I. BölümSırp Vahşetinin Tarihi
Yugoslavya, Sırbo-Hırvat dilinde "Güney Slavlarının Ülkesi" anlamına gelir. Ancak, büyük bölümü "güney Slavı" olan bu ülkenin halkları arasında, yüzyıllardır varlığını koruyan ve son iki yüzyıldır da kanlı iç savaşlara dönüşmüş olan bir çatışma vardır.
Bu çatışmanın temel nedeni dindir. Güney Slavlarının en önemli iki parçası olan Sırplar ve Hırvatlar, en başta aralarındaki mezhep farkı nedeniyle birbirlerinden ayrılırlar. Sırplar Ortodoks, Hırvatlar ise Katoliktir. Bu iki halkın yanına, yine mezhep temeline dayalı olarak, ülke içindeki diğer halklar "tarihsel müttefik" olarak eklenebilir; Katolik Slovenler Hırvatların, Ortodoks Karadağlılar ise Sırpların geleneksel müttefikleridir.
Bu Sırp ve Hırvat eksenleri arasında kalan Bosna-Hersek, son bin yıl boyunca bu iki eksene de dahil olmayan bir üçüncü halkı barındırdı. Bosna-Hersek'in Sırp ya da Hırvat olmayan bu asıl halkı, hep bu iki eksene aykırı bir kimlik taşıdı. Bosnalılar, Osmanlı ordularının bölgeyi fethetmesinden önce ne Katolik ne de Ortodoks değildiler; "Bogomil" adı verilen ayrı bir mezhebe bağlıydılar. Osmanlı'nın bölgeye ulaşmasıyla birlikte ise, aşamalı bir biçimde İslam'ı kabul ettiler.
Güney Slavlarının ülkesindeki bu dini kompozisyon, dış güçlerin bölgeye müdahalesini de büyük ölçüde şekillendirdi. Hırvat ekseni, tarihsel olarak Orta Avrupa'nın Katolik güçleri tarafından desteklendi ve en başta İtalya, Avusturya ve Almanya olmak üzere bu güçlere yakınlık duydu. Sırp ekseni, diğer Ortodoks halklarla, en başta da Rusya ile tarihsel bir ittifak oluşturdu. Bosnalılar, ilk başta yalnızdılar. Müslüman oluşlarının ardından, doğal olarak, Devlet-i Al-i Osmaniye'yi en büyük hamileri olarak buldular. Ama 19. yüzyılda özellikle Rus-Sırp ekseninin çabaları nedeniyle Osmanlı dereceli bir biçimde bölgede geriledi. Sonunda, 1877-78 Osmanlı-Rus savaşının ardından imzalanan 1878'deki Berlin Anlaşması ile, Güney Slavlarının ülkesindeki Osmanlı yönetimi—Makedonya ve Sancak hariç—sona erdi. Sırp ekseni bağımsızlık kazandı, Hırvat ekseni ise, yanına Bosna-Hersek'i de katarak Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun egemenliği altına girdi.
1878'le birlikte, Yugoslavya topraklarında asırlardır süren Pax Ottomana sona eriyordu. Artık, Sırp ve Hırvat eksenleri, geleneksel müttefikleri olan "dış güçler"in destek ve yönlendirmesiyle, ülkede kendi egemenliklerini kurmak için mücadeleye başladılar. Özellikle de Sırplar, 1878'de kurulan krallıklarına Yugoslavya'nın diğer bölümlerini de ekleyerek bir "Büyük Sırbistan" meydana getirmeyi hedefliyorlardı. Bunu yaparken, Rusya gibi geleneksel Slav ve Ortodoks dostlarının yanı sıra, başta İngiltere olmak üzere bazı Batılı güçlerle de stratejik ittifaklar kuracaklardı.
Bu karmaşık tarihin içindeki bazı gizli etkenleri ilerleyen sayfalarda inceleyeceğiz. Ama önce öykünün en başına dönelim. Bosnalı Müslümanların, Yugoslavya toprakları içindeki geleneksel "aykırı" kimlikleri, ilk göz atılması gereken konudur.
Bogomillik'ten İslam'a
Avrupalı ve Bosnalı tarihçilerin büyük bölümü, Bosnalıların dini kimliğinin kökeninin Bogomil inanışı olduğunda hemfikirdir.
Bu Bulgar kökenli mezhep, 10. yüzyılda kendisine "Bogomil" (Allah tarafından sevilen) adı verilen bir rahip tarafından kurulmuştu. Sırbistan'dan İstanbul'a uzanan Ortodoks coğrafyası içinde gelişen mezhep, geleneksel Hıristiyan öğretisiyle arasındaki büyük fark nedeniyle, "sapkın" (heretik) bir akım olarak görülüyordu. Bogomillerin inançları arasında; Hz. İsa'nın çarmıha gerilmediği, bunun bir ilüzyon olduğu düşüncesi vardı. Dolayısıyla Bogomiller Haç kültüne itibar etmiyorlar, hatta yanlış inancın bir ifadesi olduğu için Haç'a tepki duyuyorlardı. Vaftize ve Hıristiyanlığın en temel ritüellerinden biri olan ekmek-şarap ayinine de karşıydılar. Ayrıca, Katolik ve Ortodoksların aksine, Eski Ahit'i kutsal bir kaynak olarak tanımıyorlar, yalnızca Yeni Ahit'i (İncil) benimsiyorlardı.1
1180-1463 yılları arasında hüküm süren Bosna Krallığı'na bağlı olan Bosna Kilisesi, Osmanlı fetihlerinden önce işte böyle bir inancın mirasçısıydı. Haç'ı tanımayan ve -aynı Kuran'da haber verildiği gibi- Hz. İsa'nın gerçekte çarmıha gerilmediğine inanan bu Hıristiyanlar, Devlet-i Al-i'nin gelişiyle birlikte, gruplar halinde İslam'ı kabullenmeye başladılar.
Bosna'nın İslamlaşması, devlet baskısı ile değil, gönüllü olarak gerçekleşti. Osmanlı yönetiminin vergi toplamak için tuttuğu "defter"lere bakıldığında, Bosnalıların İslam'ı uzun bir süreç sonucunda benimsedikleri görülür. 1468-69 yıllarında tutulan defterler, İslam'ın henüz oldukça az sayıda Bosnalı tarafından benimsendiğini göstermektedir; orta Bosna'daki 37.125 Hıristiyan haneye karşılık, yalnızca 332 Müslüman hane vardır. 1485'te Sancak'ta tutulan bir defter ise, İslam'ın kök salmaya başladığını göstermektedir: Hıristiyan 30.552 haneye ve 2.491 dul ve bekara karşı, Müslüman 4.134 hane ve 1.064 bekar vardır. Bunu izleyen dört on yıl boyunca, İslamlaşma artarak devam etmiştir. 1520'deki defterler, Sancak ve Bosna'da toplam 98.095 Hıristiyan haneye karşı 84.675 Müslüman hanenin varlığını göstermektedir. Balkan uzmanı Noel Malcolm'un vurguladığı gibi, Bosna'ya dışardan ciddi bir Müslüman göçü yaşanmadığına göre, bu rakamlar din değiştiren Bosnalıları göstermektedir. 1509 yılında Hersek'teki bir Ortodoks rahibin tuttuğu notlar, "çok sayıda Ortodoksun gönüllü olarak İslam'ı kabullendiğini" belirtmektedir.2
17. yüzyıla gelindiğinde ise artık Müslüman nüfus Hıristiyanları aşmaya başlar. 1626 yılında Bosna'yı ziyaret eden bir gözlemci, ülkedeki Katolik sayısının 250 bin civarında gezindiğini, Müslüman nüfusun ise Hıristiyanların toplamından daha fazla olduğunu yazar. 1624'de Bosna'yı dolaşan Arnavut rahip Peter Masarechi ise, ayrıntılı bir rapor hazırlayarak ülkede; 150 bin Katolik, 75 bin Ortodoks ve 450 bin Müslüman yaşadığını bildirmiştir. Nüfus kütüklerinde "İvan'ın oğlu Ferhad" ya da "Mihailo'nun oğlu Hasan" gibi isimler göze çarpar.3
İslamlaşma, Osmanlı baskısı ile gerçekleşmiş değildir. Osmanlı, farklı dini cemaatlerin birarada yaşamasını sağlayan "millet" sistemini uygulamakta ve dolayısıyla fethettiği ülkelerdeki halkları din konusunda serbest bırakmaktadır. Buna karşın, bazıları, Bosnalıların İslamlaşmasını ekonomik nedenlere bağlamışlardır. Balkan uzmanı Noel Malcolm'a göre bu da yanlıştır; çünkü "Osmanlı toplumunda zengin olmak için Müslüman olmak gerekmemektedir".4
İslamlaşma, kırsal alana göre şehirlerde çok daha hızlı ve geniş kapsamlı bir biçimde gerçekleşmiştir. Bu nedenle, Bosna-Hersek'teki Müslümanlar, bugün de hala Hıristiyanlara, özellikle de Sırplara göre çok daha medenidirler. Sırplar, "dağlı", sert, kaba bir karakteri, Müslümanlar ise "şehirli" kültürü temsil ederler. Saraybosna, Müslümanların bu yüksek kültürünün bir ürünüdür. Şehir, 1521-1541 yıllarında Bosna valisi olarak görev yapan Gazi Hüsrevbey tarafından kurulmuştur. Hüsrevbey, Saraybosna'da hala kendi adıyla anılan görkemli bir cami ile birlikte medrese, kütüphane, hamam, iki han ve bir büyük çarşıdan oluşan bir külliye yaptırmış, oluşturduğu bu yeni şehre de Müslümanları yerleştirmiştir. 1530 yılında, şehrin nüfusu tümüyle Müslümandır. Yüzyılın sonunda şehrin 93 mahallesinden yalnızca ikisi Hıristiyan, kalanı Müslüman mahallesidir. Şehrin içinde 6 köprü, 6 hamam, 3 çarşı, çok sayıda kütüphane, 6 tekke, 5 medrese, 90'dan fazla okul ve 100'ün üzerinde cami yer almaktadır.
Ancak bu yüksek medeniyete karşı "dağlılar"ın önemli bir bölümünde ciddi bir antipati vardır. Bu antipati, hatta nefret, ilginç bir tarihsel mirasın doğurduğu komplekslerden kaynaklanır. Sırp milliyetçiliğini tanımak için, mutlaka bu tarihsel komplekse bir göz atmak gerekir.
Sırp Milliyetçiliğinin Dayanakları: Seçilmişlik ve Ezilmişlik Kompleksleri
Sırplar, Osmanlı'nın bölgeye hakim oluşuna dek güçlü bir Krallığa sahiptiler. Ancak 1389 yılındaki Kosova Savaşı, bu Krallığın sonunun başlangıcı oldu. 1459 yılında Sırp Krallığı tümüyle ortadan kaldırıldı ve tüm Sırp toprakları kesin olarak Osmanlı egemenliğine girdi.
Sırplar, Osmanlı karşısındaki yenilgilerini hiçbir zaman kabullenemediler. Zaman içinde Sırpların mağlubiyetini "seçilmişlik"le kutsayan farklı efsane ve inançlar gelişti. Özellikle Kosova Savaşı hakkında ilginç inançlar üretilmişti. Nesilden nesile aktarılan bir efsaneye göre, Kosova Savaşı öncesinde Sırp Kralı ile Tanrı arasında bir "ahit" gerçekleşmiş ve Kral Lazar, "yeryüzü krallığı" yerine "gökyüzü krallığı"nı tercih etmişti. Bu efsane, Kosova'daki yenilginin, kutsal bir paye olarak algılanmasını sağladı.
Johns Hopkins Üniversitesi'nin uluslararası ilişkiler uzmanı Fouad Ajami'nin ifadesiyle, "tarihin bir Sırp versiyonu" oluşturulmuştu ve bu versiyon, Sırpları "işgalciler" (Osmanlılar) ile iş birliği yapmayan ve sabırlı bir biçimde tarihsel kurtuluşunu bekleyen asil bir halk olarak tanımlıyordu. Bu "seçilmiş" halk, hep haksızlık ve zulümle karşı karşıya gelmişti. Başkentleri olan Belgrad tarih boyunca 40 kez yok edilmiş, "kutsal toprak"ları olan Kosova sözde "inançsızların" (Osmanlıların) eline geçmişti. Sırplar her zaman Hıristiyanlığı savunmuşlar, ancak Hıristiyan komşularından bile hep ihanet görmüşlerdi.5
Osmanlılar, Tanrı'nın "seçmiş" olduğu bu halkı baskı altında tutan büyük despotlar olarak tanımlanıyorlardı. Bosnalı Müslümanlar ise, Sırpların gözünde, birer haindiler. Onları "İslamlaşmış Sırplar" olarak algılıyorlardı. Bosnalıların, Sırplara verilen "seçilmişlik" payesini bırakarak, kendilerini Osmanlı'ya sattıklarını düşünüyorlardı.
Bu kompleks ve nefretler, yüzyıllar boyunca bilinçaltında kalmış, ancak dağlara çıkarak Osmanlı'ya karşı direnen "haiduk" (haydut) çetelerinin anılarıyla yaşamıştı. Osmanlı ordularının 1683'teki Viyana bozgununun ardından, Bosnalı Müslümanlara karşı duyulan nefret fırsat buldukça eyleme dönüşmeye başladı. İlk kan, 1702 yılında Karadağ'da döküldü. Başkent Çetine'deki sivil Müslüman nüfusa karşı gerçekleştirilen katliama Istraga Poturica (Türkleşmiş olanların imhası) adı verilmişti.
Fakat asıl büyük tehlike, 18. yüzyılın sonlarında esmeye başlayan ulusçuluk rüzgarları ile ortaya çıktı. Fouad Ajami'nin ifadesiyle, "eski haiduklar, modern milliyetçiliğin ortaya çıkardığı kin ve şiddetin yanında son derece masum kalıyorlardı".6 Bu ulusçuluk, Bosnalı Müslümanlara karşı sistemli bir biçimde yürütülecek olan "etnik temizlik" politikasının başlangıcıydı.
Peki bilinçaltındaki kini çok daha büyütüp eyleme dönüştüren bu ulusçuluk rüzgarları nereden kaynaklanıyordu?... Tabii ki Fransız Devrimi'nden... Modernizmin miladı sayılan ve kuşkusuz tarihin önemli bir dönüm noktası olan Fransız Devrimi, başka coğrafyalarda olduğu gibi Balkanlar'da da milliyetçi akımların fitilini ateşlemişti.
İlerleyen sayfalarda bu "ateşleyici" tarafından harekete geçirilen Sırp milliyetçiliğinin gelişimini inceleyeğiz. Ancak, başta da belirttiğimiz gibi, amacımız, yalnızca tarih içindeki bilinen ve görülen gerçekleri aktarmak değil, bilinmeyen ve görülmeyen gizli faktörleri de su yüzüne çıkarmaktır. Sırp milliyetçiliğinin ardındaki bu faktörleri bulmak içinse, öncelikle tüm ulusçulukların kaynağı olan Fransız Devrimi'nin görünmeyen yönüne değinmek gerekir.
Mason Locaları ve Fransız Devrimi
Tarihi olayların gelişiminde sosyal faktörlerin yanında insan iradesi de rol oynar. Bu insan iradesi, bazen bir liderin şahsında ya da siyasi bir grupta belirebilir. Bir de bunların yanında, özellikle Batı tarihinde önemli rol oynamış gizli ve konspiratif örgütler vardır. Bu örgütlerin üyeleri önemli siyasi ve sosyal olayların içinde kendi isimleriyle yer alırlar; oysa asıl irade, kendini gizli tutan örgüte aittir.
Örneğin, Hitler'in yükselişinin ardında Thule Derneği (Thule Gessellschaft) adlı gizli bir örgütün olduğu, tartışılmaz bir gerçektir. Thule, hem Nasyonal Sosyalizm'in sahipleneceği Ari ırk teorilerinin sahibidir, hem de Hitler'i eğiterek, finanse ederek, siyasi yönden destekleyerek Nasyonal Sosyalist Parti'nin lideri yapmıştır.7
İttihat ve Terakki de ilk başta bu tür bir gizli/konspiratif örgüttü; sonradan siyasi bir partiye dönüştü. Örgütün ilk dönemlerinde üyeler gizli bir yemin töreni ile alınır ve örgütün varlığını da kimse bilmezdi.
Siyasi tarih içinde benzeri yüzlerce örgüt bulunabilir. Ancak bu örgütlerin en önemlisi ve en geniş kapsamlı olanı, masonluktur. Masonluk, faaliyette bulunduğu ülkelerin ve etkilediği siyasi olayların çokluğu ile diğer gizli örgütlerle karşılaştırılamayacak kadar büyüktür. Hatta, diğer gizli örgütlerin önemli bir bölümü ya masonluğun bir türevidir ya da en azından masonlukla ilişkilidir. Az önce sözünü ettiğimiz Thule, "masonluk türevi" örgütlere, İttihat ve Terakki ise masonlukla ilişki içindeki örgütlere örnek sayılabilir.
Masonluğun tarihteki en önemli siyasi işlevlerinden biri, Katolik Kilisesi'yle yaptığı uzun mücadeleydi. Örgüt, Ortaçağ'ın sonlarından başlayarak Avrupa'daki Katolik düzeni yıkmak ve yerine seküler (din-dışı) bir düzen kurmak için sistemli bir çaba yürüttü. Masonluğun, Katolik Avrupa düzeninden büyük rahatsızlık duyan Yahudilerle geleneksel yakınlığı da, dini otoriteye karşı içinde bulundukları bu benzeri pozisyondan doğdu.
Fransız Devrimi, masonluğun en büyük başarılarından biriydi. Öncelikle, devrimin ideolojik alt yapısını oluşturan Aydınlanma akımı, localar tarafından üretilmişti. Türk masonlarının yayın organı Mimar Sinan dergisi, bunu en kısa biçimde şöyle vurguluyor: "1789 Fransız İhtilali mason düşünürler tarafından hazırlanmıştır. Hürriyet, eşitlik, kardeşlik ilkesini benimseyen İnsan Hakları Beyannamesi, Montesquieu, Voltaire, Rousseau, Diderot gibi üstadlarımızın ilham ve irşadlarıyla yayınlanmıştır."8
Yine Türk masonlarınca yayınlanan Mason Dergisi, şöyle yazıyor: "Fransa'da feodal sistemi yıkarak Büyük İhtilali gerçekleştirenlerin başında Montesquieu, Voltaire, J. J. Rousseau ve materyalizmin öncülerinden Diderot ile etrafında kümelenen Ansiklopedistlerin isimleri yazılıdır. Bunların hepsi masondu."9
Fransa Büyük Şark Locası'nda 1971-1974 yılları arasında Üstad-ı Azamlık yapan Fred Zeller, hatıralarında devrim öncesi Masonik faaliyetlerinden şöyle söz ediyor:
1789 devrim öncesi Fransası'nda masonlar, geleneklerle açıkça çatışan fikirlerle ihtirasla uğraştılar ve bunu loca haricinde de yaydılar... Voltaire'in ölümünden kısa süre önce kayıt olduğu sütunlarında devrin en meşhur filozoflarının yer aldığı Dokuz Kızkardeşler Locası'nın, mevcut düzeni yıkacak fikirlerin yayılmasında payı büyük oldu... Masonlar, yarım asır boyunca sabırla, yavaş yavaş devam eden bu gizli, yasak tartışmalarla, milli bilince yerleşik düzeni değiştirme ümit ve azmini aşıladılar.10
Bu masonik kaynaklardan da anlaşıldığı gibi, devrimin alt yapısını oluşturan anti-monarşik ve anti-kilise düşünceler büyük ölçüde masonluğun ürünleriydi.
Devrimin kendisi de aynı kaynaktan geldi. İngiliz tarihçi Michael Howard, locaların devrimin hazırlanmasındaki rolüne dikkat çeker. Buna göre, en etkili localardan biri, büyük üstadlardan Savalette de Lage tarafından kurulan Gerçeğin Dostları adlı gizli örgüttür. Bu locanın politik felsefesi, devrimi doğuran sosyal reformun ana hatlarını çizmiştir.
Masonluğun devrimde büyük rolü olduğu, devrimin hemen arkasından kaleme alınan çeşitli kitaplarda dile getirilmişti. Yaygın bir iddiaya göre, Fransız Devrimi'ni ateşleyen ayaklanmanın planı, 1782 yılında Wilhelmsbad'da toplanan Büyük Masonik Konvansiyon'da yapılmıştı. Konvansiyona katılanlar arasında devrimin önemli liderlerinden Comte de Mirabeau da vardı. Mirabeau, Fransa'ya döner dönmez Konvansiyon kararlarının detaylarını Fransız locaları içinde organize edecekti.11
Devrimin perde arkasında önemli bir rol oynayan kişilerin başında ise Comte Cagliostro geliyordu. Asıl adı Joseph Balsamo olan Sicilya doğumlu Cagliostro, Almanya'da mason localarına üye olmuştu. Bir süre sonra devrimin alt yapısını hazırlayacak ajanlardan biri olarak seçildi. Görevi tüm Avrupa'yı dolaşarak radikal ve devrimci düşünceleri yaymaktı. Sonunda Fransa'ya giderek Jakobenlere katıldı. 1785'teki Büyük Masonik Kongre'de devrimin hazırlığı ile ilgili yeni direktifler aldı. Aynı yıl patlak veren ve halk arasında hem Kraliyet'in hem de Kilise'nin itibarını büyük ölçüde zayıflatan ünlü Kraliçe Gerdanlığı skandalının merkezinde Cagliostro vardı.
Loca tarafından "ajan-provokatör" olarak görevlendirilen Cagliostro, 1787 yılında Londra'da bulunduğu sırada Paris'teki dostlarına yazdığı bir mektupta, yaklaşan devrimden söz etmiş, Bastille Hapishanesi'nin basılacağını, monarşinin ve Kilise'nin yıkılacağını ve akıl prensipleri üzerine yeni bir din kurulacağını haber vermişti.12 Bu, kuşkusuz Cagliostro'nun inanılmaz ileri görüşlülüğünden değil, loca içindeki üstlerinden aldığı istihbarattan kaynaklanıyordu. Çünkü Michael Howard'ın ifadesiyle, "1785-1789 yılları arasında Fransa'da yer alan çok sayıdaki loca, monarşiyi ve kurulu düzeni yıkmak için full-time çalışıyordu".13
Devrimin içinde masonluğun oynadığı rol, Cagliostro tarafından henüz daha 1789 yılında itiraf edildi. Engizisyon tarafından tutuklanmıştı ve canını kurtarmak için bildiği herşeyi bir bir anlattı. Anlattıklarının başında, masonların tüm Avrupa'da zincirleme bir devrim yapma planları geliyordu. Masonların asıl amacının ise, Papalığı yok etmek olduğunu, ya da Papalığın ele geçirilmesinin hedeflendiğini de itiraf etmişti. Cagliostro'nun itirafları arasında, uluslararası Yahudi banker hanedanı Rothschild'ın tüm bu devrimci faaliyetleri finansal yönden desteklediği, Fransız Devrimi'nde yine Rothschild kaynaklı paraların önemli rol oynadığı da yer alıyordu.14
Devrimin kanlı seyrini yöneten ünlü Jakobenler de masondular. Marat, Danton ya da Robespierre gibi.15
Virüsün Yayılışı ya da "Nasyonalist Enternasyonal"
Fransız Devrimi'nin üzerinde bu denli durmamızın nedeni, bu tarihi olayın, 19. yüzyılda Avrupa'yı kasıp kavuran ulusçu akımların çıkış kaynağı olmasıydı. Aralarında Sırp milliyetçiliğinin de yer aldığı tüm nasyonalist akımlar, Fransız Devrimi'nin ideolojik kaynaklarından beslendi. Devrimin perde arkasında önemli bir rol oynayan masonluk ise, bu akımların yayılmasında yine büyük etki sahibiydi. Avrupa'daki çok-uluslu imparatorlukları yıkmaya çalışan seküler ulusçu grupların hemen hepsi gerçekte mason localarının birer ürünüydüler.
Örneğin İtalya, masonluk ile seküler ulusçuluğun adeta özdeşleştiği bir ülkeydi. Önlüklü milliyetçiler, İtalya ulus-devletini kurmak için en büyük mücadeleyi Papa'ya karşı vermişlerdi. The Roman Catholic Church and the Craft (Roma Katolik Kilisesi ve Masonluk) adlı kitabın yazarı üstad mason Alec Mellor, "19. yüzyılın ortasından sonra İtalyan siyasetinin bir numaralı faaliyeti olan Papa'yla mücadele, doğrudan localar tarafından yönetilmiştir" diye yazar. Nitekim İtalyan ulus-devletini kuran ve Papa Devleti'ni yıkan üç önemli liderin üçü de—Mazzini, Garibaldi ve Cavour—yüksek dereceli birer masondular.16 "Üstad" Mazzini'nin ortaya attığı ünlü "her ulusa bir devlet" sloganı, 19. ve 20. yüzyılda çok uluslu imparatorluklara ve dini otoriteye karşı girişilen mücadelelerin bayrağı oldu.
Masonluğun çok uluslu imparatorluklara karşı başlattığı bu seferden payını alanların biri de Rusya'ydı. Masonluğun ülkeye girişi 18. yüzyılın ikinci yarısında oldu. Örgüt özellikle entelektüeller arasında yayıldı. Dıştan yalnızca kültürel bir kulüp gibi görünmesine karşın, localarda Avrupa kaynaklı anti-monarşik ve anti-Kilise liberal düşünceler gelişiyordu. Bunu ilk fark edenler ise Ortodoks Kilisesi'ni yöneten rahiplerdi. Rahipler, masonların Çar rejimini yıkmak için komplo düzenlediklerine dair aldıkları istihbaratı Kilise ile arası oldukça iyi olan Çar Aleksandar'a ilettiler. Çar bunun üzerine 1822 yılında bir kanun yayınlayarak ülkedeki tüm mason localarının kapatıldığını ve örgütün yasa dışı sayıldığını ilan etti. Ancak masonlar, tahmin edilebileceği gibi, yok olmadılar, yalnızca yer altına indiler.
Aleksandar, locaları yasakladıktan üç yıl sonra yakalandığı hastalık nedeniyle öldü. Yerine Nicholas geçti. Ancak Nicholas'ın tahta çıkması bir dizi çekişme ve entrika sonucunda gerçekleşmiş ve ülkede ciddi bir sosyal kaos doğmuştu. Bu ortamı değerlendirmek isteyen ve Çar rejimini yıkmayı hedefleyen "birileri", yeni Çar'a karşı bir darbe planı yaptılar. Ordu içinde çok sayıda yandaşları vardı. Buna güvenerek 14 Aralık 1825 sabahı St. Petersburg'da devrimci askerler ve onları destekleyen bazı siviller Çar'ın sarayına doğru yürüyüşe geçtiler. Devimciler ile Çar'a bağlı birlikler arasında silahlı çatışma çıktı ve devrimciler yenildi. Bu grup, devrim yapmaya kalktıkları tarihten dolayı "Aralıkçılar" olarak adlandırıldı. Aralıkçılar'ın liderleri tutuklandı ve 5 tanesi asılarak idam edildi.
Peki bu Aralıkçılar kimlerdi dersiniz?... Subaylar, entelektüeller ve yazarlardan oluşan bu grubun üyelerinin hepsi, üç yıl önce Çar Aleksandar tarafından yasaklanmış olan locaların üyeleriydi. Bu devrimci masonlar arasında ünlü yazar Kont Pushkin de yer alıyordu.17
Aralıkçılar'ın girişimi başarısızlıkla sonuçlandı, ama masonluk Çar'ı devirme hedefinden vazgeçmedi. Localar, 19. yüzyılın ikinci yarısında Avrupa'da kalan iki önemli imparatorluğu, Avusturya-Macaristan ve Rus İmparatorluklarını yıkmak için sistemli bir mücadele yürüttüler.
Avrupa'nın üçüncü çok uluslu imparatorluğu olan Osmanlı da bu masonik stratejiden etkilendi. Osmanlı İmparatorluğu içinde Halife'ye karşı ciddi bir muhalefet geliştiren ve seküler/ulusçu kimliği rahatlıkla gözlemlenebilen Jön Türk hareketi, masonik bir hareketti. Hareketin Selanik'te kurulu olan Macedonia Risorta ve Veritas Localarıyla yakın ilişki içinde, hatta neredeyse "özdeş" olduğu bilinen bir gerçektir. Türk masonlarının "Büyük Üstad"larından Kemalettin Apak, "Selanik'teki Macedonia Risorta ve Veritas Localarının İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin gelişmesinde ve Meşrutiyet'in ilanının temin edilmesinde de mühim rolleri olmuştur. İttihat ve Terakki Cemiyeti, bu localardan büyük bir kuvvet almıştır" diye not ediyor.18 Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya'ya göre ise, "Osmanlı İmparatorluğu'nda ilk 'hürriyetçi ve meşrutiyetçi' akımların kalkış noktasında mason örgütünün bulunduğunu söylemek tarihsel gerçeklere aykırı düşmez. Tanzimat Ricalinin (devlet adamlarının) çoğu masondur. Yeni Osmanlılar ve Birinci Meşrutiyet seçkinleri de siyasal eğilimlerini localarda geliştirmişlerdir."19
Tüm bunlar, 19. yüzyılda bütün Avrupa'da hızla yayılan ve çok-uluslu imparatorlukların varlığını tehdit eden seküler ulusçuluk virüsünün, gerçekte masonik bir yapıya sahip olduğunu göstermektedir. Uluslararası bir gizli örgüt, paradoksal bir biçimde, bu yeni ulusçuluğun omurgasını oluşturmuştur. Bir yüzyıl sonrasının ünlü Komünist Enternasyonal'inden esinlenerek, masonluğun bu misyonuna, "Nasyonalist Enternasyonal" demek mümkündür.
Nasyonalist Enternasyonal'in etkili bir biçimde rol oynadığı milliyetçi akımlar arasında, Osmanlı içindeki azınlıkların milli hareketleri de vardır. 19. yüzyıl boyunca Devlet-i Al-i Osmaniye'nin başını ağrıtan azınlık isyanları ile söz konusu masonik "omurga" arasında son derece gizli ancak geniş kapsamlı ilişkiler bulunmaktadır. Sırp mason üstadı Zoran D. Nenezi¡, Sırbo-Hırvatça dilinde yazdığı Masoni U Jugoslaviji 1764-1980 (Yugoslavya'da Masonlar 1764-1980) adlı kitapta, genel olarak tüm Balkan isyanlarında, mason localarının isyancıların yanında yer aldığını yazar.20 Bir başka deyişle, Nasyonalist Enternasyonal'in yaydığı virüs, Osmanlı'yı da etkisi altına almıştır.
İmparatorluk bünyesinde, virüsün içinde en hızlı yayıldığı ve en zararlı sonuçlara neden olduğu "organ" ise Sırplardır.
İlk Sırp İsyanı ve İlk Kan
Önceki sayfalarda Sırp milliyetçiliğinin kökenlerinden söz ederken, ezilmişlik ve seçilmişlik komplekslerine dikkat çekmiş, Sırpların bu kompleksler ve Kosova Savaşı'yla sembolleşen mağlubiyet nedeniyle kalıtımsal bir Osmanlı antipatisi geliştirdiklerini vurgulamıştık. Osmanlı idaresine karşı isyan eden haiduk (haydut)lar, bu toplumsal psikolojinin etkisiyle Sırplar arasında birer efsanevi kahramana dönüştüler.
Ancak, başta da vurguladığımız gibi, "eski haiduklar, modern milliyetçiliğin ortaya çıkardığı kin ve şiddetin yanında son derece masum kalıyorlardı". Sırp milliyetçiliği, asıl olarak Fransız Devrimi'nin yaydığı virüs sayesinde "habis", yani saldırgan ve baskıcı bir kimliğe büründü. Virüsü yayanlar ise, diğer örneklerde olduğu gibi, mason localarının üyeleriydiler. Osmanlı İmparatorluğu içindeki ilk azınlık ayaklanması olan 1804 yılındaki Sırp isyanı, bunun açık bir örneğiydi.
İsyan 1804 yılında Sırbistan'da başladı. Kısa süre sonra Bosna ve Hersek bölgelerinde de Ortodoks Kilisesine bağlı Slavlar (yani Sırplar) arasında da isyana katılanlar oldu. 1805 ve 1806 yıllarında isyanı bastırmak için bölgeye yollanan Osmanlı ordusu isyancılar karşısında mağlup oldu.
İsyanın önderliğini Djordje Petrovi¡ Karadjordje ("Karayorgi") adıyla tanınan bir domuz tüccarı üstlenmişti. Ancak ikinci adam, yani Petar I¯ko, Karadjordje'den çok daha eğitimliydi ve isyanı asıl örgütleyen kişi de o oldu. İsyanın Troçki'siydi bir anlamda. Ve I¯ko, masondu. Dahası, isyanın liderliğini yürütenler arasında da yine çok sayıda mason vardı. Fransız mason Daniel Ligou tarafından hazırlanan Dictionnaire de la Franc-Maçonnerie, (Masonlar Sözlüğü), isyanın gelişimini şöyle anlatıyor:
Peter I¯ko, Belgrad'daki Büyük Loca'ya kayıtlıydı. 1800 yılında diğer bazı masonların da yardımıyla, "Sırp halkının özgürlüğü için" Türklere (Osmanlı'ya) karşı ilk ayaklanmayı organize etti. Askeri bir güç oluşturmaya çalışırken, bu çabası Türk yetkililerince haber alındı ve hareketin, I¯ko ile aynı locaya kayıtlı olan Papaz Aleksa Nenadovi¯ gibi önde gelenleri idam edildi. I¯ko ise kaçarak kurtulabildi. Fakat bastırılan bu isyan, Türklere karşı düzenlenen diğer isyanların ateşleyicisi oldu. I¯ko da bu isyanlarda önemli bir politik rol oynadı. I¯ko, daha sonra Karadjordje tarafından Belgrad Belediye Başkanlığı'na atandı.21
Karadjordje'nin mason olup olmadığı ise kuşkulu bir konudur. Zoran Nenezi¡, Masoni U Jugoslaviji 1764-1980 adlı kitabında konuya değinir ve "Petar I¯ko ile yakın ilişki içinde olması nedeniyle bazı masonların, onun da mason olduğu tezini savunduklarını" bildirir. Bununla birlikte, Nenezi¡'e göre, kullandığı bazı sembol ve işaretlere bakılırsa Karadjordje'nin Belgrad Locası'na bağlı olduğu anlaşılmaktadır.22
Bu Sırp isyanı, çeşitli yerel ayaklanmalarla 1815 yılına dek sürdü. O yıl Osmanlı yönetimi, Sırbistan'a geniş bir özerklik vermek zorunda kaldı. Bundan böyle, kendilerine ait bir meclisleri ve seçilmiş bir prens (knez)leri olacaktı. Ülkede Osmanlı garnizonları ve yönetimden sorumlu bir "Paşa" kalıyordu; ama bağımsız bir Sırp Krallığı'nın temelleri atılmıştı.
Bu arada, bu ilk Sırp ayaklanması sırasında Bosnalı Müslümanlara yönelik ilk büyük katliam da gerçekleşti. Ünlü Sırp tarihçisi Stojan Novakovi¡, "Türklerin genel imhası"nın 1804'teki ayaklanma döneminde başladığını söyler. Bu "Türkler" Bosnalı Müslümanlar anlamına geliyordu. Noel Malcolm'a göre ise, isyan sırasında açığa çıkan "anti-Osmanlı şiddet, Slav Müslümanlarına karşı yapılan katliamları, yağmaları ve zorla din değiştirtmeleri de içermiştir."23
Sırp Milliyetçiliğinin Gelişimi
1815'te elde edilen özerklik, Sırplar için yeterli değildi. İlerleyen dönemde sistemli bir biçimde gelişen Sırp milliyetçiliği, hem Osmanlı'ya karşı tam bağımsızlık elde etmeyi hem de toprak yönünden genişlemeyi hedefledi. Bu iki hedef de gerçeğe dönüştü. Bağımsızlık 1878'deki Berlin Anlaşması ile kazanıldı. Genişleme ise aşamalıydı; Kuzey Sırbistan'da oluşmuş olan Sırp Krallığı, üç dalga (1831-33, 1878, 1912-13) içinde Güney Sırbistan, Kosova ve Makedonya'ya kadar genişledi.
Ancak Sırp milliyetçiliği açısından 1815'ten 1878 yılına dek uzanan dönemdeki en önemli başarı, söz konusu milliyetçiliğin ideolojik ve tarihsel temellerinin sağlamlaştırılmış olmasıydı. Sırp milliyetçileri, başka ülkelerdeki örneklerde de görüldüğü gibi, bir "yukarıdan aşağıya milletleştirme" programı uyguladılar. Sırp kültürü ve Sırp kimliği yeniden tanımlandı. Sırpların seçilmiş ve ezilmiş bir halk olduğu yönündeki geleneksel düşünceler doktrinleştirildi. Sırpların tüm güney Slavlarının asil halkı olduğu, dolayısıyla Bosnalı Müslümanların "İslamlaşmış", Hırvatların da "Katolikleşmiş" Sırplar olduğu düşüncesi, ideolojik bir temele oturtuldu. Bu düşünce, Müslüman ve Hırvatlara karşı uygulanacak olan "ya asimile ol, ya öl" politikasının temelini oluşturacaktı.
Fransız Devrim'inin ardından bir tür "Nasyonalist Enternasyonal"doğdu. Çok uluslu imparatorlukları tehdit eden milliyetçilik akımı, ülkeden ülkeye bulaşarak tüm Avrupa'ya hızla yayıldı. Bu akımlardan en çok etkilenen uluslardan biri Sırplardı. Bu nedenle Osmanlı İmparatorluğu içindeki ilk azınlık isyanını örgütlediler. 19. yüzyıl boyunca da Sırp milliyetciliçi ideolojik ve siyasi yönden güçlendi. En önemli iki dayanağı ise, Osmanlı-Türk-Müslüman düşmanlığı ve yayılmacı "Büyük Sırbistan" projesiydi.Fransız Devrimi, büyük ölçüde mason localarında üretilmişti, bunun doğal bir sonucu olarak, "Nasyonalist Enternasyonal" de gerçekte masonik bir yapıda gelişti. Seküler milliyetçi akımların hemen hepsi localarda olgunlaştılar. Sırbistan'da da kural bozulmamıştı; Sırp milliyetçiliğinin en büyük ideoloğu say›lan Vuk KaradΩi¡ (solda) ya da Dositej Obradovi¡ gibi entelektüeller, kıdemli birer masondular. "Camileri yıkın" gibi dizeleriyle ünlenen fanatik flair Petar Petrovi¡ Njego§ ise (sağda), resimleri loca duvarlarına asılacak kadar masonlukla özdeşleşmiş birisiydi.
Fransız Devrimi, büyük ölçüde mason localarında üretilmişlti, bunun doğal bir sonucu olarak, "Nasyonalist Enternasyonal" de gerçekte masonik bir yapıda gelişlti. Seküler milliyetçi akımların hemen hepsi localarda olgunlaştılar. Sırbistan'da da kural bozulmamıştı; Sırp milliyetciliçinin en büyük ideoloğu sayılan Vuk KaradΩi¡ (solda) ya da Dositej Obradovi¡ gibi entelektüeller, kıdemli birer masondular. "Camileri yıkın" gibi dizeleriyle ünlenen fanatik şair Petar Petrovi¡ Njego§ ise (sağda), resimleri loca duvarlarına asılacak kadar masonlukla özdeşleşmiş birisiydi.
Bu ideolojik program, diğer pek çok ülkede olduğu gibi Sırbistan'da da bazı elitler tarafından belirlenmiş ve uygulanmıştı. Bu elitlerin kimliği ise oldukça ilginçti. "Millet meydana getirme" olarak tanımlanabilecek bu programın dğer bazı ülkelerde masonlar tarafından uygulandığına önceki sayfalarda değinmiştik. Sırbistan'da da durum farklı olmadı. Virüs, Fransız Devrimi ile doğmuş olan ve geleneksel dini kimlikleri yok ederek yerine seküler milli kimlikler üreten "masonik" virüstü.
Sırp milliyetçiliğini geliştiren söz konusu masonların en önemlisi, kuşkusuz Vuk KaradΩi¡'ti (1787-1864). Yugoslavya uzmanı Ivo Banac, KaradΩi¡'i "en önde gelen Sırp dil reformisti ve milli ideolog, Sırp milli kimliğini sekülerize eden en önemli kişi" olarak tanımlar. Banac'a göre, KaradΩi¡'in en büyük icraatı, Sırp kimliğini Ortodoks mezhebine bağlılıkla özdeş olmaktan çıkarmasıydı. KaradΩi¡, Sırp milletini dil kriterine göre tanımlamıştı; ona göre, Güney Slav dili (Slovakça) kullanan herkes Sırp'tı. Ancak Bosnalı Müslümanlar ve Hırvatlar da aynı dili kullanıyorlardı. Dolayısıyla onlar, kimliklerini yitirmiş, ya da kimliklerine ihanet etmiş Sırplardı. Bu nedenle de tekrar Sırplaştırılmaları, yani asimile edilmeleri gerekiyordu. (Asimile olmayı kabul etmeyenlerin de etnik yönden "temizlenmeleri" gerekecekti.) Ivo Banac'a göre, Vuk KaradΩi¡'in önderliğini yaptığı bu yeni seküler Sırp milliyetçiliği, Sırplarla Batıdaki komşuları, yani Bosnalılar ve Hırvatlar arasındaki çatışmaların altyapısını oluşturdu. Sırbistan'ın genişleyerek "Büyük Sırbistan" meydana getirme gayretleri, bu ideolojik çatıdan kaynaklanacaktı.24
Vuk KaradΩi¡, az önce belirttiğimiz gibi masondu. Masonik kaynaklı seküler milliyetçilik virüsünün Sırbistan'daki en büyük temsilcisiydi. Onun yanında hatırlanması gereken bir ikinci isim, Sırbistan'ın ilk Milli Eğitim Bakanı ünvanını taşıyan Dositej Obradovi¡'ti (1742-1811). KaradΩi¡'in dile dayalı milliyetçilik fikirlerinin öncüsü oydu. Ve, tahmin edilebileceği gibi, o da bir masondu; dönemin itibarlı localarından Trieste Locası'na bağlıydı.25 Nitekim Obradovi¡'in ideolojisi, saf mason ideolojisinden başka bir şey değildi: Balkan tarihçisi Georges Castellan, "Aydınlanma döneminden etkilenen Obradovi¡, aklın dine üstün gelmesini savunuyordu" diye yazıyor. Castellan'a göre Obradovi¡'in hayatı, "Aydınlanma dönemi ile Sırp isyanları arasında bir bağ oluşturmuştu."26
Belgrad Locası 19. yüzyılın başından itibaren radikal Sırp milliyetçiliğinin önemli ideolojik merkezlerinden biri oldu. Belgrad Locası'nın üyeleri; ilk Sırp isyanının liderliğini yapan Karageorge ve Petar I¯ko'dan başlayarak, Sırp şovenizminin önderleri oldular. Petar Petrovi¡ Njego§'un resimleri, locanın balkon kısmına asılmıştı.
Sırp milliyetçiliği, Obradovi¡ ve KaradΩi¡ gibi ideologların kurduğu zemin üzerinde, romantik Alman milliyetçiliğini kendisine model alarak 19. yüzyıl boyunca giderek gelişti ve "Büyük Sırbistan" hedefine yönelik somut planlar üretmeye başladı. Bu planların en önemlisi, İç İşleri Bakanı Ilija Gara§anin'inkiydi.
Gara§anin, Ivo Banac'ın ifadesiyle "Büyük Sırbistan" stratejisinin temelini attı. Vuk KaradΩi¡'in dilsel milliyetçilik teorisini kullanarak, tüm Güney Slavlarının aslında Sırp olduklarını ve Sırbistan'ın tüm Sırpları "kurtarma ve birleştirme" misyonunu üstlenmesi gerektiğini savunuyordu. Bu düşünceleri Na¯ertanije adlı gizli bir dokümanda topladı. 1844 yılında yazılan bu doküman, "Büyük Sırbistan"ın manifestosu niteliğindeydi.
Aynı yıllarda, söz konusu modern Sırp milliyetçiliğinin ve "Büyük Sırbistan" hedefinin kendisine düşman olarak kimi belirlediğini gösteren ünlü bir destan yazılmıştı. Yazarı, Karadağlı bir aristokrat ve din adamı olan Petar Petrovi¡ Njego§'tu. Yazdığı savaş destanları, Sırp milli edebiyatının en önemli örnekleriydi. Önemli olan, bu destanların içinde fanatik bir Müslüman düşmanlığının körüklenmesiydi. Njego§'un mısraları arasında "camileri ve minareleri parçalayın", "Türkleşmiş olanları yok edin" gibi ifadelere rastlanıyordu. Njego§'un Gorski Vijenac (Dağların Tacı) adlı ünlü destanı ise, 1702 yılında Karadağ'ın başkenti Çetine'de yapılan Müslüman katliamının övülmesinden ibaretti. Şiirdeki kahramanlardan birisi, Vaivode Batri¡, yaşananları şöyle anlatıyordu: "Çetine'de Hıristiyanlığı kabul etmeyen bir tek Türk bırakmadık, öyle ki, burada olanları anlatacak hiçbir canlı şahit kalmadı. Hiçbir Türk evi ayakta kalmadı." Destanın bir yerinde Njego§, Osmanlı Sultanı IV. Murad'ı Kosova Savaşı'nın sonunda savaş alanında bıçaklayarak öldüren Milo§ Oblili¡'e atıfta bulunarak şöyle diyordu:
Öyleyse parçalayın tüm minareleri ve camileri...Size sesleniyorum ey Milo§ Oblili¡'in nesli, Taşıdığımız bu güçlü silahlar ve kana bulanmış inancımız ile.İyi olan kazanacaktır, çünkü Ramazan ve Noel, asla birarada yaşayamaz.
Njego§'un bu destanı, daha sonra Sırplar ve Karadağlılar tarafından Müslümanlara uygulanan tüm soykırım ve baskılara romantik ve etik bir temel hazırladı. Destan, Sırp okullarındaki edebiyat derslerinde okutuldu.
Peki Njego§'un da ötekiler gibi "virüs"le ilgisi var mıydı? Sırp "üstad" Zoran Nenezi¡, Njego§'un mason olduğuna dair kesin bir belge olmadığını, ancak Vuk Stefanoviç KaradΩi¡ gibi masonlarla yakın arkadaşlığından yola çıkılarak büyük olasılıkla mason olduğunun söylenebileceğini yazar.27 Ancak Nenezi¡, daha da önemli bir bilgi aktarır:
Bosna-Hersek'in 1908'de Avusturya-Macaristan dönemindeki ilhakından sonra, Sırp masonları, Macar masonlarından ayrılarak 'Sırbistan Yüksek Meclisi'ni kurmuşlardır. Belgrad'da 'Hür Masonlar Evi' açılır. Bu locanın içi değişik resim ve sembollerle süslüdür. Balkon kısmında Dositej Obradovi¡ ve Petar Petrovi¡ Njego§'un resimleri yer almaktadır.28
"Camileri ve minareleri parçalayın" emrini veren Njego§'un resimlerinin Belgrad Locası'nın duvarlarını süslemesi kuşkusuz oldukça anlamlı bir işarettir (localara portre asılması alışılagelmiş bir durum değildir). Bu, masonluğun, anti-İslami karakteri belirgin olan Sırp milliyetçiliği ile olan ilişkisini göstermesi açısından son derece önemlidir.
Tüm bu bilgilerin üzerine, neden Sırp milliyetçiliği ile masonluğun ilişkisi üzerinde durduğumuz, bu konuyu neden araştırdığımız sorulabilir. Bunun iki cevabı vardır. Birincisi, Sırbistan'daki seküler milliyetçiliğin masonik karakterinin bize gösterdiği sonuçtur: Fransız Devrimi'yle patlak veren masonik virüs, yayıldığı her yerde yine masonluk tarafından temsil edilmiştir. Bu, son iki yüzyılın Avrupa ve hatta Dünya tarihini anlama yolunda önemli bir göstergedir.
Bizim buradaki çalışmamız için daha büyük önem taşıyan ikinci cevap ise, Sırp milliyetçiliğinin masonik boyutunun, bu ulusçulukla Batılı güçler arasındaki ilginç ittifakları çözmek için bize yardım ediyor oluşudur. Masonluğun enternasyonal bir örgüt olduğunu ve her ülkedeki masonların "obediyans" (itaat) zinciri içinde birbiriyle ilişkili olduğunu biliyoruz. Sırp milliyetçiliği, başka bazı örneklerde de olduğu gibi, bu masonik bağı kullanarak kendisine Batılı güçlerden destekler bulmuştur. Ve, Batı ve Sırplar arasındaki stratejik ya da taktik ittifakların ardında gizli olan bu "loca faktörü", günümüze kadar etkisini korumuştur.
Prens Michael Obrenoviç'in "Büyük Sırbistan" Düşleri
1804'te patlak veren ilk Sırp isyanından II. Dünya Savaşı'nın sonuna dek süren Sırp monarşisi, Karadjordjevi¡ ve Obrenovi¡ hanedanları arasında defalarca el değiştirdi. İki taraf arasındaki taht mücadelesi, darbe ve suikastlere neden oldu. Tüm bir 19. yüzyıl içinde Sırp tahtına oturan hükümdarların en önemlisi ve yayılmacı Sırp milliyetçiliği açısından en başarılısı ise, hemen herkes tarafından kabul edildiği üzere, Michael Obrenoviç'ti.
Obrenoviç hanedanı, Sırp liderliğini 1815 yılında Karadjordjevi¡'lerin elinden almıştı. Milo§ Obrenovi¡, otonomi kazanmış olan Sırp Prensiliği'nin başına geçmişti. Milo§'un knez'liği (prensliği) 1839 yılına dek sürdü. Bu tarihte, kendisine karşı gelişen siyasi muhalefetin sonucunda Milo§ sürgüne yollandı. Büyük oğlu Milan tam o sıralar ani bir ölüme kurban gidince, Sırp tahtı 16 yaşındaki Michael (Mihailo) Obrenovi¡'e kaldı. Fakat küçük Michael ancak üç yıl hüküm sürebildi; 1842 yılında o da babası gibi sürgüne gitmek zorunda kaldı. Taht, rakip hanedandan Aleksandar Karadjordjevi¡'e geçmişti. Aleksandar, Obrenovi¡'lerin çeşitli komplolarına karşın iktidarını 1858'e dek koruyabildi. Ancak "adet" değişmedi ve sonuçta sürgüne giderek tahtı bir kez daha Obrenovi¡'lere bırakmak zorunda kaldı. Milo§'un 2 yıl süren iktidarının ardından, 1860 yılında Sırp prensliği Michael Obrenovi¡'e, yani "yüzyılın en başarılı knez'i"ne geçti.
Michael, kendinden önceki Sırp prenslerine göre çok daha iyi bir eğitimden geçmiş, çok daha Batılı bir karakterdi. Sürgünde geçirdiği 16 yıl boyunca kendini geliştirmişti. Fransızca ve Almanca konuşup yazabiliyor, Rusça'yı anlıyordu. İngilizlere karşı da derin bir hayranlık besliyor, bu ulusun özgürlüğe ve yasalara olan bağlılığını övüyordu sürekli.
8 yıl süren iktidarı boyunca Sırp milliyetçiliği adına büyük adımlar attı. Ülkedeki milli bilincin uyandırılması yönünde önemli işler yaptı. Daha da önemlisi, Sırpların yayılmacı hedeflerini gerçeğe dönüştürmek üzere ilk ciddi girişimlerde bulundu. Prens, İngiliz tarihçi Laffan'a göre, Osmanlı'nın yönetimi altındaki tüm güney Slav halklarını "özgürleştirmeyi" ve Sırp bayrağı altında birleştirmeyi hedefliyordu. Tüm bu Slavlar, tek bir halka dönüşecek—yani Sırp kimliği altında asimile olacak—ve Sırbistan'ın sınırları Karadeniz'den Adriyatik'e kadar uzanacaktı. Michael'in en önemli icraatlarından biri de, Karadağ ile Sırbistan arasındaki geleneksel yakınlığı çok daha sağlam ve etkili bir hale getirerek iki devleti "ebedi müttefik" haline getirmesiydi. Sırp yayılmacılığı konusundaki kararlılığını ise sık sık vurguluyor, zaman zaman İtalya örneğinden yola çıkarak Sırbistan egemenliğinde bir "Güney Slav Birliği" kurulmasından söz ediyordu.29 Bu düşlerinin yanında, bir de uyguladığı somut politikalarla, "Sırbistan'da Osmanlı yönetiminin son izlerini de yok etti". 30
Peki acaba Prens Michael bu geniş "vizyon"a nasıl sahip olmuştu?
Az önce Michael'in Avrupa'da kaldığı dönemde Batılı düşüncelerle yetiştiğinden söz etmiştik. Ancak bu "aydınlanma"nın çok önemli bir parçası daha vardı. Genç Prens, masonluğa girmiş, üstelik oldukça yüksek derecelere ulaşmıştı. Daniel Ligou'nun bildirdiğine göre, İtalyan ulus devletinin mimarları ve seküler milliyetçiliğin öncüleri olan Mazzini ve Garibaldi ile "biraderlik" bağından kaynaklanan bir dostluğa sahipti.31 "Büyük Sırbistan" projelerinden söz ederken sık sık İtalyan birliğine atıfta bulunması, büyük olasılıkla bu masonik fikir birliğinden kaynaklanıyordu.
Michael, 10 Haziran 1868 gecesi, aşık olduğu kızla birlikte Belgrad yakınlarındaki bir parkta gezerken uğradığı suikast sonucunda öldü. Suikastı kimin yaptığı o günden bu yana bir sır olarak kaldı. Ama çoğu tarihçi, tetiği çektirenin, Michael'in "Büyük Sırbistan" hedeflerinden son derece rahatsız olan Avusturya-Macaristan olduğunu düşünür.
İngiliz tarihçi Laffan'a göre, "eğer Michael yaşasaydı, Sırbistan'ın; Bosna-Hersek, Makedonya ve hatta Bulgaristan'ı da içine alan bir büyük Slav devleti kurması belki mümkün olabilecekti."32 Onun ölümünden sonra, 20. yüzyılın başına dek bu rüyayı gerçeğe dönüştürecek kadar güçlü liderler çıkmadı. Ama Michael'in seküler ulusçuluk virüsü ile zehirlenmiş olan biraderleri, hem de Michael'in haleflerine rağmen, bu uğurda mücadele etmeye devam edeceklerdi.
Milan'ın "İhanet"i ve Avusturya-Macaristan Sorunu
Michael Obrenovi¡'in ölümüyle birlikte, Obrenovi¡ hanedanının Sırp milliyetçiliğine yaptığı hizmet sona erdi. Bundan sonraki 35 yıl boyunca, Sırbistan yine Obrenovi¡ hanedanı tarafından yönetilecek, fakat birbiri ardına tahta çıkan iki Prens de, Sırp milliyetçiliğine destek değil, engel oluşturacaklardı. (Nitekim sonunda da, loca kaynaklı milliyetçi bir darbe ile hanedanın egemenliğine son verilecekti.)
Michael'ın ardından tahta kuzeni Milan çıktı. Milan henüz 14 yaşında bir çocuktu ve doğal olarak Sırp tahtının ağırlığını taşıyacak güce sahip değildi. Ancak yıllar ilerledikçe, bu zayıflığının yaşından değil, karakterinden ve düşüncelerinden kaynaklandığı yavaş yavaş anlaşıldı. Çocukluğunun büyük bölümünü Paris'te geçirmiş olan bu "bohem" genç, Sırp milliyetçiliğinin şoven ve yayılmacı projeleri ile hiç mi hiç ilgilenmiyordu. Zamanının büyük bölümünü soyut düşünce ve projelere ayırıyor, buna karşın, Sırp topraklarının genişletilmesi, Bosna-Hersek'in ilhak edilmesi, kısacası bir "Büyük Sırbistan" kurulması yönünde asker ve sivil bürokrasi tarafından önüne getirilen planlara aldırış etmiyordu. Dahası, başta devlet ricali olmak üzere, Sırp toplumuna bile soğuk bakıyordu. Tebası, ona göre, dağlı, barbar ve vahşi, kısacası kültürel yönden geri bir halktı. Eşi Kraliçe Natalie'ye, oğulları Aleksandar hakkında yazdığı mektupta şöyle diyordu: "Tanrı'nın ve oğlunuzun aşkı için, lütfen Sırplara güvenmeyin."33
Milan'ın milliyetçi Sırp devlet aygıtı ve entelijensiya açısından en "zararlı" icraatlarının başında ise, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'na karşı yürüttüğü ılımlı ve dostane politika geliyordu. Oysa Çifte Monarşi, Sırp milliyetçiliğinin gözünde Osmanlı ile birlikte en büyük düşmandı.
Avusturya ve Macaristan monarşilerinin 1867'de birleşmeleri (Ausgleich) ile doğan Avusturya-Macaristan çok uluslu bir imparatorluktu; Fransız Devrimi ile başlayan modern ulus-devletler çağının değil, eski düzenin (ancien regime) bir parçasıydı. Bu nedenle de, Fransız Devrimi'nin yaydığı ulusçuluk virüsü tarafından ciddi bir biçimde rahatsız ediliyordu. Bu masonik virüsle özdeşleşmiş olan Sırp milliyetçileri ise, özellikle 1878'deki Berlin Anlaşması'ndan sonra, Avusturya-Macaristan'ı kendilerine en büyük düşman olarak belirlediler.
Berlin Anlaşması, Balkanlar'daki tüm statükoyu köklü bir biçimde değiştiren bir devrimdi. Anlaşmanın zemini Rusya tarafından hazırlanmıştı aslında. Rusya, 19. yüzyılda Osmanlı'yı zayıflatabilmek için ünlü Pan-Slavizm ideolojisini körükleyerek, başta Sırplar olmak üzere İmparatorluk içindeki Slav azınlıkların bağımsızlığına destek olmuştu. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı ise bu politikanın en büyük başarılarından biriydi. Rus orduları, Yeşilköy'e kadar ilerlediler. Sonuçta Ayestefanos Anlaşması imzalandı. Ancak Batılı devletler bu anlaşmanın hükümlerini çıkarlarına aykırı bularak müdahale ettiler ve sonuçta yeni şartlar içeren Berlin Anlaşması imzalandı. Bu anlaşmayla, neredeyse tüm güney Slav (Yugoslav) toprakları Osmanlı egemenliğinden çıktı. Slovenya, Hırvatistan ve Bosna-Hersek, Avusturya-Macaristan egemenliğine bırakılıyordu. (Bosna-Hersek, kağıt üzerinde hala Osmanlı'ya aitti, ama Avusturya-Macaristan tarafından yönetilecekti.) Sırbistan ve Karadağ ise bağımsızlıklarını kazandılar. Bir tek Sancak Bölgesi kalmıştı Devlet-i Ali'nin elinde.
1878, doğal olarak, Bosnalı Müslümanlar için de tarihi bir dönüm noktasıydı. Artık yabancı bir idare altında yaşayacaklardı. Devlet-i Al-i Osmaniye'nin ordularının çekilişini gözyaşları içinde seyrederken geleceğe endişeyle bakıyorlardı. Bu nedenle bir kısmı Anadolu'ya göç etti. Sayıları kesin olarak bilinmiyor, ancak bazı Bosnalı tarihçiler, 300 bine yakın rakamlar veriyorlar. Bu sayı biraz abartılı da olsa, ciddi bir göç yaşandığı tartışılmaz bir gerçektir.
Aslında, Avusturya-Macaristan yönetimi, Bosnalılar üzerinde bu denli büyük bir göçe neden olacak bir baskı politikası izlememişti. Aksine, Bosnalı Müslümanlara karşı ılımlı bir yaklaşım sergiledi, hatta Sırp ve Hırvatlardan ayrı bir "Boşnak" kimliğinin oluşmasını teşvik etti. Hepsinden önemlisi, onları Sırp yayılmacılığından ve saldırganlığından bir süre için de olsa korudu. (Avusturya-Macaristan yönetimi, I. Dünya Savaşı'nın ardından kurulacak olan gerçekte bir "Sırboslavya" niteliği taşıyan I. Yugoslavya'ya göre Bosnalılar açısından çok daha olumluydu.)
Obrenovi¡ hanedanının son iki üyesi, yani Milan ve Aleksandar, Sırp radikal milliyetçileri için birer "yüz karası" idiler. Milliyetçi asker ve sivil bürokrasi, Avusturya-Macaristan ile iyi ilişkiler kuran ve Bosna-Hersek'in ilhakı planıyla hiç ilgilenmeyen bu iki Kral'dan da son derece rahatsızdırlar. Bu "devlet aygıtı", sonunda "Sırp bekası" adına eyleme geçmeye karar verdi. Ordudaki en radikal subaylardan oluşan bir cunta, 11 Haziran 1903 gecesi sararyı bastı ve Kral Aleksandar ile Kraliçe Draga'yı kurşunladı.
Öte yandan, Bosna-Hersek'in Avusturya-Macaristan yönetimine geçmiş olması, Sırp milliyetçilerini de yakından ilgilendiriyordu. Sırp milliyetçilerine göre, Bosna-Hersek bir Sırp toprağıydı ve mutlaka Sırbistan'a bağlanması gerekiyordu. Avusturya-Macaristan'ın ise, Bosna-Hersek'i ve üzerinde yaşayan "Müslümanlaşmış" ya da "Katolikleşmiş" Sırpları, yani Bosnalı Müslümanları ve Hırvatları yönetimi altında tutarak, "Sırplığı" böldüğünü düşünüyorlardı. Bu "Sırp"ların "kurtarılması"—yani Sırbistan'ın egemenliği altına alınıp asimile edilmesi—ve Büyük Sırbistan'ın kurulması için, Avusturya-Macaristan'ın parçalanması zorunluydu.
Az önce sözünü ettiğimiz Sırp Prensi (1882'den sonraki dönem için, "Sırp Kralı") Milan Obrenovi¡, işte bu denklemdeki "ihaneti" nedeniyle Sırp devlet aygıtı ve entelijensiyasının nefretini üzerine toplamıştı. İngiliz tarihçi Laffan, Milan ile Sırp milliyetçileri arasındaki zıtlaşmayı şöyle anlatıyor:
Sırp milliyetçileri, Kral Milan'ın Avusturya-Macaristan'a cephe almak gibi bir amacının olmadığını büyük bir hayal kırıklığı yaşayarak gördüler. Milan, Avusturya-Macaristan ile Rusya arasında tarafsız bir politika izlemeye karar vermişti. 1887'de, St. Nicholas Günü'nde yaptığı bir konuşmada "Cermenizm ve Slavizm arasında yaşanacak olan çatışmada, Sırbistan'ın tarafsız kalması gerektiğine inanıyorum" diyerek tavrını açıkça belli etmişti.34
1881'de Milan Avusturya-Macaristan ile gizli bir anlaşma imzalayarak, Sırbistan'ın Bosna-Hersek üzerindeki tüm iddialarından vazgeçtiğini ve Avusturya-Macaristan'ın karşı çıkacağı hiçbir üçüncü devletle askeri ittifak anlaşması imzalamayacağını kabul etti. Bir yıl sonra Bosna-Hersek'teki milliyetçi Sırplar Avusturya-Macaristan yönetimine karşı isyan başlattığında, onları desteklemek için hiçbir girişimde bulunmadı.35
Tahmin edilebileceği gibi, Milan'ın tüm bu Avusturya-Macaristan yanlısı çizgisi, milliyetçi asker ve sivil bürokrasinin tepkisiyle karşılaştı. Kral, onların gözünde, açıkça "Sırplığa" ve "Sırp davasına" ihanet ediyordu. Milan, bu çekişmeden yorularak 1889 yılında tahttan feragat etti. Yerine oğlu Aleksandar geçti, fakat henüz 13 yaşındaydı.
Obrenovi¡ hanedanının son üyesi olan Aleksandar, 1893 yılına dek devlet idaresine karışmadı, ülkeyi Milan Risti¡ ve diğer bazı yüksek bürokratlar yönettiler. O yıl, rüşdüne kavuştuğunu ilan etti ve Krallığın yönetimini üzerine aldı. İlk icraatı ise, kendisine karşı komplo düzenlediklerine inandığı bazı bakanlarını onlarla yemek yediği bir gece tutuklatmak oldu. Ancak böyle yapmakla ordu ve bürokrasi kademelerinde kendisine karşı gelişen muhalefeti engelleyemeyecekti. Çünkü Aleksandar, babası Milan'ın izinden gidiyordu ve onun kurduğu Avusturya-Macaristan yanlısı dış politikayı sürdürdü. Bu, devlete egemen olan milliyetçi kadrolar açısından kabul edilemez bir durumdu. 1900'de devletin tüm ileri gelenlerinin açık muhalefetine rağmen, Draga Ma§in adlı dul ve kısır bir kadınla evlenmesi de aynı çevrelerin Kral'a duyduğu tepkileri artırdı. Milliyetçi öğrenci örgütleri, Kral aleyhinde yasa dışı gösteriler düzenlemeye başladılar.
Kral'a vurulacak asıl darbe ise, 1903 yılında, çok daha profesyonel bir örgüt tarafından gerçekleştirilecekti.
1903'teki "Masonik Darbe"nin Perde Arkası
Bu saray baskınının "perde arkası"nda ise önemli bir loca faktörü bulunuyordu. 1903 darbesini planlayan ve gerçekleştiren cunta, gerçekte "Pobratim" adlı mason locasının bir uzantısıydı. Bu locanın İngiltere ile de çok yakın ilişkileri vardı. İngiliz Konsolosluğu'nun Pobratim'e yolladığı bir mektup, "loca çalışmaları nedeniyle duyulan memnunluğu" ifade ediyordu. Belgrad'daki İngiliz Konsolosu, loca üyeleri ile yüz yüze yaptığı görüşmede ise "İngiltere'nin Sırp masonlarını desteklemekten duyacağı mutluluk"tan söz etmiş ve iki taraf Sırp masonlarına özel bir "selam ve hürmet yollayan" Galler Prensi Albert Edward'ın şerefine birlikte kadeh kaldırmışlardı. Edward, Belgrad'daki biraderlere böyle bir yakınlık duyuyordu, çünkü yukarıdaki "loca kostümü"nden de anlaşıldığı gibi, kıdemli bir masondu.
10 Haziran 1903 gecesi, bir grup Sırp subayı, Belgrad'daki Kraliyet Sarayı'na ani bir baskın düzenlediler. Saray muhafızlarının etkisiz hale getirilmesinden sonra da Kral ve Kraliçe'yi sarayın içinde aramaya başladılar. Ancak karanlık, subayların içkili oluşları ve bir de Kral'a sadık kalan birkaç muhafızın direnişi nedeniyle bu arama saatlerce sürdü. En sonunda, Kral Aleksandar ve eşi Draga, gizli bir kapıyla girilen küçük bir odanın içinde bulundular. Kral, eşini korumak için kendisini kurşunların önüne attı ve hemen can verdi. Birkaç saniye sonra Kraliçe de vuruldu. Aynı gece, Kraliçe'nin iki kardeşi ve Kral'a sadakat gösteren çok sayıdaki muhafız da kurşuna dizildiler.
Ordu içindeki bir "cunta"nın düzenlediği bu ani baskın, neredeyse yarım yüzyıldır Sırp tahtında oturan Obrenovi¡ hanedanının da sonu olmuştu. Son iki üyesi boyunca, milliyetçi asker ve sivil bürokrasiye karşı gelen hanedan, arkasında herhangi bir temsilci bırakmadan tarihe gömüldü.
Acaba bu "milliyetçi asker ve sivil bürokrasi"nin daha örtülü bir başka kimliği var mıydı? Ve bir de, bu askeri darbenin enternasyonal bir boyutu olmuş muydu?
Sırp mason Zoran Nenezi¡, Masoni U Jugoslaviji 1764-1980 adlı kitabında 1903 darbesinin perde arkası ile ilgili söz konusu soruları aydınlatan çok önemli bilgiler verir. Buna göre, darbe "masonik"tir ve masonluk aracılığıyla kurulmuş olan önemli bir "İngiliz bağlantısı" içermektedir.
Nenezi¡'in anlattığına göre, 1903'te gerçekleşen darbe, aslında bir süredir planlanmakta olan bir eylemdi. Aleksandar'ın politikasından son derece rahatsız olan masonlardan bir grup, 1 Kasım 1902 günü üst düzey subaylardan Dragutin Dimitrijevi¡ Apis'in evinde toplanmış ve Kral'ı öldürmek için yemin etmişlerdi. Bu gizli toplantıya katılan masonlar; Dorde Gen¯i¡, Jovan Avakumovi¡, Aleksa Novakovi¡, Jakov Ja§a Nenadovi¡ ve Nikola HadΩi-Toma idi.36
Aleksandar'ı ortadan kaldırmak isteyen bu masonik kadro, 1903'teki darbeden önce de sofistike bir suikast hazırlamıştı aslında. Nenezi¡'in anlattığına göre, Sırp masonluğunun önemli isimlerinden Du§an Jovanovi¡, Dragutin Dimitrijevi¡ Apis "birader"in evindeki toplantıdan bir süre sonra Kolare¡'te düzenlenen bir balo sırasında Aleksandar'ı zehirlemek için bir komplo düzenlemişti. Kral'ın yiyecek ve içeceklerine konacak olan zehir Jovanovi¡ tarafından hazırlanmış, iş birlikçilik yapacak uşaklar ayarlanmıştı. Ancak Kral'ın baloya son anda katılmaması, bu planı bozdu.37
Bu başarısız girişimin ardından az önce sözünü ettiğimiz 1903 darbesi geldi. Saraya girip Kral ve Kraliçe'yi öldüren 28 subayın liderliğini yapan üç üst düzey komutan da masondu. Başlarında, bir yıl öncesinde Kral'ı öldürmek için yapılan gizli "masonik" toplantıya ev sahipliği yapan Dragutin Dimitrijevi¡ Apis vardı. Darbeyi yöneten diğer iki üst düzey mason subay, Dimitrije Cincar-Markovi¡ ve Milovan Pavloviç'ti.38
Dahası, bu "tetikçi" kadronun ötesinde, darbeyi teorik düzeyde planlayanlar, tümüyle masonlardan oluşuyordu. Nenezi¡'in yazdığına göre, 1903 darbesi, gerçekte Pobratim (Kardeşleşme) adlı mason locasının üyeleri tarafından planlanmıştı. Söz konusu üyeler, "tetikçi" subaylara liderlik eden Dragutin Dimitrijevi¡ Apis'in yanı sıra, Vasa U. Jovanovi¡, ~arl Duse ve Nikola Luna¯ek'ti.39
Kısacası Sırp milliyetçiliğine "ihanet" ettiği—yani sadece barışçı bir politika izlediği—düşünülen Kral Aleksandar'ı ortadan kaldıran askeri darbe, gerçekte mason localarının bir ürünüydü. Bu durum, bizlere Sırp milliyetçiliği ile masonluk arasındaki ilişkinin ne denli köklü ve kalıcı bir bağlantı olduğunu gösteriyordu.
Dahası, önceki sayfalarda da vurguladığımız gibi, masonluk enternasyonal bir örgüttü ve yalnızca Sırbistan içindeki milliyetçi dalgayı koordine etmekle kalmayacak, bir de onun dış güçlerle kuracağı bağlantıları "katalize" edecekti.
Nitekim 1903 darbesinin perde arkasında masonlukla paralel duran bir "İngiltere bağlantısı" vardı.
Kral Aleksandar'ın neden masonik-milliyetçi kadrolar tarafından sevilmediğine değinmiştik; Kral, Avusturya-Macaristan yanlısı bir dış politika izliyordu. Sırp milliyetçileri, Çifte Monarşi'ye, onun diğer "Sırp topraklarını" (yani Bosna-Hersek ve Hırvatistan'ı) işgal altında tuttuğunu ve böylece "Büyük Sırbistan"a engel olduğunu düşündükleri için düşmandılar. Ancak Avusturya-Macaristan'a düşman olan ve Aleksandar'ın dış politikasından rahatsızlık duyan dış güçler de vardı elbette. Bunların başında, İngiltere ve Fransa geliyordu.
Bu durum, 19. yüzyılın sonlarında Avrupa'da oluşan kutuplaşmanın bir sonucuydu. I. Dünya Savaşı'na kadar devam edecek olan kamplaşma, Almanya ile Avusturya-Macaristan'ı bir safta birleştirmiş, bunun karşısına da İngiliz-Fransız eksenini ve bir de Rusya'yı yerleştirmişti. Bu nedenle de, yüzyıl dönümüyle birlikte, Fransa ve özellikle İngiltere, tüm Avrupa siyasetlerini bu stratejik denklem üzerinde belirlemeye başladılar. Almanya'nın ve Avusturya-Macaristan'ın "kuşatılması", İngiliz-Fransız ekseninin bir numaralı dış politika hedefi haline geldi.
Bu stratejik tablo içinde İngiliz-Fransız ekseninin, Sırp Kralı Aleksandar'ın Avusturya-Macaristan yanlısı politikasından ne denli rahatsız olduğunu kestirmek hiç de güç değildi. Şartlar, İngiliz-Fransız eksenini, Kral Aleksandar'ı devirmek ve yerine Avusturya-Macaristan'a düşman bir yönetim getirmek isteyen Sırp milliyetçileri ile ittifaka sürüklüyordu.
Bu "Sırp milliyetçileri"nin beyin takımının masonlardan oluşuyor olması ise, bu ittifakın kolayca hayata geçirilmesini sağladı.
İngiltere'nin Sırbistan'daki milliyetçi-masonik kadroya yakınlaşması, 1903 suikastından önce başlamıştı ve anlaşıldığına göre, suikastın bu "İngiliz bağlantısı" ile de bir ilgisi vardı. Zoran Nenezi¡'in yazdığına göre, 1903 darbesini planlayan Pobratim Locası ile İngiltere arasında 1900 yılından itibaren çok sıkı ilişkiler kurulmuştu. İngiliz Konsolosluğu'nun Pobratim'e yolladığı 3 Nisan 1900 tarihli bir mektup, "loca çalışmaları nedeniyle duyulan memnunluğu" ifade ediyor ve Pobratim'in daha önce Konsolosluğa yolladığı mektup dolayısıyla duyulan "şeref ve mutluluğu" anlatıyordu.40 Aynı yılın 17 Ağustosu'nda ise, yine aynı locada, Dorde Milovanovi¡, Vasa Krsti¡ ve Spira Kalik adlı üç "birader" tarafından İngiliz Konsolosluğu ile yapılan görüşme hakkında bir brifing verilmişti. Bu üç mason; İngilizler tarafından ne denli büyük bir hürmet ve yakınlıkla karşılandıklarını ve Konsolos'un kendilerine "İngiltere'nin Sırp masonlarını desteklemekten duyacağı mutluluk"tan söz ettiğini anlatmışlardı. Bu dostane konuşmaların ardından da, Konsolos yetkilileri ile Sırp masonlar "Galler Prensi şerefine" kadeh kaldırmışlardı. Çünkü Galler Prensi Sırp masonlarına özel bir "selam ve hürmet yollamış"tı. Ve dahası, Zoran Nenezi¡'in belirttiğine göre, Galler Prensi de masondu.41
Zoran Nenezi¡'in yazdığına göre, bu tarihten sonra Sırp masonları ile İngiliz heyetleri arasında sık sık düzenli ziyaretler yapıldı. İngilizler, Sırp masonluğu ile aralarındaki dostluğun ne denli önemli olduğunu her fırsatta vurguluyorlardı.42 (Nenezi¡ daha fazla bilgi vermiyor; ancak tüm bunlar, 1903'teki "masonik darbe"nin arkasında bir de "İngiltere bağlantısı" olduğu konusunda oldukça ikna edici bir tablo oluşturuyor.)
Bütün bu bilgiler, bizlere masonluk ile Sırp milliyetçilği arasındaki baştan beridir incelediğimiz ilişkinin kapsamlı bir fotoğrafını sunmaktadır. Anlaşılmaktadır ki, masonluk, hem Sırp milliyetçiliğinin gelişimini organize etmiş hem de onun "düvel-i muazzama" ile olan ilişkilerini düzenlemiştir. Masonluğun 19. yüzyılda şekillenmiş olan bu çifte misyonunu kavramak önemlidir, çünkü aynı misyon, Sırp milliyetçiliğinin Bosnalı Müslümanlara karşı 20. yüzyılda başlattığı iki büyük saldırının da perde arkasını oluşturacaktır. İlerleyen bölümlerde birlikte inceleyeceğiz.
Karadjordjeviç'lerin Dönüşü ve Milliyetçi Örgütlenme
1903 darbesi ile, az önce incelediğimiz gibi, Obrenovi¡ hanedanına son verildi. Ama Sırp tahtı şimdi kime emanet edilecekti?
Darbeyi organize edenler bu sorunun cevabını önceden bulmuşlardı kuşkusuz. Aleksandar ortadan kaldırıldıktan sonra taht, babası Aleksandar Karadjordjevi¡ ile birlikte 1858 yılında Fransa'ya iltica etmesinden bu yana sürgünde yaşayan Karadjordjevi¡ hanedanının son üyesine, Peter Karadjordjevi¡'e verilecekti. Aleksandar'ın öldürülmesinden kısa bir süre önce Peter'a "hazır ol" mesajı yollanmıştı bile. Nitekim darbeden sekiz gün sonra, Peter Karadjordjevi¡ yurda çağrıldı. 60 yaşındaki Peter, önce Paris'te sonra da Cenevre'de geçen yarım yüzyıllık yaşamının ardından şimdi ülkesine kral olarak geri dönüyordu.
Peki darbeciler neden hiç tereddüt etmeden Peter'i yeni kral olarak belirlemişlerdi? Acaba Peter'in, kendisini darbeciler açısından "uygun" kılan bir özelliği var mıydı?
Zoran Nenezi¡'in bildirdiğine göre, evet. Peter'i darbeciler için uygun kılan önemli bir özellik vardı; Karadjordjevi¡ hanedanının bu son üyesi, Fransa'da geçirdiği uzun yıllar boyunca kendisine önemli bir masonik kariyer yapmıştı.43 Dolayısıyla, Obrenovi¡ hanedanını tahttan indiren masonik cunta için, bir "birader" olan Peter Karadjordjevi¡'den daha iyi bir tercih olamazdı.
Fransız localarında "aydınlanmış" olan bu yeni Kral'la birlikte Fransız kültürü ve "Fransız bağlantısı" da Sırbistan'ın en merkezine yerleşti. Fransız ordusunda çarpışmış bir asker olan Peter, Fransa'dan aldığı ekonomik yardımlarla hem kötü durumdaki ekonomiyi düzeltti, hem de orduyu modernize etti. Başbakanlığa atadığı Radikal Parti lideri Nikola Pa§i¡'in yetenekli siyasetinin de bu yükselişte rolü vardı. Peter, Fransa'ya yakın bir politika izlerken, Fransa'nın karşısındaki stratejik kampta yer alan Avusturya-Macaristan'la Obrenovi¡ hanedanı sırasında kurulmuş olan yakınlaşmayı yok etti. Avusturya-Macaristan, yeni Kralın Fransa ile olan yakın ilişkilerinden duyduğu rahatsızlığı dile getirdiğinde, Peter bunu hiç umursamadı. Sonunda, iki taraf arasındaki tüm ekonomik ilişkiler bozuldu ve adına "Domuz Savaşı" (Pig-War) denen ilginç bir gümrük mücadelesi yaşandı.44
Kral Aleksandar Obrenovi¡'e karşı ordudaki masonik cunta tarafından 1903'te düzenlenen "Saray Darbesi"nin ardından, Sırp tahtına Karadjordjevi¡ hanedanından I. Peter geçti. 60 yaşında tahta oturan Peter, Paris'te geçirmiş olduğu uzun sürgün döneminde Fransız localarında "aydınlanmış" ve böylece önemli bir "Fransa bağlantısı" kurmuştu. Ülkesine de önemli bir Fransa ittifakı kazandırdı. Öte yandan, kendisini tahta çıkarmış olan masonik cuntanın ve bu devlet aygıtının kurduğu yarı gizli milliyetçi Sırp örgütlerinin hamiliğini üstlendi. Peter'in krallığı, bu şekilde, "Büyük Sırbistan" kurmak için hazırlanan militarist ve yayılmacı bir devlete dönüştü.
Sırbistan'daki milliyetçi/masonik kadro, aradığı kralı bulmuştu nihayet. Peter, ülkeyi Avusturya-Macaristan'dan hızla uzaklaştırırken Fransız-İngiliz eksenine yakınlaştırıyor, öte yandan ülke içinde Sırp milliyetçiliğinin gelişmesi için gereken her türlü imkanı hazırlıyordu.
I. Dünya Savaşı'na az kala, Peter'in koruyucu kanatları altında, iki önemli gizli örgüt kuruldu. Bunlardan biri, ordudaki milliyetçi subaylar tarafından kurulan ve Crna Ruka (Kara El) ya da Ujedjenje ili Smrt (Birlik ya da Ölüm) adıyla anılan örgüttü. Örgütün 7 maddelik protokolünde "Sırplığın birleştirilmesi"nden söz ediliyor ve "Sırp eyaleti" olarak tanımlanan Bosna-Hersek, Karadağ, Hırvatistan, Slovenya, Dalmaçya ve Voyvodina'nın Sırbistan'a eklenmesi zorunluluğu dile getiriliyordu.45
Bu örgütü kuran kişi ise oldukça tanıdık bir isimdi; Dragutin Dimitrijevi¡ Apis!46 Yani 1903 darbesini organize eden masonların lideri, Pobratim Locası'nın önde gelen üyelerinden biri. Kara El'in diğer önde gelen üyeler arasında da yine 1903 darbesini organize eden subay ve entelektüeller geliyordu. Kara El, Belgrad'daki milliyetçi/masonik kadronun yeni bir ürünüydü kısacası.
Kara El ile benzer düşünceleri savunan bir diğer örgüt, Narodna Odbrana (Ulusal Savunma) adını taşıyordu ve onun ordu dışındaki Sırp milliyetçilerine uzanan bir kolu görünümündeydi. Örgüt hızla yayıldı, öyle ki 1908 yılında Narodna Odbrana'nın Saraybosna'da bile kolları vardı.
Bu kollar, 1908 yılında Avusturya-Macaristan'ın Bosna-Hersek'i resmen ilhak etmesinin ardından Sırp milliyetçileri tarafından çıkarılan isyan ve karmaşada da önemli rol oynamışlardı. "Büyük Sırbistan"a yönelik büyük bir darbe olarak kabul edilen söz konusu ilhak kararı üzerinde, Bosna'nın önemli şehirlerinde Sırp milliyetçileri Avusturya-Macaristan otoritelerine karşı bombalı suikastler düzenlemişler, ülkede genel bir terör havası egemen olmuştu. Bu olayların Belgrad'daki masonik/milliyetçi örgütlenmenin "kolları" tarafından kışkırtılıyor olması, ister istemez Bosna'daki milliyetçi grupların da masonlukla olan ilişkisini akla getiriyordu. Zoran Nenezi¡, bu konuya açıklık getirerek, "1908-1909 yıllarında Bosna-Hersek'te yaşanan "Sırp ayaklanması"nda locaların büyük bir rolü olduğunu" yazıyor.47
Bosna'daki söz konusu milliyetçi Sırp örgütlerinin en önemlisi, genç Sırp öğrenciler tarafından kurulan Mlada Bosna, yani Genç Bosna'ydı. Örgütün üyeleri, Noel Malcolm'un ifadesiyle "Kilise-karşıtıydılar, ulusal kurtuluş kadar sosyal devrim de istiyorlardı ve Bakunin gibi anarşistlerin ya da anarko-sosyalistlerin yazdıklarını benimsiyorlardı."48
Acaba Belgrad'daki "ana" örgütler (yani Kara El ve Narodna Odbrana) için geçerli olan masonik bağlantılar, bu örgüt için de geçerli miydi? Mlada Bosna'nın (Genç Bosna) masonik Kilise-karşıtlığını aynen benimsemesi, mason Bakunin'in kitaplarını hatmetmesi bir tesadüf müydü yalnızca? Ya da mason Mazzini'nin kurduğu Genç İtalya örgütüyle veya mason Osmanlıları ifade eden Jön Türkler (Genç Türkler) ile paylaştığı isim benzerliğinin, hiç mi anlamı yoktu?
Saraybosna suikastı, bu soruların cevabını açık bir biçimde ortaya koydu.
Saraybosna Suikastının Anatomisi
I. Dünya Savaşı'nın fitilini ateşleyen bu "dünyanın en ünlü suikastı", Avusturya-Macaristan Arşidük'ü Franz Ferdinand'a karşı gerçekleştirildi. Suikastı gerçekleştirenler, "Sırp milliyetçileri"ydi. Ferdinand, tam Kosova Savaşı'nın yıl dönümü olan 28 Haziran'da ("Vidovdan Günü"nde), eşi ile birlikte Saraybosna'yı ziyaret etmeye karar vermişti. Ancak üstü açık arabasında halkı selamlarken kalabalıktan fırlayan bir grup tarafından hedef alındı. Arşidük'ü ve eşini öldüren kurşunları sıkan kişi ise, suikastçıların lideri olan Gavrilo Princip adlı genç bir Sırptı.
28 Haziran 1914 günü Avusturya-Macaristan Arşıdük'ü Franz Ferdinand ve eşi,Gavrilo Princip adlı genç bir Sırp milliyetçisinin kurşunları ile Saraybosna'da öldürüldüler. Princip ve diğer suikastçılar, Kara El adlı aşırı milliyetçi Sırp örgütünün üyesiydiler. Ve bu örgütün ilginç uluslararası bağlantıları vardı. Kara El, Sırp milliyetçiliğinin geleneğine uygun olarak masonik bir örgüttü ve suikastı da masonik obediyansa uygun olarak tasarlamıştı. Örgütün temsilcileri, Ocak 1914'de Toulouse'daki St. Jerome Oteli'nde Fransız masonluğunun önde gelen isimleri ile gizlice görüşmüşler ve bu toplantıda Avusturya- Macaristan Arşıdükü'ne yapılacak suikast kararlaştırılmıştı. Suikastin amacı, Çifte Monarşiyi Sırbistan'ı işgale zorlamak ve topyekün bir savaşın fitilini ateşlemekti.
Gavrilo Princip, Mlada Bosna'nın bir üyesiydi. Dahası, merkezi Belgrad'da olan Kara El ile çok yakın ilişki içinde olduğu, diğer bazı arkadaşlarının da bu örgüte bağlı olduğu biliniyordu. Sorgu sırasında Narodna Odbrana'ya bağlı bir subayla ilişkileri olduğu da ortaya çıkmıştı.49 Kısacası, suikast, Belgrad'daki milliyetçi Sırp örgütleri ile onların Bosna'daki "prototipi" ya da "maşası" olan Mlada Bosna'nın bir ürünüydü.
Ancak, olayın bu üç örgütü de aşan bir uluslararası boyutu vardı.
İngiliz tarihçi Michael Howard, Saraybosna suikastının bu uluslararası masonik boyutuna değinir. Yaygın bir görüşe göre, Sırp milliyetçisi Kara El örgütünün temsilcileri, Ocak 1914'de Toulouse'daki St. Jerome Oteli'nde Fransız masonluğunun önde gelen isimleri ile gizlice görüşmüşler ve bu toplantıda Avusturya-Macaristan Arşidükü'ne yapılacak suikast kararlaştırılmıştı. Suikastin amacı, Avusturya-Macaristan'ı Sırbistan'ı işgale zorlamak ve topyekün bir savaşın fitilini ateşlemekti.50 Arşidükü vurmak için seçilen ve aralarında Gavrilo Princip'in de yer aldığı kadronun ortak özelliği ise veremli olmalarıydı; çok az ömürleri kalmıştı ve bu nedenle özel olarak seçilmişlerdi. Kendilerine verilen emirlerin başında ise yakalandıkları takdirde arsenik içerek intihar etmeleri vardı.
Bunun yanında, Sırp mason Zoran Nenezi¡ de Masoni U Jugoslaviji 1764-1980 adlı kitabında, Avusturya Arşidükü'nü vuran Princip'in mason olduğunu ve ayrıca Fransız Büyük Locası (Grand Orient) ile de ilişki içinde olduğunu yazar.51 Fransız araştırmacı Henry Coston ise, yalnızca Princip'in değil, Kara El örgütünün liderlerinin çoğunun mason olduğuna dikkat çekmektedir.52
Yukarıda, sırasıyla, suikast öncesinde Ferdinand çifti, tetikçi Gavrilo Princip'in yakalanışı ve olay sonrasında suikast meydanının görünüşü.
Tüm bunlar, gerek Sırp milliyetçiliğini koordine eden Belgrad'daki gizli örgütlerin ve o örgütleri oluşturan askeri sivil bürokrasinin, gerekse bu "merkez" tarafından yönlendirilen Bosna'daki "genç" milliyetçi örgütlenmelerin masonlukla içli-dışlı olduğunu göstermektedir. Dahası masonluk, bu milliyetçi/masonik kompleksin dış bağlantılarının, özellikle İngiliz-Fransız ekseni ile olan ilişkilerinin de aracısıdır.
İlginçtir, Avusturya-Macaristan-Almanya eksenine karşı mücadele vermesine karşın, Saraybosna suikastının tetikçiliğini yapan Sırp örgütlerinin masonik bağlantıları Almanya'ya kadar uzanmaktadır. O yıllarda Almanya'da da benzeri aşırı milliyetçi gizli örgütler kurulmuştur. Nazilerin öncüsü sayılan bu örgütler, masonluğun birer türevinden başka bir şey değildirler. Masonluğun kökenini oluşturan Tapınak Şövalyeleri'nden53 hareketle kendisine Ordo Novi Templi, yani Yeni Tapınakçılar Tarikatı adı veren örgüt, bu örgütlerin en önemlilerinden biridir. Ordo Novi Templi aşırı sağcı bir ideolojiye sahiptir ve dahası, Avrupa'daki çeşitli aşırı sağcı gruplarla da ilişki içindedir. İngiliz tarihçi Michael Howard, örgütün 1910'lu ve 20'li yıllarda Avrupa ve Amerika'daki aşırı sağcı gruplar için "uluslararası koordinatör" işlevi gördüğünü yazar.54 Bu gruplar içinde, Sırp milliyetçileri en dikkat çekenlerden biridir. Howard'a göre, "Ordo Novi Templi, I. Dünya Savaşı'nın patlak vermesine neden olan milliyetçi Sırp grupları ile çok yakın ilişkilere sahiptir."55
I. Dünya Savaşı ve Güçlenen İngiliz Bağlantısı
Bosnalılar, I. Dünya Savaflı'nın Sırplar ve müttefikleri tarafından kazanılmaması için dua ettiler. Çünkü, ülkelerinin Sırplar tarafından yutulduğunu görmek istemiyorlardı. Endişelerinde haklı oldukları da savaşın hemen sonunda ortaya çıktı. Mağlup Avusturya-Macaristan orduları tarafından terk edilen Bosna, 1918'in son günlerinde Sırp ve Karadağ birlikleri tarafından teslim alındı.Sırplar geldikleri gibi öldürmeye başladılar. Kayıtlara göre, yalnızca kuzey Bosna'da 1.000 Müslüman erkek öldürüldü, 76 kadın diri diri yakıldı ve 270 Müslüman köyü yağmalandı.
Saraybosna Suikastı, Avusturya-Macaristan'da büyük bir öfke ve heyecana neden oldu. Viyana sokaklarına dökülen gençler, Sırp aleyhtarı gösteriler düzendiler, Sırp bayrakları yaktılar. Avusturya-Macaristan Dış İşleri Bakanı Kont Leopold von Berchtold, olayın üzerine sonuna dek gideceklerini ve "Sırbistan'ın boğazına sarılacaklarını" söyledi. Öte yandan, Belgrad'daki basın, suikastten duyduğu memnuniyeti gizlemeye bile gerek görmüyordu. Hükümet ise, suikastın sorumlusu olduğu artık herkesçe bilinen Kara El örgütüne karşı hiçbir ciddi girişimde bulunmadı.
Sonunda, suikasttan bir ay kadar sonra, 23 Temmuz günü, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Sırbistan'a çok ağır bir ültimatom verdi. Ültimatomda, suikastın tertipçilerine karşı yürütülecek soruşturmaya Avusturya-Macaristan subaylarının da katılmasının ve dahası Avusturya-Macaristan'a karşı faaliyet gösteren Sırp örgütlerinin başının ezilmesi için bu subayların Sırp hükümetine "yol göstermelerinin" kabul edilmesi isteniyordu. İki gün içinde de cevap verilmesi şart koşulmuştu. Alman Kayzeri de bu arada bir açıklama yaparak Viyana'yı sonuna kadar desteklediğini bildirdi. 25 Temmuz günü ise Sırbistan ültimatomu reddettiğini açıkladı. Artık fitil ateşlenmişti. 28 Temmuz günü Avusturya-Macaristan Sırbistan'a savaş ilan etti.
Bunun ardından Avrupa ülkeleri birkaç gün arayla birbirlerine savaş ilan ettiler. Birkaç hafta içinde iki ayrı cephe ortaya çıktı. Bir yanda Avusturya-Macaristan ve Almanya, öte yanda Sırbistan, Rusya, Fransa ve İngiltere yer aldı. Bulgaristan ve Osmanlı İmparatorluğu ise, ilerleyen aylarda Alman tarafında savaşa dahil olacaklardı.
Dört yıl süren ve arkasında 10 milyon ölü bırakan bu büyük savaş, Sırbistan'ın stratejik konumunu da artık gelenekselleşen bir denklem üzerine iyice oturttu. Sırbistan, Alman-Osmanlı ekseninin yeminli bir düşmanı ve İngiliz-Fransız ekseninin önemli bir dostu olarak yerini sağlamlaştırmış oluyordu. 19. yüzyılın sonundan itibaren mason locaları aracılığıyla gelişen "İngiliz bağlantısı", bu fiili durumla birlikte zirveye ulaştı.
Sırplar, I. Dünya Savaşı öncesinde ve savaş yıllarında İngiliz devlet erkanında ve İngiliz toplumunda büyük bir sempati elde ettiler. Britanyalılar, Balkanlar'ın bir ucunda kendi düşmanlarına karşı savaşan bu küçük ülkeyi hem sevdiler hem de daha yakından tanımaya başladılar. İngiltere'de Sırbistan'ı ve "Sırp özgürlük destanını" anlatan yazı ve kitaplar yayınlanmaya başladı birbiri ardına.
Aynı yakınlaşma, Sırbistan'da da geçerliydi kuşkusuz. Milliyetçi Sırp şair Vlada Popovi¡, 1914'te şöyle yazıyordu:
Bilin ey silah altındaki yoldaşlarım Almanlar bizim kuyumuzu kazıyor Ama kendi ahmaklıkları kendi üzerlerine yıkılacak Tüm Avrupa bizim yanımızda çünkü...56
Sırpların yanında olan bu "Avrupa"nın en önemli üyesi belirttiğimiz gibi İngiltere'ydi. Majestelerinin hükümeti, Sırpları İngiltere'nin stratejik çıkarlarına hizmet edebilecek uzun vadeli bir müttefik olarak görüyordu. Bu Sırp-İngiliz yakınlaşması içinde, sözünü ettiğimiz loca bağlantıları yine katalizör görevi yapıyordu. Britanya'nın mason Başbakanı Lloyd George57, 8 Ağustos 1917 tarihli bir konuşmasında şöyle diyordu:
Sırplar Hıristiyanlığı korumak için her zaman ellerinden gelen herşeyi yapmışlardır. Ülkeleri, medeni Avrupa'nın önemli kapılarından biridir ve onlar da bu kapının bekçileridirler. Yaşadıkları bölünmelere ve sayısal azlıklarına rağmen, çeşitli defalar Batı uluslarını ve Akdeniz topraklarını istila etmeye çalışan Berlin ve Türkistan'ın (Türkiye) barbarlıklarına karşı her zaman cesurca karşı koymuşlardır.58
Lloyd George'un Sırpları Osmanlı ve Alman'lara karşı "kapının bekçileri" olarak tanımlaması üzerine, İngiliz tarihçi R. G. D. Laffan 1917 yılında The Serbs: Guardians of the Gate (Sırplar: Kapının Bekçileri) adlı bir kitap yazmış ve içinde de Sırpları öve öve bitirememişti. Kitap, o dönemde İngiltere ve Fransa'daki atmosferi ve bakış açısını yansıtmasını bakımından son derece önemliydi. Laffan, Sırpların asırlar boyu süren "esaret" döneminde milli kimliklerinden hiçbir şey yitirmediklerini söylüyor, Osmanlı'ya, Bulgarlara ve Avusturya-Macaristan'a karşı ne kadar "kahramanca" savaştıklarını anlatıyordu. Osmanlı'ya ise sürekli hakaretler yağdırıyordu. Laffan, o dönemde Avrupa'da "Türkleri onurlu centilmenler, mert ve dürüst savaşçılar ve hoşgörülü yöneticiler" olarak gören bir akımın var olduğuna dikkkat çekerek, bunun büyük bir aldanma olduğunu öne sürüyordu.59 Ona göre, Sırbistan'daki Osmanlı devri, ülkeye sadece sefalet ve zulüm getirmişti. "Balkanlar'daki son Hıristiyan kalesi" dediği Sırbistan'ın 1521'de "barbarların" eline geçtiğini söylüyor, Sırpların asırlardır Türklere karşı duydukları nefretin haklı temellere dayandığını, Osmanlı gibi sözde "gelişmemiş bir medeniyet"in egemenliğinde yaşamış bir toplum olarak, "kendilerinden beklenenden çok daha açık fikirli ve ilerlemeci" olduklarını yazıyordu.60 Tüm bunları söylerken, bir yandan da Sırp yayılmacılığına çanak tutmayı ihmal etmiyor ve "Bosna-Hersek'in gerçekte bir Sırp toprağı" olduğunu öne sürüyordu.61
Ancak Laffan, tüm bu safsatalarının yanında, oldukça ilginç ve isabetli bir yorum da yapmıştı. Konu, 1908'de Halife Abdülhamid'i tahttan indirerek iktidara oturan İttihatçılar'dı. İngiliz tarihçi şunları yazıyordu:
İmparatorluğun Muhammedi (Müslüman) ahalisinin gözünde, artık ülke Tanrı tarafından seçilmiş bir yönetici (Halife) tarafından değil, ancak Batılılaşmış ateistler ve gizli Yahudilerden oluşan bir grup tarafından yönetilmekteydi. Gerçekten de Jön Türklerin dayanak noktası, din değil milliyet kavramıydı.62
I. Yugoslavya ya da "Sırboslavya"
Sırp milliyetçisi Gavrilo Princip'in kurşunlarıyla başlayan I. Dünya Savaşı, İngiliz-Fransız ekseninin, dolayısıyla da Sırpların galibiyeti ile sona erdi. Bu arada savaş, Fransız Devrimi'nin doğurduğu virüsün son iki kurbanını da defnetmişti; Avrupa'nın çok-uluslu son iki imparatorluğu, yani Avusturya-Macaristan ve Osmanlı tarihe karıştılar.
Osmanlı zaten daha önce bölgeyi terk etmek zorunda kalmıştı. Ama Avusturya-Macaristan'ın yıkılması, Sırplar için çok önemliydi. Çünkü böylece "Güney Slavları"nın diğer üç ülkesi, yani Slovenya, Hırvatistan ve Bosna-Hersek bağımsızlıklarını kazanmış oluyorlardı. Ancak gerçekte "bağımsız" olmadılar. Çünkü savaşı kazanan büyük güçler, yani başta İngiltere olmak üzere Sırpların yakın dostları, bu üç ülkenin Sırbistan'la birleşmesini uygun gördüler. Sırplar, yani "kapının bekçileri", bir yüzyıldır hayalini kurdukları "Büyük Sırbistan" düşüne çok yakınlaşmış oluyorlardı böylece. Savaş sonrası Avrupa'yı şekillendiren üç mason lider, İngiltere'den Lloyd George, Fransa'dan Georges Clemenceau ve ABD'den Woodrow Wilson63, Balkanlar'ı masonik Sırp milliyetçiliğine emanet etmeyi uygun görmüşlerdi.
Bu durum Bosna-Hersek'li Müslümanlar için kötü günlerin habercisiydi ve onlar da bunu gayet iyi biliyorlardı. Sırplar, Osmanlıya duydukları nefreti Slav Müslümanlara karşı eyleme dönüştürüyorlardı çünkü. 1912'deki Balkan Savaşı sırasında Osmanlı ordularını gerileten Sırplar, Müslüman Arnavut köylülerini toplu katliamlardan geçirmiş, on binlerce Müslüman Slav'ı Makedonya'dan sürmüş, Bulgaristan'daki Müslümanları din değiştirmeye zorlamış, bazılarını katletmişlerdi. İşte bu nedenle, Bosnalıların çok büyük bir bölümü Avusturya-Macaristan yönetimine sadık kaldı ve I. Dünya Savaşı'nın Sırplar ve müttefikleri tarafından kazanılmaması için dua etti. Noel Malcolm'un ifadesiyle, "ülkelerinin Sırplar tarafından yutulduğunu görmek istemiyorlardı".64
Müslümanların bu endişelerinde haklı oldukları savaşın hemen sonunda açık bir biçimde ortaya çıktı. Mağlup Avusturya-Macaristan orduları tarafından terk edilen Bosna, 1918'in son günlerinde Sırp ve Karadağ birlikleri tarafından teslim alınmaya başlanmıştı. Sırplar geldiler ve öldürmeye başladılar. Reis-ül Ulema DΩemaluddin ˚au§evi¡, Mart 1919'da bir Fransız gazeteciye, ülkeye giren Sırp birlikleri tarafından yalnızca Kuzey Bosna'da 1.000 Müslüman erkeğin öldürüldüğünü, 76 kadının diri diri yakıldığını ve 270 Müslüman köyünün yağmalandığını açıklayacaktı.65
Sırp birlikleri tarafından gerçekleştirilen bu eylemler, Sırp otoriteleri tarafından hiçbir şekilde engellenmemiş, hatta kınanmamıştı. Çünkü Belgrad'daki hükümet, Bosnalı Müslümanların varlığını yeni kurulacak devletin etnik ve dini kimliği açısından ciddi bir sorun olarak görüyor ve Müslümanlara karşı katliam yönteminin kullanılması opsiyonu üzerinde ciddi olarak duruyordu. Sırp hükümetinin bakanlarından Stojan Proti¡, 1917 yılında, Bosnalı Müslümanlar sorununun "çözülmesi" için toplu katliamlar ve zorla din değiştirtmelere dayalı bir "program önergesi" sunmuştu.66
Ancak bu planlar—bir süre için—rafa kaldırıldı ve Müslümanlar bu büyük tehlikeyi az önce sözünü ettiğimiz kayıplarla atlattılar. Yeni kurulan devlete, Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı adı verildi. Bir süre sonra "Yugoslavya" adını alacak olan bu monarşi, aslında Sırpların gözünde bir "Sırboslavya" idi. Sloven ve Hırvatları kurucu halk olarak kabul etmişlerdi, ama nihai hedefleri bu "Katolikleşmiş" Sırpları uzun vadede asimile etmek ya da zayıflatarak kesin bir Sırp boyunduruğu altına almaktı. Bosnalı Müslümanlara yönelik bakış açıları ise daha da düşmancaydı. Onların varlığını bile kabul etmemiş, milli kimliklerini tanımamışlardı. Müslümanlar, onların gözünde "İslamlaşmış Sırplar"dı. Ama bu durum, "Katolikleşmiş Sırplar"ınkine de benzemiyordu. Çünkü İslamlaşmış olmak, Katolikleşmiş olmaktan çok daha büyük bir suçtu. İslam, "Sırplığın" tarihteki en büyük düşmanı olan Osmanlı'nın hatırasıydı ve bu kimliğe sahip olan Bosnalılar, o en büyük düşmanın birer uzantısı olarak görülüyorlardı. Belgrad'da işte bu nedenle "Müslümanlar sorunu"nun katliam yoluyla çözülmesi yönünde fikir jimnastikleri yapılıyordu. Bu denli "radikal" bir çözüm, Hırvatlar ve Slovenler için hiçbir zaman gündeme gelmedi.
Üstte, Sırp ordusunun üst düzey generalleri birarada, yıl 1931. Babası Peter'in ağır hastalığı nedeniyle 1921'de tahta oturan Kral Aleksandar Karadjordjevi¡, I. Dünya Savaşı'nın ardından kurulan ilk Yugoslavya'yı kısa bir süre sonra tam bir "Sırp diktatörlüğü"ne çevirdi. Altta, Aleksandar (en solda) ve 1929 yılına dek onun Başbakanlığını yürüten ünlü Nikola Pa§i¡ (en sağda).
Bu ortamda Müslümanlara sessiz bir biçimde dinlerini ve kimliklerini korumaktan başka yapacak bir şey kalmıyordu. Şubat 1919'da kurulan Yugoslavya Müslüman Örgütü ve onun becerikli lideri Mehmed Spaho, 1940'lı yıllara kadar sürecek olan bu fırtına öncesi dönemde ellerinden geleni yaptılar.
Ancak fırtınanın hazırlıkları yapılıyordu. Hem de tanıdık bir virüs merkezinde. Masonluk, Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı içinde de etkili bir güçtü ve önceki yıllarda olduğu gibi, yine Sırp milliyetçiliği ile özdeş haldeydi. 1919'da, yeni kurulmuş olan Krallığın adından hareketle, Belgrad'da "Sırpların, Hırvatların ve Slovenlerin Büyük Locası" kuruldu. Bu Belgrad Locası, aslında Petar I¯ko'dan Vuk KaradΩi¡'e büyük Sırp milliyetçilerini yetiştirmiş olan eski Belgrad locasının devamıydı. Locanın Sırp milliyetçiliği ile olan bağlantısı ise, önceki sayfalarda da değindiğimiz üzere, duvarlarından bile okunabiliyordu. Önceden de belirttiğimiz gibi, "camileri ve minareleri parçalayın" dizeleriyle ünlenen, Sırp milliyetçiliğinin efsanevi şairi Petar Petrovi¡ Njego§'un resimleri, loca duvarlarına asılmıştı.67
1389 yılındaki Kosova Savaşı, Sırp Krallığı'nın sonunu getirmişti. Sırplar, Osmanlı karşısındaki bu yenilgilerini hiçbir zaman kabullenemediler. Ne zaman içinde Sırp bilincinde Osmanlı'ya ve Osmanlı'nın "beşinci kolu" olarak görülen Slav Müslümanlarına karşı büyük bir nefret gelişti. Nefret eyleme dönüşmekte de gecikmedi. Devlet-i Ali'nin zayıflamasıyla birlikte, 1702'de, Karadağ'da ilk Istraga Poturica (Türkleşmiş Olanların İmhası) gerçekleşti. Sırp kültürünün derinliklerine yerleşen bu anti-Osmanlı kompleks, ileriki dönemlerde Belgrad'ı bir kısım "düvel-i muazzama" için stratejik bir müttefik haline getirecekti. İngiliz Başbakanı Lloyd George, 8 Ağustos 1917 tarihli bir konuşmasında Sırpların bu özgün misyonunu şöyle açıklıyordu: "Sırplar Hıristiyanlığı korumak için her zaman ellerinden gelen herşeyi yapmışlardır. Ülkeleri, medeni Avrupa'nın önemli kapılarından biridir ve onlar da bu kapının bekçileridirler. Yaşadıkları bölünmelere ve sayısal azlıklarına rağmen, çeşitli defalar Batı uluslarını ve Akdeniz topraklarını istila etmeye çalışan Berlin ve Türkistan'ın (Türkiye) barbarlıklarına karşı her zaman cesurca karşı koymuşlardır." İngiliz tarihçi Laffan da Lloyd George'un bu tanımından yola çıkarak aşağıdaki "Sırplar: Kapı'nın Bekçileri" adlı kitabı yazdı. Sırpların tarihsel misyonu, iyice tescillenmiş oluyordu böylece.
Bu locanın, 1926 yılında bastığı, yalnızca loca üyelerine mahsus ve içinde locada alınan kararların, kabul edilen prensiplerin bulunduğu kitapçık ise, masonların Bosna-Hersek'te yaşayan Müslümanlardan dolayı o dönemlerde duydukları rahatsızlığı gösteriyordu. Maçonnique De Belgrade: Compte Rendu Officiel başlıklı kitapçıkta, masonik idealler açısından Krallık sınırları içindeki şartları inceleyen locanın, Bosnalı Müslümanlara özel bir ilgi gösterdiği görülüyordu:
Masonik hedef ve ideallerin tesisi için uygun olmayan şartların göz önünde bulundurulması gerekir... Bosna ve Hersek bölgelerindeki Müslüman nüfus, bu şartların en önemlisini teşkil etmektedir. Bu toplumun bağımsız bir kimlik altında gelişmesi ve otonom bir yapıya kavuşması, masonik idealler açısından, Belgrad Locası'nın oluşmasından şiddetle kaçınması gereken bir durumdur. Böyle bir durumun oluşmaması için azami özen gösterilmelidir.68
Sırp milliyetçiliğinin genelkurmayı görünümündeki Belgrad Locası'nın metinlerinde yer alan bu satırlar son derece önemliydi. Çünkü masonluk, uluslararası bir güçtü ve Sırp masonlarının verdiği bu karar, Batılı biraderleri tarafından da desteklenecekti.
II. Dünya Savaşı ve Bosnalı Müslümanlar için ilk büyük katliamın vakti ise giderek yaklaşıyordu.
DİPNOTLAR
1.Noel Malcolm, Bosnia: A Short History, 1.b., London: Macmillan Publishers, 1994, ss. 27, 38.
5.Fouad Ajami, “In Europe’s Shadows”, The New Republic, 21 Kasım 1994.
6.Fouad Ajami , “In Europe’s Shadows”, The New Republic, 21 Kasım 1994.
7.Thule Derneği, ya da Almanca adıyla Thule Gesselschaft, Baron von Sebottendorff adlı bir Alman milliyetçisi tarafından oluşturulmuştu. Sebottendorff Doğu’ya geziler yapmış, simya, astroloji ve Kabala üzerinde çalışmış, Gül-Haç felsefesi üzerinde de uzun araştırmalar yapmıştı. Masondu, ayrıca başka gizli derneklerin de üyesi olmuştu. 1910 yılında, masonluk ve simya prensiplerini anti-komünizm ve aşırı sağ felsefe ile birleştiren kendine bağlı yeni bir örgüt kurmaya karar verdi ve 8 yıl sonra da bu tanıma uygun olarak Thule’yi kurdu. Örgüt, kurulduğu günden itibaren komünistlerle sürekli çatışma halindeydi. 1919’daki komünist ayaklanma sırasında Thule yeraltına çekildi ve aşırı sağcı karşı-devrimcileri organize ederek silahlı bir terör gücü oluşturdu. Komünistlere karşı halk desteği kazanmak içinse, Alman İşçi Partisi’ni kurdu. İşte bu sıralarda Adolf Hitler de Thule’ye katıldı. Thule’nin siyasi uzantısı olan Alman İşçi Partisi’nin kendisine amblem olarak gamalı haçı seçmesi ise Hitler’in etkisiyle olmuştu. 1920 yılında Alman İşçi Partisi’nin adı Nasyonal Sosyalist Parti (Nazi Partisi) olarak değiştirildi. Partinin lideri ise elbette Hitler’di. Hitler’in bu hızlı yükselişi, Thule’nin desteği ile olmuştu. Hitler’i keşfeden kişi, Thule’nin önde gelen isimlerinden Deitrich Eckart idi. Thule hakkında daha ayrıntılı bilgi için bkz. Harun Yahya, Yeni Masonik Düzen: Dünyanın 500 Yıllık Gerçek Tarihi ve Dünya Düzeni’nin Gizli Yöneticileri, İstanbul: Vural Yayıncılık, Şubat 1996, ss. 255-261.
9.Mason Dergisi, Sayı 23-24, 1976, s. 41.
10.Fred Zeller, Hatıratlar, ss. 14-15
11.Michael Howard, The Occult Conspiracy: The Secret History of Mystics, Templars, Masons and Occult Societies, 1.b., London: Rider, 1989, s. 64.
15.Amerikalı mason William R. Denslow’un 10.000 Famous Freemasons (10.000 Ünlü Mason) adlı çalışmasında bildirdiğine göre, devrimin en radikal ve eli kanlı liderlerinden olan Marat, 1774’de ilk kez İngiliz Büyük Locası’nda inisye edilmiş, daha sonra da Amsterdam’daki Loge La Bien Aimée adlı locaya girmişti. Aynı kitapta bildirildiğine göre, 1793 yılında Jacoben Kulübü’nün başkanlığına seçilen Danton da masondu ve Voltaire’i de yetiştirmiş olan Paris’teki ünlü Dokuz Kızkardeşler locasına üyeydi. (William R. Denslow, 10.000 Famous Freemasons Vol. 1, Richmond: Macoy Publishing & Masonic Supply Co., 1957, s. 282) Devrimin en “kan dökücü” lideri olan Robespierre de genel kuralı bozmuyordu; O da masondu. (James Dewar, The Unlocked Secret: Freemasonry Examined, London: Corgi Books, 1990, s. 109.)
16.Hemen hemen bütün masonik kaynaklarda bildirildiği gibi Garibaldi ve Mazzini çok üst dereceli ve önemli masonlardır: 10.000 Famous Freemasons (adlı loca yayınında bildirildiğine göre, Garibaldi 33. dereceye 1863’te İtalya Süprem Konseyi’nde ulaşmış, 1864’de ise İtalya Büyük Üstadı seçilmiştir. Amerika’da da bu büyük üstadın anısına, New York “vadi”sine 542. numarayla bağlı “Garibaldi” adlı bir loca vardır. Mazzini ise uzun yıllar süren masonik yükselişinin ardından, 1867’de İtalyan Grand Orient Büyük Üstadı seçilmiştir. 1949’da Roma’ya dikilen Mazzini heykelinin açılışında yer alan 3.000 mason da bu büyük üstadlarını minnetle anmışlardır. bkz. William R. Denslow, 10.000 Famous Freemasons.
17.Michael Howard, The Occult Conspiracy, s. 105.
18.Kemalettin Apak, Ana Çizgileriyle Türkiye’de Masonluk Tarihi, s. 18.
19.Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler, s. 380
20.Zoran D. Nenezi¯, Masoni U Jugoslaviji 1764-1980: Predled Istorije Slobodnog Zidarstva u Jugoslaviji, Prilozi i Grada, Belgrad: Narodna Knjiga, s. 347.
21.Daniel Ligou, Dictionnaire de la Franc-Maçonnerie, 1.b. Paris: Presses Universitaires de France, 1987, s. 1263.
22.Zoran D, Nenezi¡, Masoni U Jugoslaviji 1764-1980, s. 153.
23.Noel Malcolm, Bosnia, s. 89.
24.Ivo Banac, “Nationalism in Serbia”, Hazırlayanlar: Günay Özdoğan, Göksu, Kemali Saybaşılı, Balkans: A Mirror of the New International Order, İstanbul: Eren Yayıncılık, 1995, s. 134.
25.Daniel Ligou, Dictionnaire de la Franc-Maçonnerie, s. 852; Dositej Obradovi˘’in mason olduğu Sırp kaynaklarında da belirtilir. (“Maçonnerie en Serbie, Son Historie et Son But Actuel”, Bulletin Officiel du Bureau de Nachatee No: 33, 1909) Aynı şekilde, Stanoje Stanojevi¡, 1931’de yazdığı Hür Masonluk adlı kitabında Dositej Obradovi¡’i önemli masonlar arasında sayar (Zoran D. Nenezi¡, Masoni U Jugoslaviji 1764-1980, s. 149).
26.Georges Castellan, Balkanların Tarihi 14.-20. Yüzyıl, Çev. Ayşegül Yaraman-Başbuğu, 1.b., İstanbul: Milliyet Yayınları, Mayıs 1993, s. 247.
27.Zoran D. Nenezi¡, Masoni U Jugoslaviji 1764-1980, ss. 149, 166.
29.R. G. D. Laffan, The Serbs: The Guardians of the Gate, New York: Dorset Press, 1989, ss. 42-45.
31.Daniel Ligou, Dictionnaire de la Franc-Maçonnerie, s. 1265.
32.R. G. D. Laffan, The Serbs, s. 47.
36.Zoran D. Nenezi¡, Masoni U Jugoslaviji 1764-1980, s. 244.
44.R. G. D. Laffan, The Serbs, s. 81.
45Ivo Banac, “Nationalism in Serbia”, Balkans: A Mirror of the New International Order, s. 141.
46.Jozo Tomasevich, The Chetniks: War and Revolution in Yugoslavia, 1941-1945, Stanford: Stanford University Press, 1975, s. 9.
47.Zoran D. Nenezi¯, Masoni U Jugoslaviji 1764-1980, s. 250.
48.Noel Malcolm, Bosnia, s. 153.
50.Michael Howard, The Occult Conspiracy, s. 117.
51.Zoran D. Nenezi¡, Masoni U Jugoslaviji 1764-1980, s. 304.
52.Henry Coston, La Republique du Grand Orient: Un Etat Dans l’Etat la Franc-Maçonnerie, Paris: Librairie Française, 1976, s. 96.
53.Tapınakçılar, I. Haçlı Seferi sonrasında Filistin’de gelişen Haçlı Krallığı’nda kurulan bir şövalye tarikatıydı. Kendilerine merkez olarak Hz. Süleyman’ın eski mabedinin yeri olan Mescid-i Aksa’yı aldıkları için, “Templar Knights” (Tapınakçı Şövalyeler) adını aldılar. Doğu’da bulundukları bu uzun dönem boyunca da çeşitli batıni mezheplerle, özellikle de Yahudi mistikleriyle ilişki kurdular. Haçlı Krallığı yıkılıp da tamamen Avrupa’ya döndükten sonra da büyük bir ekonomik güç olarak konum kazandılar. Fakat tarikat, hem gücü hem de Hıristiyan inanışına ters gelen sapkın (heretik) yönleri nedeniyle Fransa Kralı Philip ve Papa Clement’in ortak müdahalesi ile 1307 yılında yaşadışı ilan edildi, üyeler tutuklanıp sorgulandı ve 1314’de de liderleri idam edildi. Ancak konuyla ilgilenen araştırmacıların ortak kanısı, örgütün yok olmayıp yer altına indiği ve sonra da mason locaları şeklinde yeniden örgütlendiği yönündedir. Tapınakçılar ve Masonlukla ilişkileri için bkz. Harun Yahya, Yeni Masonik Düzen: Dünyanın 500 Yıllık Gerçek Tarihi ve Dünya Düzeni’nin Gizli Yöneticileri, İstanbul: Vural Yayıncılık, Şubat 1996.
54.Michael Howard, The Occult Conspiracy, s. 113
56.R. G. D. Laffan, The Serbs, s. 187.
57.Malachi Martin, The Keys of This Blood: The Struggle for World Dominion Between Pope John Paul II, Mikhail Gorbachev, and the Capitalist West, New York: Simon & Schuster, 1990, s. 544.
58.R. G. D. Laffan, The Serbs, s. 3.
63.Malachi Martin, The Keys of This Blood, s. 544.
64.Noel Malcolm, Bosnia, s. 159.
67.Zoran D. Nenezi¡, Masoni U Jugoslaviji 1764-1980, s. 173.
68.Compte Rendu Officiel, Maçonnique De Belgrade, Grande Loge Des Serbes, Croates Et Slovenes, 11-16 Eylül 1926, s. 47.