II. KısımDüzen'in Gerçek Yöneticileri

Görüyorsun sevgili dostum Coningsby, dünya, olayların perde arkasını bilmeyen insanların sandığı kişilerden çok daha farklı kişiler tarafından yönetilmektedir."(Lionel Rothschild'ın 1844 yılında müstakbel İngiltere Başbakanı Benjamin Disraeli'ye (Coningsby) yaptığı bir konuşmadan, American Manifest Destiny and the Holocausts, Conrad Grieb, s. 4)

6. Bölüm:Düzen'in Ardındaki Güçler

Bir perde her zaman gereklidir. Gücümüzün büyük bölümü gizlenmekten kaynaklanır. Bu yüzden de, her zaman bir başka derneğin adı altında gizlenmeliyiz."(İllüminati locasının 1794'teki bir metninden; Die neuesten Arbeiten des Spartacus undPhilo in dem Illuminaten-Orden, 1794, s. 143)

"Bu durumda sorabiliriz: Eğer Dünya Düzeni bugün egemenliği elinde bulunduruyorsa, neden bazı kurumlara ihtiyaç duymaktadır?

Cevap açıktır: Dünya Düzeni egemenliğini korumaktadır çünkü egemenliğini reddetmekte, kendi varlığını kabul etmeyip gizlemektedir. Onun gücü heryerde; hükümetlerde, eğitimde, bazı dini gruplarda, incelikle hesaplanan savaşlar, devrimler ve kıtlıklarda görünmesine karşın, Dünya Düzeni, aynı mafya gibi kendi varlığını reddeder. Dünya Düzeni'nin hizmetçileri değişir ama Düzen sabit kalır. Eğer çok fazla kişi CFR'yi (Council on Foreign Relations) farkederse, bu kez güç Bilderberg'e ya da Trilateral Komisyonu'na aktarılır. AmaDüzen'in egemenliği sabit kalmaktadır."

— Eustace Mullins. The World Order: Our Secret Rulers, s. 193

Dünya, 20. yüzyılla birlikte eskisinden çok farklı bir dünya haline geldi. Yüzyılın hemen başlarında tüm güç dengeleri değişti. Bütün güçlü monarşiler yıkıldı ve yerlerine 19. yüzyıldaki anti-monarşik dalganın yeni sonucu olan ulus-devletler kuruldu. İslam dünyası, dünya politikasında son temsilcisi olan Osmanlı'nın yıkılmasıyla gücünü yitirdi. Yeni bir dünya düzeni, aslında bu yüzyılın başında kuruldu. Bu düzen, dünyanın Amerikan egemenliği altına girmesiyle başlıyordu. Ve bu nedenle de, 20. yüzyıl giderek Amerikan yüzyılı haline geldi.

20. yüzyıl hakkında okunabilecek milyonlarca sayfalık "resmi tarih" bilgisi bulunabilir. Ancak, biz yine resmi olmayan, örtülü tarihe bakacak ve bu tarihin içinde Mesih Planı'nın, ya da bir başka deyişle İsra Suresi'nin başında haber verilen "İsrailoğullarının ikinci yükselişi"nin yerini bulmaya çalışacağız.

Kitabın 2. bölümünde, Yahudi önde gelenleri ve Tapınakçı geleneği koruyan masonlar arasında kurulan İttifak'ın, Batı toplumlarını politik ve kültürel yönden büyük bir değişime uğrattığını görmüştük. İttifak, kendisine en büyük düşman olarak belirlediği dini otoriteye karşı büyük bir mücadeleye girişmiş ve sonuçta hem dini otoriteyi zayıflatmış, hem de onun yeniden güç bulmasını engelleyecek biçimde Batı toplumlarını sekülerleştirmiş, dinden koparmıştı.

4. bölümde ise İttifak'ın, arkasına Püriten geleneği koruyan Hıristiyan Siyonistleri de alarak, Vaadedilmiş Topraklar'da bir Yahudi devleti kurma çabasına giriştiğini inceledik. Bu hedefin önündeki en büyük engellerden birinin, yani Osmanlı sorununun yine İttifak tarafından ortadan kaldırıldığını gördük. Yahudi önde gelenlerinin karşılaştığı diğer bir büyük sorunun, yani Vaadedilmiş Topraklar'a göç etmek istemeyen kendi halklarının, "Nazi kartı"nın sayesinde acımasızca çözüldüğünü ise 5. bölümde konu edindik.

Vaadedilmiş Topraklar'da bir Yahudi devleti kurulması ise, İspanya sürgünü ile başlamış olan Mesih Planı'nın büyük bir başarı ile son aşamalarına gelmiş olması demekti. Çünkü, Mesih'in gelmesinden, yani umulan dünya egemenliğinin kesin olarak gerçekleşmesinden önce, Yahudi önde gelenlerinin yapması gereken üç şey vardı: Vaadedilmiş Topraklar'a dönmek, Kudüs'ü almak ve Tapınak'ı yeniden inşa etmek (bkz. "Giriş"). Ve bunların ilki, 4. ve 5. bölümlerde incelediğimiz aşamalar sonucunda gerçekleşti. Kudüs, 1967'de alındı. Tapınak'ın yeniden inşa edilmesi ise bugün İsrail'deki dinci gruplar tarafından an meselesi olarak görülüyor. Hükümet ise, Tapınak'ı inşa etmek Mescid-i Aksa'nın yıkılmasını gerektirdiği için, "henüz zamanı değil" düşüncesini koruyor ve önce "İslami muhalefet"in susturulması gerektiğine inanıyor. Tüm bunlar, Yahudi önde gelenlerine göre, Mesih'in gelişinin ve dünya egemenliği hedefinin an meselesi olduğunu göstermektedir.

Bu durumda, 20. yüzyılda dünyayı etkileyen büyük politik gelişmelere de göz atmak ve İttifak'ın bu gelişmelerdeki rolünü incelemek gerekir. Eğer Yahudi önde gelenleri ve masonlar arasında kurulmuş olan İttifak bir dünya egemenliği öngörüyorsa, kuşkusuz bu hedefe bu denli yaklaşıldığı 20. yüzyılda da İttifak'ın yeni politik manevraları yaşanmış olmalıdır. Mesih geldiğinde kesin olarak kurulacağı umulan dünya egemenliğinin altyapısı Kabalacılar'ın geliştirdikleri "Mesihi dönem insan eliyle başlayacaktır" kuralına uygun olarak 20. yüzyılda kurulmaya çalışılmış olmalıdır.

Dünya egemenliğinin altyapısı, dünyadaki güç merkezlerinin İttifak'ın eline geçmesi olarak yorumlanabilir. İttifak, 19. yüzyılın bitimiyle birlikte, Katolik ve İslam dini otoritelerinin gücünü ortadan kaldırmıştı. 20. yüzyıl ise İttifak'tan bağımsız diğer güç merkezlerinin de ele geçirilmesi, ya da en azından etkisiz hale getirilmesine sahne oldu. İlerleyen sayfalarda İttifak'ın 20. yüzyılda doruğa çıkan gücünü birlikte göreceğiz.

Ancak bir noktaya dikkat etmek gerekir. Önceki yüzyıllarda, masonluk, tek başına uluslararası dengeleri kontrol etmeye yetiyordu. Fakat 20. yüzyıl, dış politika kavramını ve ülkeler arasındaki ilişkilerin doğasını çok daha karmaşık bir hale getirdi. Artık büyük ülkelerin dış politikaları son derece kapsamlı bir kadro elinde şekillendirilmeye başlandı. Artık yalnızca zeki bir kral ya da bir-iki devlet adamı değil, ancak uzman bir kadro tarafından yönlendirilebilecek bir diplomasi tarzı doğmuştu.

İşte İttifak bu nedenle yeni mekanizmalar üretti. Böylece İttifak'ın karar merkezleri, klasik loca atmosferinden çıkarak daha gelişmiş ve modern "think-tank"lere kaymaya başladı. Masonluk hala önemliydi ve ülke-içi kontrolün sağlanması için birebirdi (P2 örneğinde açıkça görüldüğü gibi). Ancak dış politika alanı, masonluğun mistik görünümünden ve ritüellerinden soyutlanmış bu yeni kurumların denetimine geçti. İlerleyen sayfalarda, bu kurumların en önemlilerini, Council on Foreign Relations, Chatham House, Bilderberg Group ve Trilateral Commission gibi örgütleri ve bu örgütlerin İttifak'ın hedeflerine olan katkılarını inceleyeceğiz.

Önce bu örgütlerin kimler tarafından kurulduğuna ve 20. yüzyılın en önemli ifadelerinden biriyle, kimler tarafından "finanse" edildiğine değinelim.

"Finansman", 20. yüzyıl politikasının anahtar kelimesiydi. Ve ellerinde dev miktarda "finans" bulunan Yahudi önde gelenleri, Mesih Planı'nı gerçekleştirmek için can atıyorlardı.

Yahudiler ve 'Finansman'

Yahudilerin ekonomik gücü, oldukça ünlü bir konudur. Önceki bölümlerde Mesih Planı'nın aşamalarından söz ederken yeri geldiğinde bu ekonomik gücün etkisine değinmiştik. 20. yüzyıldaki gelişmelerin perde arkasını araştırmak içinse, sözkonusu ekonomik gücü biraz daha yakından incelemekte yarar var.

Yahudi toplumunun parayla olan ilişkisi, büyük ölçüde İbrani öğretisinden kaynaklanır. Kitabın 3. bölümünde de vurguladığımız gibi Yahudi dini, dünya-merkezli ve maddeye yönelik bir dindir. Bu nedenle, İslam ve Katolik dinlerinde uzak durulması söylenen "para hırsı", tam aksi bir şekilde, Yahudilikte meşru, hatta teşvik edilen bir dürtüdür. Bu nedenle de sözkonusu iki dinde yasaklanan faiz, Yahudilikte serbest bırakılan, hatta tavsiye edilen bir kazanç yöntemidir. Max Weber de, Yahudi-para ilişkisinin dini boyutunu özenle vurgulayarak, "Yahudilerin parasal işlemler konusundaki tercihlerinin nedeni ritüel telakkileriydi" der.1

Faiz, Ortaçağ'daki Yahudi ekonomik gücünün de temelini oluşturmuştur. Kimsenin tefecilik yapmadığı bir ortamda, bunu bir dini emir olarak gören Yahudiler tefecilikle özdeşleşmişlerdir. Judaica, Ortaçağ'da Yahudi tefecilerin genelde % 30 civarında faizle borç verdiklerini ancak bu oranın zaman zaman % 100'lere bile vardığını yazıyor (enflasyonsuz bir ortamda bu rakamın büyüklüğü elbette çarpıcıdır). Ortaçağ boyunca "Yahudi" ve "tefeci" kavramları o kadar özdeşleşmiştir ki, bazı dillerde aynı anlamda kullanılır olmuştur. O dönemdeki bazı Almanca kitaplarda "wucherer" (tefeci) kelimesinin "Yahudi" anlamında; "judaizare" (Yahudileşme) sözcüğünün de "faiz alma" anlamında kullanıldığına rastlanır.

Yahudi tefecilerin önemli bir özelliği de, mesleklerini sürekli olarak babadan-oğula aktarmaları ve bu şekilde sürekli katlanan bir sermaye ile büyük bir ekonomik güce ulaşmalarıdır. Bu nedenle Ortaçağ'da pek çok Kral Yahudilerden borç almışlardır. Bunun çarpıcı bir örneğini kitabın ilk başlarında incelemiştik: İspanya Kraliçesi İsabella'nın Granadalı Müslümanlara karşı girişip 1492'de kazandığı savaşı, (aynı zamanda da bir Kabalacı olan) Isaac Abrabanel adlı tefecinin finanse ettiğini görmüştük. Kolomb'un yolculuğu da Abrabanel ve diğer başka bazı Yahudilerce finanse edilmişti. Bunlar, "finansman" kavramının, en başından beri Mesih Planı'nda önemli bir yer tuttuğunun işareti olarak yorumlanabilir. Kitabın önceki bölümlerinde, Yahudilerin 16. ve 17. yüzyıllardaki ekonomik güçlerine değinmiş ve köle ticareti, sömürgecilik gibi alanlardaki büyük rollerini vurgulamıştık. Amsterdam'da kapitalizmi doğuranların da Sefarad Yahudileri olduğunu konu edinmiştik.

17. ve 18. yüzyıllarda doğan yeni bir sınıf ise Yahudilerin ekonomik gücünü siyasi alana da taşıdı. Bu sınıf, "Saray Yahudileri" (Court Jews) olarak adlandırılıyordu ve yeni kurulmaya başlanan merkezi mutlak devletin finansman ihtiyacından doğmuşlardı. Bu Yahudiler, özellikle Protestan reformunun ardından Papa'nın otoritesinden bağımsız olarak kurulan yeni merkezi devletlerin yardımına koşan varlıklı tefecilerdi. Özellikle Avrupa'nın Protestan ve Katolik güçleri arasındaki kanlı Otuz Yıl Savaşları, hem savaş sırasında hem de sonrasında büyük bir finansman açığı doğurmuştu ve bu açık Yahudilerce kapatıldı. Bunun yanında yeni kurulan merkezi devlet mekanizması, tüm yetkileri elinde toplamak istiyordu ve bunun için de öncelikle büyük bir finansman ihtiyacıyla karşı karşıya kalmıştı. Yeni devlet aygıtının; ordu toplayıp beslemek, bürokrasi oluşturmak, otoritesini sağlamlaştırmak için ihtiyaç duyduğu parayı karşılayan Yahudiler, doğal olarak yeni mutlak yöneticilerin yanında büyük bir güç ve saygınlığa kavuştular.

Merkezi devletlerin giriştiği savaşların finansmanı da, sözkonusu "Saray Yahudileri"nden sağlanıyordu. Judaica, örneğin Osmanlı'ya karşı giriştiği savaşlar sırasında Avusturya'nın tüm bütçesinin üçte birinin Yahudilerden alınan borçlarla karşılandığını bildiriyor.2 Bu "savaş finansörlüğü", Saray Yahudileri'nin başta gelen işlevlerinden biri haline geldi. Öyle ki, çoğu zaman karşılıkla savaşan her iki devlet de, masraflarını Yahudilere borçlanarak karşılıyordu. Bu nedenle de, savaş finanse etmek ve bu kirli işten kar yapmak, kısa sürede Yahudilerle özdeşleşen bir "meslek" halini aldı. (Bu "savaş finansörlüğü", Kuran'da bildirilen, Yahudilerin yeryüzünde "savaş amacıyla ateş alevlendirdikleri" ve "yeryüzünde bozgunculuğa çalıştıkları" [Maide Suresi, 64] haberine de uygundu kuşkusuz.)

"Saray Yahudileri"nin en önemli özelliği ise yüksek bir "ırk bilinci"ne sahip olmalarıydı.

Judaica, hem Protestan hem de kimi zaman Katolik kral ve prenslerin yanında büyük bir güce ulaşan bu Yahudilerin tamamına yakınının, kendi çıkarlarını değil, Yahudi toplumunun genel çıkarlarını koruduğunu anlatıyor ve bu nedenle de Yahudi toplumlarının lider ve temsilcileri (İbranice Shtadlan) haline geldiklerini bildiriyor. "Yahudi Ansiklopedisi", ayrıca Saray Yahudileri'nin Yahudi politik eşitliğinin sağlanmasının öncüleri olduğunu da vurguluyor.3

Avrupa'nın politik ve sosyal gelişimini konu eden kaynaklar, merkezi devletlerin kurulmasının, ticari çıkarlarını koruyacak bir otorite (elbette "seküler" bir otorite) arayan "burjuvazi"nin desteğiyle olduğunu söylerler. Buna göre, "burjuvazi", merkezi monarşilerin kurulmasıyla birlikte ekonomik konumunu güçlendirmiş, Fransız Devrimi ile de, aristokrasiyi ve dini otoriteyi ortadan kaldırarak, doğrudan iktidarı ele geçirmiştir. İşte "burjuvazi" olarak adlandırılan bu sınıfın en ilginç fakat dikkat çekilmeyen özelliği, büyük bölümünün Yahudilerden oluşmasıdır. Tefecilik yoluyla asırlardır katlanarak büyümüş bir sermaye birikimine onlardan başka kim sahipti ki?...

Fransız Devrimi'nin ardından Saray Yahudileri devri kapandı ve yeni bir dönem, Yahudi bankerler dönemi başladı. Bu bankerlerin gücü, eski Saray Yahudileri'nden çok daha fazlaydı. Goldschmidt, Oppenheimer, Seligmann hanedanlarının kurduğu finans imparatorlukları bu dönemde, 19. yüzyılın başında doğdu. Bu finans imparatorluklarının en ünlüsü ve kuşkusuz en önemlisi ise Rothschildlar'dı.

"Bir ulusun parasının denetimi elimde olsun, onun kanunlarını kimin yazdığını umursamam artık" - Mayer Amschel Bauer (Rothschild)

Rothschild Hanedanının Öyküsü

Judaica, "19. yüzyıldaki Yahudi bankacılığı, Rothschildlar'ın Frankfurt'taki yükselişiyle başladı" diyor. Kuşkusuz Rothschildlar'la birlikte yalnız 19. yüzyıldaki Yahudi bankacılığı değil, yeni bir devir de başlamış oluyordu. Alman tarihçi Prof. Wilhem bu konuda şöyle der: "Rothschildler Avrupa politikasına paranın hükmünü getirmiştir. Dünyayı paranın ve onun fonksiyonlarından ibaret hale getirmek için çalışmışlardır." Frederic Morton ise, The Rothschilds adlı kitabının önsözünde "son yüzelli yıldır, Rothschild hanedanının Avrupa tarihindeki perde arkası rolü şaşırtıcı boyutlardadır" diyor ve ekliyor, "yalnızca bireylere değil, uluslara da borç vermeyi başardıklarından dolayı inanılmaz karlar elde ettiler." Belki de bazılarının dediği gibi, Rothschildlar'ın zenginliği, ulusların çöküşüne bağlıydı." 4

Hanedan 1800'lü yılların hemen başında Almanya'da doğmuştu. Frankfurt'ta 1744'te doğan Aşkenaz Yahudisi Mayer Amschel Rothschild, hanedanın kurucusuydu. Önceleri Mayer Amschel, Frankfurt'ta faizle borç para veren fırsatçı bir tefeciydi. Gittikçe zenginleşen Amschel, Avrupa ekonomisinin merkezi haline gelmeye başlayan Frankfurt'taki en güçlü banker oldu ve beş oğlunu, Avrupa'nın diğer finans merkezlerine göndererek Rothschild hanedanını kurdu. Beş ok ile sembolize edilen Rothschild hanedanının varisleri, finans dünyasında izledikleri yayılmacı politika sonucunda Avrupa ekonomisini büyük ölçüde kontrol altına aldılar.

Bankerlik işine girmeden önce, ünlü bir haham ailesi olarak tanınan Rothschildlar, genelde “kirli” yollardan elde ettikleri dev servetle büyük bir ekonomik ve politik güce ulaştılar. Hanedanın en önemli özelliği ise bu büyük gücü, yalnızca ailevi çıkarlar için değil, tam tersine asıl olarak, bağlı oldukları ırkın çıkarlarına uygun olarak kullanmalarıydı. Bu nedenle Siyonist harekete ve İsrail Devleti’ne çok büyük yardımlar yaptılar. Ancak en büyük “icraatları, Yeni Düzen’i kontrol edecek olan politik kurumları oluşturmak” olacaktı. Yanda, 1898’de Fransız basınında yayınlanan bir Rothschild karikatürü.

Bu beş oğuldan Amschel Mayer Frankfurt'ta kaldı. Solomon Mayer Viyana'ya, Karl Mayer Napoli'ye, James Jacob Mayer Paris'e ve Nathan Mayer de Londra'ya gitti. Bu beş Rothschild da gittikleri finans merkezlerinde büyük güce ulaştılar.

1816'da Viyana'ya giden Salomon Mayer, Habsburg hükümet bankacılığında kilit kişi oldu. Bu arada Avusturya'nın ünlü devlet adamı Metternich'le çok yakın ilişkiler kurdu (hatta 1848 devrimi sırasında Metternich'in kaçmasına yardım ettiği söylenir). Avusturya sınırları içinde Yahudilere yapılan her türlü yasal kısıtlamaların kalkmasını sağladı. Salomon Mayer'in ikinci oğlu Anselm Salomon ise Viyana'da, beş Yahudi ailesi; Arnstein, Eskeles, Geymuller, Stein ve Sina tarafından paylaşılan banka tekelini devraldı.

1821'de Napoli'de bir şube açan Karl Mayer ise İtalya'nın en önde gelen bankeri oldu. Sardunya, Sicilya, Napoli'ye hatta Papa devletine büyük miktarlarda borç verdi. Diğer dört oğlu da Rothschild ailesi üyeleriyle evlendiler.

Beş kardeşin en küçüğü olan James Jacob Mayer, 1812 yılında Paris'e gitti ve Rothschild Frères şirketini kurdu. Fransa'daki Yahudi toplumuyla yakın ilişkiler geliştirdi. Yönetimle de iyi bağlar kurarak, Fransa'yı İngiltere'yle birlikte Rothschild'lerin en önemli kalesi durumuna soktu. Öyle ki, 27 Temmuz 1844'te Mazzini şöyle diyordu: "Eğer Rothschild isterse Fransa'nın kralı olabilir." 5 1909 baskılı Jewish Encyclopedia'da ise Rothschild'lerin Fransa'daki gücü şöyle açıklanıyordu: "1848 yılında Paris bankacıların toplam 352 milyon frankı olduğu halde, yalnızca Rothschild, Paris'te 600 milyon franka sahipti." 6

İngiltere'ye giden Nathan Mayer ise 1806'da Hannah Barent Cohen ile evlendi. Bu ilişki onu İngiltere'nin Sefarad cemaatine de dahil etti. Judaica, Nathan Mayer'in, henüz 1810 yılında, Londra para piyasasındaki en büyük güç haline geldiğini bildiriyor.7 1815'te, Nathan Mayer, Waterloo'daki İngiliz zaferini, kurduğu erken istihbarat ağı sayesinde çok önceden öğrendi ve Londra borsasına koşarak aldığı hisseleri ertesi gün çok büyük miktarla satarak bir gecede inanılmaz bir servet elde etti.

1836'da hanedanın Londra'daki temsilcisi Nathan Mayer Rothschild ölünce en büyük oğlu Lionel Nathan Rothschild başa geçti ve sadece Londra bölümünün iş bağlantılarını sağlamakla kalmadı, ayrıca İngiliz Yahudi toplumunun 30 yıl liderliğini de yaptı. Mali operasyonlarından bazıları; Kırım Savaşı'nı devam ettirecek 16 milyon poundluk borcun sağlanması ve 1875'te İngiltere'de "İngiliz asilzadesi" ünvanını kazanan ilk Yahudiydi.

Rothschildlar'ın kurdukları bu hanedan ağı, onlara büyük bir ekonomik güç getirdi. Alman tarihçi Werner Sombart, Jews and Modern Capitalism adlı kitabında şöyle der: "1820 sonrasındaki dönem 'Rothschildler'in çağı' olarak bilinir. Öyle ki yüzyılın ortasında finans çevrelerinde şu yargı genel bir inanç haline gelmişti: Avrupa'da tek güç vardır, bu da Rothschild'lerdir." 8 John Reeves ise, The Rothschilds; The Financial Rulers of Nations adlı kitabında şöyle yazar:

Nathan Rothschild'ın İngiliz Hükümetine ilk yardımı 1819'daydı ve 60 milyon dolarlık borç verdi; 1818-1832 arasında 105.400.000 dolar miktarında sekiz adet borç daha verdi; aşağı yukarı 700 milyon dolarlık 18 adet hükümet borcu oluşturdu. Etkileri o kadar güçlüydü ki, hiçbir savaş Rothschild'lerin yardımı olmadan gerçekleşemezdi. Politika ve ticaret dünyasında öyle güçlü bir pozisyona yükseldiler ki bir anlamda Avrupa'nın diktatörleri oldular.9

Ünlü Amerikalı Yahudi yazar Hannah Arendt, The Origins of Totalitarianism (Totaliterizmin Kökenleri) adlı kitabında Rothschildlar'ın gücüne değinirken, 19. yüzyılda pek çok devlet adamının günlüklerine, yeni bir savaş çıkmayacağını, çünkü Rothschildlar'ın şimdilik böyle bir şey istemediklerini yazdıklarına dikkat çekiyor. Arendt, özellikle Tarihçi J. A. Robson'ın Imperialism adlı kitabında yazdığı şu satırları da vurguluyor: "Eğer Rothschild ailesi buna karşı koyarsa, herhangi bir Avrupa ülkesinin ciddi bir savaşa girebileceğine inanan var mı gerçekten?" Arendt, Metternich'in şu tespitini de aktarıyor: "Rothschild ailesinin Fransa devleti üzerindeki etkisi, başka herhangi bir yabancı devletin etkisinden daha fazladır." 10

Bu, Rothschildlar'ın tek başlarına bir devlet kadar güç elde ettikleri anlamına geliyordu. İşin bir başka ilginç yanı da, Rothschildlar'ın bu kazançlarının çoğu kez başkalarının yıkımını getirmesiydi... E. C. Knuth, The Empire of the City adlı kitabında, bu konuya dikkat çekerek şöyle diyor: "Şu tartışmanın ötesinde bir gerçektir ki, Rothschildlar, servetlerini, tarihteki büyük çalkantılar ve büyük savaşlar sırasında, yani başkalarının büyük paralar yitirdiği zamanlarda oluşturmuşlardır." 11

Gerçekten de, Avrupa ülkelerin içinde bulunduğu savaşlar dolayısıyla meydana gelen ekonomik krizler ve her türlü kargaşa ortamı en fazla Rotshchildlar'ın işine geliyordu. Rothschildlar'ın en çok sözü edilen özelliklerinden biri de, eski Saray Yahudileri'nin geleneğine uyarak, savaşan iki tarafı birden finanse etmeleriydi. Napolyon Savaşları sırasında, hanedanın Paris'teki kolu James Jacob Mayer Fransız ordularını, kardeşleri ise karşı taraftaki orduları finanse etmişlerdi. Napolyon Savaşlarının ardından Fransa'nın ödediği 120 milyon poundluk tazminatın ödenmesinde de Rothschildlar aracılık etmişti.12

Bu "kirli" yöntemleri kullanan Rothschildlar, yüksek faizle borç vererek çok büyük miktarda karlar elde ettiler. Judaica'nın bildirdiğine göre, yalnızca 1815-1828 yılları arasında Rothschild serveti 3.332.000 franktan 118.400.000 Franka çıktı. Böylece tefecilik/faiz yöntemini kullanarak insanları sömüren Rothschild imparatorluğu doğdu.

Kullanılan bu yöntem, tam olarak Kuran'da dikkat çekilen yöntemdi: Kuran, Yahudilerin, "ondan (faizden) nehyedildikleri halde faiz aldıklarını ve insanların mallarını haksız yere yediklerini" bildiriyordu. (Nisa Suresi, 161)

Yahudi Bankerler; Mesih Planı'nın Yeni Uygulayıcıları

I. Dünya Savaşı 10 milyon insanın ölümüyle sonuçlandı. Savaş, büyük güçlerin çıkar çatışması ve sömürgeleri paylaşma kavgasıydı. Ama bunların da ötesinde savaşta hedeflenen bir başka amaç, bir başka misyon daha vardı: Yahudi önde gelenleriyle masonların kurduğu İttifak’ın asırlardır peşinde koştuğu, “Yahudi diyarını kurtarma” misyonu...

Tüm bunların ötesinde dikkat çekici olan bir şey daha vardı: Rothschildlar'ın elde ettikleri güç, yalnızca bir ailenin elde ettiği güç değildi. Ailenin son derece dindar bir geleneği vardı ve elde ettikleri gücü de bu geleneğe, yani Yahudiliğin genel çıkarlarına uygun olarak kullanıyorlardı. The Universal Jewish Encyclopedia şöyle diyor: "Ailenin 17. yüzyıl kayıtları bazı hahamların isimlerini içermektedir. Rothschildlar'ın yaşantılarında Yahudi kurallarına olan dikkat çekici bağlılıkları, her nesilde bir Rothschild'ın Yahudi faaliyetlerinin organizatörü olmasını sağlamıştır."

Zaten hanedanın kurucusu olan Mayer Amschel, güçlü bir "ırk bilinci"ne sahipti. Bu nedenle de, Tevrat'ın "kızlarınızı onların oğullarına vermeyeceksiniz ve oğullarınıza ve kendinize onların kızlarını almayacaksınız" 13 hükmü gereği, oğullarına "ırk-dışı evlilikler" yapmamalarını vasiyet etmişti. Bu kural, hanedanın üyeleri tarafından titizlikle uygulandı. Rotschildlar, ya başka Rothschildlar'la, ya da Warburg, Oppenheimer gibi başka Yahudi hanedanlarla evlendiler.

Rothschildlar'ın İbrani öğretisine bu denli bağlı olmaları kuşkusuz çok önemliydi. Çünkü İbrani öğretisi,Yahudilere diğer uluslar ve dinler üzerine bir egemenlik vaad ediyordu. Ve, kitabın önceki bölümlerinde de incelediğimiz gibi, Kabalacılar da bu egemenliği gerçekleştirmek için çalışıyor, Mesih Planı uyarınca "tarihin akışını değiştirme"ye uğraşıyorlardı. Güç istiyorlardı. Rothschild gibi "ırk bilinci" yüksek bir ailenin böylesine dev bir ekonomik güce ulaşması ise kuşkusuz Mesih Planı için dev bir destek anlamına geliyordu.

Rothschildlar dev Yahudi bankerlerin belki en ünlüleriydiler, ancak tek değildiler. Onlarla aynı dönemde yani 19. yüzyılın başında yükselişe geçmiş olan Goldschmidt, Oppenheimer gibi soydaşlarına, yüzyılın sonlarına doğru yeni finans imparatorlukları kuran Warburg, Schiff, Lehman, Kahn gibi yeni hanedanlar da eklenmişti. Bunların oynadıkları role ilerleyen sayfalarda yeniden değineceğiz. Yalnız bu büyük finansörlerin sahip oldukları "ırk bilinci"nin verdiği dayanışma ile, çok büyük bir güce ulaştıklarını vurgulamakta yarar var. Öyle ki, 19. yüzyılın ünlü sosyalistlerinden Bruno Bauer, "Viyana'da ancak müsamaha gören Yahudi, sahip olduğu mali güç sayesinde bütün imparatorlukların kaderini belirliyor. Alman devletlerinin en küçüklerinde hakları olmayabilen Yahudi, Avrupa'nın kaderine karar veriyor" diyordu.

Amerikalı yazar Eustace Mullins, The World Order: Our Secret Rulers adlı kitabında, sözkonusu Yahudi bankerler arasındaki ilişkilere de değiniyor. İlk dikkat çeken, hemen hepsi Alman kökenli olan bu Aşkenaz hanedanların, az önce de vurguladığımız gibi birbirleriyle de büyük bir dayanışma içinde olmaları, hatta bir tür kapalı toplum oluşturmalarıdır. Çünkü sürekli birbirleriyle iş yapar, birbirlerini destekler ve birbirlerinden kız alıp-verirler. Yahudi yazar Nathan Ausubel de bu önemli bağlantıya değinerek, "Yahudiler Batı Avrupa'ya kapitalizmin yerleşmesini, çok geniş akrabalık bağları ve pazarları kontrolleri altında tutmaları sayesinde sağladılar" diyor.14

Böylece bu Yahudi bankerler, 20. yüzyılın başında ellerindeki ekonomik güç ve kurdukları "ırk dayanışması" sayesinde çok büyük politik sonuçlar elde edecek hale geldiler. Elbette dünyanın tüm büyük sermayedarları, Yahudilerden oluşmuyordu. Ama Yahudi sermayedarların özelliği diğer "meslektaş"larından farklı olarak politik sistemi yalnızca "daha çok kar" etme amacına uygun olarak değil, bir de "Siyon idealini gerçekleştirme" hedefine, ya da bir başka deyişle Mesih Planı'na uygun olarak yönlendirmeye çalışmalarıydı.

Rothschild hanedanı, Mesih Planı'na uygun olarak çalışan bu finansörlerin kuşkusuz en önemlisiydi. Her şeyden önce, Rothschild hanedanı, Yahudi bankerler arasındaki hiyerarşinin en tepesindeydi; yani Yahudi ekonomik gücünün lideriydi. Bu nedenle de Siyasi Siyonizm akımının lideri Theodor Herzl, ilk olarak Rothschildlar'dan destek istemeye gitmişti. Hanedan kısa süre sonra Siyasi Siyonizmin ve Filistin'e yapılan Yahudi göçünün en önemli destekçisi haline gelmişti. Daha sonra da Rothschildlar, İsrail'in en önemli ekonomik dayanaklarından biri oldular. Örneğin, Rothschildlar, İsrail'in ünlü Dimona Nükleer Santrali'ni de finanse ettiler.15

Ancak burada Rothschildlar'ın Siyasi Siyonizm projesine ve daha sonra da İsrail Devleti'ne verdikleri desteği değil, daha başka "icraat"larını konu edineceğiz. Çünkü Mesih Planı, önceki bölümlerde de incelediğimiz gibi yalnızca Vaadedilmiş Topraklar'la sınırlı kalmıyordu. Sonuçta umulan bir dünya egemenliği olduğu için, Plan, tüm dünyayı dönüştürmeyi ve Mesih geldiğinde kesin olarak kurulması beklenen dünya egemenliğinin altyapısını kurmayı amaçlıyordu.

Kitabın 2. bölümünde de değindiğimiz gibi bu altyapı, dini otoritenin ve monarşilerin ortadan kaldırılması ve bu sayede doğan boşluğun Yahudi önde gelenleri ve masonlar arasında kurulu olan İttifak tarafından doldurulması ile sağlanacaktı. 2. bölümde, bu hedeflere nasıl ulaşıldığını, 20. yüzyılın başına dek incelemiştik. Bu arada, 20. yüzyılın başında bir yandan da Siyasi Siyonizm projesinin uygulamaya konmuş olduğunu hatırlayalım.

Kısacası, 20 yüzyılın başında, Yahudi önde gelenleri ki artık bu önde gelenlere ağırlıklı olarak Yahudi bankerler de dahildi için yerine getirilmesi gereken üç büyük hedef vardı:

1- Dini otoritenin tam olarak yenilgiye uğratılması (ki artık bu dini otorite Papa değildi, o 19. yüzyılın son çeyreğinde politik yönden İttifak tarafından yok edilmişti. Bu dini otorite, Halife, yani Osmanlı'ydı.)

2- Kalan monarşilerin de yok edilmesi. (İttifak'ın hiçbir zaman çok güvenmediği ve "istikrarsız" bulduğu monarşilerden zaten üç tane kalmıştı: Avusturya-Macaristan, Rusya ve Osmanlı)

3- Vaadedilmiş Topraklar'ın, Yahudilerin, ya da şimdilik orayı sonradan Yahudilere verecek bir gücün eline geçmesi.

Ne ilginçtir ki, I. Dünya Savaşı, tam da bu hedefleri yerine getirdi...

I. Dünya Savaşı ve Rothschild Gölgesi

I. Dünya Savaşı’nda çarpışan ülkelerin finansmanı, tepesinde Rothschild hanedanın oturduğu Yahudi finans imparatorluğunca karşılanmıştı. İttifak’ın beklentilerinin tümünü yerine getiren savaştaki liderler de ilginçi kişilerdi. Fransız lideri Clemenceau ile ingiliz Başbakanı Lloyd George, “biraderlik” bağı ile birbirlerine bağlıydılar. Wilson gibi bir “Hıristiyan Siyonist” de bu üçlünün öteki üyesiydi.

Savaşla birlikte, dünyanın son imparatorlukları da yıkıldı. Avusturya-Macaristan ve Rus İmparatorlukları dağıldı. Bir de, en önemlisi, asırlardır Vaadedilmiş Topraklar'ı elinde bulunduran Osmanlı İmparatorluğu da parçalandı.

Tapınakçı geleneğin koruyucusu olan masonlarla Yahudi önde gelenleri arasında kurulan İttifak için, savaşın bu denli uygun sonuçlar doğurması acaba yalnızca bir raslantı mıydı? Asırlardır devam eden anti-monarşik hesapların tam olarak gerçekleşmesi ve o dönemde Siyonist liderlerin en büyük hedefi olan Osmanlı'nın parçalanması, yalnızca savaş şartlarının "kendiliğinden" oluşturduğu bir sonuç muydu? Yoksa İttifak, bu sonuçları elde etmek için savaşı yönlendirmiş miydi?

Özellikle Osmanlı'nın parçalanmasına baktığımızda, İttifak için çıkan bu olumlu sonuçların "kendiliğinden" değil, büyük ölçüde İttifak'ın çabalarından kaynaklandığını görebiliyoruz. Kitabın önceki sayfalarında, 4. bölümde, Osmanlı'nın parçalanmasında İttifak'ın oynadığı rolü incelemiştik. Hıristiyan azınlıkların çıkardıkları isyanların, özellikle de Sırp isyanının, locaların büyük yardımı ile gerçekleştiğini hatırlatmıştık. Bunun da ötesinde, devleti yaşatabilecek tek mümkün proje olan Pan-İslamizm hareketinin, ulusçuluğun körüklenmesiyle baltalandığına değinmiştik. Osmanlı'nın bir olup-bittiyle savaşa sokulması ise yıllardır süren parçalama çabasının son fitilini de ateşlemiş oldu.

Siyonist hareketin en büyük rüyasını gerçekleştirip, Vaadedilmiş Topraklar'ı Osmanlı yönetiminden koparan savaşta, Yahudi önde gelenlerinin oynadığı önemli rol sanırız bir rastlantı değildi. Evet, savaşta Yahudi önde gelenlerinin büyük bir rolü vardı, hem de çok ünlü bir ismin, Rothschild'ın... Hanedan, 19. yüzyılda başarı ile gerçekleştirdiği "savaş finanse etme" mesleğini iyice geliştirmiş ve koskoca bir "dünya savaşı"nı organize edebilecek güce ulaşmıştı. Eustace Mullins, savaşta her iki tarafı da besleyen finansörlerin oynadığı rolü şöyle anlatıyor:

I. Dünya Savaşı yaşanırken, ABD'nin bankacılık sistemini, Federal Reserve'in (Özerk Merkez Bankası) başkanlığını yapan Paul Warburg yönetiyordu. Savaş Endüstrisi Kurulu'nun (War Industries Board) başındaki Bernard Baruch, Amerikan endüstrisini yönlendiriyordu. Eugene Mayer, Savaş Finans Kurumu'nun (War Finance Corp.) başkanıydı. Kuhn-Loeb şirketinin ortağı Sir William Wiseman, İngiliz ve Amerikalılar'ın istihbarat bağlantılarını kuruyordu. Kuhn-Loeb'in diğer ortağı Lewis L. Strauss, Amerikan gıda sanayisini elinde tutuyordu. Bu arada Paul Warburg'un kardeşi olan Max Warburg, Alman casusluk sisteminin başındaydı. Warburglar'ın bir diğer kardeşi, Stockholm'de Alman ticari ateşeliğini yapıyordu. Jacob Schiff'in Almanya'daki iki kardeşi de Alman ordusunu finanse ediyordu. Bu aslında klasik bir 'kontrollü karmaşa' örneğiydi. Rothschildlar, perde arkasında her iki tarafı da manipüle ediyorlardı. Versay Barış Konferansı'nda Onarım Komisyonu'nun Başkanı Bernard Baruch oldu. Max Warburg Almanya adına onarım şartlarını kabul etti; bu arada başta kardeşi Paul Warburg 'ın geldiği Wall Street bankacıları, Wilson'a 'Amerikan çıkarları'nın ne olduğunu anlatıyorlardı.16

Mullins'in verdiği bilgilerden "Rothschildlar'ın her iki tarafı da yönettiği" gibi bir sonuç çıkarması ilk başta anlamlı gelmeyebilir. Ama Mullins, Rothschildlar'ın savaşan her iki tarafı da yönlendirdiğini, alıntıda adı geçen finansörler arasındaki hiyerarşik ilişkiye dayanarak söylüyor. Alıntıda ismi geçenlerin neredeyse hepsinin Paul Warburg, Bernard Baruch, Max Warburg ve Jacob Schiff Yahudi oluşu, Kuhn-Loeb şirketinin de Yahudi sermayeli olması sözkonusu ilişkinin temelini oluşturuyor. İlişkinin hiyerarşik olması ise Yahudi finansörler arasında asırlardır süren bir gelenek. I. Dünya Savaşı'nın geçtiği yıllarda ise hiyerarşinin tepesinde Yahudi finans dünyasının bir numarası olan Rothschild oturuyordu.

Bu arada, 2. bölümde de yoğun olarak incelediğimiz bir gerçeği, yani Yahudi önde gelenlerinin politik manevralarını masonlarla kurdukları İttifak sayesinde gerçekleştirdiklerini unutmamak gerekiyor. İttifak'ın I. Dünya Savaşı'ndaki rolünü incelediğimizde ise oldukça anlamlı bir tablo ile karşılaşıyoruz.

Görünen, İttifak'ın bir kanadının savaşa bu tür bir finansman gücü ile katılırken, diğer kanadın da doğrudan politik gücü elinde tuttuğu: Savaşın galip ülkelerinin tüm liderlerinin masonik bağlantılara sahip olması sanırız bir rastlantı değildir... İngiliz Başbakanı Llyod George ve Fransız lideri Clemenceau birer masondu.17 Wilson'ın ilginç bağlantılarını ise ilerleyen sayfalarda inceleyeceğiz.

Zaten savaşın başlaması bile masonik bir manevra ile olmuştu. Savaşın kıvılcımı, yani Avusturya veliahtı Arşidük Ferdinand'a yapılan suikast, Sırp milliyetçisi Kara El örgütüne bağlı mason bir militanın, Gavrilo Princip'in tabancasından çıkmıştı. Princip'e "Arşıdük'ü vur" emrini veren ve onu bu iş için silahlandıran örgüt ise Fransız Büyük Locası (Grand Orient) idi. Yaygın bir görüşe göre, Sırp milliyetçisi Kara El örgütünün temsilcileri, Ocak 1914'de Toulouse'daki St. Jerome Oteli'nde Fransız masonluğunun önde gelen isimleri ile gizlice görüşmüşler ve bu toplantıda Avusturya-Macaristan Arşıdükü'ne yapılacak suikast kararlaştırılmıştı. Suikastin amacı, Avusturya-Macaristan'ı Sırbistan'ı işgale zorlamak ve topyekün bir savaşın fitilini ateşlemekti.18

İttifak'ın yönetiminde bu denli etkin olduğu I. Dünya Savaşı'nın, tüm monarşileri ortadan kaldırması ve daha da önemlisi Vaadedilmiş Topraklar'ı Siyonist liderlere vermeye bir türlü yanaşmayan Osmanlı İmparatorluğu'nu yıkması elbette bir rastlantı değildi. Masonların asırlardır başlıca misyonu olan "Yahudi diyarını kurtarma" hedefi, böylece yerine getirilmiş oluyordu. "Yahudi diyarı"nda bir Yahudi Devleti kurmak içinse, II. Dünya Savaşı'nı beklemek gerekecekti...

Savaşın Ardından Gelen Yeni Düzen

I. Dünya Savaşı'nın bitmesiyle birlikte yeni bir dünya düzenine adım atılmış oluyordu. Fransız Devrimi'yle birlikte gelişen ulus-devlet modeli, artık kesin olarak geçerlilik kazanmıştı. Hele İslam dünyası ve Afrika, ulus-devletten de küçük parçalara ayrılarak, "cetvelle sınır çizme" yöntemiyle ufalandı. Ulus-devlet modelinin tam olarak yerleşmesi, politik sistemde de büyük bir değişiklik yaptı. Avrupa, 1814'de toplanan Viyana Konferansı'nın ardından politik yönden "güç dengesi" sistemine bağlı olmuştu. Beş büyük devlet; İngiltere, Fransa, Avusturya, Rusya ve Prusya arasındaki ittifaklarla güç dengesi korunmaya çalışılmıştı. I. Dünya Savaşı'nın ardından, "güç dengesi" sistemi yerine, "kollektif güvenlik" sistemine geçilecekti. Bu sistem, ülkelerin her birinin, kendi güvenliğini sağlamak için diğer ülkelerle gücünü dengelemeye çalışması yerine, ortak güvenlik mekanizmaları kurulmasını öngörüyordu.

Ortak güvenlik mekanizmalarının kurulması ise ilk kez savaşın hemen ardından 1919'da toplanan Paris Barış Konferansı'nda gündeme geldi. Burada Milletler Cemiyeti'nin kurulmasına karar verildi. Böylece ilk kez dünya politikasını tek bir merkezden yönlendirecek bir mekanizma kurulmuş oluyordu. Bu mekanizma kurulurken, acaba dünya politikasını yönlendirmeye çalışan güç odakları ne durumdaydılar? Tapınakçı geleneği sürdüren masonlarla, Mesih hesapları yapan Yahudi önde gelenleri, bu mekanizmanın dışında kalamazlardı herhalde...

Kalmadılar da. Tam tersine, bu oluşumun başını onlar çekiyorlardı:. Yüksek dereceli Üstad mason Pierre Mariel şöyle diyor: "Milletler Cemiyeti masonik bir oluşumdur. İlk başkanı da Fransız Büyük Locası'na bağlı olan Leon Bourgeois idi." 19

Ama Milletler Cemiyeti fazla güçlü ve etkili bir organizasyon değildi. "Kollektif güvenlik" sisteminin ve tek noktadan yönlendirilen dünya politikası tasarısının ancak fazla başarılı olmayan bir denemesi olarak işlev gördü. Dolayısıyla dünya politikasını yönlendirmek isteyenler, Milletler Cemiyeti'yle yetinemezdi. Bu nedenle, dönemin "süper güç" konumundaki ülkelerini yönlendirmek için yeni mekanizmalar üretme yoluna gittiler. Böylece Tapınakçı geleneğinden kaynaklanan masonluk ve Yahudi önde gelenleri, ortaya çıkan bu yeni sisteme egemen olmak için yeni örgütler oluşturmaya başladılar.

Bölümün başında da değindiğimiz gibi bu örgütler, masonluğun mistik görünümünden ve geleneksel törenlerinden soyutlanmış ve asıl olarak politik ve ekonomik egemenlik elde etme amacına yönelmiş örgütlerdi. Ama—şekil olarak mistik gelenekten kopmuş olsalar da—hiçbir zaman masonluğun asıl misyonu olan "judaizer" (Yahudici/Yahudi sempatizanı) çizgisinden ayrılmadılar. Masonluğun, 20. yüzyıldaki ortama uygun olarak düzenlenmiş türevi olan bu örgütler, hep Yahudi önde gelenleriyle, özellikle de finansörleriyle "ittifak" içinde olmayı sürdürdüler.

Masonluğun bu türevleri arasında, CFR ve Chatham House gibi düzene hakim ülkelerin dış politikalarını yönlendirici kuruluşlar, Bilderberg gibi Batı dünyasının politik ve ekonomik liderlerini ortak amaçlara yönlendirmeye çalışan "kulüp" şeklindeki örgütler ve Trilateral Komisyonu gibi ekonomik gelişmeleri denetleme amacını güden birlikler yer alır. Ve ilginç olan, bu örgütlerin önceki sayfalarda sözünü ettiğimiz "ırk bilinci" yüksek Yahudi bankerler kurdurulup finanse edilmiş olmalarıdır. Özellikle de Rothschild hanedanı, bu örgütlerin ardındaki bir numaralı güçtür.

Ancak Rothschildlar, bu işi açıktan açığa yapmamışlar, "taşeronlar" kullanmışlardı. Bu nedenle de önce önemli bir Rothschild "taşeronuna", Lord Alfred Milner'a göz atmakta yarar var.

Lord Milner; Bir 'Rothschild Ajanı'

Rothschildlar’ın kurduğu dev finans imparatorluğu, hanedanının “ajanları” aracılığıyla farklı ülkelerde temsil ediyordu. Güney Afrika’daki temsilci ise, ırk bilinci yüksek bir Yahudi ve üst dereceli bir mason olan Cecil Rhodes idi (yanda). Rhodes, Rotshchild’s Bank’den aldığı büyük destek sayesinde Güney Afrika’daki dünyanın en zengin elmas madenlerini 1887’de ele geçirdi. Bölgeye o denli hakim oldu ki, kendi adına bir devlet bile kurdu: Rodezya!...

Yandaki krikatür, Rhodes’un kara kıta üzerindeki egemenliğinin boyutlarını yansıtıyor. Bölgeyi ele geçirmek için uyguladığı soykırımda Rhodes’e en büyük yardımı ise bir başka “Rothscild ajanı”, Güney Afrika’daki İngiliz Genel Valisi Lord Alfred Milner yapmıştı.

Rothschild hanedanının, Dünya Savaşı'nın ardından oluşan yeni düzeni kontrol etmek için oluşturduğu politik kurumlar, hanedanın önemli bir "ajanı", bir "sağ kolu" tarafından kurulmuştur: Lord Alfred Milner.

Milner, kariyerini Rothschild hanedanına hizmet ederek yapmıştı. Hanedana verdiği ilk büyük hizmet, Rothschildlar'ın Güney Afrika'daki temsilcilerine, yani Cecil Rhodes'a yardım etmek olmuştu. Rhodes, Rothschildlar'ı temsil etmek için gerekli özelliklere sahipti: Irk bilinci yüksek bir Yahudi olan Rhodes, aynı zamanda üst dereceli bir masondu da.20 Güney Afrika'daki İngiliz sömürgesinin Genel Valiliğine atanan Milner'ın Rhodes'a yaptığı "yardım" ise ülkedeki elmas yataklarının Rothschildlar'ın kontrolü altına geçmesini garantilemek için yapılan soykırımı organize etmekten ibaretti. Eustace Mullins, Rothschild "ajanları"nın Güney Afrika'daki icraatlarından şöyle söz ediyor:

Güney Afrika'da sömürgeci İngiliz yönetimine karşı koyan 'Boer'lere (Boerler, Güney Afrika'ya İngilizlerden önce yerleşen Hollandalılardır) yönelik savaş, Rothschild tarafından organize edildi. 1889'da Güney Afrika'daki zengin altın ve elmas yatakları keşfedilince, Rothschild, 400 bin İngiliz askeriyle, 30 binlik köylü birliğine ('Boer'ler) saldırılmasına karar verdi. Savaşı başlatan, Rothschild'ın ajanı konumundaki Lord Alfred Milner idi. Milner'a bir başka Rothschild ajanı Cecil Rhodes da yardım etti.21

İngilizler "esir almama" prensibine dayalı bir savaş yürüttüler: Ele geçirilenler, esir alınmıyor, hemen öldürülüyorlardı. Boerler acımasızca öldürüldü, tarlaları yakıldı. Dünya tarihinde "toplama kampı" terimi ilk kez bu savaşta kullanıldı: Boerler'i destekledikleri belirlenenler, çok kötü şartlardaki kamplara toplandılar. Kamplara konan binlerce kadın ve çocuk işkenceye varan koşullardan dolayı öldü...

Lord Milner, bu vahşeti Rothschild hanedanın yüksek çıkarları için organize etmişti. "Ajan"ın kariyeri ise 1864'de Londra'da kurulan Colonial Society (Koloniler Derneği) ile başlamıştı. 1868'de dernek, Royal Colonial Institute (Kraliyet Koloniler Enstitüsü) adını aldı. Milner'ın aktif olduğu enstitü, Barclays Bank ve Asya'daki uyuşturucu pazarını kontrol eden Hong Kong Shanghai Bank tarafından finanse ediliyordu. 1884'de Milner, Royal Colonial Society'i, sömürgelerle ilgili bir başka kuruluşla, Imperial Federation League (Emperyal Federasyon Birliği) ile birleştirdi ve böylece Royal Empire Society (Kraliyet İmparatorluk Derneği) kurulmuş oldu. Lord Milner and the Empire kitabının yazarı, Vladimir Halperin, Milner'ın bir sonraki icraatını şöyle anlatıyor:

Milner ve bazı arkadaşları Round Table Group'u kurdular. Bu örgüt, kurulduğu günden sonra ekonomik konularda büyük etki sahibi olmuştur. Milner Round Table'ı kurmak için, Lord Astor'dan 30.000, Lord Rothschild'dan 10.000, Bedford Dükü'nden 10.000 ve Lord Iveagh'dan 10.000 sterlin almıştı.22

Ekonomik bir lobi örgütü sayılabilecek olan Round Table'ı kuran Milner'ın, bu iş için kullandığı 60 bin sterlinin 40 binini Yahudi finansörlerden, yani Lord Rothschild ve Lord Astor'dan alması dikkat çekiciydi elbette. Vladimir Halper, ayrıca Milner'ın bir başka yanını daha bildiriyor ve şöyle diyor: "Aralık 1917'de yayınlanan Balfour Deklarasyonu'nda Milner'in büyük rolü vardır. Şu bir gerçektir ki, Milner, deklarasyonu Balfour'la beraber yazmıştır. Milner, zaten 1915'ten itibaren Filistin'de bir Yahudi devleti kurulmasına büyük destek vermiştir." 23

Milner'a "Rothschild'ın ajanı"' denmesi boşuna değildi. Rothschild imparatorluğunun çıkarlarını koruyan Milner, aynı zamanda Siyonizmin İngiltere'deki en büyük destekçilerinden biriydi. Siyonizme destek çıkan Balfour Deklarasyonu'ndaki rolü bunun bir göstergesiydi yalnızca. Eustace Mullins, Milner-Rothschild arasındaki "Siyonist" ilişkiyi şöyle bildiriyor:

Milner-Rothschild ilişkisi, Terence O'Brien'ın yazdığı 'Milner' adlı biyografide şöyle anlatılır: 'Milner, Alphonse de Rothschild'le bir iş görüşmesi için Paris'e gittiğinde, hafta sonunu da Rothschild'ın Tring'deki villasında geçirdi. Tring'de Rothschild'la birlikte geçirdiği uykusuz bir gecede O'Brien daha ayrıntılı bilgi vermiyor saatlerce konuştular. Sonra Lord Rothschild, Milner'ın da katıldığı ve Siyonizm konusu üzerine düzenlenen bir yemekli toplantı düzenledi. Toplantıda Milner'a, Kral Faysal'la konuşması için Arabistanlı Lawrence tercümanlık ediyordu.24

Kısacası Milner, Rothschild'la çok yakın ilişkiler içinde olan ve Siyonizme büyük destek veren bir kişiydi. Ama bu destek, yalnızca Rothschild İmparatorluğunun çıkarları için Güney Afrika'da yapılan soykırımla, ya da Siyonizme resmi İngiliz desteği olan Balfour Deklarasyonu ile sınırlı kalmayacaktı. Milner, asıl büyük icraatını, Chatham House olarak da bilinen Royal Institute of International Affairs'ı kurmakla yapacaktı.

İlk 'Think-Tank'ler: Chatham House ve CFR

I. Dünya Savaşı'nın hemen ardından toplanan Paris Barış Konferansı, çok önemli gelişmelere sahne oldu. 30 Mayıs 1919'da Paris Barış Konferansı'na katılan delegeler, Paris'te Hotel Majestic'te uluslararası bir grup kurmak amacıyla toplandılar; böylece uluslararası ilişkilerde hükümetlerine tavsiyede bulunacaklardı. Bu toplantıda oluşturulan organizasyona Institute of International Affairs (Uluslararası İlişkiler Enstitüsü) adı verildi.

5 Haziran 1919'daki bir toplantıda ise bunun tek bir organizasyon değil, birbiriyle yardımlaşan ayrı kuruluşlar olarak düzenlenmesine karar verildi. Sonuçta merkezi New York'ta olan ve Amerikan dış politikasıyla ilgilenecek olan Council on Foreign Relations (CFR) kuruldu. Londra'da da Royal Institute of International Affairs (RIIA) oluşturuldu. Bu, aynı zamanda Chatham House olarak da biliniyordu ve görevi İngiliz hükümetinin dış politikasını belirlemekti. Yan kuruluşu olan The Institute of Pacific Relations (Pasifik İlişkiler Enstitüsü) sadece Uzakdoğu ilişkilerini düzenlemek için kurulmuştu. Enstitünün benzerleri Paris ve Hamburg'ta da oluşturuldu. Hamburg kolu Institut für Auswartige Politik, Paris kolu da Centre d'Etudes de Politiques Etrangeres olarak biliniyordu.

Kısacası, bir anda, Batı'nın büyük güçlerinin dış politikalarını yönlendirecek yeni kurumlar oluşturulmuştu. Ve dikkat edilmesi gereken, dünyanın lider ülkelerinin dış politikalarını yönlendirmek amacını güden bu kuruluşların kimler tarafından kurulduğu ve finanse edildiğiydi.

Kuruluşların başını çeken kişi, bir Rothschild'ın "ajanı" ve Balfour Deklarasyonu'nun ikinci yazarı olan kahramanımızdı: Lord Alfred Milner! Örgütleri Milner aracılığıyla organize eden asıl güç ise elbette Lord Rothschild idi. Eustace Mullins şöyle yazıyor:

Milner'ın kurmuş olduğu Round Table, Paris Barış Konferansı'nda İngiltere ve Amerika'nın ekonomik ve dış politikasında bir numaralı belirleyici faktör durumuna gelecek olan Royal Institute of International Affairs (RIIA) ve Council on Foreign Relations'a (CFR) dönüştü... Aslında Paris Barış Konferansı'na hakim olan Lord Rothschild, yeni bir düzenin kuruluşunun bu örgütlerden geçtiğini düşünmüş ve bu örgütleri kurmanın hayatının en önemli başarısı olacağına karar verilmişti. Zaten RIIA'nın ve CFR'nin kurucuları çoğunlukla Rothschild'ın 'adamları'ydı: CFR'nin fahri başkanı Elihu Root, Kuhn, Loeb Co'den Rothschild'a bağlıydı. Ayrıca Alexander Hempill ve Otto Kahn gibi Rothschild şirketlerinde çalışan kişiler yer alıyordu kurucular listesinde. RIIA kurucuları arasındaki Rothschild'ın 'adamları' bunlardan ibaret değildi. Rothschild'ın Güney Afrika temsilcileri de listede yer alıyordu: British South Africa Co. Müdürü Otto Beit, Cape kolonisinin yöneticisi Percy Alport Molteno, Transvaal madenlerinin sahibi ve Boer savaşında Milner'la birlikte çalışmış olan Sir Abe Bailey, daha sonra Başkan Eisenhower'ın politik danışmanı olacak olan John W. Wheeler-Bennett, Sir Julien Cahn ve Transvaal madenlerinin kolonyal sekreteri Lionel Curtis. RIIA'nın diğer kurucuları arasında da, Astor ailesinden dört kişi vardı: Viscount Astor, Hon. F. D. L. Astor, M. L. Astor ve H. J. J. Astor...25

RIIA Konseyi'nin başında bulunan Yahudi Astor ailesinin büyükbabası John Jacop Astor, ise 1816'dan itibaren İngiliz Doğu Hindistan Şirketi (East India Company) ile uyuşturucu ticaretine giren ilk Amerikalı'ydı. (Doğu Hindistan Şirketi için bkz. 1. bölüm)

Görüldüğü gibi RIIA'nın ve CFR'nin ardında başta Rothschild olmak üzere Yahudi finansörler vardı. Bu örgütlerin oluşumunda en büyük rolü oynayan Rothschild'ın o yıllarda Siyasi Siyonizm hareketinin de en önemli destekçisiolduğunu düşünürsek, RIIA ve CFR'yi de bu hareketin asıl hedefine, yani Mesih Planı'na uygun olarak tasarladığını görmek pek zor olmaz sanırız.

Rothschild hanedanı, İngiliz dış politikasını yönlendiren kuruluş olan RIIA'yı finanse ve kontrol etmeye devam etti. Mullins şöyle diyor:

RIIA'nın 1936'daki 400.000 dolarlık bütçesi şu şirketlerce oluşturulmuştu: N. M. Rothschild Sono, British South Africa Co, Bank of England, Reuter News Agency (Haber Ajansı), Prodential Insurance Co, Sun Insurance office Ltd. ve Vickers-Armstrong Ltd; tümü Rothschild şirketleri olarak biliniyordu. Diğer destekçiler ise J.Henry Schroder Co, Lazard Freres, Morgan Grenfell, E. Mangers Ltd ve E. D. Sassoon Co'ydi.26

Amerikan dış politikasını yönlendirmek için kurulmuş olan CFR ise Rothschild'ın Amerika'daki uzantıları, yani Yahudi bankerlerce finanse ve kontrol edilecekti. Paris Barış Konferansı'nın ardından kurulan iki kuruluşun asıl önemli olanını, yani CFR'yi birazdan ayrıntılı olarak inceleyeceğiz ama önce ötekine, Chatham House'a kısaca değinelim.

Chatham House, Kürt Devleti ve Uyuşturucu Ticareti...

Chatham House, ya da uzun adıyla Royal Institute of International Affairs, bugün de İngiltere dış politikasında büyük bir etkiye sahip olmasına rağmen Türkiye'de pek bilinmiyor. Ama her ne kadar Başbakan Tansu Çiller'in danışmanlarından birisi, bu bilgisizliğin bir sonucu olarak Chatham House'ın adını duyunca "whose house is that?" (kimin eviymiş o ev?) demişse de, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel Chatham House'ın öneminin farkındadır. O nedenledir ki, Cumhurbaşkanı "bir Kürt Devleti olgusu geliyor, hazırlıklı olmak lazım..." dedikten sonra, "... Bayan Mitterand ve Lord Awebury, İngilizlerin think-tank kuruluşu olan Chatham House'da açıkça Kürt Devleti'ni savundular. Bunun belgeleri var. İngiltere Dışişleri Bakanı Hurd'e söyledim. Dışarda başka, kendi aralarında başka konuşuyorlar. Irak'ta bir Kürt Devleti olayı geliyor. Buna hazır olmalıyız, bu konuda her ihtimali göz önünde bulundurmalıyız" şeklinde bir açıklama yapmıştı.27

Evet, Chatham House, kurulduğundan bu yana, İngiltere dış politikasında büyük bir etkiye sahiptir. Ünlü İngiliz politikacılarının büyük kısmı Chatham House'a üyedir. Kuruluşun 1934 yılı üye listesi; Başbakan Sir Austin Chamberlain, Dışişleri Bakanı Harold MacMillan, Maliye Bakanı Lord Privy Seal, Northumberland Dükü Lord Eustace Percy gibi önemli isimleri içermektedir. 1942 yılı üye listesinde ise; Reuters Başkanı Sir Roderick Jones, G. M. Gatheren-Hardy, North British Borneo Şirketi Başkanı ve Paris Konferansı'nda İngiliz maliye temsilcisi olan Sir Andrew McFadyen, Lazard Bros. adlı Yahudi şirketinin yöneticisi Lord Brand, Dışişleri eski Bakanı Lord Derby, Amerika eski büyükelçisi Phyllis Lanhorne, Bank of England'ın başkanı George Gibson, Hambros Bank'ın sahibi John Hambro ve Lord Cromer gibi isimler yer alır.

Eustace Mullins'in bildirdiğine göre, RIIA bu yıllarda da Rothschild hanedanı tarafından finanse edilmektedir. Rothschildlar, Sir Abe Bailey ve Bir Alfred Beit kanalıyla, kuruluşa yılda en az 100 bin dolar aktarmaktadır. Mullins, ilerleyen yıllarda, Rockefellerlar'ın da örgütün finansmanına büyük katkıda bulunduğunu yazıyor.

Chatham House, gücünü daha sonraki yıllarda da, günümüze kadar korumuştur. Örgüte, Arnold Toynbee gibi isimlerden, Bosna-Hersek'te sözde "arabuluculuk" yapan ve Sırp taraftarı tutumuyla tanınan Lord Carrington ve Lord Owen'a kadar pek çok önemli kişi üye olmuştur.

Örgütün önemli "faaliyet"lerinden biri de uyuşturucu ticaretiyle olan bağlantısıdır. Amerika'da Executive Intelligence Review (EIR) adlı grubun yayınladığı ve tüm dünyadaki uyuşturucu trafiğini konu edinen Dope Inc. (Uyuşturucu Şirketi) adlı kitapta, Chatham House'ın uyuşturucu ağındaki önemli rolü uzun uzun anlatılıyor. Kitapta, Chatham House'ın Uzak Doğulu afyon lordları ile kurduğu bağlantılar detaylı olarak inceleniyor. Örgütün, uyuşturucu bağlantısı bilinen Hong Kong ve Shanghai bankalarıyla ve ünlü uyuşturucu şebekesi Jardine Matheson'la ortaklaşa gerçekleştirdiği afyon satışları konu ediliyor.28 Buna göre, Chatham House, Uzak Doğu ile ilgili kolu olan Institute for Pacific Relations (IPR) kanalıyla, uyuşturucu alım-satımı yapar ve kuruluşun yöneticileri bu yolla büyük karlar elde ederler. Kitapta, Amerikan Senatosu tarafından konuyla ilgili olarak yapılan bir araştırmanın sonucunun da Chatham House-uyuşturucu ticaretini ortaya koyduğu şöyle not ediliyor:

Institute for Pacific Relations'la (IPR) ilgili olarak yapılan Senato soruşturması, RIIA'nın (Chatham House) dolaylı yollardan uyuşturucu ağı ile ilişki içinde olduğunu ortaya koymuştu. Daha sonra toplanan McCarran Komitesi de, IPR Genel Sekreteri William Holland'ın uyuşturucu bağlantısını ortaya çıkardı. Holland'a, 1946'da IPR'nin başına geçmeden önce, Çin'de uyuşturucu mafyası ile ilişkiler kurmuştu. Bunun ardından Holland Royal Institute yönetimi tarafından IPR'nin başına getirildi ve uyuşturucu mafyasıyla bağlantı için kuryelik yapmaya başladı.29

Chatham House'la ilgili bu bilgilerin ardından, "asıl konu"ya, yani CFR'ye geçebiliriz...

Amerika'nın Dış Müdahale Geleneği

Amerikan savaş gemisi Maine’in batışını hiçbir delil olmamasına karşın İspanyol komplosuna bağlayarak İspanyol-Amerikan savaşını kışkırtan New York Journal’ın 17 Şubat 1898 tarihli sayısı. Gazete, oluşturduğu “toplumsal histeri” ile, Amerikan emperyalizminin ilk adımı olan İspanya savaşını ateşlemişti.

Amerikan dış politikasında büyük etkisi olduğu hemen herkesçe kabul edilen CFR'den söz etmeden önce, Amerika'nın dış müdahale geleneğinden söz etmekte yarar var. Bugün pek çok kişi için Amerika'nın dış ülkelere müdahale etmesi normal ve olağan bir şeydir. Çünkü Amerika, Amerika'dır; süper güçtür, ulusal çıkarları dünyanın her köşesine uzanır, kimilerine göre de "dünya polisi"dir.

Ama Amerika ilk bölümde de değindiğimiz gibi, bir zamanlar böylesi bir dış müdahale geleneğine sahip değildi. 19. yüzyılın sonlarına dek, Amerikalılar'ın kendileri de dünyayı egemenlikleri altına alma gibi bir "hak"ka sahip olduklarına (!) inanmıyorlardı. Amerika'nın "dünyayı düzenleme" gibi bir "misyon"a sahip olduğu fikri ise güçlü bir biçimde ilk kez 1800'lü yılların ortalarından sonra belirmeye başladı. Dış müdahale fikrine etik temel oluşturan en önemli unsur ise kitabın ilk bölümünde de değindiğimiz, Manifest Destiny olarak bilinen teoriydi. Teori, Amerika'nın dünya üzerinde "Mesihi bir misyon" sahibi olduğunu ve yayılmayı "hak" ettiğini iddia ediyordu. Eski Ahit ayetlerini dayanak alan teorinin en güçlü savunucusu ise, ilk bölümde incelediğimiz gibi, Püriten kökenli bir aileden gelen mason Senatör Albert J. Beveridge idi. (Bkz. 1. bölüm)

Amerikalı yazar John B. Judis, Amerikan dış politikasındaki farklı ekolleri değerlendirirken, Püriten geleneğin etkisine dikkat çekiyor. Judis'e göre, Başkan Bush'un Amerika'nın "tarihte özel bir yere ve misyona" sahip olduğu şeklindeki sözleri bile, Amerika'yı bir "Yeni İsrail" olarak kurmayı hedefleyen Püritenlerin geleneğinden esinlenmişti. Yazara göre, ilk Amerikalılar (Püritenler), Yeni Dünya'yı "Yeni İsrail" bakış açısıyla kurmuşlar ve daha sonra da tüm Eski Dünya'yı kendi örneklerine uygun bir biçimde dönüştürmeyi hedeflemişlerdi.30

Judis'in yazdığına göre. 19. yüzyılda Amerika'da dış politika konusunda iki farklı ekol oluştu. Bu iki ekolden ilki, sonradan Başkan olan Theodor Roosevelt ve Albert Beveridge ile Henry Cabot Lodge adlı iki senatör tarafından savunuluyordu. Bu üçlünün ısrarla savundukları düşünce, Amerika'nın dış ülkelere yayılmasının şart olduğu düşüncesi, yani emperyalizmdi. Buna karşılık anti-emperyalist düşünceyi savunan, yani Amerika'nın da kendi halinde normal bir devlet olması gerektiğini savunan ikinci ekolün en belirgin iki savunucusu ise, William Jennings Bryan ve sonradan Başkan olan Grover Cleveland idi. Yazara göre, Roosevelt, Beveridge ve Lodge tarafından savunulan yayılmacı görüş açıkça Püriten gelenekten kaynaklanıyordu.

Buna biz de bir kaç bilgi ekleyelim: Emperyalist ideolojiyi, yani Püriten-Yahudi geleneğini savunan üçlünün bir başka özelliği de mason olmalarıydı. Beveridge'in masonluğuna 1. bölümde değinmiştik. Diğer iki isim, yani Başkan Roosevelt ve Senatör Lodge 10.000 Famous Freemasons adlı kitapta bildirildiğine göre masondular. Buna karşılık, anti-emperyalist kanadın iki ünlü savunucusu da mason değildi; masonik kaynaklarda Bryan'ın ismi geçmiyor, Başkan Cleveland'ın mason olmadığı ise özellikle vurgulanıyor (Amerikan Başkanlarında nadir rastlanan bir özellik olduğu için herhalde.) 31

Yalnızca bu tablo bile, Amerika'nın yayılmacı bir çizgiyi benimsemesinde, Püriten-Yahudi geleneğinin ve bu geleneğin örgütlü temsilcisi olan masonluğun büyük rol oynadığının işaretidir. Judis de, makalesinin devamında, Püriten (Evanjelik) geleneğin, Amerika'nın I. ve II. Dünya Savaşları'na girmesinde ve Soğuk Savaş'ı başlatmasında önemli rol oynadığını vurgulamaktadır. Kısacası, ilerleyen sayfalarda da başka örneklerle göreceğimiz gibi, Amerikan emperyalizmini doğuran güç, Püriten geleneği ve son tahlilde bu geleneğin asıl içeriğini oluşturan Yahudilik'tir.

Nitekim Amerika'yı emperyalist yapmak için uğraşanların başında, çok ilginçtir, hep Yahudiler geldi. Amerika'yı emperyalist yapabilmek için topluma yönelik olarak yürütülen medya propagandası da en başta Yahudilerin eliyle yürütüldü. Amerikalı revizyonist tarihçi Mark Weber, bir makalesinde 1989 yılındaki Amerikan-İspanyol savaşını kışkırtan medya devlerine dikkat çekiyor. Savaş, Amerika'nın ilk denizaşırı savaşıydı ve sonucunda da Küba, Filipinler ve Puerto Riko birer Amerikan kolonisi haline geldiler. Amerikan emperyalizmini başlatan savaşın tetiği ise, Amerikan donanmasına bağlı Maine adlı geminin 15 Şubat 1898 günü bir patlama sonucu batmasıydı. Maine'in kim tarafından batırıldığı belli değildi ama iki büyük New York gazetesi 17 Şubat tarihli sayılarında suçluyu ilan ettiler; İspanya. Mark Weber, ortada hiçbir delil olmamasına karşın bu iki gazetenin son derece provokatif biçimde İspanya'yı suçladığını ve bunun da tüm ülkede savaş için gerekli atmosferi anında oluşturduğunu yazıyor.32

Nitekim bu medya desteğini arkasına alan Başkan McKinley 10.000 Famous Freemasons'ta bildirildiğine göre o da bir masondu 11 Nisan'da Kongre'ye savaş açmak için teklif götürdü. 25 Nisan'da ise Kongre İspanya'ya savaş ilan etti.

Savaş çığırtkanlığı yapan sözkonusu iki gazete, günlük satışları toplam 800 bini aşan New York World ve New York Journal adlı medya devleriydi. Bu gazetelerin sahipleri ise Joseph Pulitzer ve William Randolph Hearst adlı iki medya patronuydu. Judaica, Joseph Pulitzer'i "Amerika'nın en etkili Yahudi yayıncılarından biri" olarak tanımlıyor.33 Hearst ise belki Yahudi değildi ama Pulitzer'in ortağıydı; Morning Journal gibi bazı gazeteleri birlikte satın almışlardı.

Mark Weber, benzer medya provokasyonlarının Amerika'nın I. ve II. Dünya savaşlarına, Vietnam Savaşı'na ve hatta 1991'deki Körfez Savaşı'na girmesi için de uygulandığını söylüyor. Weber bu provokasyonları yapanların etnik kökenine dikkat etmemiş ama ilerleyen sayfalarda Amerika'yı neredeyse zorla emperyalist yapanların neredeyse tamamen Yahudilerden oluştuğunu birlikte inceleyeceğiz. (Körfez Savaşı'nın kışkırtılması için bkz. 9. bölüm)

Başkan Wilson'ın Akıl Babaları ve CFR'nin Kuruluşu

Wilson başbakanlık için seçilmeye çalışırken, ABD’yi savaşa sokmayacağını vaad etmişti. Ancak yaptığı bunun tam tersi oldu. Amerika’yı hem savaşa, hem de 20. Yüzyılın akışını belirleyecek olan yayılmacı/emperyalist çizgiye soktu.Ancak bu kararı kendi başına almamıştı. Onu, Amerika’yı yayılmacı hale getirmesi için zorlayan “birileri” vardı. CFR’nin kuruluşunu da finanse eden bu “birileri”, “ırk bilinci” yüksek Yahudi bankerlerden başkası değildi. Bu bankerler, Amerika’nın açılmasını, “yayılmasını”, dünya politikasına egemen olmasını istiyorlardı. Haksız da sayılmazlardı; bu ülke zaten bu iş için tasarlanmamış mıydı?

20. yüzyılın başına gelindiğinde, Amerika'daki pek çok entellektüel, yayılmacı politikayı benimsemişti. Ancak Amerikalıların bir bölümü, Püriten-Yahudi geleneğinden kaynaklanan yayılmacı politikaya karşı çıkıyor ve Amerika'nın da dünyanın hemen hemen bütün diğer ülkeleri gibi asıl olarak kendi sorunlarıyla uğraşması gerektiğini, başka toplumların içişlerine karışmak gibi bir "misyon" ya da hak sahibi olmadığını söylüyorlardı. Bu görüşü savunanlar "isolationist" (izolasyoncu), Amerikan yayılmacılığını savunanlar ise "internationalist" (uluslararasıcı) olarak tanımlandı. "İzolasyoncu"larla, "uluslararasıcı"lar arasında onyıllarca süren tartışma, 1917 yılında ikinci grubun zaferiyle sonuçlandı. Bu tarih, Amerikan emperyalizminin resmen doğduğu tarih olarak da kabul edilebilir. O yıl, Başkan Woodrow Wilson, her ne kadar seçim öncesinde Amerika'yı savaşa sokmayacağını vaad etmiş olsa da, Amerika'nın I. Dünya Savaşı'na girmesi gerektiği ile ilgili olarak Kongre'ye çok önemli bir mesaj yolladı. Ve o tarihten sonra da Amerikan yayılmacılığı ülke dış politikasının asıl amacı haline geldi.

Bugün Amerika'da izolasyoncu görüşü savunmaya devam edenlerin çoğu, Wilson'ı, Amerika'yı normal bir devlet olmaktan çıkarıp, "dünyanın başına bela" haline getiren adam olarak görürler. Sözkonusu izolasyoncu entellektüellerin arasında birisi, Dan Smoot ise konuya daha farklı bir yaklaşım getirerek, Wilson'ın bu kararı kendi başına almadığını ve onun da "arkasında" birileri olduğunu yazar. Smoot'un, CFR'yi konu edinen The Invisible Government (Görünmeyen Hükümet) adlı kitabında yazdığına göre, Amerika'yı savaş sokan ve de kesin olarak yayılmacı yapan bu güç, CFR'dir.

Smoot, CFR'nin Wilson politikaları üzerindeki büyük etkisinden sözederken, Wilson'un özel danışmanı Albay Edward Mendell House üzerinde çokça durur. Çünkü rütbesinden çok daha büyük bir güce sahip olan House, CFR'nin önde gelen kurucularından birisidir ve Wilson üzerinde de büyük bir etkiye sahiptir. Smoot, Wilson'ın ve House'un anılarından bu gerçeğin açıkça belli olduğunu anlatıyor ve şöyle diyor: "House, Wilson'ın çoğu iç ve özellikle de dış politikalarını üretti, kabine üyelerinin seçiminde büyük rol oynadı ve Wilson'ın Dışişleri Bakanlığını büyük bir ustalıkla yönetti." 34 House'un Başkan üzerindeki olağanüstü etkisi, Britannica'nın İngilizce baskısında da şöyle vurgulanıyor.

Wilson’ı, Amerika’yı I. Dünya Savaşı’na sokmak, ya da daha geniş bir perspektifle, “yayılmacı” hale getirmek için ikna edenlerin üçü; Jacob Schiff, Felix Warburg ve Henry Morgenthau.

House, kabinede herhangi bir görev almayı reddetmesine rağmen, Wilson'un 'sessiz partneri' konumuna geldi. Kabine ve Kongre üyeleri üzerindeki kişisel etkisi, Wilson'ın politikalarını denetlemesini sağladı. Özellikle dış politika konularında çok etkiliydi ve yakın ilişkiler kurduğu Avrupalı liderle birlikte Amerikan dış politikasını koordine etme şansı buldu.

Böyle bir tablo karşısında, doğal olarak, "House'un gücü nereden geliyordu?" diye sormak gerekiyor. Bu noktada, House'ın çok yakın ilişki içinde olduğu bazı New York bankerlerini adlarını öğreniyoruz. Smoot, Albay House'un; Paul ve Felix Warburg, Otto H. Kahn, Henry Morgenthau, Jacob ve Mortimer Schiff, Herbert Lehman gibi büyük finansörlerle yakın ilişki içinde olduğunu, hatta bir anlamda onların Washington'daki temsilciliklerini yaptığını söylüyor.35 House'un büyük gücü de arkasındaki bu sermaye desteğine dayanıyor. House'un bu "banker bağlantısı" başka kaynaklarda da vurgulanıyor. Örneğin, Amerikalı yazar George Sylvester, 1932 yılında yazdığı ve House-Wilson ilişkini konu alan The Strangest Friendship in History; Woodrow Wilson and Col. House (Tarihteki En İlginç Dostluk: Wilson ve House) adlı kitabında şöyle diyor: "Schiff, Warburg, Kahn, Rockefeller gibi dev finansörler, House'a çok güveniyorlardı. House, bu finansörler ile Beyaz Saray arasındaki aracıydı."

İşte bu noktada çok ilginç bir şeyle karşılaşıyoruz. Çünkü, The Invisible Government'ın yazarı Dan Smoot ya da başka yazarlar bu isimler arasındaki ortak noktaya pek değinmiyorlar ama bu büyük bankerlerin çok önemli bir ortak özelliği var: İstisnasız hepsi Yahudi! (yalnızca Rockefeller'ın özel bir durumu var; biraz sonra inceleyeceğiz). Encyclopaedia Judaica, sözkonusu bankerlerle ilgili önemli bazı bilgiler veriyor:

Wilson’ın Amerika’nın I. Dünya Savaşı’na girdiğini duyuran açıklaması, Creel Komisyonu’nun beyin yıkayıcı propagandası sayesinde büyük sevinç gösterilerine neden olmuştu. Ancak Püriten gelenekteki Tevrat ruhuna dayadırılan veYahudi önde gelenlerinin öncülük ettiği bu yayılmacılık politikası, ne “sokaktaki” Amerikalılar ne de dünyanın geri kalan bölümü için iyi sonuçlar doğurmayacaktı...

Paul Warburg; Hamburg doğumlu bir Alman Yahudisi, sonradan ABD'ye göç ediyor, büyük bankerlerin arasına giriyor. Yahudi bankerlerin geleneksel tavrına uygun olarak, bir başka Yahudi banker ailenin kızıyla, Kuhn, Loeb şirketinin sahibi Solomon Loeb'in kızı Nina Loeb ile evleniyor. Serveti gittikçe büyüyor. "Bilinçli" bir Yahudi; sayısız Yahudi örgütüne finansal destek sağlıyor.36 Paul Warburg, ayrıca bir de "bir dünya hükümeti ister istemez kurulacak; tek sorun bu sonuca güzellikle mi yoksa zorla mı ulaşılacağıdır" şeklindeki ünlü sözüyle de tanınıyor.

Felix Warburg ise en az kardeşi Paul kadar "bilinçli". O da "ırk-içi" evlilik yaparak, Jacob Schiff'in kızı Frieda ile evleniyor. Pek çok Yahudi örgütüne destek veriyor. Filistin'e yapılan Yahudi göçünü ve Siyonist hareketi destekliyor. Filistin'deki Yahudi göçmenlere ve Kudüs İbrani Üniversitesine büyük destek veriyor. Siyonist lider ve ilk İsrail devlet başkanı Chaim Weizmann ile işbirliği içinde.37

Jacob Schiff, belki de sözkonusu Yahudi bankerler içinde en önemlisi. Almanya kökenli ünlü bir haham ailesinin soyundan geliyor. Babası Moses, Rothschildlar'ın ortağı. Diğerleri gibi o da "ırk-içi" evlilik yapıyor ve Solomon Loeb'in diğer kızıyla evleniyor. Antisemit politikaları nedeniyle düşman olduğu Çar'ın devrilmesi için elinden geleni yapıyor; 1904-1905 Rusya-Japonya savaşında Japonlara 200 milyon dolar veriyor. Rus Yahudilerini silah ve para yönünden desteklerken, Kerensky hükümetine yardım ediyor. (Ayrıca Schiff'in Bolşeviklere de büyük yardım yaptığı da biliniyor.) "Yahudi olan hiçbir şey kalbime yabancı değildir" sözüyle tanınıyor. Tüm dünyadaki Yahudi organizasyonlarına para yardımı yapıyor. Talmud ve Tevrat eğitimini finanse ediyor. Amerikan başkanlarına Yahudiler lehinde hareket etmeleri için lobi yapıyor. Özellikle de 1917 yılından sonra, Filistin'de bir Yahudi devleti kurulması çabasının güçlü destekçileri arasına giriyor. Mortimer Schiff ise onun kardeşi ve her zaman ağabeyinin yolunu izliyor.38

Herbert H. Lehman; Amerikalı Yahudi banker, politikacı ve devlet adamı. Lehman Brothers şirketi ile kısa sürede büyük servet elde ediyor. Sayısız Yahudi organizasyonunu finansal yönden destekliyor. Daha sonraki dönemde "Roosevelt'in sağ kolu" oluyor. İsrail'in kuruluşuna destek veriyor; Filistin'e Yahudi göçünü destekliyor. Dış politikada "internationalist" (yayılmacı) görüşü savunuyor ve İsrail Devleti'ne yapılan Amerikan desteğinin başlıca organizatörlerinden oluyor.39

Otto Kahn ise Almanya kökenli Yahudi Kahn ailesinin Amerika'daki temsilcisi, büyük bir banker. O da "içerden" evleniyor; Yahudi Kuhn, Loeb şirketinin ortaklarından Abraham Wolff'un kızıyla nikahlanıyor. Otuz yaşındayken ABD'nin en önde gelen bir-iki bankeri arasına giriyor. Pek çok Yahudi organizasyonunu finanse ediyor.40

Henry Morgenthau: Morgenthaular, Alman kökenli bir Yahudi ailesi. Henry Morgenthau, Yahudi ailenin Amerika'daki diplomat ve finansör üyesi. 1912-1916 yılları arasında Osmanlı'da Amerikan Büyükelçiliği yapıyor. (Morgenthau, bu yıllardan sonra, sözde Ermeni Soykırımı'nı konu edinen ve Osmanlı'yı soykırım uygulamakla suçlayan bir kitap da yazıyor.) Morgenthau da bilinçli bir Yahudi; Wilson tarafından Polonya Yahudilerinin durumunu incelemekle görevli komisyonun başına atanıyor. Uluslararası Siyonist örgüt B'nai B'rith'in yönetim kurulunda çalışıyor.41

Kısacası, Başkan Wilson üzerinde büyük etkiye sahip olan Albay House, sözkonusu Yahudi bankerlerin, ya da "Yahudi önde gelenleri"nin adamıydı. Dolayısıyla House'ın Wilson'a yaptığı telkinlerin, gerçekte bu Yahudi liderlerin amaçları doğrultusunda olduğunu anlamak pek zor değildir. Bir başka deyişle, Wilson'ın gerçek akılhocaları, devrin önde gelen Yahudileridir. Wilson'ın da böyle bir ilişkiye uygun bir düşünce yapısına sahip olduğunu, Püriten geleneğini izleyen bir Protestan olarak Yahudilere olağanüstü bir sempati beslediğini ve "ben, bir Protestan papazın oğlu olarak, Vaadedilmiş Topraklar'ın oranın gerçek sahiplerine verilmesine destek olmalıyım" dediğini 1. bölümde incelemiştik

Dan Smoot, House'un Wilson'a yaptığı telkinlerden söz ederken, onu "Amerika'nın tüm dünya üzerinde 'demokrasi'yi korumak gibi kutsal misyonu olduğuna" ikna ettiğini yazıyor. House'un telkinleri, Amerika'nın resmi olarak 121 yıldır süren "izolasyoncu" geleneğinin kesin bir sona erişi ve Amerikan yayılmacılığının resmen onaylanmasıyla sonuçlanmıştı. Wilson'ın Almanya'ya karşı savaşa girmesindeki en büyük etken ise, yine Albay House'du; Yahudi önde gelenlerinin Washington'daki adamı...

House'ın ilginç bir başka icraatı ise, Başkan Wilson'a bir yandan da Siyonizm lehinde lobi yapmasıydı. Yahudi yazar Joshua B. Stein, o yıllarda İngiltere'de Siyonizmin en önemli savunucularından olan Josiah Wedgwood'un, Başkan Wilson'la görüşerek, ona uzun uzun Siyonizmin önemi ve bu işi için gereken Amerikan desteği konusunda telkinde bulunduğunu bildiriyor.42 Wedgwood'u Başkan'la tanıştıran ve görüşmeleri ayarlayan kişi ise kahramanımız Edward House!... House'un bir başka ilginç ilişkisi ise Siyonizme resmi İngiliz desteği anlamına gelen Balfour Deklarasyonu'nu yazan kişiyle, yani bir Hıristiyan Siyonist olan Lord Balfour'la çok yakın bir dostluk kurmuş olmasıydı.

House'un Yahudi patronlarına verdiği hizmetler Siyonizme destek olmakla sınırlı değildi... Asıl büyük icraat CFR'nin kuruluşu olacaktı. Wilson, House'un "tavsiye"si üzerine, Eylül 1916'da çeşitli entellektüellerden oluşan bir komite, bir tür "think-tank" oluşturdu. Smoot, komitenin en önemli isimleri olarak şu dört kişiyi sayıyor: Walter Lippmann, Allen Dulles, John Foster Dulles ve Christian A. Herter.43 Sonraki yıllarda çok daha ünlü hale gelecek bu isimlere baktığımızda ise yine oldukça ilginç bir tabloyla karşılaşıyoruz. Çünkü bu isimlerin dördü de CFR'nin "Yahudi bağlantısı"na ve masonik yapısına uygun kişiler. Walter Lippmann ırk bilinci yüksek bir Yahudi; İsrail lobisinin her zaman önde gelen isimlerinden olan çok etkili ve ünlü bir köşe yazarı. Allen Dulles, sonradan CIA başkanlığı yapan kıdemli ve ünlü bir mason.44 Gelecekte Eisenhower'ın Dışişleri Bakanı olacak olan John Foster Dulles da onun kardeşi. Amerikan Büyükelçiliği, Massachusetts valiliği, Kongre üyeliği ve Dışişleri bakan yardımcılığı gibi çok sayıda görev alan Christian A. Herter ise 33. dereceden mason.45

İşte CFR'nin ve Chatham House'un kurulmasına karar verildiği Paris Hotel Majestic'teki ünlü toplantıya katılan Amerikalılar, bu gibi özelliklere sahip kişilerdi. İngiliz kanadının da, yine Yahudi önde gelenlerinin, özellikle de Rothschild'ın "adamı" olan Lord Alfred Milner tarafından oluşturulan bir grup olduğuna az önce değinmiştik. Karşımıza çıkan tablo, Amerikan ve İngiliz politikalarını yönlendirmek için kurulmuş olan örgütlerin, çok belirgin bir biçimde Yahudi önde gelenleri ve masonlar tarafından oluşturulmuş olduğudur.

"Totaliter bir devlet için sopa neyse, demokrasi için de propaganda odur" - Noam Chomsky

CFR'nin Totaliter Toplum Yaratma Hedefi

CFR, adı üstünde, "Dış İlişkiler Konseyi"dir, yani amacı Amerikan dış politikasını yönlendirmektir. Ancak bir ülkenin, hem de Amerika gibi bir ülkenin dış politikasını yönlendirmek, yalnızca karar mekanizmalarını ele geçirerek tam anlamıyla başarılamaz. Çünkü Amerika ve diğer Batılı ülkeler "demokratik" ülkelerdir ve devlet aygıtının kararları halkın düşüncesinden büyük ölçüde etkilenir. Dolayısıyla, dış politika konusunda radikal bir karar verebilmek için, halkın desteğine ihtiyaç vardır. Halk destek (yani en başta oy) vermezse, yönetici elitler istedikleri politikaları uygulayamazlar. Buna karşılık, yöneticilerin halka rağmen istedikleri kararı verdikleri sistemlere totaliter sistemler denir.

Ancak Amerika'da kurulu olan sistem, gerçekte, üstteki paragrafta özetlediğimiz şekilde "demokratik" olarak işlememektedir. Amerikan sisteminin en ünlü eleştirmenlerinden Noam Chomsky, ülkesinde yürürlükte olan sistemin bildiğimiz demokrasi tanımından çok farklı bir "demokrasi" olduğunu anlatıyor. Chomsky'nin dediğine göre, sözkonusu sistem, gerçekte gizli ve görünmez bir totaliterizmdir. Çünkü sistem, arkasına halkın rızasını alarak işlemektedir, ancak bu "rıza"yı toplumsal beyin yıkama araçları yoluyla kendisi oluşturmaktadır.

Walter Lippmann, CFR’nin önemli kurucularından ve İsrail lobisinin sadık elemanlarından biriydi. Bir başka özelliği de, medyanın beyin yıkayıcı propagandası yoluyla denetim altında tutulan “demokratik totaliter” toplum projesinin ilk kuramcılarından olmasıydı.

Chomsky, Türkçe'ye Medya Denetimi adı altında çevrilen kitabında, Amerika'daki bu görünmez totaliterizmin buna "demokratik totaliterizm" de denebilir nasıl işlediğine ilişkin çarpıcı örnekler verir. Bu örnekler gösterir ki, Amerika'yı yönetenler, bir konuda karar verdiklerinde, örneğin bir dış müdahale istediklerinde, medyanın karşı konulmaz büyüsünü kullanarak önce halkı bu konuda hazırlamaktadırlar. Amerika'nın saldırmak istediği hedef (Saddam, Noriega, İslami gruplar, Sandinistalar vs.) önce halkın gözünde birer "şeytan"a dönüştürülür. Bunu yapabilmek için medya aracılığıyla görünür propagandalar ya da bazen görünmez psikolojik bilinçaltı telkinleri yapılır. Sonuçta halka, yabancı bir ülkeyi işgal edip insanlarını öldüren Amerikan askerlerini alkışlamaktan başka bir görev kalmaz.

Bu yöntemin bir uygulamasına önceki sayfalarda 1898 yılında Amerikan Maine gemisinin batmasının ardından New York World ve New York Journal gazetelerinin yaptığı savaş çığırtkanlığı ile değinmiştik. Chomsky, "rıza oluşturma" olarak adlandırdığı bu yöntemin en önemli örneğinin ise Wilson döneminde yaşandığını söylüyor. "İlk modern hükümet propaganda operasyonu" olarak adlandırdığı bu örnek, Amerikan halkını, ülkeyi I. Dünya Savaşı'na sokmak için ikna etmek olarak özetlenebilir. Chomsky, yapılanı şöyle anlatıyor:

Halk aşırı derecede Pasifistti ve bir Avrupa savaşına girmek için hiçbir neden görmüyordu... Creel Komisyonu adıyla bir hükümet propaganda komisyonu kurdular. Bu komisyon altı ay içinde pasifist bir halkı, Alman olan herşeyi yok etmek, Almanları lime lime etmek, savaşa girmek ve dünyayı kurtarmak isteyen, isterik, savaş çığırtkanı bir halka dönüştürmeyi başardı.

Yani Amerika'nın I. Dünya Savaşına girmesi, totaliter bir devlet yönlendirmesi ile gerçekleşmişti. İşte bu noktada, durup düşünmek gerekiyor. Çünkü, hatırlarsak, az önce Amerika'yı savaşa sokan asıl gücün CFR olduğuna değinmiştik. Yahudi finansörlerin politik kurumu olan CFR, Albay House aracılığıyla kontrol altına aldığı Başkan Wilson'a ülkeyi savaşa sokma telkinini vermiş ve başarılı da olmuştu. Bu durumda, Wilson'ın emriyle "savaş çığırtkanlığı" yapmak üzere kurulan Creel Komisyonu'nun asıl olarak CFR'nin ardındaki Yahudi finansörler tarafından oluşturulduğu ortaya çıkmaktadır. Nitekim Chomsky de, Creel Komisyonu ve onu izleyen beyin yıkama aygıtlarının "iş çevreleri" tarafından örgütlendiğine dikkat çekmektedir. (Hatırlayalım, 1898'deki savaş çığırtkanlığı da Yahudi medyası tarafından yapılmıştı.)

Bu da bizlere, CFR'nin, medya denetimli bir "demokratik totaliter" toplum yaratma projesinin ilk ve asıl uygulayıcısı olduğunu gösterir. Amacı ABD dış politikasını yönlendirmek olan Konsey'in, halkı yönlendirmeyi ihmal etmesi zaten büyük bir hata olurdu.

CFR'nin totaliter bir sistem hedeflediğinin açık delilleri, Konsey'in üyelerinin düşüncelerinden çok açık bir biçimde gözlemlenebilir. Bu noktada özellikle Walter Lippmann'ın ve onun "totaliter toplum" teorilerinin üzerinde durmakta yarar var. Az önce CFR'nin kilit isimlerinden biri olduğunu belirttiğimiz Lippmann'ın oldukça ilginç düşünceleri var çünkü. Noam Chomsky, Lippmann'ın Amerika'da 20. yüzyılın başlarında uygulamaya konan "medya aracılığıyla sosyal kontrol sağlama" yönteminin en başka gelen savunucusu olduğuna dikkat çekiyor. Chomsky'nin "Amerikan gazetecilerinin en kıdemlisi" olarak tanımladığı Lippmann, yine onun ifadesiyle "rızanın üretilmesi, yani yeni propaganda teknikleri ile halkın istemediği şeyleri onaylamasını sağlama" teorisini geliştirmişti.46 Lippmann, devletin yönetiminin yalnızca ve yalnızca "akıllı ve sorumluluk sahibi özel bir grup" tarafından yürütülmesi gerektiğini, halkın kesinlikle karar verme mekanizmasından uzak tutulmasını savunmuştu. Halk Lippmann'a göre "şaşkın sürü"ydü. Bu "şaşkın sürü"nün işlevi yönetime katılmak değil, yalnızca seyirci olmaktı. Chomsky, Lippmann'ın bu totaliter düşüncelerinin aynı zamanda Leninist teoriye de büyük paralellik gösterdiğini vurguluyor.

Bu noktada daha da ilginç bazı düşünceleri ise, CFR'nin "babası"nda, Edward M. House'da bulabiliyoruz. House, 1912'de yazdığı Philip Dru, Administrator adlı romanında açıkça sosyalist/totaliter bir sistemi idealize etmişti. Kitap o dönemde Amerikan elitleri arasında çok ünlendi ve Wilson ile Roosevelt'e ilham kaynağı oldu. House, toplumun ve özellikle de ekonominin "ehliyetli" kişilerce denetlendiği totaliter bir düzen çizmişti. Amerikalı tarihçi Eustace Mullins, The Secrets of the Federal Reserve adlı kitabında bu kitaptan alıntılar yapar ve House'un çizdiği sistemin klasik Marksist-Leninist sistemden farkı olmadığını ayrıntılı olarak anlatır. Kitapta en çok üzerinde durulan konulardan biri de, (birazdan değineceğimiz) Federal Reserve sisteminin kurulmasıdır. Nitekim öyle olur, ertesi yıl Federal Reserve hayata geçer.

House'un kitabı ve Lippmann'ın teorileri önemliydi; Düzen'in, "özgürlük, eşitlik, kardeşlik" gibi süslü sloganların ardında gizli ve rafine bir totaliterizm istediğini ortaya koyuyordu.

Zaten en tehlikeli ve en güçlü totaliterizm, kaba, çıplak totaliterizm değildir; görünmeyen, hissedilmeyen totaliterizmdir. Kaba bir totaliterizme karşı çıkmak mümkündür, ancak hissedilmeyenine karşı ne yapılabilir?... Böyle bir düzenin tasviri, İngiliz yazar Aldous Huxley tarafından Brave New World (Cesur Yeni Dünya) adlı ünlü kurgu-romanda yapılmıştı. Huxley, 1932 yılında yayınlanan romanında gelecekte tüm dünyaya egemen olacak totaliter bir yönetimi, bir Dünya Devleti'ni anlatıyordu. Dünya Devleti totaliterdi ama topluma karşı kaba kuvvet kullanmıyordu. Kaba kuvvet gibi ilkel totaliterizm yöntemlerine gerek yoktu çünkü; insanlar, düzen tarafından itaat etmeye programlanıyorlardı. Huxley, kitabının 1946 yılında yayınlanan önsözünde bu konuya daha da dikkat çekmiş ve "etkin bir baskı düzeninde kitlelerin zor kullanmadan yönlendirilip denetim altında tutulacağını, çünkü insanların köleliği sever duruma geleceklerini" yazmıştı. Brave New World'de bu "gönüllü itaat'in sağlanması için kullanılan bazı önemli yöntemler de vardı: Öncelikle tarih tamamen yok edilmişti. Tarihle ilgili tüm bilgiler ortadan kaldırılmıştı ve Dünya Devleti'ni yöneten bir iki üst düzey yöneticiden başka kimse tarihi bilmiyordu. Bu durumda, insanlar, dünyada var olmuş tek toplum modelinin içinde bulundukları toplum olduğunu sanıyorlardı. Bu yüzden de içinde yaşadıkları düzeni başka düzenlerle kıyaslama imkanına sahip değillerdi. Gerçek özgürlük bilinmediği için, yaşanan köleliğin farkına varılamıyordu.

Brave New World'de itaati sağlamak için kullanılan bir başka yöntem de, toplumun düşünmemesini sağlamaktı. Bunun için de iki çare bulunmuştu: Serbest ve sınırsız cinsellik ve "soma" adı verilen bir tür keyif verici, uyuşturucu madde. İnsanlar günün belli vakitlerinde Dünya Devleti'nin istediği biçimde çalışıyorlar, kalan zamanlarını ise cinsel ilişki ve soma ile geçiriyorlardı. Bir de Dünya Devleti'nin resmi ideolojisini zihinlere enjekte etmek için kullanılan "duyu-film" denen bir tür sinema vardı. Bu Yeni Dünya'nın insanları, Dünya Devleti serbest cinselliğin temeli olan "herkes herkese aittir" prensibini koruduğu ve kendilerine "soma" dağıttığı sürece, mutlu olduklarını sanıyor ve düzene itaatte kusur etmiyorlardı. Romanın bir yerinde, Dünya Devleti'nin bir "denetçisi", toplum için şöyle diyordu:

Yedi buçuk saat hafif, yorucu olmayan iş. Sonra herkesin soma payı, oyunlar, sınırsız ölçüde çiftleşme, duyu-filmleri. Daha ne isteyebilirler ki?... Bugün dünya istikrarlı. İnsanlar mutlu; istediklerine sahip olabiliyorlar, sahip olamayacaklarını ise hiç istemiyorlar... Öyle koşullandırılmışlardır ki, bugünkü davranış biçimlerinden başka türlü davranmaları ellerinde değildir. Bu arada ters giden bir şey varsa o zaman da soma var.

Kuşkusuz Huxley'in tüm bu tasvirleri yalnızca birer kurguydu, ancak gizli totaliter bir devletin nasıl işleyeceği hakkında mantıklı bir model öne sürmüştü. Modele göre, gizli bir totaliterizm uygulayan Dünya Devleti üç yöntem kullanıyordu: Tarihi değiştirmek, serbest cinsellik yoluyla ahlakı yok etmek ve insanlara beyin yıkayıcı, uyuşturucu zevkler sunmak. İtaat, böylece kendiliğinden oluşuyordu.

Bugün, Yahudi önde gelenleri ve masonlar arasında kurulmuş olan İttifak'ın nasıl bir model uyguladığına baktığımızda bu üç yöntemi bir arada görmek mümkündür. Tarih sürekli olarak değiştirilmekte ve gerçek tarih yok edilmektedir. Ahlak ve din yok edilmektedir. Ve insanlara, aklı öldürücü, düşünmekten uzaklaştırıcı milyonlarca zevk sunulmaktadır. İttifak'ın bir aygıtı olan CFR'nin totaliterizm hevesi, her geçen gün daha da gerçeğe dönüşmektedir.

"Bu kanun yeryüzünde dev bir tröstün kurulmasına neden olacaktır... Kanun sayesinde bu tröst istediği şekilde ekonomiyi yönlendirebilecektir."- Kongre üyesi Charles Lindberg'in, 22 Aralık 1913'de, Federal Reserve Kanunu, Kongre'de görüşülürken yaptığı konuşmadan

Wilson'ın Patronlarına Verdiği Bir Başka Hediye: Federal Reserve Kanunu

Wilson'ın Yahudi önde gelenlerine verdiği hizmetleri konu edinmişken, Amerikan ekonomik sisteminin en önemli unsurlarından olan Federal Reserve sistemine değinmeden geçmek olmaz. Yahudi sermayedarların ABD'deki kesin ekonomik egemenliğini sembolize eden Federal Reserve Kanunu, 1913 yılında Kongre'den sağlanan politik destek sonucunda yasallaştı. Bu tarihi kanunu hazırlayan (ve az önce "Siyonist" özelliklerinden söz ettiğimiz) Paul Warburg, başta ABD Başkanı Woodrow Wilson olmak üzere, Virginia'dan Carter Glass ve Oklahoma'dan Robert Owen gibi güçlü politikacıları kullandı. Amerikalı yazar Eustace Mullins, kanunun kabul edilişini şöyle anlatıyor:

Federal Reserve Kanunu'nun hukuksal olarak geçerli kılmak için bankacılar 1912'de ABD Başkanı Woodrow Wilson'ı seçtiler... Federal Reserve Kanunu, Glass-Owen Beyannamesi olarak Kongre'de yasallaştı. Owen'a, Federal Reserve Kanunu'nu Kongre'den geçirmesini emreden Paul Warburg, ise Bernard Baruch ve diğer finansörlerle birlikte akşam yemeği yiyerek başarısını kutladı.47

Bu şekilde, Amerika'da politik olarak serbest merkez bankaları sistemini savunan kitaplar yazan Warburg, Federal Reserve Kanunu'yla Amerikan Merkez Bankasının özelleştirilmesini sağlamıştı. Böylece federal fonların idaresi devletin denetiminden alınarak, bağımsız 'Federal Reserve Bankaları'nın kontrolüne bırakıldı. Kanun, ABD'yi Federal Reserve Bank adı verilen birer merkez bankasına sahip 12 bölgeye ayırdı. Bu 12 Reserve bankası birbirinden bağımsızdı ve o günden bu yana Washington'daki Federal Reserve Board adı verilen federal örgüt tarafından yönetildi ve denetlendi. Meydan Larousse, kanunun işlevini şöyle özetliyor: "Federal Reserve bankaları, federal hazinede bırakılmış altın mevduatı belgelerine dayanarak veya federal hazineye ait değerler karşılığında rehnedilmiş banknotlar çıkarır. Başlıca görevleri banka kredileri hacmini kontrol yoluyla ekonominin emrine verilen ödeme olanakları toplamını ayarlamaktır."

Bu kanunla birlikte Amerikan sermayesinin toplandığı 12 Federal Reserve bankasının yani ekonominin en önemli karar merkezinin denetimi, Paul Warburg'un kurucusu olduğu Federal Reserve Board örgütüne bırakılmış olundu. Kısa bir süre sonra bölgesel merkez bankalarının kontrolünü eline geçiren Warburglar, federal merkez bankalarının hisselerini bazı özel bankalar arasında paylaştırdı. Bu şekilde Amerikan merkez bankalarının yani para basma işleminin kontrolü Kongre'den alınarak özel bankaların, daha doğrusu Yahudi finansörlerin eline bırakıldı. Eustace Mullins, The Secrets of the Federal Reserve adlı kitabında, Federal Reserve sistemi sayesinde Amerika'nın da gizli bir "kontrollü ekonomi" düzenine geçtiğini ve böylece Albay House'un Yahudi patronlarından aldığı ekonomik totaliterizm hayalinin gerçekleştiğini söylüyor.48

Federal Reserve Kanunu ile birlikte, bir grup ayrıcalıklı insan, para basma yetkisini ustaca kullanarak inanılmaz karlar elde etti. Federal Reserve patronları 1913'ten beri para veya kredi olarak milyonlarca dolar oluşturdular ve bunu faizle hükümete ve halka borç olarak verdiler. Böylelikle dünyanın en büyük ülkesi, aynı zamanda dünyanın en borçlu ülkesi konumuna geldi. Amerika'nın düzen-karşıtı yayın organı The Spotlight, Federal Reserve sisteminin etkilerini şöyle anlatıyor:

Federal Hükümet, vergilerle halktan aldığından daha fazlasını harcar ve bu yüzden para ihtiyacı doğar. Parası olmadığı ve de Kongre para basma yetkisini devrettiği için hükümet özel bir kuruluş olan Federal Reserve'e başvurur. Bankacılar ancak hükümetin geri ödemesi koşuluyla para verir; ve tabi ki faizle! Böylece Kongre, Hazine Bakanlığına belirtilen miktarda devlet tahvili bastırır ve bunu daha sonra Federal Reserve Bankacılarına iletir. Federal Reserve basım parasını öder ve değiş tokuşu hükümetle gerçekleştirir.Hükümet böylece halkı borca sokar, faizi de onlar ödeyecektir. Bunun gibi binlerce anlaşma yapılmıştır; böylece 1980'e kadar ABD Hükümeti, Federal Reserve bankacılarına 1 trilyon dolardan fazla borçludur. Halk ise yılda 100 milyar dolar faizini öder, anaparayı ödemek ise zaten mümkün değildir.49

İşte Başkan Wilson'ın, kendisine akılhocalığı yapan Yahudi finansörlere hediye ettiği sistem buydu. Amerikan ekonomisi, bu sayede Warburg, Rockefeller, Schiff gibi Yahudi bankerlerin denetimine geçmişti. Federal Reserve'ün ilk büyük icraatı ise, Amerika'nın I. Dünya Savaşı'na girmesini desteklemek ve finanse etmek oldu. Ve önce de değindiğimiz gibi, Amerika'nın savaşa girmesi demek, Amerikan yayılmacılığının da doğması demekti.

CFR'nin ve Amerikan Yayılmacılığını Ardındaki Yahudi Etkisi

Federal Reserve'e böyle kısaca değindikten sonra, biz yine konumuza, CFR'ye dönelim...

Az önce de belirttiğimiz gibi CFR Yahudi finansörlerce kurdurulmuştu. CFR'nin kuruluşunda böylesine belirgin bir Yahudi etkisi olması, kuşkusuz üzerinde düşünülmesi gereken bir noktadır. Yahudi önde gelenleri, Amerikan yayılmacılığına öncülük edecek ve kurulduğu tarihten sonra da Amerikan dış politikasına büyük etki yapacak olan böyle bir kuruluşun oluşumuna acaba neden öncülük etmişlerdir?

Bu noktada akla, "bu doğal bir şey, tarih boyunca sermaye sahipleri politikayı etkilemişlerdir" gibi bir açıklama gelebilir. Olaya böyle bakıldığında da Amerika'daki pek çok sosyalistin yaptığı gibi CFR bir "burjuva örgütü" olarak tanımlanabilir, "yüksek sermayenin politika üzerindeki denetim mekanizması" olarak yorumlanabilir.

Ama burada konuyu değerlendirirken göz önünde bulundurulması gereken önemli bir nokta var. Çünkü CFR'yi kurduran finansörlerin "Yahudi olma" gibi ortak bir özellikleri vardır. Daha da önemlisi, hepsi "Yahudi oluşlarına" çok önem veren, bu nedenle Amerika'daki, hatta dünyadaki sayısız Yahudi örgütüne destek olan kişilerdir. İsrail Devleti'nin ilk aşaması olan Filistin'e Yahudi göçü projesinin en önemli destekçileri de aynı kişilerdir. Evlenirken hep "ırk-arasında" eş seçimi yapmaları bile, sözkonusu sermayedarların önemli bir "ırk bilinci"ne (daha doğrusu saplantısına) sahip olduklarını gösteriyor.

Dolayısıyla, bu kişilerin Amerikan politikasını yalnızca kendi kişisel ekonomik çıkarları için yönlendirmek istediklerini düşünmek eksik bir değerlendirme olacaktır. Sahip oldukları güçlü "ırk bilinci", mutlaka CFR'yi kurdurmalarında önemli rol oynamış olmalıdır. Amerikan dış politikasını herhangi bir "Yahudi olmayan" Amerikalı sermayedardan farklı olarak kendi kişisel çıkarlarının da ötesinde, Yahudi ırkının çıkarları doğrultusunda yönlendirmek istemiş olmalıdırlar.

Olayı daha geniş bir açıdan incelediğimizde ise, sözkonusu açıklama daha da kesinlik kazanmaktadır. Amerika'nın, başından beri Yahudi önde gelenleri tarafından Mesih Planı için kullanışlı bir aygıt olarak düşünüldüğünü, Kabalacı Kolomb'un kıtayı, "Yahudiler için iyi bir yer" olması niyetiyle "keşfettiğini" hatırlarsak, ABD'nin misyonunu daha iyi anlayabiliriz. Yahudi önde gelenlerinin, Mesih Planı için kullanabilmek amacıyla, ülkeyi en başından beri kontrol altına almaya çalıştıklarını, bu nedenle masonluğu kendi elleriyle Yeni Dünya'ya getirdiklerini göz önünde bulundurduğumuzda, ya da Püritenlerin ülkeye nasıl "judaizer" misyonunu yüklediğini hatırladığımızda, Amerika için biçilen işlevi daha açık bir şekilde görebiliriz. (Bkz. 1. bölüm)

ABD, başından beri, Yahudi önde gelenlerinin denetimi altında olacak dünya-hakimi bir güç şeklinde tasarlanmıştır. Amerika'yı dış müdahaleye, yayılmacılığa zorlayanların da yoğun olarak Yahudiler, ya da onlarla "ittifak" içindeki masonlardan oluşması bunun önemli bir göstergesidir. Önceki sayfalarda Amerika'yı ilk kez emperyal bir güç haline getiren İspanya savaşının Yahudi medyası tarafından kışkırtıldığına değinmiştik. Amerika'nın I. Dünya Savaşı'na girişi de Wilson'ın akılhocaları, yani Yahudiler aracılığıyla olmuştur. Amerikalı gazeteci Andrew I. Killgore da, Amerika'nın I. Dünya Savaşı'na girmesindeki Yahudi etkisine dikkat çekiyor. Killgore'un yazdığına göre, Dünya Siyonist Örgütü liderleri, İngiliz hükümetini Siyonizme destek veren Balfour Deklarasyonu'nu yayınlaması için zorlarken, deklarasyon yayınlandığında kendilerinin de Amerikalı soydaşları aracılığıyla ABD'yi İngiltere'nin yanında savaşa sokacakları sözünü vermiş ve gerçekten de İngiltere'yi bu konuda ikna etmişlerdi.50

Olayı bu çerçeve içinde değerlendirdiğimizde, CFR'deki belirgin Yahudi etkisi çok daha anlamlı hale gelmektedir. Çünkü Mesih Planı, Mesih gelmeden önce de, dünyada Yahudi-kontrollü bir sistemin belli ölçüde kurulmasını öngörmektedir. Kabalacılar'ın kehanetleri yorumlayış şekli, Mesih'in gelişinden önce, pek çok sonuca "insan eliyle" varılacağı yönündedir. Dolayısıyla inanışa göre Yahudilerin Mesih gelmeden de belirli bir egemenlik kurmaları gerekmektedir; Mesih'in bu hazır düzenin kontrolünü ele alacağı ve "metafizik" katkılarla egemenliği daha da sağlamlaştıracağı beklenmektedir. (Bkz. "Giriş" bölümü)

Kabalacıların yorumu böyleyken, dünyadaki en büyük politik ve askeri gücü olan ABD'nin "ırk bilinci" yüksek Yahudiler tarafından oluşturulan kurumlar aracılığıyla yönetiliyor olmasını bir tesadüf olarak yorumlamak akılcı gözükmemektedir. Görünen, Amerika'nın, Mesih Planı'ndaki önemli misyonunu CFR gibi kurumlar sayesinde yerine getirdiğidir.

CFR'nin 'Rockefeller Bağlantısı'

Üstteki yorumların ardından açıklık getirilmesi gereken bir nokta vardır: CFR, üstte değindiğimiz Yahudi finansörler tarafından oluşturulmuştur, ancak, CFR'nin denetimi, ilerleyen yıllarda bir başka büyük sermayedarın, Rockefeller ailesinin eline geçmiştir. Bunun nedenine az sonra değineceğiz, önce kısa bir şekilde Rockefeller ve CFR ilişkisine göz atalım.

Dan Smoot, CFR'nin güç ve etkisinin kurulduğu yıldan sonra istikrarlı bir biçimde arttığını bildiriyor. Örgütün tarihindeki dönem noktasını ise, 1927 yılı olarak belirliyor. Çünkü 1927 yılında, CFR'yi finanse eden sermayedarların arasına çok önemli bir isim daha katılıyor. Sonradan CFR'nin en büyük finansörü ve dolayısıyla arkasındaki asıl güç haline gelecek olan isim, ünlü "petrol kralı" Rockefeller ailesi.

1929 yılında CFR, Rockefeller'ın verdiği para ile, bugünkü adresine taşınıyor: The Harold Pratt House, 58 East 68th Street, New York City. 1930'lu yıllardan sonra Rockefellerlar, CFR'ye iyice hakim oluyorlar. 1939 yılında, Konsey'in Dışişleri Bakanlığı için araştırma ve tavsiyeler yapması için bir anlaşma yapılıyor. Rockefeller Vakfı, bu çalışmaların giderlerini üstlenmeyi kararlaştırıyor. O tarihten sonra da Rockefellerlar, CFR'nin en büyük maddi destekçisi oluyorlar. 1940-1945 yılları arasında Rockefellerlar'ın Konsey'e akıttığı para 300 bin doları aşıyor. (O yıllarda Konsey'in başkanlığına getirilen Isaiah Bowman'ın Yahudi oluşu da dikkat çekici.)

1945 yılında San Francisco'da Konsey'in gücünü belgeleyen önemli bir gelişme yaşanıyor. Birleşmiş Milletler toplantısına katılan ABD delegasyonundaki 40'ın üzerindeki isim CFR üyeleri arasından seçiliyor. CFR üyelerinin en etkini ise Nelson A. Rockefeller...

Siyasi gözlemciler, 1945'ten sonraki ABD politikasının kesin olarak CFR egemenliğinde düzenlendiği konusunda birleşiyorlar. CFR'nin egemenliğinin Rockefellerlar'ın elinde olduğu konusunda da. Rockefeller'ın CFR üzerindeki denetimi, Amerika'da çokça yazılıp-çizilmiş bir konudur. Öyle ki bugün bazı Amerikalı yazarlar, CFR'yi "Rockefeller ailesinin politik kurumu" olarak tarif ederler. Örneğin, Collier Peter ve David Horowitz adlı iki yazarın yayınladığı The Rockefellers: An American Dynasty (Rockefellerlar: Bir Amerikan Hanedanı) adlı kitapta, Rockefellerlar-CFR ilişkisi şöyle dile getiriliyor:

Rockefeller'lar anlıyorlar ki, finans gücü, politik güç kazanmaya temel olabiliyor. Sonra da politik güç, finans gücünü besliyor. Böylece CFR yani Dış İlişkiler Konseyi kuruluyor. David Rockefeller ilerleyen yıllarda başkan oluyor... Konseyin, bin altı yüz üyesi bulunuyor. Yüksek finans çevreleri, üniversiteler, politika, ticaret, basın ve televizyon çevrelerinden... Çoğu ünlü kişiler. Az tanınanlar bile, en güçlü kişilerden seçilmiş. Konsey, kuruluşundan sonraki ilk elli yılda, gizli kalmayı istiyor ve kalıyor. 1972 yılında bu sır perdesi, Profesör W. C. Skousen'in 'bestseller' (en çok satan) kitabıyla, biraz aralanıyor. Ayrıca, New York Times ve New Yorker'da iki yazı yayınlanıyor. Buna göre CFR, ABD'nin iç ve dış ilişkilerinde yıllardan beri ' devletüstü' bir rol oynuyor. Dış yardımlardan NATO'ya kadar, her işe parmağını sokuyor.

Rockefeller'ın CFR üzerindeki denetimi yalnızca Konsey'e akıttıkları dev boyuttaki para ile sınırlı kalmıyor. Rockefellerlar, paranın verdiği güçle, kurumun başına kendi "adam"larını atıyorlar. CFR'nin uzun yıllar başkanlığını yapan John McCloy'un Rockefeller Vakfı'nın yöneticisi ve Rockefeller ailesinin de özel avukatı olması bunun bir örneği. Rockefeller Vakfı'nda hizmet eden John Foster Dulles, Henry Kissinger, Cyrus Vance gibi isimlerin CFR'nin önde gelen üyeleri ve de ABD Dışişleri Bakanları olmaları da, ailenin CFR ve ABD dış politikası üzerindeki etkisinin bir göstergesi.

Rockefellarlar'ın Gerçek Kimliği

Bütün bu bilgilerin ardından, CFR'yi kurduran Yahudi bankerlerin, nasıl olup da kuruluşu Rockefellerlar'ın denetimine bıraktıkları, kuşkusuz üzerinde düşünülmesi gereken bir soru olarak karşımıza çıkıyor. Acaba bu Yahudi bankerler, CFR üzerindeki denetimlerini kaybedip, Amerikan dış politikasını yönlendirmek için en uygun aygıt olan kurumu, Rockefeller ailesine mi "kaptırmış"lardır? Yoksa CFR üzerindeki Yahudi kontrolü hiç sona ermemiş, yalnızca bir şekil değişikliği mi yaşanmıştır?

Bunu anlamak için Rockefeller ailesinin kimliğini incelemekte yarar var.

Rockefeller ailesini incelediğimizde, resmen "Protestan" olduğunu görüyoruz. Ama bu Protestanlığın "judaizer" (Yahudici/Yahudi sempatizanı) misyonunu bolca taşıyan bir tür olduğu da açık bir gerçek. Çünkü Rockefellerlar, Yahudilerle hep son derece ilgi çekici bir ilişki içinde olmuşlar.

1878'de ünlü "judaizer" Protestan William Eugene Blackstone, "Kutsal Kitab'ın Yahudilerin 'Tanrı'nın seçilmiş halkı' olduğu şeklindeki hükmünün hala geçerli olduğunu" savunan tezini ortaya attığı zaman (bkz 1. bölüm), en büyük desteği John D. Rockefeller'dan görmüştü...51

John D. Rockefeller, bunun yanısıra, İngiliz mandası döneminde Kudüs'te "Filistin Arkeoloji Müzesi"ni kurdurmuştu. Müze, tarih boyunca Yahudi ulusunun gelişimini konu ediniyor, Yahudi kahramanlarının heykellerini içeriyordu. Rockefeller'ın kurulması için iki milyon dolar verdiği müze, daha sonra Rockefeller Museum adıyla anılageldi...52

Rockefeller ailesinin İsrail sempatisi Washington'da da kendini gösteriyor. Batı Virginia'dan Demokrat Parti Senatörü olan John D. IV (Jay) Rockefeller, Senato'da İsrail'in en sadık dostlarından biri olarak tanınıyor. Yalnızca 1993 yılı içinde, İsrail'i ilgilendiren altı oylamanın altısına da İsrail lehinde oy veren Jay Rockefeller, "İsrail taraftarı olma yüzdesi" (% Pro-Israel) sıralamasında "% 100 İsrail yanlısı" olarak başta geliyor...53

Fransız yazar Georges Virebeau, Mais Qui Gouverne L'Amerique (Amerika'yı Kim Yönetiyor) adlı kitabında David Rockefeller'ın Who's Who in the World'un yazdığına göre Chicago Üniversitesi'ndeyken İbrani tanrı bilimi (teoloji) derslerini takip ettiğini not ediyor...54

Tüm bu bilgiler, ortaya ilginç bir tablo ve de önemli bir soru çıkarmaktadır: Acaba Rockefeller ailesi, neden Yahudilere karşı böyle ilginç bir sempatinin sahibidir? Bu yalnızca Amerikan Protestanlığındaki klasik "Yahudi sempatizanlığı"nın bir devamı mıdır? Yoksa Rockefellerlar'ın, daha da önemli bir bağlantısı mı vardır?

Evet, böyle bir bağlantı vardır. Rockefellerlar'ın Yahudilerle olan bu ilginç ilişkilerinin kökeninde, kendilerinin de Yahudi asıllı olmaları yatmaktadır:

Garry Allen The Rockefeller File adlı kitabının 19. sayfasına düştüğü dipnotta, Malcom Sten'in The Grandees:America's Sephardic Elite kitabından yaptığı alıntıyla bir gerçeği ortaya koymaktadır ki, Rockefellerlar Sefarad Yahudilerindendir. Aile Arap topraklarında yüzlerce petrol şirketini kontrol altında tutmaktayken, Nelson Rockefeller New York'taki organize Yahudilerin en samimi dostudur. Zaten onların desteğini almamış olsaydı, (nüfusunun % 25'ini Yahudilerin oluşturduğu kentte) dört defa üstüste vali seçilemezdi.55

Kısacası, Rockefellerlar, Protestan bir görünüm altında gerçek kimliklerini koruyan bir "Yahudi dönmesi" hanedandır. Dolayısıyla, CFR'nin "yöneticisi" durumdaki Rockefellerlar, CFR'yi kurduran Yahudi bankerlerle bu tür bir "ırk bağı" ile bağlıdır.

Bu tablodan karşımıza çıkan sonuç, CFR'nin aşamalı olarak Rockefeller egemenliğine bırakılmasının, örgütün Yahudi-güdümlü olmaktan çıktığı gibi bir anlam kesinlikle taşımadığıdır. Tam tersine, örgütün "açık Yahudi" olan sermayedarlar yerine, "gizli Yahudi" olan bir başka sermayedar tarafından yönetiliyor olması, planlı ve bilinçli bir kamuflaj izlenimi vermektedir. Anlaşılan, CFR'nin, açıkça hepsi Yahudi olan sermayedarlarca finanse edilmesinin dikkat ve tepki çekeceği düşünülmüş ve örgüt, daha örtülü bir Yahudi güdümü altına alınmıştır.

Rothschild'ın Desteğiyle Doğan Rockefeller İmparatorluğu

Rockefeller İmparatorluğunu kuran John D. Rockefeller, 1882 yılında ülkedeki son rakip petrol şirketini de iflas ettirerek, Amerika’nın tüm petrol ticaretini tekeline aldı. Sahip olduğu Standart Oil Şirketi, Rockefeller’ı Amerika’nın Beyaz Saray dışındaki en güçlü adamı” yaptı.Ancak bu “yükseliş”in bir de perde arkası vardı. Gerçekte Sefarad kökenli bir Yahudi olan Rockefeller, aslında Rothschild ve Warburg gibi “soydaş”larının inanılmaz desteği ile bu güce ulaşmıştı...

Rockefeller'ın gerçek kimliğinin yanısıra, bu hanedanın nasıl ABD'nin bir numaralı ekonomik gücü haline geldiğini incelediğimizde de ilginç bir tabloyla karşılaşıyoruz. Çünkü Rockefeller gücü, başta Yahudi sermayedarlar arasındaki hiyerarşinin en üstünde oturan Rothschildlar olmak üzere, büyük Yahudi sermayedarların olağanüstü desteği ile oluşturulmuş durumda.

Amerikalı yazar Eustace Mullins, The World Order: Our Secret Rulers (Dünya Düzeni: Gizli Yöneticilerimiz) adlı kitabınında Rockefellerlar'ın nasıl büyüdüğüne de değiniyor. Mullins, Rockefelerlar'ın, son iki yüzyılda Rothschildlar'la çok yakın ilişkiler içinde olduklarını ve Rockefeller servetinin oluşmasında Rothschildlar'ın büyük rolü olduğunu şöyle anlatıyor:

19. yüzyılın başlarında, House of Rothschild (Rothschild tröstü) ABD'de bazı yatırımlar yaptı ve kendisine bağlı bankalar kurdu. Rothschildlar'ın ABD'de kurduğu bu bankaların ilki, The City Bank adını taşıyordu. 1812'de New York'ta kurulan banka, daha sonra National City Bank adını aldı ve elli yıl boyunca da Moses Taylor tarafından yönetildi. Taylor 1882'de geride 70 milyon dolar bırakarak öldü ve yerine oğlu Percy geçti. Ertesi yıl, John D. Rockefeller'ın kardeşi William Rockefeller bankaya yüklü bir para yatırarak ortak oldu. 1891'de ise Rockefellerlar, Percy'i ikna ederek, onun yerine banka müdürlüğüne ortakları James Stillman'ın geçmesini sağladılar. James Stillman'ın da bir 'Londra bağlantısı' vardı; babası Don Carlos uzun yıllar Rothschildlar'a hizmet etmişti.56

Kısacası, Rotshchild'ın bankası, çok kolay bir biçimde Rockefellerlar'a devredilmişti. Mullins, bu işlemin, "merkezin", yani Rothschild'ın bilgisi ve izni dahilinde yapıldığını söylüyor. Yani Rothschild, isteyerek ve bilerek ABD'deki bankasının Rockefeller egemenliğine geçmesini sağlamıştı!...

Mullins, Rothschildlar'ın ve Warburg hanedanının sahip olduğu bir diğer Yahudi şirketi olan Kuhn Loeb'in, Rockefellerlar'a verdiği büyük desteği anlatmaya devam ediyor. Bu iki büyük finans devi, petrol ticaretindeki rakiplerini ekarte ederek tröst haline gelmeye çalışan gizli soydaşları Rockefeller'a büyük destek vermişlerdi:

Sonraki yıllarda, Rothschild'ın sahip olduğu The National City Bank of Cleveland da, Rockefellar'a büyük bir destek verdi... John D. Rockefeller'ın başarısı, National City Bank of Cleveland'ın desteğini arkasına alarak petrol işindeki rakiplerini safdışı etmesiyle başladı. 19. yüzyılın ikinci yarısında, ülkedeki demiryolu ve deniz ulaşımının büyük bölümünü elinde bulunduran Kuhn Loeb şirketi ise, John D. Rockefeller'ın petrol taşıma şirketine inanılmaz bir indirim uygulayarak, onun diğer petrol şirketlerini batırmasına destek oldu... Kısacası, bütün Rockefeller imparatorluğunun, asıl olarak Rotschildlar tarafından finanse edilip-desteklendiği söylenebilir.57

Yahudi "ırkdaş"larından aldığı bu büyük destek ve kayırmaların sonucunda, John D. Rockefeller, 1887 yılında ABD'deki tüm petrol ticaretini eline geçirerek, "tröst" haline geldi. Bunu engellemek için çıkarılan "anti-tröst" kanunları da işe yaramadı ve Rockefeller İmparatorluğu, 20. yüzyıla dünyanın petrol devi olarak girdi. Bugün de aynı durum devam etmekte, dünya petrol ticaretinin yarısından çoğu Rockefellerlar'ın sahip olduğu ve Standart Oil olarak bilinen beş petrol şirketince Exxon, Texaco, Socal, Gulf ve Mobil kontrol edilmektedir. (Diğer iki büyük petrol şirketinden Shell/Royal Dutch, Hollandalı Yahudi finansör William Deterding'e aittir. BP'nin hisselerinde de Yahudi finansörlerin büyük payı vardır.)

Sonuçta karşılaştığımız tablo, Rockefellerlar'ın, başta Rothschild imparatorluğu olmak üzere, Yahudi sermayedarlar tarafından çok özenli bir biçimde kayırılıp-desteklendiği ve ABD'nin ekonomik paylaşımında tam bir "ırk dayanışması" yaşanmış olduğudur.

"Açık" ırkdaşları tarafından büyütülen "gizli" Yahudi Rockefeller ailesinin CFR gibi bir kurumun denetimini üstlenmiş olması ise, az önce belirttiğimiz gibi, gerekli kamuflajı sağlamak ve Yahudi önde gelenlerinin ABD dış politikasındaki güdümünü daha az hissedilir hale getirmek içindir. CFR'yi yöneten hanedan, onu ilk kuranlar gibi sürekli sinagoglarda boy gösteren bir "açık" Yahudi olsaydı, kuşkusuz toplayacağı dikkat de çok daha fazla olurdu.

CFR'nin Gücü

John D. Rockefeller

Eustace Mullins, The World Order adlı kitabının başlarında, "bu kitapta adı geçen hemen her ünlü Amerikalı CFR üyesidir, bu yüzden her seferinde bunu tekrarlamayı gereksiz görüyorum" diyor. Gerçekten de CFR üyelerinin listesi, neredeyse Amerikan politikasının "Who's Who" (Kim Kimdir)i gibidir. Henry Kissinger'dan John McCloy'a, Carter'ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzezinski'den Eisenhower'ın Dışişleri Bakanı John Foster Dulles'a, CIA başkanı ve mason Allen Dulles'dan, Dean Acheson, George Kennan'a kadar pek çok ünlü isim, CFR üyesidir. Öyle ki, The Rockefeller Syndrome adlı kitabında Ferdinand Lundberg'in belirttiğine göre: "CFR ile bağlantısı olan insanlar Amerika pazarlarında mülkiyete sahip olanların neredeyse tümüdür."

Dan Smoot, Invisible Government (Görünmez Hükümet) adlı kitabında, kurumun ABD'nin dış politikalarının oluşumundaki büyük etkisini detaylı olarak anlatıyor. Buna göre CFR, yalnızca üst kademedeki yönetici elitleri bünyesine alıp yönlendirmekle kalmaz, dış politika ile kurumların büyük bölümünü kontrol eder. Amerika'da dış politika ile ilgili diğer pek çok dernek ve kurum da, CFR'nin denetimi altındadır. Amerikan dış politikasındaki büyük etkileri ile bilinen "think-tank"ler (politika üretme kurumları) ise gerçekte CFR'nin alt komisyonları niteliğindedir. Eustace Mullins, CFR ve think-tank'ler arasındaki ilişkiden şöyle söz ediyor:

Shoup'un Imperial Brain Trust adlı kitabına göre 1969'da CFR'de Brookings Institution'dan 22 yönetici, RAND Corporation'dan 29, Hudson'dan 14, Middle East (Orta Doğu) Institute'dan 33 üye vardır. Ayrıca Rockefeller Foundation'ın 19 yöneticisinden 14'ü, Carnegie Endowment'ın 17'sinden 10'u, Ford Foundation'da 16'dan 7, Rockefeller Brothers Found'ın 11'inden 6'sı CFR üyesidir. Buna göre CFR bu vakıfların tümünü yönetmektedir. Akademik dünyada ise CFR Princeton Üniversitesi'nden 58, Chicago Üniversitesi'nden 69, Harvard'dan 30 üyeye sahiptir.58

Mullins'in de vurguladığı gibi, üniversiteler CFR'nin denetiminde olan kurumlar arasındadır. CFR, akademik çevrelerdeki üyeleri aracılığıyla dış politika konularında "standart"ları belirler. CFR'nin "resmi ideolojisi", üniversitelerde ders olarak okutulur. Kurum, yayınladığı çok sayıda kitapla Amerikan entellektüellerini "eğitir". Örneğin CFR'nin son yıllardaki yayınlarında sık sık sözünü ettiği "İslam tehlikesi", Amerikan bilincine ustalıkla yerleştirilmektedir. Kurumun yılda dört kez yayınladığı ve dünyanın en etkili yayın organı sayılan Foreign Affairs (Dış Olaylar) adlı dergi ise hem siyasi gündemi belirler hem de ABD politikasını. ABD dış politikasındaki köklü değişimlerin çoğu Foreign Affairs'te yayınlanarak yürürlülüğe konur. Örneğin, soğuk savaşın başında ABD'nin temel stratejisini belirleyen "containment plan" (Sovyetler'in yayılmasını önleme anlamında; Çevreleme Planı) CFR üyesi George Kennan tarafından Foreign Affairs'de yayınlandıktan sonra uygulamaya konmuştu. Son olarak uzun süre gündemde kalan, Samuel Huntington'ın "Medeniyetler Çatışması" adlı, gelecekte Batı ve İslam arasında bir çatışma öngören yazısı da aynı dergide yayınlanmıştı.

CFR basın üzerinde de büyük etkiye sahiptir. Kurum, basındaki üyeleri sayesinde, büyük gazeteleri bir sosyal kontrol mekanizması olarak kullanabilmektedir. Denetlediği kabul edilen basın organları arasında; New York Times, Washington Post, Time, Newsweek, Life, New York Post, New York Herald Tribune, gibi dev isimler sayılabilir.

David Rockefeller, ABD’nin en güçlü adamı, New York’un göbeğindeki “Rockefeller Center”ın önünde.

Tüm bunların yanında CFR, aynı Chatham House gibi masonlukla da çok içli-dışlıdır. Her iki örgütün de önde gelen üyeleri, aynı zamanda ülkelerindeki mason localarına üyedirler. CFR'nin; Harry Truman, George Marshall, Dwight Eisenhower, Allen Dulles, John McCloy, Henry Kissinger, Lyndon Johnson, Dean Acheson, Gerald Ford gibi ünlü isimlerin yanında daha pek çok üyesi bir taraftan da locaların müdavimidirler.

Kısacası CFR, ya da "Dış İlişkiler Konseyi", Yahudi önde gelenlerinin "dünyaya egemen olma" hedefine ve bu hedefin sistematize edilmiş hali olan Mesih Planı'na uygun bir aygıt konumundadır. CFR'nin aldığı kararlar, Amerikan çıkarlarını, dolayısıyla da ülkedeki Yahudi sermayesini korumak doğrultusundadır. Vietnam savaşından, Latin Amerika müdahalelerine kadar pek çok dış politika kararı, CFR'nin Yahudi sermayesini koruma misyonuyla yakından ilgilidir. Konsey'in Ortadoğu politikası ise, elbette tümüyle İsrail çıkarlarının savunulmasına yöneliktir.

CFR hakkında ilginç bazı yorum ve bilgileri de, gazeteci-yazar Fehmi Koru veriyor. Koru, aylık Dış Politika dergisinde kendisiyle yapılan bir röportajda şunları söylüyor:

Amerika'da güç odağı farklıdır. Mesela bizim ülkemizde güç odağı Çankaya ve Başbakanlık'tır. Halbuki Amerika'da güç kaynağı Beyaz Saraydan'dan ve hatta başkandan çok daha başka şeylerdir. Ve onlar sistemi ayakta tutan kurum ve kuruluşlardır. Nedir bunlar? Lobiler bunların görünen uçlarıdır. Onların da arkasında odaklar vardır. Bunlardan biri Amerika'da bulunan dünyanın en büyük ve en etkili bankalarından bir kaçıdır. Yani bankalar bir güç odağıdır ve bunların hemen hepsinin sahibi de Yahudi asıllı süper zenginlerdir. Bu bankalar dünya alışverişini ve ticaret hacmini ellerinde tutarlar. Yüksek faizli kredileri, istedikleri maddi şartlarda ülkelere bunlar sağlarlar... ... 'Think thank'lerin en önemlisi 'Council on Foreign Relations' denilen bir kurumdur... 'Council on Foreign Relations', isminin tüm masumiyetine rağmen, en büyük güç odağıdır. Bu derneğin başkanı dünyaca ünlü Yahudi zengin David Rockefeller"dır. Yine meşhur CIA'nin istasyon şeflerinden Paul Henze ve ünlü stratejist Prof. Dr. Albert Wohlstetter bu derneğin onur üyeleridirler. Bu derneğin hem Cumhuriyetçi ve hem de Demokrat Parti'den üyeleri vardır. Eğer seçimi Cumhuriyetçi Parti kazanmışsa, yardımcıları da hep bu derneğin Cumhuriyetçi üyelerinden seçilir. Yok eğer Demokratlar seçimi kazanmışsa, yine bu derneğin demokrat üyeleri Beyaz Sarayda üst düzey görevlere getirilirler. Dışişleri Bakanlığı, Hazine Bakanlığı hep bu derneğin üyelerinden seçilirler. Yani ister Cumhuriyetçi olsun, ister Demokrat, ne olursa olsun bu derneğin üyeleridir işi götürenler. Parti rozetleri sadece sembolik birer ayırımdır. Zihniyet 'Council on Foreign Relations' zihniyetidir... ... Mesela bizdeki Cumhurbaşkanlarının veya Cumhurbaşkanı adaylarının mutlaka Amerika'ya giderek bu enstitülerin ve derneklerin birinde görünmek mecburiyeti vardır. Bizdeki hemen her Cumhurbaşkanı veya Başbakan, bir vesileyle Council on Foreign Relations'da ya bir konuşma yapmakla veya en azından orada bir toplantıya katılmakla, kendilerini onlara göstermek mecburiyetindedirler. Kenan Evren bu Council on Foreign Relations'da bir konuşma yapmak ihtiyacını hissetmiştir. Cumhurbaşkanının bütün programlarına biz gazeteciler katılırken, hatta Yahudi lobisiyle Evren'in görüşmesini izlerken, hiçbir gazeteci arkadaşımız Evren'in bu dış politika derneğindeki konuşmasını izleyememiştir. İzleyemezdik, zira hepimize giriş yasaktı!...

Kısacası, CFR'nin gücü, yalnız ABD'nin değil, kimi zaman onun sistemine entegre olan başka ülkelerin politikalarını da denetlemektedir.

CFR'nin Yönettiği Soğuk Savaş Oyunu: Sahte Amerikan-Sovyet Çatışması

2. bölümde, "Düzen'in masonik tarihi"ni incelerken, Avrupa ve dünya politikasındaki büyük gelişmelerin çoğunun masonlukla ilişkili olduğunu gördük. Mason örgütlenmesi ve Yahudi önde gelenleri arasındaki İttifak'ın sahip olduğu hedef ve çıkarların, pek çok politik ve sosyal gelişmedeki perde arkası faktör olduğunu keşfettik. Dini otoritenin politik ve sosyal hayattan dışlanması, monarşilerin yıkılması, ulus-devletlerin kurulması, ideolojilerin doğması gibi pek çok gelişmenin ardında, İttifak'ın planları yer alıyordu.

Burada, İttifak'ın dünya ölçeğinde gerçekleştirdiği bir başka olaya bakacağız; 20. yüzyılın kuşkusuz en büyük politik gerçeğis olan "Soğuk Savaş" oyununa. Soğuk Savaş, ABD ve Sovyetler Birliği arasında, kimilerine göre Ekim Devrimi'nde, kimilerine göre ise II. Dünya Savaşı'nın bitiminde başlayan ve 1980'lerin sonunda rafa kaldırılan düşmanlık dönemiydi. Hiçbir zaman iki süper güç arasındaki bir "topyekün savaş"a dönüşmedi ama Üçüncü Dünya coğrafyasındaki sınırlı savaşlarda kendini gösterdi.

Yüzyılın tüm politik dengelerini belirleyen bu büyük süreçte, acaba İttifak'ın rolü var mıydı? Varsa, ne boyuttaydı? İttifak, acaba "iki kutup"tan hangisinin tarafındaydı? Tarafsız, ya da "çift-taraflı" mıydı?...

Tüm bu soruların cevaplarını aramadan önce, Soğuk Savaş hakkındaki "resmi" tarihin biraz dışına çıkıp, bu büyük süreç hakkında öne sürülen farklı yorumları değerlendirmekte yarar var. Bu yorumların en önemlilerinden birini, New York Üniversitesi'nde görevli "seçkin sosyoloji profesörü" Immanuel Wallerstein yapıyor. Aydınlanma felsefesinin ve "Newtoniyen-Baconiyen" geleneğe bağlı Batı biliminin açıklarını yakalayan ve bu nedenle de Batı'nın az sayıdaki "farklı" düşünürlerinden biri olan Wallerstein, Soğuk Savaş'ı genel görüşten farklı yorumluyor. Wallerstein, söze, iki "kutup" arasındaki ideolojik paralelliği vurgulayarak giriyor:

1917... yirminci yüzyılın iki büyük ideologunun (Woodrow Wilson ve Lenin) dünya sahnesine çıktıkları uğraktı. Wilson Amerikanizmin, yahut 'dünyayı demokrasi için emin hale getirme' teklifinin propagandasını yapıyordu. Lenin ise Komünizmin, yahut işçi sınıfını her yerde evrensel olarak iktidara getirme teklifinin propagandasını yapıyordu. 1989'a kadar bu iki proje alternatif ve çatışan ideolojiler olarak sunuldular. Ama bu projeler, kamplardan her birinin kabule yanaştığından daha fazla ortak unsura sahiptiler. Aydınlanmanın mirasını paylaşıyor, insanlığın akıl ve bilinç yoluyla iyi toplumu inşa edebileceğine inanıyorlardı. Akılcı, bilinçli, kollektif karar-verme odağı olarak devletin, bu inşanın aleti olduğu inancını ve geleceğe ait seküler (dünyevi/din-dışı) bir vizyonu paylaşıyorlardı...59

Wallerstein'ın yazdıklarını, önceki bilgilerimiz ışığında şöyle okuyabiliriz: Her iki taraf da, İttifak'ın oluşturduğu Aydınlanmacı, seküler (din-dışı) geleneği benimsiyor ve yine İttifak'ın oluşturduğu ulus-devlet modelini kabulleniyordu. Her iki tarafın da ideolojisinin doğuşunda İttifak'ın büyük rolü olduğunu, mason localarının hem kapitalist hem de sosyalist kanadın içinde yer aldığını ve bu iki ideolojinin de İbrani dünya anlayışından ve Mesihi düşünceden etkilendiğini incelemiştik.

Wallerstein, üstteki analizinin ardından, "abartmaya ihtiyacımız yok şüphesiz. Amerikancılık ve Komünizm arasında... Pratikte olduğu kadar teoride de farklar vardı..." dedikten sonra, şu çarpıcı soruyu soruyor: "... Ancak, kampların kahramanları birbirlerinin düşmanı mıydılar?"

"Kampların kahramanları" arasındaki ilişkiye az sonra daha ayrıntılı inceleyeceğiz. Ama önce, Wallerstein'ın vurguladığı birkaç noktaya ve onun sözleriyle, "bu soğuk savaş çıkmazının askeri bileşenleri üzerinde odaklaştırılan muazzam kamu dikkati" sayesinde gizlenen "1945-1989 dengesinin altında yatan önemli siyasi-iktisadi anlaşma"ya değinelim. Wallerstein, "evrenselleştirici liberalizmin Wilsoniyen ve Leninci versiyonlarının mahrem ortaklığı" olarak ifade ettiği "ABD-SSCB danışıklı dövüşü"nün dayanaklarını şöyle açıklıyor:

ABD'nin SSCB'ye sunduğu, onun da kabulden mutluluk duyduğu şey, Doğu Avrupa'da bir Sovyet arka bahçesinin meydana getirilmesiydi: O sınırlar dahilinde kalmak şartıyla SSCB'nin siyasi, iktisadi ve kültürel kuralları koyabildiği bir 'chasse gardee'. Bu anlaşmanın her iki taraf için de avantajları çok büyüktü; aksi halde hiçbir zaman sürdürülemezdi. SSCB için üç temel kazanç vardı. Birincisi, SSCB'ye bu bölgeyi iktisaden sömürme, oradan ağır 'savaş tazminatları' alma imkanı veriyordu. İkincisi, ayağa kalkan bir Almanya'ya karşı SSCB'ye askeri bir kalkan sunuyordu. Üçüncü ve uzun vadede muhtemelen en önemlisi olarak, SSCB'ye Doğu Avrupa'da, Batı Avrupa'da ve dünyanın diğer bütün bölgelerinde devrimci sosyalist eğilimleri zapt-ü rapt altında tutma (hatta bastırma) imkanı veriyordu. Bu son çaba Avrupa'da, başka her yerden daha başarılı oldu. Stalin'in inşa ettiği haliyle Sovyet sistemi için, SSCB'nin Komünist söylemin tekelini elinde tutması ve Üçüncü Dünya'daki hiçbir 'maceracı' devrimin ABD ile özenle kurulan dengeyi bozmaması önemli görünüyordu. Bu durum ABD'nin sözkonusu düzenlemedeki alaka ve çıkarını vuzuha kavuşturmaktadır. Hakikatte SSCB, Doğu Avrupa için ABD'nin bir altemperyal gücüydü ve bu hususta oldukça da randımanlıydı. 1948 tasfiyeleri, hala çevrede varlığını sürdüren tüm bağımsız, 'solcu' unsurları temizledi. ABD'nin avantajları bununla bitmiyordu. Dünya-ekonomisinin o anki iktisadi genişlemesi için Sovyet blokuna ihtiyaç yoktu. ABD, Batı Avrupa ile Japonya'nın iktisaden 'yeniden inşası' için elinden geleni yapıyordu. Bu bakımdan, o an için Sovyet blokunun büyük harcamalar gerektiren yükümlülüklerinden azade olmakla gayet mutluydu ve biliyordu ki daha sonra bu bölgeyi dünya-ekonominin meta zincirlerine geri çekmek sorun olmayacaktı. ABD'nin son avantajı SSCB için son avantajının kopyasıydı. Her bir ideolojik söylem diğerini besliyor ve hiçbiri diğeri olmadan makuliyet kazanmıyordu. Soğuk Savaş, Amerikanizm ve Leninizm adına, her bir tarafa kendi kampında sıkı bir düzen sağlama, evi uygun gördükleri tarzda temizleme ve gelecek nesillerin zihniyetlerini yönlendirme imkanını veriyordu.60

Wallerstein, tüm bu argümanının ardından, SSCB ve ABD'yi "sembiyotik" (ortak yaşar) olarak tanımlıyor. Gerçekten de bugün, Soğuk Savaş döneminin beyin-yıkayıcı propagandasından uzak bir değerlendirme ile, ABD ve SSCB arasındaki karşıtlığın gerçekte iki tarafın da çıkarına olduğu açıkça görülebilir. Her iki tarafın da, ilişkiler görünüşte ne kadar gerginleşirse gerginleşsin, neden ekonomik çıkarları ifade eden detant sürecinden ödün vermediği ve asla güç dengesini bozmadığı böylece daha iyi anlaşılmaktadır. İki taraf arasındaki gizli ekonomik işbirliğinin en çarpıcı örnekleri, Kanadalı siyaset bilimci Charles Levinson'ın yazdığı ünlü Votka-Cola adlı kitapta da ayrıntılı olarak anlatılır. Adenauer'ın bir açıklaması da bu konuda aydınlatıcıdır. Şöyle demiştir Batı Alman lideri: "ABD ve Sovyetler Birliği arasında bizim bilmediğimiz bazı anlaşmalar olduğu kanısındayım. Bu anlaşmalar Sovyetler Birliği'ne Amerika üzerinde ve bizim Amerika'yla olan ilişkilerimiz hakkında baskı yapma olanağı sağlıyor." 61 1955 Aralığında ise Mendès France, Paris'teki bir konferansta şunları söylemişti: "Dünyadaki iki büyük güç olan ABD ve Sovyetler Birliği arasında, bana inan ki, bizim sandığımızdan çok daha fazla görüşme oluyor; bizim çağrılmadığımız, hakkında hiçbir şey bilmediğimiz, haberdar bile olmadığımız görüşmeler. Ama o görüşmelerde bizi ilgilendiren çok önemli kararlar alınıyor."

Stalin'in Statükoyu Koruma Çabası: 'Tek Ülkede Sosyalizm'

Stalin, ABD ile Sovyetler arasındaki örtülü anlaşmayı bozmamaya ve dünyanın tek "sosyalist" ülkesi olarak kalmaya çabalıyordu. Bu nedenle başka ülkelerde sosyalistlerin iktidara gelmesini hiç istemedi. Çin'de Mao'yu değil, faşist Chiang Kai-Shek'i (üstte) desteklemesi de bu yüzdendi.

Wallerstein'in argümanı, Sovyetler Birliği ile ABD arasında bir tür gizli anlaşma olduğunu ve her iki tarafın da Soğuk Savaş görüntüsü altında bu gizli anlaşmayı sürdürerek dünyayı paylaştıklarını öne sürmektedir. Sovyetler'in dış politikasını incelediğimizde, bu argümanın son derece doğru olduğuna dair güçlü işaretler bulabiliyoruz.

Eğer Amerikalılar ve Ruslar arasında bir tür "gizli anlaşma" yapılmışsa, bu anlaşma mutlaka iki süper güce de belirli bir yayılma alanı bırakmalıydı. Her iki taraf da, hangi ülkelerin kendi bloklarına dahil olacağına karar vermeli, bir sömürge paylaşımı yapmış olmalıydılar. Buna göre, ne ABD Sovyetler'e bırakılan yerlere elini uzatacaktı, ne de Sovyetler ABD'nin arka bahçesine göz dikecekti.

1924'de iktidara oturan ve kısa sürede tüm rakiplerini ortadan kaldırarak tarihin en güçlü diktatörlüklerinden birini kuran Stalin, bu anlaşmaya sadık kalmaya büyük özen gösterdi. Stalin'in ilk yaptığı şey, "nomenklatura"ya (Sovyet yönetici eliti) "tek ülkede sosyalizm" doktrinini kabul ettirmek olmuştu. Bu doktrin, Sovyetler Birliği'nin dünyanın tek sosyalist ülkesi olduğunu ilan ediyor ve başka bir sosyalist ülke de istemiyordu. Kısacası, Stalin, "devrim ihracı" yapmaya karşıydı. Bu, kuşkusuz, tüm dünyanın sosyalist olmasını öngören Marksist-Leninist ideolojiye aykırıydı. Bu nedenle ideolojiye daha bağlı olan Stalin muhalifleri, "sürekli devrim" teorisini savundular; buna göre Sovyetler hemen devrim ihracına başlamalı ve birbirini izleyen devrimlerle kısa sürede tüm dünyayı sosyalist yapmalıydı. Bu teorinin savunucuları, en başta Troçki olmak üzere, Stalin tarafından safdışı edildi.

Stalin, "tek ülkede sosyalizm" istiyordu, "sürekli devrim" değil... Çünkü tek ülkede sosyalizm, ABD'yle gizli işbirliği üzerine kurulmuş olan statükoyu değiştirmemek anlamına geliyordu. Bu yüzden Stalin, komünizmin başka ülkelere yayılmasını hiç istemedi. Hatta bu yüzden, Çin'de Mao'nun komünistlerine karşı savaşan ABD destekli faşist Chiang Kai-Shek ile 1945 yılında dostluk anlaşması bile imzalamıştı. Ancak Mao'nun "kır gerillaları" Chiang Kai-Shek'i devirdiklerinde, Stalin istemeye istemeye Kızıl Çin'e yakınlık göstermek zorunda kalmıştı.

Daha sonraki dönemde de hem Stalin, hem de Kruşçev, devrim ihracı yapmaktan kaçındılar. Bunun en açık örneği, Üçüncü Dünya'daki Ulusal Kurtuluş Mücadelelerine karşı takınılan tutumdu. Çoğunlukla Afrika'da yürütülen bu hareketler, Üçüncü Dünya halklarının sömürgeci yönetimlere karşı ayaklanmasıyla doğmuştu. Bu hareketler çoğu kez olumlu sonuç verdi ve bu sayede eski sömürgecilik devri kapandı; İngiltere, Fransa, Portekiz, Hollanda, Belçika gibi sömürgeciler birer birer Üçüncü Dünya'dan çekildiler. II. Dünya Savaşı sonunda Afrika'da yalnızca üç tane bağımsız devlet varken, 1960'lardan itibaren hızla yeni devletler kuruldu.

Ancak ilginç olan Sovyetler Birliği'nin sözkonusu Ulusal Kurtuluş Mücadelelerine karşı olan tutumuydu. SSCB, Lenin'in "emperyalizm" teorisi gereğince, bu hareketleri desteklemek durumundaydılar; böylece koloniler özgürlüğe kavuşacak ve koloniler sayesinde yaşayan kapitalizm çökecekti. "Emperyalizm"e karşı savaştıklarını düşünen Üçüncü Dünya halklarının büyük bir bölümü de, doğal olarak Sovyetler'den yardım beklediler. Gelgelelim, Stalin ve Kruşçev'in izlediği politikalar hiç de bu yönde olmadı. Sovyetler Birliği, Ulusal Kurtuluş Mücadelelerine yalnızca sözlü (yani göstermelik) destek verdi; politik ve askeri destek vermekten özenle kaçındı.

Sovyetler'in bu garip tavrı, sosyalizme gerçekten inanan başka sosyalistleri çileden çıkarmıştı. Özellikle Çinliler, "gerçekten anti-Amerikan" oldukları 1970 öncesi dönemde, Sovyetler Birliği'nin tutumundaki anormalliği farketmişlerdi. Öyle ki Çin, ABD'ye karşı yumuşak tutumu nedeniyle SSCB'yi "tavizcilik"le suçlamış ve tüm "anti-emperyalist" edebiyatına rağmen, Üçüncü Dünyanın anti-emperyalist Ulusal Kurtuluş Mücadelelerine destek vermeyen SSCB'nin tavrını "ikiyüzlü" bulmuştu. Sarı ırkın sosyalistleri, yayılmacı karakteri nedeniyle, SSCB'yi, "sosyalist emperyalizm" uygulamakla suçlamışlardı. Çinliler, ayrıca Kruşçev'in "kapitalistlerle barış içinde birarada yaşayabiliriz" şeklindeki açıklamalarına ve Eisenhower'la görüşmeler yapmasına da çok kızmış, onu "düşmanla işbirliği" yapmakla suçlamışlardı.

Sovyetler Birliği, Ulusal Kurtuluş Mücadelelerine gerçek bir destek vermediği halde, yine de bu mücadeleleri kazanıp bağımsız olan yeni devletlere yanaşmayı ihmal etmiyordu. Bağımsızlık engellenemediğine göre, bu devletler en azından "bağımsız sol" haline gelmemeli, ABD-Sovyet gizli anlaşmasının kurduğu dünya sisteminde uygun bir yana dahil edilmeliydiler. Bu yeni bağımsız devletlerin Sovyet tarafına geçmesi ABD'yi de rahatsız etmiyordu. Hatta ABD kimi zaman bu işe yardımcı da oluyordu. Örneğin, Küba'daki Amerikan yanlısı Batista rejimini yıkan Castro, ilk başta Sovyet-yanlısı bir komünist değildi. Ancak "bağımsız sol"u temsil eden Castro'nun başa geçer geçmez ülke endüstrisini millileştirmeye başlaması ve Amerikan çıkarlarını çiğnemesi ABD'yi çok rahatsız etti. Bunun üzerine ABD Küba'ya ambargo koydu; Castro'nun yardımına koşan tek ülke ise Sovyetler Birliği'ydi. Castro'nun Sovyetler'in koruyucu kanatları altına girmekten başka çaresi kalmamıştı. Bu sayede, Küba, tehlikeli görülen "bağımsız sol" kategorisinden çıkartılarak, Sovyet kampına dahil edildi. Artık, dünya kamuoyunu gerçek bir Soğuk Savaş'ın yaşandığına inandırmak için gereken "şov"lar, Küba üzerinden yapılabilirdi, ünlü "füze krizi"nde olduğu gibi.

Sovyetler Birliği'nde kurulmuş olan rejim de sosyalist teoriye hiç uymuyordu. "Dürüst sosyalistler", Sovyet rejiminin, hiç de sosyalist ütopyada vaad edildiği gibi "işçilerin", "emekçilerin", "proleter"lerin kontrol ettiği özgür bir rejim olmadığını, tam tersine, klasik bir "burjuva diktatörlüğü" olduğunu söylüyorlardı. Buna Türkiye'de de işaret edenler vardı; Türk solunun önemli isimlerinden M. Ali Aybar, Leninist Parti Burjuva Modelinde Bir Örgüttür adlı kitabında, Sovyet rejiminin patronlarının aslında "kapitalist"lerden hiçbir ideolojik fark taşımadığını ayrıntılı olarak anlatmıştı.

Aynı samimiyetsizlik kuşkusuz ABD için de geçerliydi. Sözde "hür dünya"yı komünizm tehlikesine karşı koruduğunu iddia edip, demokrasi ve insan hakları havarisi kesilen ABD'nin yalnızca ve yalnızca kendi çıkarlarını düşündüğünü, ideolojik sloganlarının içi boş bir aldatmaca olduğunu, "istikrar" sağlamak için onyıllarca Üçüncü Dünya faşistlerini desteklediğini bugün artık bilmeyen yok.

Peki gerçekte her ikisi de "emperyalist" olan ve aralarındaki ideolojik farklılık sayesinde dünyanın rantını yıllar boyu paylaşan kendi ülkelerinden binlerce kilometre ötedeki bölgelerde çıkardıkları savaşlarla silah endüstrilerini sürekli besleyen ve "blok"larına dahil ettikleri ülkeleri ekonomik yönden sömüren bu iki süper gücün arasındaki "danışıklı dövüş" nasıl işliyordu? Bu iki can düşmanının arasındaki örtülü ilişkinin mekanizması neydi?

Konuya girerken, başlık olarak, "CFR'nin yönettiği Soğuk Savaş oyunu" demiştik. Şimdi, sözkonusu oyunun CFR (ya da daha yerinde bir ifadeyle, Yahudi önde gelenleri ve masonlar arasında kurulmuş olan İttifak) tarafından nasıl yönetildiğini inceleyebiliriz. Karşımıza çıkan ilk önemli aşama, 1917 Bolşevik, ya da öteki adıyla Ekim Devrimi'dir.

Ekim Devrimi ve Yahudiler

Lenin ve Bolşevik dostları, “resmi tarih”te bilinenden farklı olarak, Batı’nın en büyük bankerlerinden olağanüstü yardımlar görmüşlerdi. “Anti-kapitalist” görünümlü devrimi finanse eden dev Yahudi bankerlerle, Bolşevikler’i bağlayan nokta ise anti-semit Çar’a karşı girişilen mücadelenin İttifak’ın geleneksel çıkarları ile uyuşmasıydı. Kendisi de Yahudi asıllı olan Lenin’in gerçekleştirdiği devrim, Yahudi önde gelenleri açısından kuşkusuz çok olumlu bir gelişmeydi.Yanda, Yahudi sosyalist partisi Hashomer Ha-Zair’in yayınladığı bir poster: İbranice “Çok yaşa Ekim Devrimi!”...

Önceki sayfalarda, CFR'nin kuruluşunu incelerken, bu kurumu oluşturanların, Schiff, Warburg, Kahn gibi Yahudi sermayedarlar olduğuna değinmiştik. Rothschild ve "adamı" Milner'ın ise Atlantik'in öteki yakasında Chatham House'u kurduğunu görmüştük. Bu Yahudi sermayedarlar, Batı emperyalizminin beyni haline gelecek kurumları var etmişlerdi.

Ne ilginç!... Aynı kişiler, Ekim Devrimi'ni ve onun efsanevi lideri Lenin'i de büyük bir finansal yardımla desteklediler. Wall Street'ten Bolşevikler'e milyonlara dolar aktı. Yalnızca Jacob Schiff'in Bolşevik Devrimi'nin gerçekleşmesi için 20 milyon dolar harcadığı hesaplanıyor. Yahudi sermayedarlar, politik yardımlarda da bulunmuşlar, Troçki'nin Kanada hapishanelerinden kurtulmasını sağlamışlardı. Eustace Mullins, "kimse bu büyük bankerlerin, komünistlerin gerçekleştirdiği anti-kapitalist devrimi destekleyeceklerine inanmazdı; ama olan tam da buydu" diyor.62

Kısacası, kapitalist blok ile SSCB'nin işbirliği, daha devrim öncesinde başlamıştı. Peki bu ilginç işbirliğinin mantığı neydi? Neden en büyük kapitalistler, anti-kapitalist bir devrimi desteklesinlerdi?...

Devrimi destekleyen bankerlerin "ırk bilinci" yüksek birer Yahudi olduklarını göz önünde bulundurarak Bolşevikleri incelediğimizde, bu sorunun cevabını bulabiliyoruz sanırız. Bolşevik Devrimi Çar'a karşı yapılıyordu, antisemit, yani Yahudi düşmanı politikalarıyla tanınan Çar'a karşı. Üstüne üstlük, Çarlık rejimi bir monarşiydi. Ancak monarşilerin yıkılması ile egemenliği ele alacağını düşünen İttifak'ın geleneksel düşmanıydı.

Peki acaba, Devrim, İttifak'ın bu amaçlarına uygun bir sonuç yarattı mı?... Kuşkusuz evet, bunu ilk olarak Lenin'in politikalarında görebiliyoruz. Lenin, başa geçer geçmez, kendisini finanse eden bankerlerin yeterince "ileri görüşlü" olduklarını ispatladı; Çar döneminde ülkedeki Yahudiler üzerine konmuş tüm yasak ve kısıtlamaları kaldırdı. Judaica'nın bildirdiğine göre, partide Yahudi sorunlarıyla ilgilenen özel bir bölüm açtırdı, İbranice öğrenimini destekledi, siyasi suçlu statüsündeki bir çok hahamı ve Siyonist militanı affetti ve serbest bıraktı. Siyonist hareketi de destekledi. Antisemitizm, Bolşeviklerce "karşı-devrimci" bir ideoloji olarak nitelendi.63

Belki Lenin'i Yahudiler konusunda böylesine olağandışı bir tutum izlemeye iten etken, Yahudi bankerlere olan minnet borcunun yanısıra, kendisinin de Yahudi asıllı olmasıydı. Bolşevik Devrim'in lideri baba tarafından Yahudiydi. Bolşeviklerin arasındaki Yahudilerin sayısı da oldukça dikkat çekiciydi.64

Amerikalı revizyonist tarihçi Mark Weber, bir makalesinde Bolşevik Devrimi'ndeki Yahudi etkisini akademik olarak incelemişti. Yahudilerin Rusya'daki nüfuslarının hiçbir zaman % 5'i aşmamış olmasına karşın Bolşevik Devrimi'nde rol oynayanların çok önemli bir çoğunluğunun Yahudi olmasının Sovyet ve Batı tarihçilerinin çoğunlukla görmezlikten geldikleri bir gerçek olduğunu söyleyen Weber, bu gerçeğin analiz edilmesi gerektiğini yazıyordu. Devrimin liderlerinin neredeyse tümü Yahudiydi. Kızılordu'yu yöneten "ikinci adam" Leon Troçki (Lev Bronstein); Bolşevik Partisi sekreteri ve Merkezi Yönetim Komitesi başkanı Yakov Sverdlov (Solomon); Komünist Enternasyonal (Komintern) başkanı Grigori Zinoviev (Radomyslsky); basın komiseri Karl Radek (Sobelsohn); dışişleri komiseri Maxim Litvinov (Wallach); Lev Kamanev (Rosenfeld) ve Moisei Uritsky, sözkonusu Yahudilerin en ünlüleriydiler. Mark Weber Lenin'de ilginç bir ifadesine de dikkat çekiyor. "Zeki bir Rus," demişti Lenin, "her zaman için ya bir Yahudidir ya da bir şekilde damarlarında Yahudi kanı dolaşmaktadır." 65

Weber'in aktardığına göre, İsrailli tarihçi Louis Rapoport, Yahudilerin Bolşevik Devrimi'ndeki olağanüstü rolünü vurgularken şöyle demişti:

Lenin'in ilk politbürosu Yahudi kökenli kişilerle doluydu. Lenin iktidarı boyunca, Yahudiler devrimin her aşamasında büyük rol oynadılar. Buna devrimin en kirli yönü (muhaliflerin yok edilmesi) de dahildi. Çok yüksek oranlarda Yahudi, Karşı-Devrim'le Savaş İçin Olağanüstü Komite'ye (Çeka) katıldı. Çeka tarafından infazları gerçekleştirilen 'karşı-devrimciler'in çoğu, Yahudi ajanlarca vurulmuştu.66

Kapitalist ya da Bolşevik olsun, ırk bilinci yerinde olan tüm Yahudileri Ekim Devrimi’nde birleştiren hedef Çar monarşisinin yıkılmasıydı. Yahudiler üzerinde kısıtlayıcı yasalar koyan Çar II. Nicholas, ortadan kaldırılması gereken bir süre önce Çar ailesi.Çar II. Nicholas’ın yanında Çariçe Alexandra; Çar’ın kızları (soldan sağa) Marie,Tatiana, Olga, Anastasia; küçük Çareviç Alexis.

Çeka'nın içinde Yahudilerin oranı gerçekten de gözardı edilemeyecek kadar yüksekti. Örneğin Ukrayna'daki Çeka görevlilerinin % 80'i Yahudilerden oluşuyordu. Rusya doğumlu Yahudi yazar Sonya Margolina'nın bildirdiğine göre, Sovyet rejiminin ilk yıllarında milyonlarca kişiye mezar olan "Gulag" toplama kamplarında görevli olan yöneticilerin büyük bölümü Yahudiydi. Yine Margolina'nın yazdığına göre, ülkedeki kilise ve benzeri dini merkezlere karşı girişilen toplu yıkım işlemleri de büyük ölçüde Yahudi komünistlerce yürütülmüştü.67

Devrimcilerin uyguladığı bir başka şiddet örneği, Çar ailesinin topluca öldürülmesiydi. 1918'in 16 Temmuzunu 17'e bağlayan gece, bir grup Bolşevik, Rusya'nın son imparatoru Çar II. Nikola'yı ve karısı Çariçe Alexandra, dört kızı ve 14 yaşındaki küçük oğlu Çareviç Alexis'ten oluşan ailesini, uzun süredir tutuklu olarak bulundukları Ekaterinburg'taki küçük bir evde kurşuna dizdiler. Can çekişen iki kızın işi süngülerle bitirildi. Daha sonra açık araziye götürülerek bilinmeyen bir yere gömüldüler. Sovyet tarihçileri, onyıllarca bu olayın Lenin'in haberi olmadan yerel komünistlerce gerçekleştirildiğini, dolayısıyla Sovyet liderinin bu olay için suçlanamayacağını savundular. Ancak 1990 yılında Moskovalı tarihçi Edvard Radzinsky, Çar ailesinin Lenin'in emri ile kurşuna dizildiğini gösteren belgeleri gün ışığına çıkardı. Troçki ise anılarında Çar ailesinin katlinin, Lenin ve Sovyet hükümeti lideri Yakov Sverdlov tarafından verilen ortak bir karar olduğunu önceden yazmıştı.

Ve bu olayın son derece ilginç bir yanı vardı. Rus Çarı'nı öldürenlerin hiç biri Rus değil; Yahudiydi. İngiliz gazeteci Robert Wilton 1920 yılında yayınladığı bir kitabında Çar ailesinin öldürülmesi emrini Lenin'le birlikte veren Sverdlov'un Yahudi oluşuna dikkat çekmiş ve ayrıca Çar'ı kurşuna dizen Bolşeviklerin de Yahudi olduklarını yazmıştı. Evet, Çar ailesini kurşuna dizen Goloshchekin, Syromolotov, Safarov, Voikov ve Yurovsky adlı Bolşeviklerin ortak özelliği, istisnasız hepsinin Yahudi oluşlarıydı. Bu nedenle İngiliz gazeteci Robert Wilton, o sıralarda "Rus Çarı'nın Rus halkı tarafından değil, yabancı bir ulus tarafından ortadan kaldırıldığını" yazmıştı.68

Tüm bunlar bizlere, Bolşevik Devrimi'nin ardında Yahudi önde gelenlerinin büyük bir rolü olduğunu gösterir. Bu gerçek de, neden Batılı kapitalistlerin komünist devrimini desteklediklerini açıklamaktadır. Çünkü devrim, Yahudiliğin genel çıkarları adına, "antisemit" Çar'a karşı yapılmıştır ve bu devrimin uygulanışında hem sosyalist hem de kapitalist cepheden Yahudileri bir ulusal dayanışma içinde bulmak şaşırtıcı değildir.

Olayı biraz daha geniş bir açıdan yorumladığımızda ise, Ekim Devrimi'nin dünya egemenliği için sistemli bir Plan izleyen Yahudi önde gelenleri-masonluk İttifakı'nın bir ürünü olduğunu söyleyebiliriz.

Stalin'in izlediği politika da bunu doğrulamaktadır. Stalin'in 30'lu yıllarda uygulamaya başladığı antisemit politikaların ise Yahudi önde gelenlerince uygulamaya konulan zorla Filistin'e göç ettirme programının bir parçası olduğunu ve antisemit görünümlü Stalin'in İsrail Devleti'nin kuruluşuna büyük destek verdiğini, Birinci Arap-İsrail Savaşı'nda, İsrailliler'e Çekoslovakya üzerinden silah yolladığını da daha önce incelemiştik.69

Stalin'in bu politikalarının yanısıra, ekonomik bazı kararlarında da İttifak'ın izlerini bulmak mümkündür. 1935'te Rusya'daki yabancı yatırımların hemen hepsini kamulaştıran Sovyet diktatörünün, Rockefeller imparatorluğuna bağlı petrol devi Standart Oil'e dokunmamış olması bunun bir örneğidir. Aynı şekilde, Sovyetler'de 1928-1932, 1933-1937, 1938-1942 yılları arasında uygulanan beşer yıllık ekonomik planların yine yoğun olarak Yahudi sermayeli New York bankalarınca finanse edilmiş olması, o yıllarda ülkede iş yapan Vacuum Oil, International Harvester, Guaranty Trust ve New York Life gibi şirketlerin Rockefeller ve ortaklarına ait olması da kuşkusuz bir rastlantı değildi. Tüm bu bilgileri aktaran Amerikalı tarihçi Eustace Mullins, hızlı "anti-komünist" görünümlü Amerikalılar'la, Sovyetler Birliği arasındaki örtülü ekonomik ilişkilerle ilgili çok daha uzun ve ayrıntılı dokümanlar da sunuyor.70

Soyvetler Birliği ile ABD arasındaki ekonomik işbirliği, Rockefeller ve benzeri Yahudi finans devlerinin şirketleri ile yürütülürken, politik işbirliği ise yine Rockefeller gölgesi altında, CFR tarafından planlanıyordu.

Franklin Delano Roosevelt'in Hikayesi

33. Dereceden üstad bir mason, hatta Tapınakçı geleneğin açıkça devamı olan “Order of de Molay” adlı üst-locanın üyesi olan Roosevelt, aynı zamanda Siyonist liderlerden daha ateşli bir Siyonist’ti. “Filistin’i dikenli telle çevirip, içindeki Arapları dışarı atacağım, yerlerine de Yahudileri yeleştireceğim” diyordu. Başkan’ın bir başka özelliği ise ABD dış politikasını, CFR’nin ve Yahudi dostlarının isteklerine göre düzenlemesiydi.

ABD'nin I. Dünya Savaşı'na girişi ve yayılmacı politikayı kesin olarak benimseyişi nasıl CFR ve onun arkasındaki Yahudi önde gelenleri tarafından sağlanmışsa, II. Dünya Savaşı'na girişi ve bu şekilde dünyanın en büyük gücü haline gelişi de yine CFR ve onun arkasındaki Yahudi önde gelenleri tarafından sağlandı. II. Dünya Savaşı öncesi CFR'nin ve Yahudilerin Washington'daki en önemli dostu ise Başkan Franklin D. Roosevelt idi. Yahudi sermayedarların vazgeçilmez "taşeron"u ve CFR'nin önde gelen ismi Albay Mendell House, Roosevelt'in de politikalarını "danıştığı" isimdi. Eustace Mullins anlatıyor:

Albay House, Roosevelt'in 'New Deal' adlı programının arkasındaki en önemli isimlerin başında geliyordu. Roosevelt, House'ın etkisi altında kalan iki başkandan biriydi, diğeri Wilson. Roosevelt de zaten Wilson'ın House tarafından düzenlenen politikalarını sürdürdü, personel değişikliği dahi yapmadı. Ve Amerika'yı aynı Wilson gibi bir Dünya Savaşı'na soktu. House'ın New York adlı apartmandaki dairesi, Roosevelt'in 65. cadde üzerindeki evinden yalnızca iki blok ötedeydi ve Albay, hemen hergün Başkan'ın evinde görülüyordu.71

Yalnızca bu ilişki bile, CFR'nin Roosevelt üzerindeki etkisini göstermek için yeterli olabilir. Mullins ayrıca Rockefeller-Roosevelt ilişkilerinden de söz ediyor ki, bunlar Başkan'ın bağlantıları hakkında yeterli fikir veriyor.

Roosevelt'in, Yahudi-güdümlü CFR'nin yanısıra, o dönemde Yahudi cemaati ve Siyonist hareket ile de çok içli-dışlı olması dikkat çekiciydi. Başkan, bu politikaları sayesinde Amerikalı Yahudilerden büyük destek almış ve büyük başarı ile kazandığı 1936 seçimlerinde, Yahudi oylarının % 90'ını toplamıştı. Roosevelt'in en yakın arkadaşlarından birisi ise Amerikalı Siyonist lider Haham Stephen Wise idi. Bunun yanısıra, Roosevelt, Beyaz Saray kadrolarına da çok sayıda Yahudi atamıştı. Hazine Bakanlığı'nın başına, CFR'yi kurduran Yahudi bankerlerden biri olan Henry Morgenthau'nun oğlu Henry Morgenthau Jr.'yi getirmişti. Yine ekonomik danışmanları arasında Felix Frankurter ve Benjamin V. Cohen gibi iki isim vardı. Bu nedenlerle 1929 ekonomik çöküntüsünün ardından başlattığı yeni ekonomik program "New Deal", siyasi rakiplerince "Jew Deal" olarak yorumlanmıştı. Şalom Roosevelt'ten söz ederken, "(daha önce) hiçbir başkan hükümet dairelerine o kadar Yahudi atamamıştı. Hiçbir başkanın çevresinde bu kadar Yahudi danışman yer almamıştı" diyor.72

Amerikalı yazar Peter Grose da, Israel in The Mind of America adlı kitabında, Roosevelt ile Siyonist hareket arasındaki yakın ilişkiye değiniyor. Grose, Roosevelt'i anlatırken, "Amerika'nın 32. Başkanı, Filistin'in Yahudilere verilmesi konusunda o denli hırslıydı ki, o dönemde Siyonist liderlerin açıklamalarından çok daha sert ve kesin konuşuyordu" diyor.73 Grose'un bildirdiğine göre, diğer pek çok Amerikan Başkanında olduğu gibi Roosevelt'te de, Amerikan Protestanlığının temel felsefesinden ve özellikle de Püriten geleneğinden (bkz. 1. bölüm) kaynaklanan bir "Yahudi sempatizanlığı" vardı. Bu nedenle Başkan Filistin'i Yahudilerin Vaadedilmiş Topraklar'ı olarak değerlendiriyordu:

Roosevelt'in konu hakkındaki vizyonu, çocukluk yıllarında aldığı Hıristiyan eğitimine dayanır. Okuduğu okuldaki (Groton's Endicott) öğretmeni Püriten kökenliydi ve Kutsal Kitap'taki kehanetlerin gerçekleşeceği düşüncesini öğrencilerine de özenle aktarıyordu. Bu kuşkusuz Başkan'ın konuya yaklaşımını etkilemiştir.74

Püritenlikten gelen bir "judaizer" (Yahudici/Yahudi sempatizanı) ruhuna sahip ve aynı zamanda Yahudilerle çok yakın ekonomik ve politik ilişkileri olan Başkan'ın, Filistin'e bakış açısı ise Siyonist önderlerden ve hahamlardan farklı değildi: Bölgeyi Yahudilere ait Vaadedilmiş Toprak olarak görüyor ve üstündeki Müslüman Arapların da her ne şekilde olursa olsun sürülmesi gerektiğini düşünüyordu. Savaş yıllarında kabinesindeki Yahudi Bakan Morgenthau'ya şöyle demişti:

Yapmayı düşündüğüm şey şu: İlk önce Filistin'i kutsal bir ülke ilan edeceğim... Sonra Filistin'in etrafını dikenli tellerle çevirecek ve Arapları da dışarı atacağım... Her Arabı çıkardığımızda, onun yerine bir Yahudi yerleştireceğiz... Ama ekonomik yönden zayıf kalacak kadar Yahudinin gelmesine de gerek yok... Sonuçta doğal olarak ülkenin % 90'dan fazlası Yahudilerden oluşacak ve hükümeti de onlar yönetecek.75

Roosevelt, CFR üyesi ve Dışişleri Bakan Yardımcısı olan Edward Stettinius'a ise, "Filistin Yahudilerin olacak ve içinde tek bir Arap bile kalmayacak" güvencesini vermişti.76 Başkan, konumunu en iyi Polonyalı Yahudilerin temsilcisi olan Jan Karski'yi kabul ettiğindeki sözleriyle açıklamıştı: "Liderlerinize (Avrupalı Siyonist liderlere) söyleyin, Beyaz Saray'da bir dostları var." 77

Kısacası Roosevelt, Püriten misyonunu sürdüren bir "judaizer", Filistin'in Vaadedilmiş Toprak olduğuna inanan ve buradan Müslümanları atıp İsrail'i kurdurmak için yanıp-tutuşan bir "Siyonist" ve Yahudi önde gelenleri için Beyaz Saray'daki "iyi bir dost"tu.

Franklin D. Roosevelt'in tüm bu özelliklerini tamamlayan bir kimliği daha vardı; ABD'nin otuzikinci Başkanı, üst dereceli bir masondu. 1911'de New York'taki Holland Locası'da tekris edilen Roosevelt, 32. dereceye 28 Şubat 1929'da Albany Locası'nda ulaşmıştı. "Üstad" oluşundan dört yıl sonra, 1933'de Başkan olan Roosevelt, 1934'de bir başka önemli dereceye daha atlamış ve Tapınakçılar'ın Büyük Üstadı Jacques de Molay (bkz. 2. bölüm) adına kurulan "Order of de Molay" adlı üst-locaya kabul edilmişti.78 FDR, arkasındaki bu önemli gücün de desteğiyle, Amerikan tarihinde kimsenin ulaşamadığı bir rekor kırarak dört kez üstüste Başkan seçilmiştir.

Ancak İsrail'i kurdurmak, Roosevelt'e değil, Truman'a "nasip" oldu; yine de Roosevelt, "dost"larının kendinden beklediği bir başka önemli hizmeti yerine getirmişti. Yahudi önde gelenlerinin ve de dolayısıyla CFR'nin Beyaz Saray'daki "adam"ları olan Başkan, onların hedefine uygun olarak ABD'yi II. Dünya Savaşı'na savaşa sokmuştu.

ABD'nin CFR Denetiminde II. Dünya Savaşı'na Girişi

CFR’nin, Amerika’yı savaşa sokma planına uygun olarak “tezgahladığı” ünlü Pearl Harbor baskını.

1940 yılında, Franklin D. Roosevelt, seçim kampanyasında ana tema olarak "ABD'yi savaşa sokmama" sloganını kullandı. Çünkü Amerikan halkının büyük bir bölümü hala "izolasyoncu" idi, yani ülkelerinin dış müdahalelerden kaçınmasını istiyorlardı. Ama, aynı seçim kampanyasında ülkeyi I. Dünya Savaşı'na sokmayacağı sözü veren Wilson gibi Roosevelt de ülkeyi II. Dünya Savaşı'na soktu.

Ya da "birileri" bu işi Başkan'ı kullanarak başardı... Amerikalı yazar Dan Smoot, Roosevelt'in ABD'yi savaşa sokmasının ardında, CFR'nin yönlendirmesinin yattığını anlatıyor. Ve kamuoyunu savaşa ikna edebilmek için, CFR'nin Başkan'ı kullanarak bazı manevralar yaptığını bildiriyor:

Roosevelt'in, halkın farkedemeyeceği ama ülkeyi savaşa girmeye mecbur bırakacak bazı adımlar atması gerekiyordu. Öyle ki, bu adımlardan sonra, ülkenin klasik politikası olan 'dış krizlerden uzak durma'yı savunanlar, 'Nazi taraftarı', olmakla 'vatan hainliği' ile suçlanabilsin.Bu adımların atılmasından ise büyük ölçüde CFR sorumluydu. "Savaşa doğru atılan bir büyük adım, Roosevelt'in Grönland'ı Amerikan etki alanında ilan etmesi oldu. CFR belgeleri, bu kararın doğrudan Konsey (CFR) tarafından alındığını gösteriyor... Bu arada yeni bir gelişme oldu; Almanya Danimarka'yı işgal etti. İşgalin ardından, ABD ile Grönland'ı elinde bulunduran Danimarka arasında, dev adanın korunması için bir işbirliği anlaşması imzalandı. Bu, Almanya'yı ABD'ye savaş açmaya zorlamak demekti. Ve Grönland anlaşmasından sekiz ay sonra Almanlar ABD'ye savaş açtılar.79

CFR'nin ABD'yi savaşa sokmak istemesi demek, Yahudi liderlerin Amerika'yı savaşa sokmak istemesi anlamına geliyordu. Nitekim Amerika'yı "yayılmaya" zorlayan gücün ardında büyük bir Yahudi faktörü olduğuna, savaş öncesi dönemdeki bazı Amerikan liderleri de dikkat çekiyorlardı. O dönemde "ulusal kahraman" olarak ünlenen ve "izolasyoncu" politikanın başta gelen savunucularından Charles A. Lindbergh, "Yahudilerin Amerika'yı savaşa girmeye zorlayan çok tehlikeli bir grup olduğunu' söylüyordu. Aynı konuyu, yine "izolasyoncu" politikanın savunucuları arasında yer alan iki senatör, Burton K. Wheeler ve Gerald Nye da gündeme getiriyor, Yahudi liderlerin Amerika'yı "yayılmacı" politika izlemeye zorladıklarını vurguluyorlardı.80

ABD'nin savaşa dahil olmasındaki en büyük etken ise bilindiği gibi Japonların Amerikan donanmasını ani bir baskınla vurduğu ünlü Pearl Harbor olayı oldu. İşin ilginç yanı, Pearl Harbor'ın CFR denetimindeki bir "tezgah" olmasıydı. Sonradan ortaya çıktığına göre, Amerikan yönetimi Japonlar'ın Pearl Harbor'a bir baskın yapacaklarını önceden öğrenmişti. Ancak bu eylemin ülkenin savaşa girmesi için aranan mazereti oluşturacağı düşüncesiyle hiçbir tedbir almamışlardı. Konuyu yıllar sonra ele alan Fransız Le Figaro dergisi şöyle yazıyordu:

Olay bir düzmece idi ancak bu uzun zaman bir sır olarak kaldı. Kim istedi, kim karar verdi anlaşılamadı, yüzyılın kalanına devasa etkiler yapacak o saldırıya... 50 sene sonra gerçek ortaya çıktı: Roosevelt biliyordu. Amerika Başkanı savaşa girmelerini kesinleştirmek için bile bile Japonların Hawai üssüne saldırmalarına göz yumdu... Pearl Harbor baskınına izin verilecekti. Çünkü böylece Amerika beklediği fırsatı yakalayacak, savaşa girebilecekti... Seçim yapılmıştı. Geniş risklere rağmen Amerika Silahlı Kuvvetleri'nin savaşa girmesi gerekiyordu. Böylece 6 Aralık'ı 7'sine bağlayan gecede Washington'da en üst mevkiden, baskını kimseye haber vermeden serbest bırakma kararı alınmıştı ve bu savaşı değiştirdi ve çok sonra zaferi getirdi. O gece Beyaz Saray'ın Başkan odasında olayın yönetmenleri, Japon baskınıyla ilgili ilk haberlerin gelmesini beklediler...81

Kuşkusuz Başkan'ı bu konuda yönlendiren ve Figaro'nun ifadesiyle "Beyaz Saray'ın Başkan odasında oturup, Japon baskını ile ilgili haberlerin gelmesini bekleyenler" CFR üyeleriydi. Başkan üzerinde büyük etkisi olan CFR, yani "Dış İlişkiler Konseyi", zaten öteden beri ABD'yi savaşa sokmak için uğraşan en büyük güçtü.

Amerika'yı Amerikan kamuoyuna rağmen savaşa sokabilmek için düzenlenen provokasyonlar Pearl Harbor'dan ibaret değildi. Amerikan gizli servisleri, Almanlar'ı ABD'ye savaş açmaya zorlayan provokasyonlar da gerçekleştirmişlerdi. William Stephenson'ın yönetimindeki SIS-Special Intelligence Section (Özel İstihbarat bölümü) ve William Donovan'ın yönetimindeki OSS-Office of Strategic Services (Stratejik Servis Ofisi) adlı Amerikan istihbarat örgütleri, Alman gemilerine karşı sabotajlar düzenliyor ve böylece Hitler'i Amerika'ya savaş ilan etmeye zorluyorlardı.82

Olayın daha da ilginç yanı ise Stephenson ve Donovan'ın bağlantılarıydı. Stephenson, Rockefellerlar'a çok yakındı, hatta SIS'in çalıştığı Rockefeller Center'daki merkez, bu istihbarat uzmanına özel olarak Rockefellerlar'ın isteği ile tahsis edilmişti. (Stephenson, o yıllarda İsrail istihbaratı ve Dünya Siyonist Örgütü lideri Chaim Weizmann ile de çok yakın ilişki içindeydi). Daha sonra CIA'ya dönüşecek olan OSS'yi yöneten Donovan ise Rothschildlar'ın pek çok özel işine bakmış, hatta onları temsilen Berlin'e Hitler'le görüşmeye gitmişti. Rockefeller hanedanı ile olan ilişkileri ise daha da gerilere dayanıyordu: 1915'te Rockefeller Vakfı tarafından Savaş Yardım Komisyonu'na seçilmişti. Ve her zaman "sadık bir Rockefeller hizmetlisi" olarak kalmıştı.83

Elbette Rockefeller demek CFR demekti; Donovan ve Stephenson gibi istihbarat uzmanlarının ülkeyi savaşa sokmak için yaptıkları provokasyonlar da CFR'nin planından başka bir şey değildi. CFR'nin, Amerika'nın savaşa girmesinde büyük etkisinin olduğu, Amerikalı pek çok yazar tarafından da vurgulanır.84

II. Dünya Savaşı'nın kuşkusuz en trajik olaylarından biri olan atom bombasının atılması da CFR'nin eliyle gerçekleştirilmişti. Atom bombasının Hiroşima ve Nagazaki'ye atılmasına karar veren Başkanlık komitesine CFR üyeleri hakimdi ve bu ölüm silahının kullanılması yönünde baskı yapanlar da onlar olmuşlardı.85

Amerika'nın savaşa girmesi, aynı zamanda Amerikan yayılmacılığının da doğması demekti. Uygulamaya konan plan, "CFR'nin Dünya Egemenliği Planı"ydı. Amerika'da, yıllardır süren "yayılmacı-izolasyoncu" çatışması sona ermiş ve Yeni Dünya'nın temsilcisi "yayılmaya" kesin olarak karar vermişti. Ama CFR, bu "dünya egemenliği" hedefine doğru yürürken bir yandan da ilginç bir şey yapıyor, Ekim Devrimi ile başlayan işbirliğini ısrarla sürdürüyordu.

CFR'den Sovyetler'e Berlin Hediyesi

Kızılordu Reichstag’da; CFR’nin büyük yardımı sayesinde...

Dan Smoot, CFR'yi konu edinen The Invisible Government adlı kitabında, Konsey'in ABD ile Sovyetler arasında bir takım "açıklaması zor" işbirlikleri oluşturduğunu anlatır. CFR'nin neden böyle bir şey yaptığını tam olarak çözemeyen Smoot, CFR'nin Amerikan çıkarlarını göz ardı eden ve bir "Dünya Devleti" oluşturmak uğruna ülkeyi yıkıma sürükleyen bir örgüt olduğu sonucuna varır. Ama şimdiye dek incelediğimiz bilgiler, bizlere CFR'nin neden böyle davrandığını çözme imkanı verecektir. Önce, Konsey'in, Smoot'a göre "açıklanması zor" olan bir kaç "örtülü işbirliği" operasyonuna göz atalım.

CFR'nin yönettiği Soğuk Savaş oyununun en ilginç manevralarından biri, II. Dünya Savaşı'nın sonunda gündeme gelen Berlin'in işgali tartışmalarında yaşandı. Kasım 1943'te, Roosevelt'in askeri danışmanları, kendisine Amerika'nın kolaylıkla Berlin'i işgal edebileceğini söylemişler ve Başkan da Berlin'in işgaline kesin olarak karar vermişti. Ancak 17 ay sonra, bunun tam tersi oldu. Savaşın son günlerinde, Amerikan 9. Ordusu hızla Berlin'e ilerliyordu. Alman başkentine yalnızca 20 mil kalmıştı. 9. Ordu, bir kaç saat içinde, hiçbir zayiat vermeden şehri ele geçirebilirdi. Ancak ne olduysa oldu ve General Eisenhower ordunun ilerleyişini birden kesti. Ordu günlerce Berlin'in dışında bekledi, ta ki Kızılordu gelip şehri işgal edinceye kadar. Böylece Amerikalılar, Berlin'in doğusunu ve etrafındaki büyük bölgeyi Sovyet kontrolüne bırakmış oldular.

Aynı ilginç şey, Çekoslovakya'da da yaşandı. General Patton'ın orduları hızla Çekoslovakya içinde ilerliyorlardı. Başkent Prag'a yalnızca 30 mil kalmıştı. Ancak yine General Eisenhower sürpriz bir emir verdi ve Patton'dan ilerleyişini durdurmasını istedi. Bir garip emir daha verdi Eisenhower; Amerikan orduları teslim olmak isteyen Alman askerlerini esir almayacak, ancak uzakta bekleteceklerdi. Bu sayede, Kızılordu gelip Alman askerlerini esir alacak ve dolayısıyla bölgeyi ele geçirecekti. Sovyet ordusu gelip Çekoslovak başkentini ele geçirdiklerinde ise Eisenhower, Patton'a geri çekilme emri verdi.

Bunlar kuşkusuz son derece ilginç gelişmelerdi. Amerika, Sovyetler'e açıkça "jest" yapmıştı. Bazı bölgeler bilinçli olarak Sovyet denetimine bırakılmıştı. Özellikle de Berlin çok önemliydi, çünkü Soğuk Savaş döneminde gündemi en çok meşgul eden konuların başında geldi.

Peki Amerika neden böyle garip bir şey yapmıştı?... Emirleri veren Eisenhower, daha sonraları bu kararlarda hiçbir rolünün olmadığını, yalnızca bir asker olarak kendisine verilen emirlere uyduğunu açıkladı (mantıklı olan da buydu). Emirleri veren ise doğrudan Başkan'dı, yani Franklin D. Roosevelt.

Peki Başkan bu kararı kendi başına mı vermişti?... Hayır. Tam tersine, Başkan bu karara bazı danışmanlarının büyük etkisi altında kalarak varmıştı. Konuyu inceleyen New York Times yazarı Arthur Krock, 1961 yılında, yıllardır merak edilen bu olayın içyüzünü güçlü delillerle ortaya koydu: Başkan'a Sovyetler'e bu tür tavizler vermek gerektiği yönünde yoğun telkinde bulunan ve onu ikna eden kişi en başta George Kennan'dı. Olayda ikinci dereceden rol oynayan kişi ise Philip E. Mosely idi.86

Ve bu iki adamın önemli ortak bir özellikleri vardı: İkisi de CFR üyesiydiler. Bu tür bir manevra yaparak Sovyetler'e taviz vermelerinin tek açıklaması da, Dan Smoot'un dediği gibi, "Berlin'i özellikle bir kriz bölgesi olarak bırakmak istemeleriydi. Çünkü bu tür krizleri kullanarak, Amerikan ve dünya kamuoyunu, CFR'nin istediği dış müdahaleler için ikna edebileceklerdi." 87

Kore Savaşı, OSS-NKVD İşbirliği ve Yine 'Danışıklı Dövüş' Örnekleri

Kore Savaşı hem Kore halkına, hem de dünyanın dört bir yanında “hür dünya” adına Kore’ye giden askerlere büyük kayıplar verdirdi. Ama savaşın ardında garip işbirlikleri yatıyordu... Yanda, savaştan kaçmaya çalışan sivil Koreliler.Üstte ise MacArthur; hükümetinin neden komünistlerle gerçek bir çatışmaya girmediğini bir türlü anlayamayan Amerikalı general.

CFR üyelerinin Sovyetler'e verdikleri örtülü desteğin bir başka örneği de, II. Dünya Savaşı'nın hemen ardından gelmişti. Kore Savaşı'na kadar uzanan olay, savaşta kullanılmış olan Amerikan petrol tankerlerinin, CFR üyelerince, Amerikan kanunlarına aykırı olarak Sovyetler Birliği'ne hem de çok ucuz bir fiyattan satılmasıyla başlamıştı. Olayın gelişimi oldukça ilginçti: Amerikan Kongresi, savaştan sonra ihtiyaç fazlası haline gelen petrol tankerlerinin yabancı ülkelere satılmasını yasaklamıştı. Ancak CFR üyesi Julius C. Holmes, bir başka CFR üyesi Edward Stettinius ile ortak bir şirket kurmuş ve bu tankerlerin sekiz tanesini satın almıştı. Bu tankerler daha sonra gizli bir biçimde yabancı ülkelere satılmıştı, en başta da Sovyetler Birliği'ne. Bu petrol tankerleri, Kore Savaşı sırasında, Romanya'dan Kızıl Çin askerlerine petrol taşımak için kullanıldı.88

Hazır Kore Savaşı'na değinmişken, bu savaşla ilgili ilginç bir noktayı vurgulamakta yarar var: Kore Savaşı, II. Dünya Savaşı sonucunda Sovyet ve Amerikan bölgesi olarak ikiye bölünmüş olan ülkeden, Amerikan askerlerinin çekilmeyi reddetmesiyle doğmuştu. Amerikalılar ellerindeki Güney topraklarından çekilmeyince, Kuzeyli komünistler, bu toprakları ele geçirmek için saldırmışlardı. Ancak Kuzeyli komünistlerin savaşı başlatmasından önce çok ilginç, çok garip bir şey olmuştu: ABD'nin Dışişleri Bakanı Dean Acheson, savaştan kısa bir süre önce, "Kore bizim ilgi alanımız içinde değildir" gibi ilginç bir açıklama yapmıştı. Savaş patlak verdiğinde, pek çok insan, Acheson'ı "komünistlere yeşil ışık yakmak"la suçladı. Acheson'ın "yeşil ışık" yakması bir hata mıydı, yoksa bilinçli bir mesaj mıydı, bugün bu hala bilinmiyor. Ancak bilinen bir şey varsa, o da Acheson'ın CFR'nin önde gelen üyelerinden biri olduğu...

Kore Savaşı sırasında yaşanan bir başka ilginç olay da, yine kapitalist-sosyalist çatışmasının arkasında bir tür gizli anlaşma bulunduğunu düşündürüyordu. Olay, Kore'deki BM birliklerini komuta eden General MacArthur'un, Çin'i işgal etmek istemesi üzerine patlak vermişti. MacArthur gerçek bir anti-komünistti (oldukça da fanatikti). Kuzey Kore askerlerini püskürtüp, Çin sınırına kadar dayanmıştı. Başkan'a, eğer kendisine izin verilirse, Çin'in içlerine kadar ilerleyebileceğini ve Çin'deki komünist yönetimi ortadan kaldırabileceğini söyledi. Başkan Truman'ın cevabı son derece kesin ve sertti: "Asla böyle bir şey olmayacak..." Olayın ardında MacArthur, askeri yönden büyük başarı elde etmiş olmasına karşın, bu kontrolsüz davranışı nedeniyle görevinden alındı. Daha sonra Çin desteğini alan Kuzey Koreliler yeniden saldırıya geçtiler ve savaş başladığı noktada, 38. paralelde sona erdi. Amerikalılar, o zamanlar Sovyet kontrolü altında gözüken Çin'e karşı ellerinde imkan olmasına rağmen bir şey yapmamışlardı. Bu nedenle de Kore Savaşı, "sınırlandırılmış savaş" (limited war) olarak tarihe geçti (daha sonra politik literatüre iyice yerleşecek olan "limited war" kavramının başta gelen savunucusu ise Henry Kissinger oldu). Kore Savaşı boyunca Kuzeyliler de "dikkatli" davranmışlar, tek bir Amerikan gemisine bile ateş açmamışlardı. CFR üyesi ve aynı zamanda mason olan Başkan Truman, Amerikan yayılmacılığını beslemek için kullandığı tüm anti-komünist söyleme karşın, CFR'nin Sovyetler'e sızdırdığı tankerlerle beslenen komünistlere karşı dengeleri bozacak bir savaş açmamıştı.

Kore Savaşı'nda yıldızı parlayan ve sönen MacArthur'ın başından, daha önce de bazı ilginç olaylar geçmişti. Sahip olduğu "komünist antipatisi" ile ünlenen MacArthur, kendi ülkesindeki bazı unsurların (ki bu unsurlar CFR'nin uzantılarıydı), Sovyetler Birliği ile işbirliği içinde olduğunu hissetmişti zaman zaman. MacArthur'u II. Dünya Savaşı'nın en sıcak günlerinde rahatsız eden bu unsurlardan biri, OSS'ydi. OSS-Office of Strategic Services, önceki sayfalarda incelediğimiz gibi Rockefeller'ın "adamı" olan William Donovan'ın yönetiminde çalışan Amerikan istihbarat servisiydi. Bir başka deyişle CFR'nin bir uzantısıydı.

Ve OSS, savaş yıllarında Sovyet gizli servisi NKVD ile gizli bir ittifak kurmuştu. Donovan bu iş için 1943 yılında Moskova'ya gitmiş, Fitin ve A. P. Ossikov adlı NKVD yöneticileriyle bir anlaşma imzalamıştı. Anlaşmaya göre, iki gizli servis de birbirinin ülkesinde ofisler açabilecek ve istihbarat konularında işbirliği yapacaklardı.89 İşte MacArthur bu nedenle OSS'ye büyük antipati duyuyordu. Bu yüzden Pasifik'teki ordularına tek bir OSS ajanı bile dahil etmek istememişti. Hatta Donovan, MacArthur'un karargahına 2 Nisan 1944 günü gitmiş, onu OSS hakkında ikna etmeye çalışmış, ancak generalin soğuk ve olumsuz tepkisiyle karşılaşmıştı. Amerikalı tarihçi Mullins, "MacArthur, OSS ajanlarını, Amerikan güvenliği için yabancı ülke ajanlarından bile daha tehlikeli görüyordu" diyor.90 Mullins, ayrıca, OSS-NKVD işbirliğinin savaş sonrası da hiç kesilmeden devam ettiğini, CIA-KGB çatışmasının da göz boyama olduğunu bildiriyor.

CFR: Hem Sovyet İşbirlikçisi, Hem Anti-Komünist!...

CFR'nin Sovyetler'e üstte incelediğimiz türde ilginç yardımlarda bulunması, aslında II. Dünya Savaşı sonrasında oluşturulmak istenen yeni dünya modelinin kurulabilmesi için bir zorunluluktu. Bu model, az önce de değindiğimiz gibi Amerika'nın CFR'nin çizdiği doğrultuda "yayılması"nı gerektiriyordu. Fakat CFR çok iyi biliyordu ki, bu yayılma bir "muhalif" olmadan gerçekleşemezdi. Ancak bir "muhalif" sayesinde ABD tüm dünyayı "koruyucu kanatları" altına almaya soyunabilirdi. Ancak bu "muhalif"ten doğan korkuyla, dünyanın büyük bir bölümünü kendi müttefiği ve bazen de kendi sömürgesi haline getirebilirdi.

CFR'nin bir yandan Sovyetler'e üstte değindiğimiz destekleri verirken, öte yandan da Sovyet karşıtı bir yayılmacılık politikası geliştirmesinin altında bu yatıyordu. Hatta ilk bakışta birbirine zıt görünen bu iki stratejiyi uygulamaya koyan CFR üyesi aynı kişiydi: George Kennan. Kennan, üstte incelediğimiz gibi, Doğu Berlin'in Sovyet kontrolüne girmesini sağlayan kişiydi. Ancak bu ilginç hareketinin hemen ardından, Amerika'nın Sovyetler'i "kuşatması" gerektiği tezini ortaya attı. Kennan, CFR'nin yayın organı olan Foreign Affairs dergisinde ismini gizleyerek yazdığı bir yazıyla Sovyetlere karşı bir "containment plan" (çevreleme planı) uygulanmasını öngörmüştü. Kennan'ın "Mr. X" adıyla yazdığı bu yazı, Soğuk Savaş boyunca Amerikan politikasının temeli oldu.

CFR'nin Kennan aracılığıyla uyguladığı iki taraflı strateji az önce vurguladığımız gerçeğe dayanıyordu: Amerikan yayılmacılığı, "Sovyet tehdidi" olmadan gelişemezdi. Bu "tehdit", Amerika'nın yayılmacı politikasına "demokrasiyi korumak, hür dünyayı desteklemek" gibi süslü sloganlar ile meşruiyet kazandırmasını da sağlayacaktı. İlerleyen yıllarda, "Kızıl Korku" sayesinde pek çok ülke Amerika safına çekilebildi. ABD de zaten Kızıl Korku'yu sürekli körüklüyor, çoğu kez CIA kaynaklı dezinformasyonları (yanlış bilgilendirme) da kullanarak Sovyetlerin ne denli güçlü ve tehlikeli olduğu imajını yayıyordu. Noam Chomsky'nin yakın dostu Edward Herman'ın yazdığı The Real Terror Network (Gerçek Terör Ağı) adlı kitapta, başta CIA ajanı Claire Sterling'in The Terror Network (Terör Ağı) isimli kitabı olmak üzere, Kızıl Korku'yu körüklemek üzere yazılanların ne denli büyük yalanlar içerdiği detaylı olarak anlatılır.

Amerika Soğuk Savaş boyunca Sovyetler Birliği'nden çok daha üstün olmuş, ancak yayılabilmesi için gerekli korkunun kaynağı olan Sovyet gücünü abartmıştır. Açık sözlü bazı Amerikan kaynakları, "Kızıl Korku"nun Amerika'nın kendi kendine ürettiği hayali bir düşmandan başka bir şey olmadığını itiraf ederler.91

İşte CFR'nin Sovyetler'e az önce incelediğimiz yardımları yapması da, Amerikan yayılmacılığının ihtiyaç duyduğu bu karşı-düşmanı güçlendirme, Kızıl Korku'ya zemin hazırlama isteklerinden kaynaklanıyordu. Sovyetler de bu işe çoktan razıydı ve Amerika'nın kendisine sunacağı bir "arka bahçe" karşılığında "kötü adam" rolünü oynamayı kabul etmişti. Ayrıca o da dünyanın kendine ayrılan bölümünde, Amerikan korkusunu yayarak meşruiyet sağlıyordu.

Böylece Ekim Devrimi'yle başlamış olan işbirliği, Immanuel Wallerstein'ın sembiyotik" (ortak yaşar) olarak tanımladığı boyuta ulaşmış oldu. Soğuk Savaş, iki taraf arasındaki bu ilginç ve gizli işbirliği ile sürdürüldü. İki tarafın da asla birbirine karşı bir çatışmaya girmemesi, ABD'nin aç kalan Sovyetler'i ucuz buğdayla beslemesi ya da "bağımsız sol" hareketlere karşı takınılan ortak tavır hep bu işbirliğinin sonuçlarıydı.

Çekoslovakya'nın İşgali ve Yine Gizli ABD-Sovyet Anlaşması

Çekoslovakya’da gittikçe “bağımsız sol” haline gelmeye başlayan ve “Prag Baharı” rüyaları gören liberal-sosyalist kadro, Kızılordu tanklarını Prag’ın orta yerinde görünce uyanabilmişti ancak. İlginç olan, Kızılordu’nun bu müdehaleyi ABD’nin bilgisi ve onayı dahilinde yapmış olmasıydı. ABD, gizli ortağının kendi “arka bahçe”sini düzenlemesinden rahatsızlık duymamıştı elbette.

Az önce de belirttiğimiz gibi ABD ve Sovyetler Birliği'nin gizli anlaşması ile kurulan Dünya Düzeni, her iki süper güce de birer "arka bahçe" hediye ediyordu. İki süper güç, dünyayı aralarında paylaşmışlardı ve kendilerine ayırdıkları bölgelere de rahatlıkla müdahale edebiliyorlardı. ABD'nin kendisine "ait" olan bölgelerde sıkı bir denetim kurmasının aynı zamanda Sovyetler'in de aynı şeyi kendi bölgesinde yapmasının hiçbir sakıncası yoktu. Daha da ötesi, bu tür müdahaleler yapmaları ve kendilerine ayrılan bölgeleri iyi bir biçimde denetlemeleri gerekiyordu ki, çeşitli bağımsız unsurlar doğmasın ve böylece kurulu Düzen bozulmasın.

Sovyetler Birliği'nin Çekoslovakya'yı 1968 yılında işgal etmesi, tam bu türden bir operasyondu. Çünkü Çekoslovakya, o sıralarda "bağımsız sol" olma yoluna girmişti. Alexander Dubcek'in önderliğindeki ülke, Sovyet tarzı totaliter sosyalizmden uzaklaşarak "güleryüzlü sosyalizm" denen yeni bir yol tutmak istemişti. Bu aynı zamanda ülkedeki Sovyet etkisinin de azalması ve Çekoslovakya'nın "bağımsız sol" kategorisine girmesi anlamına geliyordu. Gidiş tehlikeliydi; Çekoslovakya daha pek çok Sovyet uydusuna "kötü örnek" olabilirdi.

Ancak "Prag Baharı" kısa sürdü. Kızılordu, 68 Temmuzu'nun sonunda, yüzbinlerce askeri ve ünlü tanklarıyla Çekoslovakya'ya girdi. Bir süre sonra Dubcek ve diğer "bağımsız sol" liderleri düşürüldü. Ülke yeniden "Sovyet arka bahçesi" içinde yerini almış oldu. Ancak Sovyetler Birliği'nin bu işi yaparken makul (!) bir gerekçesi de vardı: Brejnev, Çekoslovakya'da Amerikan ajanlarının dolaştığını ve ülkeyi bir Batı Alman işgaline hazırladıklarını söylemişti. Kızılordu, Amerikan ajanlarından kaynaklanan bu "kapitalist tehlike"yi yoketmek ve Çekoslovakya'yı "kurtarmak" için Prag sokaklarında boy göstermişti.

Kısacası, dünyaya verilen mesaj, Çekoslovakya üzerinde bir Amerikan-Sovyet çatışması olduğu, ancak atak davranan Kızılordu'nun bu gözde uydusunu kapitalistlere kaptırmadığı şeklindeydi.

Ama gerçek hiç de böyle değildi. Amerika'nın Çekoslovakya'da kesinlikle gözü yoktu. Ve en önemlisi, Sovyetler Birliği'nin bu tür bir "arka bahçe düzenlemesi" yapmasından kesinlikle rahatsız olmamıştı. Sovyetler'in Çekoslovakya'yı işgal edeceğini çok önceleri haber almasına rağmen hiçbir şey yapmamıştı.

Konuyla ilgili bilgiler, Andrew Tull'un yazdığı The Super Spies (Süper Ajanlar) adlı kitapta anlatılıyor. Buna göre, Kızılordu'nun Çekoslovakya'yı işgal planı, 68 Mayısı'nın başında bir Batı Alman ajanının eline geçmiş ve o da bu planı Berlin'deki Amerikan DIA-Defence Intelligence Agency ajanına, Jos. F. Carroll'a aktarmıştı. Carroll, işgal planının kendi ellerinde olduğu bilgisini Sovyet istihbaratına "sızdırmayı" planlamıştı; böylece Amerika'nın planı bildiğini bilen Sovyetler işgali iptal edeceklerdi. Ancak Carroll, eldeki bilgiyi bu düşüncesiyle birlikte Amerika'nın Batı Almanya Büyükelçisi Henry Cabot Lodge'a aktardığında, ilginç bir şey oldu. Lodge, Carroll'un planını "merkez"e, yani Washington'a bildirdi. Washington'dan gelen cevap ise kesinlikle bu konuda bir şey yapılmaması ve Çekoslovakya'nın işgali ile ilgili bilginin yok sayılması şeklindeydi. Eustace Mullins, "Dünya Düzeni, Çekoslovakya'nın işgaline engel olmak istememişti" diyor. Ayrıca, Andrew Tull'un konunun devamında anlattığına göre, Sovyetler, işgal planının Amerikalıların eline geçtiğini farketmiş ve bu yüzden bir süre beklemeyi uygun görmüştü. Ve bu süre içinde, Amerikalılar, işgale karışmayacaklarına dair güvence vermişler ve böylece işgal gerçekleşmişti.92

Kısacası, Çekoslovakya'daki "bağımsız sol" hareketinin safdışı edilmesi ve bu ülkenin yeniden Sovyet kampına dahil edilmesi, ABD'nin onay ve pasif desteği ile gerçekleşmişti. Düzen'in istikrarı böylece bir kez daha sağlanmış oldu.

Washington'dan "Sovyet işgali ile ilgili bilgileri yok sayın" emrini veren, daha sonra da Sovyetler'e işgale karışmayacakları yönünde güvence veren "üst düzey yöneticiler", kuşkusuz CFR üyeleriydi. Washington'ı yöneten ve Sovyet-Amerikan işbirliğini düzenleyen örgüt CFR'ydi çünkü.

Soğuk Savaş'ın hemen her aşaması bu tür "danışıklı dövüş"ler ve onaylı müdahaleler ile sürdü. Soğuk Savaş'ın bitiminde de yine CFR'nin büyük rolü olacaktı. Ancak buna gelmeden önce, CFR'nin Soğuk Savaş döneminde yaptığı bazı dış müdahalelere ve kurduğu (Bilderberg ve Trilateral Komisyonu gibi) bazı yan örgütlere bakalım.

CFR ve Amerika'nın Dış Müdahaleleri

Üstte tarif ettiğimiz atmosfer içinde, CFR'ye dünyanın dört bir yanında "dış müdahale" yapma şansı doğdu. Bu müdahaleler, her seferinde Kızıl Korku körüklenerek ve "demokrasiyi, hür dünyayı korumak" gibi süslü sloganlar kullanılarak yapılıyordu. Ancak gerçek amacın bunlarla elbette hiçbir ilgisi yoktu. Gerçek amaç, Amerikalı yazar Laurence H. Shoup'un, "CFR'nin Dünya Egemenliği Planı" dediği planı uygulamak, amaçlanan dünya egemenliğini elden geldiğince olgunlaştırabilmekti. Dolayısıyla CFR'nin organize ettiği dış müdahalelerin hepsi, Amerikan gücünü artırmak ve Amerikan çıkarlarını korumaktan başka bir hedef gütmedi.

Peki ama "Amerikan çıkarları" ne demekti? Bu "çıkar", sokaktaki adamın çıkarı mıydı? Kuşkusuz hayır, Amerika'nın dış müdahalelerinin sokaktaki adam için hiçbir yararı yoktu. Çıkar, Amerikan dış politikasını yönlendiren güçlerin çıkarıydı. Yani CFR'nin, daha doğrusu CFR'yi finanse edip kullanan güçlerin çıkarı.

CFR'yi finanse edip kullananlar, önceki sayfalarda ayrıntılı olarak incelediğimiz gibi Yahudi önde gelenleriydi; en başta da Rockefeller İmparatorluğu... Bu nedenle, Yağmur Atsız, Yeni Düzen: Amerika'nın Dış Müdahaleler Tarihçesi adlı kitabında, şöyle diyor: "Washington birçok kereler, Rockefeller'ın 'Standart Oil Company'sinin çıkarlarını korumak için... askeri müdahalelerde bulunmuştur"93

13 Ağustos 1956'da, Amerika'nın yaptığı dış müdahalelerin gerçek nedenini, ABD'nin Dışişleri Bakanı ve CFR üyesi John Foster Dulles "Dış Ülkelerden Petrol Sağlama Komitesi" önünde şöyle açıklıyordu: "Birleşik Devletler, kamulaştırma işlemleri ancak uluslararası çıkarlarla çelişkili olmadığı takdirde bunların haklı olduğu görüşündedir. Aksi takdirde uluslararası müdahaleler gerekir." Foster'ın sözünü ettiği 'uluslararası çıkarlar' gerçekte Yahudi sermayedarların çıkarı anlamına geliyordu. Yağmur Atsız, Rockefeller faktörünü şöyle dile getiriyor:

Askeri rejimlerin iş başına gelmesi, Amerikan iş adamlarına yeni çıkarlar sağlıyordu: Bir örnek vermek gerekirse Venezuela'da 1948 Kasımı'nda yönetimi ele geçiren Askeri Cunta, derhal metreküp başına petrol vergisini 9.09 dolardan 7.33'e indirmiş ve Rockefeller Tröstü bu sayede altı yıl içinde, zaten astronomik olan kazancına ek olarak 1.366 milyar dolar daha kazanmıştır.94

1945-1951 yılları arasında Guatemala devlet başkanlığı görevinde bulunmuş olan Juan Jose Arevalo, The Shark and the Sardines (Köpekbalığı ve Sardalyalar) adlı kitabında, Rockefeller tröstünün çıkarları doğrultusunda yapılan dış müdahalelere ilişkin olarak pek çok ayrıntı verir. Buna göre, Rockefellerlar, çıkarlarını ve uygulanmasını istedikleri stratejileri garanti altına almak amacıyla, Beyaz Saray'a kendi "adam"larını da atarlar. Bu "adam"lar, kimi zaman Brzezinski gibi Rockefeller'la soy bağı da bulunan önemli beyinlerdir. Yağmur Atsız, Brzezinski'nin Rockefeller tarafından Carter'ın ulusal güvenlik danışmanı olarak "atanmasından" şöyle söz ediyor:

Amerikan Devleti'nde bu uğursuz sürekliliği sağlayan güç, aslında politik güce egemen ekonomik güçtür. Örneğin, Carter'ın önceleri dışişleri danışmanlığını yapan Zbigniew Brzezinski, ünlü petrolcü 'hanedanı'ndan David Rockefeller'in sağ kolu durumunda bir kimseydi ve Carter'a ödünç verilmişti. Carter acaba istemeseydi bu adamı reddedebilir miydi? Kim bilir?95

ABD'nin önemli stratejistlerinden Polonya Yahudisi Zbigniew Brzezinski, Rockefeller'ın kurduğu dev ekonomik lobinin, Trilateral Komisyonu'nun da ilk başkanıdır. Brzezinski aynı zamanda, İsrail'in varlığını meşrulaştıran Camp David Antlaşması'nın da mimarlarındandır. ABD'nin diğer bir önemli stratejisti olan Alman Yahudisi Henry Kissinger da, Nixon ve Ford dönemlerinde ulusal güvenlik danışmanı ve dışişleri bakanıdır. CFR'nin en etkin üyelerinden olan Kissinger, ABD'nin Ortadoğu politikasını da "Büyük İsrail" hedefine doğru ayarlamış olan kişidir.96

Amerika'daki bu sistem sonucunda, ülkenin tüm önemli dış politika kurumları önemli bölümü Yahudilerden oluşan sermaye sahiplerinin belirlediği hedefler için kullanılabilir hale gelmiştir. Gerek CIA, gerekse ordu, bu sistemin bir anlamda gangsterliğini yaparlar. CIA'nın bugünkü şekliyle örgütlenmesini sağlayan en büyük şefi Allen Dulles, CFR'nin en önde gelen üyelerindendir. Dulles'dan sonra da CIA başkanlarının CFR üyelerinden seçilmesi bir gelenek halini almıştır. Richard Helms, William Colby, George Bush ve William Casey gibi CIA patronları öncelikle CFR'de kendilerini ispatlamış isimlerdir.

Ordunun misyonunu ise, Deniz Subayı Smedley D. Butler 1935 yılında yayınladığı War is a Racket (Savaş Bir Üçkağıttır) adlı anılarında anlatıyor. Smedley, sistem için nasıl "gangsterlik yaptığını", National City Bank, Standard Oil gibi Rockefeller kuruluşlarına nasıl hizmet ettiğini şöyle anlatıyor:

Asteğmenden tümgenerale değin bütün rütbelerde görev yaptım ve bütün bu süre boyunca hemen her zaman bankacılar, Wall Street ve büyük iş alemi için birinci sınıf bir gangsterin işlevini yüklendim. Tek kelimeyle ben kapitalizmin bir gangsteriydim. Örneğin,1914 yılında Meksika'nın ve özellikle Tampico'nun Amerikan petrol çıkarları için kolay bir yem olmasına yardımcılık ettim. Haiti ve Küba'yı National City Bank'ın kar toplaması için uygun hale getirdim... 1909-1912'de Nikaragua'yı Brown Bros'ın uluslararası bankacılığı için temizledim. 1916'da Kuzey Amerika şeker çıkarları adına meşaleyi Dominik Cumhuriyeti'ne taşıdım. 1923'de Kuzey Amerika Meyve şirketlerinin keyfi yerine gelsin diye Honduras'ın hizaya getirilmesine yardım ettim, 1927'de Çin'de Standard Oil'in rahatsız edilmeden yolunda ilerlemesini sağladım.97

Bu kitap daha sonra aynı, finans dünyasıyla politik kurumlar arasındaki ilişkileri, masonluk, Bilderberg gibi örgütlerin faaliyetlerini ve kişileri açıklayan İspanyol gizli servisi üst düzey eski görevlisi Gonzales Mata'nın Les Vrais Maitres du Monde (Dünyanın Gerçek Efendileri) adlı kitabı gibi toplatılmış ve bütün kamu kitaplıklarından kaldırılmıştır...

Vietnam'daki Kirli Savaş ve Amerikan Ajanı Ho Chi Minh!...

Ho Chi Minh: Vietnam’ın komünist lideri ve de sonradan CIA’ya dönüşecek olan Amerikan gizli servisi OSS’ın “ajanı”!...

Soğuk Savaşın ısındığı bölgelerin başında Güneydoğu Asya geliyordu. Bölgenin en çok ısınan ülkesi ise kuşkusuz Vietnam'dı. Eski bir Fransız kolonisi olan ülke, II. Dünya Savaşı sonucunda Kuzey ve Güney olarak ikiye bölünmüştü. Komünist Kuzey'in Güney'e sarkmasına karşı koyamayan Fransızlar ülkeyi Amerikan korumasına devrettiklerinde ise Vietnam savaşı başlamış oldu. Kuzey'in örgütlediği komünist Vietkong gerillalarıyla Amerikan ordusu arasında yıllar boyu süren savaş, ülkeyi kan gölüne çevirdi. Acaba Amerika neden bu ülkeye bu kadar önem veriyordu? Resmi yanıt, "domino teorisi"ydi; yani Vietnam'ın ardından Kamboçya, Laos, Tayland, Burma gibi bölge ülkelerinin de birbiri ardına komünist kampa dahil olacakları korkusu...

Ancak Vietnam'daki kirli savaşın nedeni, aslında hiç de Kızıl Korku'dan kaynaklanan sözde "domino teorisi" değildi. Savaşın bilinmeyen öyküsüne baktığımızda, olayın Soğuk Savaş'ın klasik danışıklı dövüşlerinden biri olduğu ortaya çıkıyor.

Vietnam'daki sorun az önce de söylediğimiz gibi, II. Dünya Savaşı günlerine kadar uzanıyordu. Amerikalılar'ın ülkeye olan ilgileri de o zaman başlamıştı. Savaş sırasında ülke Japonlar tarafından işgal edilmişti. Japon ordularına direnen en büyük güç ise Ho Chi Minh'in önderliğinde ülkenin kuzey kısmında yoğunlaşmış olan komünist gerillalardı. İşte Amerikalılar bu aşamada devreye girdiler ve Ho Chi Minh'le bağlantı kurdular. Komünist liderle işbirliğine giden Amerikalılar, MacArthur'un "komünist sempatizanı" olarak gördüğü OSS ajanlarıydı.

Konuyla ilgili bilgiler yoğun olarak R. Harris Smith'in yazdığı OSS; The Secret History (OSS; Gizli Tarih) adlı kitapta anlatılır. Smith'in yazdığına göre, II. Dünya Savaşı sırasında OSS ajanı Albay Paul Helliwell Kunming'te Ho Chi Minh ile ilk kez bağlantı kurmuş ve onu OSS adına ajanlık yapmaya (yani gizli servise bilgi aktarmaya ikna) etmişti. "Ho'nun raporları kısa süre sonra OSS'nin Washington'daki karargahında William Donovan'ın masasına ulaşmaya başladı." Helliwell daha sonra Binbaşı Austin Glass'ın da devreye girmesiyle birlikte, Ho'nun birliklerine silah yollamaya başladı. İlişkiler gittikçe daha da gelişti. Gazeteci Robert Shaplen'in bildirdiğine göre, bir keresinde Rockefeller'ın Chase Manhattan Bank'ının bir temsilcisi, paraşütle Ho Chi Minh'in karargahına inmiş ve komünist lideri sıtma ve dizanteriden ölmek üzereyken bulmuştu. Ho, karargaha çağrılan OSS ajanı doktor Paul Hoagland tarafından kinin ve benzeri ilaçlarla kurtarılmıştı. Daha sonra CIA'da çalışan Hoagland, Mullins'in bildirdiğine göre, "Ho Chi Minh'in hayatını kurtaran adam" olarak ünlendi.98

Bu arada Ho Chi Minh ile Amerika'nın işbirliği Japonlar'dan çok Fransızlar'a doğru yönelmeye başladı. Ho'nun hastalıktan kurtulmasının ardından, "Deer Team" olarak adlandırılan bir OSS birliği 1945 Kasımı'nda komünist karargahına geldiler ve Ho Chi Minh'e "Fransız emperyalizmini kınadıklarını" bildirdiler. Bu, Amerikalıların normalde müttefikleri olan Fransızlara karşı Ho Chi Minh'in emrindeki Vietnam komünistleriyle işbirliği yapmaları anlamına geliyordu... "Washington'da, Fransızların ülkeyi terketmesi gerektiği düşüncesi kabul görmüştü." 99

Kısacası Amerikan yayılmacılığı Vietnam'a gözünü dikmişti, ancak bu hedefini, Fransızları doğrudan ülkeden (hatta bölgeden) çıkmaya ikna etmekle yapmak yerine ki bu zor bir işti Fransızlara düşman olan komünistleri destekleyerek gerçekleştirmek istiyordu. Ho Chi Minh'e, Donovan'ın Vietnam'daki demiryollarını yeniden inşa etmek için büyük bir ekonomik tröstün desteğini sağlayabileceği, buna karşın Hindiçini'nde ekonomik imtiyazlar istediği iletilmişti. Ekim 1945'te, OSS ajanı Albay Carleton H. Swift'in başkanlığını yaptığı "Vietnam Dostluk Derneği"ni kurdu. Daha sonra da yine OSS, Ho Chi Minh'in gerillalarını en modern silahlarla donattı, ayrıca General Giap'ın birliğinden seçilmiş 200 Amerikan subayı ile birlikte askeri eğitimden geçirdi. Vietnam savaşı sırasında Amerikan birlikleri ile savaşan Vietminh gerillaları, Amerikan eğitiminden geçmiş olan bu gerillalardı!... OSS'nin Vietminh'e verdiği bu destek üzerine Robert Welch "OSS, Amerikan silahlarını, parasını ve prestijini Asya'nın komünistlerine vermiştir" diyecekti.100

OSS destekli Ho Chi Minh kuvvetleri Fransızlara karşı savaşırken, Amerika çifte oynamaya devam ediyordu. Dışişleri Bakanı John Foster Dulles, Fransız meslektaşı Georges Bidault'a "sizi destekleyeceğiz" sözü veriyordu. Ancak Fransız kuvvetleri Dien Bien Phu'daki ünlü yenilgilerinden sonra ülkeden çekilmek zorunda kaldılar. O sıralarda Le Figaro dergisi olayın içyüzüne değinmiş "Beyaz Saray ve Kremlin'in Fransız Hindiçini'ni paylaşmak için gizli bir anlaşma yaptıklarını" duyurmuştu. Ancak resmi tarihin ağır baskısı altında Le Figaro'nun yazdıkları kaybolup gitti.101

Evet, Ho Chi Minh, OSS adına casusluk yapacak kadar Amerikalılarla içli-dışlı olmuş bir liderdi. İki taraf Japonlar'a ve Fransızlar'a karşı ittifak yapmışlardı. Her şey çok iyi gitmişti. Ancak Amerikalılar Fransızlar'ın yerine Güney Vietnam'a yerleşince olayın görüntüsü değişti. Bu kez Ho Chi Minh'in gerillaları Amerikalılar'a karşı savaşmaya başladılar ve ünlü Vietnam Savaşı başladı.

Peki neden Ho Chi Minh ile Sam Amca karşı karşıya gelmişlerdi?

Vietnam, Silah Tüccarları, Homoseksüel Masonlar ve JFK Suikasti

Kennedy, kendi devletinin içindeki bazı unsurlar tarafından ortadan kaldırılmıştı. Bu unsurlar o denli profesyoneldiler ki, Kennedy’i vurdurdukları adamı, Lee Harvey Oswald’ı da “konuşmasın” diye ortadan kaldırdılar, hem de milyonlarca televizyon izleyicisinin önünde.Gerçek adı Jacob Rubenstein olan Polonya asıllı Yahudi Jack Ruby, Oswald’ı 38 kalibrelik tabancasının tek kurşunuyla öldürdü.

Ho Chi Minh'in Vietnam Savaşı öncesinde Amerikan gizli servisleriyle kurduğu örtülü ilişkilere daha sonra ne olduğuna dair elde bir bilgi yok. Bu durumda iki ayrı seçenekle karşı karşıyayız: Birinci ihtimal, Ho Chi Minh'in Amerikalılar'la dostluğunu sona erdirmiş ve daha önce Fransızlar'la savaştığı gibi bu kez de onlarla savaşmaya başlamış olmasıdır. İkinci bir ihtimal daha vardır; Ho Chi Minh, bir "Amerikan ajanı" olmayı sürdürmüştür ve Vietnam Savaşı da bir tür danışıklı dövüştür!...

Bu ikinci ihtimal çoğu kişiye ilk anda pek anlamlı gelmeyebilir. Öyle ya, neden Amerikalılar başlarına bela olacak bir savaşı kendi "ajanlarını" kullanarak çıkartsınlar? Neden yüzbinlerce Amerikan gencini Vietnam bataklıklarında ölmeye yollasınlar? Neden bir danışıklı dövüş istesinler?

Ancak bu sorular yanlış bir noktadan hareket etmektedir: Amerika, sokaktaki adamın istek ve çıkarlarına göre yönetilmemektedir, dolayısıyla Amerikalıların Vietnam'da ölmüş olması bir anlam taşımaz. Savaşın içyüzünü anlamaya çalışırken, bakılması gereken nokta, bu savaşın Amerikan dış politikasını belirleyen güç merkezlerinin çıkarlarına yarayıp yaramadığıdır. Eğer Vietnam savaşı, Amerikan dış politikasını belirleyen güç merkezlerinin çıkarlarına yaramışsa, bu durumda Ho Chi Minh'in bir "Amerikan ajanı" olmaya devam ettiğini ve savaşın da bir danışıklı dövüş olduğu sonucuna varabiliriz.

Olayları resmi tarihin biraz dışına çıkarak izleyen herkes bilir ki, çoğu insan için bir felaket olan savaş, bazı güçler için çok karlı bir iş, hatta bir meslek olabilmektedir. Örneğin silah tüccarları için savaş bir zorunluluktur; sürekli savaş olmalıdır ki "pazar"daki talep yüksek olsun. Bu nedenle ülkeleri yönlendiren güçler, bazen yalnızca "savaş olsun diye savaş" isterler. Bu savaşla bir toprağı kazanmak ya da korumak gibi bir amaç güdülmez; istenen yalnızca bir savaşın yaşanmasıdır. Savaş, tek başına bir değerdir, bir hedeftir.

Kuran'da da bu konuya dikkat çekilir ve temel özellikleri "savaş çıkarmak" olan insanların varlığı haber verilir. "Savaş ve bozgunculuk" arayan bu kişiler, Yahudilerdendir:

... Andolsun, Rabbinden sana indirilen, onlardan çoğunun taşkınlıklarını ve inkarlarını arttıracaktır. Biz de onların (Yahudilerin) arasına kıyamet gününe kadar sürecek düşmanlık ve kin salıverdik. Onlar ne zaman savaş amacıyla bir ateş alevlendirdilerse Allah onu söndürmüştür. Yeryüzünde bozgunculuğa çalışırlar. Allah ise bozguncuları sevmez. (Nisa Suresi, 64)

Vietnam da bu türden bir savaştır. "Yeryüzünde bozgunculuğa çaba harcayanlar" tarafından, "savaş olsun diye" çıkartılmış ve iki milyondan fazla insanın hayatına mal olmuş bir savaş...

Vietnam Savaşı'nın gerçek öyküsünü yakalayabilmek için de, öncelikle Amerika'daki Başkan değişimini iyi incelemek gerekir. Bu Başkan değişimi, seçimle değil, bir suikastle gerçekleşmiştir. Herkesin bildiği gibi Vietnam Savaşı'nın büyümesini sağlayan olay, savaşa karşı politikalar izleyen John F. Kennddy'nin öldürülüp, yerine Vietnam'ı kan gölüne çeviren süreci başlatan adamın, yani Lyndon B. Johnson'ın getirilişidir.

Ünlü yönetmen Oliver Stone'un JFK adlı etkileyici filmi, Kennedy suikastinin devletin içindeki bazı odaklar tarafından işlendiği ve sonra da aynı odaklarca örtbas edildiğine dair son derece açık ve kesin deliller sunmuştu. Kennedy'nin kendi devletince ortadan kaldırıldığını ispatlayan Stone, bu olaya bir de ad bulmuştu: Hükümet darbesi. Yönetmene göre, "darbe"yi yapanlar, Vietnam Savaşı'ndan büyük karlar uman silah tüccarları ve onlarla işbirliği yapan bazı devlet içi gruplardı. Yönetmenin vardığı sonuç, Kennedy'nin bir takım ortak çıkarlara sahip bir kitleyi karşısına aldığı ve bu "cephe" tarafından ortadan kaldırıldığı şeklindeydi.

Ancak Stone, Kennedy'nin karşısında oluşan bu "cephe"nin tahlilini o kadar iyi yapamamış, ya da yapmamıştır. Daha önceki bazı çalışmalarımızda incelediğimiz gibi Kennedy'nin karşısına aldığı cephe, önemli bir "masonik boyut" da taşıyordu.102

Herşeyden önce, Kennedy, Amerikan Başkanlarında pek rastlanmayan bir biçimde mason değildi, ancak öldürülmeden bir süre önce görevinden almış olduğu CIA şefi Allen Dulles, üst düzey bir masondu, aynı zamanda CFR'nin de önemli üyelerindendi. (Oliver Stone, Dulles'ın görevden alınışının, Kennedy düşmanı cepheyi çok kızdırdığını filminde anlatıyor).

Bunun da ötesinde, suikastin Lee Harvey Oswald'ın tek başına gerçekleştirdiği bir "bireysel eylem" olduğu sonucuna varan ve böylelikle olayı örtbas eden Warren Komisyonu adeta bir mason locası niteliğindeydi: Komisyonun başkanı olan Earl Warren 33. dereceden üstaddı. Komisyon üyesi John McCloy, hem masondu hem CFR üyesiydi. McCloy, aynı zamanda bir Rockefeller hizmetlisiydi; Rockefeller Vakfı'nın başkanlığına kadar yükselmişti. Komisyona katılan bir diğer birader Allen Dulles'tı; Kennedy'den intikam almak istercesine diğer biraderleriyle birlikte suikasti örtbas etmeye soyunmuştu. Komisyonun öteki üyeleri de locanın yabancısı değildiler; Hale Boggs CFR üyesiydi, Richard Russell ise mason.

Suikastin örtbas edilmesi işini üstlenen bir başka birader ise FBI'ın efsanevi başkanı 48 yıl bu kurumu yönetmişti Edgar J. Hoover idi. Kennedy'nin aynı Dulles gibi görevinden almayı düşündüğü Hoover, Amerikan masonluğunun en üst düzey üyelerinden biriydi. Alabama Shrine Temple adlı locada 33. dereceye ulaşmış aktif bir masondu. Hoover, ayrıca "çok özel" masonlara mahsus olan Order of de Molay (Tapınakçılar'ın büyük üstadı Jacques de Molay'ın adına kurulmuş olan loca) locasına da alınmıştı.103

Hoover'ın tüm bunların yanında çok ilginç bir özelliği daha vardı: Anthony Summers'ın "Resmi ve Gizli: J. Edgar Hoover'ın Gizli Yaşamı" adlı kitabında bildirdiğine göre, Hoover homoseksüeldi, hatta kadın iç çamaşırlarıyla çekilmiş resimleri mafyanın eline geçmiş ve mafya da bunları yıllarca koz olarak kullanmıştı. (*)

Kennedy suikastinin masonlukla paralel olan bir başka boyutu daha vardı. Başkan, İsrail'i de çok konuda rahatsız etmişti: İsrail başbakanı Ben Gurion'a, İsrail'de yapılmakta olan Dimona nükleer santraline, İsrail'in Ortadoğu politikasına ters düşmüş ve ABD'deki Yahudi lobisinin liderlerini de çok kızdırmıştı.104 Bir sonraki bölümde, Kennedy-İsrail çatışmasının ayrıntılarını ve suikastteki Mossad rolünü ayrıntılı olarak inceleyeceğiz.

Kısacası Kennedy, karşısına güçlü bir cephe almış oluyordu. Bu cephe, tarih boyunca birbiriyle ittifak içinde olmuş olan iki kanadın, masonluğun ve İsrail'in oluşturduğu bir cepheydi. Kuşkusuz bu cephenin içinde CFR de vardı. Masonlukla ve İsrail lobisiyle içli-dışlı olan CFR, zaten Warren Komisyonu'ndaki Allen Dulles, John McCloy, Hale Boggs gibi üyeleriyle olaydaki rolünü belli ediyordu.

Kennedy'nin suikaste kurban gitmesinin ardından eski Başkan yardımcısı Lyndon B. Johnson Başkan oldu. Yeni Başkan, Kennedy'den çok farklıydı; eski Başkan'ı hedef almış olan cephenin "adamı"ydı. Herşeyden önce, Teksas'da tekris olmuş yüksek dereceli bir masondu.105 Yeni Başkan doğal olarak Yahudi lobisi ve İsrail ile de çok iyi ilişkiler içindeydi ve izlediği politika da bu yönde oldu. Buna bir sonraki bölümde değineceğiz.

İşte Kennedy'nin sonunu ve Johnson'ın Başkanlığını hazırlayan süreç, bu çerçevede ilerlemişti. Localar ve İsrail lobisi süreci yöneten odaklardı.

Vietnam savaşı da aynı sürecin bir sonucuydu. Oliver Stone, daha pek çok kişinin kabul ettiği gibi Kennedy'nin ortadan kaldırılışının arkasında Vietnam Savaşı'nı isteyenlerin geldiğini bildiriyor. Bizim incelediklerimiz ise Kennedy'i ortadan kaldıran odakların localar ve Yahudi lobisi olduğunu göstermektedir. Bu tablodan çıkan sonuç ise Vietnam Savaşı'nı isteyen "Vietnamcılar"ın, localar ve Yahudi lobisiyle paralel, hatta özdeş olduğudur. Zaten Amerikan devlet aygıtı içindeki savaş yanlısı "şahin" kanatlar, geleneksel olarak Yahudi lobisiyle ittifak halindedir. Noam Chomsky, bu konuya değinir ve "İsrail lobisi denen olgu"nun yalnızca Amerikalı Yahudi toplumundan ibaret olmadığını bu olgunun, "içeride devlet öncülüğündeki yüksek teknolojili üretim (yani askeri üretim) ile dışarıda askeri bakımdan tehditkar ve maceracı, bunun yanında ateşli ve savaşmaya hazır her renk sırmadan apoletleriyle güçlü devlet aygıtından yana olan 'tutucular'ı kapsadığını" söyler.106

Allen Dulles'ın kişiliğinde birleşen "Vietnamcılık" ve masonluk paralelliği bunun bir başka örneğidir. Vietnam'da "savaş olsun diye savaş" isteyenler, CFR-mason-silah taciri-Yahudi lobisi cephesidir!... Bu durumda CFR'nin bir aygıtı olan OSS'nin Ho Chi Minh ilişkileri kuşkusuz daha anlamlı hale gelmektedir.

Vietnamcılar"ın başını çeken ve masonluk-Yahudi lobisi çizgisine çok uygun düşen önemli isim ise Rockefeller'dır. CFR'nin patronu olan Rockefeller İmparatorluğu, çıkarlarına çok uygun düşen Vietnam savaşının da baş organizatörü olmuştur (Ho Chi Minh'e kendi özel temsilcisini yollayan da Rockefeller'dı). Yağmur Atsız, Vietnam savaşının Rockefeller için ifade ettiği çıkarları şöyle anlatıyor:

Johnson, Teksaslı petrol milyarderlerinin yakın dostuydu ve savaşın sonlarına doğru Union Texas, Skelly, Marathon, Mobil Oil, Shell, Cities Service yahut Exxon gibi tanıdık şirketler Güney Vietnam kıyılarında petrol aramaya başlamışlardı. Johnson'un başka dostları da savaştan kıyasıya kazanıyorlardı: Johnson'un seçilmesi için sermaye koyan Brown and Root adlı inşaat firması, Güney Vietnam'daki askeri üslerin yapımı işini almıştı. Texas eyaleti bu arada ülkenin üçüncü büyük silah endüstrisine 'kavuştu'. Bunun yanısıra çok sayıda firma milyarlar kazandı.107

Atsız'ın dediği gibi Johnson'un petrol milyarderi dostları, başta dünyanın en güçlü petrol karteli Standart Oil'in (Exxon, Texaco, Socal, Gulf ve Mobil) sahibi olan Rockefeller ve diğer petrol şirketlerinin (Shell/Royal Dutch) sahibi Marcus Samuel ve Hollanda Yahudisi William Deterding gibi Yahudi sermayesinin önde gelen isimleridir.

Amerika için gittikçe bir bataklık haline dönüşen savaştan bir türlü vazgeçilmemesinin nedeni buydu. Ancak bu Yahudi sermayedarlar savaştan büyük karlar elde etseler de, savaş ABD ekonomisinde çok büyük maddi kayıplara yol açıyordu. Amerika bu savaşa milyarlar akıtmak zorunda kaldı. Savaş masrafları 1965 Bütçe Yılı'nda 103 milyon dolarken, 1966 Bütçe Yılı'nda 5.8 milyar dolara, 1967'de 20.1 milyar dolara, 1968'de 26.5 milyar dolara ve 1969'da ise 28.8 milyar dolara yükselmişti. Sonuç olarak Vietnam Savaşı getirdiğinden fazlasını götürmeye başlamıştı. Dolayısıyla bu katliamdan yüksek karlar elde eden sermaye sahipleri, artık başlattıkları savaşı bitirmeye karar verdiler. Yağmur Atsız şöyle diyor:

Wall Street'in babaları olan J. McCloy (Chase Manhattan Bank), C. Douglas Dillon (Dillon, Read and Co.), George W. Ball (Lehman Bros.), McGeorge Bundy (Ford Foundation) ve yandaşları, Clark M. Clifford adındaki avukatlarını Johnson'a yollayarak, 'savaşı bitir!' direktifini verdiler. John'da direktifi aldıktan birkaç gün sonra, 31 Mart 1968'de televizyondan halka seslenerek, tek taraflı bir kararla, koşula bağlı olmaksızın, Kuzey Vietnam'a hava akınlarının son bulduğunu açıkladı.108

Savaşı bitirenler, savaşı başlatanlarla aynı kişilerdi: Sefarad Yahudisi Rockefeller'ın Chase Manhattan Bankası, Yahudi bankerlik kuruluşu Lehman Brothers ve İsrail bağlantılı "sahte antisemit" Ford Vakfı... Kısacası, Vietnam Savaşı, "savaş olsun diye savaş" isteyenlerin savaşıydı. Bu savaşın çıkabilmesi için Amerikan başkanı ortadan kaldırılmış, bu savaşın karı için milyonlar ölüme yollanmıştı. Görünen o ki, Ho Chi Minh de rolünü iyi oynamış, kendisine verilen Vietnam diktatörlüğü rütbesi karşılığında Amerikalı dostlarının isteklerini yerine getirmişti.

(*) JFK komplosunda bir "homoseksüel boyut" olduğuna, Oliver Stone'un filminde de dikkat çekiliyor. Stone, suikastte rol oynadığı biline Clay Show'un ve bazı adamlarının homoseksüel olduklarını ve süikastin ardından "homoseksüel mafya"nın rol oynadığını vurguluyor. Bu nokta Clay Shaw'un bir sonraki bölümde değineceğimiz Mossad bağlantısı da oldukça anlamlı. Hooover'ın homoseksüelliğini de tabloya ekleyince durum iyice ilginç hale geliyor. En ilginici ise, Hoover'ın bir yandanda bir üstad mason, hem de Tapınakçı geleneğin devamını sembolize eden Order of de Molay locasına üye bir üstad mason olması: Hatırlayalım, Tapınakçılar'ın özelliklerinden biri de homoseksüel olmalarıydı... Yoksa üstad masonlar, Tapınakçı geleneği bugün de hala bütün ayrıntılarına kadar koruyorlar mı?!...

Bu konuda ilginç bir bilgiyi de İtalyan Europeo dergisi 23 Ağustos 1992 tarihli sayısında aktarmıştı. Derginin haberine göre, ünlü P2 locasının bir kolu olan ve üyeleri arasında işadamları, mafya liderleri, bürokratlar, polis şefleri, hatta bazı kardinallerin yer aldığı "TRapani C" locasında uygulanan ritlerden biri de "dudak dudağa öpüşmek"ti!...

"CFR, Bilderberg Grup ve Trilateral Komisyonu'nun yaratıcısı sayılır."(Le Monde Secret des Bilderbergs, Henry Coston, s. 4)

CFR'nin Avrupa'ya Uzanan Kolu: Bilderberg Grup

Bilderberg Grup ünlü bir örgüttür ancak hakkında az şey bilinir. Bu tür konularla ilgilenen gazetelerin geçmiş sayılarını karıştırırsanız, düzenli olarak yılda bir kez Bilderberg ile ilgili haberler çıktığını görürsünüz. Haberler yılda bir kez çıkar, çünkü Grup yılda bir kez toplanmaktadır. Toplantılara katılanların listesi ise oldukça göz kamaştırıcıdır. Batı'nın neredeyse tüm ünlü politikacıları ve işadamlarının yanısıra, bazen önemli gazeteciler de toplantılara çağrılır. Toplantıların en önemli özelliği ise konuşulanların kesinlikle gizli tutulması ve toplantı salonuna kesinlikle basının ya da davetsiz misafirlerin alınmamasıdır. Katılanların listesine baktığımızda hemen tanıdık isimler göze çarpar. Bunlar Grup'un hiçbir toplantısını kaçırmamış olan isimlerdir; David Rockefeller, Henry Kissinger, Giovanni Angelli, Giscard d'Estaing, Lord Carrington gibi. 1991 yılındaki Bilderberg toplantısına ise sürpriz bir isim çağrılmıştır: Arkansas Valisi Bill Clinton. (Sonradan, Clinton'ın ABD'nin müstakbel Başkanı olması için gerekli onayın, Baden Baden'deki bu Bilderberg toplantısında verildiği yorumu yapılmıştı). İngiliz araştırmacı Peter Thompson, "Bilderberg ve Batı" başlıklı bir makalesinde, örgütün etkisinden söz ederken şöyle der:

Amerika'nın önderliğindeki Batı imparatorluğu, son kırk yıldan bu yana, bazı ekonomik, politik ve stratejik kuruluşlar aracılığıyla çalışmıştır. Bunların bazıları aynı zamanda evrensel olma iddiasındadırlar; Birleşmiş Milletler, IMF, Dünya Bankası, OECD ya da NATO gibi. Ancak Batı'nın uluslararası sistemindeki koordinasyonu sağlayan aygıtların başında, Batı Avrupa ve Kuzey Amerika'nın güçlü isimleri arasında düzenlenen gizli Bilderberg toplantıları gelir.109

Peki bu ilginç örgütün amacı nedir? Gizli toplantılarına ulaşma imkanı olmadığına göre, bunu, örgütün nasıl ve kimler tarafından kurulduğu ve yönlendirildiğinden çıkarmak durumundayız. Öncelikle ilk dikkat çeken nokta, Bilderberg'in CFR ve Chatham House gibi önceden incelediğimiz ve gerçek amaçlarına değindiğimiz örgütlerle paralel oluşudur. Peter Thompson da bu paralelliğe, dikkat çekerek, CFR, Chatham House, Bilderberg ve de (ilerleyen sayfalarda inceleyeceğimiz) Trilateral Komisyonu'nun "koordineli" bir biçimde ortak hedefler için çalıştığını vurgular.110

CFR gibi örgütlerle koordineli olarak çalışan bu Grup, ilk olarak 1954 yılının Mayıs ayında Hollanda'nın Osterbeek kentinde toplandı. Toplantı yeri, Bilderberg Oteli olduğu için de, örgüte Bilderberg adı verildi. Bu yıldan sonra da düzenli olarak sürdürülen toplantılara, Avrupa ve Amerika'nın pek çok tanınmış ismi katıldı.

Ancak kuşkusuz Bilderberg bir anda doğmamıştı. Grup'un kurulmasının uzun bir geçmişi vardı. Peter Thompson, Bilderberg'in beyin kadrosunu oluşturacak olan elitlerin, II. Dünya Savaşı öncesinde de benzer politikaların mimarları olduğuna dikkat çekiyor. Thompson'ın bildirdiğine göre, Bilderberg'in ilk işareti, 1920'lerde Amerika'nın "Avrupa Birleşik Devletleri" oluşturma yönündeki çabasıydı. Amerikan strateji uzmanları, Birleşik Avrupa'nın ekonomik ve politik olarak daha faydalı ve etkili olacaklarına inandıkları için bu hareketi başlatmışlardı. Bu "Amerikalı strateji uzmanları"nın başında ise CFR üyeleri geliyordu.

Thompson, bu arada ilginç bir noktaya daha dikkat çekerek, "geleceğin Bilderberglileri"nin ilginç bir finansman politikasından da söz ediyor: Hitler'in desteklenmesi... Gabriel Kolko'nun bir makalesinde de bildirildiği gibi, "müstakbel Bilderbergliler", Hitler Almanyası'na büyük maddi destek vermiş kişilerdi. Bu destekçilerin en önemlilerinden biri ise kuşkusuz, sahip olduğu Standart Oil petrol şirketi ile, Amerika'nın Almanya'ya savaş ilan etmesinden sonra bile Naziler'i ve ünlü Nazi yanlısı Alman şirketi I. G. Farben'i desteklemiş olan Rockefeller hanedanı geliyordu.111 (Hitler'in Siyonist bankerlerce finanse edildiğine önceki bölümde değinmiştik, "müstakbel Bilderbergliler"in Hitler'e verdikleri destek de büyük ölçüde bu "Siyonist" politikadan kaynaklanıyordu.)

II. Dünya Savaşı'nın ardından yaşanan dünya paylaşımı, Bilderberg'in de doğuşunu sağladı. Amerika, Doğu kısmını Sovyet kontrolüne vermeyi kabul ettiği Avrupa'yı bu kez kendine daha sıkı bağlarla bağlamak istiyordu. Kuşkusuz, Amerika'yı bu yönde harekete geçiren güç, onu "yayılmacı" yapan güçle aynıydı: CFR, yani Yahudi önde gelenlerinin politik kurumu. Amerika'yı Mesih Planı için kullanışlı bir aygıt olarak tasarlayan, sonra da onu Plan gereği "dışarıya" yönelterek Amerikan emperyalizmini doğuran güç, bu kez Avrupa'yı da Amerikan denetimi altına sokmak için hazırlanıyordu. Aslında Avrupa zaten kontrol dışında değildi; 2. bölümde incelediğimiz gibi localar ve Yahudi önde gelenleri çoktandır orada bir düzen yıkıp yerine yeni bir düzen kurmuşlardı. Ama Avrupa'nın, Plan'ın asıl taşıyıcı gücü olan Amerika ile koordineli hale getirilmesi, Amerika ile ilişkilendirilmesi gerekiyordu.

CFR, II. Dünya Savaşı'nın ardından gücünü Amerika dışına taşımak için zaten yeni örgütler kurmuştu: Birleşmiş Milletler ve özellikle IMF ve Dünya Bankası'nın kuruluşunda CFR'nin büyük rolü olduğu bilinir. NATO ise CFR'nin geliştirdiği "Avrupa'yı Amerika'ya bağlama" hedefinin en etkili araçlarından biri oldu. Bu hedefin görünmez ancak en az NATO kadar etkili bir aracı, Bilderbergliler tarafından geliştirilecek olan "Avrupa Hareketi"ydi. Bu Bilderbergliler'in başında ise örgütün "babası" sayılabilecek bir isim, Joseph Retinger geliyordu.

Bilderberg'in Doğuşu

Evet, Bilderberg, CFR'nin Avrupa'ya açılma stratejisinin bir sonucuydu. Ancak bu örgütün, doğal olarak, bir Avrupalı tarafından kurulması gerekiyordu. CFR'nin bu projesini üzerine alan kişi Joseph Retinger oldu.

Alden Hatch, Bilderberg'in ilk başkanı olan Prens Bernhard'ın hayatını anlattığı H. R. H. Prince Bernhard of the Netherlands adlı biyografisinde, Retinger'den şöyle söz ediyor: "Bilderberg, varlığını Dr. Joseph Retinger'in parlak zekasına borçludur... Retinger, çok sıradışı bir karakterdir. Öyle ki, tüm Avrupa'yı dolaşarak Başbakanlarla, işçi liderleriyle, sanayicilerle, devrimciler ve entellektüellerle görüşmüş ve onları Grup'un doğuşu fikrine hazırlamıştır." 112

Retinger'in böylesine büyük bir eforla CFR'nin projesine destek vermesi, elbette sahip olduğu bazı önemli bağlantılardan kaynaklanıyordu. Bir Polonya Yahudisi olan Retinger, aynı zamanda 33. dereceye ulaşmış bir masondu ve konuyla ilgili pek çok kaynakta bildirildiği üzere, İsveç'teki Masters of Wisdom locasına bağlıydı. Retinger'in bir başka dikkat çekici özelliği ise çok önemli bir isimle olan yakın ilişkisiydi: Edward Mendell House. House, önceki sayfalardan hatırlarsak, Schiff, Warburg, Lehman, Kahn gibi "Siyonist" finansörlerin Beyaz Saray'daki adamıydı ve CFR'nin kurulmasında da büyük rol oynamıştı. Wilson ve F. D. Roosevelt gibi Amerikan Başkanları'nın da akıl hocasıydı; onları "yayılmacı" politikalara ikna ediyor, Siyonizmi destekleme yönünde onlara telkinlerde bulunuyordu.

Retinger'in yıldızı, localardaki hızlı yükselişi ve House gibi kilit isimlerle kurduğu dostluklar sayesinde kısa sürede parladı. II. Dünya Savaşı'nın bitiminden kısa bir süre sonra, çok önemli bir masonik platformda, Chatham House'da yaptığı bir konuşma ile, Avrupa ülkelerinin "egemenliklerinin bir kısmından taviz vererek" onları daha büyük bir güç haline getirecek olan bir birlik kurmaları gerektiğini öne sürdü. Chatham House'daki bu etkileyici ve "vizyon sahibi" konuşmasının ardından, Avrupa'yı birleştirme düşüncesine destek bulmak üzere Amerikalılar'la görüştü. Retinger'in görüştüğü ve büyük destek aldığı Amerikalılar, tanıdık isimlerdi; CFR üyeleri ve CFR'nin "patronu" olan Sefarad kökenli Rockefeller hanedanı.

Retinger, daha sonra anılarında "Amerika'da finansörler, işadamları ve politikacılar arasında düşüncelerimize büyük destek veren kişilerle karşılaştım" diyecekti. Retinger'e "büyük destek veren" kişiler, kendisinin saydığına göre, şunlardı: Nelson ve David Rockefeller, Yahudi Kuhn Loeb şirketinin ortağı William Wiseman, 1953-1971 yılları arasında CFR'nin direktörlüğünü yapan ve Rockefellerlar'ın sadık adamı olarak bilinen George Franklin, Rockefeller hanedanının sahip olduğu Chase Manhattan Bank'ın 1953-1960 yılları arasında genel müdürlüğünü yapan ve CFR'nin ve mason localarının etkin üyeleri arasında yer alan John McCloy, CIA'nın mason şefi Allen Dulles'ın kardeşi olan CFR üyesi John Foster Dulles.113

Retinger'e, Atlantik'in öteki yakasından Bilderberg'i kurma yolunda destek veren güç CFR'ydi. Yani Yahudi önde gelenlerinin politik kurumu. Bilderberg'e destek verme yolunda, CFR, etkili bir aygıtı olan CIA'yı da kullanmıştı. Bu nedenle, İspanyol Gizli Servisi eski üst düzey yöneticisi olan Gonzales Mata, sonradan toplatılan Les Vrais Maitres du Monde (Dünyanın Gerçek Hakimleri) adlı kitabında, "Avrupa Hareketi CIA yardımıyla yaratılmıştır. Elimizdeki kaynaklara göre bu hareket ABD'den 38 milyon dolarlık bir yardım almıştır" diyor.114 Mata, CIA'nın Avrupa Hareketi'ne yaptığı katkının ardındaki en önemli isminin ise CIA şefi Allen Dulles olduğunu söylüyor. CFR'nin önemli beyinlerinden ve bir üstad mason olan Dulles. Mata, Avrupa Hareketi'nin Bilderberg'i nasıl doğurduğunu ise şöyle açıklıyor:

Ama ABD 50'li yılların başında bu tip bir varlığın Avrupa'da rahatsızlık yarattığınıfarkedip, daha güzel bir yolla Avrupa'ya hükmetmeye karar verir. Bu da gizli örgütlerle olacaktır. 1952'de Avrupa Hareketinin genel sekreteri Retinger, Avrupa'ya dönüşünde bir uluslararası örgüt kurmanın gerekliğini açıklar. Bilderberg böyle doğar.115

Retinger, CFR'den aldığı destekle Avrupa'ya dönerek ekibini kurmaya başlar. İlk bağlantı kurduğu kişiler, eski Belçika Başbakanı Paul van Zeeland ve dev Unilever şirketinin genel müdürü Paul Rykens'tır. Rykens, Avrupa'yı birleştirip Amerika'ya bağlayacak bir örgütle Prens Bernhard'ın da ilgileneceğini söyler. Gerçekten de böyle olur, Hollanda Prensi Bernhard, Retinger'e katılır ve sonradan da Bilderberg'in ilk başkanı olur. Bernhard da kuşkusuz böyle önemli bir misyonu üstlenecek özelliklere sahiptir: Hollanda Prensi, Rockefeller hanedanı ile ortaktır: Prens'in Rockefellerlar'ın petrol tröstü Standard Oil of New Jersey (Exxon) şirketinde 12 milyon dolarlık hissesi vardır. Prens Bernhard'ın Royal Dutch Petroleum isimli bir diğer dev petrol şirketinde de önemli hissesi vardır. Royal Dutch'ın sahibi ise Yahudi Rothschild ve Samuel aileleridir.

Kısacası Prens Bernhard, hem Rockefeller, hem de Rothschild hanedanları ile yakın ilişki içindedir. Bu önemli "meziyet"ler, Bilderberg'e başkan olmak için yeterlidir elbette...

Bernhard'ın da ekibe katılmasıyla birlikte, Bilderberg'i kurmanın zamanı gelmiştir artık. Retinger, Bernhard ve Rykens, her NATO ülkesinden iki temsilci belirlerler. Bu iki temsilci, ülkedeki liberal ve muhafazakar kanatları temsil edebilecek özelliktedir. Böylece 1954 yılının Mayıs ayının son üç gününde, Bilderberg Oteli'nde ilk toplantı yapılır. Katılanlar arasında ilk dikkat çeken isimler şöyledir: Değişmez patron David Rockefeller; Kennedy ve Johnson dönemlerinde ABD Dışişleri Bakanı ve Rockefeller Vakfı başkanı Dean Rusk; Carnegie Endowment'ın başkanı Joseph E. Johnson; İngiliz Savunma Bakanı Denis Healey; Winston Churchill'in mesai arkadaşı Lord Bootby...

1954'deki bu ilk toplantının ardından, Bilderberg zirveleri etkisi ve katılım sayısı gittikçe artarak devam eder. Retinger, 1960 yılındaki ölümüne dek Grup'un daimi sekreteri olur. Prens Bernhard ise adı 1976 yılında patlak veren ünlü Lockheed rüşvet skandalına karışıncaya dek Grup'un başkanlığını yürütür, ancak Lockheed'le birlikte istifa etmek zorunda kalır.

Bilderberg toplantıları, örgütün kuruluşundan sonra her yıl daha da güçlenerek devam etti. Batı'nın ünlü politikacıları, sanayicileri, işadamları, diplomatları örgütün "gizli" toplantılarına katıldılar. Basının önemli isimleri de Bilderberg toplantılarında boy gösterdiler. Bilderbergli gazeteciler arasında, Washington Post ve Newsweek'in sahibi Katherine Graham, Alman Die Zeit'ın yönetmeni Theo Sommer, Fransız Le Point dergisinin yönetmeni Claude Imbert, Danimarka'da yayınlanan Berlingske Tidende'nin yönetmeni Aage Deleuran, Kanada'da çıkan The Daily Telegraph'ın sahibi Conrad Black. Finlandiya'da çıkan Helsingin Sanomat'ın sahibi Aatos Erkko sayılabilir.

"Bilderberg üyelerinin büyük bölümü aynı zamanda masondur. Bir ikinci ortak özellikleri, kurulu düzenin hep üst kademesinde yer alıyor olmalarıdır." (Bientot un Gouvernement Mondial, Pierre Virion, s. 86)

Bilderberg'in İşlevi ve Dünya Devleti'ne Giden Yol

Kitabın ikinci bölümünde incelediğimiz bilgiler, Batı dünyasının, Yahudi önde gelenleri ve Tapınakçı geleneği koruyan masonlar arasında kurulmuş olan İttifak'ın elinde büyük bir değişim yaşadığını gösterdi. Buna göre, İttifak, elbirliği ile dini otoriteyi ortadan kaldırmış ve dini otoritenin gücünün ardında yatan zihniyeti de değiştirmişti. Önce Protestanlık, sonra da Aydınlanma ile gerçekleşen bu büyük dönüşüm, önceden dini otorite tarafından dışlanmış olan İttifak'a iktidar yollarını açtı. İttifak, Batı insanını ilahi değerlerden koparmakla, kendine siyasi fırsatlar yaratmış oluyordu. Çünkü insanların kimliklerinin değişmesi, siyasi sistemlerinin de değişmesi sonucunu doğuruyordu. Yaşanan dönüşüm sonucunda, eskiden kendilerini Hıristiyan olarak tanımlayan ve siyasi otorite olarak da Kilise'yi ve ona bağlanmış olan monarşileri tanıyan toplum, kendini bir ulus olarak tanımlamaya başladı. Ulusun yönetiminde dini otoritenin bir rolü olamazdı. Kurulan ulus-devletler bu nedenle İttifak'ın birer ürünüydü. İttifak, hem ulus-devletlerin, hem de ideolojilerin yardımıyla, Batı dünyasında kurulu olan düzeni yıktı ve kendi düzenini kurdu.

Ancak bunlar, İttifak'ın tüm amaçlarına ulaştığı anlamına gelmiyordu. İttifak, Yahudi geleneğindeki Mesih inancı nedeniyle (ya da Kabalacıların uygulamaya koydukları Mesih Planı gereğince), dünya üzerinde kesin bir kontrol kurmak istiyordu. Kesin bir kontrol, ancak merkezi bir kontrolle elde edilebilirdi. Bu nedenle de İttifak, ulus-devlet modelini de aşarak, bir "Dünya Devleti" modeli arayışına girdi. Bunun için, öncelikle dünyanın ekonomik entegrasyonu gerekliydi. Daha sonra da tüm siyasi otoritelerin tek bir merkezde toplanması gündeme gelecekti. Böylece oluşması hedeflenen Dünya Devleti, ulaşılması umulan dünya egemenliğini de beraberinde getirecekti. Bu, Mesih'in gelişinden az önce gerçekleşmesi beklenen dünya egemenliğiydi; "insan eliyle" ulaşılabilecek olan en büyük egemenlik. Mesih, bir de birtakım doğaüstü güçleri ekleyerek genişletecekti bu egemenliği.

Temeli Bilderberg toplantılarında atılan ve Avrupa Birliği fikrinin öncülüğünü yapan Roman Anlaşması.

Kısacası, ulus-devletlerin kuruluşunun ardından, Mesih Planı'nda sıra, bu ulus-devletleri birleştirip önce bazı devlet grupları, sonra da tek bir Dünya Devleti kurmaya gelmişti. Yahudi önde gelenleri Plan'ın bu aşaması üzerinde yoğunlaşacaklardı. 20. yüzyılın hemen başında İttifak'ın önderliğinde kurulmaya çalışılan uluslararası örgütler bu düşüncenin bir göstergesiydi. CFR gibi son derece önemli bir örgütün başlıca mimarları arasında yer alan Paul Warburg'un ki örgütün diğer mimarları da yine onun gibi "ırk bilinci" yüksek Yahudilerdi ünlü sözü de, Dünya Devleti hedefinin Yahudi önde gelenleri açısından ne denli vazgeçilmez olduğunu ortaya koyuyordu. "Bir dünya hükümeti ister istemez kurulacak" demişti Warburg, "... tek sorun bu sonuca güzellikle mi yoksa zorla mı ulaşılacağıdır."

Bilderberg, İttifak tarafından Dünya Devleti'ne giden yolda verimli bir aygıt olarak kuruldu. Önceki sayfalarda Bilderberg'in masonlukla ve Yahudi finansörlerle son derece yakından ilişkili bir örgüt olduğunu inceledik. Bilderberg'in masonlukla çok paralel bir örgüt olduğu, Grup toplantılarına çağrılanların büyük bölümünün aynı zamanda kendi ülkelerindeki locaların etkin isimleri oldukları, konuyla ilgilenen pek çok yazar tarafından da vurgulanan bir gerçektir. Bu durumda Bilderberg, Yahudi önde gelenleri ve masonlar arasında kurulu olan İttifak'ın yeni bir örgütlenmesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu da konuyla ilgilenen yazarların çoğu tarafından vurgulanır. Bilderberg'in "Yahudi bağlantısını" farkeden İrlanda dergisi New Nation bile, "bir Dünya Devleti kurmak için Bilderberg, B'nai B'rith örgütü ve diğer Yahudi örgütleri işbirliği yapmaktadır" demişti.116

Bilderberg'in içinde Rothschild hanedanının önemli bir rol oynuyor oluşu da, örgütün "Yahudi bağlantısı" ile ilgili bir göstergedir. Amerikan Spotlight dergisi, Bilderberg'in Amerikan kanadının en güçlü isminin kuşkusuz Rockefeller olduğunu vurguladıktan sonra, Grup'un Avrupalı daimi üyeleri arasında en güçlüsünün de Rothschild olduğuna dikkat çekiyor. Rothschildlar'ın Grup içindeki etkisi, 1974'deki toplantının Edmond de Rothschild'ın sahibi bulunduğu Mont d'Arbos Hotel'de düzenlenmesinde bile kendini belli etmektedir.117

Kısacası, Bilderberg İttifak'ın bir aygıtı olarak oluşturuldu. Ve doğal olarak Mesih Planı ve de Plan'ın önemli bir aşaması olan Dünya Devleti hedefi için kullanılacaktı. Bu hedefi gerçekleştirmek için, Bilderberg önce bir Avrupa Birliği oluşturmaya yöneldi. ABD'nin eski Almanya Büyükelçisi George McGhee'nin de vurguladığı gibi bir Ortak Pazar (Avrupa Ekonomik Topluluğu) kurma fikri, ilk kez Bilderberg toplantılarında ortaya atıldı. Daha sonra Avrupa'nın birleşmesi fikrini savunan ve uygulamaya geçirenler de hep Bilderbergliler oldu. Bilderberg'in güçlü isimlerinden Giovanni Agnelli'nin bu konudaki kararlılığı, "Avrupa'nın bütünleşmesi bizim amacımızdır ve siyasilerinbaşarısız kaldıkları noktada biz sanayiciler sonuca ulaşmayı umud ediyoruz" şeklindeki sözlerinden okunmaktadır.

Bilderberg, yalnızca Avrupa'yı değil, dünyayı bütünleştirme çabalarının da başına çekti. Globalleşme dediğimiz sürecin mimarı en başta Bilderberg Grup oldu. Gonzales Mata, örgütün Dünya Devleti'ne giden yoldaki çalışmalarını vurgularken şöyle diyor: "Bilderberglilerin programının başında uluslararası problemler yatıyordu; gümrük sınırlarının kaldırılması, uluslararası polis teşkilatının kurulması, uluslararası parlamentonun kurulması gibi." 118 Bilderberg'in Dünya Devleti yolundaki çalışmaları, son dönemde de Maastricht anlaşması ile kurulan Avrupa Birliği, GATT, EFTA, NAFTA gibi globalleşme ve ulus-devletler arası bütünleşme projeleri ile sürmektedir.

Ancak İttifak globalleşme politikası ile dev bir Dünya Devleti hedefine yürürken, yine de, emperyalizmin doğasına uygun olarak, dünyayı kutuplara ayırmayı tercih etmiştir. Bu ayrımı incelerken de, İttifak'ın en yeni aygıtına, Trilateral Komisyonu'nu bakmakta yarar var.

"Borçlarımızı ödemek için çocuklarımızı açlıktan öldürmemiz mi gerekiyor? Şimdi bu sorunun cevabı pratikte verilmiş durumdadır. Ve cevap 'evet'tir. Geçen üç yılda dünyanın yüzbinlerce çocuğu ülkelerin borçlarını ödeyebilmek için canlarını verdiler ve halen milyonlarcası da yetersiz beslenme sonucunda çelimsiz vücutları ve zayıf zihinleri ile faiz ödemeye devam ediyor."- Tanzanya eski devlet başkanı Julius Nyerere

Üçüncü Dünya'nın Düzen'e Başkaldırışıve Soğuk Savaş Oyununun Sonu

Önceki sayfalarda CFR'nin politikalarını incelerken, "CFR'nin yönettiği Soğuk Savaş oyunu" başlığını kullanmıştık. Soğuk Savaş gerçekte bir oyundu; çünkü ideolojik kutuplaşma görüntüsü altında iki emperyalist gücün dünyayı paylaşımından ibaretti. Bu nedenle CFR hem Sovyetler'e bazı bilinçli taviz ve destekler verdi, hem de anti-komünizm edebiyatından güç alarak Amerikan yayılmacılığını güçlendirdi. İdeoloji, gerçekte ne Sovyetlerin, ne de Amerikalıların inanmadıkları ancak "yayılmak" için ihtiyaç duydukları bir araçtı yalnızca.

Bir başka vurgulanması gereken nokta da, "iki süper güç" edebiyatının gerçekleri yansıtmadığıdır. II. Dünya Savaşı'ndan sonra tek bir süper güç vardı; ABD. Sovyetler Birliği, ABD kendisine bir "karşı düşman" olarak ihtiyaç duyduğu oranda güçlenebildi. Gerçekte her zaman ipler asıl olarak Amerika'nın elindeydi ve Soğuk Savaş oyununun temposunu da o ayarladı. Dilerse Sovyetler Birliği'ni aç bile bırakabilirdi, ancak varlığına ihtiyaç duyduğu düşmanını tahılla beslemekten geri kalmadı.

İşte Soğuk Savaş bu dengeler üzerine kuruluydu. Sistem, Birinci Dünya (kapitalist Batı) ve İkinci Dünya'nın (Sovyetler ve Avrupalı müttefikleri), Üçüncü Dünya'yı sömürgeleştirmesi üzerine kuruluydu. Uzakdoğu, Latin Amerika ve Afrika başta olmak üzere, Üçüncü Dünya Soğuk Savaş'ın gerçek kurbanıydı. Üçüncü Dünya ülkeleri, Amerikan ve Sovyet stratejistlerinin hesaplarına göre paylaşılıyor ve sömürülüyorlardı. Bu, yeni-kolonicilik dönemiydi ve sömürü düzeyi açısından eski kolonicilikten daha da acımasızdı.

Kısacası, Soğuk Savaş sırasındaki Dünya Düzeni, Birinci ve İkinci Dünya'nın, Üçüncü Dünya üzerinde egemenlik kurmasına dayanıyordu. Sistemden rahatsız olabilecek tek güç, Noam Chomsky'nin de sık sık vurguladığı gibi Üçüncü Dünya'ydı. Bu nedenle, Soğuk Savaş senaryosu üzerine kurulu olan Düzen'in sürüp sürmeyeceğini belirleyecek etkenlerin başında, Üçüncü Dünya'nın tavrı geliyordu. Üçüncü Dünya, Düzen'i reddetmeye başladığı anda yeni tedbirler gerekecekti.

Üçüncü Dünya'nın Düzen'e karşı çıkmaya başlaması, eski kolonicilik dönemini bitiren Ulusal Kurtuluş Mücadeleleri ile oldu. Önceki sayfalarda da değindiğimiz gibi bu mücadeleler ile birlikte özellikle Asya ve Afrika'da çok sayıda yeni devlet oluştu. Bu devletler, doğal olarak Batı yayılmacılığına tepki duyuyorlardı. Ayrıca eski sömürgeciliğin bitimiyle başlayan yeni-sömürgeciliğe (neo-kolonyalizm) de karşı çıkıyorlardı (bu yeni-sömürgecilik dalgasında Üçüncü Dünya ülkeleri sözde politik yönden bağımsız oluyorlar, ancak gerçekte özellikle ekonomik yönden Batılı patronlarının sömürüsüne maruz kalmaya devam ediyorlardı). Bu ortam içinde, Düzen'in sahte muhalifi onlara yanaştı: Sovyetler Birliği, önce de vurguladığımız gibi, Üçüncü Dünya'daki Ulusal Kurtuluş Mücadelelerini sözle de olsa destekleyerek onları kendi safına çekmeye çalışıyordu. Ancak bu yanaşma, gerçekte bu yeni devletleri Düzen'e uydurmaktan başka bir anlam taşımıyordu.

Nitekim Üçüncü Dünya'nın yeni ülkeleri de, "emperyalizm"in hem Batı hem de Sovyetler Birliği tarafından uygulandığını farketmekte gecikmediler. Bu Üçüncü Dünya ülkeleri, öncelikle uluslararası ekonominin kendilerinin zararına olduğunu farkettiklerinde tepki gösterdiler; BM çatısı altında UNCTAD-United Nations Conference on Trade and Development (Birleşmiş Milletler Ticaret ve Gelişme Konferansı) adlı bir organizasyon oluşturdular. Bu organizasyon bir süre sonra NIEO-New International Economic Order (Yeni Enternasyonal Ekonomik Düzen) adlı bir ekonomik model önerdi. Bu modelle birlikte gelişmiş ülkelerden bazı istekleri vardı: Gelişmiş ülkelere olan borçlarının ertelenmesini ya da silinmesi (çünkü bunları ödemeleri imkansızdı), gelişmiş ülkelerin kendilerine teknoloji yardımı yapması, gelişmiş ülkelerin kendilerinden yalnızca hammadde değil aynı zamanda sanayi malları da satın alması, gelişmiş ülkelerinin GSMH'lerinin % 0.7'sini her yıl Üçüncü Dünya Ülkelerine hibe etmesi.

Bu istekler aslında makul isteklerdi, eğer gelişmiş ülkeler gerçekten Üçüncü Dünya'nın kalkınmasını istiyor olsalardı. Ama gelişmiş ülkeler, kurulu Düzen'den son derece memnundular ve değil Üçüncü Dünya'nın kalkınmasını istemek, bunu büyük bir tehdit olarak görüyorlardı. Bu nedenle ne Birinci Dünya (kapitalist Batı), ne de İkinci Dünya (Sovyetler Birliği ve Avrupalı müttefikleri), Üçüncü Dünya'nın bu isteklerinin birini bile kabul etmediler. Kabul edenler, yalnızca, ne Amerikan ne de Sovyet kampına dahil olmayan İskandinav ülkeleriydi.

Kapitalist Batı'nın bu isteklere yüz çevirmesi Üçüncü Dünya için pek şaşırtıcı olmadı; Üçüncü Dünya bu ülkeleri zaten "emperyalist" olarak görüyordu. Ama asıl şaşırtıcı olan Sovyetler Birliği'nin Üçüncü Dünya'nın bu isteklerini kabul etmemesiydi. Çünkü sosyalist dünyanın büyük patronu, o ana dek hep bu ülkelere, onları "kurtarmak" istediği gerekçesiyle yanaşmıştı. Onlara, "emperyalist Batı'dan kurtulmak istiyorsanız bizim kucağımıza gelin" mesajını vermişti. Ancak NIEO'yu reddederek, gerçekte kurulu Dünya Düzeni'nden son derece memnun olduğunu, Üçüncü Dünya'nın kalkınmasını istemediğini ve kendisinin de aynı gizli ortağı olan ABD gibi "emperyalist" olduğunu açıkça göstermişti. Bunun üzerine Üçüncü Dünya ülkeleri tarihi bir adım atarak 1976 yılında Manila Deklarasyonu'nu yayınladılar. Deklarasyon, Sovyetler Birliği'nin de kapitalist Batı'dan hiçbir farkı olmadığını, Sovyetler Birliği'nin de "emperyalist" olduğunu, Üçüncü Dünya ülkelerini "hammadde deposu" olarak gördüğünü duyurdu. Bunun üzerine Kremlin Üçüncü Dünya'ya yaptığı göstermelik yardımı biraz artırarak durumu kurtarmaya çalıştı ama artık çok geçti. Düzen'in dev sömürgesi olan Üçüncü Dünya'da tehlike çanları çalmaya başlamıştı.

Manila Deklarasyonu'ndan bir yıl önce de yine ilginç bir şey olmuş, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, çoğunluğu Üçüncü Dünya ülkelerinden oluşan 72 üye ülkenin oyuyla, "Siyonizmin ırkçılık olduğunu" kabul etmişti. Düzen'in patronları açısından, bu da oldukça anlamlı bir işaretti.

Bu arada 1968 hareketleri de ABD-Sovyet gizli ittifakına duyulan tepkiyi dışa vurdu; sokaklara dökülen "bağımsız sol", Sovyetlerin de aynı ABD gibi "emperyalist" olduğunu duyurdu. 1970'li yıllarda da "bağımsız sol" çeşitli ülkelerde iktidara geldi. En önemlilerinden biri, Nikaragua'daki Amerikan yanlısı Somoza diktatörlüğünü yıkarak başa geçen Sandinista hükümetiydi. Sandinistalar "anti-Amerikan"dılar, ancak "Sovyet yanlısı" da değildiler; yalnızca ülkelerinin yeni-sömürgecilik dalgasından kurtulmasını istiyorlardı. Düzen'in her iki kanadıyla barışık olmadıkları için, Düzen'in hışmına uğradılar: Amerika Sandinistalar'ı devirmek için, İsrail'in büyük yardımlarıyla, "kontra" denilen profesyonel katilleri oluşturdu. Bir yandan da Sandinistaları "bağımsız sol" olarak kalmaktan vazgeçirmeye, Nikaragua'yı Sovyetler'e yakınlaşmaya zorluyordu. Tüm bunların yanında bir de 1979'da İran'da yaşananlar vardı ki, Üçüncü Dünya'daki "tehlike çanları"nın sesini iyice yükseltmişti. En büyük Amerikan müttefiklerinden biri olan Şah'ın devrilmesi hem de, aynı anda hem anti-Amerikan, hem anti-Sovyet olan bir güç tarafından devrilmesi büyük bir uyarıydı.

Tüm bunlar, Üçüncü Dünya'da, Düzen'in her iki "süper"ine de boyun eğmeyen yeni güçlerin varlığını ortaya koyuyordu. Ne Amerika'yı, ne de Sovyetler'i patron olarak tanımayan bu yeni akım, kuşkusuz Soğuk Savaş senaryosu altında dünyayı paylaşma temeline dayanan Düzen adına büyük bir tehditti. En önemlisi de, bu yeni Düzen-karşıtı akımın içinde, gittikçe yükselen bir İslami potansiyel bulunuyor olmasıydı. 1979 yılında Şah'ın devrilmesi, hem Amerika'yı hem de Sovyetler'i oldukça tedirgin etmişti. Bu nedenle Amerika, gizli dostu Saddam'ı bu yeni güce saldırtmıştı. Buna karşılık, kendi güney sınırlarını (Tacikistan, Türkmenistan, Özbekistan) bir "İslami domino teorisi" ile kaybetmekten korkmaya başlayan Sovyetler de, bu yeni gücün etki alanını daraltmak için Afganistan'ı işgal etmişti.

Şah'ın devrilmesiyle birlikte, dünyada Wilson-Lenin döneminden bu yana süren ikili sisteme karşı yeni ve güçlü bir alternatif çıkmıştı. 1979'daki olayın İslam'ı iyi ve doğru temsil edip etmediği ayrı bir konuydu ama ne olursa olsun, Düzen'i reddeden yeni bir güç doğmuştu. Üstelik bu güç, köksüz ve geçici bir güç değildi; Düzen'in her iki kanadının da (kapitalist ve sosyalist blok) kabul ettiği değerlerin tümünü baştan sorguluyor ve çoğunu reddediyordu. Düzen'in temel özelliği seküler (din-dışı) olmasıydı: ABD Büyük mührü'nde yazan Novus Ordo Seclorum (Yeni Seküler Düzen) ibaresi bunu ifade ediyordu. Oysa Üçüncü Dünya'da doğan bu yeni güç, Düzen'in her iki kanadının da paylaştığı bu seküler (din-dışı), maddeci, dünya-merkezli temeli reddediyordu. Düzen'in üzerine kurulduğu Aydınlanma, Fransız Devrimi gibi dayanakların tümünü rafa kaldırıyor, yerine tamamen farklı dayanaklar yerleştiriyordu. Kısacası, İslam yükselmeye başlamıştı ve Düzen'in stratejistleri bu yükselişin daha da artarak kendileri açısından çok daha tehlikeli boyutlara varacağını çoktan farketmişlerdi bile. (Bugün bu gerçeğin daha da farkındalar; bu nedenle CFR'li Huntington, dünyanın İslam ve Batı medeniyeti arasında geçecek olan bir "çatışma"ya doğru gittiğini söylüyor.)

İşte bu ortamda Düzen'in stratejistleri yeni bir yapılanma arayışına girdiler. Yapılması gereken, gittikçe daha tehlikeli hale gelmeye başlayan Üçüncü Dünya'ya karşı, Birinci ve İkinci Dünyalar arasında bir ittifak oluşturmaktı. Batı ve Doğu'nun zenginleri arasındaki ideolojik ayrıma artık gerek kalmamıştı. Batı ve Doğu'nun zenginleri, Güney'deki Üçüncü Dünya'ya karşı birleşmeliydi. ABD-Sovyet yakınlaşmasını simgeleyen detant süreci, tam da bu noktada, 1970'li yılların başında CFR'nin parlak beyni Henry Kissinger'ın denetiminde uygulamaya kondu.

Aynı dönemde kurulan Trilateral Komisyonu ise Batı-Doğu yakınlaşmasının başlıca uygulayıcısı oldu.

Trilateral Komisyonu'nun Kuruluşu

Trilateral komisyonu, CFR’nin Bilderberg’den sonraki ikinci büyük ürünü oldu. Bilderberg yalnızca Amerikalı ve Avrupalı üyeleri biraraya getirirken, Trilateral, masonik paktı “üçyüzeyli” hale getirerek Japonları da kabul etmişti. “Örtülü Yahudi” Rockefeller hanedanı, CFR’nin olduğu gibi Trilateral’in de gerçek yöneticisiydi. Örgütün ilk başkanı ve en önemli beyinlerinden biri ise yine ünlü bir isimdi: Polonya Yahudisi Zbigniew Brzezinski. (yanda)

Trilateral Commission (Üçyüzeyli Komisyon) 1973 yılında kuruldu. Komisyon, CFR tarafından, daha doğrusu CFR'nin patronu olan Rockefeller hanedanı tarafından oluşturulmuştu. Rockefeller, CFR'nin daha önce Bilderberg kanalıyla Avrupa'ya uzanmış olan kolunu, bu kez tüm gelişmiş ülkelere yaymak istiyordu. Bu nedenle Komisyon, üç ayrı gelişmiş bölgenin sanayici ve işadamlarının bir araya gelmesiyle oluştu: Kuzey Amerika, Avrupa ve Japonya. Komisyonun başkanlığına ise Rockefeller'ın çok yakın adamlarından birisi getirilmişti. Hanedanın adeta "sağ kolu" olan bu kişi, aynı zamanda Rockefellerlar'ın soydaşıydı da; Zbigniew Brzezinski. Polonya Yahudisi Brzezinski, Komisyon'un başkan koltuğuna oturduktan sonra hızla yükseldi ve Rockefeller'ın desteğiyle, Carter yönetiminde Ulusal Güvenlik Danışmanı gibi kilit bir göreve getirildi.

Brzezinski, aslında gelişmiş ülkeleri bir araya getirecek bir ittifaktan Komisyon kurulmadan daha önce söz etmişti. Yazdığı Between Two Ages (İki Çağ Arasında) adlı kitabında Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve Japonya arasında birlik önermişti. Brzezinski'nin bu kitapta ortaya koyduğu düşünceler dizisi, Komisyonun temel stratejilerinin belirlenmesinde önemi rol oynadı.

Ancak Brzezinski, kuşkusuz "sahibin sesi"ydi ve asıl olarak Rockefeller hanedanının politikalarını temsil ediyordu. Rockefeller ise Yahudi önde gelenlerinin en güçlülerinden biriydi. Bu, doğal olarak, Komisyon'da bir Yahudi etkisi ve masonik boyut çağrıştırıyordu. Nitekim Fransız dergisi Lectures Francises, Komisyonun kuruluşunu şöyle özetliyor:

Bu Komisyon David Rockefeller'ın fikridir. 1972 yılındaki bir Bilderberg toplantısından sonra, Rockefeller komisyona üye olarak uluslararası mason finansörleri, üst düzey politikacıları ve ünlü Yahudileri biraraya getirmeye başladı. Komisyonun kurulmasında kendine en büyük desteği de Brzezinski vermiştir.119

Solcu yazar Memduh Eren de, Komisyon'un masonik boyutunu sol literatüre uygun olarak şöyle vurguluyor:

Yüzyıllar boyu dünyayı kasıp kavuran ve artık geçerliliği pek kalmayan masonikörgütlerin atrofisinden sora dünyadaki egemen güçler, 'yeniden yapılanma' gereksinimini duydular. Emperyalizmin bu alandaki 'yeni' stratejisi; 1973 yılında kurulan Trilateral Commission 'Üç Yanlı Komisyon' tarafından oluşturulmuştur. Bu stratejinin mimarı ise Carter'ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzezinski'dir. Bu komisyon, dünyanın en büyük bankası Chase Manhattan Bank'ın Başkanı David Rockefeller öncülüğünde 'Üç Emperyalist Yan'da (ABD, AET ve Japonya) önde gelen sanayicilerin, maliyecilerin siyaset adamları ve öğretim üyelerinin kurdukları (resmi olmayan), bir çeşit karşı-devrimci ve 'Halk Düşmanları Enternasyonali'dir. Yani canavar büyüyecektir. 1950'li yıllar yeni mandaterizmin düşünceden örgütlenmeye daha akıllıca yaygınlaşmaya başladığı dönemdir. Bu gizli örgütün tepe noktasında ABD (Wall Street), taban noktalarında ise Japonya ve Avrupa'da bulunan mason üçgeni, bir başka deyişle, Tokyo Borsası ve Londra Kenti bulunur.120

Masonik sistemin yeni bir uyarlaması olan Komisyon, ilk olarak Carter hükümetinde büyük güce ulaştı. Hükümette, Carter'ın kendisi de dahil 20 önemli kişi Komisyon'a üye idi. Komisyonun diğer üyeleri önde gelen finansörler, sanayiciler ve akademi uzmanlarıydı. Carter'ı izleyen hükümetlerde de Trilateral'ın etkisi sürdü; Bush ve Clinton birer Trilateral üyesiydiler.

"Demokrasi teriminin iki anlamı vardır. Bunlardan birincisi sözlük anlamıdır, diğeri ise yapılanlara gerekçe uydurmak amacıyla demokrasi terimine giydirilmiş olan bir anlamdır... Bu ikinci anlamda ABD'de demokrasi olması demek, iş dünyasının kontrolü altında bulunan siyasi ve ideolojik bir sistemin var olması demektir." Noam Chomsky

Trilateral Komisyonu ve ABD'deki "Orwellyen Demokrasi'

Trilateral Komisyonu'nun işlevlerinden biri de "demokratik totaliter toplum" yaratma yolundaki çalışmalarıdır. Önceki sayfalarda, CFR'nin kurulduğu yılları incelerken, CFR'nin Amerikan kamuoyununun düşüncesini denetim altına alma yönündeki hedeflerine ve Walter Lippmann ile Albay House gibi CFR beyinlerinin bu konudaki düşüncelerine değinmiştik. Çünkü halkın düşüncesini yönlendirmeden dış politikayı yönlendirmek mümkün değildi. Amerika "demokratik" bir ülke olduğuna göre, bu iş, ilkel totaliter devletlerde olduğu gibi kaba kuvvet kullanarak değil, toplu beyin yıkama yöntemleri ile gerçekleştirilecekti.

Noam Chomsky'nin bu konu hakkındaki görüşlerine ve CFR'nin oluşturduğu Creel Komisyonu ile Walter Lippmann hakkındaki yorumlarına önceki sayfalarda değindik. Chomsky'nin bu konuda verdiği bir başka ilginç bilgi ise halkın düşüncesini yönlendirme ("rıza oluşturma") konusunda yoğunlaşmış kurumların başında Trilateral Komisyonu'nun geldiğidir. Ünlü yazar "David Rockefeller'ın girişimiyle Birleşik Devletler'den, Avrupa'dan ve Japonya'dan bazı liberal seçkinlerin katılımıyla oluşturulan Komisyon"un, Vietnam Savaşı sırasında halktan gelen tepkilerle oluşan "demokrasi krizi"ne çözüm bulmak için özel bir çalışma yaptığını bildirir.121 "Demokrasi krizi" kavramı ise Chomsky tarafından şöyle açıklanmaktadır:

Alman ressam Magnus Zeller, Der Hitlerstaat adlı yandaki ünlü tablosunda, Nazi devletinin totaliter yapısını tasvir etmişti. Oysa Naziler ve benzeri kaba totaliterizm rejimlerinin yanında bir de görülmeyen, hissedilemeyen totaliter düzenler vardır. Toplumu kaba kuvvet yoluyla ezerek değil, beynini yıkayarak kontrol edenler. İşte CFR-Trilateral-masonluk kompleksinin hedeflediği totaliterizm, bu ikinci türe girer.

Vietnam savaşı Amerikan halkının politize olmasına neden olmuştu. İşin aslının farkında olmayanlar bunu demokrasi olarak isimlendirebilirler. Oysa Batı'lı düşünürler hastalığın farkındaydılar ve mevcut rahatsızlığı 'demokrasi krizi' olarak teşhis etmekteydiler. Tedavisini de halk kitlelerinin eski klasik konumlarına çekilmesinde, tekrar pasifize edilmesinde görmekteydiler. Demokrasinin Orwellyen manada yoluna devam edebilmesi, yani sermaye çevresi tarafından belirlenmiş kuralların kritik bile edilmeden kabul gördüğü, her türlü kararı seçkinlerin verip, iş olsun diye halka da onaylatıldığı, devletin politikasının oluşmasında halkın kesinlikle rol almadığı bir düzenin var olmaya devam edebilmesi için bu zaruri idi. Halkı olup bitenlere karşı ilgisiz, yönetime karşı itaatkar kılmak, gençlerin yoğurulduğu eğitim kurumlarında disiplini restore etmek, kitle iletişim araçlarında yer göstermeğe başlayan muhaliflerin sesini kesmek, seçkinlerin tayin ettiği yönetime karşı takınılabilecek tavırları daha kaynağında kurutmak kaçınılmaz olmaktaydı.122

Vietnam savaşıyla kendini gösteren sözkonusu "demokrasi krizi", halkın kendini ilgilendirmemesi gereken bir konuya, devlet yönetimine burnunu sokmak istemesinden doğmuştu. Çözüm halkın yeniden pasifize edilmesi, medya yoluyla "itaatli" hale getirilmesiydi. Trilateral Komisyonu, bu proje üzerine yoğunlaşmıştı. Komisyon, 1975 yılında, "demokrasinin yönetilebilirliği" üzerine bir rapor hazırlatmış ve halktan gelen taleplerin sistemin işlemesine etki etmekten nasıl uzak tutulabileceği konusunda kapsamlı bir araştırma yaptırmıştı. Komisyon adına araştırmayı yapan akademisyenlerin başında ise "Medeniyetler Çatışması" teziyle son yıllarda iyice ünlenen bir isim, Samuel Huntington geliyordu. Böylece Trilateral Komisyonu, Chomsky'nin deyimiyle, ABD'deki "Orwellyen demokrasi"yi korumak için kolları sıvamıştı.

Noam Chomsky, bu "Orwellyen demokrasi" deyimini Amerikan toplumunda kurulu olan gizli totaliterizmi ifade etmek için sık sık kullanır. "Orwellyen" deyimi, George Orwell'in ünlü 1984 adlı romanına göndermedir. Bilindiği gibi Orwell, 1949'da yazdığı bu kurgu-romanda, 1984 yılında tüm dünyada tam totaliter bir düzenin kurulacağını ve insan hayatının her alanının "Parti" adı verilen bir örgüt tarafından denetim altında tutulacağını kehanet etmişti. Chomsky'nin, ABD'yi, Orwell'in kitabındaki totaliter devlete neden benzettiğini anlamak için 1984'de anlatılanları hatırlamakta yarar var.

Romanda anlatılan olaylar 1984 yılında İngiliz Sosyalizmi, kısaca "Insos" denilen düzende geçer. Düzeni yürüten Parti'dir. Parti, halka "Büyük Birader" adı verilen bir sima ile görünür. Büyük Birader'in yüzü hep tele-ekranlardan halkı izler, sevgi, korku ve saygı salar yüreklere. Partinin dışında kalanlara "proleterler", kısaca "proller" denir. Bunlar nüfusun % 85'ini oluşturmaktadırlar. İlginç olan, Parti'nin kitleleri denetim altında tutmak için kullandığı yöntemlerdir: Üç önemli yöntem vardır: Geçmişi denetim altında tutma, yeni dil ve ikili düşünce. Geçmişi denetim altında tutabilmek için geçmişle ilgili tüm belgeler, Parti'nin gereksinimlerine göre yeniden yazılır. Böylece tüm tarih yok edilmiş olur. Bu aynı zamanda Parti'nin, kendi yönetiminin ezeli ve ebedi olduğu şeklindeki iddiasına da dayanak sağlar. Yeni dilin amacı, düşüncenin alanının daraltılması ve yine tarihin unutturulmasıdır. Herkes bu dili konuşmaya mecbur bırakılmıştır. İkili düşünce ise iki çelişkili düşünceyi aynı anda benimsemektir. Bazı devlet dairelerinin adları ikili düşünceye örnek oluştururlar. Barış Bakanlığı savaşı yürütür. Sevgi Bakanlığı soruşturma ve işkence işleri ile uğraşır. Bu yöntemlerle Parti, gerçeklik algısını, dolayısıyla gerçeği istediği gibi saptamaktadır.

Chomsky, ABD'deki sözde demokrasiyi işte bu sisteme benzetmekte, demokrasi görüntüsünün ardında "Orwellyen" bir totaliterizmin hakim olduğunu bildirmektedir. Orwell'in kurguladığı totaliter toplumda kullanılan yöntemler, ABD'de (ve aslında daha pek çok modern devlette) uygulanmaktadır. Geçmişi denetim altında tutma, tarihi değiştirme, gerçekleri gizleme, medya ve "resmi tarih" yoluyla en çok yapılan şeydir. Chomsky, bu konuda yapılan uygulamaların ki buna "tarih mühendisliği" diyor mantığını şöyle özetliyor: "Gerçekler ABD'nin ideolojisine beklenilen hizmeti verebilecek durumda değildir. Yeniden kağıt üstünde inşa edilmelidirler... Tarih, gerçekler bir yana bırakılarak, ABD'nin amaçlarına hizmet edecek tarzda yeniden yazılmalıdır." 123

Chomsky, Orwell'in romanındaki "ikili düşünce" tekniğinin de ülkesi tarafından kullanıldığına değinir. Ünlü yazar, Amerika'nın terörizm aleyhtarı edebiyatına rağmen terörizmin kaynağı olduğunu, uyuşturucuya "savaş açmasına" rağmen boğazına kadar uyuşturucu ticaretinin içinde bulunduğunu anlatır. Dışişleri Bakanlığı'nın yalanlarından ve haksız saldırılarından söz ettikten sonra da George Orwell'in resmi yalanlar üretmekle görevli olan Doğruculuk Bakanlığı'na gönderme yapar.124

ABD sisteminin Orwell totaliterizminden tek farkı, "demokratiklik" boyasına batırılmış olmasıdır. Bu nedenle sistemin totaliter olduğu bilinçli zihinlerden başka hiç kimse tarafından farkedilememektedir. Bu nedenle sistemin adı "Orwellyen demokrasi"dir.

Kısacası, ABD gizli totaliter bir denetim altındadır. Kuşkusuz bu noktada gündeme gelen anlamlı bir soru, bu sistemin kim tarafından denetlendiğidir. Önceki sayfalarda bu sistemin ilk örneklerinin CFR tarafından oluşturulduğunu incelemiştik. Chomsky, CFR'nin bir uzantısı olan Trilateral Komisyonu'nun da bu "Orwellyen demokrasi"nin kontrolünü üstlendiğini bildiriyor. Yani totaliter sistemin denetleyicileri, CFR-Trilateral çizgisidir.

Ancak CFR ve Trilateral de sonuçta birer aygıttırlar. Bu iki örgüt de, önceki sayfalarda incelediğimiz gibi Yahudi önde gelenleri ve masonlar arasındaki İttifak'ın oluşturduğu kurumlardır. Dolayısıyla gizli totaliterizmin, diğer adıyla "Orwellyen demokrasi"nin denetimi, İttifak'ın elindedir.

CFR-Bilderberg-Trilateral Kompleksi ve Masonluk

Bu bölümün başından bu yana, önce CFR'nin sonra da Bilderberg ve Trilateral Komisyonu'nun Yahudi önde gelenlerince kurulan ve finanse edilen örgütler olduğunu, Yahudi önde gelenleri-masonluk İttifakının bu ve benzeri örgütler yoluyla dünya politikasına yön vermeye çalıştıklarını ve bunun önemli ölçüde başardıklarını inceliyoruz. Dolayısıyla bu örgütler, Ortaçağ'da kurulan Tapınak Şövalyeleri, ya da Gül-Haçlar gibi örgütlerin modern bir türevlerinden başka bir şey olamazlar.

Nitekim öyledirler de. İngiliz tarihçi Michael Howard, The Occult Conspiracy: The Secret History of Templars, Masons and Occult Societies (Okült Komplosu: Tapınakçılar, Masonlar ve Okült Derneklerin Gizli Tarihi) adlı kitabında, bu konuya değinir. Howard'ın kitabın "Okültizm ve Modern Siyaset" başlıklı bölümünde yazdığına göre, pek çok okültizm (gizli bilim) uzmanı, Tapınakçılar ve masonlar gibi örgütlerin 20. yüzyıldaki siyasi kanadının CFR, Bildergbeg ve Trilateral gibi örgütler olduğu görüşündedir.

Bunun farklı göstergeleri vardır. Bunların biri, CFR-Bilderberg-Trilateral kompleksinin ideolojik esnekliğidir. Howard'ın vurguladığı ve bizim de önceki sayfalarda incelediğimiz gibi, bu örgütler duruma göre kimi zaman siyasi yelpazenin sağ kimi zaman da sol kanadında gibi gözükebilmektedirler. Aynı şekilde bu örgütlerin üyeleri arasında hem sağcılar, hem de solcular bulunabilmektedir. Önceki sayfalarda incelediğimiz gibi CFR, hem anti-Komünist hem de Sovyet işbirlikçisi olabilmektedir. Bu durum, CFR-Bilderberg-Trilateral kompleksinin gerçekte ne kapitalist ne de sosyalist olduğunu, Howard'ın ifadesiyle "politiko-spritüel bir amaca ulaşmak için bu materyalistik sistemleri kullanarak kitleleri kontrol etme" hedefini taşıdığını gösterir.125 Bu özellik, Tapınakçı-Gül-Haç-mason geleneğinin de temel özelliğidir. 2. bölümde buna değinmiş ve masonluğun tüm seküler ideolojilerin doğuşunda lider rolü oynadığını belirtmiştik. Bunun amacını ise Gül-Haç kaynaklarında yapılan bir yorum açıklıyordu:

Hükümetler karşı koyacaklarından, yeryüzündeki yazgıları açıkça yönetemeyeceği için, bu gizemsel birlik ancak gizli dernekler aracılığıyla etkinlik gösterebilir. Gereksinim doğdukça, yavaş yavaş oluşturulan bu gizli dernekler, birbirinden de- ğişik, görünürde birbirine karşıt gruplara ayrılmışlardır. Bunlar zaman zaman, din, politika, ekonomi, yazın alanlarında yönetimle ilgili çok zıt düşünceler savunurlar ama tümü de, bilinmeyen ortak bir merkeze bağlı olup onun tarafından yönlendirilir; bu merkez, yeryüzündeki bütün egemenlikleri görünmez bir biçimde yönetmeye çalışan bir itici gücü saklar içinde.126

İşte CFR-Bilderberg-Trilateral kompleksi, "yeryüzündeki bütün egemenlikleri görünmez bir biçimde yönetmeye çalışan" bu "merkez"in bir ürünüdür. Bu kompleksin gerçekte şekil değiştirmiş bir loca olduğunu gösteren ilginç bilgiler var. Örneğin, Amerikan Büyük Mührü'nün Başkan Roosevelt döneminden itibaren dolar banknotlarının üzerine basılması, CFR'nin etkisi ile olmuştur.127 Bu önemlidir, çünkü önceden incelediğimiz gibi Amerikan Büyük Mührü, en başta "üçgen içinde göz" gibi semboller ve Novus Ordo Seclorum gibi ibareler olmak üzere, açık masonik mesajlar taşımaktadır.

Benzer masonik bağlar Bilderberg için de sözkonusudur. Robert Eringer, The Global Manipulators (Küresel Yönlendiriciler) adlı kitabında, Bilderberg'in uluslararası masonluğun bir aygıtı olduğunu anlatır. Eringer'in belirttiği bizim de önceki sayfalarda vurguladığımız gibi örgütün kurucusu olan Joseph Retinger yüksek dereceli bir masondur ve Bilderberg'i kurma işine localardan aldığı direktifle girişmiştir. Bilderberg'in yönetim kurulu sayısı 39 kişi gibi ilginç bir sayıdır. Çoğu okült uzmanı bu sayının 13'ün üç katı oluşuna dikkat çeker; 13, okült gelenek içersindeki en önemli sayıdır.128

Michael Howard'a göre, Bilderberg ve Trilateral, "masonluğun politik formu"ndan başka bir şey değildir.129 Yazar, bu örgütlerin, 14. yüzyıl Tapınakçıları'nın da hedefi olan "Birleşmiş bir Avrupa" ve son aşamada da "Birleşmiş bir Dünya" hedefi için çalıştıklarını söyler. Bir diğer hedef ise "dünya dinlerinin birleştirilmesi"dir. Tüm bunlarla neyin amaçlandığını keşfetmek içinse kahin olmak gerekmemektedir. Amaç, Yahudi önde gelenleri ile masonluk arasındaki İttifak'ın dünya egemenliğidir.

Ancak bu dünya egemenliğinin belirli aşamaları vardır. Öncelikle muhaliflerin ezilmesi ve hatta belki yok edilmesi gerekmektedir. Son bir-kaç onyılda oluşan dünyada oluşan Kuzey-Güney kutuplaşması, bu yolda önemli bir aşamadır.

"Yakın bir gelecekte savaş ve barış sorunları... Doğu ve Batı arasındaki askeri güvenlik sorunlarından çok, Kuzey ve Güney arasındaki ekonomik ve sosyal sorunlardan kaynaklanacaktır" - Zbigniew Brzezinski, Trilateral Komisyonu kurucusu

Trilateralizm ve Kuzey-Güney Kutuplaşması

Trilateral ile ilgili olarak şimdiye dek değindiklerimiz, Komisyon'un gücü, masonik bağlantıları ve bazı işlevleri ile ilgili bilgiler. Ancak Komisyon'un en büyük fonksiyonu, konuya girerken vurguladığımız gibi asıl olarak dünyadaki Doğu-Batı kutuplaşmasını, Kuzey-Güney eksenine çevirmek için uğraşmasıydı. Trilateral Komisyonu, üyelerinin de açıkça ifade ettiği gibi, gelişmiş Kuzey ülkeleri arasında kurulması hedeflenen bir ittifakın çekirdeğiydi. Japonya'nın Komisyon'a dahil edilmesi bunun bir işaretiydi. Ancak Komisyon'un kuruluşunun ardından üyelerinin söylediği bazı sözler, daha da anlamlı mesajlar vermeye başladı. Çünkü bu sözler, Komisyon'un kurmak istediği ittifakın içine, İkinci Dünya'yı (yani Sovyetler Birliği ve Avrupalı müttefiklerini) de katmak istediğini gösteriyordu.

En ilginç açıklamalardan birini Komisyon'un başkanı olan Brzezinski yaptı. Brzezinski yıllardır Amerikalı stratejistlerin koruduğu anti-Marksist söylemi tamamen bir yana bırakarak Marksizmi öven ifadeler kullanmaya başladı. Bir tanesinde, "Marksizm aklın iman üzerinde bir zaferi, insanın evrenselci vizyonunun olgunlaşmasında hayati ve yaratıcı bir aşamadır" diyordu. Komisyon'un Amerika'daki sözcülerinden C. Smith, Brzezinski'nin sözlerine şunu da ekliyordu: "Her durumda Trilateral hiçbir şekilde anti-komünist olmamalıdır." 130

Acaba neden Trilateral "hiçbir şekilde anti-komünist olmamalı"ydı? Brzezinski neden Marksizm'i övüyor, daha da önemlisi, "aklın iman üzerine bir zaferi" (!) olduğunu ilan ediyordu? Yoksa artık Soğuk Savaş senaryosunun sona ermesi ve kapitalist ve sosyalist blokların kucaklaşması mı isteniyordu?

Düşman artık, Brzezinski'nin ifadesiyle, "iman" mı olmuştu?

Brzezinski'nin, Carter'ın Ulusal Güvenlik Danışmanı olduğu dönemde yaptığı bir başka yorum, Trilateral Komisyonu'nun ve Komisyon tarafından temsil edilen Düzen'in geleceğe nasıl baktığını çok iyi göstermişti. Şöyle demişti Brzezinski: "Olasıdır ki, yakın bir gelecekte savaş ve barış sorunları, II. Dünya savaşından beri uluslararası ilişkilere egemen olmuş Doğu ve Batı arasındaki askeri güvenlik sorunlarından çok Kuzey ve Güney arasındaki ekonomik ve sosyal sorunlardan kaynaklanacaktır." 131

Tüm bunlar, Trilateral Komisyonu ile yeni bir örgütlenme kurmuş olan geleneksel mason-Yahudi önde gelenleri İttifakı'nın, Soğuk Savaş senaryosundan vazgeçtiğini ve bir "Kuzey bütünleşmesi" istediğini gösteriyordu. Bu bütünleşmenin içinde İkinci Dünya, yani Sovyetler Birliği ve onun Doğu Avrupa'daki müttefikleri de yer alacaktı. Bu nedenle Trilateral kesinlikle "anti-komünist olmamalı"ydı; çünkü ancak bu şekilde komünizmle özdeşleşmiş olan İkinci Dünya'yla kucaklaşabilirdi. Hedeflenen bu sözkonusu "Kuzey bütünleşmesi" sayesinde, Düzen'e karşı gittikçe daha büyük bir tehlike oluşturmaya başlayan Güney'e karşı bir cephe oluşturulacaktı. "Güney" başlığı altında toplanan Düzen-karşıtı hareketlerin başında, kuşkusuz İslam geliyordu.

Trilateral'in belirlediği bu strateji, hemen uygulamaya kondu. Amerikalılar, Sovyetler'i Kuzey bütünleşmesine ikna edebilmek için fırsat kollamaya başladılar. Andropov ve Chernenko gibi iki pasif ve muhafazakar liderin kısa iktidarlarından sonra, 1985 yılında Gorbaçov Sovyet lideri olduğunda, beklenen fırsat yakalanmıştı. Sovyet ekonomisinin hantal, bürokratik ve verimsiz sistem nedeniyle iflasın eşiğinde olduğunu gören Gorbaçov, Batı'ya yakınlaşma çabası içine girdi. Sovyet liderinin Batı'ya yakınlaşma arayışına ilk cevap verenler ise Yahudi finans çevreleri ve de Trilateral Komisyonu'nun beyinleriydi:

Ocak 1989'da aniden B'nai B'rith Moskova'da bir loca açtı. B'nai B'rith, Gorbaçov ve arkadaşlarıyla samimi bir ilişkiye girerek de ikinci büyük başarısını kazandı. Acaba aynı anda Trilateral'in de devreye girmesi bir tesadüf müydü? 20 Ocak 1989 sayılı Humanité dergisi, Moskova'da Trilateral Komisyonu'yla, Sovyet liderlerinin karşılaşmasını yazar. Bu görüşmeye katılanlar Trilateral'den Rockefeller, Berthoin, Okowara, Giscard d'Estaing, Kissinger, Hyloand, Nakasone; Sovyetler Birliği'nden Gorbaçov, Yakovlev, Medvedev, Faline, Akhromeiev, Dobrynine, Tchernalev, Arbatov, Primakov.132

Buna göre, Gorbaçov, uluslararası Yahudi örgütü B'nai B'rith'le olan ilişkilerinden aldığı referansla Trilateral Komisyonu'nun desteğini almıştı. Sovyet-Amerikan çatışmasının sona erişinde, Trilateral Komisyonu'nun Rockefeller ve Brzezinski gibi önemli isimlerinin rolü de dikkat çekiciydi:

Dünyayı izleyenler Sovyet Diktatörü Mihail Gorbaçov'un Perestroyka ve Glasnost gibi barış yanlısı hareketlerine ya da Doğu Avrupa'da olan gelişmelere şaşmamışlardır. Bütün bunlar başta Lawrence ve David Rockefeller ile bunların Trilateral Komisyonu'ndaki bağlantıları sayesinde gerçekleşmiştir... Trilateral'in amacı Sovyetler Birliği'ni ve komünist Doğu Bloku ülkelerini 'dünya ekonomisinin ortakları' yapmaktır.. Bu amaçla Rockefeller 1989 Ocak'ta Moskova'ya bir Trilateral delegasyonuyla beraber gitti ve Gorbaçov'la uzun bir toplantı yaptı. Burada Sovyet hükümetine 'dünya ekonomisine ortak' olmak için ısrar etti ve Dünya Bankası ile IMF'ye üyelik önerdi. Şubat'ta Rockefeller, CFR'den bir delegasyonla Varşova'ya gitti ve aynı teklifleri Polonya'ya yaptı. 17 Nisan 1980 tarihli Christian Science Monitor dergisinde Jeremiah Novak: 'Sovyetler Birliği'yle sürekli gelişen ilişkiler sayesinde Trilateral, ilerki bir tarihte Sovyetler'le birleşmeyi umut ediyor' diyordu. Aynı günlerde Brzezinski ise, 'kalkınmış ülkelerden oluşan ve Atlantik devletlerini, Avrupa'nın komünist ülkelerini ve Japonya'yı kapsayacak yeni oluşumlar yaratılmalıdır' önerisini getirdi.133

Trilateral'in Sovyet bağlantıları kısa sürede sonuç verdi ve hepimizin bildiği gibi onyıllardır süren Soğuk Savaş bir kaç yıl içinde son buldu. Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla birlikte, Rusya ve Doğu Avrupalı eski komünist ülkeler, birer birer Batıyla bütünleşmeye başladılar. Sözkonusu bütünleşme, Trilateral'in yaratmayı hedeflediği "Kuzey bütünleşmesi"ni çok kısa süre içinde gerçeğe dönüştürdü.

Noam Chomsky, ABD'nin Üçüncü Dünya'yı gerçekte her zaman "asıl tehdit" olarak kabul ettiğini, Soğuk Savaş'ın bitiminin bunu yalnızca görünür kıldığını şöyle anlatıyor:

Üçüncü Dünya'nın nükleer kapasitesine son yıllarda, tam da artık Sovyet tehdidinin ve ona bağlı olarak dış müdahale yapma gerekçesinin kalmamış olduğubir anda dikkat çekilmesi ilginçtir. Sovyetler Birliği'nin yıkılmasının ardından silahlanma ihtiyacımızın daha da arttığı söylenmiştir. Kongre'de 20 Mart 1990 günü Bush yönetiminin milli güvenlik stratejisi ile ilgili olarak sunulan rapor, Üçüncü Dünya'nın potansiyel çatışma alanı ve ABD çıkarları için en büyük tehlike olduğunu ilan etmiştir... Kısacası, görülmektedir ki Ruslar gitmişlerdir, yanlarında Amerikan halkını korkutmak ve harekete geçirmek için kullanılan bir numaralı gerekçeyi de götürerek. Ama yine de Üçüncü Dünya'yı hedefleyen dev askeri güçlere ihtiyacımız vardır. Ve soğuk savaşın son olaylarının ortaya çıkardığı gerçek şudur: Gerçek düşman zaten her zaman Üçüncü Dünya olmuştur.134

Kuzey, gerçekte her zaman asıl düşman olan Üçüncü Dünya'ya karşı birleşmiştir. Özellikle de İslam'a karşı...

Doğu-Batı Bütünleşmesinin Aktörleri ve Locaların Önlenemeyen Yükselişi

Kuzey bütünleşmesinin "anti-İslam" boyutuna gelmeden önce, bütünleşmenin Doğu Avrupalı mimarlarına bir göz atmakta yarar var. Sosyalist Doğu'nun Kapitalist Batı ile bütünleşmesi baş döndürücü bir hızda gerçekleşmişti. Eski komünist liderler "domino teorisi"ne uygun olarak birer birer devrilirken, Doğu Bloku ülkelerinin başına yeni liderler geçti. Bu liderlerin ortak hedefi, Doğu-Batı bütünleşmesini gerçekleştirmek, ülkelerini Kapitalist Batı'ya entegre etmekti. Bir başka deyişle, bu yeni liderler, Trilateral Komisyonu'nun "Kuzey bütünleşmesi" yönündeki stratejisini hayata geçirmek için ortaya çıkmışlardı adeta.

Trilateral Komisyonu ise az önce de değindiğimiz gibi, masonik bir örgüttü ve asıl olarak Yahudi önde gelenlerinin çıkarlarını koruyor, onların politikalarını uyguluyordu. Bu durumda, Trilateral'in Doğu-Batı bütünleşmesi politikasını uygulamak için ortaya çıkan liderler de, doğal olarak, Komisyon'un bu judeo-masonik boyutuna uygun liderler olmalıydılar. Öyleydiler de. Zaman gazetesi, Doğu Bloku'nun yeni liderlerinin bu "seçilmiş"liğine dikkat çekiyordu:

Gorbaçov'un başlattığı reformlardan sonra değişime uğrayan Doğu Avrupa ülkelerinde yeni rejimlerin patronlarından birçoğu Yahudi asıllı. Romanya Başbakanı Petre Roman ülke içinde üst kademelerde görev yapan bir çok Yahudiden sadece biri. Ayrıca Çekoslovakya ve Macaristan'daki üst düzey yöneticiler arasında da çok sayıda Yahudi bulunuyor.135

Zaman'ın tespiti doğruydu. Aynı konuya Türkiyeli Yahudilerin yayınladığı Şalom gazetesi de dikkat çekiyor ve şöyle diyordu:

Yahudi kökenli bir başbakan: Yeni Başbakan Petre Roman, spor kazağıyla, güler-yüzlü tavırlarıyla Çavuşesku'nun kanlı damgasını taşıyan Romanya'dan çokfarklı bir Romanya imajı yansıtan bir kişi... Petre Roman Romanya Başbakanı, Doğu Almanya'da George Gisy Komünist Parti'nin seçtiği Başbakan. Aşağı yu-karı Roman'la yaşıt olan Gisy partinin en yüksek mercilerine gelmiş bir komünist Yahudinin oğludur. Bu iki insan, Yahudilerin çok azınlıkta olduğu iki ülkenin başındadır. Roman, Transilvanya'da Oradealı Haham olan Ernest Nevlanter'in torunudur... Doğu Bloku devrimlerinde Yahudilerin şurda burda önemli mevkilere atanıp sivrilmeleri birer simge olarak görülemez mi? 136

Petre Roman, kendisini "cilalayıp" ön plana çıkaran güçler için bir başka olumlu özellik daha taşıyordu: Romanya'nın yeni lideri, aynı zamanda masondu.137

Roman'ın benzeri bir diğer lider de Çekoslovakya'dan yükseldi: "Çek Kahramanı" olarak tanıtılan Vaclav Havel. Son dönemlerde mantar gibi çoğalan "liberal solcu"lardan biri olan Havel, "sülaleden" masondu.138 Havel'in bir başka özelliği ise aynı Roman gibi "ırk" uygunluğu da taşımasıydı. Havel, Yahudi asıllıydı ve bu yüzden de Politika adlı Çek dergisinin yayınladığı "Ülkedeki Yahudiler ve Yarı-Yahudiler" adlı listeye dahil olmuştu.139 Çek Kahramanı, 1991 yılı içinde, B'nai B'rith International'dan altın madalya bile almıştı. Bu madalya, "dünya Yahudilerine hizmet edenlere" veriliyordu.140

Bu denli ilginç özelliklere sahip olan Havel'in önemli icraatlarından biri, ülkesinin İsrail'le 1967'deki Altı Gün Savaşı'ndan bu yana kesik olan diplomatik ilişkilerini yeniden kurmak oldu. Üstelik Havel sayesinde iki ülke arasında çok "dostane" ilişkiler de kurulmaya başlandı. 1990 yılının Ocak ayında Çekoslovakya'ya giden İsrail Dışişleri Bakanı Moşe Arens, Havel ile çok sıcak bir görüşme yapmış ve Havel, "Yahudilerin ve Çeklerin tarih boyunca daima dost olduklarını" söylemişti. Çek kahramanı, daha sonra İsrail'e bir ziyaret yapmayı da ihmal etmedi, hatta Kudüs'teki Ağlama Duvarı'nda başındaki "kipa"sıyla boy gösterdi.

Daha sonra kısa bir süre gündemden düşen Havel, Çekoslovakya'nın bölünüp Çek ve Slovak Cumhuriyetleri'nin oluşmasıyla yeniden arz-ı endam etti ve yeni Çek Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanı oldu. Havel'in seçimi, ilginç yorumları da beraberinde getirdi. Londra merkezli Yahudi gazetesi Jewish Chronicle, bu yorumları şöyle aktarıyordu:

Çek Yahudileri Vaclav Havel'in yeni başkan olarak seçilmesini oldukça olumlu karşıladılar. Çek Başhahamı Karol Sidon yeni başkana 'hoşgeldin' mesajı vererek, 'çok güzel bir başlangıç olacak' dedi. Çek Cumhuriyetindeki Yahudi Komitesinin Başkanı olan Jiri Danicek, ülke için Havel seçiminin olabilecek en iyi seçim olduğunu, Yahudi cemaati için de son derece olumlu olduğunu söyledi. Danicek, Başhaham Sidok gibi, Charter 77 hareketini imzalayanlardandır. İkisinin ortak düşüncesi de Havel'in Yahudilerin ihtiyaçlarını anladığı şeklinde. Bu arada Miroslav Slodek'in Cumhuriyetçi Partisi'nin sağ kanattan 11 üyesi ise, Havel'in seçilmesini Meclis tartışmalarında engellemeye çalıştılar. Havel'i yabancı çıkarların temsilcisi, dış güçlerin aleti olmakla suçladılar. Ayrıca yaptıklarının karşılığında rüşvet olarak şekel (İsrail para birimi) aldığını da iddia ettiler.141

Havel'in yolundan giden bir başka Doğu Avrupa lideri ise Macaristan li- deri Arpad Göncz idi. Kudüs'te boy gösterip Yitzhak Şamir ile "yakın dostluk" kuran Göncz, İsrail'le o kadar yakın ilişkiler geliştirdi ki, muhalefetteki Macaristan Demokratik Forumu'nun Başkan Yardımcısı Istvan Csurka, Arpad Göncz'ün "İsrail ajanı" olduğunu öne sürdü.142

Sosyalist Doğu'nun Kapitalist Batı'yla kucaklaşması sırasında yaşanan bir başka önemli gelişme ise mason localarının Doğu Bloku'nda yaptığı büyük atak oldu. Sosyalist rejiminde "resmi" olarak kapatılmış olan localar143 , Doğu-Batı bütünleşmesi ile birlikte büyük bir patlama yaptılar. Bu olay, Türk basınına da yansımıştı:

Komünizmin, tarihin karanlık sayfalarına gömülüp gömülmediği tartışılırken, bir başka ideoloji yeniden dirilişe geçti. Üstelikde komünizmin başkentlerinde... Eski komünistler artık mason olmaya başladılar. Moskova'dan Prag'a bütün eski sosyalist ülkelerde şimdi yeni bir akım yayılıyor. Aslında pek de yeni sayılmaz. Bu ülkelerde yaklaşık 2 yıldan beri masonluk locası tekrar diriliyor. Bugün masonluk yeniden diriliyor. Fransız aktüalite dergisi L'Express'te yer alan bir habere göre, yaklaşık iki yıldan beri Doğu Avrupa'da mason locaları oluşturuluyor. Hem de bir zamanların komünist ülkelerinin başkentlerinde Moskova, Prag, Budapeşte, Varşova, Bükreş, Belgrad. Masonluk ruhu Orta Avrupa'da giderek canlanırken, locaların en büyük hayali: 'Büyük Avrupa'.144

Kısacası, Doğu-Batı'nın bütünleşerek oluşturduğu Kuzey ittifakı, Yahudi önde gelenlerinin oluşturduğu masonik örgütte, yani Trilateral Komisyonu'nda doğmuş ve kimi Yahudi asıllı, kimi mason Doğu Avrupalı liderlerce desteklenmişti. Masonluğun Doğu-Batı bütünleşmesinde oynadığı rol, locaların bütünleşmenin ardından yaptığı patlama ile de görünür hale gelmişti.

Peki Sosyalist Doğu'nun Kapitalist Batı ile bütünleşmesinden doğan bu Kuzey ittifakı kime karşı yapılmıştı? Hatırlarsak, Brzezinski bu sorunun cevabını "Güney" olarak vermişti. Kısa sürede anlaşıldı ki, "Güney"den kastedilen, asıl olarak İslam'dı...

Kuzey İttifakının Asıl Hedefi; İslam

İslam "İslami radikalizm en şiddetli biçimde Rus çıkarlarına da aykırıdır. Dolayısıyla Washington Moskova ile işbirliği yapmalıdır."- Henry Kissinger

Önceden de belirttiğimiz gibi Soğuk Savaş oyununun sona erdirilerek yerine Birinci ve İkinci Dünyalar arasında bir Kuzey ittifakı kurulması, Üçüncü Dünya'nın gittikçe yükselen tepkisinden kaynaklanmıştı. Üçüncü Dünya, asırlardır Dünya Düzeni tarafından sömürülmüş, kullanılmış, baskı altına alınmıştı. Yani Allah'ın Kuran'da bildirdiği gibi "mustaz'af"tı. (mustaz'af: za'fa uğratılmış, güçten düşürülmüş, ruhsal, maddi ve zihni yönlerden güçsüzleştirilmiş, gerçekte kendisi zayıf olmadığı halde dondurulmuş, önüne engel çekilmiş-Ali Bulaç). Buna karşılık, Üçüncü Dünya'yı, Kristof Kolomb'un "Kabalist" yolculuğundan bu yana sürekli sömüren Kuzey ise "müstekbir"di.145

Bu durumda, tarih boyunca olduğu gibi Hak Din, mustaz'afları kurtarma misyonunu yüklendi. İslam, kuşkusuz yalnızca mustaz'aflara değil, tüm insanlara sesleniyordu ama mustaz'afları kurtarmayı kesin olarak istediğinden dolayı, "müstekbir"leri oldukça rahatsız etti.

Kısacası, Üçüncü Dünya'ya karşı oluşan Kuzey ittifakının bir numaralı rahatsızlığı, gittikçe yükselen İslam'dı. Yoksa Dünya Düzeni, yalnızca Üçüncü Dünya'nın varlığından rahatsız olmazdı; çünkü Üçüncü Dünya hep varolmuştu, hep sömürülmüştü ancak o zamana kadar hiç böylesine büyük bir sorun olmamıştı. Çünkü Üçüncü Dünya, o ana dek hep Dünya Düzeni'nin kendisine empoze ettiği sözde çözümlere yönelmişti. Kendisini sömüren ve baskı altına alanlara karşı, yine onların kendisine ihraç ettiği sosyalizm ya da ulusçuluk gibi ideolojilere sarılmıştı. Ancak şimdi Üçüncü Dünya'da gittikçe yükselen şey, İslam'dı. Hz. Musa ve Hz. İsa'nın mustaz'afları kurtaran mesajının temsilcisi olan İslam...

Düzen'e karşı ciddi bir tehlike yükselmeye başlamıştı. Kuşkusuz bu bir kaç yıl içinde Düzen'i yıkacak kadar da hızlı yükselen bir gelişme değildi, ancak tarihin akışını çok uzun vadeli planlarla (en başta Mesih Planı gibi) değiştirme hedefinde olan Düzen için, yine de orta ve uzun vadede yeterince tehlikeliydi.

Kuzey ittifakının bu anti-İslam karakteri, en açık olarak kendini Bosna-Hersek'te gösterdi. Bosna, çok "sakıncalı" bir bölgedeki bir İslam topluluğunu barındırıyordu. En tehlikelisi de, Bosna'nın lideriydi. İzzetbegoviç, bir "İslamcı"ydı; Düzen'in tahammül edemeyeceği bir şeydi bu. Böyle bir liderin önderliğindeki Bosna, Kuzey ittifakının ortasında, Avrupa'nın göbeğinde yeterince sakıncalıydı. Bu nedenle CFR-Bilderberg-Trilateral kompleksi, Tito'nun ölümünün ardından hızla yükselişe geçen aşırı Sırp milliyetçiliği ile bağlantı kurdu. Sırplara destek sağlayan ve "Yugoslavya'yı parçalayan" isim Henry Kissinger'dı; yani CFR, Bilderberg ve Trilateral örgütlenmelerinin üçünün de en kıdemli isimlerinden ve Yahudi lobisinin ağır toplarından biri. Kissinger'ın, Eagleburger ve Scowcroft gibi "adam"larıya birlikte, Washington'da kurduğu Sırp yanlısı lobi "Belgrad Mafyası" olarak ünlenmişti. Bu arada İsrail de çoktan devreye girmiş ve Çetnikler'i (Sırp gerillaları) eğitip-silahlandırmaya başlamıştı, dünyanın daha pek çok faşist-aşırı sağcı gerilla ya da kontrgerilla örgütünü eğittiği gibi. Sırp vahşetinin başlamasının ardından devreye sokulan ve Sırplara zaman kazandırmaktan başka bir iş yapmayan "arabulucular"da yine anlamlı isimlerdi: Grup toplantılarına başkanlık edecek kadar etkin bir Bilderberg ve Trilateral üyesi Lord Carrington, CFR ve Bilderberg üyesi Cyrus Vance, Trilateral üyesi Lord Owen. Bu arada İsrail ve Yahudi lobisinin "dezinformasyon" nitelikli sahte Bosna yanlısı açıklamaları birbiri ardına gelirken, Mossad ajanı Yosef Bodansky ise, "Sırpların Bosnalı Müslümanlara bir şey yapmadıkları, Bosnalıları öldürenlerin 'İzzetbegoviç'in köktenci gerillaları' olduğu" şeklindeki yalanları yayıyordu. Sonuçta, Düzen'in Sırp faşizmiyle yaptığı gizli ittifak sayesinde üçyüzbine yakın Müslüman öldürüldü, çok daha fazlası yaralı ve sakat kaldı, milyonlarcası göç etmek zorunda bırakıldı. Bosna'da yaşananların perde arkasını, 12. bölümde daha ayrıntılı olarak inceleyeceğiz.

Kuzey bütünleşmesinin en önemli unsurlarından biri de kuşkusuz Rusya'ydı. Boris Yeltsin gibi bir Amerikan kuklasının gittikçe diktatörlüğe dönüşen iktidarı, yine Amerika (yani CFR-Trilateral) tarafından desteklendi. Moskova'daki bir locaya üye bir mason olan146 ve Rusya'nın en büyük zenginlerinden Yahudi işadamı Borovoi tarafından finanse edilen147 Yeltsin, anti-İslam Kuzey ittifakının önemli dayanaklarından biri oldu. Kissinger'ın ABD'nin Rusya politikasıyla ilgili yaptığı bir yorum ise bu anti-İslam boyutunu çok iyi gösteriyordu:

Orta Asya konusunda ABD ile Rusya Federasyonu'nun çıkarlarının uyuştuğunu ileri süren Kissinger, Orta Asya'da İslami radikalizmin yayılması halinde bunun Ortadoğu'yu da etkileyeceğini söyledi. Kissinger, İslami radikalizmin 'en şiddetli biçimde' Rus çıkarlarına da aykırı olduğunu, dolayısıyla Washington'ın Moskova ile işbirliği yapabileceğini söyledi.148

Kısacası Kissinger, Trilateral'in Kuzey bütünleşmesi politikasına uygun olarak, Rusya'yı bölgede ABD'nin müttefiki olarak görmekte, "ortak düşman" olarak da İslam'ı belirlemekteydi. Kissinger'ın sözünü ettiği bu ittifakın gerçekten oluşturulduğunu, Rusya tarafından gelen açıklamalar da doğruladı. Yeltsin'in danışmanı Andranik Migranyan, "Rusya ve Yakın Sınır Ötesi" başlıklı bir makalesinde, Rusya'nın kendisine biçilen "anti-İslam" misyonunu yerine getirmeye hazır olduğunu duyurmaktaydı:

... Milli ve dini bağnazlık çizgisinde bulunan ve otoriter devlet yönetimleri benimseyen Türkiye ve İran, Kafkasya'daki Hıristiyan halklar şöyle dursun, Müslüman halklara bile asgari haklar sağlayamazlar... Laik ve bölgesel federasyon ilkelerine göre kurulacak halk ve din gruplarını koruyabilecek yegane devlet Rusya'dır... Kafkasya'nın (BDT'den) kopması, İslam hegemonyasının Orta Asya ve Kazakistan'a kolayca girmesine ve Müslümanların yaşadığı Rusya'nın iç bölgelerine ulaşmasına yol açabilir. Bu nedenle Rusya'nın Transkafkasya'da aktif politika izlemesi ve bütün bu bölgenin BDT'nin jeopolitik alanıyla bütünleşmesinin sağlanması, Rusya'nın güvenlik ve istikrarı için öncelikli önem taşımaktadır.149

Kuzey bütünleşmesi, yalnızca Rusya'yı değil, onun önderliğini yaptığı Ortodoks Cephesi'ni de kapsamaktadır kuşkusuz. Sırbistan, Yunanistan, Ermenistan gibi geleneksel anti-İslam devletlerin oluşturduğu Ortodoks Cephesi'nin patronu olan Rusya, Yahudi lobisinden aldığı güçle yoluna devam etmekte, kendisine biçilen "bölgesel anti-İslam güç" misyonunu sürdürmektedir. Son olarak, İsrail Başbakanı Yitzhak Rabin'le Yeltsin'in Moskova'da yaptıkları görüşmede ağırlıklı olarak "İslam tehlikesi"nden söz edilmesi ve Rabin'in "Yeltsin'i radikal İslam konusunda yeterince duyarlı buldum" şeklindeki açıklaması, işbirliğinin ana temasını ortaya koymaktadır.150

Her geçen gün, Kuzey ittifakının anti-İslam karakterini daha iyi ortaya çıkarmaktadır. En son, NATO'nun yeni misyonunun da "İslam'a karşı seküler rejimleri korumak" olduğu açıklanmıştır. NATO Genel Sekreteri Willy Claes, "İslami radikalizmin en en komünizm kadar tehlikeli" olduğunu ve soğuk savaşın ardından Doğu Bloku'nun yerini İslam'ın aldığını söylemiştir.151 Claes, "NATO'nun kendisini Kuzey Amerika ve Avrupa uygarlığının temel ilkelerini yani Yeni Seküler Düzeni (Novus Ordo Seclorum) savunmaya adadığını" belirttikten sonra, sekülerizmin korunması için NATO'nun Mısır, Tunus, Fas, İsrail ve Moritanya gibi ülkelerle işbirliği yapacağını bildirmiştir. Ancak Claes'in tüm demeci boyunca, o sırada 9 haftadır sürmekte olan Rusya'nın Çeçenya işgalini kınayıcı tek bir ifade yoktur. Çünkü, Rusya da artık NATO'nun müttefikidir ve bir İslam toprağını işgal etmiş olmasında elbette hiçbir sakınca bulunmamaktadır.

Bölümün başından beri yazdıklarımızı şöyle özetleyebiliriz: Kitabın ikinci bölümünde Yahudi önde gelenleri ve masonlar arasında bir İttifak kurulduğunu ve bu İttifak'ın en büyük mücadelesini de dine, özellikle de Katolik dinine karşı verdiğini incelemiştik. Bu bölümde ele aldığımız bilgilerden çıkan sonuç, Yahudi önde gelenleri ve masonlar arasındaki İttifak'ın bu yüzyılda CFR, Bilderberg ve Trilateral Komisyonu şeklinde yeni bir örgütlenme ağı oluşturduğunu göstermektedir. Bu örgütlenmeler, Rothschild, Warburg, Schiff gibi "ırk bilinci" yüksek ve Siyonist Yahudi finansörlerce "Yahudi dünya egemenliği" hedefine, yani Mesih Planı'na hizmet etmeleri için kurulmuştur. Bugün bu örgütlenmelerin ardındaki en büyük güç ise, "gizli" bir Yahudi hanedanı olan ve diğer Yahudi finansörlerin desteği ile doğmuş olan Rockefellerlar'dır. En başta Amerika olmak üzere, tüm Batı (ya da "Kuzey") dünyasını kontrol altında tutan bu örgütlenmeler, Yahudi dünya egemenliğine giden yolda kullanılan aygıtlardır. Bugünkü stratejileri ise bu egemenliğin önündeki son engelin, yani İslam'ın yenilgiye uğratılmasıdır.

Ancak Yahudi önde gelenleri ve masonlar arasında kurulu olan İttifak, İslam karşısında yenilgiye mahkumdur. Neden böyle olduğuna sonra yeniden değineceğiz.

Dipnotlar

1 Stanislav Andreski. Max Weber on Capitalism, Bureaucracy and Religion, Londra: George Allen & Unwin, 1983, s. 129.

2 Encyclopaedia Judaica, vol. 5, s. 1009.

3 Encyclopaedia Judaica, vol. 5, s. 1008.

4 Eustace Mullins, The World Order: Our Secret Rulers, 2.b., Staunton: Ezra Pound Institute of Civilation, 1992, s. 7.

5 Ibid., s. 9.

6 Ibid.

7 Encyclopaedia Judaica, vol. 4, s. 174.

8 Eustace Mullins, The World Order: Our Secret Rulers, 2.b., Staunton: Ezra Pound Institute of Civilation, 1992, s. 9.

9 Ibid.

10 Hannah Arendt, The Origins of Totalitarianism, 7.b., Cleveland: The World Publishing Company, Eylül 1962, s. 25.

11 Eustace Mullins, The World Order: Our Secret Rulers, s. 8.

12 Encyclopaedia Judaica, vol. 14, s. 337.

13 Encyclopaedia Judaica, vol. 14, s. 337.

14 Eli Barnavi, A Historical Atlas of The Jewish People, London: Hutchinson, 1992, s. 164.

15 Seymour M. Hersh, Samson'un Tercihi: İsrail, Amerika ve Bomba, Çev. Belma Aksun, İstanbul: Beyan Yayınları, 1992.

16 Eustace Mullins, The World Order: Our Secret Rulers, s. 20.

17 Malachi Martin, The Keys of This Blood: The Struggle for World Dominion Between Pope John Paul II, Mikhail Gorbachev, and the Capitalist West, New York: Simon & Schuster, 1990, s. 544.

18 Michael Howard, The Occult Conspiracy: The Secret History of Mystics, Templars, Masons and Occult Societies, 1.b., London: Rider, 1989, s. 117.

19 Jacques Bordiot, Le Gouvernement Invisible, Paris: Avalon, 1976, s. 97.

20 James Dewar, The Unlocked Secret: Freemasonry Examined, London: Corgi Books, 1990, s. 150.

21 Eustace Mullins, The World Order: Our Secret Rulers, s. 21.

22 Ibid., ss. 21-22.

23 Ibid., s. 22.

24 Ibid., s. 23.

25 Ibid., ss. 50-51.

26 Ibid., s. 52.

27 Hürriyet, 25 Ocak 94.

28 Executive Intelligence Review, Dope, Inc.: The Book That Drove Henry Kissinger Crazy, Washington: Executive Intelligence Review, 1992, ss. 234-248.

29 Ibid., s. 246.

30 John B. Judis, "The Old and New Orders: Evangelical and Realist Strains in American Policy", The American Enterprise, Temmuz 1992.

31 William R. Denslow, 10.000 Famous Freemasons Vol. 1, Richmond: Macoy Publishing & Masonic Supply Co., 1957, s. 225.

32 Mark Weber, "America Becomes an Imperial Power, 1898", The Journal of Historical Review, Temmuz/ Ağustos 1993.

33 Encyclopaedia Judaica, vol. 13, s. 1382.

34 Dan Smoot, The Invisible Government, Belmont: The Americanist Library, 1965, s. 2.

35 Ibid.

36 Encyclopaedia Judaica, vol. 16, ss. 281-282.

37 Encyclopaedia Judaica, vol. 16, ss. 282-283.

38 Encyclopaedia Judaica, vol. 14, ss. 960-962.

39 Encyclopaedia Judaica, vol. 10, ss. 1577-1579.

40 Encyclopaedia Judaica, vol. 10, ss. 691.

41 Encyclopaedia Judaica, vol. 12, ss. 320.

42 Joshua B. Stein, Our Great Solicitor: Josiah C. Wedgwood and the Jews, New Jersey: Associated University Press, 1992, s. 29.

43 Dan Smoot, The Invisible Government, s. 3.

44 Gonzales Mata, Les Vrais Maitres du Monde, Paris: Bernard Grasset, 1979, s. 19.

45 William R. Denslow, 10.000 Famous Freemasons Vol. 2, s. 223.

46 Noam Chomsky, Medya Denetimi: Immediast Bildirgesi, Çev. Şen Süer, 1.b., İstanbul: Tüm Zamanlar Yayıncılık, Ekim 1993, s. 32.

47 Eustace Mullins, The World Order: A Study in the Hegemony of Parasitism, 1.b., Staunton: Ezra Pound Institute of Civilation, 1985, s. 71.

48 Amerikan ekonomik sistemi normalde en liberal, en kontrolsüz ekonomi olarak bilinir. Oysa, Eustace Mullins, The Secrets of the Federal Reserve adlı çok ses getiren hatta bir baskısı toplattırılıp yaktırılan kitabında, Federal Reserve sisteminin Amerika'ya sosyalist düzenlere benzer bir "planlı ekonomi" getirdiğini tutarlı delil ve göstergelerle anlatır. Çünkü Federal Reserve sistemi, merkez bankasının, yani ekonominin beyninin, halkın temsilcileri olan Kongre'nin denetiminden çıkarmakta ve yüksek sermayenin denetimindeki özerk bir kurula bırakmaktadır.

49 Spotlight Reprint, 3 Şubat 1986.

50 Andrew I. Killgore, Washington Report on Middle East Affairs, Nisan/Mayıs 1992.

51 Peter Grose, Israel in the Mind of America: The Untold Story of America's 150-Year Fascination with the Idea of a Jewish State, and of the Complex Role Played by This Country and Its Leaders in the Creation of Modern Israel, 1.b., New York: Alfred A. Knopf Inc., 1983, s. 35.

52 Encyclopaedia Judaica, vol. 14, s. 212.

53 Washington Report on Middle East Affairs Şubat-Mart 94.

54 Georges Virebeau, Mais Qui Gouverne L'Amerique?, s. 54.

55 David Musa Pidcock, Satanic Voices Ancient & Modern: A Surfeit of Blasphemy Including the Rushdie Report. From Edifice Complex to Occult Theocracy, Oldbrook: Musaqim, 1992, s. 74.

56 Eustace Mullins, The World Order: Our Secret Rulers, ss. 104-105.

57 Ibid., s. 108.

58 Eustace Mullins, The World Order: Our Secret Rulers, s. 52.

59 Immanuel Wallerstein, Jeopolitik ve Jeokültür: Değişmekte Olan Dünya-Sistem Üzerine Denemeler, Çev. Mustafa Özel, İstanbul: İz Yayıncılık, 1993, ss. 15-16.

60 Ibid., ss. 17-18.

61 Le Figaro, 4 Ocak 1966.

62 1917 devriminin finansmanı ile ayrıntılı bilgi için, bkz. Bilim Araştırma Grubu, Yehova'nın Oğulları ve Masonlar: Yeni Dünya Düzeninin Gerçek Mimarları. 1.b. İstanbul: Araştırma Yayıncılık, Eylül 1993.

63 Encyclopaedia Judaica, vol. 11, ss. 13-14.

64 Lenin'in yarı Yahudi oluşu, 3 Mayıs 1992 tarihli Şalom'un "Lenin'de Yahudi Kanı" başlıklı haberinde bildirilmişti. Lenin hakkında daha ayrıntılı bilgi için, bkz. Bilim Araştırma Grubu, Yehova'nın Oğulları ve Masonlar: Yeni Dünya Düzeninin Gerçek Mimarları. 1.b. İstanbul: Araştırma Yayıncılık, Eylül 1993.

65 Mark Weber, "Behind the Bolshevik Revolution and Russia's Early Soviet Regime", The Journal of Historical Review, Ocak/Şubat 1994.

66 Ibid.

67 Ibid.

68 Ibid.

69 Stalin için bkz. Bilim Araştırma Grubu, Yehova'nın Oğulları ve Masonlar: Yeni Dünya Düzeninin Gerçek Mimarları. 1.b. İstanbul: Araştırma Yayıncılık, Eylül 1993.

70 Eustace Mullins, The World Order: Our Secret Rulers, ss. 64-90.

71 Ibid., s. 90.

72 Şalom, 20 Nisan 1994.

73 Peter Grose, Israel in The Mind of America, s. 134.

74 Ibid., s. 134.

75 Ibid., s. 140.

76 Ibid., s. 147.

77 Ibid., s. 132.

78 William R. Denslow, 10.000 Famous Freemasons Vol. 4, s. 66.

79 Dan Smoot, The Invisible Government, ss. 24-25.

80 Encyclopaedia Judaica, vol. 15, s. 1655.

81 Le Figaro, 30 Kasım 1991.

82 Eustace Mullins, The World Order: Our Secret Rulers, s. 139.

83 Ibid., ss. 133-150.

84 Amerikalı yazar Laurence H. Shoup, The Council on Foreign Relations and American Foreign Policy, CFR ve Amerikan Dış Politikası adlı kitabının Yeni Bir Dünya Düzeni'ni Şekillendirmek: CFR'nin Dünya Egemenliği Planı adlı bölümünde, ülkesinin II. Dünya Savaşı'na doğrudan CFR'nin yönetiminde girdiğini detaylı olarak anlatır.

85 David Wallechinsky & Irving Wallace, The People's Almanac # 3, 1.b., New York: William Morrow and Company, 1981 s. 86.

86 Arthur Krock, New York Times, 18 Haziran ve 2 Temmuz 1961.

87 Dan Smoot, The Invisible Government, s. 33.

88 Ibid., s. 7.

89 Eustace Mullins, The World Order: Our Secret Rulers, s. 147.

90 Ibid.

91 Örneğin; 1945-1947 yılları arasında Amerikan Dışişleri Bakanlığını yürüten James Byrnes, Speaking Frankly, New York: Harper, 1947 (Açık Konuşmak) adlı kitabında; Amerikan tarihçisi D. F. Fleming, The Cold War and Its Origins: 1917-1960, New York: Doubleday, 1961 (Soğuk Savaş ve Kökenleri: 1917-1960) adlı kitabında; yine tarihçi William A. Williams The Tragedy of American Diplomacy, New York: Delta, 1962 (Amerikan Diplomasisinin Trajedisi), başlıklı kitabında; Gar Alperowitz de Atomic Diplomacy: Hiroshima and Potsdam, New York: Simon and Schuster, 1965 (Atomik Diplomasi: Hiroşima ve Potsdam), adlı kitabında, "Sovyet tehdidi" kavramının Amerikalılar tarafından bilinçli olarak abartıldığını kabul ederler. Bu tezler; John Lukacs'ın A History of the Cold War, New York: Doubleday, 1961 (Soğuk Savaşın Tarihi) ve David Horowitz'in The Free World Colossus: A Critique of American Foreign Policy in the Cold War, New York: Hill and Wang, 1965 (Özgür Dünya Devi: Soğuk Savaşta Amerikan Dış Politikasının Eleştirisi) adlı kitaplarında da desteklenir.

92 Eustace Mullins, The World Order: Our Secret Rulers, s. 167.

93 Yağmur Atsız, Yeni Dünya Düzeni: Amerika'nın Dış Müdaheleler Tarihçesi, İstanbul: Çağdaş Yayıncılık, 1992, s. 29.

94 Ibid., s. 38.

95 Ibid., s. 72.

96 Henry Kissinger, Amerikan politik sisteminin en ünlü ve etkili isimlerinden biridir. Bir Alman Yahudisi olan Kissinger'ın kariyerinin en önemli yanı ise, İsrail'e verdiği hizmetlerdir. 1960'lı yıllarda Harward Üniversitesi'nde profesör olan Kissinger'ın yükselişi, ABD'nin Yahudi finans imparatoru Rockefeller'lara yakınlaşmasıyla başladı. Kısa bir süre sonra Rockefellerlar'ın denetimindeki CFR'ye girdi ve Rockefeller Vakfı'nın da başkanı oldu. Kısa zamanda CFR'nin önemli beyinlerinden biri haline geldi. Arkasındaki bu Rockefeller/CFR desteği ile 1968 yılında Başkan Nixon'ın Ulusal Güvenlik Danışmanı oldu. Bu görevi boyunca İsrail'e destek oldu; Amerika'nın, İsrail'in nükleer silah programını desteklemesi için elinden geleni yaptı. Onun baskısı sonucunda İsrail'e yılda iki milyar dolarlık dış yardım yapılması garantiye alındı bugün bu rakam yılda altı milyar doların üzerindedir. Noam Chomsky, Kissinger'ın bu misyonunu şöyle vurguluyor: "Kissinger 1970 yılında Ortadoğu'yu kontrolü altına almayı başardı ve reddiyeci 'Büyük İsrail' anlayışı, uygulamada ABD'nin politikası haline geldi. O zamandan bu yana, daha sonra ele alacağımız 1973 sonrası yaşanan değişikliklere rağmen, özü bakımından aynı kaldı." Kader Üçgeni, s. 70 Kissinger'ın "hünerleri" bunlarla da sınırlı değildir. Kurt politikacı, İtalya'daki ünlü P2 locasına, Avrupa'daki kontrgerilla örgütlenmelerine, Sırp Çetniklerine kadar uzanan bir "masonik zincir"in de önemli bir halkasıdır.

97 Holly Sklar, Washington's War on Nicaragua, Boston: South End Press, 1988, s. 2.

98 Eustace Mullins, The World Order: Our Secret Rulers, s. 168.

99 Ibid.

100 Ibid., s. 169.

101 Ibid.

102 Kennedy suikastindeki masonik etki için bkz. Bilim Araştırma Grubu, Yehova'nın Oğulları ve Masonlar: Yeni Dünya Düzeninin Gerçek Mimarları, 1.b. İstanbul: Araştırma Yayıncılık, Eylül 1993, ss. 294-300.

103 William R. Denslow, 10.000 Famous Freemasons Vol. 2, s. 250.

104 Michael Collins Piper, Final Judgement, Washington DC: Wolfe Press, 1993.

105 Georges Virebeau, Mais qui Gouverne L'Amerique?, s. 19.

106 Noam Chomsky, Kader Üçgeni: ABD, İsrail ve Filistinliler, Çev. Bahadır Sina Şener, 1.b., İstanbul: İletişim Yayınları, Ocak 1993, s. 36.

107 Yağmur Atsız, Yeni Dünya Düzeni, s. 111.

108 Ibid., s. 112-113.

109 Holly Sklar, Trilateralism: The Trilateral Commission and Elite Planning for World Management, Boston: South End Press, 1980, s. 157.

110 Ibid., s. 158.

111 Gabriel Kolko, "Amerikan Business And Germany 1930-41", Western Political Quaterly, Aralık 1962.

112 Holly Sklar, Trilateralism, s. 161.

113 Ibid., s. 162.

114 Gonzales Mata, Les Vrais Maitres du Monde, s. 19.

115 Ibid., s. 20.

116 New Nation, Ocak 1964.

117 Spotlight, Kasım 1992.

118 Gonzales Mata, Les Vrais Maitres du Monde, s. 4.

119 "L'ONU et le Gouvernement Mondial", Lectures Francaises, no. 235, s. 7.

120 Memduh Eren, "Dünyanın Gerçek Efendileri", Sorun BSD, Haziran 1991.

121 Noam Chomsky, ABD Terörü: Terrörizm Kültürü, Çev. Taha Cevdet, 1.b., İstanbul: Pınar Yayınları, Mart 1991, s. 43.

122 Ibid.

123 Ibid., s. 154.

124 Ibid., s. 88.

125 Michael Howard, The Occult Conspiracy, s. 162.

126 J. M. Hoene-Wronski, Histoire et Doctrine des Rose-Croix, 1932.

127 Michael Howard, The Occult Conspiracy, s. 166.

128 Ibid., s. 168.

129 Ibid., s. 169.

130 Memduh Eren, "Dünyanın Gerçek Efen dileri", Sorun BSD, Haziran 1991.

131 Ibid.

132 Georges Virebeau, Mais qui Gouverne L'Amerique?, ss. 60-61.

133 Spotlight, Kasım 1992.

134 Noam Chomsky, Letters from Lexington: Reflections on Propaganda, Maine: Common Courage Press, 1993, s. 34.

135 Zaman, 15 Mart 1990.

136 Şalom, 7 Şubat 1990.

137 L'Express, 17 Ocak 1992.

138 Ibid.

139 Jewish Chronicle, 18 Aralık 1992.

140 Jewish Chronicle, 21 Şubat 1991.

141 Jewish Chronicle, 5 Şubat 1992.

142 Jewish Chronicle, 25 Eylül 1992.

143 Soğuk Savaş boyunca, sosyalist rejimler masonluğu bir "burjuva örgütü" olarak tanımladılar ve yasakladılar. Ancak konuyu daha yakından incelediğimizde, bu anti-masonik politikanın çoğu kez (Soğuk Savaş'ın danışıklı dövüşüne paralel bir biçimde) yalnızca görünüşte kaldığını, tam aksine masonluğun sosyalist rejimlerde de büyük rol oynadığını görüyoruz. Sosyalist ideolojinin en baştan beri masonlukla içli-dışlı olmuş olmasının yanında (bkz. 2. bölüm), Soğuk Savaş dönemi sosyalizminde de gerçekte pek çok liderin mason olduğuna dair güçlü deliller var. Bu gerçeği, 4 Aralık 1992 günü Bulgaristan localarının açılış töreninde Mason Locası Organizasyon Komitesi Başkanı Georgi Krumov da bir anlamda "itiraf" etmişti. Ülkesinde masonluğun halk arasında hala "pis bir kelime" olarak görülmesinden şikayet eden Krumov, aslında geçmişte görev yapan liderlerin önemli bir bölümünün de mason olduğunu açıkça ifade etmişti.

144 Günaydın, 15 Ocak 92.

145 Müstekbir: büyüklenen, gücün tümüne sahip olmadığı halde kendinde büyüklük ve sınırsız güç vehmeden. Allah'a, O'nun hükümlerine baş kaldıran, mus-taz'aflar üzerinde haksız baskı ve tahakküm kuran. [Bulaç, Ali. Kur'an-ı Kerim'in Türkçe Anlamı (Meal ve Sözlük). İstanbul: Birim Yayınları, s. 403]

146 L'Express, Kasım 1991.

147 Jewish Chronicle, 28 Şubat 1992.

148 Milliyet, 1 Mart 1992.

149 Andranik Migranyan, "Rusya ve Yakın Sınır Ötesi", Nezvisiyama Gazeta, 18 Ocak 1994.

150 Şalom, 4 Mayıs 1994.

151 Sueddeutsch Zeiting, 2 Ocak 1995.