail yanlısı adayların seçim kampanyalarına yaptıkları dev maddi yardımlardır. Ancak AIPAC bu yardımları doğrudan yapmaz. Amerikan kanunları, bir lobi kuruluşunun bir adaya 5 bin dolardan fazla yardım yapmasını yasaklamaktadır. Bu nedenle AIPAC, adaylara yardım yapmak için çok daha küçük lobiler, "politik eylem komiteleri" (PAC) kurmuştur. Bu PAC'lerden Amerika'da 3.000"e yakın vardır. Bunların 75 tanesi görünür hiçbir bağlantı olmamasına rağmen (örneğin hiçbirinin adından İsrail'le ilgileri olduğu anlaşılmaz) da AIPAC'e bağlı olan PAC'lerdir ve en çok para harcayanlar da bunlardır. AIPAC, bu küçük PAC'leri kullanarak dev miktarda para yardımları yapabilmektedir. İsrail yanlısı PAC'ler, 1988 seçimlerinde 477 adaya toplam 5.4 milyon dolar yardımda bulunmuşlardır. Üç aday 200 bin doların üstünde yardım almıştır. 1990 seçimlerin ise 402 adaya toplam 4.95 milyon dolar aktarılmıştır. 1976-1990 tarihleri arasındaki seçimlerde İsrail yanlısı PAC'ler toplam 21.9 milyon dolar "bağış" dağıtmışlardır. Bağışlar, ağırlıklı olarak Yahudi lobisine daha yakın olan Demokrat Parti adaylarına gitmektedir.14

Bunlar kuşkusuz büyük rakamlardır ve seçim kampanyasının çok büyük önem taşıdığı bir ülke olan Amerika'da, hiçbir aday, Yahudi lobisinden gelen bu büyük finansal desteği görmemezlik edemez. Yahudi yazar Stephen D. Isaacs, Jews and American Politics adlı kitabında bir Kongre üyesinin şu sözünü aktarır: "Bu ülkede politika yapıyorsanız, hele de Demokratsanız, arkanızda Yahudi parası olmadan bir yere varamazsınız." 15 Bu finansal desteğin yanısıra, çoğu kez medya desteği de Yahudi lobisi kanalıyla gelmekte (ya da gitmekte)dir.

Bu yüzden adayların çoğu seçim kampanyası boyunca ellerinden geldiğince Lobinin gözüne girmeye çalışırlar. Seçildikleri takdirde İsrail'e nasıl destek olacaklarına dair sözler verirler (bu kural, Başkan adayları için de geçerlidir). Seçildiklerinde ise sözlerinde durmak zorundadırlar. Çünkü iki yıl sonra yine seçim zamanı gelecektir. Ayrıca AIPAC, ihaneti asla affetmez.

Bu kuralı bozan, yani AIPAC'in egemenliğine karşı başkaldıran çok az kişi vardır Washington'ın yakın tarihinde. Findley bunlardan biridir. Ona benzer bir avuç insan daha çıkmıştır, "İsrail hakkında konuşmaya cesaret edebilen." Ve AIPAC, hepsini cezalandırmıştır.

AIPAC'in Gazabına Uğrayanlar

Paul Findley'in kitabının kapağında resimleri yer alan "İsrail hakkında konuşmaya cesaret edebilen" Amerikalıların çoğu politikacıdır. Ancak bu kişilerin tümü AIPAC tarafından cezalandırılmış, hemen hepsinin politik yaşamı sona erdirilmiştir. Charles Percy, Adlai Stevenson, George Ball, J. William Fullbright, Paul McCloskey gibi sözkonusu Amerikan politikacılarının başına gelenler, AIPAC'in ve genel olarak da İsrail lobisinin gücünü anlamakta açıklayıcı olabilir.

AIPAC'in en önemli özelliklerinden biri, Başkent'te konuşulan her şeyden haberdar olmasıdır. İsrail hakkında Washington'da edilen her söz, AIPAC'in kulağına ulaşır. Bu nedenle politikacılar ya da bürokratlar bu konuda uluorta konuşamazlar. Findley AIPAC'in haber alma sistemini şöyle anlatıyor:

Kongre'nin ve Kongre'ye bağlı çoğu komitenin çalışmaları halka açık olarak yapılır. Ve İsrail'i ilgilendiren her toplantıda mutlaka bir AIPAC temsilcisini not alırken görürsünüz. Bu temsilci Demokles'in Kılıcı gibidir; oradaki varlığı, İsrail hakkındaki en ufak olumsuz bir yorumun AIPAC merkezine anında ulaştırılacağını gösterir. İsrail hakkında olumsuz bir şeyler söyleyen bir Kongre üyesi, toplantının sonunda odasına döndüğünde birbirini izleyen öfkeli ve 'azarlayıcı' telefonlarla karşılaşacaktır. AIPAC lobicileri, Kongre'deki personel ve Kongre'nin çalışma sistemi konusunda gerçek birer uzmandırlar. İsrail'in adı, kapalı kapılar ardında bile geçse, tam olarak ne konuşulduğunu gösteren bir raporu ya da kopyasını hemen ele geçirirler.16

Bu yüzden hemen hiçbir Kongre üyesi Lobiyi kızdırmaya cesaret edemez. Çünkü kızdırdığında inanılmaz bir yıpratma kampanyası ile karşı karşıya kalacaktır. Kongre üyesi Paul McCloskey, bu kampanyanın kurbanlarından biri olmuştu. 1980 yılında İsrail'in işgal altında tuttuğu Batı Şeria'dan çekilmesini, aksi takdirde İsrail'e yapılan Amerikan yardımının dondurulmasını öngören bir yasa tasarısı hazırlayan McCloskey, Lobinin bir anda boy hedefi haline geldi. Yahudi basını McCloskey'i "gözü dönmüş bir antisemit" olarak göstermeye, ırkçı, hatta Nazi olarak tanıtmaya başladı. Bir Yahudi yayın organı McCloskey'in resmini baş sayfaya basmış ve altına da "çok yaşa Goebbels" diye yazmıştı. Bir başkası, Heritage Southwest Jewish Press daha da ileri giderek McCloskey için "bir numaralı o... çocuğu" ifadesini kullanmıştı. Başka Yahudi yayın organları da "Amerikan Yahudilerinin bir numaralı düşmanı", "sürüngen", "aşağılık" gibi sıfatlar yakıştırıyorlardı Kongre üyesine. AIPAC'in mali destekçilerinden "mülti-milyoner" Amerikalı Yahudi Louis E. Wolfson, "Bu adamı Kongre'den kovmak için gerekli her şeyi yapmalıyız. Bir daha Kongre'ye dönmeyeceğine de emin olmalıyız" diyordu.

Bu tip yıpratıcı propagandalar kuşkusuz son derece etkilidir. Çünkü AIPAC'in hedefi haline gelen politikacı, ne denli kararlı olursa olsun, sonuçta tek başına bir insandır. AIPAC gibi mafyavari bir örgütle başa çıkamaz. Hakaretler ve tehditler psikolojik yönden yıpratıcıdır. Ayrıca en ufak bir aleyhte propaganda onun politik kariyerine zarar verir. Özellikle "Yahudi aleyhtarı", "neo-Nazi" gibi suçlamalar Amerikan toplumunda oldukça etkili olmaktadır. Çünkü Lobinin beyin yıkayıcı propagandası sayesinde soykırım efsanesine (bkz. 5. bölüm) inandırılmış olan toplum, "Yahudi aleyhtarlığı" kavramına karşı son derece hassastır. Bu kelime hemen Auschwitz'deki Soykırım dekorlarını çağrıştırır. Lobi, bu hassas noktayı ustalıkla kullanır ve İsrail'i eleştirmeye kalkan birisine hemen "Nazi" damgası vurur. Eski Dışişleri Bakan yardımcısı George Ball, bu konuda şunları söylemektedir:

Dayandıkları en önemli güç, antisemitizm suçlaması. Pek çok insan antisemit olmakla suçlanmaktan nefret eder ve Lobi İsrail'i eleştirmeyi hemen her zaman antisemitizmle bir tutar. Bu kozu sürekli gündemde tutarlar ve bu yüzden de kimse ağzını açamaz.17

Kimse böylesi bir belaya bulaşmak istememektedir. Ohio'dan eski bir Kongre üyesi İsrail lobisine "bulaşma" yönünden, Kongre'yi dört gruba ayırmaktadır:

İlk grup, 'İsrail ne isterse verelimciler' grubudur. İkinci grubu, bu konuda rahatsızlık duymalarına rağmen ses çıkarmaya cesaret edemeyenler oluşturur. Üçüncü grupta ise bu konuda gerçekten büyük sıkıntı duyan ama açık açık konuşmaktan korktuğu için yalnızca İsrail'e yapılan yardımların azaltılması için sessiz bir çalışma yapanlar vardır. Son grup ise açıkça Amerika'nın Ortadoğu politikasını eleştiren ve İsrail'in yaptıklarına karşı çıkanlardan oluşur. Ama Findley ve McCloskey Kongre'den ayrıldığına göre, artık dördüncü grubun varlığından söz edilemez.18

Aynı Kongre üyesi Lobi için şunları söylemektedir:

Yahudi lobisi korkunçtur. Ne isterse elde eder. Yahudiler eğitimli ve genellikle de çok zengindirler. Ve tek bir konu üzerinde yoğunlaşmışlardır: İsrail. Bu yönden örneksizdirler. Örneğin kürtaj karşıtları Yahudilerden çok daha kalabalıktırlar ama onlar kadar eğitimli ve zengin değildirler. Yahudi lobiciler bunların hepsine sahiptirler ve politik aktivitede bir numaradırlar.19

Demokrat Parti'den Kongre üyesi Mervyn M. Dymally ise Amerikan Kongresi'nde İsrail'i eleştirmenin zorluğunu şöyle ifade ediyor: "Bugün İsrail hükümetini İsrail'de Knesset'te (İsrail parlamentosu) eleştirmek, Amerikan Kongresi'nde, bu sözde 'konuşma özgürlüğü' ülkesinde eleştirmekten çok daha kolaydır." 20

Aslında AIPAC'in "kara liste"sine girmek için İsrail'i eleştirmeye bile gerek yoktur. Yahudi Devleti'ni ilgilendiren konularda biraz tereddütlü davranmak bile örgütün hışmına uğramak için yeterlidir. Maine Senatörü William Hathaway, bunun bir örneğiydi. Senato'daki kariyeri boyunca sürekli olarak İsrail lehine oy veren ve bu yüzden de Lobinin desteğini arkasında bulan Hathaway, yalnızca bir kez AIPAC'in kendisine yolladığı bir deklarasyonu imzalamamıştı. Bu, AIPAC'in ona cephe alması için yeterli oldu. Örgüt, ilk seçimde Hathaway'i yüzüstü bıraktı ve tüm desteğini rakibi William S. Cohen'e verdi. Bunun sonucunda Hathaway 1978'deki ilk seçimleri kaybetti. Cumhuriyetçi Parti'den bir yetkili bu olay üzerine şöyle demişti: "AIPAC her zaman % 100 sadakat istiyor. Eğer Hathaway gibi bir Senatör yalnızca bir kez bile işbirliği yapmakta tereddüt gösterirse, onu anında defterden siliyorlar." Bir başka Senatör ise olay üzerine şu yorumu yapmıştı: "AIPAC'i memnun etmek için tam sadık olmanız gerekir; % 99.44'lük bir sadakat yeterli değildir. Hathaway'in 1978'deki hezimetinin nedeni, AIPAC'in istediği bu 'saf sadakat'i gösterememiş olmasıdır." 21

AIPAC'in İsrail'i eleştirenlere verdiği ceza, yalnızca o politikacıyı Kongre'den uzaklaştırmakla bitmez. AIPAC yüzünden seçimleri kaybederek Washington'a veda eden politikacılar, sonraki yaşamlarında da Lobi tarafından saldırıya uğramaktadırlar. Lobi, "ibret-i alem" olması için, bu kişilerin sivil hayatını da cehenneme çevirmektedir. Örneğin AIPAC'in faaliyeti sonucunda Kongre seçimlerini kaybeden Paul McCloskey, iş bulmak için uğraşmaya başladığında Lobi'nin engellemesiyle karşılaşmıştır. Findley, bir hukukçu olan McCloskey'in çeşitli hukuk şirketlerine müracaat ettiğini, ancak Yahudi sermayedarlardan gelen "bu adamı işe alırsanız, sizle yaptığımız tüm işleri iptal ederiz" gibi tehditler sonucu McCloskey'in pek çok kapıdan çevrildiğini yazıyor. AIPAC, yerel Yahudi örgütlerine de McCloskey'i "tanıtan" bir broşür yollamış ve "bu adamın canına okuyun" emrini vermişti. Findley şöyle diyor:

McCloskey Lobi tarafından adım adım izleniyordu. Bir tek dertleri vardı; o da McCloskey'in sıradan bir yurttaş olarak bile huzur bulamaması. Lobi, McCloskey'in bazı konuşmalarını ve yaptığı işleri ayrıntılı olarak bir kitapçıkta toplamış ve bütün ülkeye yaymıştı. Kitapçığın amacı, yerel Yahudi örgütlerine yol göstermekti. McCloskey ne zaman bir yerlerde görünse, bu 'karşı saldırı rehberi' işe yarıyordu.22

Paul Findley AIPAC tarafından Washington'dan "kovulan" ve sonra da yakın takibe alınan daha başka isimler de sayar. Adlai Stevenson, William Fullbright ya da Charles Percy gibi senatörler bu listenin en çarpıcı isimleridir. Bu senatörlerin "suçları" aşağı-yukarı aynıdır: İsrail'in işgal ettiği topraklardan çekilmesi gerektiğini savunmuş ve Yahudi Devleti bu konuda direttiği sürece Amerikan yardımının azaltılmasını teklif etmişlerdir. Ya da İsrail'in Filistinlilere karşı uyguladıkları sistemli terörü kınamışlardır. Yani normal bir insanın yapacağı şeyleri yapmışlardır. Ama bunlar AIPAC için "suç" kapsamına girer. Lobi, bu "İsrail düşmanları"nı kullanmak için temel olarak iki yöntem kullanır. Birincisi, "hedef" kişi hakkında son derece yoğun bir aleyhte propaganda yapmaktır. İkincisi ise hedef kişiye rakip olan adayın desteklenmesidir. Bu adayın Lobiyle herhangi bir eski bağlantısı olmasına da gerek yoktur. Lobi, bu adaya gider ve "sizi şu kişiye karşı destekleyeceğiz ama siz de seçildiğinizde bizim isteklerimize uyacaksınız" der. Sözkonusu aday, ayağına kadar gelen bu yardımı geri tepmez ve seçimleri de büyük olasılıkla kazanır. Artık o da, Kongre'deki büyük çoğunluk gibi İsrail'in evet-efendimcisidir. Lobiye karşı çıkması düşünülemez, çünkü Fullbright'ın "politikacılar için Lobiye karşı çıkmak, intihar etmekle eşdeğerdir" sözüyle ifade ettiği kuralı, kendi gözleriyle görmüştür.

Lobiye karşı çıkmak, yalnızca Kongre üyeleri ya da Senatörler için değil, aynı zamanda Amerika'nın sözde en güçlü adamları, yani Başkanlar için de intihar anlamına gelmektedir. Yakın tarih, bunun örnekleriyle doludur. Kennedy, Nixon ve son olarak da Bush Lobi tarafından cezalandırılmıştır. Öteki Başkanlar da Lobi'ye itaat etmeleri gerektiğini öğrenmelerini sağlayan küçük "dersler" almışlardır. Yakın tarihe bir göz atmak, Amerika'daki gerçek güç odağının kimliğini keşfetmek için yeterlidir.

Lobinin Beyaz Saray Dosyası

Harry S. Truman, ABD’nin “Tapınakçı” Başkanı, loca önlüğüyle.

İsrail lobisi, Kongre ve Senato'nun yanısıra kuşkusuz Beyaz Saray'ın da denetimi ile yakından ilgilenmektedir. Bazı Kongre üyeleri gibi bazı Başkanlar da Lobiye kayıtsız şartsız itaat ederler. Bunun tersi de gerçekleşebilir: Bazı Kongre üyelerinin maruz kaldığı baskıların benzerleri, bazı Başkanlara da yapılır.

Kitabın bir önceki bölümlerinde Woodrow Wilson, Franklin D. Roosevelt gibi önemli Amerikan Başkanları'nın Yahudi lobisiyle, masonlukla ve masonik örgütlerle olan ilginç ilişkilerini incelemiştik. Roosevelt'in ardından Başkanlık koltuğuna oturan Harry S. Truman da bu geleneği bozmadı. Truman, öncelikle, bir masondu ve örgütün geleneksel yapısına uygun olarak Yahudilerle oldukça yakın ilişkileri vardı. Amerikalı mason Allen E. Roberts, Brother Truman (Birader Truman) adlı kitabında Başkan'ın masonik kariyeri hakkında ayrıntılı bilgiler verir. Buna göre Başkan, değişik ritlere üye olmuş ve hepsinde 33. dereceye ulaşmıştır. Aldığı en önemli paye ise 15 Haziran 1923'te "Indepedence" locasında ulaştığı "Knights Templar" (Tapınakçı) derecesidir. Yani Truman,Tapınakçı'dır!... (Tapınakçılar için bkz. 2. bölüm)

Tapınakçı Başkan'ın Yahudilerle ittifak içinde olmaması düşünülemezdi. Nitekim öyle de oldu. Truman, Yahudi Devleti'ni kurduran Başkan olarak tarihe geçti. İsrail'in kurulması için Birleşmiş Milletler'i yönlendiren ve ardında Yahudi Devleti'ne büyük ekonomik destek veren kişi Truman'dı. İsrail Başhahamı, 1949'da Beyaz Saray'a yaptığı bir ziyarette "Tanrı, sizi, 2000 yıl sonra İsrail'in yeniden doğuşuna destek olasınız diye annenizin rahmine yerleştirdi" demişti. Bu politikası, Truman'ın Lobiden aldığı desteği daha da güçlendirdi. 1948 seçimlerinde Yahudi oylarının çok büyük bir bölümünü aldı. Findley, Truman'ın "Siyonistlerin gönlünde taht kurduğunu" söylüyor.

Ancak Beyaz Saray'ın Truman'dan sonraki konuğu Yahudi lobisine pek yakın değildi. Savaş kahramanı" olmasının verdiği güçle Başkan seçilen Eisenhower, İsrail'e karşı temkinli bir politika izledi. Findley, Eisenhower'ın "İsrail lobisinin tüm baskılarına direndiğini" ve İsrail'i ABD tarafından belirlenen politikalara uymaya zorladığını yazıyor. Bunun en açık örneği, kuşkusuz 1956'daki Süveyş Savaşı'ydı. Bu savaşta İngiltere ve Fransa ile birlikte Sina yarımadasını işgal eden İsrail, Eisenhower yönetiminin zorlaması ile geri çekilmişti.

İki dönem üstüste Başkan seçilen Eisenhower yönetimi, Yahudi lobisini çok öfkelendirmişti. Bir daha böyle bir yönetim görmek istemiyorlardı. Bu nedenle daha organize çalışmaya karar verdiler. Baskıyı artıracaklardı. Bu kararın en önemli uygulaması, AIPAC'in kurulması oldu. Lobi, yeni Eisenhower'lara izin vermeyecekti.

Bunun için ilk uygulamaya karar verdikleri yöntem, Başkan olacak kişiyle henüz seçilmeden önce bağlantı kurmaktı. Başkan adaylarıyla konuşacak ve "eğer seçildiğinizde İsrail'e destek olmaya söz verirseniz, kampanyanıza büyük yardımlar yapabiliriz" diyeceklerdi. Bunun ilk denemesini John F. Kennedy'e yaptılar. Eisenhower'ın görev süresi 1960'da bitiyordu ve yapılacak seçimlerin en güçlü ismi de Demokrat Parti'nin adayı Kennedy idi. Lobi, işi sağlama almaya karar verdi ve seçim kampanyası sırasında Kennedy ile temas kurdu. Findley olayı şöyle anlatıyor:

(Seçimden bir süre önce) Kennedy, New York'un önde gelen Yahudilerinden birinin evindeki yemeğe katılmıştı. Ancak o akşam duyduğu bazı sözler canını fena halde sıkmıştı. Kennedy o akşamı yakın dostu gazeteci Charles Bartlett'e anlatırken, 'inanılması zor deneyimdi' demişti. Anlattığına göre, o gece yemeğe katılanlardan biri Kennedy adamın adını vermemişti Kennedy'e, 'kampanyanız sırasında bazı ekonomik güçlüklerle karşılaştığınızı biliyoruz' demişti. Ve şöyle eklemişti: 'Ancak eğer önümüzdeki dört yıl boyunca Ortadoğu ile ilgili politikalarınıza yön verme şansı tanırsanız, kampanyanız için size çok etkili bir biçimde yardımcı olabiliriz.' Bu, Kennedy'nin hiç alışık olmadığı bir öneriydi.23

Evet, Kennedy bu tür kirli pazarlıklara alışık değildi ve bu yüzden de Lobinin teklifini geri çevirmişti. Avukatı Bartlett'e "bir Başkan adayından çok, bir yurttaş olarak tepki gösterdim, kendimi hakarete uğramış gibi hissettim" demişti. Kennedy ayrıca eğer Başkan seçilirse, Başkan adaylarının seçim kampanyası için hazineden gelen para dışında para kullanmalarını yani Lobiden rüşvet almalarını yasaklayacağını da eklemişti.

Genç adam, kendi elleriyle kendi sonunu hazırlıyordu...

Kennedy'nin İsrail'le Kavgası

Sonuçta Kennedy Lobinin desteği olmasa da Başkan seçildi. Lobi Kennedy'e sıcak bakmıyordu. Başkan, Amerikan tarihindeki ilk Katolik Başkan'dı; ayrıca eski bir Büyükelçi olan babası Joseph Kennedy de zamanında Lobi tarafından boy hedefi haline getirilmişti. Kennedy de Lobiye ve İsrail'e pek sıcak bakmıyordu; Başkanlık öncesinde aldığı "ahlaksız teklif" onu Lobiden bir hayli soğutmuştu. İlerleyen aylarda da Başkan, İsrail yönetimiyle büyük bir çatışmaya girdi. Çatışma, İsrail'in nükleer programı nedeniyle patlak vermişti. İsrail Başbakanı Ben-Gurion, hummalı bir nükleer silah üretme programı izliyordu, Kennedy ise nükleer silahlanmayı durdurma programı çerçevesinde Yahudi Devleti'ni bu işten vazgeçmesi için ikna etmeye çalışıyordu. Pulitzer ödüllü Amerikalı yazar Seymour M. Hersh, The Sampson Option: Israel, America and the Bomb adlı kitabında Kennedy ve Ben-Gurion arasında, İsrail'in nükleer programı hakkında "kavga"ya dönüşen çatışmayı ayrıntılarıyla aktarır. Buna göre, bir keresinde dostu Charles Bartlett'e "Bu o... çocuklarının (İsrailliler) nükleer kapasiteleri konusunda bana sürekli yalan söylediklerini biliyorum" diyen Kennedy, elinden geldiğince Yahudi Devleti'nin Dimona reaktöründeki gizli nükleer çalışmalarını engellemeye çalışmıştı. Ben-Gurion'un yazdığı mektuplarda kendisinden "genç adam" diye söz etmesi ve daha üst bir konumdaymış gibi bir üslup kullanması yüzünden de çileden çıkıyordu. Bu arada Kennedy'nin Araplara yönelik olumlu bakış açısı da, onu İsrail ve Lobi gözünde tam anlamıyla boy hedefi haline getirmişti. Kennedy'nin Ortadoğu'da adil bir politika uygulamaya niyetlendiği, daha senatör olduğu sıralarda Fransa'ya karşı bağımsızlık savaşı veren Cezayir'i desteklemesiyle ortaya çıkmıştı. Cezayir bağımsızlığına karşın Fransa'ya büyük askeri destek veren İsrail (bkz. 12. bölüm), JFK'nın "tehlikeli" biri olduğunu daha o zaman sezmişti. Genç Başkan, Beyaz Saray'a oturduktan sonra da Arap ülkeleriyle, özellikle de Mısır'la olumlu ilişkiler kurmaya çalışmıştı.

Kısacası, Amerika ve İsrail'deki Yahudi liderler, ikinci bir Eisenhower vakası ile karşı karşıya kalmışlardı. Ancak bu kez oturup Kennedy'nin seçim kaybetmesini bekleyecek kadar sabırlı değillerdi. Kennedy halktan çok büyük destek alıyordu ve bir sonraki seçimleri kazanacağı da kesin görünüyordu. İsrail ve Lobi, bir beş sene daha bekleyemezdi.

Peki ne yapmalıydılar? Kennedy'i ikna etmenin yolu yok gibi gözüküyordu; bunu zaten seçimden kısa bir süre önce denemiş ve ters tepkiyle karşılaşmışlardı. Bu durumda Kennedy'nin yerine geçebilecek muhtemel Başkanlar üzerinde düşünmek gerekiyordu. Kennedy'nin Cumhuriyetçi Parti'den rakibi olan Nixon da onlar için pek olumlu gözükmüyordu. Eğer seçimlerde Nixon'a büyük bir destek verip Kennedy'nin kaybetmesini sağlasalar bile, yine de ellerine bir şey geçmeyecekti. Ancak bir başka isim, onlar için çok uygun olduğu sinyalini veriyordu. Bu, Kennedy'nin yardımcısı Lyndon B. Johnson'dı. Son dönemlerde özellikle dış politika konularında Kennedy'le çokça tartışan ve Başkan'la arası oldukça açık olan Johnson, Lobi açısından "ideal Başkan" prototipi çiziyordu. Politik kariyeri boyunca İsrail'e desteğini sık sık vurgulamış ve Başkan yardımcılığı yaptığı dönem boyunca da Yahudi Devleti'ne olan sempatisini açığa vurmuştu.

Eğer İsrail ve Lobi, bir yolunu bulur da Kennedy'nin yerine Johnson'ı Başkan yaparlarsa, oldukça büyük bir iş başarmış olacaklardı. Ama bu normalde mümkün değildi; böyle bir koltuk değişimi olması için Başkan'ın ya istifa etmesi ya da ölmesi gerekiyordu. Başkan'ın istifa etmeye de niyeti yoktu elbette...

Kennedy suikasti tam bu sırada gerçekleşti. Kennedy Suikastinde 'Son Hüküm': Başkan'ı Mossad Öldürdü!...

Kennedy, İsrail yönetimini, başta Yahudi Devleti’nin nükleer programına yaptığı engellemeler olmak üzere, çok konuda rahatsız etmişti. İsrail Başbakanı Ben Gurion, Kennedy’nin varlığının İsrail için bir tehdit oluşturduğunu söyleyerek istifa etmişti.Bu, Başkan’ın ortadan kaldırılması için yeterliydi. Nitekim Amerikalı araştırmacı Micheal Collins Piper, 1993 yılında yayınladığı Final Judgement (Son Hüküm) adlı kitabında, çok ayrıntılı istihbarat ve delillere dayanarak Kennedy suikasti ile ilgili “son hükmü” ortaya koydu: Suikast bir Mossad ürünüdür!...Yanda, Kennedy’nin cenaze töreni: John, babasının tabutunu selamlıyor...

Bir önceki bölümde Kennedy suikastinin perde arkasına değinmiş ve olayın arkasındaki masonluk-Yahudi lobisi-İsrail cephesinden söz etmiştik. Paul Findley de bir makalesinde konuya değinir. Findley'in vurguladığı gibi Kennedy suikasti hakkında üretilen komplo teorileri arasında İsrail'in adı hiç geçmemektedir. Oysa Yahudi Devleti Kennedy'i ortadan kaldırmayı istemek için çok fazla gerekçeye sahiptir. Ayrıca Findley'in dediği gibi Kennedy suikasti ile ilgili olarak sanık sandalyesine oturtulan Küba lideri Castro, mafya ya da fanatik anti-komünistler gibi diğer zanlılar bu işi becererek güç ve yeteneğe sahip değillerdir. (Oliver Stone'nun JFK adlı filminde ortaya konduğu gibi Kennedy suikasti son derece planlı ve sofistike bir eylemdir ve devlet içinden odakların işin içine karıştığı kesindir.) Findley, Mossad'ın Kennedy'i ortadan kaldırmayı isteyecek nedenlere ve bu işi yapabilecek güç ve yeteneğe kesin olarak sahip olduğunu hatırlatır. Bu gerçeğe rağmen sanıklar listesinde Mossad ve İsrail isimlerinin hiç geçirilmemesi, kuşkuları daha da artırmaktadır.24

Kennedy suikastinde Mossad'ın rolü ile ilgili en detaylı çalışma ise Amerikalı araştırmacı Michael Collins Piper'ın 1993 yılında yayınladığı Final Judgement (Son Hüküm) adlı kitapta ortaya kondu. Piper, 335 sayfa ve 600 dipnottan oluşan kitabında Kennedy suikasti ile ilgili "son hükmü" veriyordu: Suikast bir Mossad ürünüdür!...25

Piper, öncelikle Kennedy ile İsrail yönetimi arasındaki çatışmanın detaylarını inceliyordu. Bu çatışma o kadar keskindi ki, İsrail Başbakanı Ben Gurion, Nisan 1963'te Kennedy'nin varlığının İsrail'i tehdit ettiğini öne sürerek istifa etmişti.

Suikastin ayrıntılarında çok sayıda Mossad bağlantısı vardı. Piper, New Orleans Savcısı Jim Garrison (JFK filminde Kevin Costner'ın canlandırdığı kişi) tarafından suikast ile ilgili olarak soruşturmaya uğrayan Clay Shaw'a dikkat çekiyordu. Çünkü delil yetersizliği ile davadan beraat eden, ancak suikastle ilgisi olduğu aşikar olan Shaw, Mossad'ın paravan şirketi olarak işlev gören bir firmanın yönetim kuruluşunda çalışıyordu. (Piper'a göre, yönetmen Oliver Stone, JFK filminde Clay Shaw'un bu Mossad bağlantısını atlamıştır, çünkü Stone'un en büyük finansörü, Arnon Milchan adlı İsrailli bir silah tüccarıdır).

Piper'ın kitabında konuyla ilgili önemli bilgiler aktaran eski bir Fransız istihbaratçı vardır. Bu kişi, Mossad'ın suikastçilerle bağlantı kurarken, Fransız istihbaratındaki bir ajandan yararlandığını söyler. Mossad'la suikastçiler arasında aracılık yapan bu Fransız ajan, Cezayir yanlısı tutumundan dolayı Kennedy'den nefret etmektedir.

Kennedy’nin ortadan kaldırılmasıyla Başkanlık koltuğuna oturan Lyndon B. Johson, hem İsrail lobisinin hem de Vietnam’da savaş isteyen ölüm tacirlerinin işine yardı. Üstte, “şahin” Başkan, Vietnam’daki Cam Ranh üssünde Amerikan askerlerine yürüttükleri kirli savaş için “moral” verirken...

Piper, suikastteki Mossad bağlantısının hasıraltı edilmesine de değinir. Belli kişiler, suçu mümkün olduğunca uzak adreslere atmaya çalışmışlardır. Suikasti inceleyen Warren Komisyonu'na, sorumlunun KGB olduğu konusunda en çok telkinde bulunan kişi, CIA eski şefi James J. Angleton'dır. Angleton'ın en önemli özelliği ise İsrail ve Mossad'a olan ünlü yakınlığıdır; CIA şefi olduğu dönemde "Mossad'ın manevi babası" ünvanını kazanmıştır.

Suikastteki "İsrail hipotezi"ni güçlendiren bir başka nokta, Kennedy'nin ardından Başkan olan Johnson'ın İsrail'e olan büyük yakınlığıdır. O tarihe kadar görev yapan Amerikan Başkanları içinde "en İsrail yanlısı" sayılan Johnson, ilk kez Yahudi Devleti'ne büyük miktarlarda silah yardımı yapmış, 1967 savaşı sırasında İsrail'e gizli yollardan askeri araç ve deneyimli personel göndermişti. Paul Findley, Johnson hakkında şunları söylüyor: "İsrail hükümeti Johnson başkan olursa herşeyin lehlerine dönüşeceğini bilmekteydi ve gerçekten de öyle oldu. Kennedy'nin ölümünden sonra ABD ilk defa İsrail'e çok geniş çapta silah göndermeye başladı. 1967 Haziran savaşı sırasında Johnson el altından İsrail'e hem malzeme hem de personel yardımında bulundu." 26 Lobi, Johnson döneminde lobi yapmaya gerek bile duymamıştı.

Yeni Başkan'ın İsrail'e olan sadakatinin en ilginç göstergelerinden biri ise Amerikan gemisi USS Liberty'e yapılan İsrail saldırısıydı.

Liberty'e Saldırı ve Johnson'ın İsrail'e Sadakati

İsrail uçakları tarafından vurulan Amerikan istihbarat gemisi USS Liberty’nin enkazı; Amerikalı denizciler, İsrail saldırısı sonucunda ölen 34 kişinin tabutlarını gemiye taşıyorlar.

Haziran 1967'deki Arap İsrail Savaşı (Altı Gün Savaşı) sırasında, oldukça ilginç bir olay yaşandı. Amerikan istihbarat gemisi USS Liberty, Mısır açıklarında uluslararası sularda gezerken, İsrail uçakları tarafından vuruldu.

İsrail, altı gün süren savaşın dördüncü gününde, Mısır'ı ve Ürdün'ü yenilgiye uğratmış ve çatışmanın asıl kaynağı olan Suriye'ye yönelmişti. İsrail, kuzey sınırındaki Golan tepelerini Suriye'den almak istiyordu; buraya konuşlandırılmış olan Suriye silahları yıllar yılı kuzey İsraillileri rahatsız etmişti. Yahudi Devleti'nin hedefi, savaş bitmeden önce Golan'ı ele geçirebilmekti. Birleşmiş Milletler o sırada tam bir ateşkes ilan etmek üzereydi ve İsrailliler, ateşkes yüzünden Golan'ı ele geçirmekte geç kalmaktan korkuyorlardı.

Amerikan gemisi USS Liberty ise bu ortamda İsrail için pürüz durumundaydı. Çünkü gemi hem Arap hem de İsrail tarafının tüm radyo konuşmalarını dinliyor ve gelişmeleri an an izliyordu. İsrailliler, BM ateşkesine rağmen Golan'ı işgal etme niyetlerinin Washington tarafından öğrenilmesini istemiyorlardı. Çünkü Washington'daki yönetim, uluslararası hukuk gereği, İsrail'i böyle bir şey yapmaması için uyarabilir ve bu durumda da Tel Aviv yönetimi zor durumda bırakabilirdi. Bu risk karşısında hiç tereddüt etmediler: Liberty'i batırmaya karar verdiler.

İsrail uçakları, 8 Haziran günü, üzerinde Amerikan bayrağı bulunan, Amerikan donanmasının renkleriyle boyanmış ve ismi ve numarası rahatlıkla okunan gemiyi vurdular. Saldırı sonucunda 34 Amerikan denizcisi öldü, 75 tanesi yaralandı. Gemide tam 821 roket ve makinalı tüfek mermisi izi kalmıştı. Gemi, batmaktan zor kurtuldu. İsrailliler tam gemiye çıkmaya hazırlanıyorlardı ki, yaklaşan Amerikan uçaklarının zorlaması nedeniyle uzaklaşmak zorunda kaldılar.

Kuşkusuz bu son derece garip bir olaydı. İsrailliler, gemiye yanlış teşhis sonucunu saldırıldığını açıkladılar, Amerikan hükümeti de bu bunu doğruladı. Ama biraz olsun aklı çalışan hiç kimse buna inanmadı. Çünkü böyle bir şey imkansızdı; gemi Amerikan bayrağı taşıyor, Amerikan donanmasının standart renk ve rakamlarına uygun olarak dolaşıyordu. Nitekim Amerikan Genel Kurmayı eski başkanı başkanlarından Thomas Moorer "saldırının resmi olarak iddia edildiği gibi yanlış teşhisten kaynaklanmış olması olanaksızdır" diye açıklamada bulunmuştu.

Peki neden İsrail bile bile bir Amerikan gemisini vurmuş ve Amerikan hükümeti bu saldırıya karşı Yahudi Devleti'ne "canınız sağolsun, lafı mı olur" gibisinden bir karşılık vermişti?

Bu sorunun cevabı, Amerikan yönetimi ve devlet aygıtı içindeki İsrail yanlılarının olayı kasıtlı olarak ört-bas etmiş olmalarıdır. Eski Dışişleri Bakan yardımcısı George Ball, Amerikan-İsrail ilişkilerini konu edindiği Passionate Attachment adlı kitabında bu konuya değinir. Buna göre, Amerikan Deniz Kuvvetleri, İsrail'in USS Liberty'e saldıracağını kısa bir süre önce çeşitli istihbarat kaynaklarından öğrenmiş ama buna rağmen gemiyi kurmak için hiçbir girişimde bulunulmamıştı. Ball, Beyaz Saray'ın da olaydan haberi olduğunu, fakat Başkan Johnson ve yardımcılarının, İsrail'e hiçbir uyarıda bulunmayarak yalnızca gemiye batı yönüne hareket etmesi için emir verdiklerini yazıyor.27

Amerikalı araştırmacı yazar Eustace Mullins de olayın ilginç bir yönünü bildirir: Amerika'nın Tel-Aviv'deki Elçiliğinde görevli olan bir CIA yetkilisi, 7 Haziran 1967 günü McLean VA'deki CIA merkezine İsraillilerin USS Liberty'i batıracaklarına dair kesin bir istihbarat aldığını bildirmiş ama CIA buna rağmen aynı Deniz Kuvvetleri gibi gemiye herhangi bir uyarıda bulunmamıştır. Mullins, olayın asıl organizatörünün Başkan Johnson olduğunu söyler ve saldırının olduğu sıralarda Başkan'ın Beyaz Saray'da Mathilde ve Arthur Krim ile birlikte oluşuna dikkat çeker. Bu iki isim, Mullins'in yazdığına göre, Başkan'ın İsrail'le bağlantısını sağlayanların başında gelmektedir. Mathilde Krim, 1940'lı yıllarda, Menahem Begin'in liderliğini yaptığı Siyonist terör örgütü Irgun'un saflarında çarpışmış eski bir militandır.28

Kısacası, İsrail, bir Amerikan gemisini pürüz çıkarmaması için vurmuş, Amerikan Başkanı, Başkan'ın yardımcıları ve Deniz Kuvvetleri ile CIA'daki bazı üst düzey görevliler, buna ses çıkarmamış, hatta Yahudi Devleti'nin öne sürdüğü "yanlışlıkla oldu" mazeretini kabul etmişlerdir. Bu, Başkan Johnson'ın İsrail'e olan sadakatinin Johnson, Kennedy'nin sadakatsizliği nedeniyle vurulmuş olmasından hayli etkilenmiş görünmektedir ve genel olarak da İsrail'in Amerika üzerindeki denetiminin ne denli güçlü olduğunu ortaya koymaktadır.

Olaydan 17 yıl sonra Amerikan donanmasından emekli denizci James M. Ennes Jr., olayın içyüzünü ortaya koyan Assault on the Liberty (Liberty'e Saldırı) adlı bir kitap yazmış, ancak Yahudi lobisinin açtığı büyük bir yıpratma ve saldırı kampanyasına maruz kalmıştır.

Noam Chomsky, USS Liberty olayını ve İsrail'in 1950'lerde Mısır'daki Amerikan misyonlarına gerçekleştirdiği provokasyon saldırıları birlikte yorumlayarak şöyle diyor:

İsrailli teröristlerin Mısır'daki ABD kuruluşlarına ve diğer kamu kurumlarına yönelik saldırıları (Lavon Davası) ile, bandırası konusunda yanılması olanaksız USS Liberty adındaki ABD gemisine, roketlerle, uçaklarla, napalm bombalarıyla yapılan, ardında 34 ölü, 75 yaralı bırakan, önceden planlandığı açık ve kesin olan saldırı, 'Amerikan Deniz Kuvvetleri'nin 'barış zamanı' başına gelen en büyük uluslararası kaza. Her iki durumda da basın ve bilim çevreleri ya sessiz kaldılar ya da kıvırtmalara başvurdular. İkisi de, ne o an ne de sonradan, hazin bir terör ve şiddet vakası olarak tarihe geçti... Liberty'e yapılan saldırı sadece aşağı yukarı bütün basından değil, yüksek rütbeli şahısların resmi raporda olayın örtbas edildiğine dair hiç şüpheleri olmasa da, Amerikan Deniz Kuvvetleri Soruşturma komisyonu ile ABD yönetiminden de yakasını sıyırdı... ABD kuruluşlarına terörist saldırılarda bulunacak ya da bir ABD gemisine saldırarak 100 kadar insanı öldürecek ya da yaralayacak, sonra da cezasız bırakılacak, hatta bunca zamandır hakkında tek bir eleştiride bulunulmayacak bir ülke daha var mı acaba? 29

Liberty olayı, Johnson yönetiminin İsrail'e olan sadakatinin bir örneğidir. Johnson'dan sonra Beyaz Saray'a oturan kişi, Richard M. Nixon'dır. Nixon döneminin İsrail dosyası ise oldukça ilginç ve farklı bir görüntü çizmektedir.

Watergate'in Anlatılmamış Hikayesi

Nixon’ın birinci döneminde Dışişleri Bakanı William Rogers (solda) İsrail’i rahatsız eden bir Ortadoğu palın hazırlamıştı. İsrail’in yönetimdeki temsilcisi olan Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger (sağda) ise bu planı uygulatmamak için elinden geleni yaptı. Sonuçta kazanan Kissinger oldu v Rogers tasfiye edildi. Ancak Kissinger ve diğer İsrail taraftarları, bununla kalmayacak, İsrail’i rahatsız etmeye başlayan Başbakan Nixon’ı da kara listeye alacaklardı.

Amerikan yakın tarihindeki sansasyonel olayların başında kuşkusuz Başkan Richard Nixon'ı istifa etmeye götüren Watergate skandalı gelir. Skandal, özet olarak, 1972 seçimleri sırasında Cumhuriyetçi Parti'nin rakip Demokrat Parti'nin Watergate'teki merkezini gizlice dinlemesi ve bunun ortaya çıkmasıdır. Başkan Nixon, uzun süre kendisinin bu olaydan haberdar olmadığını öne sürmüş ama Watergate olayının patlak vermesinden 26 ay sonra istifa etmek zorunda kalmıştır.

Watergate özet olarak budur, ancak skandalın bir de anlatılmamış hikayesi vardır. Ve bu hikayenin merkezinde çok önemli bir güç, yani İsrail lobisi ve çok önemli isim, İsrail lobisinin kıdemli temsilcisi Henry Kissinger yer almaktadır.

Amerikalı Ortadoğu uzmanı Richard Curtiss, editörü olduğu Washington Report on Middle East Affairs dergisinde Watergate'e uzanan yolun bulanık görüntüsünü aydınlatan bir makale yazmıştı.30 Curtiss'e göre, olayın kökeni Nixon'ın 1968-1972 arasındaki ilk dönemine dayanıyordu. 1968 seçimlerinde Nixon Demokrat rakibi Lyndon B. Johnson'ı, yani o ana kadar Amerikan tarihindeki en İsrail-yanlısı Başkan'ı yenerek Beyaz Saray'a oturmuştu. O sıralarda dış politika konularının en önemlisi Ortadoğu idi. İsrail 1967'deki Altı Gün Savaşı'nda çok büyük bir Arap toprağı işgal etmişti ve Birleşmiş Milletler'in ünlü 242 sayılı kararına rağmen bu topraklardan çekilmeye de hiçbir şekilde yanaşmıyordu. Amerika Johnson yönetimi sırasında İsrail'in bu mütecaviz tutumunu kayıtsız şartsız desteklemiş ve Yahudi Devleti'ni, işgal ettiği topraklardan geri çekilmemesi için cesaretlendirmişti. Şimdi gözler Nixon yönetimindeydi. Yahudi oylarına rağmen Beyaz Saray'a oturan Başkan Yahudilerin büyük çoğunluğu oylarını kadim dostları Johnson'a hediye etmişlerdi acaba Yahudilere verilen haksız desteği kesecek miydi?

Nixon bu konuda kesin bir tavır koymadı. Ancak kurduğu hükümette bu konuda iki ayrı kanat oluşuverdi. Bir taraf, Nixon'ın Dışişleri Bakanlığı görevine getirdiği William D. Rogers tarafından temsil ediliyordu. Eskiden Eisenhower yönetiminde çalışmış olan Rogers, Amerika'nın Ortadoğu'da tarafsız bir politika izlemesini ve İsrail'i işgal ettiği topraklardan çekilmeye zorlamasını savunuyordu. Ancak yönetimde bir de karşı taraftan önemli bir temsilci vardı. Bu kişi, uzun süredir Nelson D. Rockefeller'ın "sağ kolu" durumunda olan bir Harvard profesörüydü: Henry A. Kissinger. Bir Alman Yahudisi olan Kissinger, bir gizli-Yahudi olan Rockefeller'ın desteği sayesinde yükselmiş, CFR'ye üye olmuş ve iyi bir siyaset bilimci olarak ün yapmıştı. Nixon, biraz da Yahudi lobisini memnun edebilmek amacıyla, Kissinger'a Ulusal Güvenlik Danışmanlığı görevini teklif etti. Richard Curtiss, bu teklifi, Ortadoğu'daki muhtemel bir barışın suya düştüğü an olarak nitelendiriyor.

Kısa süre içinde yönetimdeki kutuplaşma ortaya çıktı. Nixon, Kissinger'ı elinden geldiğince Ortadoğu konusundan uzak tutmak istiyordu. "Henry, kendisi de bir Yahudi olduğu için, bu konuda Arap liderlerin güvenini kazanamayabilir" diyordu.31 Oysa bu arada Rogers Ortadoğu hakkında İsrail'i ve dolayısıyla Lobiyi hiç memnun etmeyecek bazı girişimlere başlamıştı. Kısa süre sonra Rogers'ın kafasındaki hesaplar, "Rogers Planı" olarak adlandırılmaya başladı. İsrail sürekli olarak bu Rogers Planı'nın tehlikesinden söz ediyordu. Lobi de ayağa kalkmıştı.

Ancak bu ortamda Kissinger sahneye çıktı ve Rogers Planı'nı baltalamaya başladı. İlk yaptığı iş, Lobi liderleri ve İsrail'i destekleyen çeşitli çevrelerin temsilcileriyle bir toplantı yapıp strateji belirlemek oldu. "Başkan'a değil, Dışişleri'ne (yani Rogers'a) yüklenmek gerek" diyordu. Nitekim Kissinger kısa bir süre sonra Rogers'a "yüklenmeye" başladı. Gazetelere Rogers hakkında olumsuz demeçler veriyordu. Bu amaçla yalan söylemekten bile kaçınmadı: Bir keresinde Rogers'ın önemli bir metni Başkan'a sormadan imzaladığını ve bunun bir skandal olduğunu söylemişti. Oysa bu doğru değildi.32

Kissinger Rogers Planı'nı uygulamaya sokmamak için büyük çaba harcadı. Sürekli Nixon'a bu konuda telkinde bulunuyor ve eğer Planı onaylarsa bir sonraki seçimde Yahudi lobisini tamamen karşısına alacağını ve bu durumda da seçimi kaybetmeye mahkum olacağı uyarısını ya da tehdidini tekrarlıyordu. Kissinger'ın teklifi ise İsrail'i kayıtsız şartsız desteklemekti. Bunun "Amerikan çıkarları" için en iyi yol olduğunu savunuyordu. Kissinger'ın etkisi sonucunda Nixon Rogers Planı'nı desteklemekten vazgeçti. 17 Aralık 1971'de İsrail Başbakanı Golda Meir'e bu konuda garanti vermiş ve Rogers Planı'nı tüm yönleriyle desteklemediğini söylemişti. Bir ay sonra, Başkan aynı garantiyi Amerikalı Yahudi liderlere de verdi. Kissinger daha sonraki aylarda da Rogers Planı'nı baltalamayı sürdürdü. Amerikan dış politikası, büyük ölçüde Kissinger'ın gayretleriyle ilgi alanını Ortadoğu'dan Çin'e ve Vietnam'a taşıdı. Ortadoğu'da ise statüko, yani İsrail işgali korunuyordu. Richard Curtiss, "Kissinger, Ortadoğu'daki yaranın kanamaya devam etmesini istiyordu, öyle de oldu" diyor.33

Kissinger, İsrail'i kollamak için uğraşırken, bir yandan da İsrail'in büyük müttefiki durumundaki ırkçı Güney Afrika rejimine destek olmuştu. Apartheid rejimine siyasi destek verirken, "Beyazlar Güney Afrika'da kalmak ve burayı ebedi olarak yönetmek için gelmişlerdir" diyordu.

1972 seçimleriyle birlikte kabinede önemli bir değişiklik oldu: Rogers Dışişleri Bakanlığından alındı ve yerine Kissinger atandı. Ancak Kissinger'ın Ulusal Güvenlik Danışmanlığı sıfatı da hala korunuyordu. Bu, Amerikan tarihinde örneğine rastlanmamış bir durumdu; dış politika hakkında en çok söz sahibi olan iki koltuk da aynı kişiye bırakılıyordu. Kissinger, artık Amerika'yı İsrail'e yardım etmek için istediği gibi kullanabilirdi. Yıllar sonra Menahem Begin, bu olay hakkında, "Dr. Henry Kissinger'ın Amerikan Dışişleri Bakanı olması, Birleşmiş Milletler'in İsrail'in kuruluşuna karar vermesi kadar önemli bir olaydır" diyecekti.34

Kissinger Dışişleri Bakanı olduğu dönemde yalnızca dış politikada değil, iç politikada da büyük icraatlar gerçekleştirmişti. Amerikalı yazar Eustace Mullins, bu konuya değinerek Kissinger'ın "hükümet kademelerine çok sayıda gönüllü Siyonisti atadığına" dikkat çekiyor. Mullins'in yazdığına göre, Kissinger, Yahudi lobisinin önde gelen kuruluşlarından biri olan ADL'ye de büyük destek vermiş, bu saldırgan ve kirli örgütün ADL'yi ilerleyen sayfalarda konu edineceğiz ve diğer çeşitli aktif Yahudi örgütlerinin vergiden muaf olmalarını ve benzeri pek çok yasal hak kazanmalarını sağlamıştı. ADL de 1982 yılında Kissinger'ı "yılın adamı" seçti.35

Kissinger, dış politikada da kuşkusuz tam bir İsrail yanlısı çizgi izleyecekti. Ancak bu kez bir başka sorun vardı ortada. Rogers gitmişti belki, ancak bu sefer de Nixon Ortadoğu'da adil bir barış kurmaya niyetliydi. Başkan, 1972 seçimlerini kaybetmemek için Kissinger'ın tavsiyesine uymuş ve İsrail'le çatışmaya girmemişti. Yine Kissinger'ın isteği üzerine ilk başkanlık dönemi boyunca İsrail'e yapılan büyük silah yardımlarını da onaylamıştı. Ancak şimdi ipleri eline almak ve Ortadoğu'da dengeli bir politika izlemek istiyordu. Başkan, Curtiss'in deyimiyle İsraillilere dönüp "sizi 4 yıl boyunca tepeden tırnağa silahlandırdık, artık güvendesiniz, öyleyse barış yapın" demeye hazırlanıyordu. Curtiss, tüm dokümanların Nixon'ın hedefinin bu olduğunu gösterdiğini söylüyor.

Bu sıralarda Kissinger ve Nixon arasında bazı sürtüşmeler başladı doğal olarak. Nixon, Kissinger'ın eline tutuşturduğu bazı İsrail yanlısı kararları imzalamamıştı. Ayrıca, Kissinger'ın Years of Upheaval adlı anılarında yazdığı üzere, Nixon bundan sonra İsrail'i kayıtsız şartsız desteklememeleri gerektiği konusunda bazı yorumlar da yapmıştı. Başkan, bunları Kissinger'a iyi niyetle söylüyor, onun bakış açısını değiştirmeye çalışıyordu belki ama hata ediyordu. Kissinger çoktan Nixon'ın yoldan çıkmaya başladığını farketmiş ve bir önlem alması gerektiğine karar vermişti. Lobi de, doğal olarak, aynı şeyi düşünüyordu. Richard Curtiss, "tüm İsrail yanlıları, eğer Nixon bir dönem daha görevde kalırsa, İsrail'i işgal ettiği topraklardan çekilmeye zorlayacağına emindiler" diyor.

İşte tam bu sıralar Watergate skandalı alevlendi. Aslında olay seçimlerden kısa bir süre önce patlak vermiş, birilerinin Demokratların Watergate'teki merkezine gizlice girdiği ortaya çıkmıştı. Uzun süre olayın üzerine gidilmedi. Fakat bir süre sonra Washington Post'tan iki muhabir, Bob Woodward ve Carl Bernstein, Watergate'i kurcalamaya başladılar. İlk ortaya çıkan, Demokratların merkezine girenlerin, Cumhuriyetçilerin adamı olduğuydu. Bu durumda tüm parti zan altına girmiş oluyordu. Nixon olaydan haberi olmadığını söyledi ve çok uzun süre de bu konuda ısrar ederek görevini sürdürdü. Ancak Washington Post muhabirleri kararlıydılar. Zaman içinde Cumhuriyetçi Parti'den pek çok yöneticiyi olayla ilişkilendirdiler ve bunların hepsi istifa etmek zorunda kaldı. En son ipin ucu Nixon'a kadar geldi ve Başkan, olaydan haberdar olmadığını ısrarla vurgulamasına rağmen ki bugün de pek çok kişi böyle düşünmektedir siyasi sorumluluk nedeniyle istifa etmek zorunda kaldı. Amerikan tarihinde ilk kez bir Başkan istifa etmişti.

Peki Watergate ile Lobinin ne gibi bir ilgisi vardı? Öncelikle bir noktayı göz önünde bulundurmak gerekir: Watergate skandalını yaratanlar, Nixon'a karşı bir kasıt içindeydiler. Çünkü Başkan olayın içinde olmadığı halde onu öyle gibi göstermek için çok uğraştılar. Olayın peşini çok uzun süre bırakmamaları ve Başkan'ı indirene kadar ısrar etmeleri bunun göstergesidir.

Watergate skandalınıortaya çıkaran Washington Post muhabirleri: Carl Bernstein (solda) ve Bob Woodward.

Peki kimdi Nixon'ın düşmanları? Richard Curtiss'in de dediği gibi Nixon "düşmanları"nın genellikle onun Vietnam politikasına karşı çıkan liberaller olduğu düşünülür. Oysa Başkan'ın daha belirgin ve daha da güçlü bir düşmanı daha vardı; Lobi. Başkan da bunun farkındaydı. Verdiği bir direktif bunu açıkça göstermektedir: 1972 seçimlerinden kısa bir süre önce İşçi İstatistikleri Bürosu (Bureau of Labor Statistics) Nixon'ın oylarını azaltabilecek denli kötü rakamlar açıklamıştı. Bu rakamlar, ekonominin gerçekte kötüye gittiğinin bir göstergesi olarak Nixon'a karşı basın tarafından kullanıldı. Bunun ardından, Başkan, Beyaz Saray'daki danışmanlarından Fred Malek'ten istatistikleri hazırlayanların kaç tanesinin Yahudi olduğunu bulmasını istemişti.36 Bu, Başkan'ın etrafındaki tehlikeyi sezinlediğini gösteren önemli bir işaretti. Nixon, anılarında, Başkanlığı sırasında Yahudi lobisi ile yaşadığı sorunu, onlara karşı koyuşunu ve sonunda mağlup oluşunu şöyle anlatır:

Karşılaştığım en büyük sorunlardan biri, Amerikan Yahudi toplumunda son derece yaygın olan son derece katı ve dar görüşlü İsrail-yanlısı bakış açısıydı. Bu bakış açısı, Kongre'yi, medyayı ve entellektüel ve kültürel çevreleri de sarmış durumdaydı. II. Dünya Savaşı'nı izleyen çeyrek yüzyılda bu bakış açısı o denli yaygın olmuştur ki, pek çok insan, İsrail-yanlısı olmamayı, anti-İsrail, hatta antisemit olmak olarak algılamıştır. Onlara durumun böyle olmadığını anlatmaya çalıştım ama başaramadım...37

Başkan gerçekten de başaramadı. Lobi, medyadaki uzantılarını kullanarak Watergate'e hazine bulmuş gibi sarıldı. Olayı takib eden İki Washington Post muhabirinden (Bob Woodward ve Carl Bernstein) biri, Bernstein, Yahudiydi. Ayrıca bu iki muhabiri teşvik eden ve ilk başlarda hiçbir şeye benzemeyen hikayelerini ısrarla büyük manşetlerle yayınlayan Washington Post editörü Howard Simon da Yahudiydi. Zaten Washington Post, aynı diğer medya devi New York Times gibi Yahudi sermayeliydi ve "Yahudi gazetesi" olarak bilinirdi.

8 Ağustos 1974, Nixon istifasını açıklıyor.

Olayın içindeki en önemli kişi ise takma adı "Derin Gırtlak" (Deep Throat) olan bilinmeyen adamdı. Bu adam Beyaz Saray'dan üst düzey bir görevliydi ve olayın başından itibaren Washington Post muhabirlerine gizlice bilgi sızdırdı. Woodward ve Bernstein, bilgi kaynaklarını açıklamamaya söz verdiklerini söyleyerek "Deep Throat"un kim olduğunu asla açıklamadılar. Watergate skandalının gerçek mimarı olan bu kişinin kimliği hep gizli kaldı.

Ancak bugün bazı Amerikalı araştırmacı ve yazarlar "Deep Throat'un kim olduğu konusunda önemli bir tahminde bulunuyorlar. Başkan'a çok yakın olan, onun herşeyini bilen ama onu düşürmek isteyen bu kişinin Henry Kissinger olduğuna dair önemli göstergeler var. Amerikalı yazar Seymour M. Hersh, The Price of Power: Kissinger in the Nixon White House adlı kitabında bu konudaki delillere dayanarak Watergate'in Kissinger tarafından tezgahlandığını ve Deep Throat'un da Kissinger olduğunu öne sürer. İngiliz gazeteci Patrick Seale da Hafız Esad'ı konu edinen Asad of Syria adlı kitabında aynı tezi doğrular.

Bunlara dayanarak, Watergate'in, Lobi tarafından gerçekleştirilen ikinci önemli siyasi darbe olduğunu söyleyebiliriz (birincisi Kennedy suikastiydi). Nixon'ın istifasının ardından pek renkli ve etkili bir kişiliği olmayan Başkan yardımcısı Gerald Ford Beyaz Saray'a oturdu. Dış politikanın, özellikle de Ortadoğu politikasının kontrolü ise tamamen Kissinger'ın eline geçti. Richard Curtiss'in dediği gibi "eğer Nixon bir dönem daha iktidarda kalsaydı, İsrail'i işgal ettiği topraklardan çekilmeye zorlayacak, kendi Ortadoğu politikasını uygulayacaktı, Kissinger'ınkini değil... Ama Nixon'ın Beyaz Saray'dan ayrılmasıyla birlikte, Ortadoğu barışı hayalleri de suya düştü." Yine Curtiss'in dediği gibi eğer Nixon'ın hedeflediği Ortadoğu politikası uygulansaydı, ne Lübnan iş savaşı ne de İsrail'in Lübnan işgali yaşanırdı. Ama Kissinger, Amerikan politikasını İsrail'i kayıtsız şartsız destekleme mantığı üzerine inşa etti. Sonraki hükümetler de aynı politikayı Lobinin de baskıları sayesinde değiştirmeden sürdürdüler.

Kissinger da Rothschildlar'ın yakın akrabası olan Lord Carrington'la birlikte kurduğu lobi şirketi Kissinger Associates aracılığıyla Amerikan politikasına yön vermeyi sürdürdü. Kissinger'ın; Lawrence Eagleburger, Brent Scowcroft, Alexander Haig, Oliver North gibi öğrencileri, Beyaz Saray'da İsrail yanlısı çizgiyi korudular. Bu nedenle Noam Chomsky, Kissinger'ı "Amerikan dış politikasını 'Büyük İsrail' hedefine göre uyarlayan kişi" olarak tarif eder. Amerikalı Yahudi gazeteci Wolf Blitzer, Kissinger'ın ilerleyen yıllarda da "öğrencileri" sayesinde Amerikan politikasını İsrail'e endekslemeyi sürdürdüğünü şöyle anlatır:

Bugün, Kissinger artık hükümette olmayabilir ama iyi yerleştirilmiş Amerikalı, İsrailli ve Arap uzmanlar sayesinde Amerika'nın Ortadoğu politikasına, onun hala perde arkasından yön veriyor olması gerçekten etkileyicidir. Kissinger'ın özel tavsiyeleri Reagan hükümetinde de hakim ve baskın düşünce halini almıştır.38

Beyaz Saray'ın Sonraki Sakinleri: Carter ve Reagan

1976 seçimlerinde Demokratlar, insan hakları, siyasi ahlak gibi konularda duyarlı olduğu izlenimi veren Jimmy Carter'ı Başkan adayı yaptılar. Carter, Watergate nedeniyle büyük oy kaybına uğramış Cumhuriyetçiler'e karşı kolay bir zafer elde etti. Kissinger'ın Washington'daki resmi görevi sona ermişti; ama pek bir şey farketmedi. 1970'li ve 1980'li yıllarda, Lobinin gücü, Findley'in vurguladığı gibi zirveye ulaştı. Artık hiçbir Başkan Lobiye karşı gelmeye cesaret edemiyordu. Carter yalnızca bir defa, o da son derece önemsiz bir konuda, Lobiye karşı çıkmış ve gereken dersi almıştı.

Carter yönetimi, zaten başından beri Yahudi sermayesiyle çok yakın ilişki halindeydi. İlişki, David Rockefeller tarafından kurulan ekonomik lobi örgütü Trilateral Komisyonu'ndan kaynaklanıyordu (Trilateral için bkz. 6. bölüm). Rockefeller, Trilateral'in başına ünlü bir siyaset bilimci, ekonomist ve Polonya kökenli bir Yahudi olan Zbigniew Brzezinski'yi getirmişti. Ve yine Rockefeller, aynı 1968'de Kissinger'ı Nixon yönetimine sokup Ulusal Güvenlik Danışmanı yaptığı gibi Brzezinski'yi Carter'ın Ulusal Güvenlik Danışmanı yaptı. Bu arada Carter'ın Dışişleri Bakanı yapmayı düşündüğü George Ball da İsrail aleyhindeki bir iki demeci yüzünden şansını yitirdi ve bu koltuğa da İsrail'e karşı istenen ölçülerde bir sadakate sahip olan CFR üyesi Cyrus Vance oturdu. Zaten Carter hükümetinde Trilateral'den çok kimse vardı. En önemlileri şöyle sıralanabilir:

- Walter F. Mondale, Başkan Yardımcısı- Zbigniew Brzezinski, Ulusal Güvenlik Danışmanı- Cyrus Vance, Dışişleri Bakanı- Warren Christopher, Dışişleri Bakan Yardımcısı- Lucy Wilson Benson, Dışişleri Bakan Yardımcısı- Harold Brown, Savunma Bakanı- W. Michael Blumenthal, Hazine Bakanı- John Sawhill, Federal Enerji Direktörü- Robert Duncan, Enerji Bakanı- Andrew Young, BM'de Amerikan Temsilcisi

Carter, kabinesinin bazı önemli mevkilerine de (az ilerde değineceğimiz) Siyonist örgüt B'nai B'rith üyelerini getirmişti; Harold Brown, Michel Blumenthal, CIA şefi James Schlesinger... Ayrıca iç politika danışmanlarından Robert Lipschutz da B'nai B'rith'in başkanlığını yapıyordu. Edward Sanders ise Carter'ın özel danışmanlığını yapabilmek için AIPAC başkanlığını terketmişti.

Dolayısıyla Carter yönetiminin İsrail'i rahatsız edecek bir tavır izlemesi düşünülemezdi. Öyle de oldu. Hatta Carter yönetimi, İsrail'in ilk sözde barış"ı ya da "geçici ateşkesi" olan Camp David'in mimarı oldu (Camp David için bkz. 8. bölüm). Amerika, Camp David'le birlikte yalnızca İsrail'e inanılmaz boyutlarda para yardımı yapacağını değil, aynı zamanda İsrail'e boyun eğecek olan Arap ülkelerine de tatmin edici rüşvetler verebileceğini gösteriyordu. Camp David'i imzalayarak İsrail'e karşı sürdürdüğü 30 yıllık savaş halinden çıkan Mısır, bu nedenle dünyada İsrail'den sonra en çok Amerikan yardımı alan ülkedir.

Carter yönetiminin Tahran'daki Amerikan rehinelerini kurtarmakta gösterdiği başarısızlık, 1980 seçimlerini Cumhuriyetçilerin adayı Ronald Reagan'a kazandırdı. Reagan döneminde İsrail'e yapılan yardımlar ise daha öncekilerle kıyaslanamayacak kadar büyük oranlara ulaştı.

Reagan'ın İsrail'e bu denli büyük silah yardımları yollamasının nedeni, Lobinin baskısı değildi. Aksine, Başkan, Kongre'yi İsrail yanlısı kararlarına ikna edebilmek için AIPAC'le işbirliği bile yapmıştı (çoğu kez bunun tersi olur; AIPAC Kongre'yi Başkan'a karşı kullanır). Reagan, Yahudi Devleti'ne çok daha farklı bir nedenden dolayı destek oluyordu: Başkan, aynı Amerika'yı kuran Püritenler gibi bugünkü İsrail Devleti'nin Eski Ahit'te sözü edilen İsrailoğulları'nın temsilcisi sayıldığına, bugünkü Yahudilerin "seçilmiş halk" olduğuna ve Mesih'in gelişiyle birlikte yeniden dünyaya egemen olacaklarına inanıyordu. Ancak bu egemenliğin kurulması için öncelikle bir Armagedon (Mesih'in gelişinin ardından İsrailoğulları ile düşmanları arasında geçeceğine inanılan büyük savaş) yaşanması gerekiyordu. Ve Reagan, ABD Başkan'ı, ciddi ciddi, İsrail'i bu Armagedon için silahlandırma misyonunu üstlendiğini düşünüyordu. İlerleyen sayfalarda yalnızca Reagan'ı değil, yaklaşık 50 milyon Amerikalıyı etki altına alan bu yeni-Püritenliğe (Evanjelizm) ayrıntılı olarak değineceğiz.

George Bush'un Yanlışları ve Mossad'ın 'Bush Suikasti' Planı

Reagan'ın iki dönem süren iktidarının ardından yine Cumhuriyetçilerin adayı olarak Beyaz Saraya oturan George Bush'un Lobiyle olan ilişkisi ise biraz farklı oldu. İlk başta, Lobi Bush'a gayet olumlu bakıyordu. Reagan'ın Başkan yardımcılığını yaptığı dönem boyunca hiçbir olumsuz hareketine rastlamadıkları bu eski CIA şefinin, İsrail'e kayıtsız şartsız destek olacağını düşünüyorlardı. İlk başlarda öyle de oldu. Bush, Lobinin gözüne girmek için Siyonizmi ırkçılık sayan 1975 tarihli Birleşmiş Milletler kararının değişmesine ön-ayak oldu. Bu konuda yaptığı konuşmada "Siyonizmi ırkçılıkla birleştiren Birleşmiş Milletler kararı bir an önce geri alınmalıdır... Her ulusun doğal hakkı olan milliyetçiliği İsrail'den esirgenmemelidir" demişti. Körfez Savaşı sırasında da İsrail ve Lobi Bush'tan çok memnun kaldılar. Başkan, savaşı tam Kissinger'ın gösterdiği biçimde, yani İsrail hesaplarına uygun olarak yürütmüştü (Körfez Savaşı için bkz. 9. bölüm).

Körfez Savaşı'nın ardından Washington'daki hemen herkes Bush'un bir sonraki seçimi kanacağına kesin gözüyle bakıyordu. Çünkü Başkan, kazandığı askeri başarıdan dolayı büyük kamuoyu desteği kazanmıştı ve Lobi de onu destekliyordu. Ama her şey çok kısa bir süre içinde değişti.

Sorun, ilk olarak ekonomik sıkıntıdan doğdu. Amerikan ekonomisi kötüye gidiyordu ve bu da seçmenleri Bush yönetimi hakkında olumsuz düşünmeye yöneltiyordu. Körfez Savaşı'nın büyüsü kısa sürede geçti ve asıl olarak eline geçen paraya bakan sokaktaki Amerikalı, Bush'un aleyhine dönmeye başladı.Ve tam da bu sırada gerçek sorun ortaya çıktı: İsrail'deki Yitzhak Şamir hükümeti, işgal altındaki Batı Şeria'da yeni Yahudi yerleşim bölgeleri inşa etmek için Amerika'dan 10 milyar dolar yardım istediğini açıkladı. Bush bu parayı verebilir ve seçimde Lobinin desteğini kazanabilirdi. Ama parayı verdiğinde ekonomi iyice kötüye gidecekti. Bu nedenle Başkan, İsrail'e hayır demeye karar verdi. Parayı vermediğinde ekonomiyi toparlayabileceğini, hem de bu tavrı nedeniyle Amerikan seçmeninden olumlu puan alacağını düşünmüştü.

Ama yanılmıştı. Amerikan seçmeni, Bush'un İsrail'e para vermeyerek kendileri açısından iyi bir karar aldığını seçimlere kadar unuttular. Ama Lobi, Bush'un hatasını unutmadı. Tüm Yahudi örgütleri, Yahudi kontrollü medya ve İsrail sempatizanları, Bush aleyhinde ateşli bir kampanya başlattılar. İsrail'de Bush'u firavun giysileri içinde gösteren afişler çizilmiş ve altına "Firavunların üstesinden geldik, Bush'un da üstesinden geleceğiz" cümlesi yazılmıştı.

Aslında İsrail'in Bush'a olan nefreti, yalnızca aleyhinde propaganda yapmakla kalmamış, Yahudi Devleti'nin gizli servisi, Başkan'ı öldürmeyi de planlamıştı. Eski Mossad ajanı Victor Ostrovsky, çok ses getiren By Way of Deception'dan sonra yazdığı The Other Side of Deception'da, Mossad'ın düzenlediği "Bush suikasti" planını anlatıyor.39 Ostrovsky'nin yazdığına göre, İsrail, Mossad ve Lobi Bush'u bir numaralı düşman olarak belirledikleri sıralarda, Başkan yardımcısı Dan Quayle'ye olan sempatilerini koruyorlardı. Çünkü Quayle, Bush'un İsrail'e yönelik son tutumunu desteklemediğini açıkça belli ediyordu. Sicili de Bush'a göre daha temizdi; her zaman İsrail'e olan bağlılığını ifade etmiş ve kanıtlamıştı. Ostrovsky, Başkan ve yardımcısı arasındaki bu ilginç farkın, ilginç bir şekilde gelenekselleşmiş bir durum olduğuna, daha önce de İsrail'le çatışan Başkanların yanından İsrail'e sürekli göz kırpan Başkan Yardımcılarının hep varolduğuna dikkat çekiyor. Eski ajan, bu konuda Eisenhower dönemini, Kennedy-Johnson ve Nixon-Ford yönetimlerini örnek veriyor. Bu ilginç durumun tek mantıklı açıklaması ise Başkanlık koltuğunda oturan kişinin İsrail'e hayır demeyi göze alabilirken, bir sonraki dönemde Lobinin desteğiyle Başkan olmayı uman Başkan Yardımcısının siyasi kariyerini düşünüyor olması...

Önceki sayfalarda aynı konuya dikkat çekmiş ve İsrail ve onun Amerikalı uzantılarının önce Kennedy'den kurtulup yerine Başkan Yardımcısı Johnson'ı geçirdiklerine sonra da Nixon'ı Watergate'le düşürüp yerine İsrail'e yakın ve politikayı Kissinger'a teslim etmeye razı olan Ford'u oturttuklarına değinmiştik. Şimdi Bush-Quayle ikilisinde de aynı durum sözkonusuydu ve İsrailliler daha önce Kennedy'e uyguladıkları planı, "Başkan'ı vur, yardımcısını getir" formülünü uygulamaya karar vermişlerdi.

Ostrovsky'nin yazdığına göre, Bush suikasti, 1991'de Madrid'de yapılan Arap-İsrail barış görüşmeleri sırasında gerçekleştirilecekti. O sıralar görüşmelerin yapılacağı Madrid Sarayı dünyanın en iyi korunan yeri sayılırdı; Madrid polisi olağanüstü güvenlik önlemleri almış, ayrıca konferansa katılan liderler de kendi güvenlik servisleri tarafından koruma altına alınmıştı. Kimse, bu güvenlik önlemlerini aşıp, hem İspanyol polisi, hem de CIA tarafından korunan Bush'u vurmayı başaramazdı. Ancak Ostrovsky'nin belirttiği gibi Mossad, konferansın güvenlik sisteminin sorumluluğunu İspanyol servisleriyle ortak olarak üstlenmişti ve doğal olarak alınan güvenlik önlemlerinin detaylı bir planına sahipti. Mossad yönetimi, Bush'u öldürmek için ne yapılması gerektiğini de hesaplamıştı. Bu iş için Mossad içinde özel bir "Kidon grubu" (infaz timi) görevlendirilmiş ve bunlar da üç Mossad işbirlikçisi profesyonel Filistinli'yi bu iş için ayarlamışlardı. Suikasti, Mossad'ın hazırladığı plana göre bu üç Filistinli Ostrovsky adlarını Beijdun Salameh, Mohammed Hussein ve Hussein Shahin olarak veriyor yapacak ve suç da Filistin örgütlerinin en radikallerinden olan Ebu Nidal fraksiyonu üzerine atılacaktı. Mossad, sözkonusu üç militanın Bush'a yaklaşmasını sağlayacak, suikastin ardından da Bush'u koruyamadıkları için üzgün olduklarını ama zaten kendilerinin birinci görevlerinin bu olmadığını açıklayacaklardı.

Ancak Ostrovsky'nin yazdığına göre, bu plan, gerçekleşmesi hesaplanan günden kısa bir süre önce, Mossad içindeki bazı ılımlı elementler tarafından medyaya sızdırıldı. Jack Anderson ve Jane Hunter gibi Ortadoğu konusunda uzman sayılacak gazeteciler, bu planı köşelerinde yazdılar. Bunun üzerine de Mossad suikastten vazgeçti. Amerika, ikinci bir Kennedy vakasının eşiğinden dönmüştü.

Ancak İsrail yine de kısa bir süre sonra Bush'tan kurtuldu; öldürerek değil ama daha "demokratik" bir yoldan... 1992 seçimlerinde tüm Yahudi örgütleri, tüm İsrail sempatizanı medya, Bush aleyhinde yoğun bir kampanya izlerken, Bush'un rakibine de büyük destek verdiler. Başkan seçildiğinde İsrail'in çıkarlarını korumak için herşeyi yapacağına söz veren Clinton, seçimleri kazandı, Beyaz Saray'a oturdu ve Amerika'nın ilk "goyim-olmayan yönetimini" kurdu!...

İlerleyen sayfalarda Clinton yönetimine değineceğiz. Ancak bundan önce, İsrail'in Amerika üzerinde kurduğu diğer bazı denetim mekanizmalarına göz atmak gerekiyor.

Sistemin İçine Sızmak

Bilindiği üzere, gücün önemli bir parçasını istihbarat oluşturur. Eğer bir şey hakkında istihbarata sahipseniz, onun üzerinde gücünüz vardır. İsrail'in ABD üzerindeki gücünün önemli bir bölümü de, Yahudi Devleti'nin Amerikan sistemi içinde kurduğu inanılması güç istihbarat sistemidir.

Findley, They Dare to Speak Out'un 5. bölümüne, ABD Savunma Bakanlığı, yani Pentagon'un ne derece iyi korunan bir "gizli merkez" olduğunu anlatarak başlar. Pentagon'un birimlerinde her gün Amerika'nın en gizli sırları dolaşır. Bu yüzden yabancı hiç kimse buraya adım atamaz. Kimse özel kimlik kartı olmaksızın binalara giremez. Her yerde silahlı muhafızlar dolaşır. Bir kaleden farksız olan bu merkezde, Amerika'nın en ileri teknolojisi kullanılarak Amerika'nın en gizli bilgileri saklanmaktadır.

Ama bu bilgiler pek de o kadar güvende değillerdir. Çünkü birileri, sürekli olarak kurdukları sızıntı sistemi sayesinde bu bilgileri çalmakta ve yabancı bir ülkeye aktarmaktadırlar. Bu "birileri", tahmin edilebileceği gibi, Yahudilerdir ve gizli bilgileri götürüp verdikleri ülke de İsrail'dir. Eski bir büyükelçi, Pentagon'da İsraillilerin nasıl bir istihbarat sistemi kurduklarını şöyle anlatmaktadır:

İsrail'e buradan sızdırılan bilgi inanılmaz boyutlardadır. Eğer Savunma Bakanının bilmesini istediğim ama İsraillilerin haber almasını istemediğim bir şey varsa, Bakanla başbaşa görüşene kadar beklemek zorunda kalırım. Buradaki hayatın kuralları arasında, İsrail'den saklanması istenen bir şeyin kesinlikle yazıya dökülmemesi kuralı vardır. Hiçbir üst düzey görevli böyle bir hatayı yapmaz. Bu kişiler bu tür bir konuyu kalabalık salonlarda konuşmanın da büyük bir hata olduğunun bilincindedirler.40

Pentagon'daki bu garip atmosferin nedeni, İsraillilerin kurduğu haberalma sistemidir: Lobi, Kongre'de olduğu gibi Pentagon'da da Yahudi görevlileri, İsrail sempatizanlarını ya da parayla satın alınmış kişileri devreye sokmakta ve İsrail hesabına çalıştırmaktadır. Pentagon'daki bu tür "İsrail ajanları"nın görevi, İsrail'i ilgilendirebilecek her türlü gizli Amerikan belgesini ele geçirmek ve Yahudi Devleti'ne sızdırmaktır. Aslında çoğu kez Amerikalılar sahip oldukları istihbaratı İsraillilerle paylaşırlar. Ancak yine de bazen bazı bilgileri kendilerine saklamayı tercih ettiklerinde, İsrailliler bu tehlikeyi de bilgileri çalarak çözmektedirler. Ayrıca İsrailliler, kimi zaman doğal yoldan elde edebilecekleri bir bilgiyi de çalmayı tercih etmektedirler. Bunu bir tür güç gösterisi olarak görmektedirler çünkü.

Findley, İsraillilerin Amerikan sistemi hakkındaki istihbaratının ne ölçüde olduğunu gösteren ilginç bir olay anlatır. Buna göre, 1973'teki Yom Kippur savaşının ardından İsrailliler, Amerika'dan silah stoklarını doldurmasını isterler. O sıralar Amerikan dış politikası tamamen Kissinger'ın kontrolündedir ve dolayısıyla İsrail'in bu isteği hemen kabul edilir. Amerikalılar, İsrail'e büyük bir silah sevkiyatına başlarlar. İsraillilerin istekleri arasında çok sayıda 105 milimetrelik toplara sahip son model Amerikan tankları da vardır. Ama İsraillilerin istedikleri kadar tank, Amerikan ordusunun bile elinde yoktur. Bu nedenle Amerikalılar tank siparişinin bir kısmını 90 milimetrelik toplara sahip olan bir önceki modelle tamamlarlar. Tanklar ellerine geçtiğinde İsraillilerin ilk işi, "bize külüstürleri yollamışlar" diyerek Amerikalılara küfretmek olur. Ellerinde yeteri sayıda 90'lık tank mermisi olmadığını farkettiklerinde ise daha da sinirlenir ve Amerikalılar'dan hemen bu cephane açığının giderilmesini isterler. O sıralar Pentagon'da görev yapan Thomas Pianka olayın devamını anlatırken, "istedikleri cephaneyi bulabilmek için ordunun tüm depolarını araştırdık. Elimizden geleni yaptık ama 90'lık mermi bulamadık. Bunun üzerine özür dileyerek durumu İsraillilere bildirdik" diyor. Ancak bir iki gün sonra İsrail'den çok ilginç bir cevap gelir: "Hayır, elinizde bu mermiden var. Hawaii'deki donanma silah deposunda 15 bin tane 90'lık mermi bulunuyor." Pianka bunun üzerine hemen Hawaii'ye baktıklarını ve gerçekten de orada İsraillilerin söylediği mermilerin bulunduğunu gördüklerini söyleyerek şöyle diyor: "Bizim kendimizin bulamadığımız cephaneyi, İsrailliler bulmuşlardı." 41

Bu olay kuşkusuz ilginç bir olaydır ve İsrail'in Amerikan devlet ve ordu sistemi üzerinde şaşırtıcı bir istihbarata sahip olduğunu göstermektedir. Bu istihbaratın üzerine bir de İsraillilerin baskı mekanizması eklenince, İsrail istediği herşeyi elde eder hale gelmektedir. Findley, kitabında bir askeri uzmanının bu konuda yaptığı şu yorumu aktarır:

İsrail elçiliği şehirdeki diğer herhangi bir elçiliğe göre çok daha etkilidir. Herhangi bir gün sizin gündeminizde ne olduğunu bilirler. Dün gündemde ne vardı, onu da bilirler. Yarın ne yapacağınızı da bilirler. Ne yaptığınızı ne söylediğinizi en ince ayrıntılarıyla bilirler... İstedikleri bir şeyi alamayınca, İsrail yanlısı gazetelere durumu bildirirler. Bir süre sonra Dışişlerine ya da Savunma Bakanlığı'na bir muhabir gelir ve bir sürü soru sorar. Sorular o denli detaylıdır ki, yalnızca İsrailli görevliler tarafından gönderilmiş olabileceklerini anlarsınız. Bazen de baskı doğrudan AIPAC'ten gelir.42

Findley, her yeni üretilen Amerikan silahından ya da askeri teçhizatlardan İsraillilerin haberdar olduğunu ve bunu almak için hemen istekte bulunduklarını yazıyor. Pentagonlu yetkililer çoğu kez İsrail'in bu isteğine direnirler, çünkü üretimi yapılan silah ya da teçhizat henüz Amerikan ordusuna yetecek kadar çok üretilmemiştir. Ancak bu tür olayların hemen hepsinde, Beyaz Saray'dan gelen emir, "ne istiyorlarsa verin" olmuştur. Eski bir Dışişleri yetkilisi şöyle demektedir: "Kaç kez Amerika'nın İsrail'den sır saklamaya çalışmaktan vazgeçmesi gerektiğini söyledim. Çünkü yararı olmuyor. Bırakalım istedikleri herşeyi alsınlar. Ne zaman sır saklamaya çalışsak, geri tepiyor." 43

İsraillilerin istihbarat çalışmaları, Amerikan yetkililerini gizlice dinlemeye kadar uzanmaktadır. 1954'de ABD Büyükelçisi'nin odasına İsrailliler tarafından gizli mikrofon yerleştirildiği, iki yıl sonra aynı yöntemin Amerikan askeri ateşesine de uygulandığı ortaya çıkmıştı. Bazı yetkililer, İsraillilerin bu yöntemi daimi olarak uyguladığına emindirler. Bir Dışişleri yetkilisinin görüşleri şöyledir:

Bütün şehri dinlediklerini varsayarak hareket etmek zorundayız. İşim sırasında, son derece gizli bazı bilgilerin, bu bilgileri bilmemesi gereken insanlar tarafından konuşulduğuna çok kez rastladım. Onlara, bu bilgiyi edinmek için bizi kim dinliyor, diye sorduğumda hep kesinlikle bunu kendilerinin yapmadıklarını söylüyorlardı... Başarılarını kabul etmek zorundayız. Mossad, sisteme nasıl sızacağını çok iyi biliyor.44

Findley, kitabında Amerikan donanmasında Amiral Moorer'ın yaşadığı ilginç bir olayı da aktarır. 1973'teki Arap-İsrail savaşı sırasında, İsrail askeri ateşesi Mordecai Gur, Moorer'ın ofisine gelmiş ve havadan karaya atılan Maverick adlı yeni anti-tank füzeleriyle donanmış avcı uçakları istemiştir. Maverick yeni üretilmiş bir füzedir ve Amerikan ordusunun elinde de henüz az sayıda vardır. Ayrıca bu silahın dışarı verilebilmesi için Kongre'nin özel onayı gerekmektedir. Moorer, tüm bunları Gur'a anlattığında şu cevabı alır: "Sen uçakları bir an önce hazırla, biz Kongre'yi hallederiz." Moorer'ın söylediğine göre, Gur, gerçekten de Kongre'yi "halletmiş" ve Amerika'nın Maverick füzeleriyle donanmış tek uçak filosu kısa bir süre sonra İsrail'e yollanmıştır. Moorer, o sıralar başı Watergate'le dertte olan Başkan Nixon'ın da olaya müdahale edemediğini söyler ve ekler:

Ancak zaten şimdiye kadar İsrail'e karşı koyabilmiş bir Başkan'a rastlamadım. Her zaman istedikleri şeyi alırlar. Zaten burada neler olup bittiğini de her zaman bilirler. En son olarak hiçbir önemli bilgiyi yazıya dökmemeye karar verdim. Eğer Amerikan halkı, bu insanların bizim hükümetimiz üzerinde ne gibi bir etkiye sahip olduğunu bilseydi, silahlı bir ayaklanma başlatabilirdi. Bu ülkenin yurttaşları, neler döndüğünden habersizdirler.45

İsrail'in Amerikan devlet sistemi Kongre, Beyaz Saray, Dışişleri, Pentagon gibi üzerinde bu denli güçlü bir denetim kurmuş olması kuşkusuz son derece çarpıcı bir gerçektir. Bu bizlere, Yahudi Devleti'nin sol literatürde sıkça söylendiği gibi "Amerika'nın bekçi köpeği" olmadığını, aksine kendi bağımsız hedefleri için Amerika'yı kontrol altına almaya çalıştığını ve bunu büyük ölçüde de başardığını gösterir. Öyle ki Paul Findley, They Dare to Speak Out'un, "America's Intifada" başlıklı son bölümünde, ABD'nin İsrail egemenliğinden kurtulmak için büyük bir başkaldırı, bir "intifada" başlatması gerektiğinden söz eder.

Ancak İsrail'in Amerika üzerindeki sözkonusu egemenliği, yalnızca Amerikan devlet sistemi üzerindeki denetime dayanmamaktadır. Yahudi Devleti, Amerika içindeki uzantılarını kullanarak, Amerikan toplumunu da denetim altında tutar. Bu toplumsal kontrolün farklı araçları vardır. İlerleyen sayfalarda bunlara değineceğiz.

B'nai B'rith'in Kirli Tarihi

Amerika'daki Yahudi örgütleri arasında, B'nai B'rith özel bir yer tutar. "Ahit'in Çocukları" anlamına gelen ve yalnızca Yahudileri üye kabul eden örgüt, Amerika'daki Yahudi gücünün farklı bir boyutunu oluşturur.

B'nai B'rith 1843 yılında bir grup Amerikalı Yahudi tarafından kuruldu. Örgüt, yalnızca Yahudilerden oluşan bir mason locası görünümündeydi. Amerika'daki mason localarının ilk kurucuları olan Yahudiler (bkz. 2. bölüm), kendilerine has bir loca kurmaya karar vermişlerdi. "Yahudi Ansiklopedisi" Encyclopaedia Judaica, "B'nai B'rith tarafından benimsenmiş olan gizlilik, ketumiyet gibi özellikler ve pek çok ritüelin masonik çalışmalardan etkilendiğine kuşku yoktur. B'nai B'rith Yahudi toplumunun içinde masonluğun bir benzeri olma amacı taşımıştır" diye yazıyor.46

Nitekim B'nai B'rith kurulduğu tarihten bu yana sürekli olarak mason locaları ile işbirliği, hatta ittifak içinde bulundu. Bu ittifakın, 2. bölümde incelediğimiz ve asıl amacı Mesih Planı'nı gerçekleştirmek olan Yahudi önde gelenleri-masonlar İttifakı'nın bir yansıması olduğunu söyleyebiliriz.

Amerikan EIR (Executive Intelligence Review) grubunun yazdığı The Ugly Truth about the ADL (ADL Hakkındaki Çirkin Gerçek) adlı kitapta, B'nai B'rith'in kurulduğundan bu yana düzenlediği bir takım "kirli" operasyonlar anlatılır (ADL, B'nai B'rith'in bir koludur, birazdan ona da değineceğiz). Bunların bir tanesi, B'nai B'rith'in Başkan Lincoln suikastinde oynağı roldür...

Bu olayın arkaplanını görmek için Amerikan İç Savaşı'na bir göz atmak gerekir. Savaşta taraf olan Kuzey ve Güney arasındaki en büyük sürtüşme, bilindiği gibi kölelik meselesiydi. Kuzey köleliğin kaldırılmasını isterken, büyük çiftlik sahiplerinin denetiminde olan Güney köleliliğin kaldırılmasına şiddetle karşıydı. İç savaş içinde Amerikan Yahudilerinin tümüyle bir tarafın yanında yer aldığını söylemek mümkün değildir; Yahudilerin önemli kısmı, coğrafi yönden içinde bulundukları tarafı desteklemişlerdir. Ancak büyük Yahudi örgütlerinin, dolayısıyla en başta da B'nai B'rith'in, taraf tuttuğu kesindir. Güney'i tutmuşlardır çünkü güneyli çiftlik sahiplerine sunulan kölelerin önemli bir bölümü Yahudi tüccarlarının sermayesidir (bkz. 1. bölüm), bu köleleri çalıştıran çiftlik sahiplerinin de kayda değer bir bölümü Yahudidir. Bu nedenle, Yahudi toplumunun bir bütün olarak herhangi bir tarafı tuttuğu söylenemez, ancak Yahudi örgütleri, Yahudi önde gelenleri, Güney birlikleriyle ittifak etmişlerdir. Güney Konfederasyonu içinde yer alan Judah P. Benjamin gibi Yahudi liderlerle, Kuzeyli Yahudi liderler arasında gizli bir iletişim kurulmuştur.

Lincoln suikastine kadar uzanan sözkonusu ittifakın kilit isimlerinden biri, iç savaş sırasında Washington'da avukatlık yapan Simon Wolf adlı B'nai B'rith üyesidir. Daha sonraki yıllarda uzunca bir dönem B'nai B'rith'in başkanlığını yapan Wolf'un gizli faaliyetleri 1862 yılında ilk kez ortaya çıkar. Bu yıl, Wolf, o sıralar Washington dedektiflik bürosunun şefi olan ve daha sonraki yıllarda Lincoln'un kuracağı Amerikan gizli servisinin başkanlığını yapan La Fayette C. Baker tarafından tutuklanır. Tutuklamanın sebebi, Wolf'un Güney adına casusluk yaptığı yönündeki duyumlardır. Olayın daha geniş bir yönü de vardır: Baker, bir süre sonra, Wolf'un Güney adına gizli faaliyetlerde bulunan bir "gizli örgüt"ün üyesi olduğunu açıklar. Bu örgüt, B'nai B'rith'dir. Bu konuda ortaya çıkan delillerin üzerine, Kuzey ordusunun komutasını yürüten General Ulysses S. Grant, 11 numaralı emrini yayınlayarak ordudaki tüm Yahudilerin 24 saat içinde görevlerinden ayrılmalarını ister. General bir "Yahudi düşmanı" değildir ama önde gelen Kuzeyli Yahudilerin Güney'e gizli destek verdiklerine dair ortaya çıkan açık deliller üzerine bu kararı almıştır. Ancak Başkan Lincoln, böyle bir uygulamanın etnik ayrımcılık yaratarak huzursuzluk doğuracağını söyler ve Grant'ten emri geri almasını ister.47

Simon Wolf ve onun ardından tutuklanan öteki B'nai B'rith üyeleri de bir süre sonra kurtulurlar ve Kuzey'in zaferinin ardından, iç savaş sırasında yaşanan sözkonusu B'nai B'rith-Konfederasyon ittifakı unutulur. Ama ne B'nai B'rith ne de bu örgütün önemli ismi Simon Wolf, Kuzey'e olan nefretlerini unutmazlar. Bunun en çarpıcı göstergesi, Wolf'un Lincoln'u vuran tetikçiyle, yani John Wilkes Booth'la olan ilişkisidir. B'nai B'rith'in yayınladığı Simon Wolf: Private Conscience and Public Image adlı Wolf biyografisinde bile gizlenmeyen bu ilişki, son derece yakın bir ilişkidir ve anlaşıldığına göre, tetikçi John Wilkes Booth,"vur" emrini Wolf'tan almıştır. Bu ikilinin Lincoln'ın vurulacağı gün, suikastten bir kaç saat önce Willard Hotel'de buluşmalarının başka açıklaması yok gözükmektedir.48

B'nai B'rith, Masonluk ve Ku Klux Klan...

Ku Klux Klan, iç savaşı kaybeden Güneyli masonlar tarafından kuruldu. Yahudi finansörlerce de desteklenen örgütün amacı, ırk ayrımını canlı tutabilmekti.

The Ugly Truth about the ADL'de üzerinde durulan konuların başında az önce sözünü ettiğimiz B'nai B'rith-masonluk işbirliği gelir. Kitapta anlatıldığına göre, ilk başlarda İngiltere masonluğuna bağlı olarak gelişen Amerikan masonluğu, 1801'de "Eski ve Kabul Edilmiş İskoç Ritinin Süleyman Tapınağı Şövalyeleri'nin Süprem Konseyi'nin Kudüs Prenslerinin Büyük Konseyi" olarak yeniden örgütlenir. Bu locaların üyeleri arasında çok sayıda Yahudi göze çarpmaktadır ve B'nai B'rith'in 1843 yılında kurulmasından sonra, Yahudi olmayan masonlarla mason olan Yahudileri barındıran bu iki örgüt, güçlü bir ittifak kurar. Bu ikili ittifak, Amerika'daki köle ticaretini elinde tutar. İç savaşta Konfederasyona birlikte destek olurlar. Daha sonra Lincoln suikastine karışmalarının nedeni de budur. (Lincoln'ün de mason olduğu yönünde masonlarca sık sık öne sürülen bir tez vardır. Ancak bu bir dezinformasyon, yani yanlış bilgilendirmedir. Emekli Büyükelçi İsmail Berduk Olgaçay, Tasmalı Çekirge adlı kitabında Lincoln'ün mason olmadığını, ancak kasıtlı olarak masonlarca öyle tanıtıldığını yazar.)

Bu iki müttefikin,yani B'nai B'rith ve masonluğun kölelikten yana olmalarının ardında, ekonomik çıkarlarının yanısıra, ideolojik görüşleri de önemli bir yer tutmaktadır. Kitabın ilk bölümünde, siyah ırkı aşağı gören düşüncenin kökeninin Yahudi kaynakları olduğunu, zenci düşmanlığının Yahudi öğretisinden doğduğunu birlikte görmüştük. Yahudi öğretisine sıkı sıkıya bağlı olan B'nai B'rith ve masonluk ikilisi, bu zenci aleyhtarı düşünceyi korumuşlardır. Köleliğin kaldırılmasından sonra zenci düşmanlığının körüklenmesinde de bu ikilinin büyük rolü vardır.

Bunun en açık göstergesi, Amerika'daki zenci düşmanı akımının en önemli temsilcisi olan ünlü Ku Klux Klan örgütünün B'nai B'rith-masonluk ittifakıyla olan ilişkisidir. Klan, 1860'larda Tennessee'de İskoç ritine bağlı bir grup mason tarafından kurulmuştur. Örgüte katılanlar arasında da, iç savaş öncesi kurulmuş olan "Knights of the Golden Circle" (Altın Çember Şövalyeleri) adlı mason locasının üyelerinin çokluğu dikkat çeker. Hem Knights of the Golden Circle hem de Ku Klux Klan örgütlerinin en büyük finansal destekçileri ise B'nai B'rith üyesi ünlü Yahudi finansör Judah P. Benjamin'dir.49

Amerikalı tarihçi John J. Robinson da, masonluğun kökenlerini konu edindiği Born in Blood: The Lost Secrets of Freemasonary adlı kitabında Klan'ın masonik özelliğine değinir. Robinson'ın yazdığına göre, iç savaşı kaybeden bir grup Güneyli, zenci özgürlüğüne karşı savaşmak için gizli bir örgüt kurmaya karar verir. Bu Güneylilerin çok büyük bölümü masondur ve beyaz egemenliğini korumak için kurdukları örgütü de masonik ritlere uygun olarak şekillendirirler. Locanın sembolü olan "çember"i yeni kurdukları örgütün toplantılarına da uygularlar. Bu nedenle de örgütlerini ifade etmek için "çember"in Yunanca'daki karşılığı olan "kuklos" sözcüğünü kullanırlar. "Kuklos" bir süre sonra, "Ku Klux" haline gelir ve örgütün adı da "Ku Klux Örgütü" anlamına gelen "Ku Klux Klan"a dönüşür. Masonluktaki pek çok sembol ve ritüel Klan'a da aktarılır; el işaretleri, gizli şifreler, el sıkışırken verilen sinyaller ve kutsal yeminler... Robinson'ın yazdığına göre, ilk yıllarda bazı Ku Klux Klan üyeleri, Klan ile masonluk arasındaki ilişkiyi açıkça ilan etmişlerdir.50 Robinson, Klan'ın 1930'lu yıllardaki hızlı yükselişinin de, Katolikler tarafından doğrudan masonluğun bir etkisi olarak yorumlandığına dikkat çeker. (Katolikler, Klan'ın siyahlardan sonra bir ikinci hedefi olmuşlardır.)

Masonluğun Ku Klux Klan'ın kurucusu olması, locaların siyah insanlara karşı takındığı geleneksel antipatik tavrı da açıklamaktadır. Robinson'ın yazdığına göre, masonlar aralarına siyahları kabul etmemek konusunda genellikle çok hassastırlar ve örgütteki siyahların sayısı, tüm üyelerin yüzde biri kadar bile değildir. Bunun yanısıra, günümüzde Amerika'da yalnızca zencilerin üye olduğu bazı mason locaları vardır; ama bunlar beyaz masonlar tarafından kabul görmemektedirler.51

Masonluk ve B'nai B'rith arasındaki ittifak, Ku Klux Klan gibi örgütlerle de sürmüştür ve halen de sürmektedir. Ancak 1913 yılında B'nai B'rith kendi bünyesinde yeni bir örgüt kurmuş ve az önce değindiklerimize benzer kirli işleri de bu örgüte devretmiştir. Bu örgüt, Anti-Defamation League of B'nai B'rith, yani "B'nai B'rith'in Aşağılanmaya Karşı Direnme Birliği" adını taşır. Kısaca ADL olarak bilinen örgüt, antisemitizmle savaş adı altında bir tür "düşünce polisi" işlevi görmektedir. B'nai B'rith'in masonlukla olan geleneksel ittifakını da asıl olarak ADL sürdürmektedir.

Bu nedenle, Amerika'nın düzenini daha yakından tanıyabilmek için, mutlaka ve mutlaka ADL'yi incelemek gerekmektedir.

ADL; Lobinin Toplumsal Denetim Mekanizması

İsrail yöneticileri ve Yahudi lobisi tarafından sürekli olarak kınanan Meir Kahane’nin kurduğu Jewish Defence League ve onun İsrail’deki karşılığı olan Kach ve Kahane Chai (Kahane Yaşıyor) örgütleri, gerçekte Mossad ve ADL tarafından kurulmuş ve yönlendirilmiştir. Yanda, Amerika’daki bir yaz kampında eğitim gören “Kahane Chai” örgütünün genç militanları...

Amerikalıların çoğu ADL'nin (Anti-Defamation League of B'nai B'rith) adını duymamıştır, ancak duyanlar, örgütün ne denli güçlü ve "belalı" olduğunu bilirler. Bu nedenle de ellerinden geldiğince ADL'ye "bulaşmamaya" özen gösterirler. Çünkü örgüt uzun yıllardır bir tür düşünce polisi olarak çalışmakta, İsrail aleyhine konuşan Amerikalıları çeşitli baskı ve yıldırma yöntemleriyle susturmaktadır.

ADL, sözde Yahudileri aşağılanmaktan kurtarmak, yani Yahudi düşmanlığı ile savaşmak için kuruldu. Ama örgüt, İsrail ya da Amerikalı Yahudiler hakkında söylenen en ufak bir sözü bile "Yahudi düşmanlığı" olarak algılıyor ya da gösteriyordu. Geçmiş yıllarda yüzlerce Amerikalı ADL tarafından; antisemit, ırkçı, neo-Nazi ve de psikopat olmakla suçlanmış ve Yahudi kontrollü medya tarafından da damgalanmıştır.

Amerika'daki Yahudi lobisinin etkisine karşı koymak için kurulduğunu ilan eden "Liberty Lobby" (Bağımsızlık Lobisi) adlı kuruluş, yayınladığı White Paper on the ADL adlı kitapçıkta, ADL'nin İsrail Devleti ve Mossad'la olan ilişkilerinden söz eder. Bu konuda ortaya çıkan bilgiler, ADL'nin Mossad'ın bir uzantısı olduğunu göstermektedir. Kitapçıkta, bu noktadan hareketle bir önemli bağlantı daha kurulur; ADL ve Jewish Defence League adlı örgüt arasındaki ilişki!...

Jewish Defence League (Yahudi Savunma Birliği), son derece radikal, hatta terörist bir örgüttür. Haham Meir Kahane tarafından kurulan ve İsrail'de de "Kach" adı altında örgütlenen JDL, başta Araplar olmak üzere tüm "İsrail düşmanları"na hem Amerika'da hem de İsrail'de pek çok kanlı saldırı düzenlemiştir. (Kahane'nin ölümünün ardından bir de "Kahane Chai" adlı ikinci bir fraksiyon doğdu). Örgütün sloganı "en iyi Arap, ölü Arap'tır" şeklinde özetlenir. 1994 yılında El-Halil kentindeki İbrahim Camii'nde namaz kılan Müslümanları topluca tarayan Baruch Goldstein de bir Kahane müridiydi. Bazıları, faşist yöntem ve ideolojisi nedeniyle JDL'yi ve onun türevi olan diğer bazı Yahudi örgütlerini, "judeo-Nazi" olarak tanımlamaktadır.

Bu noktada önem kazanan soru, JDL'nin bu terörist faaliyetlerinin İsrail devleti ile bir ilgisi olup olmadığıdır. JDL'nin terörist faaliyetleri, yıllar boyu hem İsrail otoriteleri, hem de Yahudi lobisinin önde gelenleri tarafından kınanmakta ve bu terörist örgütün İsrail ve lobiye rağmen eylem yaptığı vurgulanmaktaydı. Oysa bu açıklamalar, yalnızca göz boyamak içindi; JDL İsrail yönetiminden ve Mossad'dan aldığı emirleri uyguluyordu. Bu gerçek, Amerikalı Yahudi gazeteci Robert I. Friedman'ın Kahane'yi konu edinen The False Prophet adlı kitapta delillendirildi. Kahane ve örgütünü yıllarca incelemiş olan Friedman, JDL'nin ilk kurulduğu günden bu yana üçlü bir komite tarafından yönetildiğini ortaya çıkardı. Bu üçlü komite, örgütün görünüşteki lideri olan Kahane'ye direktif vermekteydiler. Üçlü komitedeki isimler ise oldukça ilginçti: Örgüt kurulduğunda Mossad operasyon şefi olan ve sonradan Başbakanlığa kadar yükselen Yitzhak Şamir, sağ kanat İsrail politikacısı ve Gush Emunim'in önemli ismi Geula Cohen ve ADL'nin üst düzey yöneticilerinden Bernard Deutch!...52

Bu üçlü komitenin JDL'yi yönlendirmelerinin bir örneği, 1969 yılında İsrail'den örgüte yollanan hedef değişikliği emriydi. O tarihe kadar Amerika'daki zenci örgütlerine karşı eylem düzenleyen Kahane, Ocak ayında Tel-Aviv'den gizlice gelen bir kurye ile görüşmüştü. Kurye, Kahane'ye artık bir numaralı hedef olarak Sovyetler Birliği temsilciliklerini belirlemeleri gerektiğini söylemişti. Sebep, Sovyet yönetiminin ülkedeki Yahudilerin İsrail'e göç etmesine izin vermemesiydi. Kahane'ye bu mesajı gönderenler, Friedman'ın deyimiyle "İsrailli ve Amerikalı Yahudi iş adamları, emekli İsrail subayları ve üst düzey Mossad görevlilerinden oluşan bir grup"tu. Kurye, JDL militanlarına Mossad tarafından İsrail'de askeri eğitim verileceğini de haber vermişti. Sözkonusu eğitimin idaresini üstlenen kişi ise o zaman Mossad subayı olan Yitzhak Şamir'di.53

Tüm bunlar, bize, JDL'nin gerçekte Mossad tarafından perde arkasından yönetildiğini göstermektedir. Diğer bir Mossad uzantısı olan ADL ise doğal olarak JDL'yle gizli bir işbirliği içindedir. ADL yöneticisi Bernard Deutch'un JDL'yi koordine eden üçlü komitede yer alıyor oluşu, bunun bir diğer göstergesidir. Eski Mossad ajanı Victor Ostrovsky de, Mossad'ın; Kahane takipçileri, ADL ve hatta AIPAC ve UJA (United Jewish Appeal) ile "direk bağlantılar" içinde olduğunu yazar.54

ADL ve JDL arasındaki işbirliği ise hedef gösterme ve vurma yönünde bir işbölümü niteliğindedir. White Paper on the ADL'de, ADL'nin Amerikan toplumu içinde "Yahudi aleyhtarı" olduğuna karar verdiği kişi ve kurumları tespit edip "kara liste"ye aldığını, bu listedeki isimlerinde JDL militanlarının saldırılarına hedef olduğuna dikkat çekiliyor. JDL'nin fiili saldırıları ile karşı karşıya kalanlar arasında, en başta Müslüman ve Arap kuruluşları ya da "Yahudi Soykırımı"nı yalanlayan Institute for Historical Review gibi (bkz. 5. bölüm) akademik merkezler yer almaktadır. Bu hedefler, ADL tarafından belirlenmekte, JDL tarafından vurulmaktadır. Bir başka deyişle, Jewish Defence League, bir anlamda ADL'nin "cephe" fraksiyonu, bir tür "ADL- C"dir.

ADL'nin hedef göstermek için seçtiği Amerikalılar ise oldukça ilginç bir yöntemle tespit edilir: Örgüt, "İsrail düşmanları"na karşı daha etkin mücadele etmek için, yasadışı bir "fişleme" yöntemi uygulamış ve bunun için de FBI ve CIA'dan bazı görevlileri rüşvetle satın almıştır. Bu konu, 1993 baharında patlak veren bir skandalla ortaya çıktı. 8 Nisan'da California eyaleti polisleri, ADL'nin Los Angeles ve San Francisco şubelerine baskın düzenlemiş ve tüm evraklara el koymuştu. Aynı gün savcılık 800 sayfalık bir soruşturma raporunu basına dağıttı. Ancak hiçbir etkili medya kuruluşu konu hakkında haber yapmadı. Oysa soruşturma sonucunda ortaya çıkan bilgiler çok ilginçti: ADL, yaklaşık 100 politik organizasyon ve 10 bin Amerikan yurttaşı hakkındaki son derece özel bilgileri, kanunları ihlal ederek, hem de FBI ve CIA'nın cesaret edemediği yöntemleri kullanarak dosyalamıştı. Bunun için de FBI'da görevli olan pek çok istihbaratçıya rüşvet vermişti. Bu FBI mensupları, zaman zaman ADL tarafından İsrail'e düzenlenen bedava turlara da katılıyorlardı.

Aslında ADL'nin FBI'yla ilgisi, 1960'lı yıllardan beri sürüyordu. II. Dünya Savaşı'nın ardından ADL yöneticileri ile FBI şefi Edgar J. Hoover arasındaki çok yakın bir ilişki kurulmuştu. 1960'lı yıllarda ise ADL, siyah lider Martin Luther King hakkında elde ettiği bilgileri Hoover'a ileterek FBI için ajanlık yaptı.55 (O sıralar "insan hakları savunucusu" gözüken ADL, Martin Luther'le çok içli-dışlıydı). Edgar Hoover'ın yüksek dereceli bir mason, hatta "Tapınakçı" ve de homoseksüel olduğuna ise bir önceki bölümde değinmiştik.

ADL'nin bir başka kirli yöntemi daha vardır: Yapay antisemitizm üretmek... Bu örgütün Amerika'da antisemitizmle savaşmak iddiasıyla kurulduğunu belirtmiştik. Yaptığı düşünce kontrolünün, İsrail'i eleştirenler üzerinde kurduğu baskının tek dayanağı, "antisemitizm tehdidi" iddiasıdır. Dolayısıyla ADL, antisemitizmin varlığına muhtaçtır. Bu yüzden de, antisemitizm olmadığı yerde, onu üretme yoluna gitmektedir. (Bu geleneksel yöntemin İsrail devleti tarafından da yoğun olarak kullanıldığını bir sonraki bölümde göreceğiz.) ADL'nin ürettiği yapay antisemitizmin ilginç bir örneği, ADL üyesi Arnold Forster'in yıllar önce bir sinangogun duvarlarına gamalı haçlar çizerken yakalanmasıydı. Benzer taktikler ADL'nin "cephe" örgütü JDL tarafından da kullanılmaktadır: Associated Press'te yer alan bir habere göre, JDL'nin Batı Yakası liderlerinden Irving Rubin, kuzey Hollywood'da Beth Sar Shalom adlı Yahudi dini merkezinin bombalanması olayında rol oynadığına dair ipuçları üzerine tutuklanmış, delil yetersizliğinden serbest bırakılmıştır. ADL'nin yapay antisemitizm üretmek için kullandığı kanallardan birisi de, az önce değindiğimiz gibi bir B'nai B'rith-masonluk ürünü olan Ku Klux Klan'dır. The Ugly Truth about the ADL'de, ADL'nin Ku Klux Klan gösterileri düzenlettiği ve buralarda özellikle Yahudi aleyhtarı sloganlar attırdığına dair bilgiler yer almaktadır. Bir JDL lideri olan Mordechai Levy, Philadelphia'da Ku Klux Klan ve Amerikan Nazi Partisi'nin ortak bir miting düzenlemesini organize etmiştir!...56

ADL; Sekülerizmin Amerika'daki Bekçisi

Tüm bunların yanısıra, ADL'nin belki de en büyük icraatı, Amerika'da sekülerizmi güçlendirmek ve genişletmek oldu. Bu yolda ADL'nin en büyük destekçisi ise her zaman olduğu gibi masonlardı.

The Ugly Truth about the ADL'de, ADL'nin, İskoç Riti masonluğu ile birlikte, "Amerika'yı paganlaştırma" yönünde uzun bir mücadele verdiği anlatılıyor (pagan: putperest). Buna göre, bu ikili, Amerika'da Hıristiyanlığı toplum hayatının tümünden çıkarmak ve din-aleyhtarı bir laiklik yerleştirmek hedefindedir. Bu yönde şimdiye dek atılmış olan adımlar, hep bu ikilinin çabalarının sonucudur. Masonluk ve ADL işbirliği, Amerika'yı Hıristiyanlıktan koparmak ve yerine "seküler hümanizm", yeni dinler ya da "Yeni Çağ" (New Age) gibi öğretiler yerleştirmek amacına yöneliktir.

ADL'nin masonlarla olan işbirliği, en çok Yüksek Mahkeme kararlarında ortaya çıkmıştır. Amerikan hukuk sisteminin en üstünde yer alan Yüksek Mahkeme (Supreme Court), bizdeki Anayasa Mahkemesi'nin işlevini görür; çıkarılan kanunların Anayasa'ya uygun olup olmadığına karar verir. Mahkemenin en önemli özelliklerinden biri ise üyelerinin çok büyük bölümünün mason oluşudur. Loca görünümündeki bu "anayasa mahkemesi"nin en büyük misyonlarından biri ise laikliğin güç ve etkisini genişletmektir. Mahkemenin tarihi, dinin toplum hayatından tamamen çıkarılmasına yönelik kararlarla doludur. Yüksek Mahkeme'nin bu konuda aldığı kararlar arasında; devlet okullarında her sabah yapılması önerilen duayla ilgili kanunun iptali, dini sembollerin kamu alanlarında kullanılmasının yasaklanması, dini bayramların kutlanmasının yasaklanması, devlet okullarında sınıflarda Kutsal Kitap bulundurulmasının yasaklanması, normal mahkemelerin dua ile açılmasının yasaklanması gibi örnekler yer alır. Mahkeme'nin bu konudaki bakış açısı, İskoç Ritine bağlı 33. dereceden mason olan Hugo Black'ın 10 Şubat 1947 yılındaki bir açıklamasında özetlenmiştir. Black şöyle demiştir: "Anayasada bir dinin devlet eliyle tesis edilmesini yasaklayan madde, gerçekte din ile devlet arasında kalın bir duvar örülmesini gerektirmektedir."

Yüksek Mahkeme'nin bu sekülerizm misyonunun en büyük destekçisi ise yıllardır ADL'dir. İki ADL üyesi, Jill Donnie Snyder ve Eric K. Goodman'ın kaleme aldıkları Friend of the Court, 1947-1982 adlı kitapçıkta da açıkça belirtildiği gibi ADL "din ve devlet arasındaki kalın duvar"ın başta gelen savunucusudur ve Mahkeme'nin dini toplum hayatından çıkarmaya yönelik uygulamalarının hepsini büyük bir heyecanla desteklemektedir. Hatta kitapçıkta yazıldığına göre, ADL sözkonusu "duvarın daha da kalınlaşmasından" yanadır. Okullardaki din derslerinin kaldırılması ve benzeri uygulamaların başta gelen savunucusu olan örgüt, çok defalar "ispiyonculuk" görevini de üstlenmiş ve laikliğe aykırı bulduğu yerel bazı uygulamaları Yüksek Mahkeme'ye şikayet etmiştir. ADL, Hıristiyanlığı toplum yaşamından çıkarmak için bu denli uğraşırken, bir yandan yeni türeyen bir takım sapkın dini akımlara da var gücüyle destek olmaktadır. Dindarların, bu örgütü "Amerika'yı paganlaştırmak"la suçlamalarının nedeni budur.57 Masonluk ve başta ADL olmak üzere Yahudi lobisi, Amerika'nın "zinde güçleri" konumundadırlar...

Yahudi önde gelenleri ve masonluk arasındaki İttifak'ın Amerika'yı daha da sekülerleştirmek istemelerindeki amaç açıktır. Amerika'nın bir "hıristiyan" toprağı olmasını değil, adı konmamış da olsa bir "Yahudi toprağı" olmasını hedeflemektedirler. Aslında, sekülerizmin, ya da daha yerinde bir ifadeyle Yeni Seküler Düzen'in (Novus Ordo Seclorum) üretilmesindeki gerçek amacın bu olduğunu söyleyebiliriz. 2. bölümde İttifak'ın hıristiyan dini otoritesine karşı giriştiği uzun savaşı ve bu savaşın bir parçası olarak ürettiği sekülerizmi incelemiştik. Amerika'da ya da başka bir yerde yapılan "daha da sekülerleşme" hareketleri, bu büyük planın, tüm dünyayı kapsayan bir Yahudi egemenliğini öngören Mesih Planı'nın birer parçasıdır. Yahudi egemenliği, bu egemenliğe temel prensipleri nedeniyle karşı çıkacak olan diğer dinleri tasviye etmeye çalışmaktadır.

Ancak burada ilginç bir istisnanın varlığından söz etmek gerekiyor: Yahudi egemenliği, genel olarak diğer dinlerin zayıflatılmasını gerektirirken, bazı Hıristiyan mezhepleri bu kuralın dışında kalmaktadır. Çünkü bu Hıristiyan, daha doğrusu Protestan mezhepleri, Yahudilik'ten etkilenmiş, Yahudi dini kaynaklarını benimsemiş ve Yahudi dünya egemenliği hedefini de onaylamış durumdadırlar. Kitabın önceki bölümlerinde, en başta Püritenlik ve onun türevleri olan bazı Hıristiyan mezheplerinin Yahudilere olan ilginç bağlılığına ve Mesih Planı'na verdikleri desteğe değinmiş, bu mezheplere bağlı kişilerin "Hıristiyan Siyonistler" sıfatını kazandıklarını görmüştük.

İşte Yahudi egemenliğine engel çıkarmayan, aksine onu destekleyenler, sözkonusu "Hıristiyan Siyonistler"dir. Ve bu "judaizer" mezheplere bağlı olanlar, geçmişte Mesih Planı'nı destekledikleri gibi bugün de desteklemektedirler. Amerika'nın üzerindeki Yahudi egemenliğinin önemli bir boyutu da budur.

Dolayısıyla şimdi, modern Hıristiyan Siyonistleri ya da bir başka deyişle çağdaş Püritenleri incelemek gerekmektedir.

Amerika'nın Çağdaş Püritenleri

Siyasi Siyonizmin ilk büyük önderi olan Theodor Herzl, ilk siyonist Kongre'yi 1897 yılında İsviçre'nin Basel kentinde toplamıştı. Bu ilk kongrenin ardından hızla gelişen Siyonist hareket, 3. bölümde incelediğimiz gibi önündeki engelleri bertaraf ederek hedefine, yani Yahudi Devleti'ne yürüdü.

1985 Ağustosunda yine Basel'de, yine ilk kongrenin yapıldığı salonda bir Siyonist Kongre daha yapıldı. Oldukça geniş kapsamlı olan kongreye 27 ayrı ülkeden 589 delege katıldı. Ancak bu kongrenin, Theodor Herzl'in düzenlediği ilk Siyonist Kongre'den önemli bir farkı vardı. İlk Siyonist Kongre'ye katılanların tümü Yahudiydi; oysa ikincisinde çok az Yahudi vardı. Çünkü Kongre'nin adı "I. Hıristiyan Siyonist Kongresi"ydi, Kudüs Uluslararası Hıristiyan Elçiliği tarafından düzenlenmişti ve katılımcıların da büyük bölümü hıristiyandı... Üç gün süren kongrenin sonucunda bazı tavsiye kararları alındı. Bunlar arasında, tüm dünya Yahudilerinin İsrail'e göç etmeye çağrılması ve İsrail'in 1967'de işgal etmiş olduğu Batı Şeria'yı resmen ilhak etmesi talebi yer alıyordu. Kısacası, Hıristiyan Siyonistler, Siyonizmin daha da ileri gitmesini, işgal ettikleri toprakları daha fazla "Yahudileştirmesini" talep ediyorlardı. Bir ara dinleyici sıralarında oturan ılımlı bir İsrailli, ayağa kalkarak son cümledeki ifadenin biraz yumuşatılmasında yarar olabileceğini, çünkü İsrail halkının da yaklaşık üçte ikisinin Batı Şeria'nın ilhakına karşı olduğunu söyledi. Bunun üzerine öfkelenen Uluslararası Hıristiyan Elçiliği temsilcisi Van der Hoeven, şöyle bağırdı: "İsraillilerin ne düşündüğü umurumuzda değil; biz Tanrı'nın ne söylediğine bakarız. Ve Tanrı, o toprakların Yahudilerin malı olduğunu söylüyor."

Kısacası kraldan daha çok kralcı kesilen "Hıristiyan Siyonistler", İsraillilerden daha da radikal birer Siyonist durumundaydılar. Bu kuşkusuz oldukça garip bir durumdu ve ortaya pek çok soru işareti atıyordu.

Prophecy and Politics: Militant Evangelists on the Road to Nuclear War adlı kitabında Basel'deki sözkonusu Siyonist kongreyi üstte verdiğimiz detaylarıyla anlatan Amerikalı bayan gazeteci Grace Halsell, bu soru işaretlerine önemli cevaplar bulmaktadır. Amerika'daki köktenci Protestan cemaatlerinin (Evanjelikler) dini kaynaklarda, özellikle de Eski Ahit'te (Muharref Tevrat) yer alan kehanetleri siyasi olayları tanımlamak için nasıl kullandıklarını araştıran yazar, kitabının büyük kısmında Amerika'daki Evanjelikler ile İsrail ve İsrail lobisi arasındaki ittifakı inceler.58

Evanjelizm, sözlük anlamı yönünden, Kutsal Kitap'a yönelmek, dönmek anlamını taşır. Terim ilk kez Protestan Reformu sırasında Luther ve onun bağlıları için kullanılmıştır. Ancak bugün için evanjelizm, Amerika'daki hıristiyan toplumunun tutucu kanadını ifade etmektedir. 20. yüzyıl başında ABD'de Protestanlar arasında liberaller ve tutucular ayrımı başgöstermiş, tutucular kendilerine önce "fundamentalist" (köktenci) adını vermiş, sonraları da Evanjelikler olarak tanımlanmaya başlamışlardır. Bu nedenle, Amerika'daki Evanjeliklerin, pek çok yönden, ülkenin kurucusu olan tutucu Protestan mezhebi Püritenlerin bir devamı oldukları söylenebilir.

Püritenlerin Yahudilere ve Siyonizme olan ilginç bağlılıkları ise çağdaş Evanjelikler için aynı derecede geçerlidir. Bugün Amerika'da 40 milyonun üzerinde Evanjelik Protestan vardır ve bunlar, Eski Ahit'in; Yahudilerin Tanrı'nın Seçilmiş Halkı olduğu, Kutsal Topraklar'ın Yahudilerin malı olduğu, Yahudilerin Mesih'in gelişi ile birlikte bir dünya egemenliğine ulaşacakları gibi hüküm ve kehanetlerini tamamen kabul ederler. Bu nedenle de, bu konuda kendilerine düşen en büyük misyonun, Yahudilerin egemenliğine destek olmak olduğunu düşünürler. Bu desteğin en pratik yöntemi, Amerika'nın İsrail'e yaptığı dış yardımı desteklemektir.

Grace Halsell, Prophecy and Politics'te, Amerika'daki Evanjelik cemaatlerin, günümüz politik olaylarını Eski Ahit'e göre yorumlamaların ve bu noktadan hareketle İsrail'e destek olmalarını konu edinir. Hal Lindsey, Jerry Falwell, Jimmy Swaggart, Pat Robertson gibi Evanjelik liderlerinin, savundukları ve cemaatlerine verdikleri bakış açısını şöyle özetler:

Lindsey, Falwell, Swaggart ve Robertson'ın ve 40 milyonu aşkın Evanjelik fundamentalistin savundukları inanç sistemi, Kutsal Kitap'ta anlatılan Siyon toprağı ve çağdaş İsrail devleti üzerinde odaklanmaktadır. Ve bunlar, Eski Ahit'teki tarihsel Siyon toprağı ile çağdaş İsrail Devleti'ni aynı şey saymaktadırlar.59

Halsell, Evanjelik cemaatlerin Kutsal Topraklar'a düzenlediği turlara katılmış, onlarla uzun röportajlar yapmış ve sahip oldukları inanç sistemini ayrıntılı bir biçimde analiz etmiştir. Kitap boyunca vurgulanan önemli nokta şudur: Hıristiyan Evanjelikler; kendilerini "Tanrı'nın Seçilmiş Halkı" olarak gören, diğer tüm ırklardan üstün olduklarını, onları yönetme hakkına sahip bulunduklarını ve Mesih'in gelişiyle birlikte bunu gerçeğe dönüştürüp bir dünya egemenliği elde edeceklerine inanan Yahudilerle tümüyle aynı inanca sahiptirler. Yahudilerin üstün olduklarını kabul etmekte, kendilerini ise onlara destek olmakla yükümlü kişiler olarak görmektedirler. Halsell, Evanjelik cemaatlerinin önde gelen isimlerinden biri olan John Walvoord'un bu konuda kendisine söylediklerini aktarıyor:

Walvoord, bana tüm Evanjeliklerin inandığı şeyi şöyle açıkladı; Tanrı, tüm insanlara aynı şekilde bakmamaktadır. İnsanları iki kategoriye ayırır; Yahudiler ve Yahudi-olmayanlar. Tanrı'nın bir dünyevi bir de uhrevi olan iki planı vardır. Dünyevi olan Yahudiler içindir. Uhrevi olan ise yeniden-doğmuş (Evanjelik) Protestanlar içindir. Öteki insanlar, örneğin budistler, Müslümanlar ya da Evanjelik olmayan insanlar, Tanrı için önem taşımazlar.60

Bu ilginç inanca göre, Yahudiler Tanrı'nın Seçilmiş Halkı'dır ve onlar için dünya egemenliğini öngören ilahi bir plan hazırlanmıştır. Evanjelikler ise bu plana destek olacaklar ve kendileri için gerçek kurtuluş ahirette gerçekleşecektir. Yahudiler için kurulmuş olan plan ki Evanjeliklerin "ilahi" sandıkları bu plan, kitabın başından beri incelediğimiz, Kabalacılar tarafından hazırlanmış olan Mesih Planı'ndan başka bir şey değildir Mesih'in gelişiyle amacına ulaşacaktır. Mesih geldiğinde Yahudiler ve onlara destek olan Evanjelikler bir yanda, "Yahudilerin düşmanları" (ki bu en başta Müslümanları içermektedir) öteki yanda yer alacak, iki taraf arasında büyük bir savaş, Armagedon, yaşanacak ve Yahudiler bunu kazanarak bir dünya egemenliği elde edecektir.

Grace Halsell, kitabında Evanjeliklerin sahip olduğu bu garip inancın çarpıcı bir örneğini, Georgia'lı bir finans yöneticisi olan "Brad"le yaptığı uzun görüşme ile aktarır (Brad'in soyadı isteği üzerine verilmemiş). Halsell, Brad'den aldığı cevapların, Amerika'daki 40 milyonu aşkın evanjeliğin sahip olduğu inancı en iyi şekilde özetlediğini söylüyor. Halsell, bu "prototip" Evanjelikle olan diyaloğunu şöyle aktarıyor:

... Bir gün İsrail'deki kutsal bölgelere düzenlenen tur sırasında Brad ile olan sohbetimiz, onun iç geçirerek 'keşke Yahudi doğmuş olsaydım!' demesi ile kesildi... Bunun üzerine, ona Tanrı'nın Yahudilere diğer insanlardan daha farklı bakıp bak-madığına yönelik bir soru sordum. 'Elbette' dedi, Tanrı'nın evreni yarattığını ve sonra özel kutsayışını yalnızca Yahudilere verdiğini söyledi. Bu nedenle, ona göre, Yahudiler diğer insanlardan farklı ve onlardan üstündüler. Brad daha sonra tüm Kutsal Topraklar'ın da Tanrı tarafından Yahudilere verildiğini söyledi ve bununla ilgili Eski Ahit ayetlerini gösterdi. Tekvin bölümünün 15. babındaki 18. ayeti de okuyarak 'Mısır nehrinden Fırat'a uzanan tüm toprakların Yahudilere ait olduğunu anlattı... Daha sonra Brad'e, Eski Ahit'teki antik İsrailoğulları ile bugünkü İsrail Devleti'nin aynı şey olup olmadığını sordum. Şu cevabı verdi: 'Elbette, 3.000 ya da daha da fazla bir süre önce kurulan İbrani milleti ile 1948'de kurulmuş olan Yahudi Devleti tamamen aynı şeydir. Kutsal Kitap, İsrail'in yeniden kurulacağını haber verir ve 1948'de gerçekten de kurulmuştur. Bu, Kutsal Kitap'a olan inancımızı güçlendirir.' ... Brad, insanlığın Yahudiler ve Yahudi-olmayanlar olarak iki ayrı ırka bölündüğü ve Tanrı'nın da her zaman Yahudilerin tarafında olduğu konusunda son derece ısrarlıydı ve yolculuk boyunca beni buna ikna etmeye çalıştı... Bir defasında aynen şunları söyledi: "Yahudi-olmayan, pagan (putperest) anlamına gelir; dünyada yalnızca paganlar ve Yahudiler vardır. Ve ben de pagan olmak istemiyorum'... Bunun üzerine ona neden kendisinin ve diğer Evanjeliklerin topluca Yahudiliği seçmediklerini sordum, hıristiyan yerine Yahudi olsalar daha rahat etmezler miydi?... Bana 'hayır' cevabını verdi, 'hıristiyanlar olarak bizim görevimiz, Yahudilere destek olmak, onlara her hareketlerinde yardım etmek, onlara her hareketlerinde destek olmak'. Bu nedenle Brad, İsrail'in her türlü politikasını desteklemeye kararlıydı. Örneğin İsrail'in Lübnan'ı işgalinin tamamen haklı bir operasyon olduğu düşüncesindeydi. 'Aldıkları Arap toprakları, onlara Tanrı tarafından verilmiş topraklardır' diyor ve ekliyordu, 'daha fazlasını da almalılar'. Ona 'İsrail'in Lübnan işgali Kutsal Kitap'ta yer alıyor mu?' diye sorduğumda da şöyle dedi: 'Evet, bu kehanetin bir parçasıydı'.61

Grace Halsell'in aktardığı bu Evanjelik teolojisi, Martin Luther ile başlayan büyük dönüşümün, Mesih Planı'ndaki misyonunu yeterince yerine getirdiğini gösteriyor. Kitabın ilk iki bölümünde, Protestanlığın, Yahudiler ve onlarla İttifak içindeki Tapınakçı/masonlar tarafından bilinçli olarak üretildiğini, Luther'in başlattığı Eski Ahit'e dönüş hareketinin gerçekte Mesih Planı'nın bir parçası olduğunu incelemiştik. Püritenlikle birlikte zirveye Eski Ahit'e dönüş hareketi, Yahudi önde gelenlerine gönülden destek olan, Mesih Planı'nın gerçekleşmesi için gönüllü yardımcılık yapan bir grup hıristiyan oluşturmuştu. Günümüzdeki Evanjelikler, Mesih Planı tarihinin dönüm noktası olan Protestanlığın gerçekten de Plan'a büyük katkıda bulunduğunu göstermektedir.

Durum o denli ilginçtir ki, Evanjelikler, Kabalacıların Mesih'i getirmek için gerçekleştirmeye çalıştıkları kehanetlere tamamen bağlanmışlardır. Kitabın önceki bölümlerinde, Kabalacıların Mesih'in gelişi için kutsal kaynaklarda yer alan kehanetleri yerine getirmeye karar verdiklerini ve böylece 500 yıllık Mesih Planı'nı uygulamaya koyduklarını inceledik. Bu yüzyıl, bu kehanetlerin en sonuncularının gerçekleşmesine sahne oldu. İsrail devletinin kurulması, Kabalacılar tarafından "Mesih'in ayak sesleri" olarak yorumlanmıştı. Kudüs'ün ele geçirilmesi bir başka kehanetin yerine getirilmesiydi. Gerçekleştirilmesi gereken son kehanet ise SüleymanTapınağı'nın yeniden inşasıydı (bkz. "Giriş").

Evanjelikler de tüm bu kehanetleri aynı Kabalacıların ve diğer Yahudilerin yorumladığı gibi yorumlamakta, aynı Yahudiler gibi kehanetlerin gerçekleşmesi ile birlikte Mesih'in geleceğine inanmakta ve bu kehanetleri gerçekleştirmeleri için Yahudilere her türlü desteği vermeleri gerektiğini düşünmektedirler. Grace Halsell, "Brad"in Mesih'in gelmesi için gereken kehanetlerle ilgili sözlerini şöyle aktarıyor:

Kendisine Mesih'in gelişinden önce neler olması gerektiği sorulduğunda Brad şöyle cevap verdi: 'Birinci şart, Yahudilerin Filistin toprağına dönmeleri, ikinci şart ise burada bir Yahudi devleti kurulmasıdır... İsrail Devleti'nin kurulması ve Yahudilerin kendilerine Tanrı tarafından verilmiş olan topraklara geri dönmesi, bizler için Mesih'in gelişinin çok yakın olduğunu ve Tanrı'nın kutsal planının işlemekte olduğunun açık bir alametiydi. Benim açımdan, İsrail Devleti'nin kurulması, modern tarihin en önemli gelişmesidir, son zamanın ("ahir zaman") başladığının açık bir göstergesidir çünkü. Tanrı bize 1967'de bir işaret daha verdi. Bu işaret, Tanrı'nın Yahudilere Araplar karşısında zafer vermesi ve Yahuda ve Samiriye (Batı Şeria) ile Kudüs'ün eski şehir kısmını Yahudilerin egemenliğine sokmasıydı. 2000 yıldır ilk kez Kudüs Yahudiler tarafından kontrol ediliyordu. Bir kez daha Kutsal Kitab'ın kehanetlerinin doğruluğuna inandım.62

Evanjelikler Mesih Planı'na Kabalacılar ve öteki Yahudiler kadar bağlı olduklarına göre, Plan'ı gerçekleştirmek için de onlar kadar çaba göstermektedirler. Ancak Evanjeliklerin Plan'daki rolü, doğrudan uygulama yönünde değildir, daha çok "lojistik" destek vermektedirler. Brad'in, "hıristiyanlar olarak bizim görevimiz, Yahudilere destek olmak, onlara her hareketlerinde yardım etmek, onlara her hareketlerinde destek olmak" derken söylediği gibi Evanjeliklerin misyonu Yahudilere destek olmaktır. Nitekim uzunca bir süredir bu misyonu başarı ile yerine getirmektedirler.

İsrail Lobisi ve Evanjeliklerin Politik İttifakı

Noam Chomsky, Türkçe'ye Kader Üçgeni adıyla çevrilen önemli kitabında, Amerika'daki Yahudi lobisinin gücünün önemli bir özelliğine dikkat çeker: Amerika'daki İsrail yanlıları, yalnızca Amerikalı Yahudilerden oluşmamaktadır. Aksine, İsrail'i ısrarlı bir şekilde destekleyen büyük bir Yahudi-olmayan çoğunluk vardır. Chomsky, şöyle diyor:

Öncelikle, Seth Tillman'ın 'İsrail lobisi' dediği olgunun Amerikalı Yahudi toplumu ile sınırlı olmadığı belirtilmeli. Bu olgu, liberal zihniyetin büyük bir bölümü nü, sendika liderlerini, dinsel fundamentalistleri, içeride devlet öncülüğündeki yüksek teknolojili üretim (yani askeri üretim) ile dışarıda askeri bakımdan tehditkar ve maceracı, bunun yanında bu kategorileri yatay kesen ateşli ve savaşmaya hazır her renk sırmadan apoletleriyle güçlü devlet aygıtından yana 'tutucular'ı kapsamaktadır.63

Chomsky, İsrail yanlısı Amerikalıları bu dört kategoride topladıktan sonra, Evanjeliklerin İsrail'e destek olmasının ardındaki mantığa da değinir. Ona göre Evanjeliklerin bu tutumunun iki nedeni vardır. Birincisi, az önce değindiğimiz teolojik nedenlerdir (Eski Ahit kehanetleri, Yahudilerin "Seçilmiş Halk" olduğu safsatası vs.). İkincisi ise iki tarafın da özellikle son dönemlerde ortak bir düşmana sahip olmalarıdır. Ortak düşman, İslam'dır. Chomsky şöyle diyor:

Evanjeliklerle Siyonistlerin iki temel noktada yakınlığı sözkonusuydu (birincisi Evanjeliklerin dini inançları)... İkincisi ve dolaylı olanı ise Evanjeliklerin İslam'la ilgili yorumlarıydı: Arap halkın esaretinden, dünyadaki antisemitizmin büyük bölümünden ve İsrail karşıtı hissiyattan, Tanrı'nın adını kirleten İslam sorumluydu.64

Amerika'daki Evanjelik Protestanların Yahudi lobisi ile kurmuş oldukları ittifak, İsrail lobisini konu edinen hemen her kaynakta vurgulanır. Evanjelik liderler, İsrail'e yapılan Amerikan yardımının artarak sürmesinde önemli bir pay sahibidirler. Yardımın yanısıra, İsrail'in bir tabu haline getirilmesi, İsrail'i eleştirmenin imkansız hale sokulmasında da Evanjelik propagandanın büyük bir rolü vardır. Evanjeliklerin en önemli liderlerinden biri ve Amerika'daki dini tutuculuğun sembolü olan Moral Majority (Ahlaki Çoğunluk) adlı kurumun yöneticisi olan Jerry Falwell, Püriten teolojisindeki "judaizer" geleneği politikaya aktararak şöyle demektedir: "Sanmıyorum ki Amerika İsrail'e sırtını dönsün ve sonra da ayakta kalmaya devam edebilsin. Diğer milletler İsrail milletine nasıl davranıyorsa, Tanrı da onlara öyle davranır." 65

Falwell'in söylediklerinin anlamı açıktır; Amerika eğer Tanrı'nın desteğini yanında bulmak istiyorsa, İsrail'e destek olmak zorundadır. Amerika'nın "bekasını" İsrail'e verdiği desteğe endeksleyen bu düşünce, oldukça etkilidir ve 40 milyonu aşkın evanjeliğin yanında diğer Amerikalı Protestanları bile kimi zaman etkileyebilmektedir. Bir başka Evanjelik lider Mike Evans, "İsrail, Amerika'nın Yaşamını Sürdürebilmesinin Anahtarı" (Israel, America's Key to Survival) adlı televizyon programları hazırlamış ve malum evanjelik edebiyatını milyonlara aktarmıştır. Benzeri televizyon programları, radyo yayınları, Evanjeliklerin çıkardığı çok sayıda dergi ve gazete, sözkonusu telkini Amerikan toplumuna enjekte etmektedir. Evanjelikler, Kongre, Beyaz Saray ve resmi kademelerde de etkindirler ve tamamen İsrail yanlısı bir faaliyet göstermektedirler. Evanjelik Kongre üyeleri ile AIPAC üyesi Yahudi Kongre üyeleri arasında İsrail'e sadakat konusunda hiçbir fark yoktur. Ve Evanjeliklerin de amacı, aynı AIPAC ve diğer Yahudi örgütleri gibi İsrail-yanlısı olmayan insanların seçilmesini engellemektir. Jerry Falwell, İsrail'de yaptığı bir konuşmada, "İsrail yanlısı olmayan hiçbir adayın Amerikan Kongresi'ne seçilemeyeceği günler çok yakındır" demiştir.

Evanjelikler, İsrail'in işgal politikasını da şimdiye dek ısrarla desteklemişlerdir. Bazıları daha da ileri giderek, İsrail'den, daha fazla toprak işgal ede rek tüm Vaadedilmiş Topraklar'ı egemenlik altına almasını istemişler, örneğin Jerry Falwell, 6 Şubat 1983'te yaptığı bir konuşmada İsrail'in Nil ve Fırat nehirleri arasında kalan tüm toprakları işgal etmesini "rica" etmiştir. Falwell'in konuşmasında, İsrail'in kısmen işgal etmesini istediği ülkeler arasında, Irak, Suriye, Türkiye, Suudi Arabistan Mısır, Sudan vardır; Ürdün, Lübnan ve Kuveyt'in ise tamamen işgal edilmesi sözkonusudur. Falwell, bu ilginç işgal kehanetinin ardından da şöyle demiştir: "Tanrı, kendisi için değerli olanı (yani İsrail'i) desteklediğimiz için, Amerika'yı kutsamıştır." 66

Tüm bu ilginç demeçlerin sahibi olan, "kraldan çok kralcı" olan Moral Majority lideri Falwell, İsrail liderleri ile çok yakın ilişkilere sahiptir. Geçmişte özellikle Likud liderleri Menahem Begin ve Yitzhak Şamir ile çok yakın olan Falwell, Siyonizme yaptığı hizmetler adına Begin'den Vladimir Jabotinsky Madalyası almıştır (Jabotinsky: sağ kanat Siyonizmin kurucusu, Likud Partisi'nin ideolojik öncüsü.) Falwell, dünyada bu madalyayı alan ilk "goyim", yani Yahudi-olmayandır. Bu arada, Falwell'in İsrail'e bu denli ilginç bir destek vermesinin nedenleri arasında, temsil ettiği dini akımın teolojisi yanında, kişisel çıkarlarının da rol oynadığı söylenebilir. Çünkü İsrailliler, Falwell'in ve diğer Evanjelik liderlerin hizmetlerini karşılıksız bırakmamaktadırlar. Grace Halsell, bir makalesinde, eski Likud hükümetindeki Savunma Bakanı Moşe Arens'in, Falwell'e özel bir jet uçağı "hediye ettiğini" yazar.67 Falwell'in performasının nedenlerinden biri, aldığı bu ve benzeri "rüşvet"lerdir bir başka deyişle...

Evanjeliklerin ABD içindeki politik güçleri ve dolayısıyla da İsrail'e destek olabilme yetenekleri giderek artmaktadır. 1980'li yıllarda Jerry Falwell'in önderliğindeki Moral Majority, Evanjeliklerin en güçlü siyasi organizasyonuydu. 80'lerin sonunda Moral Majority yönetimi bazı mali skandallara karışınca bu örgüt dağıldı ve hemen ardından Evanjelikler bu kez de Christian Coalition adlı örgütü kurdular. Cumhuriyetçi Parti içinde önemli bir desteğe sahip olan ve ülke içinde büyük bir örgütlenme oluşturan Christian Coalition, Amerika'nın en güçlü siyasi organizasyonlarından biri haline gelmiş durumda.68

Armagedon'a Doğru!...

Ronald Reagan; İsrail’i Armagedon için silahlandırmak gerektiğine ve Mesih’in gelişinin yakın olduğuna inanıyordu.

Grace Halsell, Prophecy and Politics: Militant Evangelists on the Road to Nuclear War'da (Politika ve Kehanet: Militan Evanjelikler Nükleer Savaş Yolunda), adında da anlaşıldığı gibi Evanjeliklerin nükleer savaş hesaplarını yoğun olarak vurgular. Bu nükleer savaş, Kitab-ı Mukaddes'te Armagedon olarak adlandırılan savaştır.

Evanjeliklerin teolojik Siyonizm inancında Armagedon beklentisi önemli bir yer tutar. Eski Ahit'e göre, kıyametten bir süre önce, Mesih'in gelişiyle birlikte Mesih'e tabi olan Yahudiler ve onların düşmanı olan "goyim" arasında büyük bir savaş, bir Armagedon, yaşanacak, Yahudiler büyük kayıplara rağmen bu savaşı kazanacak ve yeryüzünün egemenliğini ele geçireceklerdir. Evanjelikler, Armagedon'un çok yakın olduğunu, bu büyük savaşın içinde bulunduğumuz insan nesli tarafından görüleceğine inanırlar. Onlara göre, bugünkü İsrail ordusu, yakında Armagedon'da "goyim" ile savaşacak olan ordudur. Dolayısıyla İsrail'in askeri gücünü artırmak için ellerinden geldiği kadar çalışmaları gerektiğine inanırlar. Özellikle de İsrail'in nükleer gücüne önem verirler; çünkü Armagedon'un büyük ölçüde nükleer bir savaş olacağı düşünülmektedir.

Soğuk Savaş'ın bitimine kadar, Evanjelikler, Armagedon'un Rusya'nın önderliğindeki bir Arap koalisyonu ile İsrail arasında geçeceğini düşünüyorlardı. Nedeni basitti; İsrail'in önceki savaşları özellikle Altı Gün ve Yom Kippur savaşları Sovyet destekli Arap devletleriyle olmuştu. Ancak 1990'ların hemen başında Soğuk Savaş bitti ve Rusya anti-İsrail cephenin sponsorluğunu kesin olarak bıraktı. Araplar da, özellikle son FKÖ-İsrail anlaşması ile, bir bütün olarak İsrail aleyhtarı olmadıklarını gösterdiler. Bu nedenle Armagedon için biçilen yeni düşman, İsrail'e karşı oluşan ve liderliğini İran'ın yaptığı İslami cephedir. Evanjelikler, İsrail ile Müslümanlar arasında nükleer bir savaş beklemekte ve İsrail'in silahlanma politikasını, özellikle de nükleer programını bu hedefe uygun olarak desteklemektedirler.

Bu satırları okuyan birisi, tüm bu Armagedon hikayesinin yalnızca bazı radikaller tarafından kabul gören marjinal bir batıl inanç olduğunu sanabilir. Oysa durum hiç de böyle değildir ve zaten sorun da budur. Armagedon'la ilgili olarak saydığımız beklentiler, tüm Evanjelikler ve Evanjelik teolojisinden etkilenen diğer bazı Protestanlar tarafından benimsenmektedir. Bu nedenle de, Amerikan devlet aygıtı içindeki pek çok üst düzey görevli, pek çok Kongre üyesi ya da hükümet yetkilisi, Armagedon inancına sıkı sıkıya bağlıdır. Hatta, bu inanç, Amerikan sisteminin en tepesinde, Beyaz Saray'a bile ulaşmıştır; 1980-1988 arasında Beyaz Saray'da oturan Ronald Reagan, "Armagedoncu"ların başında gelmektedir.

Grace Halsell, kitabının Reagan: Arming for a Real Armageddon (Reagan: Gerçek Bir Armagedon İçin Silahlanma) başlıklı bölümünü Başkan'ın Armagedon teolojisine olan inancına ve bu inancın onun dış politika kararları üzerindeki etkisine ayırır. Evanjelik bir ailede yetişen Reagan, Evanjelik teolojisinin temelinde yer alan Seçilmiş Halk, Mesih, Vaadedilmiş Toprak gibi kavramlara olana bağlılığını yaşamı boyunca korumuştur. Halsell, Reagan'ın yakın çevresiyle sık sık bu konuları konuştuğunu ve M. Tevrat'tan ayetler göstererek Armagedon'un ve Mesih'in gelişinin çok yakın olduğundan söz ettiğini yazar. Jerry Falwell'le yakın ilişkileri olan Başkan, bir keresinde ona, "Jerry, sık sık hızla Armagedon'a doğru ilerlediğimizi hissediyorum" demiş, 1980'deki seçim kampanyası sırasında da Evanjelik lider Jim Baker'la yaptığı sohbet sırasında, "Armagedon'u görecek olan nesil, bizim neslimizdir" kehanetinde bulunmuştu. Bu inançlarını Yahudilerle de paylaşıyordu; 1983 Kasımında AIPAC'in yöneticilerinden Tom Dine'a telefon etmiş, ona Armagedon'la ilgili olarak inandıklarını anlatmış, Eski Ahit'te hikayeleri anlatılan İbranilerin, bugünkü İsrail'le özdeş olduğunu söylemişti.69

Amerikalı Yahudi yazar Robert I. Friedman da Zealots for Zion adlı kitabında Reagan'ın sözkonusu inançlarına yer verir. Friedman'ın aktardığına göre, Başkan, Beyaz Saray'da bulunduğu 8 yıl boyunca da Armagedon inancına bağlılığını korumuştur. Reagan yönetiminden Robert McFarlane, Başkan'ın anti-füze savunma sistemine olan ilgisinin asıl olarak Armagedon beklentilerinden kaynaklandığını söylemektedir. Frank Carlucci ve Caspar Weinberger ise bir gün Başkan'la nükleer silahların önemi üzerinde konuşurken, ondan Armagedon'la ilgili uzun bir vaaz dinlemişlerdir. Reagan, 5 Mayıs 1989'da ise biyografisini yazan Lou Cannon'a, İsrail'in Tapınak Dağı (şu anda üzerinde Mescid-i Aksa'nın bulunduğu, eski Süleyman Tapınağı'nın yeri) üzerindeki egemenliğinin, Armagedon'un yakınlığının önemli bir alameti olduğunu anlatmıştır.70

Dolayısıyla Reagan, Eski Ahit hükümlerine sıkı sıkıya bağlıydı, Yahudilerin Seçilmiş Halk olduklarına ve tüm Vaadedilmiş Topraklar'ın da onlara ait olduğuna inanan bir Evanjelik, bir "judaizer"dı. Bu konuda o denli profesyoneldi ki, Mesih'in gelişi için gerekli olan tüm kehanetleri ayrıntılı olarak incelemiş ve Mesih Planı'nın bir kronolojisini çıkarmıştı. ABD Başkanı, kitabın başından bu yana incelediğimiz Mesih Planı'nı, Kabalacılar'ın birbiri ardına gerçekleştirdikleri kehanetleri, önde gelen Evanjelik liderlerden Harald Bredesen'e şöyle anlatmıştı:

İlk önce, Yahudiler, dünyanın dört bir yanına dağıtılacaklardı. Ancak bunu yapmakla Tanrı'nın işi bitmeyecekti. Tanrı, Mesih'i yollamadan önce, bu kez aynı Yahudileri dünyanın dört bir yanından toplayacak ve İsrail diyarına yerleştirecekti. Bu Yahudilerin taşınmasının nasıl yapılacağı bile Eski Ahit kehanetlerinde anlatılmıştır. Bazılarının gemilerle taşınacağı, bazılarının da yuvalarına dönen güvercinler gibi gelecekleri söylenmiştir ki, bu Yahudilerin gemiler ya da uçaklar yoluyla Vaadedilmiş Topraklar'a taşınacağını gösterir.71

Reagan, bu açıklamasının ardından, bir başka Mesih kehaneti olan Kudüs'ün ele geçirilmesinin, 1967'deki Altı Gün Savaşları ile gerçekleştiğini hatırlatmıştı. Mesih'in gelişinin artık an meselesi olduğunu da eklemişti.

Görüldüğü gibi Amerikan Başkanı, Mesih Planı'nın varlığının farkındaydı ve işleyişini de büyük bir memnunlukla izliyordu. Bu nedenle de Harald Bredesen, "Reagan'ın Tanrı'nın Ortadoğu ile ilgili amaçlarından haberdar olduğu izlenimini edindim" demişti.

Reagan'ın bu Evanjelik inançları, onun Ortadoğu politikasını da temelden etkiledi. Halsell'in yazdığına göre, Reagan'ın Libya'yı bombalamasının nedenlerinden biri, bu ülkenin yakında Armagedon sırasında İsrail'le savaşacağını düşünmesiydi. 1985 Ağustos'unda bu konudaki düşüncelerini, California senatörü James Mills'e açarak, M. Tevrat'ın Hezekiel bölümü 38. babında, inkarcı ulusların İsrail'e saldıracağı ve Libya'nın da bunların içinde yer alacağının yazılı olduğunu, bundan dolayı Libya'dan nefret ettiğini anlatmıştı.72

Reagan, yaklaştığına inandığı Armagedon için İsrail'i silahlandırması gerektiğine de inanıyordu. Bu nedenle de Yahudi Devleti'ne yapılan silah yardımını daha da yükseltti ve İsrail'in nükleer programına da destek oldu. Gazeteci James Mills, Başkan'ın pek çok politikasının bu "kutsal" amaca yönelik olduğunu, uyguladığı ekonomik politikalarda bile, Armagedon'u göz önünde bulundurarak, bazı kısıtlamalar yaparak İsrail'e yapılan yardım ve nükleer silahlanmaya daha çok pay ayırdığını söylüyor.73

Ronald Reagan bir örnektir; Evanjelik kültürünün Amerika'nın İsrail'e olan sadakatinde oynadığı rolü göstermekte, Yahudi Devleti'nin bazı hıristiyanları nasıl kendi Mesih Planı için kullandığını ortaya koymaktadır. Aslında bu hıristiyanların Siyonizme verdikleri destek de Mesih Planı'nın bir parçası olarak yorumlanmalıdır; çünkü Evanjelik teolojisinin çekirdeğinin 16. yüzyıldaki Protestan Reformu sırasında Martin Luther gibi "gizli-Yahudi" ve Gül-Haç üyesi kimselerce bilinçli olarak üretildiğini görmüştük. Bilinçli olarak üretilmiş olan bu Yahudi-taraftarı Protestanlığın Mesih Planı'nda kendisine biçilen rolü yerine getirdiğini, şu anda İsrail'de Likud Partisi lideri olan Benjamin Netanyahu da 1986'daki bir konuşmasında vurgulamış, "Siyonist rüyayı gerçeğe dönüştürmek için yapılan tarihi işbölümü"nden söz etmişti. Sözkonusu işbölümü, Reagan örneğinde olduğu gibi Amerikan devlet aygıtının en üst noktalarında bugün de devam etmektedir. Grace Halsell, "Nil ve Fırat nehirleri arasında uzanan tüm Vaadedilmiş Topraklar'ın Yahudilerin egemenliği altına girmesi için her gün dua eden üst düzey Amerikalı hükümet görevlileri"nden söz eder.74

Evanjelizm, Mesih Planı içindeki misyonunu korumayı sürdürmektedir. Bunun bir başka örneği, Reagan'dan dört yıl sonra Beyaz Saray'a oturan Bill Clinton'dır...

Clinton Yönetimi ya da Amerika'nın İlk Goyim Olmayan Hükümeti!...

Clinton’ın Lobi’nin büyük desteğiyle yürüttüğü seçim kampanyası sırasında, Hillary Clinton, AIPAC’in başkanı David Steiner ve direktörü Tom Dine (solda) ile AIPAC tarafından düzenlenen Demokrat Parti toplantısında.

Önceki sayfalarda İsrail ve onun lobisinin Başkan Bush'la olan ilginç ilişkisine; önceleri araları iyiyken sonradan kanlı-bıçaklı düşman haline geldiklerine ve hatta Mossad'ın Bush'u öldürmeyi planladığına değinmiştik. Bu çatışmanın doğal bir sonucu olarak, Lobi, 1992'deki Başkanlık seçimlerinde Demokrat Parti adayı Bill Clinton'a eğilim gösterdi. Clinton da seçildiğinde İsrail'in istikrarlı bir dostu olacağına dair tatminkar güvenceler verdi. 30 Haziran 1992'de Jewish Leadership Council'de yaptığı konuşmada, "ben ABD ve İsrail arasındaki dostluğun yeniden güçlü bir şekilde kurulmasının önemine inanıyorum ve bunu gönülden istiyorum. Bush hükümeti zamanında bozulan ilişkiler beni gerçekten çok üzmüştür" demişti. Bunun sonucunda, Lobi var gücüyle onu desteklemeye başladı. Clinton'ın seçim kampanyasına büyük miktarlarda Yahudi dolarları akmaya başlarken, bir yandan da başta New York Times ve Washington Post olmak üzere, İsrail taraftarı medya, Clinton'ı destekleyen ve Bush'u karalayan etkili bir kampanya başlattı.

Bu kampanya Clinton'ın seçilmesinde önemli bir rol oynadı. Yeni Başkan, Lobi'nin desteğiyle Beyaz Saray'a oturmuştu ve Lobi'nin geleneğine göre, bu desteğin diyetini de ödemesi gerekiyordu. Nitekim Clinton yönetimi, ilk günden itibaren Lobi'ye itaatkar olacağını gösterdi. Hatta ilk günlerde AIPAC başkanı David Steiner'ın bu konudaki bir ifadesi kamuoyuna sızmış ve Steiner istifa etmek zorunda kalmıştı. O sıralar Hürriyet'in Washington muhabiri olan Sedat Ergin bu konuda şunları yazıyordu:

Demokrat aday Bill Clinton'un secim zaferinden en çok hoşnut olan kesimlerin arasında ABD'deki musevi lobisi yer almaktadır... Musevi çevrelerde Clinton'a duyulan güvende Demokrat yönetim kadrolarında İsrail'e yakın pek çok uzmanın görev alacağının bilinmesi de her halde önemli bir faktördür. AIPAC'in başkanı David Steiner, geçenlerde: 'Little Rock'ta (Clinton'un Karargahı) pek çok adamımız var. Yeni yönetime adamlarımızı sokacağız' yolundaki sözlerinin yer aldığı teyp bandının basına yansıması üzerine istifa etmek zorunda kalmıştır. Clinton'un Bush yönetimiyle koordinasyonunu sağlayan geçiş dönemi ekibinde (Transtion Team) dış politikadan sorumlu olan üç yetkilinin hepsi musevi kökenlidir: Leon Fuerth, Nancy Soderberg, Steve Solarz.75

AIPAC Başkanı, "Clinton'ın karargahında çok adamımız var, yeni yönetime de adamlarımızı sokacağız" şeklindeki telefon konuşmasının basına yansıması sonucunda belki istifa etmek zorunda kaldı ama bir şey değişmedi. Lobi, gerçekten de Clinton yönetimine o zamana dek görülmemiş sayıda adamını yerleştirdi. Clinton yönetiminde görev alan Yahudilerin sayısı o kadar fazlaydı ki, bazı Yahudi dini otoriteleri, bu hükümetin artık bir "goyim" (İbranice'de Yahudi-olmayanlar anlamına gelir) hükümeti olmadığını, yani bir diğer deyişle bir Yahudi hükümeti olduğunu açıkladılar. 1994 Ekiminde, Washington DC'deki Adath Yisrael sinagoğunda Sabath konuşmasını yapan hahambaşı bu konuda şöyle konuşmuştu:

Amerikan tarihinde ilk kez olarak, artık diasporada yaşadığımız hissine kapılmıyoruz. Çünkü ABD, artık bir goyim hükümeti tarafından yönetilmemektedir; aksine yönetimin her kademesinde, her karar aşamasında Yahudilerin büyük rolü vardır. Bu nedenledir ki, Yahudi şeriatında 'goyim yönetimi' kavramı ile bağlantılı olarak yer alan bazı kurallar, ABD için yenibaştan gözden geçirilmelidir.

Adath Yisrael sinagoğu hahambaşısının bu sözleri, İsrail'in günlük Ma'ariv gazetesinin 2 Ekim 1994 tarihli sayısında Avinoam Bar-Yosef tarafından yazılan bir makalede yer almıştı.76 Avinoam Bar-Yosef, hahambaşının haklı sayılabileceğini, Clinton'ın, hükümet kademelerinde, Başkan Reagan zamanında başlayan Yahudi etkisini artırmaya yönelik atamaları çok daha ileri noktalara taşıdığını söylüyordu. Bunun çok belirgin örnekleri vardı.

Yazıda, Clinton'a her sabah CIA tarafından aktarılan günlük brifingden söz ediliyordu. Her sabah saat 6 civarında CIA merkezinden yola çıkan uzmanlar, CIA'nın uluslararası istihbarat ağından ulaşan bilgilerin kısa bir analizini 5-7 sayfalık bir rapor halinde Başkan'a sunuyorlardı. Başkan ise bu raporları, 5 kişilik bir grupla tartışıp inceliyordu: Başkan Yardımcısı Al Gore, Ulusal Güvenlik Danışmanı Anthony Lake, Beyaz Saray Personel Şefi Leon Panetta, Yardımcı Ulusal Güvenlik Danışmanı Samuel ("Sandy") Berger ve de Başkan Yardımcısının Ulusal Güvenlik Danışmanı Leon Perth. Bu beş kişiden ikisi, Berger ve Perth, birer Yahudiydi, hem de gerekli ırk bilincine sahip iki Yahudi.

Dış politika kararlarının oluşmasındaki en etkin organ olan Ulusal Güvenlik Konseyi'nin durumu ise daha ilginçti. Burada Yahudilerin "goyim"lere karşı ezici bir üstünlüğü sözkonusuydu; konseyin 11 üyesinden 7'si Yahudiydi. Avinoam Bar-Yosef'in yazdığına göre, Clinton bu Yahudileri özellikle dış politikanın karar verme mekanizmasının tepesine yerleştirmişti. Bu Yahudiler, Leon Perth'e ek olarak sırasıyla; konseyin başkan yardımcısı olan Sandy Berger, Başkan'ın Ortadoğu ve Güney Asya danışmanı Martin Indyk (daha sonra ABD'nin İsrail Büyükelçisi oldu), Batı Avrupa danışmanı Dan Schifter, Afrika danışmanı Don Steinberg, Latin Amerika danışmanı Richard Feinberg ve Asya danışmanı Stanley Ross'tu.

Clinton, İran’a ambargo kararını Dünya Yahudi Kongresi toplantısında açıklayarak İsrail ve Lobi’ye jest kaptı. Yanda, bu kongre sırasında Şimon Peres’le birlikte kutsal “kippa” yı giymiş halde...

Yazıda, bunun yanısıra, Clinton yönetiminin her kademesinde, sağlık programları sorumlusundan basın ya da ekonomi danışmanına kadar, Yahudilerin çok belirgin bir çoğunluğa sahip oldukları anlatılıyordu. Clinton'ın Beyaz Saray'daki özel projeler danışmanı Rahm Emmanuel bu Yahudilerin en ilginçlerinden biriydi; babası, 1940'lı yıllarda Arap ve İngiliz hedeflerine Menahem Begin'in önderliğinde kanlı saldırılar düzenleyen Siyonist terör örgütü Irgun'un üyesiydi. (Yazıda, Amerika'daki "Yahudi gücü"nün ulaşmış olduğu zirvenin yalnızca hükümet kademeleriyle sınırlı kalmadığı, Yahudilerin ve özellikle de "bilinçli" Yahudilerin toplumu yönlendirebilecek her alanda büyük bir etkinliğe sahip oldukları söyleniyordu. Medya, bu alanların başında geliyordu; Avinoam Bar-Yosef'in yazdığına göre, gazete yazarlarının, editörlerinin, sahiplerinin, popüler televizyon yorumcularının çarpıcı bir bölümü Yahudilerden oluşuyordu. Ve bunlar son derece "bilinçli" Yahudilerdi; Associated Press ya da Washington Post yöneticilerinin düzenli olarak sinagoglara gittiklerine ve bu dini merkezlerde İsrail bayrağının dalgalandırıldığına dikkat çekiliyordu. Ayrıca akademik çevrelerde ya da film endüstrisindeki Yahudi etkinliği de olağanüstüydü).

Clinton Beyaz Saray'ında Yahudilerin ağırlığı o denli çarpıcıydı ki, bir süre sonra, Beyaz Saray'da İngilizce'den çok İbranice konuşulduğu, "good morning" yerine "şalom" dendiği söylentileri dolaşır oldu. Başkan, bir başka önemli atamasını da Mart 1995'te gerçekleştirdi; CIA'nın şefliğine, yine bilinçli bir Yahudi ve aynı zamanda Trilateral Komisyonu üyesi olan John Deutch getirildi.

Bu arada Clinton yönetiminin ikinci adamı olan Al Gore üzerinde de durmakta yarar var. 8 yıl Temsilciler Meclisi"nde, 7 yıl da Senato'da üyelik yapan Al Gore, bir "goyim" olmasına rağmen, son derece ateşli bir İsrail taraftarıydı. Gore'un Clinton tarafından Başkan Yardımcısı adayı olarak gösterilmesininin ardından bu kararı alkışlayan bir yazı yazan Douglas Bloomfield, "Temsilciler Meclisi ve Senato'daki kariyeri boyunca, Al Gore, Başkent'teki en İsrail-yanlısı politikacılardan biri olmuştur. İsrail'e yardım konusunda yapılan oylamalarda, % 100'lük bir İsrail-yanlısı performans göstermiştir. Senato'nun Silahlı Kuvvetler Komitesi'nin üyesi olduğu sıralarda da, Amerikan-İsrail stratejik işbirliğinin en ateşli taraftarı olmuştur" diyordu.77 Al Gore'un İsrail ve Lobi'yle olan ilişkilerinin uzun bir geçmişi vardı. 1986 yılında ADL tarafından düzenlenen bir turla İsrail'i ziyaret etmiş ve orada önemli görüşmelerde bulunmuştu. AIPAC'ten Lewis Roth, "Gore'un seçilmesi büyük bir kazanç" diyordu, "son derece İsrail-yanlısı bir insan ve buradaki Yahudi toplumuyla da mükemmel ilişkileri var." Amerikan Yahudi Kongresi Başkanı Robert Lifton ise Gore için şöyle diyordu: "Amerikan-İsrail ilişkisine bütün gücüyle destek veren bir politikacı."

Yahudi lobisinin desteğiyle seçimi kazanan, karar verme mekanizmalarında bu denli Yahudi barındıran ve içindeki "goyim"lerin bile ateşli İsrail yanlılarından oluştuğu Clinton yönetimi, doğal olarak tamamen İsrail'e bağlı bir dış politika izlemeliydi. Öyle de oldu. Paul Findley, Clinton yönetiminin, Amerikan tarihinde İsrail'in isteklerine en olumlu yanıt veren hükümet olduğuna dikkat çekiyordu. Clinton, önceki Bush yönetiminin aksine, İsrail'in işgal altındaki topraklarda yeni Yahudi yerleşim birimleri inşa etmesine hiçbir itiraz getirmiyordu. Daha da ilginci Clinton yönetiminin Gazze Şeridi, Doğu Kudüs ve Batı Şeria'yı tanımlamak için yaptığı terim değişikliğiydi. O ana kadar ki tüm Amerikan yönetimleri, uluslararası hukukun bir gereği olarak, İsrail'in 1967'de silah zoruyla ele geçirdiği bu toprakları "işgal altındaki topraklar" (occupied territories) olarak tanımlamıştı. Oysa Clinton yönetimi, bu terimi bırakmıştı; Gazze Şeridi ve Batı Şeria için artık "ihtilaflı topraklar" (disputed territories) deniliyordu. Doğu Kudüs ise "ihtilaflı" bile sayılmıyordu. Amerikan yönetimi, "Birleşik Kudüs'ün İsrail'in ebedi başkenti" olduğu şeklindeki Yahudi tezini tamamen onaylamış durumdaydı.78

1994'teki Kongre seçimlerinde AIPAC eskisi kadar etkin davranmadı; çünkü siyasi yorumcuların söylediği gibi artık Beyaz Saray'ı kontrol etmek için Lobi'nin Kongre'yi kullanmasına gerek yoktu; Beyaz Saray zaten Lobi'nin kontrolündeydi. Aslında Kongre de Lobi'nin güçlü bir müdahalesine gerek kalmadan İsrail yanlısı hale gelmişti. Senato çoğunluk lideri Robert Dole ve Temsilciler Meclisi başkanı Newt Gingrich, İsrail'in iki ateşli destekçisiydiler. Sık sık AIPAC toplantılarında boy gösteren Dole ve İsrail'e olan yakınlığı nedeniyle "Knesset başkanı" diye alaya alınan Newt Gingrich, Amerika'nın İsrail Büyükelçiliği'ni Kudüs'e bir an önce taşıması ve böylece Kudüs'ün tümünün İsrail'e ait olunduğunun kabul edilmesinin başta gelen savunucularıydılar.

Clinton'ın İran'a yönelik politikasının da mimarı, gerçekte Beyaz Saray'ı kontrol eden Lobi'ydi. İran'a karşı uygulanacak baskı politikası, ilk olarak Ortadoğu ile sorumlu Ulusal Güvenlik Danışmanı Martin Indyk tarafından gündeme getirilmişti. "Bilinçli" bir Yahudi ve eski bir AIPAC üyesi olan Indyk, İran'a karşı "dual containment" (çifte kuşatma) politikasını uygulamaya sokmuştu. Bu politika, 1995 başında ekonomik ambargoya dönüştü. 1995 Martında, İran ile İslam Devrimi'nden bu yana Hürmüz boğazında petrol çıkartma ve sevkiyatı için anlaşma yapan ilk Amerikan şirketi olan Coneco'nun Tahran'la yaptığı 1 milyar dolarlık anlaşma, Clinton yönetimi tarafından iptal edildi. Ancak olayın bir de perde arkası vardı. Cengiz Çandar'ın köşesinde yazdığı gibi aslında, devreye İsrail lobisi girmiş ve Coneco'nun bağlı bulunduğu ana şirketin en büyük hissedarı bulunan Amerikan Yahudi ailesi Bronfman kanalıyla, İran-Coneco anlaşmasının iptalini sağlamıştı.79

İsrail'in İran'a yönelik son tavrı ise bu ülkeye resmi olarak Amerikan ambargosu koydurmak oldu. Clinton, 1 Mayıs 1995'te New York'ta Dünya Yahudi Kongresi'nin toplantısında, İran'a ekonomik ambargo konduğunu ve tüm müttefiklerinden de bu uygulamaya katılmalarını beklediklerini açıkladı. Amerika'nın ilk "goyim olmayan" hükümeti tarafından açıklanan bu karar, yalnızca dünyadaki öteki "goyim olmayan" hükümet, yani İsrail tarafından destek gördü.

Clinton yönetiminin tüm bu İsrail bağlantılarının yanısıra, bir de Clinton-Hillary çiftinin dini eğilimleri İsrail'le olan ilişkileri açısından önem taşıyordu. Prophecy and Politics'in yazarı Grace Halsell, bir makalesinde, Clinton çiftinin İsrail'e yaptıkları gezi sırasında ortaya koydukları "Hıristiyan Siyonist" eğilimlerden söz etmişti. Clinton çiftinin tavırları ilginçti, çünkü Halsell'in vurguladığı gibi her ikisi de "hıristiyan" olan bu ikili, Kutsal Topraklar'a yaptıkları gezi sırasında hiçbir hıristiyan kutsal mekanını ziyaret etmemişler, hiçbir hıristiyan dini törenine katılmamışlardı. (Oysa, Kutsal Topraklar'da, hıristiyanlar için kutsal sayılan pek çok yer ve mabet vardır). Buna karşılık, Clinton çifti, Yahudi dini törenlerine büyük bir içtenlikle katılmışlardı. Başkan, başına kutsal takke kippa'yı (ya da yarmulk) geçirmiş ve Kudüs sokaklarında gezmişti. Hillary ise ünlü Ağlama Duvarı'na gitmiş ve Yahudilerde adet olduğu üzere, duvarın taşları arasına üzerine dua yazdığı bir kağıt parçası sıkıştırmıştı. Her ikisi de "hıristiyan" olan Başkan ve karısı, Hıristiyanlık'la ilgilenmeseler de, Yahudiliğin ritüellerini titizlikle uygulamışlardı. Halsell, bu ilginç durumla ilgili olarak Amerika'daki Hıristiyan otoritelerinden Dale Crowley ile konuşmuş ve ondan, "bu, İsraillilerin Amerikan politikasını nasıl kontrol ettiklerinin bir göstergesidir yalnızca" cevabını almıştı.

Halsell, Clinton çiftinin bu tavrının, onların da Jerry Falwell ve benzeri Evanjelikler gibi "İsrail kültü"nü dini inançlarının en tepesine yerleştirmiş olmalarından kaynaklandığını söylüyor ve ekliyor; "Clinton da, diğer tüm Hıristiyan Siyonistler gibi İsrail'i tarihin geçmişin, bugünün ve geleceğin merkezine yerleştirmektedir." 80

Kısacası, Clinton, Evanjelik bir aileden gelmemesine karşın, Evanjelik eğilimlere sahiptir ve İsrail'i dini inançları nedeniyle desteklemesi gerektiğini düşünen bir Hıristiyan Siyonist'tir. Başkan, Knesset'te (İsrail parlamentosu) yaptığı bir konuşmada bu özelliğini açığa vurarak, Başkan olmadan önce kendisiyle konuşan bir rahibin, ona "eğer İsrail'i yalnız bırakırsan, Tanrı seni asla affetmez" dediğini ve bunu her zaman için hatırında tuttuğunu söylemişti...

Bu bölümün başından bu yana incelediğimiz tüm bilgiler, özellikle de Amerika'nın artık bir "goyim hükümeti" olmayışı, Yeni Dünya Düzeni kavramını anlamak için son derece önemlidir. Bölümün başında, Yeni Dünya Düzeni'nin Amerika'yı yöneten elitlerin dünyaya egemen olma iddiası olduğuna değinmiş, ancak bu egemenlik iddiasının gerçek sahibini bulmak için sözkonusu elitleri incelemek gerektiğini söylemiştik. Amerika'nın bir "goyim hükümeti" tarafından yönetilmediğini, diğer bir deyişle bir "Yahudi hükümeti" tarafından yönetildiğini bildiğimize göre, dünyaya egemen olma iddiasındaki gücü de tanımlayabiliriz. Bu güç, Yahudi önde gelenleridir; 500 yıllık Mesih Planı'nın sonucunda gerçekten de bir dünya egemenliğine yaklaşmış durumdalar.

Amerika, bu egemenlik için kullandıkları bir araçtır. Kabalacı Kolomb tarafından "Yahudiler için iyi bir yer" olsun diye keşfedilen, Püritenler tarafından "Yeni İsrail" e niyet edilerek kurulan, masonlar tarafından "dünyanın ilk masonik cumhuriyeti" olarak ilan edilen, Yahudilerin yönlendirmesi sayesinde "emperyalist" olan ve özellikle de son dönemde tüm önemli kurumları Yahudi önde gelenlerinin kontrolü altına giren Amerika, Mesih Planı için kullanılan bir aygıttır. Buna karşı çıkan Amerikan liderleri Kennedy, Nixon ve belki de Bush gibi tasviye edilirler, yerlerine itaatkar olanlar getirilirler.

İşte Yeni Dünya Düzeni'nin anlamı budur. Bu kavramın Amerika'daki Yahudi gücünü en iyi biçimde temsil eden isimlerden biri olan Kissinger tarafından üretilmiş olması da bu yönden anlamlıdır. ABD Büyük mührü'nde Novus Ordo Seclorum ibaresinin üstündeki masonik-Kabalistik sembol "üçgen içinde göz", Düzen'in Yahudi oluşunu ifade etmektedir.

Amerika bir aygıt olduğuna göre, Mesih Planı'nı yakalayabilmek için, dünyanın öteki "goyim olmayan" hükümetine, İsrail'e bir göz atmakta yarar bulunmaktadır. Çünkü, Mesih Planı'nın aşamaları orada belirlenmekte, orada uygulanmakta ve Amerika'ya empoze edilmektedir.

Bu nedenle, şimdi, Yeni Dünya Düzeni'nin gizli liderini incelemek gerekmektedir.

Dipnotlar

1 People, 25 Kasım 1991.

2 Şalom, 29 Eylül 1993.

3 Paul Findley, They Dare to Speak Out: People and Institutions Confort Israel's Lobby, Chicago: Lawrence Hill Books, 1989, s. 67.

4 Amerika'da "parlamento"nun adı Kongre'dir. Kongre iki ayrı meclisten oluşur: Senato ve Temsilciler Meclisi. Senato'da her eyaletin iki temsilcisi yer alır. Daha kalabalık olan Temsilciler Meclisi'ne ise her eyalet, nüfusuna göre belirlenmiş sayıda üye gönderir. Senato seçimleri altı, Temsilciler Meclisi seçimleri iki yılda bir yapılmaktadır.

5 Paul Findley, They Dare to Speak Out, ss. 16-17.

6 Ibid., 19.

7 Ibid., s. 23.

8 Ibid., s. vii.

9 Ibid., s. 25.

10 Ibid., s. 36.

11 Ibid., s. 38.

12 Richard Curtiss, "California Earthquake and Aid to Israel: Disasters of Equal Magnitude ?", Washington Report on Middle East Affairs, Şubat/Mart 1994.

13 Paul Findley, They Dare to Speak Out, s. 27.

14 Richard Curtiss, Stealth PAC's: Lobbying Congress for Control of U.S. Middle East Policy, 3.b., Washington DC: American Educational Trust, 1991.

15 Paul Findley, They Dare to Speak Out, s. 47.

16 Ibid., s. 51.

17 Ibid., s. 127.

18 Ibid., ss. 70-71.

19 Ibid., s. 70.

20 Ibid., s. 77.

21 Ibid., s. 103.

22 Ibid., s. 57.

23 They Dare to Speak Out, s. 114.

24 Paul Findley, "In Kennedy Assasination, Anyone but Mossad is Fair Game for US Media", Washington Report on Middle East Affairs, Mart 1992.

25 Michael Collins Piper, Final Judgement, Washington DC: Wolfe Press, 1993

26 Paul Findley. "In Kennedy Assasination, Anyone but Mossad is Fair Game for US Media" The Washington Report on Middle East Affairs, Mart 1992.

27 George W. Ball, Douglas B. Ball, The Passionate Attachment: America's Involvement with Israel, 1947 to the Present, New York: W. W. Norton & Company, 1992, ss. 57-58.

28 Eustace Mullins, The World Order: Our Secret Rulers, 2.b., Staunton: Ezra Pound Institute of Civilation, 1992, s. 166.

29 Noam Chomsky, Kader Üçgeni: ABD, İsrail ve Filistinliler, Çev. Bahadır Sina Şener, 1.b., İstanbul: İletişim Yayınları, Ocak 1993, ss. 62-63.

30 Richard Curtiss, "Richard Nixon Twice Had Mideast Peace in His Grasp", Washington Report on Middle East Affairs, Haziran 1994.

31 Ibid.

32 Ibid.

33 Ibid.

34 Ibid.

35 Eustace Mullins, The World Order: Our Secret Rulers, s. 254.

36 Richard Curtiss, "Richard Nixon Twice Had Mideast Peace in His Grasp", Washington Report on Middle East Affairs, Haziran 1994.

37 Richard M. Nixon, The Memoirs of Richard Nixon, New York: Grosset & Dunlap, 1978, s. 481.

38 Wolf Blitzer, Between Washington and Jerusalem: A Reporter's Notebook, New York: Oxford University Press, 1985, s. 207.

39 Victor Ostrovsky, The Other Side of Deception: A Rogue Agent Exposes the Mossad's Secret Agenda, New York: Harper Collins Publishers, 1994, ss. 277-282.

40 Paul Findley, They Dare to Speak Out, s. 139.

41 Ibid., s. 141.

42 Ibid., s. 144.

43 Ibid., s. 149.

44 Ibid., s. 151.

45 Ibid., s. 161.

46 Encyclopaedia Judaica, vol. 7, s. 124.

47 Executive Intelligence Review, The Ugly Truth About The Anti-Defamation League, Washington: Executive Intelligence Review, 1992, s. 8.

48 Ibid., s. 9.

49 Executive Intelligence Review, The Ugly Truth About The Anti-Defamation League, s. 14.

50 John J. Robinson, Born in Blood: The Lost Secrets of Freemasonry, New York: M. Evans & Company, 1989, s. 328.

51 Ibid., s. 329.

52 Robert I. Friedman, The False Prophet: Rabbi Meir Kahane From FBI Informant to Knesset Member, New York: Lawrence Hill, 1990, ss. 105-128.

53 Ibid., ss. 115-128.

54 Victor Ostrovsky, The Other Side of Deception, s. 236.

55 New American View, 1 Mart 1994.

56 Executive Intelligence Review, The Ugly Truth About The Anti-Defamation League, ss. 70-72.

57 Ibid., ss. 103-119.

58 Grace Halsell, Prophecy and Politics: Militant Evangelists on the Road to Nuclear War, Connecticut: Lawrence Hill & Company, 1986,

59 Ibid., s. 6.

60 Ibid., s. 15.

61 Ibid., ss. 82-85.

62 Ibid., s. 87.

63 Noam Chomsky, Kader Üçgeni, ss. 36-37.

64 Ibid., s. 38.

65 Paul Findley, They Dare to Speak Out, s. 240.

66 Grace Halsell, Prophecy and Politics, s. 141.

67 Grace Halsell, "The Clintons: American Hostages in the Holy land", Washington Report on Middle East Affairs, Ocak/Şubat 1995.

68 Robert Sullivan, The New York Times Magazine, 25 Nisan 1993.

69 Grace Halsell, Prophecy and Politics, ss. 47, 48.

70 Robert I. Friedman, Zealots for Zion: Inside Israel's West Bank Settlement Movement, 1.b., New York: Random Hause, 1992, s. 151.

71 Grace Halsell, Prophecy and Politics, s. 46.

72 Ibid., s. 5.

73 Ibid., s. 50.

74 Ibid., s. 10.

75 Sedat Ergin, Hürriyet, 23 Kasım 1992.

76 Makalenin, İsrailli "müzmin muhalif" yazar Israel Shahak tarafından yapılmış İngilizce tercümesi, The Washington Report on Middle East Affairs dergisinin Kasım/Aralık 1994 sayısında yayınlandı.

77 Douglas Bloomfield, Washington Jewish Week, 16 Temmuz 1992.

78 Paul Findley, "Palestine's Dismemberment", Washington Report on Middle East Affairs, Ocak/Şubat 1995.

79 Cengiz Çandar, Sabah, 21 Mart 1995.

80 Grace Halsell, "The Clintons: American Hostages in the Holy land", Washington Report on Middle East Affairs, Ocak/Şubat 1995.