İkinci Bölüm:Yeni Seküler Düzen'in Kuruluşu
Masonluk dünyayı yeniden kurma işine çağrılmış bulunmaktadır. Bu da onun gücünün üstünde değildir ama onun nasıl olması gerekiyorsa, öyle olması koşuluyla." (Türk masonlarınca yayınlanan Mimar Sinan dergisi, sayı 32, s. 34)
Kitabın önceki bölümünde Düzen'in oluşumunu sağlayan süreçlerin ardındaki bilinmeyen ya da gözden kaçan bazı önemli gerçekleri inceledik. İsra Suresi'nin başında anlatılan "İsrailoğulları'nın ikinci yükselişi"nin ne olduğunu görmeye çalışırken, bu "yükseliş"e karşılık gelen Mesih beklentisini ve bu beklentinin eyleme geçirilmiş hali olan Mesih Planı'nı araştırdık. Mesih Planı'nın gerektirdiği kehanetlerin Yahudi önde gelenleri tarafından nasıl "zorla da olsa" gerçekleştirildiğine göz attık. Bu doğrultuda, İspanya sürgünüyle başlayan "Yahudileri kehanete uygun olarak dünyaya dağıtma" projesinin nasıl uygulandığını gördük. Bu proje sonucunda Kuzey Avrupa'ya giden Yahudilerin kapitalizmin doğuşunda, Protestanlık ve Püritenliğin gelişimindeki etkilerini ve Yeni Dünya'yı yönlendirmelerine de değindik.
Kısacası Mesih Planı, gerçekten de Kabalacıların umduğu gibi "tarihin akışını" derinden etkilemiş ve Mesih'in gelişiyle ilgili kehanetleri gerçekleştirmeye başlamıştı. Bununla birlikte Plan'ın bir ikinci etkisi daha vardı: Bugün dünyada hakim olan Düzen'in -ki buna en son olarak "Yeni Dünya Düzeni" dendi- altyapısı da bir taraftan oluşuyordu. Bu altyapının en önemli özelliği ise "seküler" yani din-dışı oluşuydu. ABD Büyük Mührü'nde Annuit Coeptis - Novus Ordo Seclorum (Başlanmışın Tamamlanması - Yeni Seküler Düzen) ibareleriyle vurgulanan bu özellik, Mesih Planı'nın bir parçasıydı aslında. Bu bölümde, Yeni Seküler Düzen'in nasıl kurulduğunu ve Avrupa toplumlarının nasıl olup da koyu dindar bir Ortaçağ düzeninden seküler bir düzene geçtiğini inceleyeceğiz.
Ali Bulaç, bir makalesinde "onikinci yüzyıldan başlayarak kademeli bir biçimde Avrupalı insanın kalbinde meydana gelen köklü değişimler ve dönüşümler"den söz eder.1 Bu köklü değişim ve dönüşümler, dini hayatın en büyük gerçeği olarak gören, bu dünyanın geçiciliğine inanan ve en büyük otorite olarak da dini otoriteyi tanıyan Avrupalı insanı yavaş yavaş dinden koparmış, onu, ilahi mesajı, dini otoriteyi tanımayan ve bu dünyayı tek hedef olarak benimseyen bir insan haline getirmiştir. Kısacası, Avrupa uzun bir dönüşüm sonucunda tek kelimeyle sekülerleşmiştir.
Bu dönüşüme değinmeden önce, Ortaçağ Avrupası'nı resmi tarihin kasıtlı karalamalarından uzak durarak tasvir etmekte yarar var. Avrupa, Ortaçağ boyunca temelde din tarafından yönetilen toplumlardan oluşuyordu. Din, insanların en büyük yol göstericisi olarak kabul ediliyordu. İnsanlar, kendilerinin ve içinde bulundukları evrenin Allah tarafından yaratıldığına ve yine O'nun tarafından yokedileceğine, ölümün ardından da O'na hesap vereceklerine inanıyorlardı. Toplum düzeni bu inanç üzerine, yani insanın ve evrenin "yaratılmış" olduğu gerçeğine dayanarak kurulmuştu.
Ancak Ortaçağ Avrupası, her ne kadar üstte sayılan doğruları içerse de, pek çok yanlışı da içinde barındırıyordu. Bir kere, "din" denilen şey, Allah'ın insanlara verdiği gerçek ve orijinal din (Hak Din) değildi. Dinin içine pek çok yabancı unsur karışmıştı. Dinin saflığının bozulması, taassubun doğmasına yol açmıştı. Kilise'nin tutucu ve dar görüşlü bazı yönleri vardı. Ayrıca dinin içine pek çok hurafe karışmıştı ve bu hurafeler de doğal olarak akla uygun gelmiyordu. İnsanlar, biraz da Kilise'nin baskısıyla, hurafelerle karıştığı için akılcı olmayan, insan ruhuna bazı yönlerde ters düşen bu dini biraz zorlanarak da olsa kabul ediyorlardı.
Bu durum böyle süremezdi. İki ihtimal vardı; birincisi, dinin içine sokulan hurafelerden temizlenmesi ve saf İsevi geleneğe dönülmesiydi ki bu Avrupalı insanın gerçek kurtuluşu (felahı) olurdu. İkinci ihtimal ise dinin tamamen reddedilmesiydi, ki bu da Avrupalı insanın felaketi anlamına gelirdi. "Avrupalı insanın kalbinde meydana gelen köklü değişimler ve dönüşümler" oluşturan sürecin sonucunda ikinci ihtimal gerçeğe dönüştü ve Avrupa sekülerleşti.
Peki bu büyük dönüşümün ardındaki itici güç neydi acaba? Her şey ekonomik, sosyal, kültürel değişimler sonucunda kendi kendine mi olup bitmişti, yoksa bu dönüşümün arkasında "birileri"nin rolü var mıydı?
Karl Popper'in felsefesine olan hayranlıkları nedeniyle "komplo teorileri"ne alerjileri olanlar bu sorudan hoşlanmayabilir, tarihsel gelişmelerin arkasında birilerini aramanın bilimsel olmadığını öne sürebilirler. Oysa biz böyle bir soru sormakta ısrarlıyız. Çünkü Avrupa'nın yaşadığı ve sonradan da tüm dünyaya ihraç ettiği büyük dönüşümün sonucunda ortaya çıkan şey "inkar"dır ve Kuran'da bizlere inkarın yalnızca kişilerin seçimi ile oluşmadığı, birileri tarafından üretildiği haber verilmektedir. Allah Kuran'da bildirdiği gibi, insanların dini inkara yönelmelerinin ardında, "müstekbirlerin" (Allah'a karşı büyüklenen ve yeryüzünde bozgunculuk çıkaran önde gelen inkarcılar) kurdukları "hileli düzen"lerin büyük rolü vardır. Ayette bildirildiğine göre, bu müstekbirlere uyan halk, ahirette onlara "... siz gece ve gündüz hileli düzenler kurup bizim Allah'ı inkar etmemizi ve O'na eşler koşmamızı bize emrediyordunuz..." (Sebe Suresi, 33) diye seslenecektir.
İnkar yalnızca kendi kendine oluşmadığına, birileri tarafından üretildiğine göre, Avrupa'daki büyük dönüşümün de kimin tarafından üretildiği sorusu karşımıza çıkmaktadır. Acaba kim "gece ve gündüz hileli düzenler" kurarak, yani bilinçli ve sistemli bir biçimde Avrupa toplumlarını dinden uzaklaştırıp sekülerleştirmiştir?
Bu soru üzerinde düşünürken, ABD Büyük Mührü'nde yer alan "Başlanmışın Tamamlanması - Yeni Seküler Düzen" ibareleri, daha da anlamlı hale gelmektedir. Verilen mesaj ilginçtir: Sanki birileri, "başlanıp tamamlanan", yani planlı bir hareket sonucunda Yeni Seküler Düzen'i kurmuştur. ABD Büyük Mührü, bu seküler düzenin kim tarafından "başlanıp tamamlandığı" konusunda da sembolik mesajlar taşır: Sözkonusu ibarelerin ortasında "üçgen içinde göz" sembolü vardır; yani Yahudilik'ten mason localarına aktarılan klasik İbrani sembolü: "Rab (Yehova)nın bakan gözü" ... Sanki seküler düzeni kuranlar, bu sembolün sahipleridir.
Daha da önemlisi, sekülerleşmenin arkasında Yahudilerin rolü olduğunu Allah bizlere Kuran'da bildirmektedir. Nisa Suresi'nin 160. ayetinde "Yahudilerin yaptıkları zulüm ve birçok kişiyi Allah'ın yolundan alıkoymaları nedeniyle" lanetlendikleri haber verilir. Kuşkusuz Avrupa'da yaşanan (ve sonradan tüm dünyaya ihraç edilen) büyük sekülerleşme hareketi de, Kuran'da haber verilen değişmez kurallardan farklı bir şekilde gerçekleşmiş olamaz.
Katolik Avrupa Düzeninde Muhalefet
Ortaçağ boyunca hüküm süren Katolik Avrupa Düzeni oldukça istikrarlı bir düzendi. Kilise'nin egemenliğine karşı yüzyıllar boyunca hiçbir ciddi muhalefet yaşanmamıştı. Çünkü düzene muhalif olacak herhangi bir sosyal grup yoktu. İnsanlar dini otoritenin kurduğu hiyerarşik düzene sadakat gösteren, "hadlerini bilen" insanlardı ve kimsenin aklına dini otoriteye isyan etmek gibi bir düşünce yoktu. Avrupa toplumları, dini otoritenin bayrağı altında Hıristiyanlık bilinci ile birleşmiş ve homojen bir kültür oluşturmuşlardı. Bu nedenle de o dönemlerde kıtanın adı "Avrupa" değil, "Christendom" idi, yani "Hıristiyanya"...
Ancak Hıristiyanya içinde tek bir toplum vardı ki, kurulu düzene karşı büyük bir muhalefet hissi taşıyordu. Bu toplum, Avrupa'nın değişik bölgelerine azınlıklar halinde dağılmış olan Yahudi toplumuydu. Çünkü Yahudiler Katolik öğretisinde "İsa'nın katilleri" olarak tanınıyor ve sapkın bir dinin üyeleri olarak kabul ediliyorlardı. Bu nedenle de Yahudilerin Hıristiyanlarla eşit sosyal haklara sahip olması asla kabul edilmiyordu. Buna karşın, önceden de değindiğimiz gibi Yahudiler kendilerini "seçilmiş halk" olarak kabul ediyor, diğer ırklardan üstün olduklarına inanıyorlardı. Bu "üstün"lüklerinin tanınacağı ve diğer halkların kendilerine boyun eğeceği günü, yani Mesih'in gelişini sabırsızlıkla bekliyorlardı. Ve Kabalacılar, önceki bölümde incelediğimiz gibi, Mesih'in gelişini sağlamak için yaptıkları Plan'ı, Kristof Kolomb'un ünlü yolculuğu ile uygulamaya koymuşlardı.
Kısacası, Ortaçağ'ın sonlarına gelinirken, Yahudiler Katolik Avrupa Düzeni'nden rahatsız olan tek dikkate değer grup durumundaydılar. Kuşkusuz bu son derece önemliydi, çünkü önceki bölümde incelediğimiz gibi Yahudi önde gelenleri rahatsız oldukları bir durumu kabul etmezler, onu değiştirmeye çalışırlardı. Kabala, bu değişimin, "tarihin akışını değiştirme"nin anahtarıydı. Bu nedenle, Yahudi önde gelenleri kuşkusuz Katolik Avrupa Düzeni'ni de değiştirmeyi hedeflediler. Katolik Avrupa Düzeni'ni değiştirmek Mesih Planı'nın bir parçasıydı, ancak bu işe, Mesih Planı'nın asıl olarak uygulanmaya konduğu 1492 yılından da önceleri başlanmıştı.
Peki kurulu düzeni yıkabilmek için Yahudilerin izlediği yol neydi dersiniz? Kuşkusuz bu işi tek başlarına gerçekleştiremezlerdi. Kilise'nin sağlam otoritesine karşı, yalnızca tefecilik sayesinde elde ettikleri ekonomik güçlerine dayanarak karşı çıkamazlardı. Ancak bu ekonomik gücü ve birtakım "metafizik" maharetlerini kullanarak bir başka yol deneyebilirlerdi: Kilise'ye karşı olan başka güçlerle ilişkiye geçmek ve onları desteklemek...
Nitekim öyle de yaptılar. XII. yüzyıldan başlayarak Avrupa'da Kilise'ye karşı gelişen felsefi ya da politik tüm muhalefet denemeleri, arkalarında Yahudileri buldular. Kısa süre içinde Kilise'ye karşı bir tür "kutsal-olmayan ittifak" oluştu. Tüm Kilise karşıtı hareketler, kendilerine kucak açan Yahudi önde gelenleriyle ittifak içine girdiler. İlerleyen sayfalarda bu "kutsal-olmayan ittifak"ın nasıl oluştuğuna ve Avrupa üzerinde ne gibi etkileri olduğuna değineceğiz. Bu arada da bir yandan bir başka konuyu, mason örgütünün karanlık kökenini, bilinmeyen tarihini ve Yahudilerle olan ilginç ilişkisini çözmüş olacağız.
Bu nedenle Yeni Seküler Düzen'in hikayesine, mason örgütünün kökeninden, yani Süleyman Tapınağı Şövalyeleri'den başlamak gerekmektedir...
Tapınakçılar (Süleyman Tapınağı Şövalyeleri)
![]() |
Tapınakçılar, Haçlıların eline geçen Kudüs’te kendilerine Süleyman Tapınağı’nı karargah edinen bir grup şövalyeden oluşuyordu. Ama Örgütün üyeleri, Kudüs’te yaşadıkları değişim sonucu, Hıristiyanlıktan büyük ölçüde ayrıldılar. Gizli toplantılar yapıyor ve bu toplantılarda homoseksüelliğe varan sapık ayinler uyguluyorlardı.Hıristiyanlıktan ayrılmalarının en açık ifadesi ise gizli törenlerinde Hz. İsa’yı sembolize ettiğine inanılan haç’a “tükürmeleri” ve “üzerine basmaları”ydı. Yanda, Tapınakçılar’ı bu tür bir ayin sırasında tasvir eden bir çizim yer alıyor. Tapınakçılar, bunların yanısıra, Avrupa’ya uzanan kolları sayesinde, Ortaçağ Avrupası’nda hiç bilinmeyen bir işe, bir tür bankacılığa başladılar.Örgütün böylesine büyük bir dönüşüm geçirmesi, kuşkusuz Kudüs’te farklı bir şeyler bulduğu anlamına geliyordu. Öyleydi de; Tapınakçılar, kendilerini Hz. İsa’ya düşman yapacak, tefeciliğe alıştıracak ve onlara kara büyüye varan ayinler öğretecek bir grupla, Kabalacılarla ilişkiye geçmişlerdi... |
Tapınakçılar ya da uzun adıyla Süleyman Tapınağı Şövalyeleri, Ortaçağ Avrupa tarihinin en ilginç ve de gizemli konularından biridir. İngilizce'de adı "Templar Knights" olarak adlandırılan örgüt, aynı masonluk gibi hem yoğun bir mistik kökene ve bu mistisizmden kaynaklanan ritüellere hem de üyelerinin ortak "ekonomik çıkar"larına hizmet eden bir yapıya sahipti.
Örgütün kurulması Birinci Haçlı Seferi sayesinde oldu. Bilindiği gibi bu ilk sefer sonucunda Haçlılar, Kudüs'ü ele geçirmiş ve bir Haçlı Krallığı kurmuşlardı. Bu krallık, Selahaddin Eyyübi tarafından yıkılana dek, Kudüs'ü elinde bulundurdu. Haçlılar'ın Kudüs'ü ele geçirmesi, Kutsal Topraklar'ın yüzyıllar sonra batılıların eline geçmesi demekti. Tapınakçılar, işte bu dönemde ortaya çıktılar.
1118'de Haçlı Kralı II. Baudouin'ın saltanatı sırasında, Kudüs'e Payns'lı Hugues adlı birinin başkanlığında dokuz kişi gelmişti. "İsa'nın Yoksul Şövalyeleri" adında yeni bir tarikatın çekirdeğini oluşturdular. Ama kuracakları tarikat ne "İsa'nın Şövalye"si olacaktı ne de yoksul... Kral onları, çok önemli bir yere, Kudüs'teki Süleyman Tapınağı'nın olduğu noktaya yerleştirdi. (Hani şu, Yahudilerin Mesih'in gelişine yakın yeniden inşa edecekleri ve tarihin anahtarı saydıkları Tapınak)... Bu şövalyeler kısa sürede sayı ve güç yönünden geliştiler ve koruyucusu oldukları Tapınak'a nispetle Tapınak Şövalyeleri olarak anılmaya başladılar. Liderlerine de "Üstad" diyorlardı. En büyüklerine de "Büyük Üstad"...
Tapınakçılar gittikçe büyüyen bir örgüt haline geldiler. Yalnızca Haçlı Krallığı'nda değil, Avrupa'da, özellikle de Fransa'da çok sayıda Tapınakçı oluştu. Kutsal Topraklar'ın güvenliği onlardan sorulmaya başlamıştı.
Bu arada Tapınakçılar şirketleşmeye başladılar. Filistin'e gitmek için yola çıkan zengin hacıların değerli eşyalarını Avrupa'da devralıp karşılığında çekler veriyorlardı. Filistin'e ulaşan yolcular orada bu çekleri paraya çevirebiliyorlardı ama Tapınakçılar'a yüklü bir faiz geliri bırakarak. Çek hesabını, Floransalı bankerlerden önce onlar icad etmişlerdi. Bağışlarla, silahlı fetihlerle, parasal işlemlerden elde ettikleri yüzdelerle çok-uluslu bir şirket haline geldiler. İlk önemli kapitalizm uygulamalarının Amsterdamlı Yahudilerce uygulandığını biliyoruz. Ama görülen o ki, Tapınakçılar da faiz kullanarak bankerlik yapıp bir tür Ortaçağ kapitalizmi yaratmışlardı. Para yatırıp çekiyorlar, faizi işletiyorlar, büyük bir özel banka gibi işlem yapıyorlardı.
Tapınakçıların ekonomik boyutu, Michael Baigent ve Richard Leigh'in birlikte yazdıkları The Temple and the Lodge (Tapınak ve Loca) adlı kitapta da vurgulanıyor. Yazarlar, "modern bankacılığın kökeninin Tapınakçılar olduğunu", % 60'a varan faiz oranlarıyla borç veren örgütün "Avrupa'daki servetin büyük bir bölümünü elinde bulundurduğunu", Fransız ve İngiliz saraylarının örgüte büyük miktarlarda borçlandıklarını bildiriyorlar.2 Kitapta örgütün ekonomik rolü ile ilgili olarak şöyle deniyor: "Hiçbir Ortaçağ kurumu kapitalizmin yükselişine Tapınakçılar kadar katkıda bulunmamıştır." 3
Tapınakçılar'ın aslında bundan çok daha ilginç bazı özellikleri vardı. Bu özelliklerin başında tarikatın gizli tören ve ayinleri geliyordu. Uzun süre bu törenleri tarikata üye olmayan hiç kimse bilmedi. Fakat zamanla sızan bazı bilgiler, Tapınakçılar'ın gerçekte Hıristiyanlıktan büyük bir sapmayla uzaklaştıkları ve çok garip bazı uygulamalar içinde olduklarını gösteriyordu:
... Tapınakçılar'ın gizli ritüelleri ile ilgili ortada garip hikayeler dolaşmaya başlamıştı. Bu toplantılar son derece gizli tutulur, kapalı kapılar ardında gerçekleştirilirdi. Kapıda özel muhafızlar yer alırdı. Yayılan haberler, içerde son derece sapkın ayinlerin yapıldığı, İsa'ya küfredildiği, cinsel yönden sapkın ritler uygulandığı ve Bafomet adlı bir tür puta tapınıldığı şeklindeydi. Bafomet yerine bazen şeytanı sembolize eden bir kara kedi putu kullanıldığı söyleniyordu.4
![]() |
En solda Tapınakçılar’ın ünlü sembolü: Aynı ata binmiş iki Tapınakçı. Umberto Eco, örgütün böyle ilginç bir sembol seçmiş olmasının, homoseksüelliklerinin bir işaret olduğunu söylüyor.Yanda ise Tapınakçıları yasadışı ilan eden Papa V. Clement. |
Tapınakçıların bu tür bir sapma içinde olduklarına dair kuşkular iyice arttı. Zaten ortada bir gariplik olduğu belliydi: Eğer bilinen Hıristiyan törenlerini uyguluyorlarsa, neden bu derece büyük bir gizliliğe ihtiyaç duyuyorlardı? Bu kuşkuların sonucunda 1307 yılında Fransa Kralı ve Papa V. Clement'in emriyle Paris'teki Tapınakçılar, kaçanlar hariç, tutuklandılar. Gizli toplantılarında neler yaptıkları ile ilgili olarak sorgulandılar. İtiraflar ilginçti:
Tapınakçılar'ın çoğu, İsa'ya inanmayıp onu 'sahte peygamber' olarak gördüklerini kabul ettiler. Anlattıklarına göre, örgüte giriş töreni kapıları kilitli ve gizli bir odada yapılıyordu. Tarikata alınacak kişiden giysilerinin bir bölümünü, bazen de hepsini çıkarması isteniyordu. Bunun üzerine diğer tarikat üyeleri onu vücudunun değişik bölgelerinden öpüyorlardı. Sorgulanan Tapınakçılar'dan birisi, Guischard de Marzici, Hugh de Marhaud adlı bir Tapınakçı'nın tarikata alınış töreniyle ilgili ilginç şeyler anlatmıştı. Buna göre, Marhaud, küçük odaya alınmıştı, öyle ki kimse içerde ne olduğunu duyamıyor ve göremiyordu. bir süre sonra Marhaud odadan çıkarılmıştı; rengi sapsarıydı... Tapınakçılar'ın sorgusu sırasında hemen hepsinin kabul ettiği ve kesinleşen bir şey var: Tapınakçılar'ın tapındığı bir tür put. Çoğu Tapınakçı bu figürü gördüğünü söylemiştir. Bazıları bu figürün uzun bir sakal ve parlak gözlere sahip korkutucu bir insan başı olduğunu itiraf etmiş, bazıları da bir kurukafa olduğunu bildirmiştir... Bazı Tapınakçılar ise gizemli bir kedi figüründen söz etmiştir. Ortak görüş, bu figürün Şeytan'ı temsil ettiği yönündedir.5
![]() |
Tapınakçılar’ın çoğu, Hıristiyan inancından sapıp, Hz. İsa’ya küfrettikleri, homoseksüel ilişkiye girdikleri ve büyü ayinleri yaptıklarını itiraf etmişlerdi. Bunun üzerine başta büyük üstad Jacques de Molay olmak üzere, tarikatın önde gelenleri idam edildi. Yanda Jacques de Molay’ın idamını gösteren bir tasvir yer alıyor. Görüldüğü gibi, Molay son derece mağrur ve masum, onu idam edenler ise vahşi ve bağnaz olarak gösterilmiş. Çizimde böyle bir “taraf tutma” uygulanmasının nedeni, resmin bir masonik kaynakta yer alıyor olması. Resmin yer aldığı ve masonluğun derecelerini anlatan “Clausen’s Commentaries on Morals and Dogma” adlı kitabın yazarı, İskoç ritinin 33. dereceden üstadı Henry C. Clausen |
Tapınakçılar'ın cinsel sapkınlıkları ile ilgili olarak söylenen en önemli şey, birbirleriyle homoseksüel ilişki kurmuş olmalarıdır. Foucault Sarkacı adlı romanında Tapınakçılar'dan çokça söz eden Ortaçağ uzmanı Umberto Eco, bunu doğruluyor ve Tapınakçılar'ın homoseksüelliğinden şöyle söz ediyor:6
... Biraz düşünün. Tıpkı bir denizci yaşamı sürüyorlardı, aylarca çölün ortasın da, Şeytan'ın inine düşmüşsün, geceleyin, aynı kaptan yemek yediğin birisiyle aynı çadırı paylaşıyorsun. Uykusuz, üşümüş, susamış, için korku dolu, anneni özlüyorsun. Ne yaparsın?... Erdenlik andı içmemiş öteki askerlerin arasında, nasıl bir cehennem yaşamı sürdürdüklerini düşünün. Bir kenti ele geçirdiklerinde, onlar, gözleri kadife gibi Mağribi kızların ırzına geçerken, Lübnan'ın sedir ağaçlarının güzel kokuları arasında Tapınak Şövalyesi ne yapsın? Onun payına da Mağribi oğlanlar düşüyordu... Tapınak şövalyelerinin mührü, biri öbürünün arkasında, aynı ata binmiş iki kişi olarak betimler onları. Neden peki? Yasa herbirinin üç atı olmasına izin vermiyor muydu?...7
Yıllar süren sorgu ve mahkemeler sonucu bu sapkınlıklarının açığa çıkmasının ardından Tapınakçı tarikatı, Papa V. Clement tarafından tamamen yasaklandı. Tapınakçılar'ın büyük üstadı Jacques de Molay 1314'de haç üzerinde yakılarak idam edildi. Papa tüm Avrupa krallarından ülkelerindeki Tapınakçıları tutuklayıp Kilise mahkemelerine teslim etmelerini istedi.
Tarikat belki resmen kapatılmıştı ama fiilen hiç yok olmadı. The Encyclopedia of the Occult (Okültizm Ansiklopedisi) bu konuyla ilgili olarak şunları söylüyor:
Konuyla ilgili çoğu kaynak tarafından, Büyük Üstad Jacques de Molay'ın ölümüyle birlikte, hayatta kalan Tapınakçılar tarafından bir komplo tasarlandığı öne sürülür. Buna göre, Tapınakçılar'ın amacı, kendilerini yasaklayıp Üstad'larını öldüren Papalığın ve bazı Avrupa krallıklarının yıkılmasıdır. Bu amacın nesiller boyunca aktarıldığını ve Tapınakçılık'ın devamı olan İllüminati ve masonluk gibi örgütlerce sürdürüldüğü söylenir. Masonluğun etkisiyle gelişen ve Fransız tahtının yokolmasını sağlayan Fransız Devrimi de bunun bir sonucu olarak yorumlanır...8
Hatta, yaygın bir söylentiye göre, Fransız Devrimi sırasında Kral XVI. Louis'nin giyotinle kafasının kesildiği gün, bilinmeyen biri sekiye çıkar, 'Jacques de Molay, öcün alındı!' diye bağırır.9
Tapınakçılar'dan masonlara uzanan sözkonusu zinciri biraz sonra inceleyeceğiz. Ama önce, Tapınakçılar'ı Hıristiyanlıktan böylesine bir sapmaya götüren etkenin ne olduğuna bir bakalım.
Tapınakçılar Kudüs'te ne bulmuşlardı dersiniz?...
Tapınakçılar ve Kabalacılar
Tapınakçılar, Kudüs'ün en can alıcı bölgesine yerleşmişlerdi: Süleyman Tapınağı'nın bulunduğu yere. Yani, Yahudilerin MS 70 yılında Kudüs'ten sürülmeleriyle yıkılan ve 19 yüzyıldır yeniden inşa etmek için can attıkları mabede. Acaba Tapınakçılar, o dönemde önemli bir Yahudi nüfusuna ve Kabala faaliyetine ev olan Kudüs'te bu Kabala ruhundan tatmışlar mıydı?
Tarih kitapları, Haçlılar'ın Müslümanlara olduğu gibi Yahudilere de acımasız davrandığını bildirir. İlk Haçlı Seferi ile Kudüs'e giren Hıristiyanlar, çok sayıda Yahudi de öldürmüşlerdir. Ancak, genel Haçlı ordusundan çok farklı bir yapıya sahip olan "Müslümanların karnını deşmekten çok zevk alan" Tapınakçılar'ın Yahudilerle herhangi bir çatışmaya girdiğine dair bir kayıt yoktur.
Ancak, Tapınakçılar'ın Yahudilerle çatışmak bir yana, Yahudi önde gelenlerinin taşıdığı Kabala geleneğinden etkilendiğine dair bazı ilginç kayıtlar vardır. Umberto Eco, Tapınakçılar'ın Kabala'dan etkilendiklerini sık sık vurgular. Kabalacıların, eski Mısır zamanındaki firavunlara uzanan bir "giz"e sahip olduklarını anlatır. Buna göre, Eski Mısırlılar'ın sahip olduğu bir takım "giz"ler (anlaşılan büyü), Yahudi önde gelenleri tarafından öğrenilmiş ve sonra da bu Yahudiler tarafından Eski Ahit'in ilk beş kitabına (Muharref Tevrat) serpiştirilmiştir. Ancak üstü kapalı bir biçimde anlatılmış olan bu "giz" ancak Kabalacılar tarafından anlaşılabilmektedir (Zaten daha sonra İspanya'da yazılacak ve Kabala'nın temeli haline gelecek olan Zohar, bu sözkonusu beş kitabın "giz"lerini konu edinecektir). Umberto Eco, Kabalacılar'ın Eski Mısır'dan devraldıkları bu "giz"in Süleyman Tapınağı'nın ölçülerinden de okunduğunu söyledikten sonra, Tapınakçılar'ın bu gizi, o dönemde Kudüs'te bulunan Kabalacı hahamlardan öğrendiklerini bildiriyor: "... Gizi Tapınak'ın açıkça söylediği şeyi sezinleyenler, Filistin'de kalan bir avuç hahamdır yalnızca... Tapınakçılar da onlardan öğreniyorlar." 10 Eco ayrıca Tapınakçılar'ın "gizli İbrani mezhepleriyle bağlantıya geçtiklerini" de yazar.11
Tapınakçılar'ın Kabalacılar'dan öğrendikleri ve Eski Mısır'a uzanan bu "giz"in bir tür kara büyü olduğunu anlamak pek zor değildir. Tapınakçılar'ın bu "giz"e ulaşmalarıyla uygulamaya başladıkları garip ayinler bunu gösterir. Zaten kitabın Giriş bölümünde de Kabalacılar'ın, metafizik yöntemleri kullanarak fiziksel dünyayı etkilemeye çalıştıklarını, kısacası "büyücü" olduklarını incelemiştik.
Tapınakçılar'ın mistik Yahudi mezheplerinden etkilenmiş olduklarına, İngiliz tarihçi Michael Howard da The Occult Conspiracy adlı kitabında değinir. Kitapta bildirildiğine göre, İsrailli arkeolog Dr. Hugh Schonfield, 1940'lı yıllarda bulunan Ölü Deniz Roleleri (Dead Sea Scrolls) üzerinde yaptığı araştırmalar sonucunda, Tapınakçılar'ın elde ettikleri okült (batıni) bilgilerin kaynağının MS 1 ve 2. yüzyıllarda Filistin'de faaliyet gösteren Essenler adlı Yahudi tarikatı olduğunu ortaya çıkarmıştır. Essenler, Hz. Süleyman zamanından beri Filistin civarında varlığını koruyan gizli mistik Yahudi mezheplerinin bir devamıdır. Schonfield'a göre, Hz. Süleyman Tapınağı'nın inşasını üstlenen ustaların taşıdıkları giz, Essenler aracılığıyla diğer bazı Yahudi mezheplerine, onlardan da Tapınakçılar'a aktarılmıştır.12
Aslında bu gizli bağlantıların yanısıra Tapınakçılar'ın Yahudi öğretisinden etkilenmiş olduklarını ortaya koyan görünür işaretler de vardır. Bunların başında Ortaçağ Avrupası için çok yabancı bir kavram olan faiz sistemi ve bankacılığın Tapınakçılar tarafından uygulanmış olması gelir. Bilindiği üzere, faiz Katolik öğretisinde günahtır ve Ortaçağ boyunca Avrupa'da faiz uygulayan tek topluluk Yahudiler olmuştur. Şimdi Yahudilerin ardından bir de Tapınakçıların faiz sistemini benimsemiş olmaları, iki taraf arasındaki ilişkinin göstergesidir. Ayrıca Tapınakçılar'ın Hz. İsa'ya olan düşmanlıklarının da tek açıklaması yine "Yahudi bağlantısıdır": Bu düşmanlık Kudüs'te başlamıştır ve Kudüs'te bulunan üç toplum Hıristiyanlar, Müslümanlar, Yahudiler arasında Hz. İsa'ya düşmanlık besleyenler kuşkusuz ancak Yahudiler olabilir.
Bu arada, Tapınakçılar bir de İslam coğrafyasında gelişen en sapkın tarikatlardan biri olan Haşhaşiler'le de ilişki kurmuşlardır. Konuyla ilgili diğer kaynakların büyük bölümü bu bilgiyi doğrular. Umberto Eco, Tapınakçılar'la Haşhaşiler'in ilişkisini şöyle anlatır: "Açık arazide birbirlerinin karınlarını deşi- yorlar ama gizlice birbirlerini kucaklıyor, gizemli görüntüler, büyü formülleri, simya incelikleri fısıldıyorlardı birbirlerine..." Eco, ayrıca Tapınakçılar'ın Haşhaşi'lerden, uyuşturucu kullanmayı ve "anüs öpme" gibi sapkın "ayin"leri öğrendiklerini bildirir.13 İlginç olan bir başka nokta, Haşhaşi bağlantısının içinde de bir Yahudi bağlantısı bulunmasıdır. Amerikalı tarihçi Eustace Mullins, Haşhaşiler'in lideri Hasan Sabbah'ın, o dönemde Yahudi olmasına rağmen vezir makamına kadar yükselmiş olan Ebu Mansur Sedakah İbn-i Yusuf tarafından korunmasına dikkat çekerek, tarikatı "Judeo-Shi'ite" (Yahudi-Şii) tarikatı olarak nitelendiriyor.14
Yeraltında Devam Eden Kabalacı-Tapınakçı İlişkisi
Haşhaşiler'den edindikleri cinsel sapkınlık "çeşni"lerinin yanında, Tapınakçılar kuşkusuz asıl ilimlerini Kabala'dan aldılar. İlginç olan, Kabalacılar'ın gizleriyle ve Yahudi düşüncesiyle aydınlanan Tapınakçılar'ın, Kudüs sonrasındaki karargahlarında da hep Kabalacılar'la ilişki içinde olmayı sürdürmeleriydi.
Tapınakçılar, 1314'de yasaklanıp önde gelenlerinin çoğunun idam edilmesinin ardından, Avrupa'nın farklı bölgelerinde kendilerine güvenli yerler bulup, varlıklarını sürdürmüşlerdi. Anlatıldığına göre, Paris'teki Tapınakçılar'ın bir bölümü, haklarında tutuklama kararı çıkmadan bir gece önce gizlice şehirden ayrılmışlardı. Bu yeraltı Tapınakçıları'na Yeni-Tapınakçılar adı verildi. Yeni-Tapınakçılar'ın sığındıkları yer ise, Güney Fransa'daki Provins bölgesiydi. Provins, uzun yıllar boyu Yeni-Tapınakçılar'ın kalesi oldu. Eco, Provins'le ilgili olarak şunları yazıyor:
Provins büyülü bir yer, hala buram buram giz kokuyor... Tapınakçılar orada kendilerini evlerinde gibi duyumsuyorlardı. Kentte tarih öncesi zamanlardan kalma tüneller vardı. Tepenin ardında boydan boya uzanan, bugün hala bazılarını gezebileceğiniz bir katakomblar ağı. İnsanların gizlice toplanabileceği yerler... Kralın adamları Provins'e de geliyorlar kuşkusuz. Yüzeydeki Tapınakçılar'ı tutuklayıp Paris'e götürüyorlar... Ama Provins çözülmüyordu. Provins, yer altındaki yeni-Tapınakçılar'ın yeri... Bir yapıdan ötekine ulaşan tüneller; bir ambara ya da depoya giriyor, bir kiliseye çıkıyorsunuz... Her mahzen, daha doğrusu her yeraltı odası bir tünele açılıyordu.15
Ancak yeraltı tünelleriyle ve "insanların gizlice toplanacağı yerler"le dolu olan Provins'te Tapınakçılar yalnız değildi. Provins, Tapınakçılar'dan başka birilerinin daha merkeziydi: Kabalacıların... Encyclopaedia Judaica şöyle yazıyor:
Ortaçağ Avrupası'nda Kabala'nın ilk çıkışı Güney Fransa'daki Provins'te oldu. 1150 ile 1200 yılları arasında Provins'te ilk Kabalistik çalışmalar başladı. Sefer ha Bahir kitabı bu tarihler arasında yazıldı... Daha sonra Kabala çalışmaları daha da yoğunlaştı... Provins'teki Kabala birikimi, daha sonra İspanya'da gelişecek olan Kabala akımına zemin hazırlamıştır.16
"Gizli tünellerin ve buluşma yerlerinin merkezi" olan Provins, hem Kabalacıların hem de Tapınakçılar'ın karargahıydı. Anlaşılan, bu mistik yerde, Kudüs'te başlayan Kabalacı-Tapınakçı yakınlaşması devam etmişti. Umberto Eco da, "Provins Kabalacıları aracılığıyla Yeni-Tapınakçı kanadın esinlendiğini" bildiriyor.17 Provins'in bu Kabalistik atmosferinden ünlü kahin Nostradamus'un çıkmış olması da bu nedenle pek şaşırtıcı değil.18
Provins, gizlenerek yer altına inen Tapınakçılar'ın tek sığınağı değildi; Provins'e gidenler Fransız Tapınakçıları'ydı. Tapınakçılar'ın bir başka karargahı ise Portekizli biraderlerin yerleştiği Tomar Kalesi'ydi. Tomar da Provins gibi gizemli ve mistik bir yerdi. Ama asıl ilginç olan burada da Tapınakçılar'la Yahudiler arasında çok yakın ilişkiler kurulmuş olması. Eco, romanındaki karakterin Tomar'a yaptığı ziyareti şöyle anlatıyor:
Tomar, Portekizli Tapınakçılar'ın sığındıkları kaleydi... Tomar, tıpkı bir Tapınakçı kalesini tasarlayabileceğim gibiydi... (Rehberle birlikte) bir mahzene indik. Birkaç basamak indikten sonra, taş bir zeminden geçilerek apsise ulaşılıyordu... Her biri gül biçiminde, biri ötekinden daha büyük, sonuncusu bir kuyunun üstüne konmuş, yedi kilittaşının altından geçilerek varılıyordu oraya. Bir Tapınakçı manastırında, üstelik kesinlikle Gül-Haç manifestolarından önce yapılmış bir salonda, Haç ve Gül... Onarımı henüz tamamlanmamış, birkaç tozlu eşyayla donatılmış, rastgele girdiğim bir odada gelişigüzel yere yığılmış koca koca karton kutular gördüm. Kutuları rastgele karıştırırken, büyük bir olasılıkla, XVII. yüzyıldan kalma İbranice kitaplardan parçalar buldum. Yahudiler'in Tomar'da ne işleri vardı? Bana kaleyi gezdiren rehber, Şövalyeler'in (Tapınakçılar'ın) yerel Yahudi topluluğuyla iyi ilişkiler içinde olduklarını söyledi. Pencereden, Fransız üslubunda, zarif bir labirent biçiminde tasarlanmış küçük bir bahçe gösterdi bana. Bunun, Samuel Schwarz adında bir onsekizinci yüzyıl Yahudi mimarının yapıtı olduğunu söyledi...19
Encyclopaedia Judaica da, Tomar'da 14 ve 15. yüzyıllarda "son derece aktif bir Yahudi cemaati" olduğunu bildirir.20 Böylece Kudüs'te başlayan etkileşim, Avrupa'da da sürmüştür. Kabalacılarla aynı yerlerde mesken tutup, "İbranice kitaplar" hatmeden Tapınakçılar, Yahudi mistisizminin gücüne kapılmışlardır.
İki tarafın arasındaki tek paralellik, mistik boyut değildir. Her iki taraf da benzer hedefler peşindedir. Yazının başında Yahudilerin Ortaçağ'daki Katolik Avrupa Düzeni'ne muhalif en büyük grup olduğunu ve bu düzeni yıkabilmek için başka muhalif gruplarla ittifak içine girdiklerinden söz etmiştik. İşte bu başka muhalif grupların en önemlisi Tapınakçılar'dı. Tapınakçılar, önceleri büyük bir ekonomik ve siyasi güce sahipken, Papa ve ona bağlı krallıklar tarafından yasaklanmış ve sindirilmiş bir gizli örgüt konumundaydı. Dolayısıyla Kilise'ye ve ona bağlı krallıklara derin bir nefret besliyor ve öç alma isteğiyle yanıp-tutuşuyorlardı. Yahudiler de, önceden de değindiğimiz gibi benzer bir konumdaydılar. Filistin'den sürülmüşler, Avrupa'nın hemen her ülke-sine azınlık olarak dağılmışlardı. Katolik Avrupa onlara "İsa'nın katilleri" gözüyle bakıyordu. Oysa onlar, "Tanrı'nın seçtiği üstün ırk" olduklarına inanıyorlar ve tüm dünyanın bu üstünlüklerini kabul edecekleri bir günün, yani Mesih döneminin gelmesini bekliyorlardı. Papa'ya ve ona bağlı olan krallıklara bakış açıları Tapınakçılar'ınkinden farklı değildi.
University of Reading'den tarih profesörü Malcom Barber, Tapınakçılarla ilgili olarak yazdığı The Trial of the Templars (Tapınakçılar'ın Yargılanışı) adlı kitabında, 14. yüzyılın başında Tapınakçılar'la Yahudilerin aynı sosyal durumda olduklarına dikkat çekiyor. Yahudilerin Katolik Avrupa düzenine göre kafir sayılıp dışlandıklarını ve böylece "out-group" (dış-grup) konumunda olduklarını hatırlatan Barber, tutuklanıp yargılanmalarıyla birlikte Tapınakçılar'ın da aynı statüye geldiğini vurguluyor.21
Kısacası, her iki taraf da kurulu düzenden, Katolik Avrupa Düzeni'nden hoşlanmıyordu. Her iki taraf da yeni bir düzen kurma hedefindeydiler. Bunu nasıl yapabilirlerdi? Ve ne gibi bir ortak noktada buluşabilirlerdi?
Yahudi önde gelenlerinin, kurulu düzeni istedikleri biçimlere sokmanın yolunu Kabala'da ve Sefirot teorisinde bulduklarını kitabın Giriş bölümünde incelemiştik. Bu teoriye göre dünyadaki olaylar da tüm yaratılmış şeyler gibi Sefirot şemasına uygun işliyordu ve Sefirot üzerinde oynamalar yapılarak tarihin akışına yön verilebilirdi. Kabalacılar, bu yöntemle dünyanın akışını etkileyebilecek dev bir güce sahip olduklarına inanmışlardı.
Kabala'dan ve Kabalacılardan son derece etkilenmiş olan Tapınakçılar da herhalde bu "dünyanın akışını değiştirme" teorisini görmemezlik edemezlerdi. Eğer Yahudi önde gelenleri böyle bir güce sahiplerse ve bu güçle yapmak istedikleri de kendi hedefleriyle uyuşuyorsa, Tapınakçılar neden bu planı desteklemesinlerdi? Neden dünya görüşü yönünden de anlaştıkları Yahudilerle bir ittifaka girişmesinlerdi? Katolik Avrupa düzeni yüzünden ellerinden kaçırdıkları ve onlara büyük kazanç sağlayan kurmuş oldukları faize dayalı sistem de, zaten Yahudi patentli bir sistem değil miydi?...
33. dereceden İskoç Riti büyük üstadı olan Albert Pike, 1871 yılında yayınlanan Morals and Dogma adlı kitabında Tapınakçılar'ın büyük hedefinden söz etmiş ve şöyle demişti: "Tapınakçılar, en baştan beri Roma'nın (Papalık) ve onun krallarının egemenliğine karşıydı. Amaçları, zenginlik ve güç elde etmek ve gerekirse savaşarak Kabalistik dogmayı yerleştirmekti." Kuşkusuz aynı hedeflere Yahudiler de sahipti. Her iki kanadın da istediği Kilise'nin gücünün ortadan kaldırılmasıydı... Aynı zamanda, Kilise ile işbirliği içindeki monarşilere, en başta da Fransız monarşisine düşmandılar. Bunları yıkıp, yerine "Kabalistik dogmayı", yani Yahudi öğretisindeki dünya ve evren anlayışını yerleştirmek istiyorlardı. İki taraf arasındaki bu ittifak, dünya tarihi açısından çok büyük bir dönüm noktasıydı. İlerleyen sayfalarda bunu birlikte göreceğiz...
Tapınakçılar 1314'de kesin olarak yasaklanmışlardı ama hiçbir zaman yok olmadılar. Yaygın bir iddiaya göre, Büyük Üstad Jacques de Molay, Papa'nın emriyle idam edilmeden bir gece önce, güvendiği adamlarından birini örgütün eski üstadlarının gömülü olduğu Paris'teki gizli kutsal mezara yollamıştı. Molay'ın görevlendirdiği bu Tapınakçı, sözkonusu mezardan örgüt için kutsal sayılan bazı emanetleri, en başta da Süleyman Tapınağından alınmış yedi kollu bir şamdanı aldı ve örgütün "bekası" için yeni bir güvenli yere götürdü.22 Bu, örgütün hiçbir zaman yok olmayacağını, Kilise'nin tüm baskısına rağmen yaşayacağını sembolize ediyordu.
Öyle de oldu. Tapınakçılar hiçbir zaman yok olmadılar. Zamanla kendilerini legal hale getirmek için çalışmaya başladılar. Farklı isim ve görüntüler altında yeniden örgütlendiler. Böylece yeni-Tapınakçılık'tan doğan örgütler ortaya çıktı. En önemlileri kısa sürede tam Avrupa'ya yayılarak büyük bir siyasi güce ulaşacak olan masonluktu...
Tapınakçılar'dan Masonlara...
Masonluğun kökeni hakkında farklı teoriler öne sürülür. Kimi masonlar, örgütlerinin kökenini, Ortaçağ'da İngiltere'de var olan duvarcı loncalarına dayandırırlar. "Operatif masonluk" olarak da adlandırılan bu loncaların temel kuralı olan karşılıklı yardımlaşma ve koruyup-kollama, zamanla gerçekten duvarcı olmasa da, bu yapıya ilgi duyan başka insanlarca da benimsenmiş ve böylece bir insanın gerçekten duvarcı olmasa da bu derneklere girebildiği anlamına dayanarak "spekülatif masonluk" doğmuştur. Bu teoriye göre, masonluk, yalnızca Ortaçağ İngilteresi'nde hüküm süren duvarcı loncalarının bir uzantısı olan ve karşılıklı yardımlaşma ve dayanışmaya dayanan bir dernektir.
Ama masonluğu bu denli masum bir çerçeve içinde gösteren bu açıklama, neden bu örgütün son derece gizli olduğunu açıklamaya yetmez. Örgütün üyelerinin neden masonluk sırlarını açıklamama konusunda, "verdiğim sözleri yerine getirmediğim takdirde, kalbim göğsümün sol tarafından, dilim ağzımın dibinden koparılacak, boğazım kesilecek, vücudum vahşi atlar tarafından parçalanacak, med ve cezirin aktığı bir noktada deniz kumunun içinde 24 saat gömülecek, sonra kül oluncaya kadar yakılıp, dört rüzgarın estiği bir yerde havaya atılacak ve hatıram tamamen kaybolmuş olacaktır" gibi etkileyici yeminler ettiklerini açıklamaz.23
Yine de bu teori, masonlukta aşikar olan ve hemen herkesçe kabul edilen Yahudi etkisinin kökeni hakkında pek bir fikir vermez.
Çünkü, sözkonusu örgütü, bu duvarcı loncalarından, modern mason derneklerine teorisi ile açıklamaya çalışanlar, masonluğun kökeni ile ilgili çok önemli bir konuyu atlamaktadırlar. Masonların, Süleyman Tapınağı'nın inşasını üstlenmiş olan Hiram Abiff'i ilk büyük üstad olarak kabul ettiklerini göz ardı etmekte, Süleyman Tapınağı'nın ve Tevrat'ta Tapınak'la ilgili olarak anlatılan tüm olay ve sembollerin masonik literatürde ne denli büyük bir yer kapladığını gündeme getirmemektedirler. Oysa Kitabın başından beri önemini incelediğimiz ve belli çevreler için tarihin bir tür anahtarı olarak kabul edildiğini gördüğümüz Süleyman Tapınağı, masonluk öğretisinde dev bir yer tutar. Öyle ki, üstadlık derecesine ulaşan masonlar, sembolik olarak, Tapınak'ın inşasını yöneten duvarcı ustası Hiram Abiff "olurlar"...
Bunları göz önünde bulundurunca akla şu soru gelmektedir: Yeni ve yakın çağda İngiltere'de doğup gelişmiş olan mason örgütlenmesinin, binlerce yıl önce yapılmış ve yine binlerce yıl önce yıkılmış olan Süleyman Tapınağı'yla ne ilgisi vardır ki? Bu büyük zaman boşluğu içinde, Süleyman Tapınağı'yla en az binbeşyüz yıl sonra ortaya çıkacak olan mason örgütü arasındaki bağ nedir?
Bu iki şeyi birbirine bağlayan geçiş aşaması ne olabilir?
Bu sorunun cevabını aramaya kalktığımızda, kaçınılmaz bir biçimde Tapınakçılar'la karşılaşıyoruz. Çünkü masonluk dışında Batı dünyasında kurulmuş ve felsefesinin temeline Tapınak'ı yerleştirmiş olan tek örgüt onlarınkidir. Avrupa'ya, Tapınak ritüellerini, Kabala'yı ve Yahudi etkisini taşıyan onlardır. Bu nedenlerle yasaklanan, sonra da yer altına inip legal hale gelmeye ve düşmanlarından intikam almaya çalışan da onlardır.
Tapınakçılar'la masonların arasındaki ilişkiyi inceleyen tarafsız tarihçilerin verdiği cevap genellikle aynıdır: Masonlar, Tapınakçılar'ın devamıdır.
İskoçyalı Tapınakçılar, 1381 Köylü Ayaklanması,John Wycliffe ve Tarihin İlk Protestan Deneyimi
![]() |
John Wyclife |
Tapınakçılar-masonlar ilişkisini inceleyen çok sayıda kaynak kütüphaneleri doldurmaktadır. Ama bunların hepsinin objektif ve tutarlı olduğu söylenemez. Konuyu inceleyen ve objektif ve tutarlı olduğuna kuşku olmayan en önemli kaynaklardan biri ise Amerikalı tarihçi John J. Robinson tarafından yazılan Born in Blood: The Lost Secrets of Freemasonary (Kan İçinde Doğmak: Masonluğun Kaybolmuş Sırları) adlı kitaptır. Amerika'daki masonik yayın organlarından The Maine Mason, Robinson'ın kitabını, "bir mason-olmayan biri tarafından masonlukla ilgili olarak yazılmış en iyi araştırma" olarak tanıtıyor.
Ortaçağ İngilteresi ve Haçlı Seferleri uzmanı olan Robinson'un kitabı iki ana bölüme ayrılmış: Birinci bölüm Tapınakçılar, ikincisi masonlar. Kitabın sunuş kısmında şu satırlar yer alıyor:
Masonluk, 1717'de Londra'da varlığını dünyaya duyurmadan önce de, gizli ritüel ve sembolleri asırlardır kullanılıyordu. Bir kere tanındıktan sonra, masonluk tüm dünyaya yayıldı ve kralları, imparatorları ve devlet adamlarını içine aldı. Bunun yanında Amerika'da George Washington ve Sam Houston, Meksika'da Juarez, İtalya'da Garibaldi ve Güney Amerika'da Simon Bolivar gibi devrimcileri de localarına kattı. Humeyni gibi bazı liderlerce de yasaklandı. Peki ama bu örgütün gücü nereden geliyordu? 270 yıl kadar önce ortaya çıkmadan evvel, asırlardır ne yapıyordu? Ve neden katolik kilisesi ile bu kadar kanlı-bıçaklı düşman oldu? Bu ilginç çalışma, bu soruların cevabını veriyor ve İngiltere'deki Tapınak Şövalyeleri'nin, Papa ve kralın tutuklamasından kaçarken, daha sonra masonluk adını alacak olan, karşılıkla korunmaya dayalı bir gizli dernek kurduklarını kanıtlıyor. Yıllar süren titiz bir araştırmaya dayalı olan bu kitap, masonların hala gizli kalmış sırlarını çözüyor. Kitap, aynı zamanda, Protestan reformunu sağlayan tarihi gelişmeleri de yeni bir bakış açısıyla tekrar incelememizi sağlıyor.
Önceki sayfalarda Tapınakçılar'dan söz ederken, Hıristiyanlıktan büyük bir sapma yaşamakta olduklarının ortaya çıkmasından sonra, Papa ve Fransa Kralı tarafından haklarında tutuklama kararı çıktığını gördük. Tutuklama ve sorgulamaların ardından Büyük Üstad Jacques de Molay'ın idam edildiğine, örgütün kaçabilen üyelerinin yer altına indiğine ve saklandıkları karargahlarında Kabalacılar'la sürdürdükleri yakın ilişkilere değindik.
Ama yeraltına inen Tapınakçılar'ın arasında ilerde en büyük etkiye sahip olacak olanları İngiliz grubuydu. Born in Blood, işte bu İngiliz grubunun öyküsünü anlatıyor. John J. Robinson, İngiliz Tapınakçıları'nın, diğer biraderlerinden çok daha "avantajlı" olduklarını anlatarak konuya giriyor:
![]() |
Yandaki çizimde, John Wycliffe, “Lollards” adı verilen müridlerini, Katolik kilisesi aleyhine propaganda yapmaları için ülkenin değişik yerlerine gönderiyor. Tarihçiler, Avrupa’nın ilk önemli Protestan deneyimi olan “Lollard”ların, gizli hücreler halinde örgütlendiklerini bildirir. John J. Robinson ise, bu örgütlenme biçimini açığa çıkarıp, “Lollard”ların, Katolik kilisesine büyük düşmanlık besleyen Tapınakçılar (Masonlar)la işbirliği içinde, hatta “özdeş” olduklarını kanıtlıyor. |
Papa'nın Tapınakçılar'ın tutuklanması ile ilgili isteği, İngiltere'ye ulaştığında, genç kral II. Edward, Papa'nın isteğine karşı çıkarak, Tapınakçılar'ı savundu. İngiliz Kralı, ancak Papa'nın bu konuda kesin bir emir çıkarmasının ardından harekete geçmek zorunda kaldı ve tutuklamaya başladı. Bu İngiliz Tapınakçılar'ına kaçmak için üç aylık bir avantaj sağlamıştı. İskoçya'da ise durum onlar için daha da elverişliydi: Papalık'ın kurumları henüz İskoçya'da kurulmamıştı. Bu şartlar altında, İngiltere ve de özellikle İskoçya, Tapınakçılar için çok elverişli bir sığınak oldu.24
Robinson, daha sonra Tapınakçılar'ın Papalık ve krallıklara karşı duyduğu nefret ve intikam duygularını hatırlattıktan sonra, Tapınakçılar'ın İngiltere'deki ilk icraatlarına değiniyor. Buna göre, Tapınakçılar'ın ilk etkisi 1381'de patlak veren ve Kilise ve kral karşıtı kanlı bir başkaldırış denemesi olan Köylü Ayaklanması (Peasent's Revolt) sırasında görülüyor. Robinson, tarihçilerin genelde bu ayaklanmayı organize eden bir "gizli dernek" olduğunu kabul ettiklerini ama bu derneği tanımlamadıklarını hatırlatıyor ve Winston Churchill'in The Birth of Britain (Britanya'nın Doğuşu) adlı kitabından şöyle bir alıntı yapıyor: "1381 yazında İngiltere'de büyük bir kargaşa yaşandı. Arkasında büyük bir organizasyon yatıyordu. Orta İngiltere'deki köyleri gezerek ayaklanmayı alevlendiren ajanlar, Londra'da toplandığını söylenen bir 'Büyük Dernek' tarafından yönlendiriliyordu." 25
Robinson, bu 'Büyük Derneğin' Tapınakçılar olduğunu kanıtlıyor. O dönemde varlığını sürdüren ve Papalık'a ve Papa'ya bağlı monarşilere karşı olan tek örgüt durumundaki Tapınakçılar'ın, anti-monarşi ve anti-kilise özelliği taşıyan Köylü Ayaklanması'nın ardındaki organizasyon olduğunu anlatıyor. Ayaklananların, Londra'nın ele geçirdikleri tüm yapılarını kiliseler dahil yağmalarken, Tapınakçılar'ın kutsal saydıkları ve Süleyman Tapınağı ile özdeşleştirdikleri ve "Tapınak" adını verdikleri kiliseye dokunmadıklarına dikkat çekiyor.
Köylü ayaklanmasının en önemli özelliği ise Katolik kilisesine düşmanlığı temsil ederken, bir yandan da Avrupa'da ilk sayılabilecek bir tür Protestan akımıyla işbirliği içinde olmasıydı. İngiltere Başpiskoposu'nun öldürülmesiyle rengini bulan ayaklanma, basit bir Kilise nefretinin yanında, Protestan ideolojisinin de ilk örneğini içinde barındırıyordu. Ayaklanmanın dini boyutunun lideri John Wycliffe adlı bir rahipti. Wycliffe, Luther'in yaklaşık iki asır sonra ortaya atacağı doktrini ana hatlarıyla çizmiş, Katolik kilisesinin otoritesine karşı isyan bayrağı açmıştı. Devleti dinden ayırmanın ilk ideolojik temellerini seslendirmişti. Aynı Luther ve Calvin ikilisinde olduğu gibi Wycliffe'in görüşlerini benimseyip savunan bir ikinci "Protestan" lider daha vardı; John Ball. Wycliffe'den daha da eylemci olan Ball, köylü ayaklanmasının önemli bir simgesi oldu.
İlginç olan İngiltere'de filizlenen bu ilk protestan denemesinin o dönemde var olan gizli örgütlerle olan ilişkisiydi. Robinson, o dönemlerde Tapınakçılar'ın mason derneklerini oluşturmaya başladıklarını ve Köylü Ayaklanması'nda masonik etkilerin açıkça görüldüğünü söylüyor:
Wycliffe'in öğrencisi sayılan John Ball, yaptığı itiraflarda, Wycliffe'in yandaşları arasında bir 'gizli biraderlik' olduğunu ve bu örgütlenmenin Wycliffe'in düşüncelerini ülke içinde yaydığını belirtmiştir... Ayrıca ayaklanmanın liderliğine yapan Walter the Tyler'da da (Kiremitçi Tyler) masonik bir etki gözleniyor. Tarihçiler, onun gerçek adını kullanmadığını, Walter the Tyler'ın takma isim olduğu görüşünde birleşiyorlar. Ama neden kendine takma ad olarak 'Tyler' ismini seçtiği bilinmiyor. Bu satırları okuyan masonlar, bu sorunun cevabını hemen verebilirler. Çünkü 'Tyler', masonik literatürde locanın nöbetçisi, koruyucusu ve infaz görevlisidir. Eğer ayaklanmayı organize eden ve tarihçilerin varlığına kuşku duymadığı 'Büyük Dernek' masonluksa, bu ayaklanmanın askeri lideri için herhalde 'Tyler'dan daha iyi bir isim düşünülemezdi.26
Sonuçta, Kilise ve krallıklardan intikam alma hedefindeki Tapınakçılar'ın ve Tapınakçılar'ın bir başka görünümünden başka bir şey olmayan masonluğun provoke ettiği Köylü Ayaklanması bastırıldı. Böylece ayaklanma ile gündeme gelen Protestanlık benzeri hareket de sindirilmiş oluyordu. Ama bu Tapınakçılar'ın ilk deneyimiydi. Zamanla İngiliz ve İskoç localarında örgütlenerek, daha büyük işler başaracak hale geleceklerdi.
Ancak Tapınakçılar'ın sonraki büyük eylemlerine geçmeden önce, Wycliffe olayının bir benzeri olan bir başka Protestan denemesine, Çek rahip John Huss'un Protestan akımına bir göz atmakta yarar var.
John Huss'un Protestanlık Denemesive Kabalacılar'ın Huss'la Olan Dostluğu
![]() |
John Huss; Kabalacı Yahudi Avigdor Ben Isaac Kara’nın öğrencisi ve Orta Avrupa’nın ilk “protestan” lideri. |
Amerikalı tarihçi John J. Robinson'ın bize verdiği bilgiler göstermektedir ki; Avrupa'da Katolik Kilisesinin ve Papanın egemenliğine karşı başlatılmış ilk Protestan hareketi olan John Wycliffe olayı, doğrudan Tapınakçılar'ın bir ürünüdür. Dini otoriteyi yıkmak isteyen Tapınakçılar, bu iş için ilk olarak Hıristiyan birliğini bozmak ve Papa'ya karşı alternatif mezhep yaratmak istemişlerdir.
Ancak önceki sayfalarda değindiğimiz gibi, Tapınakçılar bu işte yalnız değillerdi; onlarla kader birliği yapan Yahudi önde gelenleri (Kabalacılar) da Kilise otoritesini yıkmak hedefindeydiler. John Huss'un başlattığı Protestan akımı, Yahudilerin de Protestanlık çabalarında Tapınakçılar kadar aktif olduklarını göstermesi açısından önemlidir.
John Huss olayının önemi, Vatikan Kutsal Kitap Enstitüsü'nde tarih profesörü olan ünlü yazar Malachi Martin tarafından dile getiriliyor. Martin, Çek ülkesinin Bohemya yöresinde faaliyet gösteren John Huss'un (1370-1415) başlattığı Protestan akımının, Kilise otoritesini zayıflatmak için girişilen uzun savaşta önemli bir kilometre taşı olduğuna dikkat çekiyor. Daha da önemlisi, Huss'un geliştirdiği doktrinlerin, Wycliffe'inkilerle aynı olması. Hatta bu nedenle Martin, "Huss'un Wycliffe'i taklit ettiğini ve onun yolunu izlediğini" söylüyor.27 John J. Robinson da, Wycliffe ve onu izleyen Huss'un, Papaya karşı çıkarak Martin Luther'e öncülük yaptıklarını belirtiyor.28 Zaten Huss'un çıkış noktası, doğrudan Wycliffe: Çek rahip, arkadaşı Praglı Jerome'nin İngiltere'den getirdiği Wycliffe kitaplarını okuduktan sonra kendi doktrinlerini geliştiriyor. Ve o da, aynı Wycliffe gibi, Papa'yı "Antichrist" (Deccal) olarak tanımlıyor.
Bu denli önemli bir Kilise-karşıtı hareket olan John Huss (Jan Hus diye de yazılır) olayına yakından baktığımızda ise Avrupa'da dini otoriteye karşı kurulan gizli ittifakın etkisini hemen görebiliyoruz. Çünkü Çek rahip Huss'un başlattığı ve onu izleyenlerin ("Hussities"/Hussçular) devam ettirdiği Protestan akımı, gerçekte tamamen Yahudi önde gelenleri tarafından kurulmuş ve geliştirilmiş bir hareket.
![]() |
Dante, ünlü eseri İlahi Komedya’da sürekli olarak Papa aleyhtarı mesajlar veriyor, özellikle de Tapınakçılar’ı cezalandıran Papa Clement’e lanetler yağdırıyordu. Çünkü “Evrensel Laik Monarşi” yanlısı olan Dante’nin kendisi de bir Tapınakçı’ydı... |
Judaica, John Huss'un doktrinlerini geliştirirken kendisinden çok etkilendiği bir Yahudiden söz ediyor: Avigdor Ben Isaac Kara. Prag'ın en önemli iki hahamından biri olan Kara'nın yazıları, Judaica'nın ifadesiyle John Huss ve onun takipçilerini "büyük ölçüde" etkiliyor. Huss, özellikle Katolik Kilisesi aleyhindeki düşüncelerini Kara'dan etkilenerek geliştiriyor. Kara'nın yazdığı Ehad Yahid u-Meyuhad adlı çalışma, Huss'u çok etkiliyor. Kara'nın bir de çok önemli bir özelliği var: Kabalacı!...29
Yahudi Ansiklopedisi ayrıca Huss'un kurduğu tarikatın Yahudilerle olan olağanüstü yakın ilişkilerine değiniyor. Buna göre, Eski Ahit'e olan ilgileri ve Katoliklere olan nefretleri nedeniyle, Huss takipçileri (Hussities), Kilise tarafından "bir Yahudi mezhebi olmakla" suçlanıyorlar. Suçlama haksız da değil; Huss takipçilerinin bir bölümü bazı Yahudi adetlerini uyguluyorlar. Bir kısmı Yahudi dininde yer alan "koşer yemek" gibi adetleri benimsiyor. Çek ülkesindeki Yahudiler de Huss takipçilerinin bu tavırlarına sempatiyle bakıyor, onlara Benei Hushim adı vererek Hıristiyanlıktan Yahudiliğe döndüklerini düşünüyorlar. John Huss da Yahudi liderleriyle çok yakın ilişki içinde ve Judaica'nın yazdığına göre, Katoliklere karşı verdiği mücadelede Yahudi liderlerine akıl danışıyor. Huss'un başlattığı isyanın Katoliklerce bastırılması ise Yahudiler için bir hayal kırıklığı oluyor. Huss, isyanın son kalesi olan ve 1434'de Katolik otoritelerce zaptedilen bölgeye de "Siyon" adı veriliyor. Yahudi Ansiklopedisi, Huss takipçilerinin devamı niteliğindeki Bohemian Brethren (Bohemyalı Kardeşler) tarikatının da ilerleyen yüzyıllar boyunca Yahudilerle çok yakın olduğunu not ediyor.30
Kuşkusuz Wycliffe ve Huss olaylarının içyüzünü inceledikten sonra ortaya çıkan tablo son derece ilginç ve önemlidir: Birileri, 14. yüzyılın başlarında Avrupa'da Katolik Kilise'sine karşı organize bir hareket başlatmaya çalışmıştır. Bu "birileri", Katolik Avrupa düzenini yıkmayı hedefleyen ve birbiriyle ittifak halindeki iki güçtür: Tapınakçılar ve Kabalacılar...
14. yüzyıl başında Papa aleyhtarı düşüncelerin hız kazanmış olması da bu yüzden bir tesadüf değildir. Bu anti-Papa hareket, asıl olarak Tapınakçı-Kabalacı ittifakının bir ürünüdür. Ünlü şair Dante Alighieri (1265-1321) bunun bir örneğidir. Yazılarıyla sürekli olarak Papalık kurumuna saldıran, dini otoritenin tüm siyasi gücünün ortadan kaldırılmasını ve yerine "Evrensel Laik Monarşi" kurulmasını savunan Dante, bir Tapınakçı'dır. Atilla Tokatlı, Gizli Örgütler adlı kitabında "Papalığın amansız düşmanı olan" Dante'nin "Tampliye (Tapınakçı) tarikatına bağlı laik papazlar örgütünün, 'Fede Santa'nın önderlerinden biri" olduğuna dikkat çeker.31 Ayrıca Dante'nin ünlü eseri İlahi Komedya'da açık bazı Tapınakçı işaretleri vardır. Türk localarının ünlü üstadlarından Sahir Erman, "Tampliye'lerden Dante'ye" başlıklı makalesinde Dante'nin bir Tapınakçı olduğunu ve bu nedenle de İlahi Komedya'nın dört bir yanında üstü kapalı mesajlar yolladığını ayrıntılı olarak inceler. Dante, sözkonusu eserinde Tapınakçılar'ı cezalandıran Fransa Kralı Philip'e ve Papa Clement'e sürekli lanetler yağdırmakta, öte yandan da örtülü olarak Tapınakçı ritüellerini övmektedir. Dante'nin Viyana'daki bir büstünün altında "F. S. K. I. P. F. T" kısaltması yer alır. Bu, "Fidei Sanctae Kadosh, Imperialis Principatus, Frater Templarius" cümlesinin kısaltmasıdır ve "Kutsal İntikam Tarikatından, İmparatorluk Prensi, Tampliye Birader" anlamına gelmektedir.32 Sözkonusu "kutsal intikam", Tapınakçılar'ı cezalandıran Kral'dan ve daha da önemlisi Kilise'den alınacak olan intikamdır.
14. yüzyılda ve sonrasında dini otoriteye karşı gelişen hemen her önemli hareketin arkasında bu "kutsal intikam"ı, yani Tapınakçıları ya da Kabalacıları bulmak mümkün olacaktır.
Kuran'da "yeryüzünde bozgun çıkaran ve dirlik-düzenlik bırakmayan dokuzlu bir çete"den söz edilir (Neml Suresi, 48). İlginçtir, Tapınakçılar da dokuz kişi tarafından kurulmuştur. Ve gerçekten de, Tapınakçılar, büyük müttefikleri olan Yahudilerle birlikte, Avrupa'daki din birliğinin bozulmasına, istikrarlı Katolik Düzen'in yıkılmasına neden olmuşlardır. İlerleyen sayfalarda bu iki gücün Katolik Kilisesine karşı daha organize saldırılara giriştiğini göreceğiz. Ama öncelikle Tapınakçı örgütünün şekil değiştirme operasyonuna bir göz atmakta yarar var.
Gizlenme-Örgütlenme Dönemive Örgütün Masonluğa Dönüşümü
Tapınakçılar, 1314'deki büyük bozgundan sonra sürekli kaçıyor ve gizleniyorlardı. Ama asla dağılma eğilimine girmediler. Papalık'tan ve Papa'ya bağlı monarşilerden intikam almak ve istedikleri gibi bir düzen kurmak hedefinden caymadılar. Ancak biraraya gelmek son derece tehlikeliydi. Toplanabilmelerini ve faaliyetlerini sürdürmelerini sağlayacak bir örgütlenme tarzına ihtiyaçları vardı. Born in Blood kitabının yazarı Robinson'ın anlattığına göre, İngiliz Tapınakçıları bu amaçla masonluğu kullandılar.
Tapınakçılar'ın yer altına indikleri 1300'lü yıllarda, İngiltere'de biraz önce sözünü ettiğimiz duvarcı loncaları vardı. Loncalar, o dönem toplumunun içinde var olan tek "dernek" türüydü. Ve duvarcı loncaları, diğer meslek kollarına göre daha içine kapalı bir yapıya sahipti. İşte birer lonca olan bu dernekleri locaya dönüştürüp bildiğimiz anlamda masonluğu yaratanlar, Robinson'ın kanıtladığına göre Tapınakçılar oldu. John J. Robinson, Tapınakçılar'ın önce bu duvarcı loncalarına sızdıklarını sonra da bunları bir şekilde ele geçirdiklerini anlatıyor. Ve masonluktaki gizlilik kurallarını hatırlattıktan sonra şöyle diyor:
Kaçak Tapınakçı'nın, masonluğun sahip olduğu 'hiçbir birader bir başka birader hakkındaki bir sırrı açığa vurmayacaktır' prensibine ihtiyacı vardı. Kaçak Tapınakçı için bu kural hayati önem taşıyan bir şarttı, lonca üyesi duvarcı içinse böyle bir korunmanın hiçbir anlamı olamazdı. Duvarcı ustasının, ortaya çıkmasıyla hayatını tehlikeye sokacak ne gibi bir sırrı olabilirdi ki? Yoksa kaçak Tapınakçılar duvarcı loncalarının içine karışıp, sonra da kendileri için gerekli olan bu kuralları, loncaların ritüelleri arasına mı enjekte ettiler? Bu Tapınakçılar'ın duvarcı derneklerinde yalnızca bir sığınak bulduklarını değil, aynı zamanda bir şekilde onları ele geçirdikleri anlamına gelir.33
Robinson, öne sürdüğü bu teoriye masonik ritüellerden pek çok delil getiriyor. Masonik yemin ve kurallar ancak bu şekilde açıklanabiliyor. Örneğin, masonluğun eski ve kabul edilmiş ritlerinde yer alan "gezen bir birader asla 'şehrin içine' gitmemelidir, ancak şehirde onu kollayacak ve o yöreyi iyi bilen bir başka birader varsa gidebilir" şartı, sadece kaçak Tapınakçılar için anlam taşıyabilecek bir kural. Ya da masonluğa alınan bir kimseye söylenen "bu derneğe girmekle korsanlarla birader olduğunuzu unutmayın" uyarısı, ancak bu şekilde anlam kazanabiliyor. Çünkü Robinson'ın bildirdiğine göre, Tapınakçılar'ın bir bölümü, yasadışı ilan edilmelerinin ardından denizlere açılıp korsanlığa başlamıştı.34
Tapınakçı-mason ilişkisiyle ilgili buna benzer daha başka bağlantılar anlattıktan sonra, Robinson şöyle diyor: "Sonuçta, Tapınak Şövalyeleriyle masonluğun, tüm tarih içinde temel kimliklerini Süleyman Tapınağı ile özdeşleştirmiş olan yegane iki örgüt olmaları yalnızca bir rastlantı mıdır? Yoksa, tarih bize bir şeyler söylemeye mi çalışıyor?" 35
Robinson, masonluğun kökeni ile ilgili bir başka önemli bilgiyi de, Alman aristokrasisinden Baron von Hund ve Alten-Grotkau'nun anılarından aktarıyor:
İsmi bugün henüz bilinmeyen bir locaya girdiğinde, von Hund'a anlatılmış olan masonluğun 'gerçek öyküsü'ne göre, bir grup Tapınakçı, baskı dönemi sırasında İskoçya'ya kaçıyorlar. Burada, Papa tarafından lanetlenmiş olan örgütlerini koruyarak, aktif duvarcıların oluşturduğu loncalara katılıyorlar. Jacques de Molay'ın yerine yeni bir üstad seçiyorlar. Ve o dönemden beri örgüt hiç kesilmeyen bir büyük üstadlar zinciri kuruyor. Güvenlik nedeniyle, büyük üstadın kim olduğunu hayatı boyunca çok az kişi bilebiliyor. Bu da bir 'bilinmeyen üstün'e itaati zorunlu kılıyor.36
Masonluğun Tapınakçılar'ın bir devamı niteliğinde olduğunu, konunun önemli uzmanlarından biri olan Umberto Eco da şöyle doğrular: "Tapınakçılar'ın tüm gizemi, davadan başlayarak, Jacques de Molay'ın öcünü alma tasarısında odaklaşır... Mason törenleri de... Tapınakçı törenlerin bir yansımasıdır. İskoç riti masonluğunun rütbelerinden biri Kadoş Şövalyesi'dir. İbranice öç şövalyesi anlamına gelir bu." 37
Bütün bunlar, Tapınakçıların 1314'de yedikleri büyük darbenin ardından asla dağılıp-yok olmadıklarını ve masonluk gibi yeni örgütlenmeler yoluyla gizli olarak varlıklarını sürdürdüklerini göstermektedir. Ancak masonluk, İskoçya ve İngiltere'deki Tapınakçılar'ın kullandığı maskedir; Avrupa'nın başka bölgelerinde de yine Tapınakçı geleneği devam ettirmek için farklı örgütler kurulmuştur. Örneğin, Michael Baigent ve Richard Leigh adlı yazarların birlikte kaleme aldıkları The Temple and the Lodge adlı kitapta, Portekiz'de Tapınakçılar'ın devamı olarak kurulmuş bir örgütten söz edilir. Örgütün adı "Knights of Christ" (İsa'nın Şövalyeleri)dir ve 16. yüzyıla kadar da varlığını sürdürmüştür. Örgütün üyeleri arasında ise oldukça ilginç isimler vardır: Vasco da Gama ve Kristof Kolomb!.. Kitabın bildirdiğine göre, Kolomb'un gemilerindeki haç şekli, Tapınakçılar'a özgü kırmızı renkli patté şekilli haçtır.38 Nitekim önceki bölümde de Kabalacı Kolomb'un aynı zamanda Tapınakçı olduğunu not etmiştik. İngiliz tarihçi Michael Howard da Kolomb'un hatta kayınpederinin de Dante'nin geleneğini sürdüren bir Tapınakçı örgütüne üye olduğunu yazar.39
Ancak Tapınakçılar'ın devamı olan örgütler içinde en etkilisi masonluktur ve sonradan tüm diğerlerini içine alarak Tapınakçı geleneğin tek temsilcisi haline gelmiştir.
Yahudi Önde Gelenleriyle Yapılan 'İttifak've Britanya Adalarını Saran Kabala Tutkusu
Az önce, yer altına inen Tapınakçılar'ın asıl hedefinin Kilisenin gücünün yok edilmesi ve dini otoriteye bağlı monarşilerin ortadan kaldırılması olduğuna değinmiş ve bu hedefin aynı güçlerden son derece rahatsız olan Yahudi önde gelenleri tarafından da paylaşıldığını belirtmiştik. Tapınakçılar'ın, Kiliseden ve ona bağlı monarşilerden almak istedikleri intikamın bir simgesi olarak, masonluğa İbranice'den alınma "Kadoş Şövalyesi" derecesini yerleştirmeleri ise, Tapınakçılar/masonlar-Yahudi önde gelenleri arasındaki "ittifak"ın bir simgesi olmalı.
Asırlar öncesinde yazılmış ve değişiklik yaşamamış olan masonik ritüelleri incelediğimizde, iki taraf arasında kurulmuş olan bu İttifak'la ilgili ilginç yemin ve ifadelere rastlıyoruz. Örneğin 15. derecenin ritinde yer alan ve sözkonusu İttifak'tan bahseden bir diyalog şöyle:
Büyük Üstad: Kimden sakınmalıyız? I. Nazır: Düşmanlarımızdan ve kardeşlerimizden.Büyük Üstad: Kardeşlerimizden sakınmamızın nedeni nedir? I. Nazır: İsrailoğulları esarettedir. Biz onların kurtulmaları maksadını takib ediyoruz. Lakin yeni kardeşlerimiz bizim bu projemizi anlamayacaklar ve tatbikini engelleyeceklerdir. Büyük Üstad: Kardeşlerim nizam vaziyeti alalım. Yahudi diyarının kurtarıcısını selamlayalım.40
Alıntıdan, masonların "esarette" olan yani Vaadedilmiş Topraklar'dan çıkarılmış olan Yahudileri "kurtarma", yani Vaadedilmiş Topraklar'a döndürüp Mesih Planı'nı gerçekleştirme hedefinde oldukları ama henüz acemi masonların bu İttifak'ın önemini ve locanın taşıdığı Yahudi sempatizanı misyonu kavrayamamalarından çekindikleri anlaşılıyor. Düşmanlar ise elbette İttifak'ın ortak düşmanları: Kilise ve onun dini otoritesine bağlılık gösteren monarşiler...
Yahudi önde gelenleriyle masonların doğal müttefik oldukları yine mason kaynaklarında belirtiliyor. Akasya adlı Türk mason dergisinde şöyle deniyor: "Yahudisiz hiçbir mason locası yoktur. Yahudi sinagoglarında hiçbir mezhep mevcut değildir. Orada masonlarda olduğu gibi yalnız semboller vardır. Bundan dolayıdır ki, İsrail mabedi bizim tabii müttefikimizdir." 41
İttifakın en önemli unsurlarından biri olan Kabala bağlantısının varlığını da Umberto Eco'dan öğreniyoruz. Eco, masonluğun kurucusu olan İngiliz Tapınakçıları'nın, Kabala'nın merkezi olan İber yarımadasında "eğitilmiş" olan Portekizli Tapınakçılar'la bilgi alışverişi yaptıktan sonra büyük bir Kabala tutkusuna kapıldıklarını bildiriyor:
İngilizler (İngiliz Tapınakçı grubu) 1464'de Portekizliler'le (Protekizli grup) buluşuyorlar. Bu tarihten sonra Britanya adalarını bir Kabala tutkusu sarıyor. Tapınakçılar öğrendikleri üstünde çalışarak gelecek toplantılara hazırlanıyorlar. John Dee, bu büyüsel ve Hermetik yeniden doğuşun başını çekiyor.42
Masonluğun Kabala'ya olan ilgi ve bağlılığı, modern masonik metinlerde de görülebilir. Örneğin, Amerikan masonluğunun yayın organı olan New Age Dergisi, Masonluk-Kabala ilişkisine şöyle değinir: "Kabala, bilinçaltının kapılarını açan ve ruhu saran manevi değerlerin dışarı çıkmasını sağlayan anahtardır. Masonluk, onu insanın yaşamı anlaması için gerekli görür." (Sayı 77, s. 31.) Türk masonlarının kaynaklarında da Kabala ile ilgili incilere rastlamak mümkündür:
Görüyoruz ki, Kitab-ı Mukaddes'in haricinde Yahudiliğin gizli bir ananesi, bir geleneği (tradition orale Kabala) vardır. Ve yalnız buna vakıf olanlar, Kitab-ı Mukaddes'in hakiki manasını anlayabilirler. Bizde bu gelenek (Kabala) etrafında teessüs eden (kurulan) yüksek felsefeyi hülasa etmeye çalışıyoruz.43
Bu tür müşterekler üzerine kurulan İttifak, tarihi bir İttifak'tı. Yahudi önde gelenleri, en büyük düşmanları olan dini otoriteye karşı, Tapınakçılar'la ve onların geleneğini sürdüren masonlarla asırlar sürecek olan bir işbirliğine giriyorlardı. İlginç olan, kendileri de bir dinin temsilcisi olan Yahudi önde gelenlerinin, "inkarcı" olan insanlarla İttifak kuruyor olmalarıydı. Tapınakçılar (ve masonlar) tam anlamıyla birer inkarcıydı; Hz. İsa'ya hakaret ediyorlar, Kilise'yi ve Kutsal Kitap'ı tanımıyorlar, hatta cinsel yönden sapkın ayinler uyguluyorlardı. Buna rağmen, bir dinin temsilcisi olan Yahudilerle, dinsizliğin sembolü olan Tapınakçılar (masonlar) çok uyumlu bir İttifak kurdular. Bu garip İttifak'a, Kuran ayetlerinde de dikkat çekilmekte ve Yahudilerin dine karşı inkarcılarla "dostluklar" kurduğunu haber verilmektedir:
İsrailoğullarından inkâr edenlere, Davud ve Meryem oğlu İsa diliyle lanet edilmiştir. Bu, isyan etmeleri ve haddi aşmaları nedeniyledir... Onlardan çoğunun inkâra sapanlarla dostluklar kurduklarını görürsün. Kendileri için nefislerinin takdim ettiği şey ne kötüdür. Allah onlara gazaplandı ve onlar azapta ebedi kalacaklardır. Eğer Allah'a, peygambere ve ona indirilene iman etselerdi, onları dostlar edinmezlerdi. Fakat onlardan çoğu fasık olanlardır. (Maide Suresi, 78-81)
Hiram Abiff Efsanesinin Gösterdiği Gerçek...
Şimdiye dek incelediğimiz bilgiler bizlere;
1- Tapınakçılar'ın, Kudüs'teki Süleyman Tapınağı tarafından sembolize edilen bir tür "giz"den etkilendiklerini gösterdi. Tapınakçılar, bu "giz"in asıl yorumcuları olan Kabalacılar'dan etkilenmişler, Yahudi mistisizmine ve dünya görüşüne bağlanarak Hıristiyanlıktan büyük bir sapmayla ayrılmışlardı.
2- İncelediğimiz bilgiler, Kudüs'te başlayan Kabalacı-Tapınakçı ilişkisinin Avrupa'da da sürdüğünü ortaya koydu. Kısa sürede daimi bir ittifaka dönüşen bu işbirliği, dini otoritenin egemenliğindeki kurulu düzeni değiştirme hedefindeydi.
3- Tapınakçılar'ın, yer altına indikten sonra yeni örgütlenmeler oluşturarak faaliyetlerini sürdürdüklerini de inceledik. Masonluk, Tapınakçı geleneğin sürdürülmesi için kurulmuş bir örgütlenmeydi. Dolayısıyla Tapınakçılar için geçerli olan Kabala ve Yahudi bağlantısı, bu örgüt için de geçerliydi.
![]() |
Üstte, masonik bir kaynakta yer alan tasvirde, Süleyman Tapınağı ve ordunun önünde savaş arabasını süren Hz. Süleyman (Yahudi litaritüründe anlatıldığı şekliyle) gösteriliyor.Arkada Tapınak’ın girişi ve kapının her iki yanında yer alan Jakin ve Boaz sütunları yer alıyor. |
Bütün bu sürecin anahtarı olan Süleyman Tapınağı'nın taşıdığı olağanüstü cazibenin kaynağını da kitabın Giriş'inde inceledik. Süleyman Tapınağı, Hz. Süleyman tarafından inşa edilmişti ve onun elde ettiği büyük hakimiyet ve olağanüstü bazı güçlerin sembolüydü. Yahudiler, Allah’ın Hz Süleyman’a verdiği olağanüstü güçlerin, büyü yoluyla elde edildiğine inanıyorlardı. (Allah’ı tenzih ederiz). Yahudi önde gelenlerinin, Hz.Süleyman ve Tapınak’ın inşası hakkında "şeytani" bir yorum yaparak böyle bir inanca kapıldıklarını Allah Kuran’da bizlere bildirmektedir. (Bkz. Giriş bölümü) Yahudi önde gelenleri, Tapınak'ın yeniden inşası ile birlikte Hz. Süleyman'ın soyundan bir Mesih'in yeniden geleceğine ve yine Hz. Süleyman'ın sahip olduğu olağanüstü güçlere sahip olacağına ve bu şekilde Yahudi ırkını dünyaya egemen kılacağına inanıyorlardı. Tapınakçılar ve masonlar, Yahudi önde gelenlerinin elinde olduğuna inandıkları bu gücün etkisine kapılmış ve Mesih Planı'na bu nedenle destek vermiş olmalılar.44
Bütün bunların yanında bir de Hiram Abiff efsanesi vardır ki, masonluğun kökeni hakkında çok önemli bazı gerçekleri ortaya çıkarmaktadır. Masonik ritüellerin en can alıcı noktasını oluşturan Hiram efsanesi, M. Tevrat'tan alınmıştır. M. Tevrat'ta anlatıldığına göre, Hiram, "Kral" Süleyman tarafından Tapınağın inşası için görevlendirilmiş olan duvarcı ustasıdır. Tevrat'ın I. Krallar bölümünde Hiram'dan şöyle söz edilir: "Ve Kral Solomon gönderip Sur'dan Hiram'ı getirtti. (Hiram) Naftoli sıptından dul bir kadının oğlu idi. Ve babası Sur'lu bir adamdı. Tunç işçisi idi. Hiram bütün tunç işleri işlemekte hikmetle ve anlayış ve hünerle dolu idi. Ve Solomon'a gelip bütün onun işlerini yaptı." 45
Yahudilere ve Yahudilerden etkilenenlere göre, Hiram, Tapınağı inşa ederken Hz. Süleyman'ın sözde büyüsel güçlerine de vakıf olmuştu. Türk Mason Dergisi, Hz. Süleyman'ın bir "sır" sahibi olduğunu ve bu sırrın Hiram tarafından da bilindiğini şöyle anlatıyor:
Zaten masonluk mutlak hakikatin ancak bu ihata ve sezişlere ve bizzat tekamül etme neticesinde yaşanabilecek bir sırdır. Bu sır, mühr-ü Süleyman'ın üç dal'ında ne güzel resm ve remz edilmiştir. Birbirlerine irca etmek suretiyle mütemadi bir devrin sayruret'i Hiram'da en mükemmel şeklini bulur.46
Dolayısıyla Hiram, Yahudilerce Tapınak tarafından sembolize edildiği kabul edilen ve Kuran'ın "şeytani" olduğunu vurguladığı sır ve güçlere de vakıf bir insandır. Bu ilk mason üstadının öyküsü de ilginçtir. Masonik literatürde anlatıldığına göre Hiram, yönetimi altında çalışan duvarcı işçilerinin oluşturduğu bir lonca kurar. Loncada işçiler, bilgileri arttıkça derece atlamakta ve Hiram'ın sahip olduğu sırlara vakıf olmaktadırlar. Ama günlerden bir gün, duvarcılardan üçü bu sırları elde etmek için beklemekten sıkılarak, Hiram'ı sıkıştırırlar. Sırları kendilerine hemen vermesini isterler. Hiram reddeder ve bu üç isyankar öğrencisi tarafından öldürülür.
![]() |
Süleyman Tapınağı, Yahudilerin yanında, Yahudilikten etkilenmiş örgütler için de büyük önem taşır. Tapınak’ın, kendisine Allah katından bazı olağanüstü güçler verilmiş ve böylece büyük bir egemenlik elde etmiş olan Hz. Süleyman’ın gücünün sembolü olduğuna kuşku yok. Ama Kuran'da Yahudilerin Hz. Süleyman’a olan bakış açısıyla ilgili önemli bir bilgi verilmektedir:“Ve onlar (Yahudiler) Süleyman’ın mülkü aleyhinde şeytanların uydurduklarına uydular. Süleyman ise küfretmedi; ancak şeytanlar küfretti...” (Bakara Suresi, 102)Ayetten anlaşılan, Hz. Süleyman’ın ve de dolayısıyla Tapınak’ın Yahudilerce ilahi değil, şeytani bir biçimde yorumlandığıdır. Yahudiler Hz. Süleyman’ın büyüyü kullanarak güç ve hakimiyet elde ettiğine inanırlar. Kabalacılar’dan Tapınakçılar’a, Gül-Haçlar ve masonlara uzanan gelenek de aslında bu “şeytani” yorumdur.Yanda gözüken Süleyman Tapınağı’nın Kabalist bir çizimi. Diagram’ın içinde Kabala sembollerinin yanında Gül-Haçlar’ın sembolü olan gül ve haç ve masonların ünlü sembolü “üçgen içinde göz” yer alıyor... |
İşte masonluk bu efsaneye dayanır. Masonik söylenceye göre, Hiram'ın diğer sadık öğrencileri, Tapınak'ın sırrını korumaya ve Hiram'ın kurduğu lonca sistemini sürdürmeye yemin ederler. Lonca, zamanla locaya dönüşür ve bildiğimiz masonluk doğar. Dolayısıyla da masonlar Hiram'a karşı garip bir bağlılık hissetmektedirler. Kendilerini Hiram'la özdeşleştirirler. Kendilerini, M. Tevrat'ın ifadesiyle "dul bir kadının oğlu" olan Hiram'a atfen, "dul kadının çocukları" olarak tanımlarlar.
Üstad derecesine ulaşan bir mason, fahri bir Hiram Usta olmakta ve Hiram'ın sırlarına vakıf olmaktadır. Bir üstad masonun tekris töreni, diğer derecelerde yapılan törenlerden çok daha karmaşık ve dramatiktir. Bu törende, masonik ritüelin en önemli sırrı ortaya konur: Öldürülmüş olan Büyük Üstad'ın sırrı...
Üstadlık derecesine yükselecek olan bir masonun tekris töreni ilk başta diğer derecelerinki gibidir. Gözleri bağlanmış bir halde, ulaştığı derecenin sırlarını kimseye açıklamayacağına dair uzun yeminler eder. Sonra gözleri açılır ve ulaştığı üstadlık derecesinin bazı sembol ve işaretlerini öğrenir. Buraya kadar herşey önceki derecelerin törenleri gibidir. Daha sonra büyük üstad törene kısa bir ara verir, yeni üstad olmuş olan mason bir başka odaya alınır ve ulaştığı üstadlık derecesinin kıyafetlerini giyer. Bir kaç dakika sonra asıl tekris töreninin yeni başladığını öğrenince oldukça şaşıracaktır.
Büyük loca odasına döndüğünde büyük üstad, ona kendisini gerçekten bir üstad olarak hissedip hissetmediğini sorar. Yeni üstad olmuş olan kişi 'evet' cevabını verince, büyük üstad ona şöyle der: "Tam üstad olmuş sayılmazsınız, olmak için uzun ve tehlikeli bir yolculuktan geçmeniz gerekli." Ve asıl tören başlar.
Yine gözleri bağlanan yeni üstad, bir başka masonun elinden tutmasıyla locanın orta yerine getirilir. Burada büyük üstad, ona öldürülmüş olan gerçek büyük üstadın, Süleyman Tapınağı'nı inşa eden Hiram Abiff'in öyküsünü anlatmaya başlar. Hiram'ın öyküsünü bir yere kadar anlatır, sonrası bir tür drama şeklinde locada canlandırılacaktır.
Biraz sonra, yeni üstad olan mason, oynanacak olan dramada, Hiram rolünün kendisine verildiğini anlayacaktır. Ona eşlik eden diğer mason, onu locanın içinde sembolize edilmiş olan Tapınak'ın güney kapısına götürür. Orada gözleri bağlı olduğu için göremediği bir saldırgan tarafından yakalanır ve sarsılıp-tartaklanır. Saldırgan, ona, diğer duvarcı işçilerine Tapınak bittiği zaman sahip olduğu sırları açıklayacağına söz verdiğini hatırlatır. Sonra da bu sırlar için bekleyemeyeceğini, onları hemen istediğini söyler.
Bundan sonra iki saldırgan daha Hiram rolündeki yeni üstaddan aynı şeyi ister. Daha sonra da sırlarını açıklamadığı için onu öldürürler. Tabi bu gerçek bir ölüm değildir, yalnızca yeni üstadın başına vurulur ve o da ölmüş gibi yere uzanır. Bu arada ayini yönetmekte olan büyük üstad ise "Kral Solomon" rolünü oynamaktadır. Hiram'ın katillerinin yakalanmasını ister. Hiram'ın katilleri olan Jubela, Jubelo ve Jubelum'un bulunması için ekipler çıkarılır. Suçlular yakalanır, itirafta bulunur. Daha sonrada Hiram'ın cesedi, yani lo-canın bir köşesinde yerde yatmakta olan yeni üstad, sembolik bir biçimde aranıp bulunur. Daha sonra Hiram efsanesinin devamını büyük üstaddan öğrenen yeni üstadın gözleri açılır. Artık o da bir Hiram Usta olmuştur.
Peki kimdir bu Hiram Usta? Daha doğrusu, neyi temsil etmektedir ki, masonluk gibi büyük bir örgütün üyeleri en büyük amaç olarak ona "dönüşmeyi" belirlemişlerdir?
Hz. Süleyman, Şeytanlar, 'Duvarcı Ustaları' ve 'Dalgıçlar'
Bütün bu üstte anlattıklarımız, masonların kendilerini Süleyman Tapınağı'yla ve Tapınak'ın inşasını üstlenen Hiram Abiff'le olağanüstü bir biçimde özdeşleştirdiklerini gösteriyor. Acaba nedir Süleyman Tapınağı'nda ve Hiram Abiff'te masonları bu kadar etkileyen şey? Önceki sayfalarda Süleyman Tapınağı'nın cazibesinin nereden kaynaklandığını görmüş, Tapınak'ın Kuran'da bildirildiğine göre Yahudilerce hakkında sapkınca "şeytani" yorumlar yapılan Hz. Süleyman'ın iktidar ve gücünü temsil ettiğini incelemiştik. Peki ya Hiram Abiff'in durumu nedir?
Kuran'da Hiram efsanesiyle de ilgili çok önemli bir bilgi verilmektedir. Hiram'ın Tapınak'ın inşasını üstlenen duvarcı ya da "bina" ustası olduğunu akılda tutarak, Sad Suresi'nden Hz. Süleyman'la ilgili ayetleri okuduğumuzda masonluğun kökeni hakkında daha çok bilgi elde ederiz:
Andolsun, biz Süleyman'ı imtihan ettik, tahtının üstünde bir ceset bıraktık. Sonra (eski durumuna) döndü. 'Rabbim, beni bağışla ve benden sonra hiç kimseye nasib olmayan bir mülkü bana armağan et. Şüphesiz sen, karşılıksız armağan edensin.' Böylece rüzgarı onun buyruğu altına verdik. Onun emriyle dilediği yöne yumuşakça eserdi. Şeytanları da (onun buyruğu altına verdik); her bina ustasını ve dalgıç olanı. Ve (kötülük yapmamaları için) sağlam kementlerle birbirine bağlanmış diğerlerini. (Sad Suresi, 34-38)
Ayetlerde, Hz. Süleyman'ın emrine "şeytanların" verildiğini ve Hz. Süleyman'ın bunları çalıştırdığı anlatılıyor. Bu "şeytanlar"ın özelliklerinden biri de "bina ustası" olmaları!...
Yani Hz. Süleyman'ın emrinde çalışıp, Tapınak'ı inşa edenler, Hz. Süleyman gibi mümin değillerdi. Tapınak'ı inşa eden "bina ustaları", Hz. Süleyman'ın emrine verilmiş olan ve onun gücüne boyun eğmiş olan "şeytan"lardı. (Bu Hz. Süleyman'a verilmiş olan özel bir güçtür. Sebe Suresi'nde de Hz. Süleyman'ın, Allah'ın yardımıyla inkarcı cinleri kullandığı anlatılır. Böylece Hz. Süleyman, kendi gücünden ve iktidarından korkan şeytanları da hayır yolunda kullanabilmiştir.)
Dolayısıyla, Tapınak'ın inşasını üstlenen Hiram ve yanındaki duvarcılar da, Allah'ın Kuran'da bildirdiği gibi Hz. Süleyman'ın emrine verilmiş "şeytanlar"dır! Hiram'ı, bu gerçeğin tam tersine Hz. Süleyman'ın en yakını ve yardımcısı olarak gösteren masonik kaynaklarsa, bu düşünceye Yahudi kaynaklarından varmışlardır. Yahudilerin böyle bir inanca sahip olmaları da, yine Kuran'da bildirildiği gibi, Hz. Süleyman hakkında "şeytanların uydurduklarına uymaları"ndan (Bakara Suresi, 102) kaynaklanıyor. Hz. Süleyman'a böylece "küfür" (inkar) atfeden Yahudiler, onu doğal olarak Tapınak'ı yapan "bina ustası" şeytanlarla bir tutmuşlardır.
Sonuçta, masonların kendilerini özdeşleştirdikleri Hiram Abiff ve yanındaki "bina ustaları"nın, Allah'ın Kuran'da bildirdiği gibi "şeytan" olduğu açığa çıkmaktadır.
Ayette işaret edilen bir gerçekle ilgili olarak çok ilginç bir bilgi daha var. 33. dereceden üstad mason Brigadier A. C. F. Jackson'un yazdığı Rose Croix adlı kitapta, Haçlı Seferlerinin ardından Avrupa'ya dönen Tapınakçılar'ın "Diver's lodge" (Dalgıç locaları) adıyla anılan localar kurulduğu bildiriliyor.47 (Sad Suresi'nin 37. ayetine göre, Hz. Süleyman'ın emrindeki "şeytanların" bazılarının da "dalgıç" olduğunu hatırlarsak, "Diver's lodge"un nereden esinlendiğini daha iyi anlayabiliriz.
Anlaşılan odur ki, Tapınakçılar, Hz. Süleyman'ın emrine verilmiş olan ve Kuran'da bina ustaları ve dalgıçlar olarak tanımlanan şeytanların sahip oldukları geleneği sürdürmeye karar vermişlerdir. Masonik sır ise bu şeytanların Yahudi inancına göre Hz. Süleyman'la paylaştıkları büyü ve benzeri yöntemleri kullanma geleneğidir ki, Kabala bu geleneğin ta kendisidir. Kabalacılarla masonlar arasındaki ilişkinin kaynağı da budur. Dolayısıyla, masonluğun kökenini oluşturan gelenek, Allah'ın Kuran'da bildirdiği gibi "şeytani"dir.
Masonluğun tarih boyunca dinle çatışmış ve her türlü din-karşıtı hareketin arkasında yer almış olmasının, sanırız bundan daha anlamlı bir sembolik kökeni de olamaz...
Mason İlahı Jahbulon ve Bir Başka Yahudi Bağlantısı
Masonluğun sembolik kökenine değinmişken, "Jahbulon" konusunun üzerinde durmakta da yarar var sanırız. Masonların, Yaratıcımızı ifade ederken, Müslümanlar gibi Allah, ya da Hıristiyanlar gibi Tanrı kelimeleri yerine, "Kainatın Ulu Mimarı" gibi ilginç bir isim kullandıkları bilinir. İngiliz gazeteci Stephen Knight'ın masonlukla ilgili ünlü The Brotherhood (Biraderlik) adlı kitabının yayınlanmasından sonra, örgütün ilah kabul ettiği "Kainatın Ulu Mimarı"nın bir de gizli adı olduğu öğrenildi. Knight, masonların ilahına verilen bu adın "Jahbulon" olduğunu, bu kelimenin yalnızca masonlar arasında ve loca içinde kullanıldığını yazdı. Kelimeyi loca dışında kullanmak kesinlikle ve kesinlikle yasaktı. Masonlar da, biraz isteksizce de olsa, bunun doğruluğunu kabul ettiler.
Peki Jahbulon ne demekti? Knight bunu tam olarak bilmiyordu. Masonlar ise, bu kelimenin kökeni hakkında bir kesin bilgi olmadığını, yalnızca adetten kullanıldığını söylüyorlardı. Ama İngiliz yazar Martin Short, bu açıklamayla tatmin olmadı ve kelimenin anlamını araştırdı. Ve Stephen Knight'ın kitabından esinlenerek Inside the Brotherhood: Further Secrets of the Freemasons (Biraderliğin İçinde: Masonların Daha da Gizli Sırları) adlı kitabında, Jahbulon'la ilgili bazı yeni bilgiler ortaya koydu. Martin Short, ulaşabildiği bazı mason ritüellerinde, Jahbulon kelimesinin ne anlama geldiğine dair ilginç bilgiler bulmuştu:
Ritüeller, Yahudilerin MÖ 6. yüzyılda Babil esaretinden kurtuluşlarını anlatarak konuya giriyor. Babil'den çıkan Yahudiler, harabe halindeki Süleyman Tapınağı'nı yeniden inşa etmek için Kudüs'e geri dönüyorlar. Tapınağın yıkıntılarını kazan Yahudi işçilerden biri, Tapınak'ın içinde yer alan bir mezara rastlıyor. Mezarın üzerinde altın bir plaka var ve üstüne iki kelime kazınmış: 'Yehova-İbrani Tanrısının kutsal ve gizli ismi' ve 'Jahbulon'...Ritüelde bildirildiğine göre, derece atlayacak masona bu iki kelimenin Hiram Abiff'in açıklamaktansa ölmeyi tercih ettiği iki büyük sırrı olduğu söyleniyor. Ve o dereceye kadar öğrendiği sırların aslında fazla bir önemi bulunmadığı ve bu iki kelimenin gerçekte masonluğun en önemli sırları olduğu bildiriliyor.48
Kısacası, Jahbulon, Yahudi ilahı Yehova'nın yanında Süleyman Tapınağı'nda yazılı olan bir kelimeydi. Ve büyük bir olasılıkla da Yehova ile aynı anlama geliyordu. Short, Yehova ve Jahbulon kelimelerinin bugün de İngiliz localarında birarada kullanıldığına dikkat çekiyor. Bildirdiğine göre, İskoç riti localarında Süleyman Tapınağı'ndaki altın plakaya benzer pirinç plakalar üzerine kazınmış çember içindeki üçgen şekli yer alıyor. Çemberin üzerinde İbranice üç harften oluşan Je-Ho-Vah kelimesi, üçgenin üzerinde de yine İbranice üç harften oluşan Jah-Bul-On kelimesi kazılı. Kısacası, masonların 'ilah' olarak kabul ettikleri ve Hiram Abiff'in de en büyük sırrı olan Jahbulon, ma-sonlukla Yahudi dini arasındaki bağlantının bir başka örneğini oluşturuyor.
Masonluğun kökeniyle ilgili bu bilgilerin ardından, tekrar Avrupa'ya dönüp, Kabalacı-Tapınakçı geleneğin, kıtanın ve dolayısıyla da dünyanın tarihini nasıl etkilediğini inceleyebiliriz. Tapınakçı geleneği sürdüren masonlarla Yahudi önde gelenleri arasındaki İttifak'ın, Avrupa'daki kurulu düzeni değiştirme hedefinin nasıl gerçekleştiğini incelerken de, kuşkusuz, Ortaçağ'a nokta koyan ilk büyük harekete, yani Hümanizm akımına ve İttifak'ın bu akımdaki rolüne göz atmak gerekiyor.
Hümanistleri Saran Kabala Tutkusu
Avrupa'ya Yahudi düşüncesini ve buna bağlı olarak da bu düşüncenin temelini oluşturan Kabala'yı getirenlerin, Tapınakçılar olduğunu ve Tapınakçılar'ın da zamanla masonluğa dönüştüğünü inceledik. Avrupa'ya gelen bu "judaizer" (Yahudici/Yahudi sempatizanı) etkinin, Katolik Kilisesinin kurduğu düzeni yıktığını ve yeni bir düzen kurmaya başladığını da gördük. Katolik Kilisesine ilk büyük başkaldırı olan Protestan hareketinin ise, büyük ölçüde bu "judaizer" geleneğinden etkilendiğini de önceki sayfalarda ve bu kitabın ilk bölümünde ayrıntılı olarak gözden geçirmiş bulunuyoruz.
Tapınakçı geleneğin taşıdığı Kabala etkisi, Rönesans ve Reform devrimlerini besleyen Hümanizm akımında da büyük rol oynadı. Hümanizm, Ortaçağ'ın sonlarında Avrupalı bazı entellektüellerin, eski Roma ve Yunan kaynaklarını araştırarak, dine dayalı dünya düşüncesine yani en başta, insanın Allah'ın kulu olduğu ve ancak O'na hizmet etmekle yücelebileceği inancına karşı çıkma çabasının adıdır. Gözlerden saklanan nokta, Avrupa'nın dinden kopmasına ve kapitalistleşmesine öncülük eden sözkonusu Hümanizm akımının da, gerçekte asıl olarak Yahudi kökenli olmasıdır.
Hümanistlerin resmi tarihte fazla vurgulanmayan Kabala bağlantısı, Vatikan Papalık Kutsal Kitap Enstitüsü'nde tarih profesörü olan ünlü yazar Malachi Martin tarafından vurgulanıyor. Martin, Hümanistler'de açıkça gözlemlenen Yahudi etkisini şöyle anlatıyor:
Rönesans İtalya'sının erken dönemlerinde kendini gösteren alışılmışın dışındaki belirsizlik ve isyan atmosferinde, kurulu düzenin tüm kontrolünü etkisiz hale getirmeyi amaçlayan Hümanist derneklerin faaliyetleri başladı. Bu tür amaçlara sahip olduklarından bu dernekler, en azından başlangıç için, gizlilik yoluyla korunmalıydılar. Ancak gizliliğin yanısıra bu Hümanist grupların belirgin bir özellikleri daha vardı; bu dernekler Kilise ve diğer otoriteler tarafından yapılmış olan İncil'in geleneksel yorumuna ve Kilisenin sivil ve politik alanda getirdiği felsefi ve dini zorunluluklara başkaldırıyorlardı... Bu cemiyetlerin Kutsal Kitabın orijinal mesajı ile ilgili farklı yorumları vardı. Bu anlayışlarını Kuzey Afrika'da, özellikle Mısır'da bulunan birtakım mezhep ve doğaüstü kaynaklardan alıyorlardı; bunların başında da Yahudi Kabalası geliyordu. Yahudi Kabalası, Musa geleneğindeki insanla Allah arasındaki ayırımın sınırları içerisinde ölümlü insanın, ilahi gücün bilgisine ve aslında kendisine nasıl ulaşılacağını belirler. Tevrat'ın hükümleri, sadece Kabala ile karşılaşmadan önceki bir hazırlıktır ve bu insanın maddesel evreninde büyük bir etki ve değişiklikler yaratacaktır... İtalyan Hümanistleri zamanla Kabala konusunda daha da ileri giderek, Kabala'yı bir yol gösterici olarak kabul ettiler. Gnosis (Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde doğmuş ve yine Kabala ile bağlantılı olan metafizik gelenek) kavramını tekrar yorumladılar. Ve bu kavramı, büyük ölçüde bu dünya merkezli hale getirdiler. Yapmak istedikleri şey, Kabala yoluyla, tabiatın gizli güçlerini sosyopolitik amaçlar için kullanmaktı.49
![]() |
Hümanistler, Avrupa’da gelişen seküler düşünce akımının en önemli öncüleriydiler. İnsanın Allah’ın kulu olduğunu reddecek, onu kendi başına ve bağımsız bir varlık olarak tanımlayacak olan Aydınlanma çağının altyapısını hazırladılar. Bu tür bir dönüşümü sebepsiz yere de başlatmamışlardı. Dini otoriteyi yıkıp yerine seküler bir düzen kurmayı hedefleyen İttifak’ın birer üyesiydiler: Hemen hepsi Yahudi kaynaklarına, özellikle de Kabala’ya büyük bir ilgi gösteriyorlardı. Kabala felsefesini temel alan ve 15. yüzyılda hızla büyüyen Hümanist dernekleri de, mason localarından farksızdır. Solda, Kabala’ya olan hayranlığı ile tanınan Hollandalı homoseksüel Hümanist Desiderius Erasmus. Sağda bir diğer Kabalacı Hümanist, Marcillo Ficino. |
Martin'in verdiği bilgiler, kitabın önceki sayfalarında Kabala'nın içeriği ve Kabala-Tapınakçı/mason ilişkisi ile ilgili olarak yazdıklarımızı doğruluyor. Kabala'nın "tarihin akışını etkilemek için gizli bilimlerden yararlanma yolu" olduğunu Giriş bölümünde incelemiştik. Kabalacıların böyle bir güce sahip olduklarına inanan ve Kabala'nın güçlerinden etkilenen Avrupalılar'ın da (Tapınakçılar, masonlar) "sosyopolitik değişim" amacı güttüklerini, dini otoritenin ve monarşilerin yıkılması için Kabalacılar'la "ittifak" kurduklarına da önceki sayfalarda değinmiştik. Martin'in verdiği bilgiler, Hümanistlerin de Kabalacılar'la kurulu düzeni değiştirmek ve yeni bir düzen kurmak yolunda "ittifak" içine giren gruplardan biri olduğunu gösteriyor.
Martin, Hümanistler'le ilgili ilginç bilgiler vermeye devam ediyor:
Aydınlanma ve bilim döneminden önce, Francis Bacon, 1600'lerdeki rasyonalizm akımını henüz başlatmamışken, Hümanistlerin başlattığı bu akım, başka şeylerin yanında, bir de 'Kabalistik' olarak yorumlanan simya yöntemlerini de içeriyordu. Simya, başta metaller olmak üzere maddelerin element yapısını değiştirme gücüydü. Aslında Hümanist Kabalacıların asıl aradıkları, temel metalleri değiştirebilen ve 'filozofun taşı' adını verdikleri bir mineraldi. Bu mineralin, örneğin kurşunu, altına çevirebilecek bir gücü olduğuna inanılıyordu. Bununla beraber, Kabalacıların doğanın gücüyle ilgili gizli bilgiyi aramalarının ve filozofun taşı ile ilgili efsanenin en önemli amacı, dünyayı yeniden düzenleyebilecek bir güce erişmekti. Bu Hümanist cemiyetlerin üyeleri, 'Kainatın Ulu Mimarı'nı aradıklarını ve kendini ona adadıklarını söylüyorlardı. 'Kainatın Ulu Mimarı', dört kutsal İbranice harfle yani, YHWH ile tanımlanıyordu. YHWH (Yehova), ölümlüler tarafından telaffuz edilemeyecek Yahudi ilahının adıdır. Hümanistler, bunun yanısıra, piramit ve göz gibi genelde Mısır kaynaklı olan sembolleri de aldılar. Hiç şüphesiz bu yeni ve gizli cemiyetler o dönemde doğan istikrarsızlığın ana kaynağıydılar. Rönesans öncesi oluşan bu Hümanist dernekler zamanla yeni Avrupa ittifaklarını ve ulusların kaderlerini belirleyen uluslararası, dini ve sosyopolitik güçler haline geldiler. Hümanist törelerin kuzeye doğru yayılması ve kabul edilmesi 1500'lerdeki Protestan Reformu ile olmuştur. Bilindiği gibi Reformun baş mimarları Martin Luther, Philip Melanchthon, Johannes Reuchlin, Jan Amos Komensky değişik okültizm derneklerine bağlıydılar...50
Hümanistlerin "Kainatın Ulu Mimarı"yla ilgilenmeleri oldukça önemli, çünkü az önce de belirttiğimiz gibi "Kainatın Ulu Mimarı", masonlarca da "Tanrı"yı tanımlamak için kullanılan deyim. Bu "Tanrı"nın YHWH (Yehova), yani Yahudi dinindeki ilah olması ise Yahudi etkisinin açık bir göstergesi. Zaten Martin, sonraki satırlarda, Hümanistlerle masonlar arasındaki paralellikten söz ediyor:
Bu arada, Avrupa'nın diğer kuzey bölgelerinde, Hümanistlerle paralel olan daha önemli bir birlik oluştu. Hiç kimsenin önemini hemen kavrayamadığı bir birlik... 1300'lerde Kabalist-Hümanist cemiyetler kendilerini yeni yeni oluşturmaya başlamışken, İngiltere, İskoçya ve Fransa'da Ortaçağ duvarcı loncaları bulunmaktaydı. Bu loncalar, yavaş yavaş mason locaları haline geldiler. Ve o dönemlerde yaşayan hiçkimse masonlarla İtalyan Hümanistler arasında bir fikirbirliği olduğunu tahmin edemezdi... Masonluk, Hümanistler gibi Roma Katolik Kilisesi'nden tamamen uzaklaştı. Ve yine, İtalyan Hümanist mezhebinde olduğu gibi masonlar, kendilerini büyük bir gizlilik prensibi içinde koruyorlardı. Bu iki grubun başka ortak yönleri de vardı. Spekülatif Masonluğa ait yazı ve kayıtlardan İtalyan Hümanistlerindeki Kainatın Ulu Mimarı inancının masonlarca da aynen kabul edildiği anlaşılmaktadır... Bu 'Ulu Mimar', (katolik geleneğinden farklı olarak) maddesel evrenin bir parçası ve 'aydınlanmış' düşünce yapısının bir ürünüdür... (Hümanistlerin ve masonların kabul ettiği) bu yeni inancın, klasik Hıristiyan düşüncesi ile uzlaşan hemen hiçbir yönü yoktu. Günah, cehennem, cennet, peygamberler, melekler, rahipler ve Papa gibi pek çok kavram inkar ediliyordu.51
Konuyla ilgili benzer bilgileri, İngiltere Birleşik Büyük Locası'na bağlı olan Quatuor Coronati Lodge adlı locanın her yıl yayınladığı Ars Quatuor Coronatorum adlı kitapta da buluyoruz. Birader Colin Dyer Coronatorum'daki makalesinde, Hümanistlerin Kabala'dan etkilenmiş olduklarını ayrıntılı olarak anlatıyor. Dyer, masonluğun kökeni ile ilgili yazısında, Hümanistlerin çoğunun gizli derneklere üye olduğunu ve bu derneklerin "Kilisenin geleneksel inanışlarını değiştirme, Kabala öğretisini Hıristiyan inanışına uygulama amacında olduklarını ve simya ile de yakından ilgilendiklerini" yazıyor.52
Dyer, bu tanıma uygun olan Hümanistler arasında da; Platonculuğuyla ünlü İtalyan Hümanisti Marsilio Ficino; 1548'de Heptaplus (Yaratılış'ın Kabalacı Yorumu) kitabını yazmış olan ünlü İtalyan Hümanisti Giovanni Pico Della Mirandola; İbranice'ye olan merakıyla bilinen ve 1506'da De Rudimentis Hebraics (İbranice'nin Temelleri Üzerine) adlı kitabı yazan, aynı zamanda da Martin Luther'in fikir babası olan Alman Hümanisti Johannes Reuchlin; İngiliz teolog Dean John Colet; Ütopya adlı "yeryüzü cenneti" modeliyle ünlenen Thomas More ve "Kuzey Avrupa Rönesansı'nın en büyük ustası" ve yine Martin Luther'in fikir babası Desiderius Erasmus gibi isimleri sayıyor.53 Aynı kişilerin Kabala'ya olan meraklarını Encyclopaedia Judaica da vurguluyor ve "Christian Kabbalah" (Hıristiyan Kabalası) başlığı altında inceliyor. Dyer ise bu Hümanist filozofların Kabalacı geleneğinin bir sonraki kuşaktaki en önemli temsilcisinin ise birazdan Praglı hahamlarla olan gizemli ilişkilerini konu edineceğimiz John Dee olduğunu söylüyor. Kabala bayrağını John Dee'den devralan kişi ise İngiliz masonluğunun en önemli kurucularından biri olarak kabul edilen Elias Ashmole...
Hümanistlerin Kabala'ya olan tutkusuna, Amerikalı felsefe tarihçisi Richard H. Popkin de değiniyor. Hümanistler ile Rönesans ve Reform liderlerinin Yahudi kaynaklarına ve Kabala'ya olan merakını vurgularken, Pico Della Mirandola'nın 6 ayrı Yahudiden İbranice dersi aldığını, Johannes Reuchlin'in ilk İbranice gramer kitabını hazırladığını, Daniel Bomberg'in Venedik'te başta Talmud olmak üzere Yahudi kaynaklarını matbaada bastığını hatırlatıyor. Reuchlin ve Agrippa von Nettesheim gibi Hümanistlerin "Yahudi esoterizminin kaynağı ve bir tür matematiksel-mistik sistem" olan Kabala'dan çokça etkilendiklerini bildiriyor. Popkin, Kabala'ya olan merakın artmasıyla birlikte, "büyü ve simyanın çığ gibi büyüdüğünü", Kabalizmin pek çok kişiye "evrenin gizli anahtarını bulma ümidini" verdiğini ve "Doktor Faust tiplemelerinin dört bir yanda mantar gibi çoğaldığını" yazıyor.54 (Doktor Faust: 16. yüzyılda yaşamış bir büyücü. "Ruhunu şeytana sattığı" söylenen Faust hakkında Goethe dahil pek çok ünlü yazarın kitap ya da şiirleri vardır.)
Hümanistlerin Kabala'dan Aldıkları Öğreti
Rönesans ve Reform hareketine öncülük eden Hümanizm, işte böyle bir kaynaktan geliyordu. Ve Hümanizm, her ne kadar "insancıllık" gibi süslü bir mesajla yola çıksa da, gerçekte insanın ruhunu alt-üst edecek ve onu bağlı olduğu ilahi gerçeklerden koparacak bir düşünce içeriyordu. Çünkü Hümanizmle birlikte, insan, Allah'tan bağımsız olarak üstün ve yüce bir varlık gibi kabul edildi, adeta (haşa) ilahlaştırıldı. İnsanın ancak Allah'ı bilip-tanıyarak ve O'na kulluk ederek yükselebileceği gerçeği reddedildi. Aynı düşünce, masonluğun da en önemli öğretilerinden biridir. Masonluğun bir tür "insana tapınma" dini olduğunu, masonik kaynaklar da övünerek vurguluyorlar. Örneğin biri şöyle diyor: "İptidai cemiyetler, acizdiler, aczleri dolayısıyla etraflarındaki kuvvetleri ve hadiseleri ilahlaştırdılar. Masonizm ise insanı ilahlaştırdı." 55
Hümanistlerin ve masonların Kabala'dan etkilenerek geliştirdikleri bu tür teoriler, kuşkusuz Kilise tarafından onay görmüyordu. Bunun en çarpıcı örneği, Kabalacı Hümanistlerin en ünlülerinden Pico Della Mirandola'nın Conclusiones adlı çalışmasının, Papa VIII. Innocent tarafından "inkarcı ve sapkın düşünceler içerdiği" gerekçesiyle 1489 yılında lanetlenmesiydi. Çünkü Mirandola, "dünyada hiçbir şey, insana hayran olmaktan daha üstün değildir" demişti. Kilise, doğal olarak, gerçekte "insana tapınma"dan başka bir şey olmayan bu düşünceyi inkar olarak değerlendirmişti. (Gerçekten bu düşünce inkardır, çünkü asıl hayran olunacak varlık, Allah'tır. İnsan ancak O'nun bir eseri, itaatkar bir kulu ve bir tecellisi olarak değer taşıyabilir.)
Böylece, Hümanizmle birlikte, o zamana dek geçerli olan din-merkezli dünya anlayışı yerine insan-merkezli dünya anlayışını yerleştirildi. Bu akımın kaynağını Kabala'da, yani Yahudi düşüncesinde bulması da çok doğaldı. Çünkü Yahudi dini de Allah'a yönelen değil, insan-merkezli bir dünya öngörüyor, hatta insanı (haşa) Allah'a üstün tutuyordu. Öyle ki Tevrat'a sonradan eklenen sapkın bir anlatıma göre, Hz. Yakub (İsrail) sözde "Allah ile güreşmiş ve O'nu yenmiş"ti. Dolayısıyla Hz. Yakub'un soyundan gelen İsrailoğulları da, bu sapık inanışa göre, Allah'tan üstündüler. Bu düşünce, sözkonusu Tevrat kıssasının bir uyarlaması olan Zeus-Prometeus efsanesinde açıkça görüldüğü gibi önce Eski Yunan düşüncesine, daha sonra da Hümanizm'le birlikte -ki Hümanizm kaynak olarak Eski Yunan'ı ve Yahudi kaynaklarını benimsemişti- Avrupa'ya girdi.
Ve tüm bu gelişmelerin çok önemli bir sonucu vardı: Avrupa toplumları, Katolik Kilisesi'nin kurduğu dini temel alan düşünce sisteminden ve dini kaynaklardan koptukça, Kilise'nin siyasi otoritesi de zayıflıyordu. Dini düşünceden uzaklaşılması, dini otoritenin de zayıflaması anlamına geliyordu elbette. Bu ise Katolik Avrupa düzenini yıkmaya çalışan ve Kilise'yi iktidardan indirip kendi iktidarını kurmayı hedefleyen İttifak açısından kuşkusuz çok olumlu bir gelişmeydi.
Jean Bodin ve Hugo Grotius'un Kabala Merakları
![]() |
Gül-Paç üstadı Stanislas de Guatia tarafından çizilmiş olan ve Gül-Haç’lardaki Yahudi etkisini çok açık bir biçimde gösteren bir diyagram: Dört bir yanına gül yerleştirilmiş olan haçın kollarının üzerine, İbranice YHVH harfleri yazılmış. Yani Yehova, Yahudi ilahının adı... |
16. yüzyılın başından sonra çığ gibi büyüyen Kilise karşıtı hareketler, hep Yahudi önde gelenleriyle Tapınakçı geleneğini koruyan masonlar arasındaki İttifak'la içiçe gelişti. Avrupa'da dini otoriteye karşı gelişen her hareket, ya İttifak'ın bir parçasıydı, ya da İttifak'la işbirliği içindeydi. Örneğin ortaya attığı "Doğal Din" akımı ile deist (bir Yaratıcı olduğunu kabul eden, ancak dini tanımayan düşünce) felsefeye zemin hazırlayan Fransız düşünür Jean Bodin, bu işbirliğinin çarpıcı bir örneğini sergilemişti. Doğal Din akımı ile Kutsal Kaynaklar'ın tümünü reddeden ve dolayısıyla dine ve dini otoriteye karşı büyük bir muhalefet oluşturan Bodin, Judaica'nın bildirdiğine göre, Yahudilerle ve Yahudi kaynaklarıyla çok içli-dışlıydı. İbranice öğrenen ve Yahudi kaynaklarını ayrıntılı olarak araştıran Bodin, yazdığı De Republica, Methodus ad facilem historiarum cognitionem ve özellikle de 1593'te yazdığı ancak yayınlanmamış olan Colloquium Heptaplomeres de rerum sublimium arcanis abditis adlı çalışmalarında Yahudi düşüncesinden etkilendiğini ortaya koymuştu. Bu son eserinde, 7 ayrı din ya da düşünceyi temsil eden 7 hayali kişinin diyaloglarını yazmıştı. Doğal Dini temsil eden Toralba ile Yahudiliği temsil eden Solomon Barcassius, eserde aynı fikirleri savunuyorlardı ve Judaica'nın bildirdiğine göre, bu iki kişi, Bodin'in kendi düşüncelerini temsil ediyorlardı. Bodin, Solomon'un ağzından, Hıristiyan inancının pek çok unsurunu, örneğin Hz. Meryem'in bakire olduğunu reddetmişti. Nitekim Bodin, Hıristiyanlar tarafından, Yahudilerle olan tüm bu ilginç bağlantıları nedeniyle, "yarı-Yahudi" ya da "gizli Yahudi" olarak tanımlanmıştı. Tüm bu bilgileri aktaran Judaica, Bodin'in annesinin Yahudi olduğuna dair doğruluğu kesin belli olmayan bir bilginin var olduğunu not ediyor.56
Ve tüm bu bağlantıların yanında belki de en önemlisi, Bodin'in, Kabala'ya da merak sarmış, Kabalistik kaynaklar üzerinde uzun çalışmalar yapmış olmasıydı.57 Bir başka deyişle kurduğu Doğal Din akımıyla deizme yol açan Jean Bodin, Kabala temeli üzerinde kurulan İttifak'ın bir üyesiydi... (Bodin'in bir başka özelliği de, dini otoritenin yıkılmasının ardından İttifak tarafından kurulan merkezi devlet modelinin ve bu modelin içerdiği totaliterizmin kuramcılığını yapmış olmasıydı. Bodin'in bu yöndeki düşünceleri, daha sonra yine Bodin gibi Yahudi kaynaklarından etkilenen ve hatta bu nedenle devlet için Tevrat'taki bir efsaneden yola çıkarak "Leviathan" [canavar] deyimini kullanan Thomas Hobbes'a esin kaynağı oldu. Bodin'in deist felsefesi ise Aydınlanma çağında Descartes, Montesquieu gibi biraderlerce daha da geliştirildi.)
Jean Bodin'in yolunu izleyen ve geliştirdiği "Doğal Hukuk" kavramı ile dini hukuka karşı çıkan Hollandalı düşünür Hugo Grotius da yine aynı Bodin gibi Yahudi kaynaklarından etkilenmişti ve Yahudi önde gelenleriyle yakın ilişki içindeydi. Seküler (din-dışı) hukuk kavramının öncüsü olan Grotius, Amsterdam'ın ünlü Kabalacısı Menasseh Ben Israel ile çok sık yazışıyordu, aralarında yakın bir dostluk vardı (Ben Israel'in Mesih Planı'nın önemli bir uygulayıcısı olduğunu önceki bölümde görmüştük). Grotius, Yahudi kaynaklarına olan hayranlığı nedeniyle Yahudi düşüncesini Hıristiyan düşüncesine üstün tutmak ve "Yahudileşmekle" eleştirilmişti.58
Böylece İttifak'ın etkisiyle oluşan Protestan reformu ve onu izleyen Doğal Din, Doğal Hukuk gibi sapmalar, Avrupa'nın dinden koparılmasının ilk büyük adımı oldu. Protestanlıktan sonra Avrupa'nın dinden kopmasının ikinci büyük aşaması ise Aydınlanma hareketi ile olmuştur. Aydınlanma ise yine aynı kaynaktan büyük ölçüde etkilenmiş ve deneysel bilgiyi tek kıstas olarak kabul edip, ilahi kaynakların insan yaşamındaki etkisini bütünüyle reddeden bir harekettir. Aydınlanmacılar, Allah'ın varlığı gibi konuları bile ilahi kaynaklara değil, felsefe gibi insani kaynaklara dayandırmak gerektiğini iddia etmişlerdir. Bu iddianın amacı ise Allah'ın Kuran'da bildirdiği gibi, "insanları Allah yolundan saptırmak"tan başka bir şey değildir. Hac Suresi'nin 8 ve 9. ayetlerinde şöyle buyurulmuştur:
İnsanlardan kimi, hiçbir bilgisi, yol göstericisi ve aydınlatıcı kitabı olmaksızın Allah hakkında tartışır-durur. Allah'ın yolundan saptırmak amacıyla 'gururla salınıp-kasılarak' (bunu yapar); dünyada onun için aşağılanma vardır, kıyamet günü de yakıcı azabı ona taddıracağız.
Aydınlanma'daki Yahudi etkisine değinmeden önce, Tapınakçı geleneğin devamı olan bir başka örgüte göz atmakta yarar var. Aynı masonluk gibi Tapınakçılar'ın devamı niteliğinde kurulmuş olan bu örgüt, hem Protestanlık'ta hem de Aydınlanma'da önemli roller üstlenmiştir. Sözkonusu örgüt, okültizmle ilgili tüm kitaplarda konu edilen ünlü Gül-Haç Derneği'dir.
Aydınlanmacı Biraderler: Gül-Haçlar
1614 yılında Almanya'da oldukça ilginç ve ses getiren bir kitapçık (manifesto) yayınlandı. Kitapçığın başlığı da ilginçti: "Tüm Evrenin Genel Reformu ile Bunu İzleyen Avrupa'nın Tüm Bilgeleri ile Hükümdarlarına Seslenen, Sayın Gül-Haç Derneği'nin Fama Fraternis'i". Kitapçık, "insanlığın geleceği ile yakından ilgilendikleri belli olan" ve adını ilk kez bu yayınıyla duyuran Gül-Haç (Rosecroix) Derneği'nin üyeleri tarafından, Avrupalı entellektüellere ve de gizli ilim meraklılarına bir çağrı niteliğindeydi. The Encyclopedia of the Occult konuyla ilgili şu bilgileri veriyor:
Kitapçığın yayınlanmasıyla birlikte yoğun bir kitlede, özellikle büyü ve mistisizm profesörleri, teosofistler ve simyacılar arasında büyük bir heyecan yaşandı. Kitapçık, insanlığın geleceği ile yakından ilgilendikleri belli olan ve insanlığın mükemmelliğe ulaşmasının yollarından söz eden Gül-Haç Derneği'nce yayınlanmıştı. Kitapçıkta, dünyadaki tüm entellektüellerin elele vererek, bilime dayalı bir dünya kurmak için çalışmaları gerektiği duyuruluyordu. Böylece tüm geleneksel entellektüel tartışma ve çatışmaları silinecek, köhnemiş otorite ve güçler itibarlarını yitireceklerdi. Kitapçıkta dinde bir Reform hareketi yaşandığı ve bu sayede kilisenin temizlendiği hatırlatılıyor, benzer bir reformun bilim gibi başka alanlarda da uygulanması gerektiği savunuluyordu. Ve bütün bu yapılması gerekenlerin 'Grand Orient'in (Büyük Doğu) gizemleri ile inisye olmuş 'ışığın çocukları' olarak tanımlanan bu Gül-Haç tarikatının biraderliği sayesinde yapılabileceği ve böylece mükemmellik çağına ulaşılabileceği söyleniyordu.59
Gül-Haç'ın manifestosunda yer alan görüşlere dikkatlice baktığımızda, derneğin bir elitler klübü yaratma çabası içinde olduğunu görüyoruz. Yapmak istedikleri, sözde "eski ve köhne otoriteleri" yok ederek, yalnızca pozitif bilimi kendine rehber alan yeni bir çağ başlatmaktı. Manifestolarda haber verilen "Avrupa'da kurulacak yeni bir yönetim, büyük yapıt" kuşkusuz bunu ifade ediyordu. Kendilerine "ışığın çocukları" adını veren Gül-Haç "biraderleri"nin ise bu yeni çağın öncüsü olmaya soyundukları açıkça belliydi.
Dikkat ettiniz mi? Bu sayılanlar, Aydınlanma felsefesiyle gerçekleştirilecek olan büyük değişimin tarifidir... Vahyin yerine insan zekasının yerleştirilmesi ve dinin bırakılıp seküler-pozitivist düşüncenin kabul edilmesiyle 18. yüzyılda gerçekleşecek olan Aydınlanma'nın ana hatlarının, Gül-Haçlar'ın 1600'lerin başında yayınlanan manifestosunda belirtilmesi ilginç değil mi?
Manifestoda ayrıca, Gül-Haçlar'ın Luther ve Calvin'in önderliğinde gerçekleştirilen Protestanlaşmayı takdir ettikleri de görülüyordu. Aslında Gül-Haçlar'ın Protestanlıkla olan ilişkileri çok daha ileri boyutlardaydı. Bu, Martin Luther'in kendisine seçtiği armadan bile anlaşılabiliyordu: Ünlü Gül-Haç uzmanı A. E. Waite, Martin Luther'in kullandığı monogramda içiçe yer alan haç ve gülün, açık bir Gül-Haç işareti olduğunu bildirmektedir. Bu, Reform liderinin bir Gül-Haç olduğunun açık bir göstergesidir.60
Luther'le ilgili bir başka ilginç bilgiyi de İngiliz yazar James Dewar, aktarır: Yaygın bir iddiaya göre, Martin Luther 1520 yılının Noel gecesinde, yani Papa'nın fermanını yakarak Protestan hareketini başlatmasından yirmi gün sonra, bir mason locasında tekris edilmiş ve örgüte katılmıştır.61
Yalnızca bunlar bile, Reformasyon'un önemli bir Gül-Haç etkisi taşıdığını gösteriyor. İngiltere'deki 1381 Köylü Ayaklanması ile birlikte John Wycliffe'in geliştirdiği Protestan düşüncelerin, Tapınakçı geleneği sürdüren masonlarla çok içli-dışlı olduğunu inceledik. Anlaşılan Gül-Haç derneği de, Luther kanalıyla gelişen Protestanlığı etkilemişti.
Gül-Haçlar'ın en etkili oldukları ülkelerin başında Almanya'nın geldiğini düşünürsek, Luther'in Almanya'da başlattığı Protestan hareketinin ardındaki gücü de görebiliriz.
İngiliz tarihçi Michael Howard da The Occult Conspiracy adlı kitabında Reformasyon'daki Gül-Haç etkisine değinir. Buna göre, konu hakkındaki en dikkat çekici isimlerden biri John Valentin Andrea adlı Avusturyalı bir din adamıdır.
Reform hareketini başından beri destekleyen Andrea, Martin Luther'in de yakın bir arkadaşı ve destekçisidir. Rahibin en önemli icraatı ise Protestan akımının başlamasının hemen ardından Avusturya'da, bazı elitlerin yardımıyla, çok sayıda Gül-Haç locası kurmuş olmasıdır. Bu Gül-Haç localarının üyeleri, Reform'un Avusturya'daki liderleri olmuşlardır.62
Peki kimdir bu Protestan, pozitivist ve seküler (din-dışı) düşüncenin ateşli savunucusu olan Gül-Haçlar? Bu soruyu cevaplamak için ilk yapılması gereken, kuşkusuz Gül-Haçlar'ın Fama Fraternis adlı manifestosuna bakmaktır. Manifesto genelde üstü kapalı bir biçimde yazılmıştır, ancak ilginç bir cümle dikkat çeker:
Sub umbra alarum tuarım, Jehova, yani "Senin kanatların altında, Yehova"...
Gül-Haçlar, Tapınakçılar ve Yine Kabalacılar...
![]() |
Gül-Haç derneği, aynı masonluk gibi Tapınakçı geleneğin devamı olarak kurulmuş bir gizli örgüttü. ÖrgütünTapınakçı geleneğini koruması, Kabalacılarla Gül-Haçlar arasında gizli ilişkiler kuruluyordu.Gül-Haçlar’la Kabalacılar arasındaki ilişkinin açığa çıktığı alanlardan biri de, Ortaçağ'ın sonlarından itibaren Avrupa’nın pek çok felsefecisini sarmış olan simya tutkusuydu. Simya, bir takım “metafizik güçleri kullanarak, fiziksel dünyayı etkileme”, Kabala’nın temel işleviydi. Gerçi Kabalacılar, sahip oldukları kabul edilen bu gücü, asıl olarak Mesih Planı’nı gerçekleştirmek için kullanıyorlardı ama bu güç, elementlerin yapısını değiştirme, yani simya alanında da kullanılabilirdi.Bu nedenle Avrupa’yı saran simya çılgınlığı, asıl olarak Kabalacılar’ın denetiminde gerçekleşti. Çoğu simyaya merak saran Gül-Haçlar da, doğal olarak, Kabalacılar’ı “üstad” olarak kabul etme durumundaydılar. Yanda yer alan, Kabalacılarca Ortaçağ’ın sonunda yapılmış olan simya şeması, Gül-Haçlar’ı Kababalacılar’ın bu konudaki “ilmine” ikna eden formüllerden biriydi. |
Gül-Haçlar, belki 1614 yılındaki manifestolarıyla arz-ı endam ettiler ama derneğin kuruluşu çok daha önceleri gerçekleşmişti. Konuyla ilgili kaynaklarda derneğin kurucusunun Christian Rosencreutz adlı bir Alman şövalyesi olduğu kabul edilir. Anlatıldığına göre Rosencreutz, doğuya geziler yapmış, burada bazı mistik akımların etkisinde kalmış ve böyle bir dernek kurmaya karar vermiştir. The Encyclopedia of the Occult, Rosencreutz'la ilgili olarak şunları anlatıyor:
Derneğin kurucusu olan Rosencreutz'un çok yüksek dereceli bir 'büyü üstadı' olduğu kabul edilir... Rosencreutz, ilk doğu gezisini 15 yaşında iken Kutsal Topraklar'a yaptı... Üç yıl sonra Fas'ın Fez kentine gitti ve oradaki mistiklerle bağlantıya geçti. Buradan İspanya'ya giderek benzer çevrelerle ilişki kurdu... Zamanla yanında kendisine bağlı olan yardımcılar toplanmaya başladı. Bu yardımcılar Gül-Haç Derneği'nin çekirdeğini oluşturdu.63
Görüldüğü üzere, Gül-Haçlar'ın kurucusu yoğun bir büyü eğitimi almıştı. Acaba kimlerden?... Gittiği yerlere baktığımızda üç önemli durak görüyoruz: Kutsal Topraklar (Filistin), Fez ve İspanya. İlginç olan bu üç yerin de o dönemdeki en büyük Kabala merkezleri olmasıdır.64
Acaba Gül-Haç'ın kurucusu büyü ilmini Kabalacılar'dan mı almıştı?... Öyle görünüyor. Nitekim Michael Howard'da The Occult Conspiracy adlı kitabında Rosencreutz'un Şam'da bulunduğu sıralarda bir grup Kabalacı'dan dersler aldığını yazıyor.65 Umberto Eco ise Gül-Haçlar'ın Kabalacılarla dirsek temasında olduklarını not ediyor:
Gül-Haçlar, 1623'te Paris'te ortaya çıkıyorlar. Haklarında yazılan yergilerden birinde Marais'te toplandıkları anlaşılıyor... Paris'i bilmiyor musunuz? Marais, Tapınak'ın bulunduğu kesimdir ama rastlantı bu ya, Yahudi gettosunun da bulunduğu kesimdir burası. (Gül-Haçlarla ilgili olarak yazılan) Yergilerde, Gül-Haçlar'ın, İspanyol Kabalacıları ile ilişki içinde oldukları da belirtiliyor.66
Görünen o ki, Gül-Haçlar da, aynı Tapınakçılar gibi Kabala'nın güçle-rinden etkilenmiş ve "judaizer" (Yahudici/Yahudi sempatizanı) olmuşlardı. Protestanlıktan Aydınlanmaya uzanan sürecin ardında büyük bir Yahudi etkisi olduğuna değinmiştik. Dolayısıyla bu sürecin içinde Kabala'dan etkilenmiş olan Gül-Haçlar'ın bulunması ise yadırganmaması gereken bir gelişme.
Bu bilgilerin üzerine, akla "Gül-Haçlar'la Tapınakçılar'ın ne gibi bir ilişkisi vardı?" sorusu gelebilir. Aslında bu sorunun, konuyu inceleyen kaynaklarca çoğunluğu tarafından verilen açık bir cevabı vardır: Gül-Haçlar, Tapınakçılar'ın devamıdır. Kilise ve krallar tarafından yasaklanan Tapınakçılar'ın legal hale gelme çabası içinde olduklarına üstte değinmiştik. Gül-Haçlar, aslında Tapınakçılar'ın bu çabasının bir sonucu olarak ortaya çıkan bir dernekti. Derneğin kendi içinde güçlü bir yapı oluşturduktan sonra mesajını tüm Avrupa önde gelenlerine duyurması ise Tapınakçılar'ın kurulu düzeni değiştirme hedeflerinin bir parçası olsa gerek.
![]() |
John Dee, 16. yüzyılın son çeyreğinde İngiliz Tapınakçılarının büyük üstadı oldu. Kabala konusunda büyük bir uzmandı. Gizemli yeteneklerine Kraliçe Elizabeth’i de inandırmış ve bu sayede Kraliçe müneccimi olmuştu. Söylendiğine göre, Elizabeth sık sık devlet meselelerinde görüş almak için Dee’yi ziyaret ederdi. Dee, İngiltere’nin emperyal bir güç olmasını istiyordu ve bu konuda Kraliçe’ye etkili telkinlerde bulundu. Bu noktadan hareketle, İngiliz emperyalizminin önde gelen mimarlarından birinin Tapınakçılar’ın büyük üstadı Kabalacı John Dee olduğu söylenebilir. Dee’nin bir başka özelliği ise, İngiliz Gizli Servisi’nin kurucusu olan Sir Francis Walsingham ile çok samimi olmasıydı. Bir iddiaya göre, Walsingham Dee’nin (Tapınakçı) müridlerinden biriydi. |
Umberto Eco, Gül-Haçlar'ın Tapınakçılar'ın devamı olduğu görüşünü doğrular. Önceki sayfalarda Foucault Sarkacı'ndan yaptığımız alıntıda, Tapınakçılar'ın üslendiği kale olan Tomar'ı anlatırken, kalede yanyana duran gül ve haç sembollerine dikkat çekmiş ve Gül-Haçlar kurulmadan çok daha önce bir Tapınakçı kalesinde yer alan bu işaretlerin, Gül-Haç sembolünün Tapınakçılara ait olduğunu gösterdiğini vurgulamıştı. Eco, Tapınakçılar'ın Gül-Haçlar'a nasıl dönüştüğünü de şöyle açıklar: Avrupa'nın farklı ülkelerine dağılmış olan Tapınakçılar, birbirleriyle ilişki kurmakta zorlanırlar. Belirli zamanlarda tüm Avrupa ülkelerindeki Tapınakçı biraderlerin yaptıkları gizli toplantılarında aksaklıklar olur. Bunun üzerine birbirlerine kolay ulaşabilmek için Gül-Haçlar'ı kurmaya karar verirler.
Eco'nun Foucault Sarkacı'nda bununla ilgili olarak yazdığı bir de ilginç olay vardır. Eco, İngiltere'deki Tapınakçılar'ın büyük üstadlığını yapan ve "büyücü, Kabalacı ve İngiltere kraliçesinin müneccimi" olan John Dee'den söz eder.67 Anlattığına göre, Kabalacı John Dee'nin büyük üstadlığını yaptığı İngiliz Tapınakçıları'yla, Fransız Tapınakçıları arasında 1584 yılında yapılması gereken gizli buluşma bir takvim karışıklığı nedeniyle gerçekleşmez. Bunun üzerine John Dee, Prag'daki Kabalacı hahamlardan yardım istemeye gider. Olayın devamını, Eco'nun roman üslubunda verdiği bilgilerden öğreniyoruz:
Prag'da Dee ile birlikteydim. Yahudi mezarlığı yakınlarında daracık, pis kokulu geçitler boyunca yürüyorduk... Tam o anda gölgelerin içinden yaşlı bir rabbi (haham) belirdi. 'Siz doktor Dee olmalısınız' dedi. 'Herkes burada' diye yanıtladı Dee, 'Rabbi Alevi sizi görmek ne güzel'... Sonra Alevi gecenin içinde uzaklaştı, aralarında hiç sesli harf bulunmayan belirsiz sessiz harfler mırıldanarak. Ah, Dil, Şeytanca, Kutsal Dil! ... Adımlarımızı sıklaştırdık; az ışıklandırılmış, uğursuz, Semitik bir ara sokakta, yıkık dökük bir evin kapısına vardık. Kapıyı tıklattık; sanki bir büyüyle açıldı. Yedi kollu şamdanlar, kabartma tetragramlar, ışık demeti biçiminde Davud yıldızlarıyla (siyon yıldızları) süslenmiş geniş bir salona girdik... Tavandan mumyalanmış kocaman bir timsah sarkıyor, akşam yelinde, bir ya da birçok meşale belki de hiç meşale yoktu usul usul sallanıyordu. Dipte, altında küçük bir tapınağın durduğu bir çeşit tente ya da sayvanın önünde, yaşlı bir adam diz çökmüş, aralıksız, sövercesine Tanrı (Yehova)nın yetmiş iki adını mırıldanarak yakarıyordu. Birden, bir Nous çalkantısıyla aydınlanmış gibi onun Heinrich Khunrath olduğunu anladım. 'Konuya gelin Dee' dedi, arkasına dönüp, yakarışını yarıda keserek, 'Ne istiyorsunuz?' Doldurulmuş bir armadilloya, yaşı olmayan bir iguanaya benziyordu. 'Khunrath' dedi Dee, '(Tapınakçıların arasındaki) üçüncü buluşma gerçekleşmedi.' Khunrath korkunç bir lanet savurdu: 'Lapis Exilis! Şimdi ne olacak?' 'Khunrath' dedi Dee, 'bir olta atıp Alman Tapınakçı grubuyla temasa geçirebilirsiniz beni.' ...'Üstadım' dedi Khunrath, diz çöküp Doktor Dee'nin kemikli, neredeyse saydam elini öperek. 'Üstadım, dediğini yapacağım. Sen de istediğini elde edeceksin. Şu sözcükleri unutma: Gül ve Haç. Onlardan söz edildiğini işiteceksin... Yıllar sonra, Gül-Haç çılgınlığı Almanya'yı baştan başa sarınca, ayrımına vardık bunun.68
Eco, bu pasajda, Gül-Haçlar'ın Tapınakçılar ve Kabalacılar'ın ortak bir buluşu olduğunu anlatmaktadır. Buna göre, Prag'ın Yahudi mahallesindeki Kabalacı haham Khunrath, İngiliz "meslektaş"ı ve Tapınakçılar'ın üstadı John Dee'ye Gül-Haç derneğinin yakında ortaya çıkacağını haber vermektedir. Görüldüğü gibi Gül-Haç, Kıta Avrupa'sındaki Tapınakçılar tarafından geliştirilmiştir. İngiltere'deki Tapınakçılar, az önce incelediğimiz gibi masonluğu kurarken, Kıta Avrupası'ndaki biraderler de varlıklarını ve faaliyetlerini sürdürmek için bu tür bir oluşuma ihtiyaç duymuş olmalılar...
Gül-Haçlar ve Masonlar
Olayın bir başka dikkat çekici yönü de, her ikisi de Tapınakçı geleneğin devamı olan masonluk ve Gül-Haç örgütleri arasında çok yakın bir ilişki olmasıdır. Bu ilişkinin en basit göstergelerinden biri, İskoç ritinin 18. derecesinin "Gül-Haç Şövalyesi" olması gösterilebilir. Bunun yanısıra, Gül-Haçlar'la masonlar arasındaki organik bağlantı, konuyla ilgili pek çok uzman tarafından vurgulanmıştır. 1804 yılında J. G. Buhle tarafından yazılan Historico-Critical Inquiry into the Origin of the Rosicrucians and the Free-Masons (Gül-Haçlar'ın ve Masonların Kökeni Hakkında Tarihsel Kritik) adlı kitapta, şöyle denir: "Masonluk, 1633'ten 1646'ya dek süren Gül-Haç çılgınlığı sırasında Gül-Haçlar'la aynı kaynağa bağlı olarak ortaya çıkmaya başladı. Her iki klübün de amacı, Kabalist anlamda büyü ile ilgilenmek ve buna bağlı olana 'hikmet'i aramaktı. Ve her iki klüp de gizlilik prensibi içinde çalışıyordu."
Gül-Haç ve mason örgütlerinin ilişkisi, Gül-Haçlar'la ilgili olarak yazılmış olan The Rosicrucian Seer (Gül-Haç Peygamberi) adlı kitapta aktarılan ilginç bir pasajda da vurgulanıyor. Sözkonusu kitap, İngiliz masonluğunun 19. yüzyıldaki ünlü isimlerinden Frederick Hockley'in çeşitli yazılarının derlenmesinden oluşuyor. Hockley aynı zamanda bir Gül-Haç üyesi. Kitapta, İngiltere'deki özel bir mason locasına (loca özel, çünkü büyü ve okültizm üzerine yoğunlaşmış) üye olmak isteyen biriyle, Hockley arasındaki bir diyalog aktarılıyor. Hockley, birader adayına, bu özel locaya kaydolmadan önce, Gül-Haç derneğinin eğitiminden geçmesinin şart olduğunu söylüyor ve bu dernekle ilgili de bazı ilginç bilgiler veriyor:
- Sizin, Büyük Üstadları Kudüs'te bulunan o gizli derneğe üye olmadan önce, bu mason locasına üye olmanıza kesinlikle karşıyım!...- Neden?- Çünkü (yeterince hazır olmadan) size büyük zarar da verebilecek olan bir locaya katılmanız yanlış olur.- Peki o sözünü ettiğiniz gizli örgüt hangisidir?- Gül-Haç'ın takipçileri...- Neredeler peki bunlar?- Örgütün merkezi Fransa'dadır. Ve oraya gitmeden ve biraderlerden biriyle tanışmadan, onlara ulaşmanız mümkün değildir. Unutmayın, Fransız İmparatoru Napolyon da o derneğin üyesiydi.- Amaçları nedir? Ne yaparlar?- Okültizmle ilgilenirler ve görünmez güçlere ulaşmaya çalışırlar. Büyükler (üstadlar) kimi zaman Kudüs'e giderler.- Nerede buluşuyorlar?- Görünmez bir yerden aldıkları emirlere göre hareket ederler ve buna göre birleşirler. Maddi yönden de çok güçlüdürler. Jean Jacques Rousseau, derneğin üyelerinden ve başta gelen destekçilerindendi...69
Pasajda verilen bilgililer ilginçtir. Öncelikle Gül-Haç derneğinin "Büyük"lerinin, yani üstadlarının Kudüs'e gittiği bildirilmektedir. Neden, sorusunu sorduğumuzda akla ilk gelen şey, o dönem Kabala'nın merkezinin Kudüs'te ve onun biraz kuzeyindeki Safed kentinde oluşudur. Bu, üstadların Kudüs'e giderek, ilmin asıl kaynağıyla, yani Kabalacılar'la ilişki kurduğunu düşündürmektedir.
İkinci bilgi ise derneğin iki ilginç üyesidir: Napolyon ve Jean Jacques Rousseau... Bu iki büyük isim, ilerdeki sayfalarda yeniden değineceğimiz gibi aynı zamanda da masondurlar. Bu çifte üyelik, mason ve Gül-Haç örgütlerinin arasındaki yakın ilişkinin de bir başka göstergesidir. Zaten 17 ve 18. yüzyıl masonlarının en önemlileri aynı zamanda Gül-Haç'tır. Dönemin diğer Gül-Haç üyeleri arasında; Rene Descartes, G. W. Leibnitz (*), John Locke, Robert Fludd gibi deist ya da Baron d'Holbach Baruch Spinoza gibi ateist düşünürler; Isaac Newton, Robert Boyle, J. B. von Helmont gibi bilim adamları; Kilise tarafından kafir olduğu gerekçesiyle idam edilen Giordana Bruno gibi Rönesansçılar; Tomasso Campanella (*) gibi edebiyatçılar sayılabilir. Bu, hem Gül-Haç hem de mason olan isimlerin kuşkusuz en önemlilerinden biri de, düşünce tarihinde oldukça önemli bir yer tutan ve sonradan anlaşıldığına göre, büyük olasılıkla Shakespeare'in eserlerinin gerçek yazarı olan Francis Bacon'dır.
Büyük Üstad Francis Bacon, Yeni Atlantis ve 'Pozitif Bilim'in Mesih Planı'na Dahil Oluşu
Okültizm, masonluk ve Kabala konularıyla ilgili kitaplarda üzerinde en çok durulan kişilerden biri Francis Bacon'dır. Çünkü ünlü İngiliz düşünürü, Tapınakçı gelenek içinde çok büyük önemi olan bir kişidir: Bacon, İngiliz Tapınakçıları'nın büyük üstadıdır. Umberto Eco, Bacon'ın az önce Praglı Kabalacılar'a yaptığı ziyaretinden söz ettiğimiz Kabalacı John Dee'den sonra, İngiliz Tapınakçıları'nın büyük üstadı olduğunu şöyle bildirir:
... Dee 1608'de ölüyor. Ama kaygılanmak için bir neden yok, çünkü Londra'da bir başkası işe koyulmuştur: bir Gül-Haç olduğunu, Yeni Atlantis'te Gül-Haçlar'dan söz ettiğini artık herkesin oybirliğiyle kabul ettiği biri. Sir Francis Bacon... Bacon'ın, artık Dee'nin ardılı olarak, İngiliz Tapınakçı grubunun büyük üstadı olduğu açıktır...70
Bacon, doğal olarak, Gül-Haç ve masondur da. Türk masonlarının üyelerine mahsus olarak yayınladığı Mimar Sinan, Mason Dergisi gibi yayınlarda da sık sık Bacon'dan yapılmış alıntılar göze çarpar. Bu nedenle Francis Bacon'ın düşüncelerini ve yaptıklarını inceleyerek, Tapınakçılar ve Tapınakçılar'la Yahudi önde gelenleri arasındaki İttifak'ın hedeflerini daha iyi anlayabiliriz. Büyük Üstad'ın düşündükleri ve yaptıkları, kuşkusuz İttifak'ın hedefleriyle yani en başta Mesih Planı'yla ilgili olmalıdır.
Peki nedir Bacon'ın üstadlarından biri olduğu İttifak'ın hedeflerine ve Mesih Planı'na olan katkısı?... Bacon'ın felsefe tarihi açısından taşıdığı öneme baktığımızda, ünlü düşünürün en önemli yanının "bilim" ve "deneysel bilgi" kuramına yaptığı katkı olduğunu görürüz. Buna göre Bacon, Ortaçağ Avrupası'ndaki bilim anlayışının değiştirilip, yerine pozitif bilim dediğimiz şeyin konmasında büyük bir dönüm noktasıdır.
Ortaçağ'da bilimin amacı, Allah'ın yarattıklarını tanımak ve O'nun Kutsal Kitabında bildirdiği gerçekleri dış dünyada görebilmekti. Katolik öğretisine göre, Allah'ın yarattığı ve içindekilerin de O'na ait olduğu bir dünya vardı ve insan bu dünya içinde O'na kul olmakla sorumluydu. Bilgi edinme çabasının, yani bilimin amacı da bu ilahi düzeni keşfetme ve Yaratıcı'nın bilgisini kavramak olmalıydı. Bacon ise insanın kul olma vasfını göz ardı eden ve asıl işinin dünyayı kendi için kullanmak, yani sömürmek olduğunu açıkça öne süren ilk kişi oldu. Ona göre, bilimin amacı doğadan başlayarak varlığa hükmetmek, onu insanın tam denetimi altına almak ve azami derecede sömürmekti. Bu nedenle doğayı bir ava benzetmiş ve insana hizmet etmeye mecbur bir mahkum olarak tanımlamıştı. Hatta doğanın sırlarının çekilip alınması için ona işkence yapılması gerektiğinden de söz etmişti. Bu düşünceler, pozitivist düşüncenin ve Batı yayılmacılığının ilk tohumlarıdır.
![]() |
Pozitivist bilim anlayışını geliştiren ve bu nedenle de Aydınlanma çağının öncüsü kabul edilen Francis Bacon, Tapınakçılar’ın ve doğal olarak da mason ve Gül-Haç örgütlerinin büyük üstadıydı.Ve bu nedenledir ki Bacon, yazdığı Yeni Atlantis isimlü ünlü ütopyasında Süleyman Tapınağı’nın bilim yoluyla yenidenelde edileceğini umduğu önemli güçlerinden söz etmekteydi.Bir de, Bacon, Tapınakçılar’ın geleneksel sapıklığını sürdüren tescilli bir homoseksüeldi. |
Böylece Bacon, Katolik Avrupa düzenini yıkacak ve yerine İttifak'ın denetimindeki Yeni Seküler Düzen'i (Novus Ordo Seclorum) kuracak olan pozitif bilimin öncülüğünü yapmış oluyordu. Bu, Büyük Üstad'ın düşünce ve eylemlerinin Mesih Planı'yla ne gibi bir ilişkisi olabileceğini gösterir. Ancak Bacon'un düşüncelerinin, Katolik Avrupa düzenini yıkmak gibi genel bir hedefin ötesinde, bir de özel bir hedefi vardı. Daha gizli ve gerçekte daha önemli olan bu hedef, Büyük Üstad'ın yazdığı Yeni Atlantis adlı ünlü kitabında verdiği bazı örtülü mesajlarından anlaşılmaktadır.
Yeni Atlantis, tam bir yeryüzü cenneti modeli sunar. Bacon, bu ütopik hikayesinde Bensalem (Yeni Kudüs anlamına gelir) adlı hayali bir adada yaşayan hayali insanların öyküsünü anlatır. En belirgin özellik, adanın tam bir bilim cenneti olmasıdır; çok sayıda bilimsel icad vardır ve bunlar sayesinde de ada sakinleri olağanüstü güçler elde etmişlerdir. Adadaki tüm bu bilimsel çalışmaları denetleyen bir de "bilim evi" vardır: Solomon's House (Süleyman'ın Evi)!... Burada deneyler yapılır, "evrenin yasaları" keşfedilir, yeni makinalar üretilir. Öykünün içinde, Bensalemli birisi, Ev'in isminin nereden kaynaklandığını şöyle açıklar: "Biliyorsun, Solomon İbranilerin büyük kralının adıdır."
Yani, Bacon'ın ütopyasında ülkenin en güçlü kurumu olarak tanıtılan Solomon'un Evi, Süleyman Tapınağı'ndan yapılmış bir uyarlamadır!...
Bacon, romanında ilginç mesajlar vermeyi sürdürür. Bensalem adasında yaşayan Yahudilerden söz eder. Bu Yahudiler, son derece mutlu ve görkemli bir hayat sürdürmektedirler. Öykünün içinde bu hayali Yahudi cemaatinden Joabin adlı bir tüccarla konuşan Bacon, ondan Yahudilerin "Rabbe çok sayıda adak adadıklarını" öğrenir. Amerikalı tarihçi Robinson'a göre, Joabin ismi, Tevrat'ta bildirildiğine göre Süleyman Tapınağı'nın girişinde yer alan Jakin ve Boaz sütunlarının isimlerinin bir karışımıdır.71 Jakin ve Boaz sütunları, bilindiği gibi mason localarının girişinde de yer alır ve masonluğun önemli bir sembolünü oluştururlar.
Acaba Bacon tüm bunlarla ne söylemek istemektedir? Süleyman Tapınağı'nı bir "bilim evi" olarak göstermekle neyi ima etmektedir? Süleyman Tapınağı, önceki sayfalarda vurguladığımız gibi Yahudiler ve Tapınakçı/mason gelenek tarafından Hz. Süleyman'ın sahip olduğu bazı olağanüstü güçlerin (rüzgarları kontrol etme, vb.) kaynağı olarak kabul edilmektedir. Bu inanışa göre, Tapınak'ın yeniden inşası, bu güçlerin yeniden Mesih elinde dirilmesine ve Yahudi egemenliğinde bir dünya kurulmasına neden olacaktır. Süleyman Tapınağı, Yahudi egemenliğinin ve Yahudilerin "müttefik"lerinin bu egemenlikten alacakları payın sembolüdür.
Bacon'ın neden bu egemenliğin kaynağı olarak kabul edilen Süleyman Tapınağı'nı ısrarla vurguladığı, Yeni Atlantis'teki Süleyman Evi'nin özelliklerine biraz daha yakından bakıldığında anlaşılmaktadır. Öykünün bir yerinde, Süleyman Evi'nin yöneticilerinden biri şöyle der: "Kurumumuzun amacı, olguların nedenlerinin ve nesnelerin gizli hareketlerinin bilinmesi, insanoğlunun egemenliğinin sınırlarının genişletilmesi, mümkün olan her şeyin gerçekleştirilmesidir." Kısacası, Süleyman Evi'nin işlevi, bu evi yönetenlere "egemenlik" verecek güçler sağlamasıdır. Bu güçlerin özellikle bir tanesi ise oldukça anlamlıdır. Süleyman Evi'nin yöneticisi, bunu şöyle açıklar: "... Rüzgarları yönlendiren ve gücünü artıran aygıtlarımız da var."
İşte bu çok ilginçtir, çünkü önceki sayfalarda da değindiğimiz üzere, "rüzgarları yönlendirmek", Hz. Süleyman'a Allah tarafından verilmiş olağanüstü bir güçtür. Sad Suresi'nin 36. ayetinde, rüzgarın, Hz. Süleyman'ın "buyruğuna verildiği" bildirilir. Yahudiler ise Allah'ın Kuran'da bildirdiği gibi bu konuda "şeytanların uydurduklarına uymuş" ve Hz. Süleyman'ın bunların benzeri olağanüstü güçleri "büyü" yoluyla elde ettiğine inanmışlardır. Kabalacılar da bu sözkonusu "büyü" yöntemi üzerine yoğunlaşmış ve Yahudi egemenliğini sağlamanın bu yoldan geçtiğini kabul etmişlerdir.
Ve Tapınakçılar'ın Büyük Üstadı, Kabalacı Francis Bacon, "rüzgarı kontrol" etmek için bir "bilim evi" kurulabileceğini işaret etmektedir!...
Bunların bize gösterdiği sonuç ise şudur: Büyük Üstad Francis Bacon, Süleyman Evi ile sembolize ettiği bilimi, Mesih Planı'na giden yolda bir güç kaynağı olarak görmüştür. Bilim, Yahudi önde gelenleri (Kabalacılar) ve Tapınakçılar arasındaki İttifak'ın dünya egemenliği planına yardımcı olacak, onlara Hz. Süleyman'ın sözde büyü ile elde ettiği güçleri yeniden verecektir. Böylece bilim, Allah'ın yaratışını tanımak ve O'nun kullarına daha iyi imkanlar sunmak için kullanılan bir araç değil, İttifak'a güç sağlaması için kullanılan bir araç olarak tasarlanmaktadır. Nitekim Bacon, Süleyman Evi'nden söz ederken, bu kurumun sahip olduğu bilgilerin tümünün topluma verilmediğini de vurgular. Hatta Süleyman Evi'nin yöneticileri, elde ettikleri bilgiyi gerektiğinde ülkenin yöneticilerine bile vermeyecek denli güçlü ve özerktirler. Bu, bilimin totaliter bir biçimde kullanılması, belirli güçlerin elindeki bir denetim mekanizması olarak çalıştırılması anlamına gelir. Bilimi kendi hedefleri için kullanacak olan -ki bunun için bilim sayesinde sekülerizmi yerleştirmeleri ve korumaları bile yeterlidir- bu güçler, elbette İttifak'ın iki kanadıdır: Yahudi önde gelenleri ve Tapınakçı (mason)lar...
Üstteki bilgilerden anlıyoruz ki, Francis Bacon, Mesih Planı'nın önemli bir teorisyeniydi. Yahudi-Tapınakçı egemenliğinde bir dünya kurulması için neler yapılması gerektiğini ince ince düşünmüş ve bu konuda biraderlerine yol göstermişti. Bacon'un bilim dışında ikinci bir konudaki faaliyetlerine baktığımızda da bunu görebiliyoruz. Bu konu, Yeni Dünya'nın kolonileştirilmesiydi. Büyük Üstad, İngiltere Kralı'nın şansölyesiydi ve Kral üzerindeki nüfuzunu en çok Kuzey Amerika'nın kolonileştirilmesini teşvik için kullanmıştı. Yeni Dünya'nın Mesih Planı'ndaki büyük rolünü önceki bölümde incelemiştik. Bacon, Kabalacı biraderi Kolomb tarafından başlatılmış olan misyonun sürmesine ve Yeni Dünya'nın İttifak'ın egemenliğinde kalmasına çalıştı. Kral'a yaptığı bir konuşmada, "Majestelerinin Virginia ve Summerlands'de inşa ettirdiği kolonilerin, Gökyüzü Krallığının bir parçası olduğunu, bazen bir tohumun büyük bir ağaç oluşturduğunu" söylemişti. Parlamentodaki bir konuşmasında ise daha da açık sözlüydü; "Amerikan topraklarında yakında 'Süleyman'ın Evi'nin inşa edileceğini" söylemişti.72 Virginia'daki İngiliz kolonisinin liderleri arasında, Bacon'ın akrabaları ve arkadaşları çoğunluktaydı ve bunların hepsi de birer Gül-Haç üyesiydi.73 Zaten o sırada Amerika yoğun bir Püriten akımına sahne oluyordu ve Püritenler, önceki bölümde incelediğimiz gibi, birer "yapay Yahudi"den başka bir şey değildiler. Dolayısıyla her ikisi de Yahudilikle yakından ilgili olan Püritenlik ve masonluk rahatlıkla bütünleşebilirdi. Öyle de oldu. İngiliz tarihçi Michael Howard, Amerika'yı kuran Püritenlerin "Gül-Haç kaynaklarından gelen prensiplere bağlandıklarını" yazıyor.74 Amerika'daki sözkonusu Püriten-mason geleneği hızla gelişti ve ABD, az sonra inceleyeceğimiz gibi, "dünyanın ilk masonik cumhuriyeti" olarak tarihte yerini aldı. Bacon'ın attığı tohum ağaç olmuştu.
Tüm bu bilgilerin yanında Bacon'la ilgili bir nokta daha vardı ki, bizlere ilginç bir ipucu vermektedir: Francis Bacon bir homoseksüeldi!... Thomas Cowan, Eşcinsel Dahiler adlı kitabında Bacon'a sayfalar ayırıyor ve Büyük Üstad'ın "efemine gençleri" ve uşaklarını kendisine yatak arkadaşı edindiğini anlatıyor. Hatırlarsak, homoseksüellik Tapınakçılar'ın önemli özelliklerinden biriydi. 1310'ların başında yapılan mahkemelerde çoğu bu sapıklığın, örgütlerinin bir özelliği olduğunu itiraf etmişlerdi. Şimdi, Tapınakçılar'ın 1600'lerde yaşamış Büyük Üstadı'nın da homoseksüel çıkmasını nasıl yorumlamalıyız? Acaba, Tapınakçı-Gül-Haç-mason evrimi içinde Tapınakçı geleneğin hiçbir özelliği kaybolmamış mıdır?...
Kitabın ilerleyen sayfalarında, yeri geldiğinde, bu ilginç konuya yeniden değineceğiz...
(*) 17. yüzyılın önemli düşünürlerinden olan Leibnitz, bir Gül-Haç olmasının doğal bir sonucu olarak, yahudi düşüncesi ile en yakından ilişkilidir. Rene Guenon, Dünya Krallığı adıyla Türkçe'ye çevrilen kitabında, Leibnitz'in teorilerinin "yahudi tradisyonu'ndan büyük ölçüde etkilendiğini not eder. (s. 81)
Campanella ise 16. yüzyılın önemli bir ismidir. Civitas Solis (Güneş Şehri) adlı ünlü romanında, Ortaçağ Hristiyanlığının önemli düşünürü olan St. Augustine'nin Civitas Dei (Tanrı Şehri) adlı kitabına karşı çıkmıştır bir anlamda. Augustine, tamamen ilahi yasalara göre yönetilen bir toplum modeli çizmişken, Campanella, seküler bir model ortaya koymuştur. Bir Gül-haç üyesi olan Campanella'nın İttifak'ın seküler hedefine böylelikle katkıda bulunması şaşırtıcı değildir elbette. Zaten Civitas Solis'i de Gül-Haç ritlerinden esinlenerek yazmıştır: Rene Guenon, Dünya Krallığı'nda Campanella'nın "Güneş Ülkesi'nin, Gül Haçların "Güneş Kalesi" kavramından bir aktarma olduğunu söylemektedir. (s.64)
Bacon'ın Yolunu İzleyen Biraderler ve 'Bilim Evi' Royal Society
Bacon'ın yazdıkları bir ütopya değil, gerçekte bir plandı. Büyük Üstad, Yeni Atlantis'te yazdıklarıyla, biraderlerine, İttifak'ın gücünü egemenlik boyutuna çıkarmaları için ne yapmaları gerektiğini gösteriyordu. Bilim, her türlü dini özellikten arındırılmalı, İttifak'ın egemenliği için kullanılacak, İttifak'a Hz. Süleyman'ın sahip olduğu gibi olağanüstü güçler kazandıracak bir aygıt haline getirilmeliydi. Bu iş için de Bensalem adasındaki Süleyman Evi gibi bir kurum oluşturulmalıydı.
Bacon'ın bu mesajları, onu izleyen biraderleri tarafından doğru algılandı. Bilim evi "Solomon's House", Yeni Atlantis'in yayınlanmasından 19 yıl sonra, 1645'de "Invisible College" (Görünmez Okul) adıyla ilk toplantılarına başladı. Topluluk, pozitif bilimin gelişmesi için can atan soylu ve entellektüellerin biraraya gelmesiyle oluşmuştu. Ve Invisible College üyelerinin çok önemli bir ortak özelliği vardı: Hepsi istisnasız masondu.75
Invisible College, bir süre sonra daha resmi bir yapıya kavuşarak, Protestan Kral II. Charles'ın himayesi altında, 1662 yılında Royal Society ya da uzun adıyla The Royal Society of London for The Improvement of Natural Knowledge (Doğal Bilginin Geliştirilmesi İçin Londra Kraliyet Derneği) adını aldı. Isaac Newton, derneğe 1671'de kabul edildi, 1703'te de başkan seçildi ve 1727'deki ölümüne kadar derneğin başkanlığını yürüttü. Newton'ın yanısıra, Christopher Wren, Robert Boyle ve John Locke gibi ünlü isimler de derneğe katıldılar.
Bu isimler de açık bir biçimde masondular. Örneğin, liberalizmin babası sayılan John Locke'ın Güney Carolina'daki koloni için hazırladığı anayasanın da masonik ilkeleri ön plana çıkardığı kabul edilir.76 Zaten daha sonra Güney Carolina, ABD'de mason örgütlenmesinin ilk büyük kalesi olacaktır. John Locke'ı bu konuda teşvik eden hamisi ise, ünlü bir deist olan Shaftesbury kontu Ashley Cooper'dır. Cooper'ın da önemli bir özelliği vardır; masondur.77
Newton'un mekanik evren anlayışını temel alan Royal Society, 18. yüzyıl rasyonalizminin ve 19. yüzyıl pozitivizminin en önemli kalelerinden biri, dolayısıyla da din-dışı düşüncenin öncüsü oldu. Dernek, Evrim teorisine de büyük bir heyecanla sahip çıktı. Öyle ki, Royal Society'nin beğendiği bilimadamlarına iki yılda bir verdiği en büyük ödülü, Evrim teorisinin babası Charles Darwin'in adına düzenlenmiş "Darwin Madalyası"dır.
![]() |
Positivist-materyalist düşüncenin öncüsü olan Royal Society’nin ünlü üyeleri: Christopher Wren, Robert Boyle ve John Locke, ortak özellikleri, hepsinin istisnasız mason oluşu... |
Böylece, Avrupa'nın dinden koparılmasındaki en büyük etken olan Aydınlanma'nın İngiltere kısmı, Francis Bacon ve onu izleyen biraderleri tarafından gerçekleştirildi. Alman ve Fransız Aydınlanmaları da, yine aynı şekilde Gül-Haç ya da mason localarında gelişecekti.
Ve bu arada Bacon'la birlikte "pozitif bilim" artık Mesih Planı'na dahil olmuştu. Ancak, az önce de dediğimiz gibi bu bilim türü, İttifak'ın totaliter amaçları için var edilmişti. Bilim, İttifak'ın doğru olduğuna karar verdiği şeyleri doğru göstermek için kullanılıyordu, gerçek doğruları bulmak için değil. Yeni bir paradigma kabul edilmişti: Bilimin bulduğu her "doğru" dinle çatışmalıdır ve bilimin amacı da dini yalanlamak, dini otoriteyi zayıflatmak olmalıdır. Katolik Avrupa düzeni'nin yıkılıp yerine İttifak'ın icad ettiği Yeni Seküler Düzen'in (Novus Ordo Seclorum) konmasında, bu paradigma kuşkusuz çok işe yaradı. Bu bilim türü, kurulmakta olan Yeni Seküler Düzen'in bir parçasıydı. İttifak, yeni bir dünya, din-dışı bir dünya kuruyordu. Bu yeni dünyanın tüm ahlaki değerleri, siyasi sistemi, tarih, psikoloji, sosyoloji gibi toplumsal bilimleri de hedefe uygun olarak şekillendiriliyordu. Bilim de işte bu şekilde şekillendirildi; adına "pozitif bilim" dendi ve eskiden beri dine ait olan "yol gösterici"lik misyonunu üstlendi. (Oysa bilimin "yol gösterici"lik özelliği yoktur; siz istediğiniz şekilde bilime yön verirsiniz. Kabul ettiğiniz paradigmaya göre bir bilim üretir ve bu bilim yoluyla da, bazen bir takım sahtekarlıkları da devreye sokarak, o paradigmayı sözde ispatlarsınız.)
Ve bu yeni bilim türünün kurucularının gizli bir yüzü vardı. Bu kişiler, her ne kadar her türlü metafizik kavramı reddeden bir bilim kuramı geliştirmişlerse de, kendileri metafiziğin içinde yaşıyorlardı. Birer Tapınakçı (mason) ve dolayısıyla da Kabala tutkunuydular çünkü. Gizli gizli buluştukları Kabalacılar'dan İbrani öğretisinin sırlarını öğreniyorlardı. Umberto Eco, pozitif bilimin kurucularıyla Kabala'nın büyülü dünyası arasındaki bu ilginç ilişkiye, Foucault Sarkacı'nda romanın temel kahramanının ağzından değinir:
Büyü dünyasını, bugün olgular dünyası dediğimiz dünyadan ayırmak gittikçe daha güç oluyordu benim için. Okulda, matematik ve fiziği aydınlattıklarını öğrendiğim kişiler, boşinanların (batıl inançların) karanlığında yeniden karşıma çıkıyorlardı. Onların bir ayakları Kabala'da, bir ayakları laboratuvarda çalıştıklarını keşfediyordum... Ardından, olgucu fizikçilerin, üniversiteden çıkar çıkmaz medyum seanslarına, yıldızbilim çevrelerine nasıl bulaştıklarını, Newton'un evrensel çekim yasalarına, gizli güçlerin var olduğuna inandığı için onun, Gül-Haç evrenbilimi alanındaki araştırmalarını anımsıyordum ulaştığını anlatan kuşku götürmez metinlere rastlıyordum. Bilimsel kuşkuyu ilke edinmiştim ama bana kuşku duymayı öğretmiş olan hocalarıma bile güven duymaz olmuştum şimdi.78
Evet, pozitif bilim ile büyü (Kabala) birbiriyle uyum içindedir. Çünkü her ikisi de her ne kadar şekil yönünden farklı olsalar da aynı mantığa dayanmaktadırlar: İnsan, Allah'ın kendisine vereceği bir ilimle değil de, kendi başına "keşfedeceği" bir bilgiyle evrenin sırlarını çözecektir. Bu nedenle hem büyü, hem de pozitif bilim sekülerdir, din-dışıdır. İlhan Kutluer de, Modern Bilimin Arkaplanı adlı kitabında büyü-pozitif bilim arasındaki ilginç ilişkiye değinir ve şöyle der:
Einstein efsanesiyle dünya, tek bir formüle indirgenmiş bilgi hayalini ele geçirmiş ve giderek bu beynin ürünleri büyüsel bir boyut kazanmaktadır. Eski bir batıni düşünce sözkonusudur. Bu düşünceye göre, dünyanın tek bir sırrı vardır ve bu sır tek bir kelime (ya da kelime grubu) içinde saklıdır. İnsanlığın aradığı şifre bu sırda yatmaktadır ve Einstein bu şifreyi bulmuştur. Bilimin bir kaç harften ibaret olduğu şeklindeki batını öğreti, karşılığını modern bilimin ulaştığı bir denklemde bulmuştur: E=mc2. Einstein'in efsanesi özetle budur. Bu efsane içinde Gnostik (Kabala'dan etkilenerek MS II. ve III. yüzyıllarda gelişen mistik akım) geleneğe ait terimlerin hepsini bulmaktayız.79
Pozitif bilimin "yol gösterici" olduğunu düşünenler için, bu batıl inançtan kuşkulanmanın zamanı çoktan gelmiştir. Herşeyi din-dışı dünya görüşüne göre yorumlayan ve tek amaç olarak da din-dışı bir dünya kurma hedefini belirleyen bu çarpık bilim anlayışı, bugün dünyanın ve insanlığın yaşamını tehdit eder hale gelmiştir. Nükleer bombalar, kimyasal ve biyolojik silahlar, çevre kirliliği bu bilim anlayışının ürünü ve Kuran'da bildirilen "... insanların kendi ellerinin kazandığı dolayısıyla, karada ve denizde fesad ortaya çıktı. Umulur ki, dönerler diye (Allah) onlara yaptıklarının bir kısmını kendilerine taddırmaktadır" (Rum Suresi, 41) hükmünün birer sonucudurlar.
Allah'ı tanımayan, dolayısıyla insanın bencil çıkarlarını tatmin etmekten başka bir işe yaramayan bu "pozitif bilim" saplatısının yerine, Kuran'da bildirilen bilim anlayışını koymak, insanlığın tek kurtuluşu olacaktır.
İngiliz Masonları ve İngiliz Yahudileri
Görüldüğü gibi 1600'lü yıllarda, İngiltere'nin masonları oldukça aktif hale gelmişlerdi. Royal Society gibi önemli bir kurumun onlar tarafından kurulmuş olması, ne denli büyük bir güç ve etkiye ulaştıklarını gösteriyor.
Bu noktada akla bir başka soru geliyor. Önceki sayfalarda ayrıntılı olarak incelediğimiz gibi masonluk, Yahudi önde gelenleriyle bir "İttifak" kurmuştu. Her iki taraf arasında, Kudüs'te (masonlar henüz Tapınakçı iken) başlayan ve Kabala üzerine dayalı olan bağ, Avrupa'da daha da güçlenmiş ve metafizik ilişkinin yanısıra, bir de stratejik işbirliğine dönüşmüştü. Çünkü her iki tarafın da düşmanı aynıydı: Kilise. Böylece İttifak kuruldu.
Ama İttifak'ın iki kanadı statü olarak birbiriyle eşit değildi. Masonik kaynaklardan anladığımıza göre, Yahudi önde gelenleri İttifak'ın asıl yöneticileriydiler ve masonlar üzerinde hiyerarşik bir otoriteye sahiptiler. Çünkü "tarihin akışını metafizik yöntemlerle değiştirme" yönteminin, yani Kabala'nın asıl sahipleri onlardı. (Bkz. Giriş bölümü). Masonlar, Yahudi önde gelenlerinin böyle bir güce sahip olduklarına inandıklarına göre, onların üstünlüğünü de kabul etme durumundaydılar. Bu nedenle, kendilerini Yahudi önde gelenlerinin en önemli hedefi olan Mesih Planı'nı gerçekleştirmeye adadılar. Bu yüzden de ritüellerine "İsrailoğulları esarettedir. Biz onların kurtulmaları maksadını takib ediyoruz" gibi hükümler ekliyor, kendilerini, "Yahudi diyarının kurtarıcıları" olarak nitelendiriyorlardı. Masonların üstlendikleri bu misyon o kadar açıktı ki, üstad mason Selami Işındağ bile, "gizli mason kuruluşu... Yahudileri ulusal bir birlik içinde toplamak istiyordu" demekten kendini alamıyor.80
Masonlarla Yahudi önde gelenleri arasındaki bu ilişki modeli, masonluğun etkin olduğu hemen her yerde, bir de Yahudi bağlantısı, hatta Kabalacı Yahudi bağlantısı bulunacağı anlamına gelir. İşte akla takılabileceğini söylediğimiz soru bu noktadan doğmaktadır. Çünkü az önce belirttiğimiz gibi İngiliz masonları 14. yüzyılın başından beri etkindirler ve bu etkinlikleri 1600'lü yıllarda daha da artmıştır. Ancak bu zaman dilimi içinde görünüşe bakarsak İngiltere'de Yahudi yoktur. Çünkü Yahudiler, 1. bölümde belirttiğimiz gibi İngiltere'den Kral I. Edward tarafından 1292 yılında "halkı tefecilik yoluyla sömürdükleri" gerekçesiyle sürülmüşlerdir ve 1650'li yıllardaki Cromwell iktidarına kadar da ülkeye geri kabul edilmemişlerdir.
Ama bu dediğimiz gibi ancak görünüştedir. Çünkü ülkede resmen Yahudi bulunmadığı bu dönemde de Hıristiyan görünen, fakat gerçekte Yahudi dinine bağlılıklarını sürdüren Yahudiler vardır ve masonlarla da yakın ilişki içindedirler.
Konuyla ilgili bilgileri, Quatuor Coronati Lodge adlı locanın, Ars Quatuor Coronatorum isimli yayınında buluyoruz. Colin Dyer Coronatorum'daki "Spekülatif Masonluğun Kökeni Üzerine Düşünceler" başlıklı yazısında, masonluktaki Kabala etkisinin kökenini konu edinirken, İngiltere'de resmen Yahudi bulunmadığı dönemden şöyle söz ediyor:
Katz'ın Philo-Semitism in England (İngiltere'de Yahudi Sempatizanlığı) adlı kitabında bildirdiğine göre, İngiltere'de Kral VIII. Henry'nin saltanatından I. James zamanına kadar, 'gizli Yahudiler' vardı. Londra'da, görünüşte Katolik dininin kurallarını uygulamalarına rağmen, gerçekte gizli olarak Yahudiliklerini sürdüren bir grup 'marrano' (İspanya kökenli Yahudi dönmesi) yaşıyordu. Ancak 1609'da Protestanlığın koruması altında, bu grup, üzerindeki gizliliği kaldırdı ve Yahudiliğini açıkça sürdürmeye başladı... Bu delilin ışığında, Büyük Loca ritüellerine geçen Kabala ile ilgili bilgilerin, bu 'gizli Yahudiler' tarafından masonlara aktarıldığı sonucuna varabiliriz.81
Dyer, üstteki satırların ardından, sözkonusu gizli Yahudilerle masonların dirsek teması içinde olduğunun bir göstergesi olarak, İngiliz masonluğunun ve Royal Society'nin başta gelen kurucularından birisi olan Elias Ashmole'un, bu Yahudilerin birinden düzenli olarak İbranice dersleri aldığına dikkat çekiyor. Daha sonra da, önceki sayfalarda ayrıntılı olarak incelediğimiz John Dee'nin çalışmalarına dikkat çekiyor. Çünkü Dyer'ın bildirdiğine göre, Tapınakçılar'ın ve masonların büyük üstadı olan John Dee, "1580'li yıllarda, İngiliz centilmenleriyle Kabalacı Yahudileri, halkın gözüne fazla çarpmadan biraraya getirecek bir Tapınak kurmaya" uğraşıyor.82
Bu bilgiler, Yahudi önde gelenleri (ve özellikle Kabalacılar) ile masonlar arasındaki ilişkinin hemen her şartta devam ettiğini, İttifak'ın iki kanadının arasında kopmaz bir bağ olduğunu gösteriyor. İngiliz masonlarının Kabalacılar'a ve yürüttükleri Mesih Planı'na verdiği desteğin en belirgin örneklerinden birisi de, masonlardan oluşan Invisible College'ın Yahudilerin İngiltere'ye kabul edilmeleri gündeme geldiğinde, İngiltere'nin diktatörü Oliver Cromwell'e Yahudileri ülkeye kabul etmesi için telkinde bulunmasıydı (bkz. 1. bölüm).
Tarihin perde arkasını incelemeye devam ettikçe, İttifak'ın hemen her yerde birlikte çalıştığını ve "dünyaya egemen olma" hedefine büyük bir dayanışma ve işbirliği içinde yürüdüğünü görebiliyoruz. İki taraf arasındaki işbirliğinin en ilginç örneklerinden birini ise İngiltere'nin Protestanlaştırılmasının son aşamasında buluyoruz.
İngiltere'de Protestanlığın Kesin Zaferi,Protestan Kralın Yahudi Finansörleri ve Mason Dostları
![]() |
III. William, İngiltere’nin son Katolik Kralı olan II. James’i, Amsterdam’lı Yahudi bankacıların finansal desteği ve James aleyhinde propaganda düzenleyen masonların yardımıyla tahtından indirdi. Tahta oturduğunda, İngiltere bir daha dönmemek üzere Protestan olmuştu.O tarihten bu yana İngiliz Kraliyet Ailesi ile masonluk hep içiçe olmuştur. Öyle ki, son ikiyüzyıldır Kraliyet Ailesi’nde masonluğa üye olmamış tek bir erkek vardır; son dönemlerde İslam’a yakınlığıyla dikkat çeken Galler Prensi Charles... |
1700'lü yıllara gelindiğinde, İngiltere'deki mason örgütlenmesi büyük bir güce ulaştı. Öyle ki, Tapınakçı geleneği sürdüren masonluk, 1717 yılında, yani yaklaşık dört yüz yıl süren bir gizlilik döneminden sonra, kendini dünyaya tanıttı. İngiltere'deki dört büyük loca biraraya gelerek, mason örgütünün varlığını ilan ettiler.
Acaba, gizlenme dönemi neden sona ermişti?
Tapınakçılar'ın ve onların devamı olan masonların, 14 ve 18. yüzyıllar arasındaki en büyük düşmanlarının dini otoritenin temsilcisi olan Kilise olduğunu biliyoruz. Protestanlıkla başlayıp, Aydınlanma ile devam eden sürecin bu dini otoritenin gücünü ortadan kaldırdığını ve bu iki büyük hareketin ardında önemli bir Tapınakçı, Gül-Haç ve mason dolayısıyla da Kabalacı etkisi olduğunu da şimdiye dek inceledik.
İngiltere'nin Katolik kilisesi ile bağlarını koparması ise kuşkusuz Papa'ya karşı büyük düşmanlık besleyen Tapınakçı-mason kanadı için büyük bir avantaj olmuştu. Ülkenin Papa'dan kopuş süreci, asıl olarak Kral VIII. Henry'nin Katolik kilisesinin mallarını 1536-1539 yılları arasında aristokrasiye dağıtmasıyla ve Papa'yı tanımadığını açıklamasıyla başlamıştı. Henry'nin oğlu VI. Edward ise ülkeyi gerçek bir Protestan toprağı yaptı. Böylece en büyük düşmanları olan Katolik Kilisesinden kurtulan İngiliz Tapınakçıları'nın (diğer bir deyişle masonların) artık gizli faaliyet göstermeye gerek duymayacakları söylenebilir. Ama durum Tapınakçılar açısından o kadar da kesinleşmiş değildi. Çünkü, hem kraliyet ailesinde, hem aristokraside, hem de dini kadrolarda ülkeyi tekrar Katolik yapmak isteyen çok kişi vardı. Hatta, o dönemde Papa'ya ısrarla bağlı olan ülkedeki Cizvitler'in bu tür bir "Papa'ya dönüş" hareketi organize etmeye çalıştıkları söylenir.
Katoliklerin bu çabası, ülkenin resmen Protestan olmasından yüz yıl kadar sonra meyve verdi. İngiliz Devrimi'yle başlamış olan Püriten iktidarı, Cromwell'in indirilmesiyle sona erince, 1660 yılında tahta, uzun süredir gizli bir Katolik olan II. Charles geçti. Az süre tahtta kalan II. Charles, hakkında "birileri" tarafından ülkeyi "Papa'ya satmak" için rüşvet aldığı iddiaları yayılırken, yerine geçecek kişinin kendisi gibi bir Katolik olan II. James olması gerektiğini açıkladı. Ve II. James İngiltere'nin son Katolik kralı başa geçtiğinde, ülkeyi yeniden Katolik yapmak için çalışmaya başladı.
Ama ülkenin ille de Protestan olmasını isteyenler boş durmadılar elbette. Amerikalı tarihçi John J. Robinson, masonların Katolik James'e karşı gizli ve etkili bir kampanyayı organize ettiklerini bildiriyor.83 Ülkeyi Katoliklikten "kurtarmak" isteyenler, kısa sürede yeni bir çözüm buldular. II. Charles'ın kuzeni olan ve ateşli protestanlığı ile bilinen William of Orange'ı tahta çıkarmaya karar verdiler. O sıralarda William, Hollandalı Protestanlar ile birlikte Katolik Fransa'ya karşı savaşıyordu.
Bu plandan, İngiliz tarihinde bir diğer örneğine rastlanamayan bir iç savaş ve devrim doğdu. Protestan William, 13 bin asker ve 4 bin atla İngiltere'ye çıkarma yaptı. Katolik Kral II. James, aslında daha kalabalık ve güçlü olan ordusundan aleyhinde yapılmış olan "ülkeyi Papa'ya satma" propagandasının da etkisiyle ihanet görünce tahtı, 1685'te William'a bırakmak zorunda kaldı. Böylece, İngiltere'yi Katolik yapmak yönündeki son önemli girişim başarısızlıkla sonuçlanmış oluyordu. 1689'da parlamento şu kararı aldı: "Bundan böyle hiçbir Katolik, İngiliz tahtına oturamayacaktır."
Asıl ilginç olan, İngiltere'yi bir daha geri dönmeyecek bir biçimde Katoliklikten koparan William of Orange'ın kimlerden destek gördüğüydü. William, az önce belirttiğimiz gibi İngiltere'yi "fethetmeye" girişmeden önce, Hollandalı Protestanlarla birlikteydi... Hollanda'ya gidilir de, Amsterdam'ın, diğer adıyla "Yeni Kudüs"ün sahipleriyle bağlantı kurulmaz mıydı?... Kurulmuştu elbette; William, Yahudi önde gelenleriyle yakın ilişki içine girmişti ve "İngiltere seferi" de bu kişilerce finanse edilmişti. Amerikalı tarihçi Eustace Mullins şöyle yazıyor:
William'ın İngiliz destekçilerinin yanında, bir de Amsterdam'lı finansörleri vardı. Bu finansörler, William'ın orduları için gerekli parayı sağladılar. Finansörlerin en önemlisi, kuşkusuz Amsterdamlı bankacı Solomon de Medina idi.William'ın, tahtta kaldığı süre boyunca yaptığı en önemli işlerden biri, tarihçilerce genelde göz ardı edilse de, 1694'de İngiltere Bankası'nın (Bank of England) kuruluşunu onaylamasıydı. William'ı bu iş için yönlendirenlerin başında, onun İngiltere fethini de desteklemiş olan Amsterdam Bankası'nın sahipleri vardı. En önemlileri de sonradan Warburg adını almış olan Abraham del Banco ailesiydi... Solomon de Medina'ya daha sonra III. William tarafından şövalyelik payesi verildi.84
İngiltere'de Katolik Kral II. James'i devirmek için masonlar tarafından propaganda yapılırken, James'in Protestan rakibi William'ın da, Solomon de Medina ve Abraham del Banco gibi Yahudi bankacılarla finanse edilmesi, bize Yahudi önde gelenleriyle, Tapınakçı geleneği koruyan masonlar arasındaki İttifak'ın çok organize biçimde çalıştığını gösteriyor. (Eustace Mullins, William of Orange'ın tahta çıkmasının iki büyük sonucu olduğunu söylüyor: Bank of England'ın ve Doğu Hindistan Şirketi'nin (East India Company) kurulması. Bank of England, günümüz bankacılık sisteminin, East India Company ise sömürgeciliğin ve uyuşturucu ticaretinin öncüsü oluyor. East India Company'nin Yahudi bağlantılarına önceki bölümde değinmiştik.)
Böylece 1700'lere gelindiğinde, İngiltere, dini otoriteye karşı girişilmiş olan savaşın kazanıldığı bir toprak haline geldi. 1701'de Parlamento bir adım daha atarak, Kraliçe Anne'den sonra, tahtın Kraliçe'nin en yakın Protestan akra- basına geçeceğini kararlaştırdı. Ayrıca 1701 yılında çıkartılan bir başka yasa, İngiltere'de, o tarihe kadar eski Katolik Avrupa Düzeni'nin temel kurallarından biri olan "Kral otoritesini Tanrı'dan alır" ilkesini ortadan kaldırdı.
Artık, asırlardır dini otoritenin önderliğinde kurulmuş Avrupa Düzeni, en azından İngiltere'de, kesinlikle yıkılmış bulunuyordu. Dört yüzyıldır bu düzen nedeniyle yer altında bulunan Tapınakçı-mason geleneğinin gizlenmesine de artık bir gerek kalmamıştı. Bu geleneğin büyük etkisi sayesinde oluşan Protestanlık, yeni Avrupa Düzeni'nin temeli haline gelmişti. Protestanlık, dinin politik alandan dışlanması ve kapitalizmin egemenliği altına girmesi demekti.
John J. Robinson, durumu şöyle özetliyor: "Artık masonların gizliliğe ihtiyacı yoktu. Düzenden kaçmalarına, ya da düzeni yıkmaya çalışmalarına da gerek kalmamıştı. Çünkü masonluk, artık düzenin kendisi haline gelmişti." 85
Bu tarihten sonra İngiltere'de "düzenin kendisi" haline gelen masonluk, Avrupa'nın diğer ülkelerini de politik anlamda kendi düzenine uygun hale getirme çabasına girişti. Bu çabadan nasibini alan ülkelerden biri, Polonya'ydı.
Katolik Polonya'nın Masonik Dramı
Polonya, Kuzey Avrupa'nın, yoğun Katolik nüfusa sahip tek ülkesidir. Bundan dolayı da yüzyıllardır içinde bulunduğu "Protestan denizi"nde sakıncalı bir ada olarak görülmüştür. 1795'de Avrupa'nın büyük güçlerinin eliyle yıkılan Birinci Polonya Cumhuriyeti'nin ardından, ancak 125 yıl sonra, 1919'da İkinci Polonya Cumhuriyeti kurulabilmiştir. Bu cumhuriyetin de ömrü uzun olmamış, Hitler Almanyası ve Stalin Rusyası'nın eliyle 1939'da yıkılmıştır.
İlginç olan, Katolik Polonya'nın dramının, büyük ölçüde masonik bir boyut taşımasıdır. Polonya'nın parçalanmasına ve 125 yıl boyunca da parçalanmış olarak kalmasına neden olan, locaların Avrupa genelinde uyguladığı, anti-Katolik politikadır. Papalık'ın kuzeydeki en büyük kalesinin yıkılmasının yaratacağı etkiyi gören masonluk, kralını seçimle başa getiren ve o dönemde oldukça demokratik bir anayasal monarşi kurmuş olan Birinci Polonya Cumhuriyeti'nin yıkılışını büyük bir ustalıkla hazırlamıştır.
Bu anti-Katolik operasyonu, elbette konunun başından beri incelediğimiz Yahudi önde gelenleri-masonlar ittifakının temel stratejisi çerçevesinde incelemek gerekiyor. Dini otoritenin kurduğu Avrupa düzeninin yıkılmasına çalışan sözkonusu İttifak'ın Polonya'yı da bu temel strateji doğrultusunda hedef seçtiği anlaşılıyor. Zaten Polonya'nın yıkılışının öyküsünde, Kabala ve masonlar elele gidiyor.
Konuyla ilgili ayrıntılı bilgiyi, Vatikan Kutsal Kitap Enstitüsü'nde profesör olan ünlü yazar Malachi Martin veriyor. Martin, The Keys of This Blood adlı kitabında, masonluğun Polonya'nın parçalanmasında oynadığı rolün uzun öyküsünü şöyle anlatıyor:
Avrupa'daki Katolik ve Protestan güçlerin arasında çıkacak olan kaçınılmaz çatışmada, mason locaları doğal olarak Protestanların yanında yer aldı. Bu ortamda Birinci Polonya Cumhuriyeti'nin sonunun gelmesindeki en önemli nedenlerden biri de, özellikle Polonya'nın Protestan düşmanları arasında bulunan masonlardı. O dönemde, Protestan ülkelerde loca üyeliği devlet yönetiminde ve akademik çevrede oldukça yaygınlaşmıştı. Almanya, Avusturya, Fransa, Hollanda ve İngiltere'de kurulmuş olan Avrupa'nın en büyük üniversiteleri ve benzeri bilimsel kuruluşların hemen hepsi, locaya yeni üyeler sağlıyorlardı. Avrupa masonluğu bir anlamda aristokratların, büyük toprak sahiplerinin, bankerlerin, simsarların buluşma yeri haline geldi. Soylu prenslerin çoğu locaya üye oldular. İngiliz George IV, İsveç prensleri II. Oscar ve V. Gustav, Alman prensi Büyük Fredrick, Danimarka Prensi X. Christian bunlardan sadece birkaçıdır.86
Martin, masonluğun o dönemde kazandığı güçten böylece söz ettikten sonra, Polonya'nın dramını anlatıyor. Buna göre, Polonya'nın yıkılmasını ilk savunan kişi, kitabın ilk bölümünde Yahudilerle olan olağanüstü ilişkilerini ayrıntılı olarak incelediğimiz, İngiltere'nin Püriten lideri Cromwell'di. Martin, bunun yanısıra, o dönemde Kabala tutkunu masonların da ülkenin parçalanmasında büyük rol oynadığını anlatıyor:
Polonya, kendi sınırları içerisinde, beş veya altı etnik gruptan oluşan, din özgürlüğünün yasallaştırıldığı ve bu sayede Katolikliğin gelişip Protestanlarla barış içinde yaşadığı ve Yahudilerin yasal, dini ve sivil otonomilerinin sağlandığı bir federasyondu. Ülke askeri yönden güçlü, ekonomik yönden zengin, politik yönden gelişmiş, kültürel olarak da ilerlemişti. Ama böyle kalamadı... Polonya'ya yapılan saldırının farklı ve karmaşık nedenlerinin arasında 1653-1658 arası İngiltere Cumhuriyetinin 'Koruyucu Lord' ünvanına sahip Oliver Cromwell'in geniş planlarının da yeri vardır. Cromwell, dış politikası zayıflayan İspanya İmparatorluğunu daha da zayıflatmayı hedef alırken, İngiltere, Almanya, Danimarka, İsveç ve Hollanda'yı İspanya'nın egemenliğinden kurtararak, bunlar arasında Protestan birliğini kurmayı amaçlıyordu. Polonya'nın bu birliğin ortasında yer alması ise büyük bir sorundu... 1600'lü yıllar biterken Polonya'yı hedefleyen bir başka güç de başarıya yaklaştı. Saksonyalı I. Friedrich Augustus 1697'de Polonya Kralı seçildi. Friedrich görünüşte Roma Katolik kilisesine bağlıydı. Ancak bu sadece görünüşteydi; çünkü o da aslında Kabala'ya kendini adamıştı ve hep öyle kaldı. Friedrich dönemin Kabalistik simya çalışma ve deneylerinin çoğuna katılmış olan bir masondu. Friedrich'in atadığı Alman asıllı Başbakan, yani Baron Manteufer de kendisiyle aynı locaya üyeydi. Masonlar, birkaç yıl sonra, 1728'de Riesden'de Lourt Locası'nı ve onunla bağlantılı olarak Berlin Locası'nı kurdular. Bu locanın sembolü Gül ve Haç'tı. Locanın üyeleri arasında Polonya Kralı I. Friedrich Augustus, iki Prusya Kralı, I. ve II. Friedrich Wilhelm de yer alıyordu... I. Friedrich Augustus uzun süre Polonya Kralı olarak kalamadı. Ancak yedi senelik hükümranlığı boyunca dış politikası Polonya'nın topraklarının komşuları arasında paylaşılmasına neden oldu ve Polonya'yı parçalama çabalarına 1704'te tahttan indirildikten sonra da devam etti. Polonya 1648'den beri savaşın içindeydi. Çağdaş tarihçilerin 'sağanak' olarak adlandırdıkları geniş bir istila ile karşılaştı. İstilacılar, yani İsveç, Brandenburg Almanları, Transilvanya Macarları ve Ruslar, Cromwell'in İngilteresi'nin ve Protestanların desteği ile hareket ediyorlardı...87
Martin'in bildirdiğine göre, Kabala tutkunu ve mason olan Kral I. Friedrich Augustus, Polonya'yı "Avrupa'nın hasta adamı" durumuna getiren kişi oldu. Yazar, Polonya'da masonluğun yükselişini ve ülkenin buna paralel olan çöküşünü şöyle aktarıyor:
1700'lerin ilk yarısında Polonya'da Fransız ve İngiliz masonluğunu model alan birçok Loca türemeye başladı. Mason kaynakları, 1815'teki Viyana Kongresi'ne kadar ki bu kongre ile Polonya dünya haritasından silinmiştir Polonya'da 316 Loca'nın açıldığı bildirilmektedir. Polonya'daki önemli localardan biri olan Wisniowiec, 1742'de Volhynia'da kuruldu. Varşova'daki Three Brothers (Üç Kardeş) 1744'te, Dukla 1755'te, Good Shepherd 1758'de ve Sarmatian 1769'da kurulan en büyük localardı. Büyük Polonya Locası ise 1769'da kuruldu. Masonluğun gelişimi sırasında Polonya'da üç kez kral seçildi ve seçilenlerin hepsi Polonya Masonluğunun önde gelenleriydi. Bu üçlünün ilki olan III. Augustus 1763'te öldü. Onun arkasından 1766'da ölen Staniglaw Leszczynski ve sonra da Stanislaw Poniatowski başa geçti. Ve Polonya, Poniatowski'nin başa geçmesinden üç yıl sonra yıkıldı... 18. yüzyılın ilk yarısında Polonyalı politikacı ve entellektüel elit tabakanın büyük kısmı da Masonluğun Hümanist ideallerine kazandırıldılar... Ve 1790'da Birinci Polonya Cumhuriyeti öyle umutsuz bir duruma düştü ki en kuvvetli düşmanı Prusya ile tehlikeli bir ittifaka zorlandı. 1790'da Polonya-Prusya Paktı imzalandı. Bu paktın baş mimarı olan Ignacy Patocki, Polonya Masonluğunun Büyük üstadıydı. Bu paktın şartları Polonya için öylesine ağırdı ki, ülkenin parçalanması kaçınılmaz hale geldi.88
Masonluğun büyük rol oynadığı bu çöküş sürecinin sonunda Polonya 1795 yılında, Rusya, Prusya ve Avusturya arasında paylaşıldı. Kilise'nin Kuzey'deki son uzantısı da böylece yok edilmiş oluyordu.
Masonluğun Önlenemeyen Yükselişi
![]() |
1717’de, Londra Covent Garden’da ilk kez varlıklarını dünyaya bildiren dört büyük locanın ortak toplantısı. |
Az önce belirttiğimiz gibi masonluk 1700'lü yıllara girerken, İngiltere'yi tamamen Protestanlaştırmış ve bu ülkede "düzenin kendisi" haline gelmişti. Dolayısıyla 1314'den Tapınakçılar'ın yer altına indiği tarihten beri süren gizlenme dönemi İngiltere'de sona erdi. 1717 yılında, Londra'nın ünlü Covent Garden'ında, İngiltere'nin dört büyük locası bir araya gelip, "duvarcılar derneği"nin varlığını ilan ettiler. Sonra, bilindiği gibi masonluk hızla yayıldı. Devlet adamları, aristokratlar, burjuvazi, pek çok ünlü isim mason localarına girmeye başladılar. Varlığını 1717'de duyuran masonluğun, yarı yüzyıl içinde büyük güç kazanarak Amerikan Bağımsızlığı ve Fransız Devriminde öncü rol oynadığını biliyoruz.
Ama bu denli yaygın ve popüler bir örgüt haline dönüşen masonluk, eski Tapınakçılar'dan biraz daha farklı bir yöntem uygulamaya başladı. Masonluğun içinde, Tapınakçı geleneği sürdüren yani Kabala'nın sırlarıyla uğraşıp, Yahudi mistiklerine bağlılığı devam ettiren usta masonların yanında, bu örgüte sırf merak ya da maddi çıkar için girmiş insanlar da vardı. Masonluktaki derece sistemi, bu birbirinden farklı olan iki kanadı bir arada tutan ve birini diğerine hizmet ettiren mekanizma oldu. Maddi çıkar, merak gibi amaçlarla mason olmak isteyen kişiler örgüt içinde tutuluyor, fakat asla ve asla üst derecelere çıkamıyorlardı. Masonlarının önemli bir bölümünün, otuz üç dereceli İskoç ritinin ancak üçüncü derecesine ulaşabildikleri bir gerçektir. Bu düşük dereceli masonlar, masonluğun taşıdığı Tapınakçı geleneğin ve Yahudilerle ilgili misyonunun pek de farkında olmadan örgütün istediklerini yerine getiriyorlardı. Üst sayfalarda masonik ritlerden yaptığımız bir alıntıyı yine hatırlayalım:
Büyük Üstad: Kimden sakınmalıyız? I. Nazır: Düşmanlarımızdan ve kardeşlerimizden. Büyük Üstad: Kardeşlerimizden sakınmamızın nedeni nedir? I. Nazır: İsrailoğulları esarettedir. Biz onların kurtulmaları maksadını takib ediyoruz. Lakin yeni kardeşlerimiz bizim bu projemizi anlamayacaklar ve tatbikini engelleyeceklerdir. Büyük Üstad: Kardeşlerim nizam vaziyeti alalım. Yahudi diyarının kurtarıcısını selamlayalım.89
Görüldüğü gibi, büyük üstadlar, masonluğun Yahudi bağlantısının ve de büyük olasılıkla Mesih Planı'ndaki misyonunun farkındalardı. Ama "yeni kardeşler", ya da dereceler içinde yükselmeye istidatlı olmayan ve hep "yeni" olarak kalacak düşük dereceli masonlar, bu misyonun önemini kavrayamazlardı. Hatta bu sırrı dışarı yayabilir, masonluğun gerçek yapısının ortaya çıkmasına neden olabilirlerdi. O zaman bu düşük dereceliler, kendilerine sağlanacak bazı avantajlar sayesinde masonluğun "Yahudi diyarını kurtarma" olarak özetlenen büyük misyonuna, bu misyonun farkında olmadan hizmet ettirilebilirlerdi. Düşük derecelilere sağlanacak bu avantajlar kimi zaman maddi çıkarlar, ya da karşılıklı dayanışma olurdu. Kimileri gizli bir derneğe üye olmanın verdiği zevk ve heyecanla bile avutulabilirdi. Ama Kabala'nın gerçek sırlarına ve Hiram'ın temsil ettiği Tapınak gizemlerine vakıf olabilecek olanlar, kendilerine verilecek uzun ve ısrarlı bir eğitim sonucu, üstad olmaya hak kazanabilirler, Tapınakçı misyonunu, bu misyonun farkında olarak sürdürebilirlerdi.
Masonluğu derecelere ayırıp, düşük derecelerde yalnızca eğlenceli ve heyecanlı bir klüp gibi sunmak başka yönlerden de gerekliydi: Monarşilerin henüz tümüyle yıkılmadığı dönemlerde, mason locaları istemedikleri kimseleri de üye yapmak zorunda kalabiliyorlardı. Bir ülkede kurulan loca, aristokrasiden, hatta saraydan da bazı kişilerin ilgisini çekiyor ve bunlar "ben de üye olacağım" diye loca kapısına dayanıyorlardı. Kral ailesinden birisi, ya da bir kont veya baron masonluğa üye olmak isterse, buna elbette hayır denemezdi. Yapılacak şey, bunları da üye yapıp, onlara masonluğun bir eğlence klübü olduğu izlenimi vermekti. Böylece bu istenmeyen üyeler zararsız bir halde örgüt içinde barındırılabilirdi. Bu strateji gereği, kimi zaman masonluğun ortadan kaldırmak istediği insanlar bile localara alınabiliyordu. Örneğin, masonların önderliğini yaptığı devrimle birlikte (bkz 3. bölüm) kafası kesilmeden önce, Fransa Kralı XVI. Louis mason localarına üye olmak istemişti. Buna elbette hayır denemezdi. Kral büyük bir törenle locaya katıldı. Hatta "ben de mason olmak istiyorum" diye tutturan Kraliçe için bile bir çözüm bulunmuş, kadınlardan oluşan göstermelik bir loca kurularak, Kraliçe bu locada tekris edilmişti. Ama başta da belirttiğimiz gibi, kral ve kraliçeye localarda sunulan görüntüyle, gerçek arasında pek bir ilgi yoktu. Kraliçenin bu konudaki saflığı sonunu hazırlamıştı:
... Marie-Antoinette 1781 yılında kızkardeşine masonlarla ilgili olarak şunları söylüyordu: 'Masonluk yalnızca iyi bir eğlence ve toplantı klübü. Onlar şarkı söyleyip içki içen ve de kesinlikle komplo düzenlemeyen insanlar.' Kraliçe'nin bu konudaki düşüncesine rağmen pek çok mason devrimin ön saflarında yer aldı; en az ikiyüz tanesi Genel Meclise, yüz tanesi de Konvansiyon'a üye seçildi... 'Eşitlik, özgürlük, kardeşlik' gibi sloganlar ve eşitliği sembolize eden terazi ya da teyakkuzu temsil eden göz gibi semboller masonluktan alınmıştı.90
Masonlar belki istemeyerek aralarına almak zorunda kaldıkları kral ve kraliçenin yanında, "şarkı söyleyip, içki içiyorlardı" ama aynı dönemde gerçek üstadların, başbaşa kaldıkları localarda krala ve kraliçe hakkında "komplo düzenledikleri" tartışılmaz bir gerçektir.
Kralın kafası giyotinle uçurulduğu anda birinin çıkıp "Jacques de Molay, öcün alındı" demesiyse, devrimci masonların Tapınakçı geleneğini açıkça koruduğunun küçük bir işaretiydi. Olayın bir diğer ilginç yönü, Tapınakçı üstadı Molay'la, masonluğun sembolik üstadı Hiram'ın özdeşleştirilmiş olmasıdır. Alınan intikam böylece hem Hiram'ın hem de Jacques de Molay'ın intikamı oluyordu. Umberto Eco, bu konuda şunları söylüyor:
Tapınakçılar'ın, Süleyman'ın Tapınağı'nın yapımı sırasında duvarcı ustalarının kurdukları eski localarla bağıntısı olduğuna hiç kuşku yok. Bu locaların üyelerinin, gizemli bir cinayete kurban giden Tapınak'ın mimari Hiram'ı anarak onun öcünü almaya ant içtiklerine de kuşku yok. Kovuşturmanın ardından, Tapınak Şövalyeleri'nin birçoğu, Hiram'ın öcü söylencesini, Jacques de Molay'ın öcü söylencesiyle kaynaştırarak bu zanaatçı derneklerine katılmış olsalar gerek.91
"Öc alma" misyonunun en iyi biçimde uygulandığı Fransız Devrimi'yle birlikte, Tapınakçılar'ın ve birlikte İttifak kurdukları Yahudi önde gelenlerinin en büyük hedefinin, yani dini otoritenin ve monarşilerin ortadan kaldırılmasının dev bir aşaması daha gerçekleştirildi. Avrupa'nın en büyük Katolik gücü, "yukarıdan aşağı sekülerleştirme" yöntemiyle dinden koparıldı. Fransız Devrimi, İttifak'ın dini otoritenin kurduğu düzeni yıkıp, yerine kendi düzenini yerleştirmesinin en önemi aşamalarındandır ve İttifak'ın kullandığı yöntemler açısından da çok iyi bir inceleme örneği oluşturmaktadır. Bir sonraki bölümde, Devrim'i ve arka planındaki Fransız Aydınlanması'nı özel olarak inceleyeceğiz.
Ancak burada Avrupa'daki bu ilginç gelişmelere kısa bir ara verip, Atlantik'in öteki yakasına bir göz atmakta yarar var. Çünkü Fransız Devrimi ile Avrupa'daki ilk masonik devletin kurulmasından bir süre önce, Yeni Dünya'da da çok hızlı bir masonik yükseliş gerçekleşmiştir.
Yahudilerin Eliyle Masonluğun Amerika'ya Girişi
Kitabın bir önceki bölümünde, Amerika'nın Kabalacı Kolomb'la başlayan ve Püritenlerle devam eden öyküsünde Yahudi önde gelenlerinin büyük rolü olduğunu, Amerika'nın baştan beri Mesih Planı'nda önemli bir yeri olduğunu birlikte incelemiştik. Dolayısıyla Amerika, Avrupa'da İttifak'ın eliyle kurulup geliştirilen Yeni Seküler Düzen'den mutlaka nasibini almalıydı. Masonluk ve Yahudi önde gelenleri arasındaki İttifak'ın Amerika'yı ihmal etmesi düşünülemezdi.
Nitekim öyle de oldu. Amerika'nın temellerinin kıtaya göçen Püritenler ve Yahudiler tarafından 17. yüzyılda atıldığını biliyoruz. Amerika'ya yerleşen bu Yahudilerin önde gelenleri boş durmadılar ve Avrupa'daki soydaşları gibi ülkeyi Mesih Planı'na uygun olarak şekillendirmeye çalıştılar. Bu yönde ilk yaptıkları iş, Avrupa'daki müttefiklerini Amerika'ya taşımak oldu: Masonluk, Yeni Dünya'ya tamamen Yahudilerin eliyle taşındı. Judaica, "Freemasonary" başlığı altında bu konuyla ilgili önemli bilgiler veriyor:
Koloni Amerikası'nda masonluğun kurucuları arasında çok sayıda Yahudi ismi göze çarpıyor. Gerçekte, masonluğu Amerika'ya ilk kez getirenler de Yahudiler olmuştu. İlk kez 1658'de New Port, Rhode Island'da oluşan mason locası durumundaki örgütün kuruluşu, o bölgede yaşayan bir Yahudinin, Mordecai Campanall'ın sayesinde olmuştu. 1734'de Georgia Savannah'ta kurulan locanın kurucuları arasında da dört tane Yahudi bulunuyordu. Bir başka Yahudi Moses Michael Hays, İskoç ritini Amerika'ya sokan kişi oldu, 1768'de de tüm Kuzey Amerika masonluğunun genel gözetleyicisi (inspector general) seçildi. 1769'da Hays New York'ta King David Lodge (Kral Davud Locası)nı kurdu. Bu locayı 1780'de New Port'a da taşıdı. 1788-1792 yılları arasında Massachusetts Büyük Locası'nın Büyük Üstadlığı'nı yürüttü. Rhode Island Büyük Locası'nı kuranların başında bir diğer Yahudi Moses Seixas geliyordu. 1802-1809 yılları boyunca bu locanın üstad-ı muhteremi oldu. Moses Hays ile aynı dönemde faaliyet gösteren bir diğer Yahudi Solomon Bush, Pennsylvania masonluğunun genel gözetleyicisi oldu. 1781'de Pennsylvania'da kurulan ve Amerikan Masonluğu'nun tarihinde önemli yeri olan 'Sublime Lodge of Perfection' adlı locanın içinde de Yahudiler son derece etkin konumdaydılar. Eski dönem Amerika masonluğunun önemli isimleri arasındaki diğer Yahudiler şöyle: Charleston'daki King Solomon's Lodge'un kurucularından Isaac da Costa, 1781'de Virginia bölgesinde genel gözetleyici seçilen Abraham Forst ve aynı görevi önce Maryland sonra da Charleston'da yürüten Joseph Mayers. 1793'te Charleston, South Carolina'daki büyük sinagoğun açılış töreni, mason localarındaki ritüellere uygun olarak yapılmıştı. Yahudi isimleri daha sonraki dönemlerde de Amerikan localarında dikkat çekti... B'nai B'rith tarafından da benimsenmiş olan gizlilik, ketumiyet gibi özellikler ve pek çok ritüelin masonik çalışmalardan etkilendiğine kuşku yoktur. B'nai B'rith Yahudi toplumunun içinde masonluğun bir benzeri olma amacı taşımıştır.92
Yahudilerin eliyle masonluğun Amerika'ya girmesi, oldukça anlamlı bir gelişmeydi: Yahudi önde gelenleri, Avrupa'da kurmuş oldukları İttifak'ı aynen Yeni Dünya'ya da taşıyorlardı. Ancak bir farkla; İttifak, Avrupa'da en başta Katolik Kilisesi olmak üzere bir takım ortak düşmanlara karşı uzun bir savaşa girişmişti. Oysa Amerika'da böyle bir düşman yoktu. (Tek muhtemel düşman olan Kızılderililer de önceki bölümde incelediğimiz gibi M. Tevrat'ın gösterdiği yöntemlerle soykırıma uğratılıyordu). Bu nedenle İttifak, Amerika'da, Avrupa'nın aksine "düzen yıkma" işiyle uğraşmadı. Aksine, buradaki düzen doğrudan ittifak tarafından kuruldu.
ABD, 'Dünyanın İlk Masonik ve Kabalistik Cumhuriyeti'...
Yahudi önde gelenlerinin Amerika'da masonluğu yayma yönünde giriştikleri hummalı faaliyetin ardından, ABD, "dünyanın ilk masonik cumhuriyeti" olarak tarih sahnesine çıktı. Amerikalı tarihçi Robert Hieronimus, America's Secret Destiny (Amerika'nın Gizli Kaderi) adlı kitabında, bu ülkenin kuruluşunun ardındaki masonik etkenle ilgili bazı ilginç bilgiler veriyor:
Günümüz tarihçileri, 17. ve 18. yüzyılları akıl ve Aydınlanma çağı olarak kabul ederler ve bu dönemdeki tüm zihinsel faaliyetlerin 'evrenin bilimsel yasalarını ispata' harcandığını söylerler. Oysa ki, ABD'nin kurucuları, bunların yanında, mistisizm, okültizm ve illüminizm üzerine yoğunlaşmışlardı. Astroloji, simya ve Kabala ile derinden ilgilenmişlerdi.93
ABD'nin kurucularının, Yahudi mistisizminin kaynağı olan Kabala ile ilgilenmeleri ne kadar ilginç değil mi? Yazının başından beri incelediğimiz, Yahudilerin "Mesih'i yeryüzüne getirme ve dünyaya egemen olma" planı da zaten Kabala'dan kaynaklanıyor ve Kabalacılar tarafından uygulanmıyor muydu? Peki ABD'nin kurucularının Kabala ile ne gibi bir ilgisi olabilirdi? Bu adamlar Kabalacı birer Yahudi değillerdi ya... Ama Kabala'dan ilham almak için ille de Kabalacı bir Yahudi olmak gerekmiyordu. Kabala'ya ve Kabalacılar'a bağlı olan Yahudilerin dışında bazı örgütler de vardı. Bu örgütlerin başında ise önceki sayfalarda incelediğimiz gibi masonluk geliyordu...
Bu durumda ABD'nin kurucularının nasıl olup da Kabala ile ilgilendiği sorusunun cevabı aydınlanıyor. Çünkü Amerika'yı kuranların hemen hepsi masondular. Hem de oldukça "üstad" masonlar... Bunun yanısıra çoğu aynı zamanda birer Gül-Haç'tı. Aralarında ilerleyen sayfalarda değineceğimiz masonik İllüminati örgütüne bağlı olanlar bile vardı. Robert Hieronimus şöyle yazıyor:
Esoterik tarihçiler ABD'nin kurucuları arasında 50'ye yakın mason sayıyorlar... ABD'nin dört kurucusu Washington, Jefferson, Franklin ve Adams Gül-Haç tarikatının üyesiydi. Bu kurucuların üçü Jefferson, Franklin ve Adams aynı zamanda İllüminati tarikatına da üyeydiler. George Washington ve bağımsızlık savaşının Fransız destekçisi olan General Lafayette, yalnızca yakın arkadaşlar değil, aynı zamanda aynı locanın üyesiydiler... Bağımsızlık savaşına komuta ederken, Washington, düzenli olarak askeri localarda yapılan toplantılara da katılıyordu... Washington Bağımsız Büyük Loca'nın (Independent Grand Lodge) Büyük Üstadlığı'na seçildi. Bu loca, 1805 yılında onun anısına Alexandria Washington Locası adını aldı... ABD'nin kuruluşunda gizli derneklerin, özellikle masonların etkisi genelde atlanır. Oysa esoterik tarihçiler, Bağımsızlık Bildirgesi'ni imzalayan 56 kişiden 50'sinin mason olduğunu bildiriyor. Bunun yanısıra, Amerikan ordusundaki subayların büyük çoğunluğunun mason olduğu ve askeri localarda toplandığı biliniyor. Kendisi de bir mason olan General Lafayette, Washington'ın 'mason olmayan subaylarına hiçbir zaman içinden gelerek emir vermediğini, zaten neredeyse tüm yakın askeri çevresinin onun mistik bir bağ ile bağlanmış biraderleri olduğunu' bildiriyor. Washington'ın Gül-Haç üyeliği, The Fullfilment of the Prophecy, the Consecration of Washington, the Deliverer, the Wissahickon adlı dokümanda da belirtiliyor. Phila- delphia'daki bir dere adı olan Wissahickon, Gül-Haç'lar için özel bir anlam taşır... Bunların yanısıra, Washington'ın dönemin ünlü okültist ve mistikleriyle kişisel yakınlığı vardır. Bunların arasında Bağımsızlık Bildirgesi'ni Avrupa dillerine çeviren ünlü okültist Peter Miller ile Conrad Beissel sayılabilir. Washington'ın bu gizli ilim ustalarına saygı gösterdiği kesindir. Ama aralarında tam olarak ne tür bir ilişki olduğu hala bir sır... Bunun yanında Washington'ın her gün zamanının bir kısmını meditasyon ve duaya ayırdığı biliniyor.94
Ünlü büyücü-okültistlerle yakın ilişki içinde olan Washington'ın "meditasyon ve dua"ya ayırdığı zamanın da Kabala üzerine bir yoğunlaşma zamanı olduğunu anlamak zor değil... ABD'nin bir diğer kurucusu Benjamin Franklin de Washington'dan pek farklı değil:
Masonik tarihçiler, Benjamin Franklin'i döneminin en büyük Amerikalı masonu olarak kabul ediyorlar... Fakat, Franklin'in otobiyografisinde masonlukla ilgili tek kelime geçmez. Bu, büyük olasılıkla Franklin'in masonluğun gizlilik presibine sıkı sıkıya bağlı olmasından kaynaklanır... 1726 yılında Franklin kendi gizli derneğini kurdu: Leather Apron Club (Deri Önlük Klübü). Organizasyonun adı bile olaydaki masonik etkiyi gösteriyor, çünkü masonik önlükler de deriden yapılıyordu... Dikkatle incelendiğinde, Franklin'in tüm hayatının masonik prensiplerle uyum içinde olduğu görülür. Her gece meditasyona zaman ayırması bunun bir örneğidir... Franklin, ittifak oluşturmak amacıyla 1776'da Fransa'ya geldikten hemen sonra, Fransız mason localarıyla bağlantı kurdu. 1778 yılında Voltaire'in Nine Sisters (Dokuz Kızkardeşler) adlı locadaki tekris töreninde Franklin de bulunuyordu. Ertesi yıl bu locanın üstadlığına seçildi. Bunun yanında iki Fransız locasıyla daha ilişki kurdu:'Saint Jean de Jerusalem (Kudüslü Aziz Jean) ve Loge des Bons Amis (İyi Dostlar Locası). Fransızlar'la kurduğu ilişkiyi, Amerikan-Fransız ittifakının kurulmasında kullandı. İki taraf arasındaki diplomasi ve gizli görüşmeler, masonik protokole uygun olarak yürütülüyordu. Franklin'in Gül-Haç üyeliğini ise çeşitli kaynaklar bildiriyor. Franklin'in Philadelphia'da bir Gül-Haç locası kurduğu biliniyor. Konunun uzmanlarından Dr. H. Spencer Lewis de Franklin'in tarikata üye olduğunu doğruluyor... Bu arada Franklin'in genç bir doktorla birlikte çeşitli simya denemeleri yaptığı, bazı rit ve seremonileri uyguladığı biliniyor.95
ABD'nin kuruluşuna imza atan bir diğer isim de Thomas Jefferson. Onun bağlantıları da incelediğimiz diğer biraderlerini aratmayacak nitelikte:
Thomas Jefferson herhangi bir gizli örgüte üye miydi? Masonik kaynaklar bu soruya 'evet' cevabını veriyorlar. 1960 yılında yayınlanan Masonic Bible Jefferson'ın 'aktif bir mason olduğuna kuşku olmadığını' bildiriyor... Bunun yanında 'Gül-Haç uzmanı' Dr. Spencer Lewis, Jefferson'ın Gül-Haç olduğuna dair önemli deliller sunuyor. Dr. Lewis, Jefferson'ın yazdığı bir kağıtta 'garip bazı işaretler' bulduğunu, bu işaretlerin de eski gizli ve kutsal Gül-Haç metinlerinde yer alan bir şifre türü olduğunu söylüyor.96
Tüm bu bilgiler, bizlere ABD'nin tamamen İttifak'ın bir ürünü olduğunu göstermektedir. Ülke, Kabala tutkunu masonlar ve Gül-Haçlar tarafından kurulmuştur. Bu kişilerin yanında Yahudi önde gelenlerinin yer alıyor olması da dikkat çekicidir: Amerikan Bağımsızlık Savaşı'nda Washington'un yanında çok sayıda Yahudi yer alır. Yahudiler kendileri için bir tür "Vaadedilmiş Toprak" olarak gördükleri ABD'nin bağımsızlığına özellikle finansal yönden büyük destek verirler. İki ünlü Yahudi banker, Hayim Solomon ve Robert Morris, Washington'ın ordularını finanse eder. Ayrıca Hayim Solomon "büyük bir mason"dur.97 Savaş sonrası da karşılıklı muhabbet sürer. Washington, 1781'de Newport'u ziyaret ettiğinde Yahudiler tarafından "Kral Davud Locası"nda yapılan masonik törenle karşılanır.
Evet, ABD dünyanın ilk masonik ve de Kabalistik cumhuriyeti olarak doğmuştur. Bu, İttifak'ın Avrupa'da başlattığı iktidarı ele geçirme mücadelesinin, ilk meyvesini Yeni Dünya'da verdiğini gösteriyor. İttifak, bu büyük başarısını dosta-düşmana duyurmaktan da çekinmemiştir. Ancak bu duyurma, Kabala'nın ve masonluğun geleneksel yöntemi, yani sembolizm yoluyla yapılmıştır. ABD Büyük Mührü'ne bakmak, bu mesajı algılamak için yeterlidir.
Amerikan Mühründeki Kabalistik Mesajlar: Yüzyılın Yeni Düzeni ya da Yeni Seküler Düzen
Bir dolarlık ABD banknotlarının üzerinde, bazı ilginç işaretler yer alır. Doların bir yüzünün iki tarafında iki ayrı daire, dairelerin içinde de iki ayrı şekil vardır. Şeklin birisi, bir pençesinde oklar, diğer pençesinde zeytin dalı tutan bir kartaldır. Kartalın tepesinde yıldızlar bulunur. Diğer dairenin içinde ise tepe kısmı, içine bir göz oturtulmuş olan bir üçgenle tamamlanan bir piramit yer alır.
Kimileri bunları doların üstüne konmuş rastgele şekiller olarak algılayabilir. Oysa bu işaretler, dolara has şekiller değildir. Bu işaretler, "Amerika Birleşik Devletleri'nin Büyük Mührü"dür, ABD'nin resmi sembolüdür. İki daire, mührün iki yüzünü oluşturur. Mührün üzerinde böylesine ayrıntılı bir şekilde durmamızın nedeni, mührün bazı önemli mesajlar içermesidir. ABD'nin "dünyanın ilk masonik ve de Kabalist cumhuriyeti" olduğunu gördük. Bu iki özellik, ABD'nin Büyük Mührü'ne de yansıtılmıştır.
Az önce Amerika'nın kurucularının mason ve Gül-Haç bağlantılarıyla ilgili olarak kitabından alıntılar yaptığımız Amerikalı tarihçi Robert Hieroni- mus, ABD'nin Büyük Mührü konusundaki sayılı uzmanlardan biridir. Konu hakkında "Amerikan Büyük Mührü'nün arka yüzünün tarihsel bir analizi ve Hümanist psikoloji ile ilişkisi" başlıklı bir doktora tezi veren Hieronimus, mühür hakkındaki bazı önemli bilgileri America's Secret Destiny adlı kitabında da aktarır. Mührün öyküsü şöyledir:
4 Temmuz 1776'da Kongre, Benjamin Franklin, Thomas Jefferson ve John Adams'dan oluşan bir komiteye Amerikan mührünü dizayn etme görevini verdi. Pierre Eugene Du Simitiere adlı bir portre ressamı komiteye alındı. Böylece, büyük ölçüde Franklin'in tasarısına dayalı olarak ilk mühür oluşturuldu: Bir yüzde Musa ve onunla birlikte denizden kurtularak güvenli bir toprağa ayak basan İsrailloğulları yer alıyordu. Musa eliyle denize işaret ediyor, denizde ise Firavun'un askerleri boğulurken görülüyordu. Bulutlardan çıkan bir ateşin ışıkları Musa'ya ulaşıyordu. Bunun yanında Jefferson da bir öneri getirmişti: Mührün ön tarafına, çölde gündüzleri bir bulut, geceleri de ateşten bir sütunla kendilerine yol gösterilen İsrailoğulları'nın konulmasını teklif ediyordu.98
![]() |
Birinci komiteden Benjamin Franklin’in mühür için getirdiği teklif: Bir yüzde Hz. Musa’nın önderliğinde güvenli topraklara ulaşan İsrailoğulları, diğer yüzde Kabala sembolü “üçgen içinde göz”. |
ABD'nin mason kurucularının getirdikleri her iki teklifin de "İsrailoğulları" ile ilgili olması bir rastlantı değildi sanırız. "İsrailoğulları'nın ayak bastığı güvenli toprak"ın Amerika olduğu mesajı veriliyordu. Mühür için ortaya atılan bu teklif, Püritenlerin Amerika'ya yüklediği misyonun, masonlar tarafından devam ettirildiğini de belgeliyordu. Mührün diğer yüzüne yerleştirilen ünlü Kabalistik "üçgen içindeki göz" sembolü de aynı gerçeğin bir işaretiydi.
Fakat Kongre fazla açık ve cüretkar bulduğundan olacak Ocak 1777'de bu birinci komitenin teklifini kabul etmedi. Ve üç yıl sonra yeni bir komite oluşturuldu. Bu komitenin teklifi de kabul edilmeyince, mührü belirleme işi 4 Mayıs 1782'de toplanan üçüncü komiteye kaldı. Bu komite, bugünkü mührü oluşturdu. "İsrailoğulları"nın izi, ilk komitenin mühründeki kadar belirgin olmasa da, bu mühürde de yer alıyordu. Ön yüzde, kartalın başının hemen üstünde, beş köşeli yıldızlardan oluşan altı köşeli bir siyon yıldızı bulunuyordu. Arka yüzde ise Yahudi-masonik sembol "üçgen içinde göz" yerini koruyordu. ABD mühründeki masonik-Kabalistik etki, daha sonra da çeşitli uzmanlar tarafından dile getirildi:
1934 yılında eski başkan yardımcısı Henry A. Wallace, başkana, mührün her iki yüzünün de demir paralar üzerine basılmasını içeren bir öneri götürdü... Başkan Roosevelt bunu kabul etti ve o tarihten sonra mühür ABD paralarının üstünde görülmeye başlandı... Wallace'ın mühür ile yakından ilgilenmesinin ardında esoterik konularla yakından ilgilenmesi yatıyordu. Bir teori, Wallace'ın ilgisinin Kabalistik amaçlara dayandığını öne sürer... İşin bir başka ilginç yanı hem Wallace'ın hem de Başkan Roosevelt'in mason olmasıdır. Profesör Norton, mührün arka yüzünün 'çok açık bir masonik amblem' olduğunu söyler. Bu görüş Paul Foster Case gibi çeşitli akademisyenler tarafından da desteklenmektedir. Esoterik geleneğe bağlı yazarların çoğu da mührün özellikle arka yüzünün, masonluk, Gül-Haç ve İllüminati gibi örgütlerden kaynaklandığını bildirmiştir. Bu geleneğin ünlü isimlerinden Wyckoff, şöyle der: 'Bizim mührümüz masonluğun bir yansımasıdır, masonluğun ve okültizmin'.99
Hieronimus'un bildirdiğine göre, "üçgen içinde göz" sembolünün altında yer alan piramit de gerçekte masonik bir semboldür. Mühürde yer alan piramit, ünlü Büyük Giza Piramidi'dir. İlginç olan ise Giza Piramidi ile Kabala arasında ilişki olmasıdır:
Oxfordlu bir matematikçi ve astronom olan John Greaves, Büyük Piramid hakkında yaptığı araştırmalarla tanınıyor. 1683'te piramidin matematiksel özelliklerini inceliyor. Greaves'in araştırması, aynı zamanda piramidin Kabalistik yorumlarının da temelini oluşturuyor. Diğer bir deyişle ABD mührünün arka yüzündeki piramidin kökenleri Kabalistik etkiler taşıyor. Greaves'e göre ise, büyük piramidin kendisi Kabala'yla ilintilidir.100
Piramidin başka ilginç yorumları da vardır. Bazı Gül-Haç ve mason ekolleri, Büyük Piramit'in ritlerdeki dereceleri temsil ettiğine inanırlar.101
Amerikan mühründeki bir başka ilginç şifre, her iki yüzde de yer alan Latince ifadelerdir. Ön yüzde kartalın ağzına yerleştirilmiş olan E Pluribus Unum (Birçokların arasında bir tane) ifadesi Eski Ahit'in Yahudilere verdiği "seçilmiş halk" payesini hatırlatır. Hieronimus, bu ifadenin de Eski Ahit'le paralel olduğunu vurguluyor. Arka yüzde, üçgen içindeki gözün üstünde ve altında yer alan ifadeler ise daha da ilginçtir: Annuit Coeptis ve Novus Ordo Seclorum... Yani "Başlanmışın Tamamlanması" ve "Yüzyılın Yeni Düzeni"... Eğer "Seclorum" kelimesinin ilk anlamı olan "yüzyıl"ı değil de, ikinci anlamı olan "seküler" (din dışı) karşılığını alırsak, ABD mühründeki ifade çok daha ilginç bir hale gelir: "Başlanmışın Tamamlanması... Yeni Seküler Düzen"...
Evet, Yeni Seküler Düzen, çok önceleri başlamış uzun bir mücadelenin tamamlanması ile kurulmuştu. Yahudi önde gelenleri ve masonlar arasındaki İttifak, bu mücadeleden galip çıktığını ABD Mührü yoluyla örtülü bir biçimde duyuruyordu. Ancak bu mücadele henüz yalnızca Yeni Dünya'da kesin olarak kazanılmıştı. Mücadelenin asıl alanı olan Avrupa'da ise çatışma hala sürüyordu. ABD'nin kurulmasından kısa bir süre sonra gelen Fransız Devrimi, İtti fak'a Avrupa'da da büyük bir zafer kazandırdı. Ancak yine de henüz herşey bitmemiş, "Yeni Seküler Düzen" tam anlamıyla tamamlanmamıştı. Bu nedenle İttifak'ın Avrupa'daki savaşı, daha uzun sürdü.
İttifak'ın Papa'yı Sindirme Operasyonu
![]() |
Masonluğu lanetleyen ünlü In Eminenti fermanını yayınlayan Papa XII. Clement. |
Tapınakçılarla (ve dolayısıyla masonlar ve Gül-Haçlar'la) Yahudi önde gelenleri arasındaki İttifak, bölüm başından bu yana incelediğimiz gibi dini otoriteyle uzun bir mücadeleye girişti. Bu mücadelenin ilk önemli aşaması Protestan reformu ile gerçekleşti. Önce John Wycliffe'in daha sonra da Luther ve Calvin gibi Protestanların masonlarla ve Yahudi önde gelenleriyle içiçe olduklarını gördük. Protestan reformunun ardından dini otoriteyi zayıflatan ikinci büyük aşama ise, Aydınlanma felsefesi ve bu felsefe doğrultusundaki Fransız Devrimi ile amacına ulaştı.
Tüm bunlar olurken, Papa cephesinde de, mücadelenin İttifak'la dini otorite arasında geçtiğini gösteren işaretler ortaya çıktı. 1738'de Papa XII. Clement, In Eminenti adıyla bilinen bir bildiri yayınlayarak masonluğun Hıristiyan inancıyla hiçbir biçimde bağdaşmadığını ve hiçbir Hıristiyanın bu örgüte üye olmaması gerektiğini duyurdu. Masonluğu böylece aforoz eden Papa, örgütün oluşturduğu tehlikeye de dikkat çekiyor ve "bu örgüt, milletlerin ve hükümetlerin yıkımını hazırlayacaktır" diyordu.
Papa XII. Clement'in masonluk aleyhine böyle keskin bir çıkış yapmasının, Kilise ile masonlar arasındaki geleneksel çatışmanın yanında, bir de özel bir nedeni vardı. 1730'ların başında, Papa Devletinin burnunun dibinde, Floransa'da kurulmuş olan bir locanın çalışmaları, XII. Clement'i çok rahatsız ediyordu. Çünkü, Floransa'daki İngiliz cemaatinin etkisiyle kurulmuş olan loca, o dönemde İngiltere'nin Katolik dinine dönmesi için uğraşan kilisenin çalışmaları hakkında casusluk yapıyordu. (İngiliz yazar Martin Short, Floransa'daki bu locanın, çok daha sonraları tüm İtalya'yı sarsacak olan P2 locasının bir prototipi olduğunu söyler.) 102
In Eminenti'nin yayınlandığı tarihten sonra, Katolik kilisesi ile masonluk arasındaki çatışma, çok daha açık ve belirgin bir biçime girdi. Roma, In Eminenti'den sonra, bugüne dek masonluk aleyhinde yirmiye yakın bildiri daha yayınladı. XIV. Benedict, VII. Pius, XII. Leo, VIII. Pius ve XVI. Gregory gibi Papalar, masonluğu lanetlemeye devam ettiler. Ama Kilise'nin bütün aforoz ve lanetlemelerine karşın, masonluk yayılmaya ve güçlenmeye devam etti. 19. yüzyıla gelindiğinde, masonlar ve Yahudi önde gelenleri, kiliseyle olan mücadelelerinde oldukça yol katetmiş durumdaydılar. Kuzey Avrupa çok önceleri düşmüştü: Bu bölgedeki devletler, Protestanlığı kabul etmekle, Papa'nın otoritesini tanımadıklarını iki ya da üç asır önce ilan etmişlerdi. Kuzey Avrupa'nın tek pürüzü olan Katolik Polonya ise, az önce incelediğimiz gibi parçalanıp yok edilmişti. Fransız Büyük Locası'nın önderlik ettiği Fransız Aydınlanması ve hemen ardından gelen Fransız Devrimi ise, Avrupa'nın en güçlü Katolik monarşisini ortadan kaldırmıştı. Katolik İspanya uzun süredir ekonomik ve politik bir gerileme içindeydi. Kısacası, Papa'nın gücü büyük ölçüde elinden alınmıştı.
Ancak yine de dünya üzerindeki milyonlarca Katolik Hıristiyanın ruhani lideri olan Papa, sözkonusu İttifak için tehlike oluşturma potansiyeline sahipti. Ve İttifak, işi sonuna kadar götürmeye kararlıydı.
Kilise bunun da farkındaydı. Karşısındaki gücün, masonlar ve Yahudi önde gelenleri arasında kurulu olan bir ittifak olduğunu biliyordu. Kilisenin bir İttifak'la karşı karşıya olduğunu en iyi açığa vuran kişi ise, Papa XIII. Leo oldu. Leo, yayınladığı iki ayrı ve ünlü mesaj ile, masonların ve Yahudi liderlerinin Kilise'nin en büyük düşmanları haline geldiklerini duyurdu. Yayınladığı Humanum Genus adlı ünlü bildiri, Kilisenin tarihte masonluk ile ilgili yayınladığı en sert deklarasyon olarak bilinir. Papa, Humanum Genus'ta, masonların kiliseye karşı büyük bir nefret içinde olduklarını ve en büyük amaçlarının tüm dini kurumları yok etmek olduğunu bildiriyor ve bir Hıristiyanın asla mason olamayacağını duyuruyordu. Masonların yeryüzünde "şeytanın krallığı"nı kurmaya çalıştıklarını söyleyen Papa, tüm insanları da bu tehlikeye karşı uyarıyordu.
XIII. Leo, İttifak'ın diğer kanadını ise, Kilisenin 1849'dan beri yayınladığı Civilta Cattolica adlı aylık gazetede konu edindi. Papa, Civilta Cattolica'nın 1881'de yayınlanan 32. sayısında, "Yahudilerin tüm insanlığa karşı büyük bir nefret" duyduklarını ve "yeryüzünde huzursuzluk ve fesad çıkarmaya" çalıştıklarını ilan etti. Kutsal gazetenin 1883'teki 34. sayısında ise, "Fransa'yı masonların yönettiği" ve "masonların kontrolünün de gerçekte Yahudi liderlerin elinde olduğu" yazıldı. Papa'nın yayın organı, daha pek çok sayısında aynı konulara dikkat çekti.
Kilise, İttifak'a karşı böylesine bir mücadeleye girmekte haksız sayılmazdı. Ama bu biraz geç başlatılmış bir mücadeleydi. Çünkü Humanum Genus'un ve Civilta Cattolica'daki Yahudilerle ilgili yorumların yayınlandığı sıralarda İttifak, Kilise'ye çoktan öldürücü darbeyi vurmuştu: Papa Devleti yok edilmişti.
Papa Devletini Yıkan Üç Önemli Birader:Mazzini, Garibaldi ve Cavour
İtalya toprakları üzerinde, 1870 yılına dek, birden fazla devlet vardı. Feodalizm döneminin kalıntıları sayılabilecek olan bu küçük devletlerin en önemlilerinden biri ise kuşkusuz merkezi Roma'da bulunan ve Orta İtalya'nın büyük bölümünü kontrol eden Papa Devleti idi. 1870 yılında kurulan İtalyan Birliği ise, Katolik Kilisesini bugünkü Vatikan'ın sınırlarına sıkıştırdı. Ve o tarihten sonra İtalya, seküler ulus-devletlerden biri olarak tarih sahnesinde yerini aldı.
Bu ulus-devletin kurulması ise ancak Papa'ya karşı girişilen uzun bir mücadeleden sonra gerçekleşebildi. Mücadelenin önderleri, tahmin edilebileceği gibi masonlardı. The Roman Catholic Church and the Craft (Roma Katolik Kilisesi ve Masonluk) adlı kitabın yazarı, üstad mason Alec Mellor, "19. yüzyılın ortasından sonra İtalyan siyasetinin bir numaralı faaliyeti olan Papa'yla mücadele, doğrudan localar tarafından yönetilmiştir" diyor. Mellor'un söylediği bu gerçeği İtalyan ulus-devletini kuran ve Papa Devletini yıkan üç önemli liderin kimliklerine baktığımızda açıkça görebiliyoruz.
![]() |
Üstteki üç adam, yani (soldan sağa) Mazzini, Garibaldi ve Cavour, İtalyan ulus-devletini kuran ve Papa Devletini yıkarak dini otoriteye son öldürücü darbeyi vuran üç büyük masondu. Ve doğal olarak, bu büyük işi ititfak’ın öteki kanadının da büyük desteği ile yapmışlardı: Bu üç biradere lojistik ve finansal destek verenler, İtalyan Yahudi toplumunun önde gelenleriydi. |
Bu üç önemli liderin birincisi ve de en önemlisi Mazzini'ydi. Papa'ya karşı otuz yılı aşan bir mücadele veren, İtalyan ulus-devletinin fikir babası ve ulusçuluk ideolojisinin de bir numaralı kuramcısı olan Mazzini, tam bir devrimciydi. İkinci önemli kişi, güçlü bir asker olan ve emrindeki ordularla birlikte Mazzini'ye destek veren Garibaldi idi. Üçüncüsü ise, ulus-devletin kuruluşunu politik manevralarla destekleyen devlet adamı Cavour'du. Bu üçlü, hemen hemen bütün masonik kaynaklarda bildirildiği gibi masondular. Özellikle Garibaldi ve Mazzini çok üst dereceli ve önemli masonlardır: 10.000 Famous Freemasons (10.000 Ünlü Mason) adlı loca yayınında bildirildiğine göre, Garibaldi, 33. dereceye 1863'te İtalya Süprem Konseyi'nde ulaşmış, 1864'de ise İtalya Büyük Üstadı seçilmiştir. Amerika'da da bu büyük üstadın anısına, New York "vadi"sine 542. numarayla bağlı "Garibaldi" adlı bir loca vardır. Mazzini ise uzun yıllar süren masonik yükselişinin ardından, 1867'de İtalyan Grand Orient Büyük Üstadı seçilmiştir. 1949'da Roma'ya dikilen Mazzini heykelinin açılışında yer alan 3.000 mason da bu büyük üstadlarını minnetle anmışlardır.
İşte bu biraderler, tam da masonların yüzyıllardır süren Kiliseyi yıpratma stratejisine uygun olarak, Papa'yı Vatikan'a sıkıştırdılar. Uzun mücadeleleri sırasında Kiliseye olan nefretlerini ise gizlemeye de gerek görmüyorlardı. Garibaldi Papa Devleti başbakanının bir suikaste kurban gitmesini "gerekli ve adaletli" bir gelişme olarak yorumlamıştı.
Ve bu üç birader masonlarla Yahudi önde gelenleri arasındaki İttifak'ın en önemli hedefi olan dini otoriteyi ortadan kaldırma operasyonunu gerçekleştirirken, İttifak'ın diğer kanadı da onların arkasındaydı. Judaica, Mazzini ve diğer devrimcilerin Yahudilerle kurduğu yakın ilişkileri anlatıyor. Mazzini ve devrimci yandaşları, gizli toplantı ve buluşmaları için uzun süre Roma'da yaşayan İtalyan Yahudisi Rosselli ve Nathan ailelerinin evini kullanmışlardı. Bu yardımlarından ötürü, Mazzini bu iki zengin Yahudi aileye "minnettar" kaldığını yazmıştı.103 Mazzini'nin 1849'da kurduğu fakat altı aydan fazla yaşamayan Roma Cumhuriyeti'nde de, üç önde gelen Yahudi Mazzini'nin desteğiyle kurucu meclise seçilmişti.104 Judaica, Mazzini ve diğer devrimcilerin, Yahudi teolojisinden ve dünya görüşünden büyük ölçüde etkilendiği de yazıyor.105 Bir başka ilginç bilgi ise, sonradan Siyonist hareketin önde gelen liderlerinden biri olan Joseph Marcou Baruch'un da Garibaldi'nin ordusuna katılmış olması.106
(İttifak'ın Katolik dini otoritesine karşı yaptığı bu işbirliğine bakınca akla ister istemez Osmanlı'daki durumla ne kadar büyük bir benzerlik gösterdiği geliyor. Mason ve ulusçu Mazzini'yle yanındaki devrimcilerin zengin Yahudilerce korunup-kollanması, İslam halifesi Abdülhamid'e karşı Selanik'te yapılan işbirliği ile aynı: Ulusçu ve mason Jön Türkler, zengin Yahudilerin evlerini üs olarak kullanıyorlardı [bkz, 4. bölüm]. Mazzini'nin Papa'ya karşı kurduğu "Young Italy [Genç İtalya] örgütü ile Jön Türkler [Genç Türkler] arasındaki isim benzerliği bile oldukça anlamlı gözüküyor...)
Mazzini'nin önemi yalnızca Papa Devletini yıkmasından gelmiyordu. İtalyan devrimcisinin belki bundan da önemli olan rolü ulusçuluk ideolojisine yaptığı katkıydı. Mazzini, insanları birarada tutan geleneksel güç olan dini otoriteye darbe vururken ulus-devlet modelini öne sürmüştü. Ortaya attığı ünlü "her ulusa bir devlet" sloganı, 19. ve 20. yüzyılda dini otoriteye karşı girişilen mücadelelerin bayrağı oldu. Kendisini ulus-devlet modeline göre düzenleyen Batı, aynı modeli İslam dünyasına ve üçüncü dünyaya da uyguladı. Bu ideolojinin körüklenmesiyle o dönemde zaten çok güçlü olmayan İslam birliği dağıldı, ulusal ve etnik çatışmalar başladı. Afrika ise "her ulusa bir devlet" sloganının en çok zarar verdiği kıta oldu. Ulus değil, kabile temeline göre ayrılmış Afrika insanına, sınırları cetvelle çizilmiş "ulus-devlet"ler dayatıldı. Bugün dünyanın pek çok bölgesinde süren etnik ve ulusal çatışmaların ardında, "her ulusa bir devlet" sloganının oluşturduğu bölücü gelenek yatmaktadır.
'Kolomb Şövalyeleri' veMeksika Üzerindeki Vatikan-Loca Çatışması
Az önce, Papa XIII Leo'nun, masonlar ve Yahudi önde gelenleri arasındaki İttifak'ın tehlikesine dikkat çektiğini ve Katolikleri bu iki güce karşı uyanık olmaya çağırdığına değindik. XIII. Leo, masonlukla mücadele için de ilginç bir yöntem bulmuştu. Humanum Genus deklarasyonunun sahibi olan Papa, masonlara karşı kampanya başlatmanın yanısıra, örgütün popülaritesini azaltmak için bir karşı-örgütün varolmasının yararlı olacağını düşündü. "İnsanları iyi derneklere çağırırsak, kötülerine üye olmaktan kurtulabilirler" diyordu. Böylece Papa, masonluktaki gizlilik ve sembolizm özelliklerinin bazılarını yalnızca şekil yönünden içeren ama Vatikan'a ve Katolik inancına bağlı kalan bir tür örgüt kurmaya karar verdi.
Ancak böyle bir örgüt iki yıl önce zaten kurulmuştu. Amerika Connecticut'ta, Katolik rahip Michael J. Mc Giveny tarafından İrlanda kökenli Katolik göçmenleri içine alacak ve "Knights of Colombus" (Kolomb'un Şövalyeleri) adını taşıyan bir dernek oluşturulmuştu. Papa XIII. Leo da, hazır kurulmuş olan bu örgütü geliştirmeye ve mason örgütünün psikolojik çekiciliğine karşı bir alternatif olarak Katolikler arasında yaymaya karar verdi. (Aslında Kabalacı bir Yahudi ve Tapınakçılar'ın üstadı olan Kolomb [bkz. 1. bölüm], bu Katolik örgütün manevi babası olarak kabul edilecek biri değildi. Ama o dönemde dünyayı "resmi tarih"in kayıtları içinde görmekten başka şansı olmayan Papa, bir Katolik kahramanı sandığı Kolomb'u bu "kutsal" makama layık görmüştü.)
Papa'nın planı tuttu. Kolomb Şövalyeleri, özellikle Amerika, Meksika, Kanada ve Filipinler'de yaygınlaştılar. Ama hiçbir zaman masonluk gibi önemli bir siyasi güce ulaşamadılar. Çünkü masonluk gibi bir "burjuva örgütü" değildiler; daha çok orta ve alt tabakadaki muhafazakar Katoliklere seslendiler. Özellikle bu yüzyılın başında sayıları oldukça artarak bir milyonu geçti. Genellikle, Protestanların yoğun olduğu ve anti-Katolik duyguların kabardığı bölgelerde, Katolikler arası bir sosyal dayanışma derneği olarak işlev gördüler.
Tahmin edilebileceği gibi masonlarla araları hiç iyi değildi. İki taraf da sözlü olarak sürekli birbirine sataşıyordu. Ama iki örgüt arasındaki çatışmanın en iyi örneği Meksika'da yaşandı. Katolik nüfusun yoğun olduğu ve yüzyıllardır Vatikan'a bağlı olan Meksika, 1913-1917 yılları arasında süren iç savaş sonucunda tümüyle seküler bir yönetim tarzıyla tanıştı. Yeni yönetim, Katolik din örgütlenmesi üzerine büyük bir baskı uygulamaya başladı. Kilise'nin mallarına el konuldu, dini kurumlar kapatıldı, rahipler "başka bir ülkenin" yani Vatikan'ın vatandaşı sayılarak sosyal haklardan mahrum bırakıldılar, dini eğitim yasaklandı. Kısacası büyük bir "yukarıdan aşağı sekülerizasyon" politikası uygulandı.
Bu politikadan en çok rahatsız olanlar ise kuşkusuz, ülkede önemli bir sayıya ulaşmış olan Kolomb Şövalyeleri idi. Önce yönetime karşı pasif direniş uygulamaya çalıştılar; dini eğitimi sürdürmeye, Katolik kurallarını açıkça uygulamaya çalıştılar ama hükümet tarafından bastırıldılar. Sonunda Kolomb Şövalyeleri, rejimden rahatsız diğer Katoliklerle de birleşerek, dini özgürlüğü savunan Liga Nacional'i yani "Milli Birlik" örgütünü kurdular. Örgüt, bir süre sonra yönetime karşı silahlı bir ayaklanma başlattı. Lider olarak Hz. İsa'yı (Cristo) kabul ediyorlar, bu nedenle de Cristeros olarak adlandırılıyorlardı.
Tahmin edilebileceği gibi masonlar anti-Katolik hükümetin saflarınday- dılar... Amerikalı tarihçi Robinson, o sıralarda "çok sayıda masonun hükümetin üst düzey mevkilerinde görev aldığını" yazıyordu.107 1926-1929 yılları boyunca süren ayaklanma, sonunda hükümet tarafından bastırıldı. Ayaklanmanın biri Cizvit (Vatikan'a bağlı rahip örgütü) olan iki lideri yakalandı ve yargılanmadan asıldı. Aralarında çok sayıda Kolomb Şövalyesi'nin de bulunduğu isyancıların büyük bölümü de kurşuna dizildi.
Vatikan, böylece bir dayanağını daha yitirmiş, Kilise'nin Latin Amerika'ya uzanan kolu kökünden kesilmişti. Meksika o tarihten sonra da masonluğun denetimi altında kaldı: 1920'den sonra ülkedeki tüm devlet başkanları istisnasız mason oldular.108
Elbette her zamanki gibi İttifak'ın öteki kanadı da bu gelişmelerle yakından ilgiliydi. Judaica, 1917'den sonra oluşan "seküler ortamın Yahudiler için son derece elverişli olduğunu, bu tarihten sonra ülkeye çok sayıda Yahudinin yerleştiğini ve önemli yatırımlar yaptıklarını" bildiriyor. İsyancı Milli Birlik örgütünün, "ülkeyi Yahudi sömürüsünden kurtarmak" gibi bir slogan da kullandığını not eden "Yahudi Ansiklopedisi", isyanın bastırılmasının Yahudiler için büyük avantaj yarattığını ve isyanın hemen ardından 1929 yılında, ülkedeki ilk Yahudi sermayeli banka olan Banco Mercantil'in kurulduğunu yazıyor.109
Ve Son Operasyon; Vatikan'ın 'İçerden' Fethedilmesi
1870'de İtalyan ulus-devletinin kuruluşu ile birlikte Papa Devletinin de yok edilmiş olması, İttifak'ın asırlardır yürüttüğü mücadelenin de hedefine ulaşması olarak yorumlanabilir. Çünkü bu tarihten sonra Papa'nın herhangi bir siyasi gücü kalmamıştır. Bunun en belirgin göstergesi olarak, Avrupa'yı yeniden düzenleyen 1918 Paris Barış Konferansı'na Papa'nın hiçbir temsilcisinin çağrılmaması gösterilebilir. Oysa Avrupa'yı düzenleyen bir önceki anlaşmaya, yani 1814 Viyana Kongresi'ne, kendisine fazla itibar edilmese de Papanın temsilcisi katılmıştı. Kolomb Şövalyeleri'nin masonluk karşısındaki bozgunundan da Vatikan'ın, İttifak karşısındaki son umudunu da yitirip, tükendiği gibi bir sonuç çıkarılabilir.
Ama az önce de söylediğimiz gibi Papa'nın politik olarak yenilmesi İttifak için yeterli değildi. Çünkü yüzmilyonlarca Katoliğin ruhani lideri hala Vatikan'da oturuyordu ve bu ruhani liderliğinden gelen büyük bir gücü vardı. "Ters" bir Papa çıkıp, yeni Humanum Genus'lar, Civilta Cattolica'lar yayınlayabilir, milyonlarca insanı, İttifak'ın "dünyayı ele geçirme" planlarıyla ilgili olarak uyarabilirdi. Bu nedenle Kilisenin yalnızca politik yönden yıpratılması yeterli değildi; dini otorite İttifak'ın yörüngesine sokulmalı, içten fethedilmeli ve zararsız hale getirilmeliydi.
İttifak, zaten henüz Papa Devleti yıkılmadan önce, bu içten fethetme operasyonuna başlamaya karar vermişti. Masonların bu taktiğe yöneldiklerinin en açık göstergesi, 1819 yılında Fransa, Avusturya, Almanya ve İtalya Büyük Loca'larının büyük üstadlarının bir araya gelerek aldıkları karardı. Büyük üstadlar, "Permanent Instruction" (Daimi Talimatname) adı verilen kararla tüm ülkelerdeki localara, Kilise'ye "sızma" emri verdiler. Malachi Martin, bu kararın metninden şu satırları aktarıyor:
... Bütün dikkatimizi tüm insanlığı ilgilendirecek bir ideale çevirmeliyiz... Bütün dünyanın özgürlüğü ve kardeşlik cumhuriyetinin ve dünya barışının kurulmasına... Bunu sağlayabilecek çareler arasında hiç unutmamamız gereken bir tanesi... Katolik dogmalarının ortadan kaldırılmasıdır... Gözlememiz gereken bizim amaçlarımıza uygun bir Papa... Çünkü böyle bir Papa ile 'Tanrı'nın Kilisesi'nin üzerinde kurulu olduğu 'Kaya'yı kolaylıkla parçalayabiliriz. Tanımlarımıza uygun bir Papa aramaya başlayınız... En azından genç ve yeni din adamlarına doktrinimizi kabul ettirmeliyiz. Birkaç yıl içerisinde Kilise içinde birçok sorumluluk alabilecek duruma gelebilirler... Bazıları gelecekteki Papa'yı da seçeceklerdir. Ve bu Papa, aynı onu seçenler gibi bizim de içinde bulunduğumuz Hümanist prensiplerin etkisinde kalacaktır...110
Büyük üstadların, "dünya barışı", "özgürlük", "kardeşlik" gibi diplomatik ifadelerle tanımladıkları ve Kilise'nin zayıflatılması ya da kendi yörüngelerine sokulmasıyla ulaşabileceklerini söyledikleri aşama, kuşkusuz kendi egemenliklerinin kesin olarak kurulacağı bir aşamaydı. Bu aşama, elbette yalnızca masonların egemenliği demek değildi; masonlarla Yahudi önde gelenlerinin kurduğu İttifak'ın egemenliğiydi. Kilise'nin hizaya getirilmesi ise localarla birlikte Yahudi önde gelenlerinin de İttifak'ın yörüngesine sokulmasıyla gerçekleşebilirdi ancak. Dolayısıyla Vatikan'ı içerden fethetme taktiğinin işleyip işlemediğini, Kilisenin masonlara ve Yahudilere karşı tutumlarını inceleyerek anlayabiliriz.
Masonların Vatikan'a "sızma" ile ilgili kararlarını yazan Martin, bu kararın hayata geçirilişinin oldukça uzun zaman aldığını ve masonların Vatikan'da bazı kişileri saflarına çekmelerine rağmen, uzun bir dönem boyunca en tepeye sızamadıklarını söylüyor. En tepeye, yani Papalık'a yönelik bir sızma girişimininse ilk kez Papa XIII. Leo'nun ölümünün ardından 1903 yılında gerçekleştiğini bildiriyor:
XIII. Leo'nun ölümünden sonra 'Permanent Instruction'ın ilk ciddi hayata geçme denemesi yaşandı. Vatikan'ın Dışişleri Bakanı ve yüksek dereceli bir mason olan Kardinal Rampolla Del Tindaro Papa olarak seçildi. Ancak, Krakow'lu Kardinal Jan Puzyna, efendisi olan Avusturya İmparatoru Franz Joseph'in veto yetkisini kullanarak, Rampolla'nın Papalık'tan indirilmesini sağladı. Çünkü Rampolla'nın mason olduğunu biliyordu.111
Masonların Papalık makamını ele geçirme yönündeki bu ilk girişimleri, "gerçekten Katolik" olan bir kardinal tarafından engellenmişti. Ama bu olay masonların "Permanent Instruction" yayınlandıktan sonra Vatikan içinde ne denli etkili hale geldiklerini gösteriyor: Belki Vatikan'ı ele geçirememişlerdi ama Dışişleri Bakanı'nı mason yapacak sonra da onu Papalık'a yürütecek kadar sızmışlardı Kilisenin içine.
Bu olay 1903 yılında yaşanmıştı. Bu tarihten sonra araştırmayı sürdür- düğümüzde, İttifak'ın Vatikan'a sızmaya devam ettiğine dair çok açık bazı belirtileri bulabiliyoruz. En önemlilerinden biri, 1926'da Vatikan'ın içinde kurulan ve "judaizer" (Yahudici/Yahudi sempatizanı) tanımına uygun olan "Amici Israel" örgütü. Judaica, konuyla ilgili olarak şu bilgileri veriyor:
Amici Israel Birliği, 6 Haziran 1926'da Roma'da kuruldu. Örgüt, Katolik geleneği içinde Yahudilere karşı farklı bir bakış açısı geliştirmeyi deneyen nadir oluşumlardan biriydi. Kısa sürede Vatikan içinde hızla yayıldı; ikibin kardinal ve rahip örgüte üye oldu... Örgütün 1927'de yayınladığı Pax Super Israel adlı genelgede, üyelere, Yahudiler hakkında herhangi bir düşmanca söz ve tutumdan kesinlikle kaçınmaları öğütleniyordu. Ayrıca, Yahudilerin hala 'Tanrı'nın seçilmiş halkı' olmaya devam ettikleri söyleniyordu... Ama Roma'daki Kutsal Ofis, birliğin düşünce ve çalışmalarının 'Sensus Ecclesiae'ye (Kilisenin ruhuna) uygun olmadığını bildirdi ve Mayıs 1928'de örgütü dağıttı.112
Amici Israel'in yapmak istediği, Protestan ve özellikle de Püriten reformunun vurucu özelliğini, yani "judaizer" (Yahudi olmadığı halde Yahudilere ve Yahudi dinine bağlılık duyan kimse) misyonunu asırlar sonra Katolik kilisesine de sokmaktı. Yüzyıllardır Yahudileri "İsa'nın katilleri" olarak görmüş olan Katolik kilisesinin merkezinde, binlerce kardinal ve rahibin çıkıp da "Yahudiler Tanrı'nın seçilmiş halkıdır, üstün ırktır" demesi, İttifak'ın Vatikan'a çok etkili biçimde sızmaya başladığının açık bir göstergesiydi.
Amici Israel, fazla"sivri olduğu için uzun ömürlü olamadı; iki yıl yaşayabildi. Ama örgüt kapandıktan sonraki dönemde, Vatikan'da Yahudilere karşı ilginç bir yakınlaşma süreci başladı. Bu sürecin ilk işaretini, o dönemde çok yankı uyandıran "biz aslında hepimiz Semitik'iz" sözüyle Papa XI. Pius, 1938 yılında verdi. Onu izleyen Papa XII. Pius zamanında ise, din kitaplarından Yahudiler aleyhine olan bazı ifadeler çıkarıldı. 1945 yılında, Yahudilerin Hıristiyanlaştırılması çabasından resmen vazgeçildiği açıklandı. Daha sonra, Vatikan bünyesinde Katolik-Yahudi ilişkilerini düzenleyecek bir kurul oluşturuldu. İncil'de geçen Yahudiler aleyhindeki bazı ifadelerin, Hıristiyan öğretisinin genel mantığını oluşturmadığı, yalnızca İncil yazarlarının kişisel görüşleri olduğu tezi savunulmaya başlandı.
Gül-Haç Üyesi Papalar ve Kabalacılar'ın Vatikan'daki Adamları
![]() |
1963’te Vatikan temsilcileriyle Yahudi önde gelenleri arasında gizli görüşmeler yapıldı. İlginç olan, gizli görüşmelerin Vatikan’daki Yahudi asıllı kardinal Bea’yla, Amerika’da toplanmış olan yüksek hahamlar kurulu Sanhedrin arasında yapılmasıydı. Sanhedrin’deki Kabalacılar, Bea’dan İncil’deki Yahudi karşıtı ifadelerin çıkarılmasını istediler. Yanda Kardinal Bea (sağda), Kabacılar’la yaptığı görüşme öncesinde, Amerikan Yahudi Kongresi binasında Haham Abraham J. Heschel ile birlikte. |
Yahudilerle Vatikan arası ilişkilerdeki gerçek devrim ise, İkinci Vatikan Konseyi olarak bilinen toplantıda yaşandı. 1962-1965 yılları arasında toplanan konseyde yayınlanın Nostra Aetate adlı deklarasyon, Katolik kilisenin de asırlar sonra Protestanların yoluna girdiğinin bir göstergesiydi. Konsey'de alınmış olan kararlara birazdan değineceğiz. Ama önce, kararlardan daha da önemli bir noktaya, Vatikan'ın Yahudilere karşı böylesine büyük bir tavır değişikliğine nasıl gittiğine bakmakta yarar var. Çünkü Vatikan'ın bu tavrı, kendiliğinden oluşan bir doğal gelişim süreci içinde değil Yahudi önde gelenlerinin büyük lobi ve önemli sızma operasyonlarının sonucunda oluşmuştu.
Amerikan Look Dergisi, 25 Ocak 1966 tarihli sayısında, gizli kapılar ardında süren gelişmeleri ayrıntılı olarak aktarıyordu. Buna göre, ilişki asıl olarak 1949'da Papa XII. Pius (Pio)'nun Dünya Yahudi Kuruluşları sözcüsü Jules Isaac ile görüşmesiyle başlamıştı. Isaac, bir sonraki Papa XXIII. John'la ise çok daha yakın bağlantılar kurdu. Papa John Yahudilerin temsilcisi olan Jules Isaac ile daha önce hiçbir Papa'nın yapmadığı kadar yakın ilişkiler geliştirdi. Acaba neden Papa XXIII. John Yahudilerle bu denli iyi bir ilişki içine girmişti?
Bu sorunun ilginç bir cevabı vardı. Papa XXIII. John, bir Gül-Haç üyesiydi!... The Universe adlı Katolik gazetesinin yayıncısı Peirs Compton, The Broken Cross adlı kitabında bu konuda açık deliller ortaya koymuştu. Compton, masonluk ve Gül-Haç gibi gizli örgütlerin Vatikan'a sızdığını anlatıyor ve Papa John'un da bu sızma operasyonunun en somut sonucu olduğunu anlatıyordu. Buna göre, Papa John, Piskopos olduğu dönemde 1935 yılında Sofya'ya Vatikan elçisi olarak atanmış ve burada kaldığı süre içinde gizli bir örgüte üye olmuştu. Örgüt, gül ve haç sembollerini kullanıyordu!...113
Gül-Haç üyesi Papa John, Vatikan-Yahudi ilişkilerini düzenlemesi için Yahudi asıllı Kardinal Augustin Bea'yı görevlendirdi. Bea, yıllarca Vatikan hiyerarşisi içinde yükselmiş ve 1959'da Kardinal olmasıyla birlikte de büyük bir etkiye ulaşmıştı. Elindeki gücünü de, Papa John'un desteği sayesinde, içine "sızmış" olduğu Vatikan'ı soydaşlarının hedeflerine uydurma yönünde kullandı. Look, Vatikan-Yahudi ilişkilerini anlatmayı sürdürürken, Bea'nın önemine de dikkat çekiyor:
B'nai B'rith, katoliklerden kilise metinlerindeki bütün Yahudi aleyhtarı metinleri çıkarmalarını istedi. Buna İncil ayetlerinin değiştirilmesi de dahildi. Bu isteğin üzerine Kardinal Bea, konuyla ilgili deklarasyonun çalışmalarına başladı. Deklarasyonla ilgilenen komitenin içinde, Bea'dan başka, Father Baum, John Oesterreicher gibi Yahudi asıllı kilise mensupları da vardı. Ve 31 Mart 1963 günü, Kardinal Bea, Amerikan Yahudi Komitesi merkezinde, hahamların oluşturduğu Sanhedrin kuruluyla görüştü. Toplantı basına kapalıydı. Bea, burada Vatikan'ın geleneksel olarak Yahudilere karşı büyük bir hata içinde olduğunu söyledi. Hahamlar da ondan, İncil'deki Yahudi karşıtı ifadelerin bir an önce çıkarılmasını istediler.
Bea'ya "İncil'deki Yahudi karşıtı ifadeleri çıkartın" emrini veren kurulun Sanhedrin olması bizlere çok önemli bir bağlantıyı gösteriyor. Çünkü Sanhedrin, Yahudi dini liderlerinin en üst seviyedeki örgütüdür ve Sanhedrin'in üyeleri Kabalacı hahamlardır. Dolayısıyla, Papa John ve Kardinal Bea bağlantısını kullanarak Katolikleri klasik Püriten çizgisine sokup "judaizer" yapmaya çalışanların asıl olarak Kabalacılar olduğu gerçeğiyle karşı karşıyayız. Kitabın başından beri incelediğimiz gibi Mesih Planı'nın aşamalarını gerçekleştirerek, dünyayı Kudüs merkezli bir Yahudi egemenliği altına sokma hedefinin bir numaralı uygulayıcıları da Kabalacılardı... Anlaşılan Kabalacılar, Yahudi karşıtı çizgisiyle Mesih Planı'na önemli bir engel teşkil edecek olan Vatikan'ın "yola getirilmesi" gibi önemli bir operasyonu bizzat yönetmeye karar vermiş olmalıydılar.
Kabalacılar, yalnızca Bea kanalını kullanmakla kalmadılar. Look'un bildirdiğine göre, Amerikan Yahudi Kongresi'ndeki Sanhedrin toplantısına Bea'yı götürmüş olan Amerikalı Haham Heschel, "Sanhedrin'in temsilcisi" olarak Vatikan'a gitti ve Papa John'la gizlice görüştü. Look, bununla ilgili olarak "bu görüşmeler, Amerikalı Yahudilerin kilisenin arkasında gizlenen yeni bir güç olduğunu gösterdi" diyor.
İşte tüm bu bağlantıların ardından Vatikan, 1965'te Yahudilere karşı büyük sempati ifadeleri içeren Nostra Aetate deklarasyonunu yayınladı ve Yahudilerin İsa'nın öldürülmesinden sorumlu olmadıklarını ilan etti. Aynı çizginin devamı olarak 1974'te yayınlanan "Vatikan Talimatnamesi" ise, "Yahudiliği ve Kiliseyi birbirine bağlayan manevi bağlardan" söz ediyor ve "antisemitizmin her türlüsünü kınıyoruz" diyordu.
1985'te ise beklenen açıklama geldi: Amici Israel Birliğinin yaklaşık 60 yıl önce deneyip de kabul ettirmeyi başaramadığı açıklama, bu kez Vatikan'ın en üst ağızlarınca kabul edildi. Çünkü o yıl yayınlanan "Vaaz ve Dini Eğitim için Notlar" adlı genelgede Yahudiler, "Eski Ahit'in insanları" olarak kabul edildi. Ve şöyle denildi: "Yahudiler Tanrı'nın seçilmiş halkıdır ve Tanrı bu statüyü hiçbir zaman iptal etmemiştir." Genelge, çok ilginç bir ifade daha içeriyordu: "Hıristiyanlar ve Yahudiler olarak, dünyanın geleceği için birlikte çalışmalı ve dünyayı Mesih'in gelmesi için hazırlama sorumluluğunu birlikte üstlenmeliyiz. Bunları Tanrı'nın Krallığı için beslediğimiz ortak umutlar için yapmalıyız." 114
İsrail devletini de ilk kez resmen tanıyan bu genelge, Vatikan'ın yaşadığı dönüşümün ulaştığı noktayı açıkça gösteriyordu. Vatikan Kabalacılar'ın asırlardır en büyük uğraşısı olan "dünyayı Mesih'in gelişi için hazırlama" misyonuna Yahudilerle birlikte katkıda bulunacağını ve onları "seçilmiş halk" olaraktanıdığını bildiriyordu. Bunun Yahudi literatüründeki adı "judaizer" olmaktı. Yani Yahudi olmadığı halde Yahudilere ve Yahudi dinine olağandışı bir hayranlık beslemek...
Bu noktada Mesih inanışı yönünde Katoliklerle Yahudiler arasında önemli bir fark bulunduğunu, Katoliklerin Mesih olarak Hz. İsa'yı beklediklerini söyleyebiliriz. Ama, bu ayrılık Yahudi önde gelenleri için bir sorun oluşturmamakta ve önceki bölümde de değindiğimiz gibi "judaizer" çizgisine girmiş olan Hıristiyanları Mesih Planı için kullanabilmektedirler.
Vatikan'ın böylesine açık bir şekilde Yahudi sempatizanı çizgiye girmesi, İttifak'ın Katolik dünyasının merkezini "içerden" ele geçirme planının hedefine ulaştığını gösteriyor. Vatikan'ın masonlarla ilişkisini yumuşatmasıyla ilgili resmi gelişmelerin de İkinci Vatikan Konseyi'nde Yahudilerle geliştirilen ilişkilerle tam da aynı anda başlamış olması kuşkusuz oldukça dikkat çekici bir gelişmedir.
Vatikan'ı "içerden" fethetme operasyonunun başarıya ulaştığının en açık göstergesi ise, masonluğun Kilise'ye derinlemesine sızmış olması. Bu gerçek, en iyi, ünlü P2 skandalı ve Alman gazeteci David Yallop'un çok ses getiren Im Namen Gottes? (Tanrı Adına?) adlı kitabı ile ortaya çıkmıştı. Yallop, kitabında mason kardinallerin, piskoposların var olduğunu ve bunların P2 locası ile kara para aklama operasyonları geçekleştirdiğini yazmıştı. "Büyük Vatikan Locası"na üye olan bu piskopos ve kardinalleri Vatikan'dan uzaklaştırmak isteyen dürüst Papa I. Jean Paul'ün devri uzun sürmemişti; anti-mason Papa, Vatikan'ın başına geçtikten yalnızca 33 gün sonra şüpheli bir zehirlenme olayı ile ortadan kaldırılmıştı.
Vatikan'da son yıllarda gittikçe yükselen bir örgüt de oldukça şüphe çekiciydi. Vatikan'a bağlı pek çok rahip, piskopos ya da kardinalin üye olduğu Opus Dei (Tanrı'nın Eseri) adlı örgüt, masonik özellikleri nedeniyle, David Yallop'un kitabında "bir tür mason locası" olarak yorumlanıyordu. Opus Dei ile ilgili Fransız Le Nouvel Observateur dergisi de geniş bir araştırma yayınlandı. Haberde, Katolik Kilisesi'nin yayın organı sayılan Golias'ın yazı işleri müdürü Christon Terray'ın, Opus Dei hakkındaki ilginç yorumları yer almıştı. Şöyle diyordu Terray:
Opus Dei, Vatikan'ı ve Papalığı tamamen eline geçirmiş olan tam bir kutsal mafyadır. Vatikan'ın karar organı durumuna gelmiştir. Dini ve ekonomik lobicilik yapar. Görünürde yokturlar. Ancak çok güçlüdürler; dünyanın en ünlü bankaları bunların tekelindedir. Gelirler gayri meşrudur. Onlar için dürüstlük veya namus bir fazilet değildir. Ahlakları yoktur ama kazanmışlardır ve Vatikan bunların emrine girmiştir. Laik görümündedirler ve hepsi de 'beyaz mason'dur. Aralarından judeo-mason, yani Yahudi-masonlarla işbirliği yapan da çoktur. Yarın bu laikler Vatikan'ı yönetirse, Kilise'nin hali ne olur?115
İncelediğimiz bu süreç, İttifak'ın dini otoriteyi yıkma hedefini ne denli ciddi bir biçimde gerçeğe dönüştürdüğünü göstermektedir. Dini otoritenin yıkılması, Yeni Seküler Düzen'in kurulmasını, bu düzen de iktidarın İttifak'ın eline geçmesini sağlamıştır. Ancak İttifak yalnızca siyasi egemenliği eline geçirmekle kalmamış, bu egemenliğin altyapısını oluşturan ideolojik bir sistem, seküler bir dünya görüşü üretmiş ve toplumlara kabul ettirmiştir.
Ancak Kuran'da, insanları şaşırtıp-saptıranlar için "onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak 'zan ve tahminle' yalan söylerler" (Enam Suresi, 116) hükmü verilir. İttifak'ın ürettiği yeni seküler ideoloji de, ancak ve ancak yalan üzerine kuruludur.
Resmi Tarih ve İdeolojinin Oluşturulması
Meşruiyet sorunuyla karşılaşan her düzen, toplum karşısında kendine meşruiyet sağlamak için bir takım sosyal kontrol mekanizmaları kullanır. Bu mekanizmaların en başta geleni "eski"nin kötülenmesidir. Eski düzen kötülendikçe onun yerine kurulan yeni düzen, toplum tarafından daha kolay kabul görecektir. Böylece gerçeklerin çarpıtılması ya da tamamen gizlenmesi yoluyla resmi tarih oluşturulur. Bir ikinci önemli kontrol mekanizması ise yeni düzenin getirdiği yeni değer yargılarına sözde dayanaklar bulunmasıdır. Bu şekilde toplumun tüm dünya görüşü, değerleri, hedefleri ve beklentileri değiştirilir. Bunların yerine konulanlar, insanların yeni düzene itaat etmelerini kolaylaştıracak olan yeni değer ve inançlardır. Bir tür toplumsal beyin yıkama yöntemi ile oluşturulan bu yeni değer ve inançlar sayesinde de, düzene itaati sağlayacak olan resmi ideoloji var edilir.
Yahudi önde gelenleri ve Tapınakçı geleneği koruyan masonlar arasındaki İttifak, Avrupa toplumlarını önceki sayfalarda incelediğimiz büyük değişime uğratırken, bu iki yöntemi de yoğun olarak kullandı. İttifak, dini otoritenin egemenliği altındaki Ortaçağ düzenini yıkmış ve yerine kendi din-dışı düzenini getirmişti (ABD mühründe yazıldığı gibi Novus Ordo Seclorum; Yeni Seküler Düzen). Ancak İttifak, bu Düzen'i sağlamlaştırmak için Avrupa toplumlarını ve daha sonra da Düzen'i ihraç etmek istediği diğer toplumları tamamen dönüştürmeli ve eski düzenin kalıntılarından kesin olarak arındırmalıydı.
İlk yapılan şey, resmi tarihin oluşturulması, yani eski düzenin kötülenmesiydi. Ortaçağ, bütün kötülüklerin kaynağı olan karanlık, baskıcı, zalim bir dönem olarak tanıtıldı. Ortaçağ bir kez "karanlıkların kökeni" olarak tanıtılınca, doğal olarak asıl hedef olan din de bu propagandadan payını alıyordu; çünkü Ortaçağ'ı yöneten güç asıl olarak dindi. Bu propagandadan çıkarılan sonuç ise oldukça önemliydi: Madem din "karanlık" düzenler yaratıyordu, öyleyse insanların hayatından çıkıp gitmeliydi. Madem din kötülüklerin kaynağıydı, öyleyse iyiliğe kavuşmak ancak dinden uzaklaşmakla mümkün olabilirdi. Din, artık eski "hata"larının verdiği eziklik içinde, ellerini toplumdan çekmeliydi. İsterse mabed duvarlarının içinde Düzen'i rahatsız etmeden oturabilirdi, ancak kesinlikle ve kesinlikle Düzen'in işleyişine karışmamalı, "had"dini bilmeliydi. Aksi takdirde, ona, mabed duvarlarının içinde bile hayat sahası tanınmayacaktı.
Ancak kuşkusuz dini Ortaçağ'la, Ortaçağ'ı da karanlıkla özdeşleştiren bu propaganda gerçekleri yansıtmıyordu. Ortaçağ Avrupası'ndaki dinin taassupla karışmış olduğu ve tutucu bir toplum oluşturduğu doğrudur. Ancak Ortaçağ'ın sonraki döneme göre pek çok olumlu yönü olduğunu da görmek gerekir. Öncelikle Ortaçağ, birlik dönemiydi; Avrupalılar arasında yapay ayırımlar ve dolayısıyla yapay çatışmalar yoktu. Çünkü herkes aynı kimliği taşıyordu; "Hıristiyan" kimliğini. Irkçılık yoktu, ırk üstünlüğü iddiaları yoktu, ırk savaşları yoktu. İdeolojiler yüzünden birbirini boğazlayan insanlar da yoktu. Düzenli ve istikrarlı bir toplum vardı. İnsanlar dini otoriteyi otorite olarak tanıyor; insan onuruna yakışmayan bir biçimde başka insanları güç, para ve şöhretlerinden dolayı otorite kabul etmiyorlardı. Din topluma hakimdi, dolayısıyla ahlaklı bir toplum vardı; suç oranı çok düşüktü.
Kısacası Ortaçağ "karanlık" bir çağ değildi. Belki, İlhan Kutluer'in Modern Bilimin Arkaplanı adlı kitabında dediği gibi "loş" bir çağdı; çünkü İsevi geleneğin içine (başta taassup olmak üzere) yabancı bazı unsurlar katmış ve dinin saflığını bozmuştu. Ancak yine de dinin getirdiği doğruların önemli bir bölümünü korumaktaydı. "Karanlık" ise, Aydınlanma felsefesinin kurduğu Modern Çağ'la birlikte başladı. Dinin getirdiği birlik bozuldu, ırk ve ulus kavramları ve bu yapay kavramlar uğruna girişilen savaşlar gündeme geldi. Ahlak erimeye, dejenerasyon yükselmeye başladı. İdeolojilerin doğurduğu kaos oluştu, emperyalizm doğdu, sömürü arttı.
Düzen'in resmi ideolojisi ise, belirttiğimiz gibi Aydınlanma felsefesi ile oluşturuldu. Bu felsefenin genel kabul görmesi, daha doğrusu Düzen'in beyin yıkayıcı propagandası ile kabul ettirilmesi sonucunda, Avrupa toplumlarının bütün dünya görüşü, inançları, değerleri kökünden değişti. İnsanlar artık Allah tarafından yaratılan ve Allah'ın egemenliği altında olan geçici bir dünyada yaşadıklarına inanmayı bırakıp, kendilerini, nasıl oluştuğu belli olmayan, ilahi bir amaca göre düzenlenmemiş mutlak bir dünyada yaşıyor sanmaya başladılar. Hayatın ilahi bir amacı olduğu unutulunca, yeni amaçlar belirlendi: Elden geldiğince zevk alınan bir hayat kurmak, mümkün olduğunca uzun yaşamak, mümkün olduğunca çok kazanmak ve tüketmek, mümkün olduğunca çok mal ve zenginlik sahibi olmak... Yani tam Şeytan'ın, kendisiyle Hz. Adem'i kandırdığı ve cennetten kovulmasına neden olduğu istekler: Sonsuz bir yaşam ve yok olmayacak bir mülk (Taha Suresi, 120).
İttifak, Avrupa toplumlarına bu yeni hedefleri gösterdi ve bu toplumları sözkonusu hedefleri kendisinin gerçekleştirebileceği konusunda ikna etti. Böylece İttifak'ın kurduğu yeni din-dışı devlet modeli doğdu. İnsanlar için hayatın anlamı, yalnızca daha çok para, daha çok cinsellik ve daha çok tüketim haline gelmeye başlamıştı. İttifak ise, kurduğu Düzen'e itaat etmeleri karşılığında, bu maddesel çıkarları Avrupa toplumlarına vermeye hazırdı. İttifak'ın insanları bu şekilde yalnızca bedensel (hayvani) birer varlığa dönüştürmesiyle birlikte, Yahudilerin dünyaya egemen olduklarında diğer insanları "kır hayvanları" gibi güdeceklerini haber veren Eski Ahit kehaneti de gerçekleşmeye başlıyordu bir anlamda.116
İttifak'ın, gücünü, insanları "güdecek" dereceye tam olarak çıkarabilmesi için, çok iyi bir sosyal kontrol sistemi kurması gerekiyordu. Yapılması gereken, az önce vurguladığımız gibi insanların önüne "sonsuz bir yaşam ve yok olmayacak bir mülk" teklifi koymak, onlara bir "yeryüzü cenneti" önermekti. İnsanlar, bu yanıltıcı hedefleri hayatlarının asıl amacı olarak kabul ettikleri sürece, bu hedeflerin anahtarını devlet aygıtı sayesinde elinde tutan İttifak'a itaatli davranacaklardı. Böylece İttifak, aynı kendi kavmine "ey kavmim, Mısır'ın mülkü ve şu altımda akmakta olan nehirler benim değil mi?" (Zuhruf Suresi, 51) diye seslenerek kendine itaat edilmesini emreden Firavun gibi bir otorite elde edecekti.
Ancak insanları İttifak'ın gösterdiği maddesel amaçların peşine takmak için yapılması gereken çok önemli bir şey daha vardı. İnsanlar, gerçek yaratılış amaçlarını tamamen unutmalı, hatta reddetmeliydiler. Kısacası, Allah'ı tanımamalıydılar ki, İttifak'ın otoritesini tanısınlar... Oysa din, sürekli olarak insana asıl yaratılış amacını hatırlatıyordu. Örneğin Allah Kuran'da, insanlara şöyle bildirmektedir: "İnsan, 'kendi başına ve sorumsuz' bırakılacağını mı sanıyor? Kendisi, akıtılan meniden bir damla su değil miydi? Sonra bir alak (embriyo) oldu, derken (Allah, onu) yarattı ve bir 'düzen içinde biçim verdi'." (Kıyamet Suresi, 36-38)
İttifak, hedeflediği Düzen'i tam anlamıyla kurmak için, bu ayette dikkat çekileni unutturmak zorundaydı. Yapılması gereken, insanlara, "kendi başına ve sorumsuz" oldukları vehmini aşılamaktı. Böylece insanlar, İttifak'ın kendileri için karar vermesini ve kendilerine yeni "sorumluluk"lar yüklemesini kabul edebilirlerdi.
Evrim Teorisi'nin Tarihi Misyonu
Evrim teorisi işte tam bu anda İttifak'ın imdadına yetişti. Teorinin en büyük özelliği, insana "kendi başına ve sorumsuz" olduğu kuruntusunu vermesiydi. Teori, insan dahil yeryüzündeki tüm canlıların, belli bir süreklilik içinde ve tamamen rastlantısal olaylar sonucunda, yavaş yavaş birbirlerinden farklılaşarak dünya yüzüne çıktıklarını öne sürüyor, kısacası insanın yaratılmış olduğunu reddediyordu. Böylesine bir iddia, hele biraz da "bilimsellik" boyasına batırılınca, kuşkusuz Düzen'lerini insanların "kendi başına ve sorumsuz" olduğu kuruntusu üzerine kuranların büyük desteğini kazandı. Böylece Evrim teorisi, dünyanın dört bir yanında resmi ideolojinin bir parçası haline getirildi ve gerçekmişçesine beyin yıkayıcı bir propaganda ile kitlelere kabul ettirildi.
Doğal olarak, mason locaları Evrim teorisinin başlıca savunucuları oldular. Masonluğun bu Evrimci çizgisi, Türk Masonlarının yayın organlarına da yansımıştır. Mason Dergisi, Evrim'in en önemli işlevini şöyle açıklıyor: "Darwin'in Evrim kuramı doğada oluşan pek çok olayın Tanrı işi olmadığını gösterdi." 117 Bir başka mason dergisi olan Mimar Sinan ise, "bugün artık en uygar ülkelerden, en geri kalmışlarına değin tek geçerli bilimsel kuram Darwin'in ve onun yolunu izleyenlerinkidir" diyor ve Yaratılış'ı bir "efsane" olarak nitelendirerek devam ediyor, "... ama Kilise de batmadı, diğer dinler de. Yine dinsel öğreti olarak kutsal kitaplardaki Adem ile Havva efsanesi öğretiliyor." 118
Evrim teorisinin, "dini efsaneler" (!) için sözde tek alternatif olduğunun böylece farkına varan masonlar, bu teorinin propagandasının yapılmasını da başlıca görevleri arasında kabul ediyorlar. Mason Dergisi, sözkonusu "masonik görev"i şöyle ifade ediyor: "Hepimize düşen en büyük insancıl ve masonik görev; olumlu (pozitif) bilim ve akıldan ayrılmamak, bunun Evrim'de en iyi ve tek yol olduğunu benimseyerek bu inancımızı insanlar arasında yaymak, halkı olumlu bilimlerle yetiştirmektir." 119
Localar (ve Yahudi önde gelenleri) denetimlerindeki sosyal kontrol araçlarını devreye sokarak, bir yüzyılı aşkın süredir bu "masonik görev"i ifa etmeye, Evrim masalını insanlara yutturmaya çalışıyorlar. Çünkü Evrim, insanların "kendi başına ve sorumsuz" oldukları kuruntusunun biricik çürük dayanağı ve dolayısıyla da İttifak'ın egemenliğinin felsefesi altyapısıdır. (Evrim teorisi hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Canlılar ve Evrim, Bilim Araştırma Grubu)
İttifak'ın bu politikası bizlere göstermektedir ki, Allah'ı inkar, yalnızca insanların kendi başlarına sapmalarından değil, aynı zamanda da hakim güçlerin bu konuda yaptığı telkinlerden doğmaktadır. Bu bölümün girişinde de vurguladığımız gibi, Kuran'da da bu konuya dikkat çekilmekte ve insanların inkara yönelmelerinin ardında "müstekbirlerin" (Allah'a karşı büyüklenen ve yeryüzünde bozgunculuk çıkaran önde gelen inkarcılar) kurdukları "hileli düzen"lerin de yattığı bildirilmektedir. Ayette bildirildiği gibi, bu "müstekbir"lere uyan halk, ahirette onlara "... siz gece ve gündüz hileli düzenler (kurup) bizim Allah'ı inkar etmemizi ve O'na eşler koşmamızı bize emrediyordunuz..." (Sebe Suresi, 33) diye seslenecektir.
İttifak'ın toplumları dinden koparmak için geliştirdiği "bilimsel" yalanlar, Evrim'le sınırlı değildir kuşkusuz; seküler psikolojinin kurucusu olan Sigmund Freud da Tapınakçı'dır!...120 Judaica ise, Freud'un "Yahudi masonluğu" olarak da bilinen B'nai B'rith örgütüne üye olduğunu bildirmekte, onun için "Viyana'daki B'nai B'rith locasının sadık bir üyesi" ifadesini kullanmaktadır.121
Bu arada Evrim teorisinin bir başka özelliği de, İttifak'ın 19. yüzyıl içinde ürettiği ideolojilerin başlıca çıkış noktası olmasıdır. Liberalizm, ilahi kıstasları tanımadan, dolayısıyla Evrim'e dayalı olarak kurulan bir sistemdir. Teori, bunun yanında, Marksizm'in ve Sosyal Darwinizm yorumuyla ırkçılığın da en büyük dayanaklarından biridir. Bu nedenle, hazır yeri gelmişken, İttifak'ın ideolojilerdeki rolüne de bakmakta yarar var.
İdeolojik Yelpazenin Her Yerindeki Biraderler...
19. yüzyıla gelindiğinde artık masonlarla Yahudi önde gelenleri arasındaki İttifak, Avrupa içinde "düzen yıkmaya" çalışmayacaktı. Protestanlık ve daha sonra da Aydınlanma ile gelişen süreç, dini otoriteyi ortadan kaldırmıştı. İngiliz reformları ve Fransız Devrimi monarşinin bağımsız gücünün ya da doğrudan kendisinin yok edilmesi sonucunu doğurmuştu. Mazzini-Garibaldi ikilisinin eliyle Kilise'ye son büyük darbenin vurulduğunda inceledik.
Böylece İttifak artık "düzen yıkma" değil, "düzen kurma" arayışı içine girecekti. Bu aşamada masonluk, 19. yüzyılda eskiye göre daha da politize oldu ve eski düzenin hakim güçlerinin yıkılmasıyla doğan boşluğu doldurmaya başladı. Özellikle de eski düzenin yıkılmasından doğan boşluğu ideolojik açıdan doldurmaya girişti. Bu ideolojik boşluğun doldurulması için, Fransız Devrimi'yle doğmuş olan ideolojilerin daha da geliştirilmesi yönüne gidildi. 19. yüzyıl, liberalizm, sosyalizm, ulusçuluk ve hatta ırkçılığın gelişimine sahne oldu. İlginç olan, birbirinden farklı olan bu ideolojilerin kuramcılarının çok büyük bölümünün mason olmasıdır.
Ulusçuluğun en önemli kuramcılarından Mazzini'den, anarşist sosyalizmin kurucusu Proudhon'a ya da ünlü komünist Bakunin'e kadar uzanan geniş masonik yelpaze ortak bir noktada buluşur: Dinin siyasal ve toplumsal hayattan çıkartılması. Monarşiler ve dolayısıyla imparatorluklar yıkılınca yeni bir devlet modeli bulmak gerekiyordu. Bu aslında dini kimliklerin yerine yeni kimlikler bulunmasıyla paralel bir gelişimdi. Fransız Devrimiyle doğan ulusçuluk, aranan yeni devlet modeline temel oluşturdu. Ve böylece ulus-devlet kavramı doğdu. İtalya ulus-devletini kuran Mazzini-Garibaldi-Cavour üçlüsünden, Bolivya ulus-devletinin kurucusu ve hatta "Latin Amerika Kurtarıcısı" Simon Bolivar'a, Haiti Cumhuriyeti'nin kurucusu Petion'dan, Çin'in kurucusu Sun Yat Sen'e kadar dek pek çok ulus-devlet kurucusunun mason olması da dikkat çekicidir.
Dikkat çekici olan bir nokta daha vardır: Birbirinde çok farklı ideolojileri, gizli bir biraderlik bağıyla bağlanmış kişiler savunmuşlardır. Bu iki türlü açıklanabilir; ya masonluk bu kişiler için çok önemli bir şey değildir ve mason olmaları, birbirlerine taban tabana zıt ideolojiler geliştirmelerine engel olmamıştır. Ya da bu kişiler için masonluk herşeyden önemlidir ve savundukları ideolojiler ne denli zıt olursa olsun, gerçekte ortak bir amaca hizmet etmişlerdir.
Masonluğun "önemsiz" bir şey olmadığını biliyoruz. Yalnızca bir dayanışma ve yardımlaşma derneği olmadığını da çok iyi biliyoruz. Tam tersine bu örgütün, çok büyük politik hedefler taşıyan Tapınakçı geleneğin şekil değiştirmiş hali olduğunu şimdiye dek inceledik. Öyleyse farklı ideolojileri savunan kişilerin mason olması nasıl açıklanabilir?... İlginç bir açıklamayı, "Tarih ve Gül-Haç Doktrini" adlı 1932 basımı bir kitap yapıyor:
Hükümetler karşı koyacaklarından, yeryüzündeki yazgıları açıkça yönetemeyeceği için, bu gizemsel birlik ancak gizli dernekler aracılığıyla etkinlik gösterebilir. Gereksinim doğdukça, yavaş yavaş oluşturulan bu gizli dernekler, birbirinden değişik, görünürde birbirine karşıt gruplara ayrılmışlardır. Bunlar zaman zaman, din, politika, ekonomi, yazın alanlarında yönetimle ilgili çok zıt düşünceler savunurlar ama tümü de, bilinmeyen ortak bir merkeze bağlı olup onun tarafından yönlendirilir; bu merkez, yeryüzündeki bütün egemenlikleri görünmez bir biçimde yönetmeye çalışan bir itici gücü saklar içinde.122
Gül-Haçlar için geçerli olan doktrin, aynı Tapınakçı kökenden gelen masonluk içinde geçerli olmalıdır. Öyleyse acaba masonluk, üstteki satırların yazarının Gül-Haçlar için söyledikleri gibi, "görünürde birbirinden değişik gruplara ayrılmış" ama gerçekte "yeryüzündeki bütün egemenlikleri görünmez bir biçimde yönetmeye çalışan" bir güç müdür? Masonların farklı ideolojilerin önderliğini yapmalarının, birbirine zıt politik hareketlere lider olmalarının açıklaması bu mudur?
Masonik kaynaklar bu konuda da ilginç yorumlar yapıyorlar. Türk Masonlarının yayınladığı Büyük Şark adlı dergide, masonluğun "görünürde birbirinden değişik gruplara ayrılmış" biraderleri barındırabileceği şöyle anlatılıyor:
Herhangi bir Mason locasında bulunan azanın isimlerini tetkik edecek olursak görürüz ki, siyasi kanaatleri taban tabana zıt bir çok kimseler aynı saf altında çalışmakta ve yek diğerine 'kardeşim' demektedirler. Askerlerle barışseverler, kral taraftarları ile cumhuriyetçiler aynı locada aza olabilirler.123
Aynı dergide, bir "üstad-muhterem" şu dizeleri döktürüyor:Ayrı görüp yolları, deme: bu sağ, bu soldur Nura giden yolların her biri doğru yoldur Her birinin yolcusu gizli bir yoldaşındır...124
Anlaşılan, bu dev örgütün üyelerinin sağ ya da sol kanatta olmaları fazla bir önem taşımamakta, aralarındaki "biraderlik" bağı bozulmamaktadır. Örgütün yayılmasına katkıda bulunduğu ideolojilerin hepsinin liberalizm, sosyalizm, ulusçuluk, vb. ortak bir noktada, "din dışılık"ta (sekülerizm) buluşması bu noktada anlam kazanmaktadır. Çünkü Düzen'in temel özelliği, Amerikan Büyük Mührü'nde dendiği gibi, "seküler" olmasıdır: Novus Ordo Seclorum.
İttifak'ın iktidarda kalabilmesinin sırrı, Düzen'in seküler kalmasında yatar. Dolayısıyla her seküler ideoloji, Düzen'in bir parçasıdır. Birbirine tamamen zıt görünmelerine rağmen, gerçekte Düzen'in uyumlu birer parçası olan liberal kapitalizm ve sosyalizmin ortak noktası işte budur.
Gelişen Liberalizm ve 'Mesihi Dönemin İlk Işıkları'
İttifak, az önce vurguladığımız gibi, "görünürde birbirinden değişik gruplara ayrılmış" ama aslında "yeryüzündeki bütün egemenlikleri görünmez bir biçimde yönetmeye çalışan" bir güç idiyse, ideolojik yelpazenin farklı kanatlarını aynı amaç için kullanmış demektir. İdeolojilerin ardında, 19. yüzyılın sosyal şartları, tarihsel gelenekler, kişisel düşünce ve duygular gibi sayısız faktör yer almaktadır. Bu nedenle ideolojilerin, yalnızca ve yalnızca İttifak'ın hedeflerinin yani Mesih Planı'nın bir sonucu olduğunu söylemek bir abartma olur. Fakat söylenebilecek bir şey vardır: Dini otoriteyi ortadan kaldırarak, ideolojilerin doğuşuna zemin hazırlayan İttifak, ideolojilerin doğuşunda da büyük rol oynamış ve en önemlisi, bu ideolojileri kendi hedefleri doğrultusunda kullanmıştır.
Liberalizm, bunun bir örneğidir. İdeolojinin en önemli kurucusu sayılan John Locke'ın, mason ve Gül-Haç olduğuna önceki sayfalarda değinmiştik. Aynı şekilde Jean Jacques Rousseau da loca üyesi ve Gül-Haç'tır. Bunun da ötesinde, masonluğun liberal kapitalizmle çok-içli dışlı olduğu zaten bilinen bir şeydir. Sol literatürde "burjuva" örgütü olarak tanımlanan masonluğun, kapitalizmin dinamosu olduğuna kuşku yoktur.
Liberalizmin taşıdığı bu masonik etkinin yanında, İttifak'ın diğer kanadı için de çok özel bir anlamı bulunmaktadır. Çünkü liberalizm, Yahudilere politik eşitlik sağlanmasının en önemli nedenidir. Avrupa devletlerinin çoğunda, daha önce de belirttiğimiz gibi 19. yüzyıla dek, Yahudilerin politik yönde yükselebilmelerine engel yasalar bulunuyordu. Bu yasalar nedeniyle, Yahudi önde gelenlerinin politik mekanizmaları doğrudan yönetebilmesi de mümkün değildi. Liberalizmin getirdiği eşitlik prensibi, Yahudilerin bu engeli aşmasına yaradı. Fransız Devrimi'nin ardından Avrupa'da başlayan liberalleşme, insan haklarını da ön plana çıkaran bir dönemi başlattı. Ve Avrupa ülkeleri Yahudiler üzerindeki kanuni sınırlamaları kaldırdılar. "Yahudi Reformu" denen ve Yahudilerin kendi yaşam tarzlarını koruyarak yerli halkın arasına karışmalarını öngören bir akım başladı.
Problem elbette Yahudilere politik özgürlük tanınmasında değildi. Problem, Yahudilerin bunu nasıl yorumladığıydı. Onlar, liberalizmi, "dünyaya egemen olma" hayallerinin sembolü olan Mesih'in ilk ışıkları olarak yorumluyorlardı. Judaica, konu hakkında şöyle diyor: "Batı dünyasında, liberalizm, Yahudi politik özgürlüğü ve sosyal reformları içeren gelişmeler, Yahudiler tarafından Mesihi dönemin ilk ışıkları olarak yorumlandı..." 125
Aslında Yahudilerin yaptığı bu yorum, onların o dönemin ünlü tartışması olan "Yahudi sorunu"na nasıl baktıklarını da gösteriyor. Kimi Avrupalı entellektüeller, Yahudilerin yüzyıllardır kapalı bir toplum halinde yaşamalarının nedeninin, onlara getirilen kısıtlamalar olduğunu düşünüyorlardı. Buna göre, eğer Yahudilere politik özgürlükleri verilip, tam bir "yurttaş" olarak kabul edilirlerse, onlar da kendilerini diğer milletlerden ayrı tutma hastalığını bırakacaklardı. Böylece "Yahudi sorunu" da kendiliğinden çözülecekti.
Oysa Yahudi liderlerin, kendilerine bu tür bir hak tanınmasını "Mesihi dönemin ilk ışıkları" olarak yorumlamaları, hiç de diğer toplumlarla kaynaşma hevesinde olmadıklarını gösteriyor. Mesih, İsrail ulusunun egemenliğini diğer uluslara kabul ettirecek kişi olduğuna göre, onun gelişinin beklenmesi de bu egemenliğin beklenmesi anlamına geliyordu. Dolayısıyla Yahudilerin politik özgürlük kazanmalarına çalışan Yahudi öndegelenleri, bu fırsatı, Yahudilerin içinde bulundukları devlet yönetimlerini daha doğrudan etkilemeleri ve bu sayede Mesih Planı'nın ya da o dönemlerde yavaş yavaş duyulmaya başlayan modern ismiyle Siyonizmin gerçekleşmesine katkıda bulunmaları için istiyor olmalıydılar.
"Politik eşitlik" talebinin ardında bir gariplik olduğunu hissedenlerden biri, ünlü sosyalistlerden Bruno Bauer şöyle diyordu:
Hıristiyan devlet sadece ayrıcalıkları tanır. O devlette bir Yahudi, Yahudi olma ayrıcalığına sahiptir. Bir Yahudi olarak, Hıristiyanın sahip olmadığı hakları vardır. Öyleyse, kendisinin sahip olmadığı ve Hıristiyanların yararlandığı hakları niçin istiyor?... Eğer Yahudi, Hıristiyan devletten kurtulmak istiyorsa, o halde Hıristiyan devletin dini önyargısından vazgeçmesini talep etmektedir. Peki ama Yahudi kendi dini önyargısından vazgeçiyor mu? Bu durumda başka birisinin dinini terketmesini talep etme hakkına sahip midir? 126
Yahudiler, daha doğrusu Yahudi önde gelenleri/Kabalacılar, diğer uluslarla kaynaşıp bir arada yaşamak değil, "dünyaya egemen olma" hayallerini gerçekleştirmek peşindeydiler. Liberalizmin içeriğini, bu hedefe uygun olarak kullandılar.
Düzen'in Sahte Muhalifi: Sosyalizm
|
“Yahudi İşçisi”... Sosyalist-Yahudi partisi Poalel Zion’un 1904’de yayınladığı Avusturya ve Galiçya’daki yayın organı. |
Masonluğun ve Yahudi geleneğinin liberal kapitalizmin gelişmesindeki büyük rolü anlaşılabilir bir şeydir: Kapitalizmin Yahudi kültüründen kaynaklandığını önceki sayfalarda inceledik. Ki bu zaten bilinmeyen bir konu da değildir. Masonluğun "burjuva örgütü" olduğu ve liberal kapitalizmle büyük bir uyum içinde olduğu da herkesçe bilinir. Ancak asıl ilginç olan, İttifak'ın sosyalizimin gelişiminde de büyük bir katkısının olmasıdır. Masonluk bir "burjuva örgütü" olmasına ve çoğu sosyalistin kabul etmek istememesine rağmen sosyalizmin doğma ve gelişmesinde büyük rol sahibidir. Ayrıca, sosyalizm, aynı kapitalizm gibi Yahudi geleneğinden büyük ölçüde etkilenmiştir.
İlk başta bir çelişki gibi görünen bu durum, gerçekte bizlere İttifak'ın kurmuş olduğu Düzen'in yapısı hakkında çok önemli bir şey göstermektedir. Düzen'in temel özelliği, az önce de vurguladığımız gibi seküler, yani din-dışı olmasıdır. İttifak, ancak seküler toplumlara hakim olabilir. Ancak seküler toplumları, modernizmin nimetlerini yem olarak kullanarak, kendisine itaatkar kılabilir. Bu nedenle Düzen'in ayakta kalması, sekülerizmin yaşatılmasına bağlıdır. Bu nedenle İttifak, Düzen'e karşı oluşacak her türlü muhalefeti bu seküler çizgi içinde tutmayı hedeflemiştir.
İttifak'ın dini otoriteyi yıktıktan sonra kurduğu Düzen, temelde kapitalistti. Bir adaletsizlik ve sömürü sistemin olan kapitalizme karşı bir tepkinin oluşması ise kaçınılmazdı. Hele 19. yüzyılın vahşi kapitalizmine karşı, doğal olarak halk hareketleri gelişecekti. Ancak İttifak için önemli olan bu halk hareketlerinin yönüydü: Bu hareketler, Düzen'in temel özelliği olan sekülerizme karşı çıkmadıkça, ciddi bir tehdit oluşturamazlardı. Bu nedenle de, İttifak, bu hareketleri açık bir biçimde bastırmak yerine (ki bu tehlikeli bir yöntem olurdu), onları kanalize etmeyi tercih etti. İttifak'ın kurduğu kapitalist Düzen'e karşı gelişen tepki, bir tür sahte muhalefet ile kontrol altına alınmalıydı. Bu sahte muhalefet, kendisine bağlananlara Düzen'den kurtuluş vaadedecek, an- cak Düzen'den kurtuluşun tek gerçek yolu olan dinin gelişmesini özenle engelleyecekti. Böylece, Düzen'e karşı gelişen halk muhalefeti, tehlikeli bir yola girip dine yönelmekten uzak tutulacaktı.
bu resim sorulacak
|
Sosyalizm, Yahudi literatüründeki Mesih beklentisinin ve “yeryüzü cenneti” inancının biraz daha laikleşmiş bir versiyonu olarak doğdu. Bunun bir sonucu olarak da Yahudiler tarafından büyük kabul ve destek gördü. Üstte Marx’ın, Sion Dağı yerine “proleterya dağı”ndan iniyor. Elinde de Tevrat tabletleri şeklindeki Komünist Manifesto. |
Sol ya da sosyalizm böyle doğdu. Sosyalizmin tezi çok ilginçti: Kitlelere, "Düzen'e karşı direnin" mesajını veriyordu. Ancak bunu yaparken, onları, Düzen'i yıkabilecek tek güç olan dinden uzaklaşmaya çağırıyordu. "Dini bırakın ki, Düzen yıkılsın" diyordu sosyalistler. Böylece Düzen'e karşı oluşan halk tepkisi, bir tür çıkmaz sokak içinde boğulmuş oluyordu. Sosyalizm masalı, ezilenleri oyalamak için bugünlere dek ustaca kullanıldı. Kitabın 6. bölümünde, Sovyet-Amerikan çatışmasının perde arkasını incelerken sosyalizmin "sahte muhalefet" olduğuna dair ayrıntılı bilgiler göreceğiz. Şimdi yalnızca sosyalizmin doğuşundaki Yahudi-masonik etkiye değinmekte yarar var.
Sosyalist-masonik geleneğin oluşmasında en önemli rol, 1776 yılında Almanya, Bavyera'da kurulan "İllüminati" (İllümineler) adlı loca tarafından oynandı. Locanın Yahudi asıllı kurucusu Adam Weishaupt, örgütün amaçlarını şu şekilde sıralamıştı: 127
1- Bütün monarşilerin ve düzenli hükümetlerin feshedilmesi,
2- Şahsi mülkiyet ve verasetin feshedilmesi,
3- Aile hayatı ve evlilik kurumunun feshedilmesi ve çocuklar için komünal bir eğitim sisteminin kurulması,
4- Bütün dinlerin feshedilmesi.128
Açıkça görüldüğü gibi bu program sosyalizmin ta kendisiydi ve İttifak'ın hedeflerine de tamamen uyuyordu. The Encyclopedia of Occult'ün bildirdiğine göre, Almanya içinde gittikçe güçlenen İllüminati hareketi, bütün masonik ritüelleri uygulamakla beraber, önceleri geleneksel mason localarından ayrı bir yapıdaydı. Gerçekte bir hukuk profesörü olan Weishaupt, örgüte katılan yüzlerce entellektüel üzerinde büyük bir otorite kurdu. Örgüt üyelerinin yalnızca çok az bir bölümü, "büyük üstad"la, yani Weishaupt'la yüzyüze görüşebiliyordu. 1780'de Alman mason localarının üstadlarından olan Baron Von Knigge'nin katılımıyla, örgütün gücü iyice arttı. Weishaupt ve Knigge, Almanya'da, "sosyalist" diyebileceğimiz bir devrim yapma hazırlığına giriştiler. Fakat hükümetin durumdan haberdar olması üzerine, İllüminati üstadları Weishaupt ve Knigge, örgütü dağıtıp normal mason localarına katılmaya karar verdiler. Birleşme, 1782'de gerçekleşti. Okült tarihçilerce kabul edildiğine göre, Fransız Devrimi'nde rol oynayan sosyalistlerin arasında, Babeuf ve Blanqui gibi İllümine kökenliler de önemli bir yer tutuyordu.129
Bu, masonların ve Yahudi önde gelenlerinin eskiden beri gözettiklerini bildiğimiz monarşileri ve dini otoriteyi yıkma hedefine, bir de "özel mülkiyetin ve ailenin feshi" kavramını ekleyerek, sosyalist bir boyut getirdi. Dini otoriteye karşı olan tavır ise son derece radikaldi. Michael Howard, Weishaupt'un kurulu dine karşı "patalojik bir nefret" duyduğunu yazar.130
Bu arada, 1800'lerin başında, İllüminati geleneğini Almanya içinde korumaya çalışan yeni bir dernek kuruldu. Derneğin adı "Dürüstler Birliği"ydi. Zamanla adı "Komünistler Birliği"ne dönüştü. Karl Marx ve Friedrich Engels, Komünist Manifesto'yu, sözkonusu Komünistler Birliği'nin ısmarlaması üzerine yazdılar... 1800'lü yıllar, masonlukla sosyalizmin elbirliği yaptığı yıllar oldu. Blanqui, Proudhon ve Bakunin gibi önemli teorisyenlerin yanında pek çok militan da locaların üyesiydi. Masonluk-sosyalizm birlikteliğinin en açık göstergesi ise Paris Komünü oldu. "İlk proleterya devrimi" sayılan, Marx ve Lenin tarafından yüceltilen Komün hareketi, masonların liderliğinde gerçekleşmişti. Mimar Sinan, "Paris Komünü kahramanlarının çoğu masondu. Barikatların üzerinde masonların bayrakları ve alametleri ile çarpışmışlardı" diyor.131 Komündeki masonların büyük üstadı Thirifoc ise, biraderlerine, "Komün, dünyanın en büyük devrimidir. O, masonların korumaya mecbur oldukları Süleyman Tapınağı'dır" demişti.132
Yalnızca bunlar bile, sosyalizmin, anti-dini ve anti-monarşik devrimci bir hareket ve halk tepkilerini eritecek bir çıkmaz sokak olarak, İttifak'ın çıkarları için kullanıldığını göstermektedir. Her ne kadar sosyalistlerin içinde, "anti-burjuva" düşünceden kaynaklanan bir anti-masonik ve anti-siyonist "dürüst" kanat bulunsa da, bu temel gerçek değişmemektedir. Düzen yıkıcı ve iktidar değiştirici bir hareket olan sosyalizm, düzen yıkma ve iktidarı ele geçirme hedefindeki İttifak için çok kullanışlı bir ideoloji olmuştur.
Sosyalizmin, İttifak'ın diğer kanadıyla da olağanüstü bir yakınlık içinde olması, bu teşhisi doğruluyor. Yahudi yazar Eli Barnavi, konuya şöyle değiniyor:
Reformist ya da devrimci, evrenselci ya da milliyetçi, tüm sosyalist hareketlerdeki belirgin Yahudi etkisi, açıklama isteyen bir fenomendir. Son ikiyüzyıldır yaşayan her kuşak, sosyalist ütopya için mücadele eden az sayıda fakat seçkin Yahudiler doğurmuştur. Bazı akademisyenler, bu ütopyacı yansımayı, Mesihi geleneğin ve Kutsal Kitap'ta kehanet edilen ideal gelecek sözünün , modern ve seküler bir versiyonu olduğunu kabul ederler... Fransız Devrimi'yle başlayan Yahudilerin politik özgürlük kazanma hareketinin ardından, çoğu Yahudi liberalizmin yavaş gelişimi nedeniyle sabırsızlanmaya başlamıştı... Yükselen beklentiler, modern antisemitizmin ilk kıpırdanmaları ile karşılaşınca, sosyalist ütopya, Yahudi cemaatinde kendine önemli bir yer buldu.133
Evet, liberalizmin yavaş gelişmesi, Yahudi önde gelenlerini, daha doğrudan ve kestirme bir yol olan sosyalizmi desteklemeye itti. 19. yüzyıldaki Yahudi önde gelenlerinin hedefinin, Yahudilerin politik özgürlük kazanması ve bu sayede içinde bulundukları devletlerde yönetimi doğrudan etkileyecek bir konuma gelmesi olduğunu hatırlayalım. Eğer "Mesihin ilk ışıkları" olması gereken liberalizm bunu başarmakta zorlanıyorsa, neden gerçekten oldukça kestirme bir yöntem olan sosyalizme başvurulmasındı?
Sosyalist hareketin büyük bölümünün, Yahudilerin politik egemenliği üzerinde yoğunlaşması ve tüm sosyalist hareketlerde belirgin bir Yahudi etkisi olması da dikkat çekicidir:
İlk sosyalist hareketin kurucusu olan Saint-Simon, Yahudilerin politik özgürlüğe kavuşmasını 'olmazsa olmaz' bir şart olarak gördü. Dolayısıyla, destekçileri arasında çok sayıda Yahudi entellektüel ve finansör bulmasını yadırgamamak gerekir. Ama Yahudilerin sosyalist işçi hareketine önderlik yaptığı asıl yer, Almanya oldu. Karl Marx'a ve Friedrich Engels'e, komünizmin temeli olan tarihi materyalizm kavramını kabul ettiren de sosyalist bir Yahudiydi: Moses Hess. Hess daha sonra sosyalist Siyonizmin fikir babası da olacaktı. 1863'de bir başka Yahudi entellektüel, Ferdinand Lassalle, Almanya'daki ilk gerçek işçi partisini kurdu. Rusya'daki sosyalist hareket, Yahudi işçilerin Bund'u (Rusya, Litvanya ve Polonya'nın Yahudi İşçileri Partisi) 1897 yılında kurmasıyla başladı. Yüzyılın dönümünde, tüm sosyalist devrimci hareketlerin lider kadrosunda önemli sayıda Yahudi vardı... Sosyalist ütopya, çeşitli Yahudi milliyetçisi akımları da renklendirdi. 'Eğer isterseniz, hiçbir şey imkansız değildir' Theodor Herzl'in Altneuland adlı siyonist romanının sloganıydı. Her ne kadar Moses Hess ve diğer bazı sosyalistlerce biraz 'burjuva' bulunmasına rağmen, Herzl 'in düşünceleri ve sosyalist ütopya arasında bağlantılar vardır: Herzl ve onu izleyen siyonistler, İsrail topraklarından sosyalist prensiplere ve Aydınlanma'ya bağlı bir toplum yaratma hedefindeydiler. Tarımsal sosyalist ütopyanın çok açık bir uygulaması olan Kibbutz, Doğu Avrupalı Siyonist hareketlerin bir eseriydi. Bu hareketler arasında Ha-Po'el Ha-Za'ir ("Genç İşçi") ve Ha-Shomer Ha-Za'ir ("Genç Muhafız") sayılabilir. Sosyalist ütopyadan Siyonizme uzanan bağ, hem Filistin'deki Yahudi toplumu tarafından hem de Martin Buber gibi önemli felsefeciler tarafından vurgulanmıştır.134
İttifak'ın, sosyalizmi, iktidarı ele geçirmenin kestirme bir yöntemi olarak görmesinin yanlış bir değerlendirme olmadığı ise, en iyi bir biçimde 1917 Bolşevik Devrimi'yle kanıtlanmaktadır. Devrimin hiç de iddia ettiği gibi "proleterya diktatörlüğü" kurmadığı, tam tersine bir "elitler diktatörlüğü" kurduğu bilinen bir şeydir. İlginç olan da, sözkonusu "elit"lerin, İttifak'ın üyeleri olmasıdır (bkz. 6. bölüm).
Kısacası, Sosyalizm, İttifak'ın kendi kurduğu Düzen'e karşı oluşturduğu kontrollü sahte bir muhalefettir. Bu çıkmaz sokak, 19. yüzyıldan bu yana dünyanın dört bir yanında halk kitlelerini ve idealist entellektüelleri Düzen'e karşı çıktıkları hissiyle uyutmuştur. Oysa İttifak'ın dini otoriteyi ortadan kaldırarak kurduğu Yeni Düzen'in (Novus Ordo Seclorum), temel özelliği seküler olmasıdır. Dolayısıyla bu Düzen, ancak ve ancak sekülerizmin ortadan kaldırılmasıyla yıkılabilir.
Sosyalizm'den bu kadar söz etmişken, Rusya'ya değinmemek olmaz. Dünyanın en önemli Marksist devrimine sahne olan Rusya'da da İttifak'ın ilginç icraatları olmuştur.
Rus Çarı'yla Yapılan Mücadele
![]() |
Çar I. Nicholas, masonların düzenlediği darbe girişimini orduyu kullanarak bastırabilmişti. |
Yahudi önde gelenleri ve masonluk arasındaki İttifak, incelediğimiz gibi Avrupa'da tümüyle yeni bir düzen kurdu. Bu yeni düzenin en büyük özelliği seküler oluşuydu. Bu düzenin yerleştirilmesi için de, eski düzeninin tüm öğelerinin yok edilmesi yoluna gidildi. Bu yönde yapılan en büyük mücadele, önceki sayfalarda incelediğimiz Kilise-karşıtı savaştı. İttifak, eski düzenin en önemli siyasi gücü olan dini otoriteyi uzun bir mücadele sonucunda yok etti.
Eski düzenin ikinci siyasi gücü ise monarşilerdi. Aslında İttifak, Kilise'yi mağlup edebilmek için ilk önceleri Avrupa'daki krallıklarla işbirliğine gitmişti. Ama monarşiler de son tahlilde eski düzenin bir parçasıydılar ve İttifak'ın kurmak istediği Yeni Seküler Düzen'de yerleri yoktu. Bu nedenle, Aydınlanma çağının ardından, İttifak Avrupa'daki monarşilere karşı da eyleme geçti. Fransız Devrimi bunun ilk başarılı örneğiydi. Bu anti-monarşik saldırıdan payını alan ülkelerin biri de kısa bir süre sonra Rusya oldu.
Rusya, Kilise ile uyum içindeki Romanov hanedanı tarafından yönetiliyordu. Masonluğun ülkeye girişi ise 18. yüzyılın ikinci yarısında oldu. Örgüt özellikle entellektüeller arasında yayıldı. Dıştan yalnızca kültürel bir klüp gibi görünmesine karşın, localarda Avrupa kaynaklı anti-monarşik ve ve anti-Kilise liberal düşünceler gelişiyordu. Bunu ilk farkedenler ise Ortodoks Kilisesi'ni yöneten rahiplerdi. Rahipler, masonların Çar rejimini yıkmak için komplo düzenlediğine dair aldıkları istihbaratı Kilise ile arası oldukça iyi olan Çar Alexander'a ilettiler. Çar bunun üzerine 1822 yılında bir kanun yayınlayarak ülkedeki tüm mason localarının kapatıldığını ve örgütün de yasadışı sayıldığını ilan etti. Ancak masonlar, tahmin edilebileceği gibi yok olmadılar, yalnızca yeraltına indiler.
Alexander locaları yasakladıktan üç yıl sonra yakalandığı hastalık nedeniyle öldü. Yerine Nicholas geçti. Ancak Nicholas'ın tahta çıkması bir dizi çekişme ve entrika sonucunda gerçekleşmiş ve ülkede de ciddi bir kaos ortamı doğmuştu. Bu ortamı değerlendirmek isteyen ve Çar rejimini yıkmayı hedefleyen "birileri", yeni Çar'a karşı bir darbe planı yaptılar. Ordu içinde çok sayıda yandaşları vardı. Buna güvenerek 14 Aralık 1825 sabahı St. Petersburg'da devrimci askerler ve onları destekleyen bazı siviller Çar'ın sarayına doğru yürüyüşe geçtiler. Devimciler ile Çar'a bağlı birlikle arasında silahlı çatışma çıktı ve devrimciler yenildi. Bu grup, devrim yapmaya kalktıkları tarihten dolayı "Aralıkçılar" olarak adlandırıldı. Aralıkçılar'ın liderleri tutuklandı ve 5 tanesi asılarak idam edildi.
Peki bu Aralıkçılar kimlerdi dersiniz?... Subaylar, entellektüeller ve yazarlardan oluşan bu grubun üyelerinin hepsi, üç yıl önce Çar Alexander tarafından yasaklanmış olan locaların üyeleriydi. Bu devrimci masonlar arasında ünlü yazar Kont Pushkin de yer alıyordu.135
Aralıkçılar'ın girişimi başarısızlıkla sonuçlandı ama İttifak Çar'ı devirme hedefinden vazgeçmedi. İngiliz tarihçi Michael Howard, mason localarının 19. yüzyılın ikinci yarısında Avrupa'da kalan iki önemli imparatorluğu, Avusturya-Macaristan ve Rus İmparatorluklarını yıkmak için çaba harcadıklarını söylüyor. Howard'a göre, bunun en iyi örneklerinden biri, I. Dünya Savaşı'nın kıvılcımı olan Saraybosna Suikasti ile ortaya çıkmıştı. (Saraybosna Suikasti'nde masonluğun rolü için bkz. 12. bölüm)
Masonluğun Rus Çarı'na karşı yürütülen mücadeledeki rolünü gösteren ilginç bazı gelişmeler de son Çar II. Nicholas zamanında olmuştu. Çar II. Nicholas ve Çariçe Alexandria, her ikisi de okültizm ve büyüye oldukça meraklıydılar. Bu nedenle 1900-1905 yılları arasında Fransız medyum Dr. Gerard Encausse'u çok defa kabul etmişler ve Çar bu medyuma devlet meseleleri ile ilgili önemli konular danışmıştı. Encausse 1905'te ülkesine döndü. Ancak bir süre sonra kendisine ulaşan haberler onu endişelendirmişti; Çar ve Çariçe, bu kez Rasputin adlı garip bir papazın mistik güçlerine itibar etmeye başlamışlardı. Rasputin, cahil ama çok zeki bir adamdı ve kısa sürede Çar ailesini avucunun içine aldı. Ailenin eski medyumu Encausse ise Rasputin'in yöntemlerini teşhis etmiş ve Çar'ı şöyle uyarmıştı: "Kabala'dan aldığı ilhamlarla size konuşan Rasputin, pandoranın kutusu gibi kötülüklerin kaynağıdır." 136 Bu oldukça ilginç bir ifadeydi elbette, Encausse, Rasputin'in metafizik gücünün kaynağını keşfetmişti; Kabala!...
![]() |
Son Çar II. Nicholas, ailesi ve ordudan bazı generallerle birlikte. |
Peki Rasputin'in Kabala ile ne ilgisi olabilirdi ki? Okuma yazması bile olmayan bu Ortodoks rahip nasıl ve neden Kabala'yla ilgilenebilirdi?
O dönemde bu soruya cevap verebilecek bazı bilgiler ortaya çıkmıştı. Ortodoks Kilisesinde ağızdan ağıza gezen bir habere göre, 1905 yılında Brüksel'de büyük bir masonik konferans toplanmış ve Rasputin'in Çar rejimini yıkmak için kullanılmasına karar verilmişti.137 Bu haberle Encausse'un Rasputin hakkındaki teşhisi yan yana getirildiğinde ilginç bir sonuç ortaya çıkıyordu; Rasputin, İttifak tarafından Çar rejimini yıkıma götürmek için seçilip kiralanmış bir görevliydi ve sahip olduğu metafizik etkileri de Kabalacı hocalarının kendisine verdiği taktiklere borçluydu!...
Rasputin'in gerçek kimliği ne olursa olsun, sonuçta gerçekten de Rus Çarı İttifak tarafından yıkıldı. Bolşevik Devrimi neredeyse tümüyle bir "Yahudi devrimi"ydi. 6. bölümde bunu ayrıntılı olarak inceleyeceğiz...
Dini otoriteyle birlikte monarşilerin de bu şekilde birer birer yıkılması Yeni Seküler Düzen'in Avrupa'da tam olarak yerleşmesi anlamına geliyordu. Ancak Avrupa yalnızca ilk aşamaydı; yeterli değildi.
Yeni Seküler Düzen'in İhracı
Bölümün başından bu yana, Yahudi önde gelenleri ve Tapınakçı geleneği sürdüren masonlar arasındaki İttifak'ın, Batı dünyasını nasıl etkilediğini inceledik. İttifak'ın, Batı'daki en büyük rakibinin Kilise olduğunu, Kilise'yi ve onun temsil ettiği ilahi değerleri yıpratmak için büyük bir çaba harcadığını gördük. Siyasi egemenliği ele geçirme hedefindeki İttifak, böylece dini otoriteyi ortadan kaldırmış ve kendi iktidarını sözde meşrulaştıracak yeni ideoloji ve sistemler üretmişti. Batı, bugün bu ideoloji ve sistemlerin, yani İttifak'ın kontrolü altındadır.
Ama İttifak'ın hedefleri yalnızca Batı dünyası ile sınırlı değildi. Hedef "dünya egemenliği" olduğu için, İttifak, yayılmak, diğer coğrafyaları da kontrol altına almak, en azından zararsız hale getirmek zorundaydı. Bu nedenle de İttifak, yüzyıllar süren bir çaba sonucunda üretmiş olduğu Yeni Seküler Düzen'i (Novus Ordo Seclorum) Avrupa'dan dünyanın geri kalan bölümüne ihraç etmeye karar verdi.
19. yüzyıla gelindiğinde İttifak'ın elinde bu "Düzen ihracı"nı gerçekleştirecek güç oluşmuştu. Avrupa'nın tüm büyük güçleri onların egemenliği altına girmişti. "Pozitif bilim" yoluyla elde edilen teknoloji, İttifak'ın yönetimindeki Avrupa'yı diğer medeniyetlere karşı askeri yönden üstün kılmıştı. (Zaten hatırlarsak, Francis Bacon, "pozitif bilim" kavramını, İttifak'a dünya egemenliği yolunda kullanacağı bir takım güçler vermesi için üretmişti). Bu sayede İttifak, Avrupalı askeri güçleri kullanarak dünyanın öteki coğrafyalarını egemenliği altına alabilirdi. Nitekim öyle de oldu; Avrupalı güçler, dünyanın dört bir yanını istila ettiler.
Ancak İttifak yalnızca askeri bir işgalle yetinmeyi düşünmüyordu. Düzen'in en büyük özelliği din-dışı olmasıydı. Yani Düzen, herşeyden önce, insanların zihnine etki etmeli, insanların zihnini işgal etmeli ve o zihinlere din-dışı düşünceyi yerleştirmeliydi. İttifak, bunu yapabilmek için, aynı Avrupa'da yaptığı gibi kendi içinden ya da kendisine bağlı olan düşünürleri kullandı.
19. yüzyılda mantar gibi çoğalan bu düşünürlerin tek bir hedefi vardı: Yeni Seküler Düzen'i övmek ve diğer medeniyetlerin de bu Düzen'i kabule mecbur olduğu telkinini vermek. Aralarında; Auguste Comte, Emile Durkheim, Ferdinand Tönnies, Herbert Spencer, Karl Marx gibi isimlerin yer aldığı bu düşünürler, tarihi ve toplumları yorumlayıp sınıflandırmaya giriştiler. Geliştirdikleri teorilerde ilginç bir ortak nokta vardı: Çoğu toplumların değişimini farklı kıstaslara göre yorumluyorlardı ancak ne olursa olsun hepsi en "ileri" toplumların "seküler" (din-dışı) toplumlar olduğunu söylüyorlardı. Örneğin Fransız Yahudisi Durkheim'e göre toplumlar "organik dayanışma"dan "mekanik dayanışma"ya doğru ilerleyen bir gelişim süreci içindeydiler. "Mekanik dayanışma"nın en önemli özelliklerinden biri seküler olmasıydı. Alman Yahudisi olan Marx ise toplumların gelişimini ekonomik kıstaslara dayandırmıştı, ancak ona göre de insanlığın en ileri aşaması seküler bir toplum olan komünist toplumdu. Comte insanlığın gelişimini teolojik, metafizik ve pozitivist evrelere bölmüştü. En ileri evre saydığı pozitivist toplumun en büyük özelliği de yine seküler oluşuydu.
Bu düşünürlerin demek istedikleri şey aslında aynıydı. Hepsi de Batı'da gerçekleşen dinden uzaklaşma sürecini övmekle işe başlıyorlardı. Daha sonra bu sürecin "tarihin değişmez kuralları"nın kaçınılmaz bir sonucu olduğunu öne sürüyor ve diğer medeniyetlerin de mutlaka aynı süreci yaşayacaklarını iddia ediyorlardı. "Modernizm" ya da "modernite" adını verdikleri Yeni Seküler Düzen (Novus Ordo Seclorum), onlara göre, kaçınılmaz olarak diğer medeniyetlere de egemen olacaktı. Öyleyse diğer medeniyetler de dine bağlı kalmakta ısrar etmemeli, "modern" olmalıydılar.
Bu düşünürlerin oluşturduğu felsefi taban, İttifak'a, Yeni Seküler Düzen'i ihraç etme yolunda sözde meşruiyet sağladı. İttifak, "modernizm"i yaydığını iddia ederek kendi Düzen'ini ihraç etmeye ve "dünya egemenliği" hedefine yürümeye başladı. Batı dışındaki medeniyetlerde de bilinç kaymasına uğramış bazı aklıevveller, Marx, Durkheim gibi düşünürlerin etkisi altına girerek, Yeni Seküler Düzen'in ihracını sevinçle karşıladılar.
Masonluğun öteki medeniyetlerde hızla büyümesi ve pek çok eliti içine alması, bu "Düzen ihracı"nın en önemli araçlarından biri oldu. Batı'daki Yeni Seküler Düzen'i Yahudilerle birlikte kuran masonluk, öteki medeniyetlerde de aynı Düzen'in bayraktarlığını yapıyordu. Türk Mason Dergisi'nde yer alan bir ifade bu yönden oldukça ilginçtir. Bir üstad, masonluğun misyonu hakkında şöyle demektedir: "Bugün Batı dünyasının büyük kısmında masonluk muzaffer olmuş... İdeallerini cemiyete mal etmiştir. Daha geri olan ülkelerde de bu hedefe doğru ilerlemektedir ve mutlaka muzaffer olacaktır." 138
Yeni Seküler Düzen'in karşı karşıya geldiği medeniyetlerin başında da İslam dünyası geliyordu. Bu, Düzen'in İslam'la ilk karşılaşmasıydı. (Ama bu ilk karşılaşma, asıl karşılaşma değildi. Asıl karşılaşma, yakın gelecekte yaşanacaktır).
Ve İttifak, İslam'a Karşı
İslam, İttifak'ın empoze ettiği ideoloji ve sistemlere en başından karşıydı. İslam'ın oluşturduğu toplum ve insan modeli, İttifak'ın kurmak istediği dünya ile taban tabana zıttı. Ve en önemlisi, İslam, İttifak'ın dayattıklarına karşı koyacak potansiyele de sahipti. Dolayısıyla da İttifak'ın önündeki en büyük engeldi (bugün de hala öyledir). Ayrıca, "kurtarılması" asırlardır İttifak'ın en önemli hedefi haline gelmiş olan "Yahudi diyarı" da, İslam egemenliği altındaydı. Bu nedenlerle, İttifak, özellikle 19. yüzyılın başından itibaren, İslam'ı ve özellikle de onun en önemli temsilcisi konumundaki Osmanlı'yı kendine düşman olarak belirledi. Bu yüzyıl boyunca, Yahudi önde gelenlerinin ve masonların öncelikli hedefleri arasında, Hilafet makamının temsilcisi olan Osmanlı'nın dize getirilmesi de yer aldı.
İttifak'ın Osmanlı'yı çökertme çabası, ilk olarak 19. yüzyılın hemen başındaki Sırp isyanında kendini gösteriyordu. Karayorgi ve Petar Icko gibi Belgrad Locası'na dahil masonların önderliğinde gelişen isyanın en büyük yardımcıları, Sırbistan'daki zengin Yahudilerdi. Judaica, Yahudilerin isyancı Sırplara silah ve cephane sağladığını, daha sonraki dönemde de Karayorgi hanedanı ile çok yakın ilişkiler içinde olduklarını bildiriyor. (İsyancı Sırp çeteleri "Çetnik"lerle masonlar arasındaki işbirliği zamanla daha da gelişmiş ve anti-İslam karakterli Çetnik hareketi, mason localarında organize edilir olmuştur. İkinci Dünya Savaşı'nda yüzbin Müslümanı işkence, tecavüz gibi yöntemler de kullanarak katleden ve aralarında çok sayıda Yahudinin, hatta özel bir "Yahudi birliği"nin bulunduğu Çetniklerin lider kadrosunun ve ideologlarının tamamı masondur. Aynı ilişkiler bugün için de geçerlidir. (12. bölümde buna değineceğiz)
Bunun yanısıra, Sırp Meşit Paşa, Londra büyükelçisi olduğu dönemde İngiliz localarının eğitiminden geçmiş ve Tanzimat'ı yani Osmanlı'nın sonunun başlangıcını da bu eğitimi esas alarak hazırlamıştı. İttifak'ın öteki kanadı da devletin ekonomik çöküşünün başlıca mimarları oldu: Galata Bankerleri olarak ünlenen Yahudiler, devletin kasasının bomboş kalmasında ve Düyun-u Umumiye'nin kurulmasında baş rolü oynamışlardı.
Bunların yanında, İttifak'ın Osmanlı'ya karşı giriştiği mücadelenin en büyük örneği, kuşkusuz II. Abdülhamid dönemidir. Filistin'i Siyonist liderlere vermeyi reddeden ve İslam Birliği'ni ayakta tutmaya çalışan Halife, bilindiği gibi masonların ve Selanikli Yahudi önde gelenlerinin, Jön Türkler'le yaptığı işbirliği sonunda tahttan indirilmiştir. (Bkz. 4. bölüm)
Abdülhamid'in indirilişinin ardından "çorap söküğü" örneği dağılıp parçalanan İslam dünyası, çoğunlukla İttifak'ın emperyalist politikaları ile işbirliği yapan ve ülkelerinde de "yukarıdan aşağı sekülerleştirme" (dinden koparma) uygulayan liderlerin eline geçmiştir. Bu liderlerin önderliğinde kurulan ulus-devletler, aynen Avrupa'da olduğu gibi dini otoritenin ortadan kaldırılmasına paralel olarak gelişmiştir. Ulus-devletlerin baskıcı liderlerinin çoğunlukla mason olması da kuşkusuz bir tesadüf değildir. Ülkelerinde Müslümanlara karşı büyük bir baskı uygulayan Cemal Abdünnasır ve Şah Rıza Pehlevi, bu mason liderlerin en önemlileri arasında sayılabilir. (Ayrıntılı bilgi için bkz. Yehova'nın Oğulları ve Masonlar) İttifak, tüm bu ülkelerde yukarıdan aşağıya sekülerleşme ve "modernleşme" politikaları uygulamış, dini, "cehalet ve taassub" olarak tanımlayarak ortadan kaldırmaya uğraşmıştır. Bir loca metninde, "Cumhuriyet idaresinin ön saflarında" yer alan masonların sözde "cehalet ve taassuba", yani dine açtıkları savaş şöyle vurgulanır:
Cehalet ve taassuba karşı savaş açıp büyük adımlarla inkilap ve irfan yolunda yürüyen Cumhuriyet idaresi bu inkilap hamlelerinin ön safında daima ve her zaman biz masonları bulacaktır. Çünkü yol ve hedef birdir ve düşman aynıdır kardeşlerim.139
Kısacası, İslam dünyasının politik olarak İttifak'ın denetimine girmesi, oldukça kısa bir sürede, Osmanlı'nın yıkılması sayesinde sağlanabilmiştir. Osmanlı'nın parçalanması sonucunda oluşan ve son derece zayıf olan yirmiyi aşkın ulus-devleti yönetmek, bunların başına kendi adamlarını", ya da en azından kendileriyle uyumlu kişileri geçirmek, çoğu kez İttifak için zor olmamıştır.
Ama İslam dünyası içinde, İttifak'ın asla çözemediği (ve çözemeyeceği) bir sorun oluşmuştur. Hatırlarsak, İttifak, Avrupa'da dini otoriteyi ortadan kaldırdıktan sonra, dinin özüne de sızmış ve Hıristiyan dinini, kaynakları yönünden de kendi yörüngesine oturtmuştu. Öyle ki, Katolik dininin resmi ağzı olan Vatikan, "Yahudilerin seçilmiş ırk olduklarını" kabul etmiş, masonlara sempati ile yaklaştığını duyurmuş ve dini kaynakları bu doğrultuda revize etmişti.
Ama bu öze sızma İslam için asla geçerli olamamıştır. İttifak, İslam dünyasında dini otoritenin gücünü yok etmiş ve politik egemenliği ele geçirmiştir ama asla İslam'ın özünde kendisine ve sistemine yönelik bir sempati ve bağlılık oluşturamamıştır. Kabalacılar, Vatikan'a, "İncil'deki Yahudi aleyhtarı ifadeleri çıkarın" emri vermişlerdir, ancak kuşkusuz—ilahi korumaya alınmış, tek bir harfi dahi değişmemiş ve değişmeyecek olan—Kuran'a dokunamamışlardır. Daha genel bir ifadeyle, Hıristiyanlık sekülerleşmeyi kabul etmiştir ama İslam asla!... Dolayısıyla, İttifak için, hep bir "geri dönüş" tehlikesi, İslam dünyasının İttifak'ın yörüngesinden çıkma ihtimali vardır. Kuşkusuz onlar da bunun farkındadırlar. Öyle ki, kendi ifadelerine göre, her gün duydukları ve "kulaklarını tırmalayan" ezan sesi, onlara "ben ölmedim, ölmeyeceğim" mesajı vermektedir!
... Milli Meclis'te, hiç münasebet almadığı halde caminin sıralarından yükselen ezan sesi; 'Ben yaşıyorum, ölmedim, ölmeyeceğim diyen' O'nun 'Essela'sından başka bir şey midir?... Memleket aydınlarının kulaklarını tırmalayan bu ses, hepimize ikaz ve basiret görevini ihtar eden bir hatırlatmadır.140
Bir başka loca metninde, bu duruma karşı takınılması gereken tavır şöyle açıklanıyor:
Toplumumuzda, İslam medeniyetinden kalma ve onu o medeniyete bağlamaya çalışan gizli kuvvetler vardır. Bunun varlığını kabul etmekten kaçınmamak lazımdır. Ama, onu ezecek tedbirleri düşünmek ve uygulamak şarttır.141
Ankara'daki Bilgi Locası'nın metinlerinde yer alan bu ifade, kuşkusuz, masonik emir-komuta zincirinin küçük bir halkasına verilen misyonu tarif etmektedir. Emir-komuta zincirinin işleyişi çok önemlidir: Çok üst kademelerden, uluslararası "Süprem Konsey"lerden verilen kararlar, masonik "obediyans" (itaat, bağlılık) kuralı içinde ülkelerin büyük localarına aktarılır. Büyük localar, diğer localara bu kararları, "bazı dikkat edilmesi gereken hususlar" gibi üsluplar içinde sunarlar. Sonuçta en alt kademedeki masona ulaşan "tavsiye", "ülkedeki bağnaz yapılara karşı dikkatli olunması, biraderlerin ellerindeki imkanları kullanırken buna da özel bir dikkat göstermeleri" şeklindedir. Bu mesajı alan mason, örneğin bir medya mensubuysa, hazırladığı haberlerde ve yorumlarda "bağnaz çevreleri" hedef almaya daha çok özen gösterecektir. Tasarlanan planın, gerçekte çok büyük bir anti-İslam hareket olduğu ve İttifak'ın genel stratejisi içindeki yeri ise, ancak en üst kademe tarafından tam olarak bilinir. (Bu kademe ise, önceki sayfalarda açıkça gördüğümüz gibi Mesih Planı'nın işleyişini de denetleyen gruba, Yahudi önde gelenlerine, yani Kabalacılar'a bağlıdır.)
İttifak'ın, karşı karşıya olduğu "geri dönüş" tehlikesine karşı, "toplumu İslam medeniyetine bağlamak isteyenleri ezmeyi" seçtiği, yakın tarihe biraz göz atıldığında açık seçik gözükmektedir. Bununla ilgili olarak çok fazla örnek sayılabilir ama yalnızca Bediüzzaman Said Nursi örneği bile, İttifak'ın, Müslümanları "ezmek" konusunda ne denli ısrarlı olduğunu göstermektedir.
Geçen yüzyılın (hicri) en büyük İslam alimlerinden biri olan Bediüzzaman, 1920'li yılların ortasından vefat ettiği tarih olan 1960'a dek, bir İslami yeniden diriliş haraketi başlatmış, insanları İslam'a bağlamaya çalışmıştı. Bu, İttifak gözünde, Bediüzzaman'ın "ezilmesi gereken güçler" arasına girmesi için yeterli oldu. Hayatının 30 yılını sürgün ve hapislerde geçiren Bediüzzaman'a karşı yapılan saldırıların arkasında, büyük ölçüde masonların yer alıyor olması, kuşkusuz çok anlamlıdır. Bediüzzaman'ı, "dini siyasete alet etmek, etrafındaki 'müridlerini' kandırıp paralarını toplamak, insanları kandırmak" gibi ucuz iftiralarla karalamaya çalışan ve hapse attıran İçişleri Bakanı Şükrü Kaya'nın Resne Locası'na bağlı 33. dereceden bir üstad olması tesadüf değildir. Bediüzzaman'a "fiilen" saldıran Nevzat Tandoğan, ya da eserlerini toplattırıp yaktıran Refik Tulga gibi valilerin, ya da onu "sahte peygamberlikle, sapkınlıkla" suçlayan medya patronlarının mason olmaları da anlamlıdır. Bediüzzaman'ın, "dehşetli masonlar, insafsız bir masonu bana musallat eylemişler, ta hiddetimden ve işkencelerine karşı artık yeter dememden bir bahane bulup, zalimane tecavüzlerine bir sebep göstererek yalanlarını gizlesinler..." 142 şeklindeki ifadesi bile ki konuyla ilgili daha pek çok ifadesi vardır masonluğun bu büyük İslam savunucusuna karşı girişilen kampanyadaki rolünü vurgular.
Bediüzzaman yalnızca bir örnektir; İttifak'ın, dinden kopardığı İslam dünyasının yeniden dine dönmesine engel olabilmek için son derece dikkatli davrandığını göstermektedir. İslam dünyasının hemen her yerindeki anti-İslam hareketlerin ardında İttifak'ın bulunduğunu kitabın ilerleyen bölümlerinde daha ayrıntılı olarak inceleyeceğiz (bkz. 12. bölüm).
Bölümün başından bu yana incelediğimiz bilgileri özetlersek şunları söyleyebiliriz; Batı kültüründeki büyük Yahudi etkisinin kaynağı, Tapınakçılar'a uzanmaktadır. Kabalanın mistik güçlerinin -ki bu Allah'ın Kuran'da bildirdiği gibi "şeytani"dir- etkisinde yalnızca Yahudiler değil, Yahudi-olmayanlar da kalmıştır. Bunlar önce Tapınakçılar, sonra da Gül-Haçlar ve masonlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu iki kanadın, yani Yahudi önde gelenlerinin ve "Yahudileşmiş" (judaizer) Yahudi-olmayanların arasındaki İttifak, tüm Avrupa'yı derinden etkilemiştir. İttifak, bir numaralı rakip olarak gördüğü dini otoriteyi ve dini otoriteyle barışık olan monarşileri yıpratmak ve yıkmak, yani kurulu düzeni ortadan kaldırmak için çalışmıştır. Bu düzenin yerine yerleştirdiği düzen, kapitalizm ve onun ahlaki-felsefi yansımalarıdır ki, bunlar da yoğun olarak Yahudi dininde kaynak bulmaktadır. İttifak, kapitalizme karşı sosyalizm gibi sahte-muhalifler de üretmiştir. Bir düzeni tam olarak kontrol edebilmek için, yalnızca iktidarı değil, muhalefeti de kontrol etmek, hatta muhalefet üretmek gerekir çünkü...
Bu İttifak'dan en çok yararlananlar ise, Mesih Planı'nı gerçekleştirip, "dünya egemenliği" hedefine varmaya uğraşan Kabalacılar olmuştur elbette. Çünkü Batı'nın yaşadığı büyük dönüşüm sonucunda, dünyanın maddesel yönden en güçlü medeniyetini kendilerine müttefik hale getirmişlerdir.
Tarihin akışını derinden etkileyen bu büyük dönüşüm sonucunda, önceden asırlar boyu "İsa'nın katilleri" sayılan Yahudilerin, gerçekte "Tanrı'nın seçilmiş halkı" olduğu düşüncesi, Batı medeniyetinde bilinçaltında da olsa genel bir kabul görmeye başlamıştır. Masonlar ve Püritenler gibi köktenci Protestanlar ise, bu düşünceye en fanatik biçimde bağlananlar olmuştur. Böylece, sanırız, M. Tevrat'ın "... Ve seni sıkıştıranların oğulları sana eğilerek gelecekler ve seni hor görenlerin hepsi ayaklarının tabanında yere kapanacaklar. Ve sana Rabbin şehri, İsrail Kuddüsü'nün Siyonu diyecekler" 143 şeklindeki vaadi, "tarihin akışını değiştirme" yöntemi sayesinde gerçekleştirilmiştir. Batı, yaşadığı büyük dönüşüm sonucunda, "seçilmiş halk" sayılan Yahudilerin, "Vaad Edilmiş Topraklar"ına dönmesini kabullenecek, hatta bu işe Kabalacıların 4. bölümde inceleyeceğimiz kehanetine göre "gönüllü olarak yardım edecek" hale gelmiştir.
Bu arada, unutmadan, Tapınakçıların yeryüzünde egemenliği ele geçirecekleri zaman olarak hesapladıkları tarih 2000 yılıdır!... Umberto Eco şöyle diyor: "Tapınakçılar, iki bin yılının, onların Kudüs'ünün başlangıcını belirleyeceğini düşünüyorlar: Bir yeryüzü Kudüs'ü." Eco, ayrıca, konunun uzmanlarından Gauthier Walther'in de, La Chevalerie et les Aspects Secrets de I'Histoire adlı kitabında, "Tapınakçılar'ın erki ele geçirme planının 2000 yılında gerçekleştirilmesinin öngörüldüğünü" söylediğine dikkat çekiyor. Eco da "Tapınakçılar gizli bir örgüte dönüştükten sonra, altı yüzyıl sürecek, yüzyılımızda sona erecek bir Plan hazırlamışlardı" diyor.144
Acaba Tapınakçılar'ın "Plan"ı gerçekten yüzyılımızda sona erecek ve Mesihi dönem, Kabalacıların hesabına göre, 2000 yılında mı başlayacaktır?... Bu kuşkusuz önemli bir sorudur. Kitabın ilerleyen sayfalarında, cevabını birlikte bulacağız...
Dipnotlar
1 Ali Bulaç, "Modern Devletin Totaliter ve Ulus Niteliği", Bilgi ve Hikmet, Yaz 1993/3.
2 Michael Baigent, Richard Leigh, The Temple and the Lodge, London: Corgi Books, 1990, ss. 78-80.
3 Ibid., s. 81.
4 Lewis Spence, The Encyclopedia of the Occult: A Compendium of Information on; The Occult Sciences, Occult Personalities, Psychic Science, Magic, Spiritism and Mysticism, London: Bracken Books, 1988, s. 406.
5 Ibid., ss. 406-407.
6 Umberto Eco, İtalya'nın en önemli düşünür ve yazarlarından biridir. Türk okuyucusu onu özellikle Gülün Adı isimli ünlü romanından tanır. Foucault Sarkacı ise, Eco'nun, ilerleyen sayfalarda sık sık kaynak olarak kullanacağımız son romanıdır. Ancak bu roman, bildiğimiz romanlardan farklıdır; "sekiz yıl süren bir çalışmanın, ayrıntılı bir araştırmanın ve iki bin ciltlik 'uzman' bir kitaplığın ürünü" olan kitap, Tapınakçılar, masonlar, Kabala gibi konularda son derece önemli bilgiler vermektedir. Eco, roman üslubu içinde, kitabı Türkçe'ye çeviren Şadan Karadeniz'in deyimiyle "irrasyonel düşüncenin gizli bilimlerin, gizli derneklerin vs. 500 yıllık tarihinin 500 sayfalık bir özetini" sunmaktadır.
7 Umberto Eco, Foucault Sarkacı, Çev. Şadan Karadeniz, 2.b., İstanbul: Can Yayınları, ss. 88-89.
8 Lewis Spence, The Encyclopedia of the Occult, s. 408.
9 Michael Howard, The Occult Conspiracy: The Secret History of Mystics, Templars, Masons and Occult Societies, 1.b., London: Rider, 1989, s. 68.
10 Umberto Eco, Foucault Sarkacı, s. 428.
11 Ibid., s. 126.
12 Michael Howard, The Occult Conspiracy, s. 39.
13 Umberto Eco, Foucault Sarkacı, s. 497.
14 Michael Baigent, Richard Leigh, Henry Lincoln, The Holy Blood and The Holy Grail, London: Arrow Books, 1996, ss. 111-118, 409-412.
15 Umberto Eco, Foucault Sarkacı, s. 127.
16 Encyclopaedia Judaica, vol. 10, ss. 518-519.
17 Umberto Eco, Foucault Sarkacı, s. 457.
18 Nostradamus, yakın tarihin en ünlü kahinidir. 1555'te basılan Les Prophéties de Maistre Michel Nostradamus adlı kitabında yaptığı kehanetlerle, İngiliz ve Fransız Devrimlerinden I. ve II. Dünya Şavaşlarına kadar pek çok olayı önceden "bilmiş", hatta ilerde "Hister" adlı bir Alman diktatörünün çıkacağından söz etmişti. Daha da önemlisi, Nostradamus'un önemli bir Kabala geçmişi vardı. Encyclopaedia Judaica, Nostradamus'un her iki büyükbabasının da Jean de Saint-Rémy ve Pierre de Nostra-Donna Yahudi olduklarını ancak sonradan Fransız Krallığı'nın baskısı ile din değiştirdiklerini yazıyor. Bu dinlerini yalnızca görünüşte değiştirdikleri anlamına geliyor. Nostradamus'un bu iki dedesinin bir diğer özellikleri ise Provins'te, Kabala'nın merkezinde yaşamış olmalarıydı. Dolayısıyla büyük olasılıkla ikisi de birer Kabalacıydı. Encyclopaedia Judaica, ayrıca, Nostradamus'un İtalya'da bu lunduğu sıralarda da Kabalacılar'la diyalog kurduğunu, hatta Kabalacılar'ı "arayıp bulduğunu" yazıyor. Ünlü kahinin yazılarında Yahudilerden söz ederken hemen her zaman "biz" ifadesini kullanmış olması da, bilinçli bir Yahudi olduğunun açık bir göstergesidir. Encyclopaedia Judaica, vol. 12, ss. 1230-1231.
19 Umberto Eco, Foucault Sarkacı, s. 365.
20 Encyclopaedia Judaica, vol. 15, s. 1213.
21 Malcom Barber, The Trial of The Templars, London: Cambridge University Press, 1978. s. 243.
22 Michael Howard, The Occult Conspiracy, s. 60.
23 Celil Layıktaz, Başlangıçtan Bugüne Kadar Ritüelimizin İnkişafı, İstanbul: 1972.
24 John J. Robinson, Born in Blood: The Lost Secrets of Freemasonry, New York: M. Evans & Company, 1989, s. 14.
25 Ibid., s. 17.
26 Ibid., s. 55.
27 Malachi Martin, The Keys of This Blood: The Struggle for World Dominion Between Pope John Paul II, Mikhail Gorbachev, and the Capitalist West, New York: Simon & Schuster, 1990, s. 518.
28 Malachi Martin, The Keys of This Blood, s. 262.
29 Encyclopaedia Judaica, vol. 10, s. 759.
30 Encyclopaedia Judaica, vol. 8, ss. 1134-1136.
31 Atilla Tokatlı, Gizli Örgütler: Eski Büyü-cülerden Çağdaş Darbecilere, 1.b., İstanbul: Hürriyet Yayınları, Ocak 1979, s. 88.
32 Sahir Erman, "Tampliye'lerden Dante'ye", Mimar Sinan, sayı 70, 1988.
33 John J. Robinson, Born in Blood: The Lost Secrets of Freemasonry, New York: M. Evans & Company, 1989, s. 167.
34 Ibid., s. 166.
35 Ibid., s. 170.
36 Ibid., s. 184.
37 Umberto Eco, Foucault Sarkacı, s. 138.
38 Michael Baigent, Richard Leigh, The Temple and the Lodge, s. 56.
39 Michael Howard, The Occult Conspiracy, ss. 73-74.
40 15. Derece Çalışma Rehberi, s. 33.
41 Akasya: Mason Dergisi, sayı 50, s. 47.
42 Umberto Eco, Foucault Sarkacı, s. 381.
43 Selamet Mahfili, 4. Konferans, s. 48.
44 Tapınakçılar'ın, aynı Kabalacılar gibi, Hz. Süleyman'ın sahip olduğu bazı olağanüstü güçlere sahip olmak için uğraştıkları, hatta bunu örgütlerinin temel amacı haline getirdiklerine Umberto Eco da dikkat çeker. Eco, Foucault Sarkacı'nda, Tapınakçılar'ın "yersel akımlar"ı kontrol edecek bir tür büyüsel şifre peşinde olduklarını anlatır. Yersel akımları, yani rüzgar ve akıntıları kontrol ederek, örgüt "yeryüzü egemenliği" amaçlamıştır.İşin en ilginç noktası da budur... Çünkü "yersel akımları kontrol etmek", Hz. Süleyman'a Allah tarafından verilmiş olağanüstü bir güçtür. Sad Suresi'nin 36. ayeti, rüzgarın, Hz. Süleyman'ın "buyruğuna verildiğini" bildirir.
Hz. Süleyman'ı bir peygamber değil, bir kral olarak kabul eden ve sahip olduğu güçleri de "büyü" ile elde ettiğine inanan Kabalacılar (bkz. Giriş) sözkonusu "rüzgarları kontrol etme" gücünün de, Tapınak yeniden inşa edilip, Mesih geldiğinde tekrar elde edilebileceğine inanmışlardır. Kabalacılar'ın müridleri konumundaki Tapınakçılar'ın "yersel akımları denetleme" üzerine kafa yormaları da kuşkusuz bir rastlantı değildir
45 Muharref Tevrat, Bab I. Krallar, 7/13.
46 Türk Mason Dergisi, sayı 1, Ocak 1951, s. 22.
47 A. C. F. Jackson. Rose Croix: The History of the Ancient and Accepted Rite for England and Whales, Shepperton: Lewis Masonic, 1987, s. 12.
48 Martin Short, Inside the Brotherhood: Further Secrets of the Freemasons, London: Grafton Books, 1989, s. 64.
49 Malachi Martin, The Keys of This Blood, ss. 519-520.
50 Ibid., s. 520.
51 Ibid., ss. 520-522.
52 Colin Dyer, "Some Thoughts on the Origins of Speculative Masonry", Ars Quatuor Coronatorum, Vol. 95, 1982, s. 137.
53 Bir "Kabalacı" olan ünlü Hümanist Erasmus'un bir başka özelliği ise, Thomas'ın Cowan'ın Eşcinsel Dahiler adlı kitabında yazdığına göre, homoseksüel oluşudur. Eşcinselliğin ve Kabala tutkusunun Tapınakçılar'ın özelliklerinden biri olduğunu hatırladığımızda bu bilgi önem kazanıyor. Erasmus, gerekli "vasıf"lara sahip olduğuna göre, büyük olasılıkla bir Tapınakçı'dır. Benzer bir durum, yine büyük olasılıkla, diğer Hümanistler için de geçerlidir.
54 Richard H. Popkin, The Philosophy of the Sixteenth and Seventeeth Centuries, New York: The Free Press, 1966, s. 7.
55 Selamet Mahfilinde Üç Konferans, s. 51.
56 Encyclopaedia Judaica, vol. 4, s. 1162.
57 Encyclopaedia Judaica, vol. 4, s. 1162.
58 Encyclopaedia Judaica, vol. 7, s. 940.
59 Lewis Spence, The Encyclopedia of The Occult, s. 340.
60 Ibid., s. 340.
61 James Dewar, The Unlocked Secret: Freemasonry Examined, London: Corgi Books, 1990, s. 37.
62 Michael Howard, The Occult Conspiracy, ss. 54-55.
63 Lewis Spence, The Encyclopedia of The Occult, ss. 340-341.
64 Eli Barnavi, A Historical Atlas of The Jewish People, s. 145.
65 Michael Howard, The Occult Conspiracy, s. 44.
66 Umberto Eco, Foucault Sarkacı, s. 384.
67 Ibid., s. 381.
68 Ibid., ss. 390-393.
69 John Hamill, The Rosicrucian Seer: Magical Writings of Fre derick Hockley, 1.b., Northamptonshire: The Aquarian Press, 1986, s. 16.
70 Umberto Eco, Foucault Sarkacı, s. 382.
71 John J. Robinson, Born in Blood, s. 286.
72 Michael Howard, The Occult Conspiracy, s. 76.
73 Ibid., s. 76.
74 Ibid., s. 148.
75 John J. Robinson, Born in Blood, s. 285.
76 Ibid., s. 285.
77 Ibid., s. 266.
78 Umberto Eco, Foucault Sarkacı, s. 345.
79 İlhan Kutluer, Modern Bilimin Arkaplanı, İstanbul: İnsan Yayınları, 1985, ss. 21-22.
80 Selami Işındağ, Masonluktan Esinlenmeler, İstanbul: Mason Derneği Yayınları, 1977, s. 275.
81 Colin Dyer. "Some Thoughts on the Origins of Speculative Masonry" Ars Quatuor Coronatorum Vol 95, 1982. s. 153.
82 Ibid.
83 John J. Robinson, Born in Blood, s. 302.
84 Eustace Mullins, The World Order: Our Secret Rulers, 2.b., Staunton: Ezra Pound Institute of Civilation, 1992, ss. 28-29.
85 John J. Robinson, Born in Blood, s. 304.
86 Malachi Martin, The Keys of This Blood, ss. 522-523.
87 Ibid., ss. 525-526.
88 Ibid., ss. 528-530.
89 15. Derece Çalışma Rehberi, s. 33.
90 Richard Cobb, Colin Jones, The French Revolution: Voices from a Momentous Epoch, s. 109.
91 Umberto Eco, Foucault Sarkacı, s. 406.
92 Encyclopaedia Judaica, vol. 7, s. 124.
93 Robert Hieronimus, America's Secret Destiny: Spiritual Vision and the Founding of a Nation, Vermont: Destiny Books, 1989, s. 15.
94 Ibid., ss. 22-28.
95 Ibid., ss. 29-34.
96 Ibid., ss. 38-39.
97 The Empire State Mason, Mayıs/Haziran 1963.
98 Robert Hieronimus, America's Secret Destiny, ss. 48-49.
99 Ibid., ss. 57-59.
100 Ibid., s. 84.
101 Ibid., s. 89.
102 Martin Short, Inside the Brotherhood, ss. 408-411.
103 Encyclopaedia Judaica, vol. 14, s. 314.
104 Encyclopaedia Judaica, vol. 14, s. 251.
105 Encyclopaedia Judaica, vol. 9, s. 1106.
106 Encyclopaedia Judaica, vol. 4, s. 275.
107 John J. Robinson, Born in Blood, s. 331.
108 Daniel Ligou, Dictionnaire de la Franc-Maçonnerie, 1.b., Paris: Presses Universitaires de France, 1987, s. 331.
109 Encyclopaedia Judaica, vol. 11, ss. 1456-1457.
110 Malachi Martin, The Keys of This Blood, s. 534.
111 Ibid., s. 535.
112 Encyclopaedia Judaica, vol. 5, s. 541.
113 Michael Howard, The Occult Conspiracy, s. 151.
114 International Catholic-Jewish Liason Committee, Fifteen Years of Catholic-Jewish Dialogue 1970-1985, Roma: Libreria Editrice Vaticana, Città del Vaticano Pontificia Università Lateranense, 1988, ss. 246-248.
115 Le Nouvel Observateur, 11 Temmuz 1994.
116 Kitabı Mukaddes: Eski ve Yeni Ahit. İstanbul: Kitabı Mukaddes Şirketi, 1981, Tesniye, Bab 7/23.
117 Mason Dergisi sayı 25-26, s. 14.
118 Mimar Sinan, sayı 38, Yıl 1980, s. 18.
119 Mason Dergisi, Aralık 1976.
120 Umberto Eco, Foucault Sarkacı, s. 446.
121 Encyclopaedia Judaica, vol. 7, s. 163.
122 J. M. Hoene-Wronski, Histoire et Doctrine des Rose-Croix, C. P. Sedir, Rouen, 1932; Umberto Eco, Foucault Sarkacı, s. 300.
123 Büyük Şark, 1933, no. 10, s. 6.
124 Büyük Şark, 1934, no. 14, s. 16.
125 Encyclopaedia Judaica, vol. 11, s. 1415.
126 Karl Marx, Early Writings, Londra; Penguin Books, 1974, s. 222.
128 Eustace Mullins, The World Order: Our Secret Rulers, s. 5.
129 Lewis Spence, The Encyclopedia of the Occult, s. 223.
130 Michael Howard, The Occult Conspiracy, s. 63.
131 Mimar Sinan, sayı 13, s. 78.
132 Gerard Sarbenesco, Histoire de la Franc-Maçonnerie Universelle, 4.b., Paris: 1969, s. 234.
133 Eli Barnavi, A Historical Atlas of The Jewish People, s. 196.
134 Ibid., s. 196.
135 Michael Howard, The Occult Conspiracy, s. 105.
136 Ibid., s. 120.
137 Ibid.
138 Türk Mason Dergisi, sayı 3036.
139 Masonluk Tarihi, 24.3.1932 tarihli konferans.
140 Büyük Üstad Haydar Ali Kermen Hatırası Broşürü, Birlik Tek:. Muhterem Mahfili Yayını, 1949, no. 1, s. 10
141 Ankara Bilgi Locası Neşriyatı, no. 1, s. 74.
142 Bediüzzaman Said Nursi, Şualar, 13. Şua.
143 Kitabı Mukaddes, İşaya, Bab 60/11-15.
144 Umberto Eco, Foucault Sarkacı, s. 366.
























